Posts Tagged Çin

Trump aslında kime meydan okuyor?

Türkiye, siyasal iklimindeki kutuplaşma nedeniyle, Trump konusunda bile bölünmüş durumda. Trump’a demokrat olmadığı gerekçesiyle karşı çıkanlar olduğu gibi Trump’ı “küresel efendilere meydan okuyan” kişi diye destekleyenler bile var. 

Oysa Biden ya da Trump, farketmez, hangisi yönetirse yönetsin, ABD emperyalisttir ve başkanların aralarındaki renk tonu farkı bu gerçeği değiştirmez.

Trump’ın “küresel efendilere meydan okuduğu” tezi, üzerinde durulmayı gerektiriyor. Dünyanın sayılı zenginlerinden biri olan Trump, gerçekten de kendi sınıfı olan küresel efendilere mi yoksa aslında Küresel Güney’e mi meydan okuyor, bakalım… 

Trump Çin-Güney Amerika işbirliğini hedef alıyor

Trump’ın 20 Ocak’taki yemin töreninde yaptığı konuşmada verdiği mesajlara ve 24 saat içerisindeki ilk uygulamalarına bakarak, başlıktaki sorumuzu önemli ölçüde yanıtlayabiliriz: 

1) Trump “Panama Kanalı’nı Çin’e vermedik, o nedenle geri alacağız” diyor. Burada hedef Panama’dan çok Çin’dir. 

Çünkü emperyalist ABD, arka bahçesi gördüğü Güney Amerika’da, Çin’in kazan-kazan temelinde geliştirdiği işbirliği modeline karşı. 

Ve Trump, “Meksika Körfezi’ni Amerikan Körfezi” yapacağını söylerken de Küba’yı “teröre destek veren ülkeler” listesine alırken de esas olarak Çin-Güney Amerika ilişkilerini hedef alıyor. Nitekim Trump’ın Grönland’ı satın alma hamlesi de Arktik bölgesinde Çin-Rusya işbirliğine karşı alan kazanma mücadelesidir.

2) Trump’ın konuşmasında Amerikan otomotiv endüstrisini kurtarmak için ek tarife uygulayacağını açıklaması da öncelikle Çin’i hedef alan bir açıklamadır.

Trump Çin’le pazarlık masası kuruyor

3) Trump’ın TikTok kararı tamamen işadamlarına özgü bir pazarlık masası kurma hamlesidir.

Çinli ByteDance şirketinin sahibi olduğu TikTok’un, bir ABD şirketine satılmaması halinde ABD’de yasaklanmasını öngören yasa 19 Ocak’ta yürürlüğe girdi. Trump yemin töreninin ardından bu yasayı 75 günlüğüne askıya aldı ve TikTok’un yüzde 50’sinin bir ABD şirketine satılmaması halinde 75 gün sonra yasayı uygulayacağını söyledi. 

Yani Trump TikTok’un tamamı olmayınca, yarısını Çin’den almak üzerine bir pazarlık masası kurmuş durumda!

4) Yine seçildikten sonra Çin’e uygulayacağını açıkladığı yüzde 10 ek tarifeyi 1 Şubat’a ertelemesi de Trump’ın Çin’le pazarlığı içindir.

Trump’ın Fauci-Milley sendromu

Trump ilk uygulama olarak hem Paris İklim Anlaşması’ndan hem de Dünya Sağlık Örgütü’nden (DSÖ) çekildi. Çin, Trump’ın bu iki kararına da tepki gösterdi. 

Trump, “Covid-19 virüsü Çin imalatıdır” suçlamasını kabul etmeyen DSÖ’yü zaten hedef alıyordu. Ayrıca Trump, Çin’i bu konuda suçlamayan ABD Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü Başkanı Dr. Fuaci’yi de suçluyordu. Çünkü Dr. Fauci virüsün laboratuvardan çıkmadığını ortaya koymuştu. Trump’ın şimdi Dr. Fauci’yi hedef alabileceği olasılığıyla Biden, başkanlığı bırakmasına saatler kala “soruşturma olmayan kişiler hakkında önleyici af yetkisini” kullandı. 

Biden’ın bu yetkisini kullandığı bir diğer isim de eski ABD Genelkurmay Başkanı Mark Milley’di. Trump, Çin Genelkurmay Başkanı’yla görüştüğü için Milley’i “arkasından iş çevirmekle” ve “Çin’i ABD başkanı’nın düşünceleri hakkında bilgilendirmekle” suçlamış ve “eskiden bunun cezasının ölüm olduğunu” söylemişti.

Hedef küresel liderliği sürdürebilmek

Görüldüğü gibi Trump’ın ilk uygulamaları da açıkladığı politik amaçlar da öncelikle Çin’i hedef alıyor; küresel efendileri değil… 

Özetle Trump’ın “önce Amerika” stratejisini küreselleşme karşıtı ve içe kapanmacı diye değerlendirmek hatadır. Çünkü Trump küreselleşme karşıtı değildir, bu zaten sınıfsal olarak da mümkün değildir. Trump, ABD’nin ağırlıkla mali sermaye sınıfının çıkarları gereği küresel hegemonya mücadelesi veren bir kapitalisttir ve emperyalist ABD’nin küresel liderliğini sürdürebilmek için Çin’le mücadele etmeye çalışmaktadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Ocak 2025

, , ,

2 Yorum

Tanrının seçtiği Trump!

Kongre’deki törende yemin ederek resmen ABD Başkanı olan Donald Trump, ilk konuşmasında “Amerika’yı yeniden büyük yapmam için Tanrı hayatımı kurtardı” dedi. 

Böylece ABD’nin daha önceki başkanlar döneminde küresel saldırganlığa grekçe yaptığı “Tanrı tarafından seçilmiş halk” söylemi, Trump tarafından doğrudan “Tanrı tarafından seçilen başkan” olarak güncellendi!

Trump, Tanrı tarafından seçildiğini ilan etti ama yemin ederken İncil’e el basmadı!

Trump önce “güney sınırı”na odaklanacak

Ve “Tanrının seçtiği ABD Başkanı Trump”, törendeki ilk konuşmasında ilk odaklanacağı coğrafyanın, ABD’nin güneyindeki Orta Amerika bölgesi olduğuna işaret etti. Trump bu amaçla;

1) Göçmenlere karşı ABD’nin güney sınırına asker göndereceğini,

2) Meksika Körfezi’nin adını Amerika Körfezi olarak değiştireceğini,

3) Panama Kanalı’nı geri alacağını, açıkladı.

Trump’ın ajandasında her konu Çin’e bağlanıyor

Trump Panama Kanalı da dahil, konuşmasının sonraki bölümünde değindiği ekonomi alanındaki icraatları konusunda da hedefe Çin’i oturttu.

Trump’a göre Panama Kanalı’nı Çin işletiyor ve ABD, kanalı Çin’e vermemişti.

Trump Amerikan halkını zenginleştirmek için Çin başta yabancı ülkelere tarife uygulayacağını açıkladı.

Trump, Çin’in ağırlık kazandığı otomotiv endüstrisini kurtaracak önlemler alacağını belirtti. 

Washington’un önündeki ikilem

Trump başkanlığının ilk döneminde de Çin’i hedef almış ve ticaret savaşı başlatmıştı. Ancak o savaş her iki ekonomiye de olumsuz yansımıştı. 

Trump’ın şimdi de “Çin’e zarar veren ama ABD’nin etkilenmediği bir ticaret savaşı” formülü yok. 

Emperyalist ABD’nin önündeki bu gerçek, geniş planda Washington’u şu ikileme sokuyor: Çin’le kazanamayacağı savaşa girmek mi, ABD’nin kendi bölgesinde hegemonyasını sürdürmesi mi?

Önümüzdeki süreçte daha da belirginleşecek olan bu ikilem ABD’nin Ortadoğu ve Doğu Avrupa siyasetlerine de yansıyacak. Dolayısıyla Trump’ın seçim öncesinde vaat ettiği Ukrayna savaşını bitirme adımı atıp atmayacağı da, Suriye’nin kuzeyindeki ABD askerlerini çekip çekmeyeceği de, bu ikilemden hangisinin ağırlık kazanacağına bağlı.

Zira ABD’nin hem Pasifik’te Çin’le daha sert mücadele edip, hem Ortadoğu’da sınır ve rejim değiştirme operasyonlarını sürdürmeye ve Rusya’ya karşı Avrupa’da “uzun savaş” stratejisini uygulmaya gücü yok.

Biden’dan Trump’ın hedef alacağı isimlere koruma

Trump’ın yemin töreninden daha ilginci Joe Biden’ın ABD başkanlığını bırakmadan önceki son icraatıydı. 

Biden Trump’ın görevi almasına saatler kala Trump’ın hedef alabileceği bazı isimler için af çıkardı. Böylece Biden ilk kez, haklarında bir soruşturma olmayan kişileri affederek af yetkisini kullanmış oldu. 

Eski Genelkurmay Başkanı Mark Milley, Biden’ın korumaya aldığı isimler arasında en dikkat çekeni. Trump, Milley’in Çinli mevkidaşıyla görüşmesini “arkasından iş çevrilmesi” olarak yorumlamış, Milley’i “Çin’i ABD Başkanı’nın düşünceleri hakkında bilgilendirmekle” suçlamış ve “bu o kadar korkunç bir eylem ki geçmişte cezası ölüm olurdu” demişti. 

Biden’in Trump’a karşı korumaya aldığı bir diğer isim ise ABD Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsünü yöneten Dr. Anthony Fauci’ydi. Trump yönetimi ve Cumhuriyetçi Parti, Dr. Fauci’yi “Covid virüsünün kökenlerinin örtbas edilmesini organize etmekle” suçluyor. Zira Dr. Fauci, Beyaz Saray’ın tüm baskısına rağmen Çin’i sorumlu tutan bir açıklama yapmamıştı. Dr. Fauci, “virüsün laboratuvarda üretildiğine dair bir kanıt olmadığını, doğada evrimleşerek canlılara bulaştığını“ açıklamıştı. 

Trump’ın ana gündemi Çin

Özetle Panama Kanalı’ndan Genelkurmay Başkanı Milley’e, otomotiv endüstrisinden Dr. Fauci’ye hemen her konu doğrudan Çin’le ilgili… 

ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin gündemi, önündeki dört yılın en önemli ana başlığı olacak. Mesele bu başlıktaki konuları rekabet sınırları içerisinde ele almayı tercih edip etmeyeceği… 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
21.1.2025

, , , , , ,

2 Yorum

Demirtaş’ın palavrası

Liberal kapitalist ekonomistler yıllardır Çin ekonomisine ömür biçiyorlar. Küçük verilerden yola çıkarak büyük sonuçlar çıkarıyorlar. 

Örneğin…

Liberal kapitalist ülkelerden daha fazla büyüdüğü halde, “Çin’in büyümesi küçüldü” verisi üzerinden krize işaret ediyorlar; Covid’in her ülkede yarattığı durumu Çin’de çöküşün göstergesi sayıyorlar; tüketimin azalmasına bakarak, “Çin’de halkın protestolara başlayacağını” varsayıyorlar.

Elbette gerçekte olanı değil, olmasını istediklerini yazıyorlar, anlatıyorlar…

‘Çin ekonomisi paramparça’ propagandası 

Batıdaki bu liberal kapitalist iktisatçı propagandası elbette bizde de mevcut. Son üç dört yılın çarpıcı iktisatçı “analizlerine” bakarsanız, Çin defalarca çökmüş olmalı… 

Bunların sonuncusu Özgür Demirtaş’tı. Geçen hafta sosyal medyadan yaptığı açıklamada “Çin ekonomisi paramparça” dedi. Demirtaş Çin ekonomisinin paramparça olduğundan o kadar emin ki geçmişte bunun olacağını söylediğinde kendisine inanmayanlara sosyal medyadan “n’oldu?” diyerek laf atıyor, “hangi veriye dayanıyorsun” diye soranlara “balon patlıyor” diyor… 

Gerçi Demirtaş Türk ekonomisinin de uçacağı kehanetinde bulunmuştu; sonuç ortada! Elbette kendileri açısından haklıydı. Bizim ceplerimiz boşalırken, Demirtaş’ın patronu Sabancı kârına kâr katıyor, bu yüzden de iktidarın iktisadını övüyordu sürekli…  

Neyse, konumuz Demirtaş ve patronu Sabancı değil, Çin ekonomisinin durumu…

Çin ekonomisi büyümeye devam ediyor

Çin ekonomisinin durumu neden bizi ilgilendiriyor peki? Çünkü Çin dünyanın ikinci büyük ekonomisi ve Türkiye’nin önemli bir ticaret ortağı. Tıpkı ABD gibi Çin de, ekonomisi nedeniyle dünyamızı etkiliyor. O nedenle Çin ekonomisinin gerçek durumunu bilmemiz gerekiyor. 

Peki gerçek ne? 

Gerçek şu: Çin ekonomisi paramparça değil, çöküşte değil, kapıda Çin’den hareketle dünyamızı etkileyecek bir büyük kriz de yok. 

Ne var peki? Çin ekonomisi için felaket öngörenlerin, daha doğrusu umanların dayandağı en temel veri, büyümenin küçülmesi. Orada da vahim bir durum yok zaten. Çinli yetkililer büyümenin yüzde 5 civarında olacağını öngörmüştü, 4,7 çıkacağı sanılıyor. Yani Çin büyümeye devam ediyor, sadece büyümesi bir miktar azaldı, o kadar.

Bunun elbette bir çok nedeni var; başta tüm dünyayı olumsuz etkileyen Covid kapanmalarının hâlâ süren etkisi. 

Ayrıca, Çin ABD’den daha çok büyüyor!

Çin dış ticaret fazlası rekor kırdı

Konu aslında bir iktisat konusu değil, siyaset ve propaganda konusudur. O nedenle “Çin ekonomisi paramparça” iddiasına karşı uzun uzun ekonomik veriler açıklamaya gerek yok; zaten benim uzmanlık alanım da değil. 

Ama son açıklanan ticaret verileri çok şey anlattığı için dikkat çekeyim: ”Çin Gümrükler Genel İdaresi’nin açıkladığı verilere göre, 2024 yılında ihracat yıllık bazda yüzde 5,9 artarak 3,58 trilyon dolara yükselirken, ithalat ise yüzde 1,1 artışla 2,59 trilyon dolar oldu. Böylece dış ticaret fazlası 992,1 milyar dolar ile tüm zamanların en yüksek seviyesine çıktı.”

Evet, dünyanın en fazla ticaret yapan ülkesi Çin’in dış ticaret fazlası büyümeye devam ediyor ve bu fazla 1 trilyon dolara dayandı.

Yani Çin üretmeye, satmaya, kazanmaya ve bunu içeride vatandaşlarının refahını yükseltmede kullanmaya devam ediyor.

Biz asıl kendi durumumuza odaklanalım… 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
14 Ocak 2025

, , ,

1 Yorum

Arktik savaşları

Donald Trump’ın Grönland’ı almak istemesi, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde büyük önem kazanacak “yeni güç mücadelesi alanı” için pozisyon güçlendirme girişimidir.

Evet, Arktik Okyanusu’ndan bahsediyoruz. Bu bölge, ABD ile Çin-Rusya arasındaki büyük güç mücadelesinin önemli bir alanı olacak, hatta olmaya da başladı.

Trump, Grönland’ı ABD topraklarına katarak, büyük güç mücadelesinde rakiplerine karşı birkaç alanda üstünlük kurmaya çalışıyor.

Arktik Konseyi

Arktik bölgesinin yasal sınırları henüz kesinleşmiş değil. Şimdilik 66. Kuzey Paraleli ile Kuzey Kutup Noktası arasındaki 27 milyon kilometrekarelik alan Arktik bölge kabul ediliyor. Bunun 9 milyon kilometrekaresi kara bölgedir (ABD’den 2, Avrupa’dan 3.5 kat daha büyüktür.)

Arktik Okyanusu’na kıyısı olan ülkeler Arktik beşlisi olarak adlandırılan Rusya, ABD, Norveç, Danimarka ve Kanada’dır. Okyanusa kıyıları olmamasına rağmen Arktik Dairesi’nde yer alan ülkeler ise İzlanda, İsveç ve Finlandiya’dır. 

Kıyıda yer alan beş ülke ve dairede yer alan üç ülke, Arktik sekizlisi olarak bir araya geldi ve Kanada’nın girişimiyle 1996’da Arktik Konseyi’ni oluşturdu. 

Çin Halk Cumhuriyeti, 2013 yılında Arktik Konseyi’nde gözlemci oldu ve Rusya’yla bazı ortak projeler yürütüyor.

En büyük alan Rusya’nın

Hukuki bir düzenleme olmaması nedeniyle, Arktik Konseyi üyeleri arasındaki sorunlar gün geçtikçe artmaktadır. Çünkü bölgeye dair tek düzenleme, 1982 tarihli Deniz Hukuku Sözleşmesine dayanan düzenlemedir. 

Ancak bu konuda şöyle bir sıkıntı var: Arktik beşlisinin dört üyesi Deniz Hukuku Sözleşmesini imzaladı ancak ABD imzalamadı.

Mevcut durumda Arktik Okyanusu’na en fazla kıyısı olan ülke Rusya’dır; Arktik Okyanusu kıyılarının yüzde 53’ünde Rus egemenlik alanı vardır. 

Kuzey rotası

Dünyanın en fazla ticaret yapan ülkesi olan Çin ile Batı Avrupa arasındaki geleneksel deniz ulaşımı rotası, güney rotasıdır; bu rota Güney Çin Denizi, Malaka Bağazı, Hint Okyanusu, Kızıldeniz, Süveyş, Akdeniz ve Atlantik’i izlemektedir. 

Arktik Okyanusu’ndaki buzulların erimesiyle ortaya yeni bir rota, kuzey rotası çıkmış oldu. Bu rota, güney rotasına göre daha kısa. Bu hem zamandan hem de yakıttan tasarruf demek. (Bu rotayı ilk kez Danimarka şirketi Maerks kullandı ve zamandan ve yakıttan yüzde 40 tasarruf etti.)

Kuzey rotası, büyük oranda Rusya’ya ait bölgeden geçiyor ancak ABD, bu bölgenin iç suyu değil, uluslararası su yolu olmasını savunuyor. 

Zengin rezervler

Şu ana kadar yapılan rezerv çalışmalarına göre petrol ABD, Kanada ve Danimarka (Grönland) bölgesinde; doğalgaz ise Rusya bölgesinde fazladır. 

Arktik bölge aynı zamanda zengin maden rezervlerine sahip. Altın, gümüş, demir, bakır, uranyum, çinko, elmas, kurşun ve nikel rezervleri emperyalist ABD’nin iştahını kabartıyor. 

ABD açısından daha önemlisi Danimarka’nın özerk bölgesi olan iki milyon kilometrekarelik Grönland’ın nadir element rezervlerine sahip olmasıdır. Üstelik bu nadir elementler, ABD’nin Çin’den almak zorunda olduğu bazı nadir elementleri kapsamaktadır. Bunlara sahip olmak, ticaret ve karşılıklı yaptırım savaşlarında ABD’nin elini güçlendirecektir.

ABD’nin iki yöntemi

Emperyalist ABD bu nedenle Arktik Okyanusu’nda alan kazanmak istiyor ve bunu iki şekilde yapmaya çalışıyor: Birincisi doğrudan satın almalara yönelerek, ikincisi de NATO’yu bu bölgede genişleterek. 

İşte Trump’ın hem birinci başkanlık döneminde hem de şimdi Grönland’ı satın almaya çalışması ve ABD’nin NATO’yu İsveç ve Finlandiya ile genişletmesi bu nedenledir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ocak 2025

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Küresel güç mücadelesi açısından Suriye

Suriye’de Beşar Esad yönetiminin yıkılması sorunu, aynı zamanda küresel güç mücadelesinin bir parçasıdır. O perspektiften bakıldığında, elbette Esad’ın yıkılması Küresel Güney cephesi açısından bir yenilgidir. 

Ancak bu yenilgi üzerinden “liberal kapitalizmin” ve Atlantik’in zaferi bağlamında, tıpkı 90’larda olduğu gibi bir “tarihin sonu” okuması yapmak elbette doğru değildir. Zira küresel güç mücadelesi inişli çıkışlıdır, düz bir doğru şeklinde ilerlemez.

Atlantik cephesinin ideologları ve propaganda makineleri, Esad’ın yenilgisini dar anlamda Rusya-İran cephesine, geniş anlamda Çin’in inisiyatifinde gelişen Küresel Güney cephesine bir hezimet olarak yazmaya çalışmaktadır ama bu hem tarihin kısa bir anı hem de asıl görüntünün içinde bir kesitten ibarettir.

Doğru, Suriye cephesinde bir yenilgi yaşanmıştır ama mücadele Batı Asya’da, Güney Amerika’da, Afrika’da, Asya’da sürmektedir; ve Küresel Güneycilik hâlâ hamle üstünlüğüne sahip olan taraftır.

Küresel Güneycilik

Meseleye güneyden baktığı halde “kesin yenilgi” görenler ise Küresel Güneyciliği eski blok siyasetiyle karıştırmaktadır. “Hani Çin nerede?” diye soranlar, Küresel Güneyciliği ya da çok kutupluluğu, blok siyasetinde olduğu gibi, herkesin birinin arkasına dizilmesi şeklinde algılamaktadır. Oysa çok kutupluluk özü itibariyle hegemonyacılıkla mücadeledir; yeni bir hegemonun arkasında bloklaşmak değildir. 

Dolayısıyla sorun çıkan her yere asker göndermek, soruna çatışma riski alarak doğrudan müdahil olmak Küresel Güneycilik değildir. Küresel Güneycilik, Atlantik’in hegemonyasını kırarak, gelişmekte olan ülkelere alan açma işidir. Üstelik “büyük savaş”sız çözüm gereği ağır ileleyecek bir süreçtir. Haliyle inişli çıkışlı olacaktır. Zira Atlantik de kendi düzenini tamamen yitirmemek için hamleler yapacaktır.

Atlantik cephesinin durumu

İşte Suriye’de olan budur; Atlantik kuvvetleri, el birliğiyle, vekillerinin toplamıyla bir hamle yaptı. Öyle olduğu için de karşıt görünümlüler fiilen aynı cephede buluşabildi. 

ABD için Suriye cephesi, küresel düzlemde Rusya’yla, bölgesel düzlemde İran’la mücadele edilecek sahadır. O sahada stratejik hedef Suriye’nin kuzeyinde bir PKK devleti kurmaktır; yolu Esad’ı yıkmaktır.

İsrail için Suriye cephesi, bölgesel düzlemde İran’la mücadele edilecek ve direniş eksenini kıracak sahadır. Tel Aviv bu nedenle güvenliği açısından müttefiki gördüğü PKK devletini istemekte ve Suriye’nin güneyinden parça koparmayı amaçlamaktadır.

Durumu en karışık olan ise Türkiye’dir; çünkü Türkiye’nin ulusal çıkarları ile Türkiye’yi yönetenlerin siyasi çıkarları çelişmektedir. O nedenle neden-sonuç bağlamında açmazlar yaşanmaktadır; hem PKK devletine karşı çıkıp hem de Esad’ı yıkmaya çalışmak gibi, hem İsrail’e karşı olup hem de İsrail’in Esad ve İran karşıtlığıyla fiilen uyumlu olmak gibi… 

Sonuçta ABD, İsrail ve Türkiye Esad’ı yıkmakta ortak; Esad’ın yıkılmasının doğurduğu iki sonuçtan “HTŞ devletine” bakışta ortak, “PKK/PYD devletine” bakışta karşıttır. Washington’un yeni uğraşı, işte bu karşıtlığı uyumlulaştırmaktır.

13 yıl direnebilmek

Bitirirken önemle belirteyim: Baas ve Esad’ın 13 yıl boyunca Atlantik saldırganlığına karşı direnebilmesi, petrolü ve doğalgazı olmayan bir ülkenin 13 yıl boyunca ambargoyla mücadele edebilmesi, dünyanın dört bir tarafından terörist akınına uğrayan bir ülkenin 13 yıl boyunca terörle mücadeleyi sürdürebilmesi hiç kolay değildir.

Üstelik bu 13 yıl boyunca Atlantik cephesi silahtan ideolojik aygıtlara, psikolojik savaştan sabotajlara kadar pek çok aracı kullanmışken… 

Ve evet, Esad’ın 13 yıl direnebilmesi de çok kutupluluğun, Küresel Güneyciliğin etkisiyledir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Aralık 2024

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

G20’nin dönüşümü

Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu hakkında tutuklama emri yayınladı. ABD yönetimi, UCM’nin bu kararını engellemek için aylardır mahkemeye ağır baskı uyguluyordu.

UCM’nin bu kararı, elbette pek çok yönüyle incelenecektir ve tartışılacaktır. Ancak ben bugün meseleye, uluslararası kurumların dönüşümü açısından bakmak istiyorum. 

Dolayısıyla soru şu: UCM ABD’nin ağır baskısına rağmen bu kararı nasıl alabildi? Yanıtı hukukun bağımsızlığı, üstünlüğü gibi kavramlarda değil elbette. Yanıt, dünyanın değişmesiyle ilgili. Küresel Güney’in ekonomik ve siyasi etkisi arttıkça, Atlantik’in uluslararası kurumlar üzerindeki hegemonyası zayıflıyor. Somutlarsak, Çin güçlendikçe ABD’nin uluslararası kurumlar üzerinde etkisi dengeleniyor.

Sonuç bildirgesinde Küresel Güney etkisi

Bu dengenin görüldüğü uluslararası platformlardan biri de G20’ydi. 2022 ve 2023’teki zirveler o dengeyi yansıtmıştı. Bu yıl 18-19 Kasım 2024’te Brezilya’ın Rio de Janerio kentinde düzenlenen G20 zirvesi ise artık ağırlığın Küresel Güney lehine değişmeye başladığını ortaya koydu.  

“Adil Bir Dünya ve Sürdürülebilir Bir Gezegen İnşa Etmek” temalı G20 Zirvesi’nin 85 maddelik sonuç bildirgesinde dikkat çeken sonuçlar şunlardı:

1) Ukrayna konusunda “kapsamlı, adil ve kalıcı bir barışı destekleyen tüm ilgili ve yapıcı girişimlere” destek açıklandı. 

2) Gazze’de kapsamlı bir ateşkes çağrısı yapıldı. Ayrıca Filistin’de “felaket yaratan insani durumla ilgili derin endişe” açıklandı. 

3) “Güvenlik Konseyi’nin 21. yüzyılın gerekliliklerini ve gerçeklerini karşılayan, daha temsili, kapsayıcı, verimli, etkili, demokratik ve sorumlu ve aynı zamanda tüm BM üyeleri için daha şeffaf hale getiren bir reformu destekliyoruz” denilen bildirgede, Afrika, Asya-Pasifik, Latin Amerika ve Karayipler’den temsilin arttırılması için “Güvenlik Konseyi’nin genişletilmesi çağrısında” bulunuldu. 

Küresel Güney’in G20’deki diğer etkileri de şunlardı: Afrika Birliği G20’ye tam üye olarak katıldı, Arap Birliği liderleri ve BRICS Yeni Kalkınma Bankası Başkanı zirveye davet edildi.

Almanya’nın G20’deki üç hoşnutsuzluğu

Bu tür metinler, içeriğinde ne olduğu kadar neler olmadığı bakımından da çok önemlidir. Bu nedenle Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un bildirgeyi yorumlaması çok şey anlatıyor. Scholz’un sonuç bildirgesi hakkında sıraladığı şu üç memnuniyetsizlik, G20’nin artık Atlantik’in kararlarını dikte ettiği bir platform olmaktan çıktığını ortaya koyuyor. 

1) Scholz G20’nin Rusya’yı açıkça suçlamamasından rahatsız: “G20’nin Ukrayna’daki savaştan Rusya’nın sorumlu olduğunu açıkça ifade edecek kelimeleri bulamaması çok yavan.”

2) Scholz, G20 sonuç bildirgesinin “İsrail’in kendini savunma hakkına işaret etmemesinden rahatsız: “Hamas, Hizbullah ve İran’dan gelen tehditler karşısında İsrail’in kendini savunma hakkına değinilmemesinden üzüntü duyuyorum.”

3) Scholz ayrıca bildirgede çatışmanın yayılmasından Hamas’ın sorumlu tutulmamasından da memnun olmadığını belirtti (Harici, 20.11.2024).

Süper zenginlere küresel vergi

En önemsediğim konuyu ise sona bıraktım: Ev sahibi Brezilya Cumhurbaşkanı Lula da Silva, G20 Zirvesi’nde ”süper zenginlere küresel vergi uygulanmasını” önerdi.

Lula da Silva, dünyada 3.300 milyarderin bulunduğunu, bu kişilerin bulundukları ülkedeki servetlerinin sadece yüzde 2’sini küresel vergi olarak ödemesi durumunda, yoksulluk, açlık ve iklim değişikliğiyle mücadele projelerinin kaynak sorununun çözüleceğini belirtti. 

Süper zenginlerin servetine vergi konusunun G20’de konuşulmuş olması kritik önemdedir ve etkilerini önümüzdeki yıllarda daha iyi göreceğiz.

Sonuç olarak; Küresel Güney’in ağırlığıyla çok kutuplu bir dünyanın inşası, süreç inişli ve çıkışlı olsa da, adım adım daha adil ve eşit bir uluslararası ilişkiler düzenine ilerliyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Kasım 2024

, , , , , , , ,

1 Yorum

Trump’ın Çin’e karşı yapabileceği bir şey yok

ABD’de Çin’e karşı nasıl konumlanılacağı başkanlar üstü bir konudur. O konumlanmada hangi politikaların izleneceği ise başkandan başkana değişebilir. Dolayısıyla Trump döneminde de ABD Çin’i “baş rakip” görmeyi sürdürecektir. 

Nitekim Cumhuriyet’te “Trump’ın ana stratejisi ne?” başlıklı yazımda incelediğim gibi Trump, Biden’dan daha fazla Asya-Pasifik’e, yani Çin’e odaklanmak istiyor. Bunun için de Avrupa ve Ortadoğu’daki sorunları hafifletmeyi amaçlıyor. Bunu ne oranda yapabileceği ise elbette ayrı mesele… 

Trump ve Biden’in Çin stratejisi

ABD sadece kendi strateji belgelerine değil, NATO belegelerine de Çin’i “mücadele edilecek baş rakip” diye koymuş durumda. Trump bunun gereğini yapmaya çalışacak, “baş rakibiyle” daha iyi mücadele edebilmek için bir strateji oluşturacak, o stratejiyi başarılı kılmak için politikalar, taktikler üretecek. 

Evet, başta da belirttiğimiz gibi konu başkanlar üstü. Nitekim Çin’e “ticaret savaşı” açan kişi Cumhuriyetçi Trump’tı. Yerine seçilen Demokrat Biden “ticaret savaşını” artırarak sürdürdü. Çin’in NATO belgelerinde “baş rakip” olarak ağırlık kazanması Biden döneminde oldu.

Trump ile Biden’ın Çin konusunda özetle strateji düzleminde bir farkı olmayacak, taktik düzlemdeki farkları ise sonucu değiştirmeyecek.

Sullivan’ın işaret ettiği tehdit sıralaması

Trump başkan seçildikten sonra, 13 Kasım’da, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, Biden yönetiminin ABD ulusal güvenliğine yönelik baş tehditleri nasıl gördüğünü sıraladı. Beyaz Saray’dan ayrılacak bir yönetimin bu en temel konudaki görüşünü son dakikada açıklaması, elbette öncelikle “devlette devamlılık” içindir. (Bu nedenle zaman zaman ABD başkanları değişimi sırasında, bir önceki ABD başkanının savunma bakanının, sonraki ABD başkanının bir süre savunma bakanlığını yaptığı örnekler bile görüldü.)

Sullivan’ın aslında Trump dönemi için işaretlemek istediği ABD ulusal güvenliğine yönelik baş tehditler sırayla şöyle: “Stratejik düzeyde bakarsanız, önümüzdeki 10, 20 ve 30 yıl boyunca dünya için belirleyici konu Çin Halk Cumhuriyeti ile rekabettir. Daha sonra gelen en acil konular ise İran ile onun vekil gruplarıdır.”

Dikkat ederseniz Sullivan, Rusya-Ukrayna savaşı konusunu ve Rusya tehdidini ilk ikiye almamış, üçüncü sırada değerlendiriyor. 

ABD neden Çin’i durduramaz?

Kuşkusuz kimsenin ABD’nin ulusal güvenliğini tehdit ettiği yok, tersine ABD diğer ülkelerin ulusal güvenliklerini tehdit ediyor. Gerçek elbette bu ve o nedenle Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı’nın işaret ettiği sıralamayı aslında şöyle okumalıyız: ”ABD’nin 21. yüzyılda çıkarlarını koruyabilmek ve dünya hegemonyasını sürdürebilmek için mücadele etmesi gereken güçler.”

Peki Beyaz Saray’a ikinci kez oturacak Donald Trump, bu hedef gereği Çin’e karşı ne yapacak, ne yapabilecek? 

Daha somut soralım: ABD’nin Çin’i durdurma ve gelişmesini önleme şansı var mı? İki kere yok: 

1) Çin, Çin’e özgü sosyalizm sistemiyle dünyanın en verimli, en üretken ülkesi durumunda. ABD’nin Çin’le üretimde rekabet şansı yok. Dahası Çin bilim, teknoloji, eğitim konularında da ABD’yi geçiyor. ABD Çin’e ticaret savaşı açarak, yaptırım uygulayarak, Tayvan ve Uygur sorunlarını kışkırtarak, Çin’i çevreleyerek bu gelişmeyi engelleyemedi. ABD’nin işe yaramayan bu yöntemleri aşacak araçları yok. Çünkü Pasifik’teki bir savaş da ABD’nin yenilgisi demek!

2) Çin artık BRICS’tir, ŞİÖ’dür, Küresel Güney’dir. Dolayısıyla ABD’nin Çin’e karşı mücadelesi, türevleri nedeniyle Küresel Güney’a karşı da mücadele demektir. Çünkü ABD Çin’e karşı mücadele ettiğinde, Çin’in kazan-kazan merkezli bir yatırımını hedef aldığında, o yatırımın (santral, köprü, liman vb.) olduğu ülkeyi de karşısına almış oluyor.

Sonuç olarak Trump’ın Çin’e karşı yapabileceği bir şey yok…

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
19 Kasım 2024

, , , , , ,

1 Yorum

Trump’ın ana stratejisi ne?

Dünya, Donald Trump’ın yeni döneminde hangi politikaları izleyeceğini tartışıyor. 

Trump ve ekibi seçim kampanyası sırasında ilan ettiği gibi Ukrayna savaşına son vermeye çalışacak mı, yoksa ABD’nin “uzun savaş” stratejisi sürecek mi? İsrail yanlısı isimlerin ağırlıkta olacağı bir kabine inşa etmekte olan Trump İsrail-Filistin meselesinde ne yapacak? Asıl önemlisi, Çin’le rekabeti nasıl yürütecek?

Dünya basınında yanıtları aranan bu soruları tartışalım:

Çin’den Biden/Trump’a üç uyarı

Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) zirvesinde ABD Başkanı Joe Biden ile görüşen Çin Devlet Başkanı Xi Jinping üç mesaj verdi:

1) “Tukidides Tuzağı” tarihsel olarak kaçınılmaz değil.

2) Yeni bir “Soğuk Savaş” yapılmamalı çünkü kazanılamaz.

3) Çin’i çevrelemek akılsızcadır, kabul edilemez ve başarısızlığa mahkumdur. 

Kuşkusuz bu üç mesaj, “topal ördek” Biden’dan çok, 20 Ocak 2025’te Beyaz Saray’a oturacak Donald Trump’aydı.

Trump Asya-Pasifik’e odaklanmak istiyor

Başkanlığının ilk döneminde Çin’e “ticaret savaşı” açan Trump’ın yeni dönemde de “Çin’le mücadele” stratejisini izleyeceği öngörülüyor. Ama bu mücadelenin nasıl olacağı, rekabetle sınırlı mı kalacağı, Biden’ın sürdürdüğü ticaret savaşının çıtasının yükseltilip yükseltilmeyeceği, Çin’i çevrelemek üzere ikili, üçlü, dörtlü müttefikler kurma stratejisinin artarak devam edip etmeyeceği tartışılıyor. Bunu Trump’ın koltuğa oturduktan sonra ilan edeceği ulusal güvenlik stratejisiyle daha net anlayacağız.

Ancak hem Trump’ın ilk dönemine bakarak, hem seçim sürecinde söylediklerini dikkate alarak ve hem de Washington’un NATO belgelerine dahil ettiği ifadeleri anımsayarak şunu söyleyebiliriz: Trump döneminde ABD, Asya-Pasifik’e daha fazla odaklanacak. Bunun için de diğer iki konuyu hafifletmesi gerekiyor: Rusya-Ukrayna savaşı ve İsrail’in Filistin soykırımı… 

Ortadoğu’da iki konu

Trump’ın Ortadoğu’daki mevcut durumu, ilk döneminde başlattığı “İbrahim anlaşmalarını” yeniden canlandırmakta kullanacağı anlaşılıyor.

1) Trump’ın Filistin sorununa “iki devletli çözüm” yerine Arap-İsrail normalleşmesi zemininde çözüm dayatacağını söyleyebiliriz.

2) Trump’ın geçen dönemden farklı olarak bu kez İran’ı “sistem içine çekme” yolu arayabileceği ihtimal dahilinde.

Elon Musk’ın güçlü ilişkileri nedeniyle Çin, Rusya ve İran konularında Trump’a “özel elçilik” yapacağı anlaşılıyor. 

Ukrayna’da barış masası hazırlığı mı?

Trump, Çin ve Asya-Pasifik’e odaklanabilmek için Rusya-Ukrayna meselesini çözmek istiyor. Nitekim seçim süreci boyunca, kazanması halinde bu savaşa son vereceğini söylemişti. Bunu yapabilmek için, öncelikle bu savaştan nemalanan askeri endüstri ve enerji şirketleri ile “çarpışması” gerekiyor; bu da Biden’ın inşa ettiği “uzun savaş” stratejisinin çöpe atılması demek. 

Trump ve ekibi, Çin-Rusya işbirliğini derinleştiren zemini ortadan kaldırmayı ve Çin’i yalnızlaştırmayı savunuyor. 

Savaşın bir an önce bitmesini isteyen bir başka merkez ise Alman sermayesi. Alman ekonomisinin küçülmesi Berlin’de yeni hükümet formülünü ya da erken seçimi dayatmış durumda. Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un iki yıl aradan sonra Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i telefonla araması bu nedenle. Avrupa’da pek çok ülke artık Ukrayna’da barış masasının kurulmasının zamanının geldiğini düşünüyor. 

Tam bu süreçte ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin’in yeni döneme işaret eder nitelikteki şu mesajını not etmeliyiz: “Ortadoğu’da gerilimi azaltmamız ve Ukrayna’da geçişe giden yolu bulmamız gerekiyor. Bu çatışma bir noktada bir tür müzakereyle sona erecek.”

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Kasım 2024

, , , , , , , , , ,

1 Yorum

Türk-Çin Üniversitesi

Çin’deydik. Türk-Çin Dostluk Vakfı’nın oluşturduğu 12 kişilik bir heyet olarak, Çin’de üniversite, eyalet ve Çin Komünizt Partisi (ÇKP) yöneticileriyle Türk-Çin Üniversitesi kurulmasının zeminini oluşturmak amacıyla görüşmeler yaptık. 

Heyet şu isimlerden oluşuyordu: Hasan Çapan (Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı), Namık Güner Erpul (Em. Büyükelçi, Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkan Yardımcısı), Mehmet Ali Yaşar (Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkan Yardımcısı), Gamze Dürmez (Türk-Çin Dostluk Vakfı Genel Müdürü), Hüseyin Kocabıyık (eski milletvekili), Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan (eski YÖK Başkanı), Prof. Dr. Seriye Sezen (Ankara Üniversitesi), Prof. Dr. Yılmaz Bingöl (Yıldırım Beyazıd Üniversitesi), Doç. Dr. Levent Ersin Orallı (Hacı Bayram Veli Üniversitesi), Dr. Barış Adıbelli (Kütahya Dumlupınar Üniversitesi), Av. Eda Lermi Zorer ve ben.

Sichuan temaslarımız

Çin’de ilk durağımız Sichuan eyaletiydi. Eyaletin başkenti Chengdu’da, Chengdu Üniversitesi Rektörü Zhu Ming başkanlığındaki heyetle görüştük. 

Daha sonra eyalet ve parti yönetiminden oluşan bir başka heyetle, hem Türkiye-Çin ilişkilerini konuştuk hem de Türk-Çin Üniversitesi için neler yapılabileceğini ele aldık. 

Çin’de ziyaret ettiğimiz ikinci üniversite Sichuan Üniversitesi’ydi. Bu üniversite, bilimsel yayın sıralamasına göre dünyanın en iyi dördüncü üniversitesiydi. Rektör Yardımcısı Zhao Changsheng ve heyetindeki dekanlarla çok verimli bir görüşme yaptık. 

Ayrıca Sichuan Eyaleti Dışişleri Bakan Yardımcısı Liu Min başkanlığındaki bir heyetle de görüştük. 

Hunan temaslarımız

Çin’deki ikinci durağımız Hunan eyaletiydi. Bu eyalet Mao Zedong’un memleketiydi. Heyet olarak Mao’nun doğduğu köyü ve evini ziyaret ettik, anıtına çelenk koyduk. 

Hunan eyaletinin başkenti Changsha’da Central South Üniversitesi’ni ziyaret ettik. Bu üniversite de bilimsel yayın sıralamasına göre dünyanın en iyi beşinci üniversitesi olmuştu. 

Yeri gelmişken belirteyim. Son yıllarda Çin üniversiteleri her dalda yükseliş gösteriyor. Çin’e ziyaretimizden hemen önce açıklanan bilimsel yayın sıralamasında artık ilk 10’da tam sekiz Çin üniversitesi var. Diğer iki üniversite, ABD’den Harward ve Kanada’dan Toronto…

Central South Üniversitesi heyetine Rektör Yardımcısı Li Zhihong başkanlık etti. Heyette çeşitli fakültelerin dekan ve dekan yardımcıları vardı. Oldukça verimli bir toplantı oldu. 

Eyalet hükümetiyle de yine çok yararlı bir toplantı yaptık. Eyalet Parti Komitesi Sekreteri Wang Xiaohui başkanlığındaki heyette eyaletin eğitim ve ticaret bakanları, vali yardımcısı ve Çin Komünist Partisi’nin üst düzey yetkilileri yer aldı. 

Pekin’de Atatürk’ü andık

Çin’deki üçüncü durağımız ise başkent Pekin’di (Beijing). Burada Çin Ulusal Müzesini ve Yasak Kent’i gezme fırsatı bulduk. Pekin Büyükelçimiz İsmail Hakkı Musa, 10 Kasım’daki Atatürk’ü anma törenine heyetimizi davet etti. Törenden sonra heyet olarak burada büyükelçi ve siyasi müsteşarla, yukarıda çok kısaca özetlediğim ziyaretlerimizi değerlendirdik.

Sonuç olarak Çin’de çok verimli görüşmeler yaptık. Bir vakıf heyetiydik ama her eyalette “devlet protokolü” ile karşılandık. Görüştüğümüz tüm heyetler Türk-Çin Üniversitesi fikrine çok sıcak bakıyorlar.

Konu artık Ankara’nın önünde…  

Türk-Alman, Türk-Japon ve gündeme alınan Türk-Mısır üniversitelerinden sonra Türk-Çin Üniversitesi ülkemize çok yakışır. Zira Asya Yüzyılında, yükselen Çin’le eğitim alanında işbirliği yapmak, bilim ve teknolojide Türkiye’ye çok şey kazandıracaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Kasım 2024

,

1 Yorum

Küresel düzen savaşsız değişir mi?

Haklı olarak soruluyor: Mevcut küresel düzen II. Dünya Savaşı’yla oluştu, savaşsız değişir mi? 

Tarihte bu tür değişikliklerin büyük oranda savaşla olduğu bir gerçek. Çağımızdaki son değişim ise bir istisna: İngiltere liderliğini ABD’ye savaşsız teslim etti, daha doğrusu iki savaşla güçten düştüğü için savaşsız teslim etmek zorunda kaldı. 

Peki ABD savaşmadan liderliğini bırakır mı?

Savaşsız çözüm yolları

Küresel Güney şu üç yolla savaşsız çözüm arıyor:

1) Kolektivizm: Çin başta Küresel Güney ülkelerinin ekonomi ve siyasi ağırlıkları oranında uluslararası örgüt ve kurumlarda temsiliyet istedikleri ortada. Ama bu Çin’in bir dünya liderliği devri istediği anlamına gelmiyor. Zaten çok kutupluluk, demokratik bir küresel yönetişimi gerektiriyor. Uluslararası düzenin demokratikliği de ülkelerin adil temsiliyetine dayanacaktır. 

Kısacası ABD’nin “tek” liderliğine karşı, çok merkezli bir düzen. İşte bu kolektivizm anlayışı, ABD’yi savaşsız çözüme zorlamaktadır.

2) BM’nin rolü: Küresel Güney ülkeleri, uluslararası düzenin adil ve demokratik dönüşümünde BM’nin merkezi bir koordinasyon rolüne işaret ediyorlar. Bu da ABD’yi savaşsız çözüme zorlayacaktır. 

3) Zamana yayma: Bu büyük küresel dönüşümün savaşsız olması için Çin’in izlediği ağır, zamana yayan, kontrollü ve dengeli yol da önemli bir faktör elbette… 

Artık 193 üye var

BM’de reform çağrıları işte bu şartlarda gelişiyor. 79. BM Genel Kurulu, liderlerin reform çağrılarına sahne oldu.

Çünkü 1945 düzeni artık çalışmıyor, Soğuk Savaş bitti, ABD’nin kısa süreli tek kutuplu dünya hakimiyeti dönemi de bitti. Artık çok kutuplu dünya döneminin başındayız. BM’nin de buna göre dönüşmesi gerekiyor. 

Daha somut söylersek: BM, 1945’te 50 ülkenin bulunduğu bir dünyada ve II. Dünya Savaşı’nın galiplerinin BM Güvenlik Konseyi’nin veto kartlı 5 daimi üyesini oluşturduğu şartlarda kuruldu.

Ancak bugün BM’de 193 ülke var!

Reform ama nasıl?

ABD, “reformun şart olduğu” gerçeğini görüyor ve mecbur kalacağı değişimin kontrolünde olmasını, veto gücünü sürdürebilmeyi hedefliyor. O nedenle de BM Güvenlik Konseyi’nin genişlemesinde; birincisi istediği yeni ülkelerin bulunmasını, ikincisi de yeni üyelerin veto hakkının olmamasını savunuyor. 

Evet, BM’de reform şart ama nasıl? Artık asıl mesele bu… 

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ABD’nin bu “kontrollü reform” çabasına karşı uyarıyor; BM Güvenlik Konseyi’ndeki reformun “suni bir şekilde hızlandırılmaya çalışıldığına” dikkat çekiyor ve “Çin’le birlikte sürecin tehlikeli oyunlara dönüştürülmesine izin vermeyeceklerini” belirtiyor (Sputnik, 25.9.2024)

Lavrov, daha önemlisi, BM’nin bölünmesi yerine ortak mutabakat sağlanmasına çabaladıklarını vurguluyor. 

Reformda iki temel yol

Sonuç olarak çok kutupluluk şartlarında BM Güvenlik Konseyi’nde reform yapılması artık kaçınılmaz. Küresel Güney ülkeleri, ağırlıklarını elbette temsiliyetlerine yansıtacaklar. 

Reformun önünde iki temel yol var: Kolektif Batı’nın BM Güvenlik Konseyi’ndeki konumunu korumaya çalışan yolu ve Küresel Güney’in BM düzenini demokratikleştirmek yani adil temsiliyeti sağlamak isteyen yolu. 

Bu ikinci yol, BM Genel Kurulu’nun yetkisinin genişletilmesine, kararlarda BM Genel Kurulu ile BM Güvenlik Konseyi arasında sıkı bir ilişki olmasına, vetoda nitelikli çoğunluk aranmasına, azınlık vetolarının işlerliğinin ancak BM Genel Kurulu’nda nitelikli çoğunluk tarafından kabulüne dayanmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Eylül 2024

, , , , , , , , ,

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın