Posts Tagged Çin

PASİFİK’E ASKERİ YIĞINAK

ABD’nin Asya – Pasifik merkezli yeni savaş stratejisi Pasifik’i ısındırmaya başladı. ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, bu stratejiye uygun askeri konuşlandırmaya başlayacaklarını Singapur’dan ilan etti: “Donanma, 2020 yılına dek yüzde 60 oranında Pasifik’e sevk edilecek. Bu sevkiyata 6 uçak gemisi, kruvazör, destroyer, savaş gemisi ve denizaltılarımızın çoğu dâhil olacak.”

Bu, ABD’nin toplam 285 parçadan oluşan savaş gemilerinin ve denizaltılarının 171’ini doğrudan Çin’e yönlendirmesi demektir!

Pekin’in ilk uçak gemisini, ilk insansız uçağını, ilk insansız helikopterini başarıyla test etmesi, uydu vuracak kapasiteye sahip füzelerini geliştirmesi, 5. nesil savaş uçaklarını başarıyla üretmesi, ABD’yi daha hızlı hareket etmeye zorluyor! Zira zaman Washington’un aleyhine ilerliyor! Çin Washington’un hesaplarından çok önce ABD’yi yakalamış olacak!

ABD’NİN ASKERİ HAMLELERİ

Leon Panetta, geçen yıl bu bölgede 172 tatbikat yapan ABD’nin ikili ve uluslararası askeri tatbikat sayısını daha da artırmaya çalıştığını söyledi.

Avustralya’yla yaptığı askeri anlaşma neticesinde bu ülkeye 2,500 asker gönderecek olan ABD, benzer bir anlaşma için Filipinler’le de görüşüyor. Washington, Bangladeş’e de bir askeri üs açma peşinde…

ABD’NİN HİNDİSTAN’A MECBURİYETİ

ABD’nin bölge ülkeleri Japonya, Güney Kore, Tayland, Filipinler ve Avustralya ile ittifak; Hindistan, Singapur ve Endonezya ile de ortaklık anlaşmaları bulunuyor.

Ancak ABD’nin Çin’le baş edebilmesi, öncelikle Hindistan’la stratejik ittifak kurabilmesine bağlıdır. Çünkü Yeni Delhi’yi yanına çekemeyecek Washington, erken havlu atacaktır.

Panetta’nın Singapur’dan sonra Hindistan’a gitmesi ve Yeni Delhi’yle Çin’e karşı ittifak zemini araması bir yana, ABD’nin en önemli strateji belgeleri de bu gerçeğe işaret ediyor.

Örneğin ABD’nin 2012 tarihli son Savunma Stratejisi belgesinde, Çin’e karşı Hindistan – Güney Kore – Japonya yayının dengeleyici olacağı savunuluyor. ABD, Çin’i güney batısından, güney doğusuna kadar bu yayla kuşatmayı hedefliyor.

Çin’i yakalayan nüfusu ve ekonomik büyüklüğü, Hindistan’ı ABD için stratejik dayanak yapıyor.

Peki, yeterli mi? ABD’nin Çin’i durdurabilmesi için başka ülkelere de ihtiyaçları var.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” başlıklı dış politika yol haritasında bu ülkeleri sıralıyor. Clinton, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland’ın ABD’nin pasifik stratejisi için kaldıraç olduğunu, Washington’un bu ülkelere dayanacağını, bu ülkelerle ortak savunma ve hedefler doğrultusunda işbirliği geliştireceğini belirtiyor.

ABD KONUMUNU KORUMA PEŞİNDE

Çin’in ABD’nin bu askeri hamlelerine yanıtı somut: Örneğin Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Hu Jintao, önceki gün Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile birlikte ABD’ye Suriye’de geçit vermeyeceklerini bir kez daha ilan etti.

Bugün yapılacak Şanghay İşbirliği Örgütü ŞİÖ Zirvesi de ABD’nin hamlelerine yanıt olacak. Zira ABD’nin yanına çekmeye çalıştığı Hindistan, şu anda ŞİÖ’nün özel statülü ortağı!

Ve bitirirken altını çizelim: ABD’nin bu hamleleri aslında savunma hamleleridir, konumunu Çin’e karşı koruma hamleleridir. Ve nafiledir…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Haziran 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ALMANYA, SURİYE CEPHESİNDE

“Suriye’ye ha saldırıldı, ha saldırılacak” propagandasıyla dolu bir yılı geride bıraktık. Ancak Suriye dimdik ayakta!

Bu süreçte Atlantikçilerin Suriye’ye saldıramayacağını iki veri nedeniyle saptıyorduk: Saldırı tarafından bulunan ABD zayıflıyor, savunma tarafında bulunan Çin – Rusya – İran bloğu güçleniyordu!

ÇİN’İN AĞIRLIĞI

Ancak Şam karşıtı kesimler ısrarla gücü parmak hesabıyla yapmaya çalışıyorlardı… “Suriye’yi topu topu üç ülke destekliyor” diyorlardı; onlarca ülkenin ise muhaliflerin arkasında olduğunu söylüyorlardı… Her “Suriye’nin dostları” adı altındaki “Suriye’nin düşmanları” toplantısında “şu kadar ülke temsilcisi, bu kadar katılımcı var” diye gürültü yapıyorlardı…

Hollanda, Belçika, Lüksemburg diyorlardı, Katar, Bahreyn, Arap Emirlikleri diyorlardı… Oysa hepsini toplasan Çin’in bir eyaleti etmiyordu!

BATI BÖLÜNDÜ

ABD karşısında geri adım atmayan Çin – Rusya – İran bloğu, işte bir yılın sonunda hem Suriye’ye saldırıyı engelledi, hem de karşı cepheyi böldü!

Almanya’dan söz ediyoruz, AB’nin motor ülkesinden…

Berlin, artık net bir şekilde Suriye cephesinde mevzilenmiştir!

MOSKOVA – BERLİN BİRLİKTELİĞİ

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Almanya ve Fransa ziyaretleri sırasında tutumunu belirleyen Berlin, hem Paris’le ayrı düştü hem de Moskova’ya açık destek verdi. Anımsayalım:

Önce Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle açıkladı ülkesinin tutumunu… Westerwelle, Suriye’ye askeri müdahalede bulunulması yönündeki görüşlere katılmadıklarını ve siyasi bir çözüm bulunmasını istediklerini söyledi.

Ardından Almanya Başbakanı Angela Merkel konuştu… Putin’le görüşmesinden sonra basının karşısına çıkan Merkel, Moskova ve Berlin’in aynı görüşte olduğuna dikkat çekti. Suriye’deki şiddete son verilmesi gerektiğini, bu konuda kendisi gibi Putin’in de bir siyasi çözümden yana olduğunu kaydeden Merkel, “Suriye’de olası bir iç savaşın önlenmesi için her ülke ne yapabileceğine bakmalı” dedi.

HULA KATLİAMI, MUHALİFLERİN ESERİ

Şiddetin esas kaynağının Esad karşıtları olduğu artık Berlin’in de bilgisi dâhilinde!

Bakın Atlantik medyasının günlerdir üstünde tepindiği “Hula katliamı”, kendi eserleri çıktı. “Esad’ın tankları, elleri bağlı çocukları katletti” diye servis edilen haberler, vicdanı olan habercileri utandırdı! Zira elleri bağlı çocuklar vardı ama tank ateşiyle ölmemişlerdi!

Çocukları bağlayan da öldüren de Esad karşıtı teröristlerdi!

ABD KAYBETTİ, SURİYE KAZANDI

Artık İnsan Hakları İzleme Örgütü de gerçekleri dile getirmeye başladı. Örneğin önceki gün, 14 Suriye askerinin katledildiğini açıkladılar. Dera’da teröristler, tam 14 askeri öldürmüştü…

“Demokrasi” diyen, “Türkiye Suriye’deki şiddete sessiz kalamaz” diyen, “zulüm ile abad olunmaz” diyenler, bu gerçeğe de kör oldular, sessiz kaldılar, yazmadılar, konuşmadılar!

Ama Suriye gerçeği artık gizlenememektedir ve gün geçtikçe daha çok kesimin gözünü açmaktadır!

Gerçek en büyük güçtür ve işte Suriye bu gerçek nedeniyle tam bir yıldır Atlantik’e direnmiş, Batı’nın savaş naralarına karşı birliğini koruyabilmiştir.

Çin – Rusya – İran eksenli Suriye’yi savunma hattı, artık Almanya’nın dâhil olmasıyla daha da güçlenmiştir!

Batı’nın Suriye’ye saldıramayacağını artık daha güçlü ilan edebiliyoruz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Haziran 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin Pasifik stratejisi

SSCB’nin yıkılmasıyla iki kutuplu dünyanın ortadan kalktığı ilan edilmiş ve ABD’nin tek kutup olduğu, tek başına dünyaya egemen olacağı söylenmişti.

ABD’nin tarihçileri, siyasetçileri, stratejistleri yeni dönemi büyük gürültüyle ilan ediyorlardı: Tarihin sonunun geldiğini, Amerikan liberalizminin dünyanın göreceği son sistem olduğunu, Amerikan yaşam tarzının tüm dünyaya hâkim olacağın, kısacası bir Amerikan dünyası oluşacağını ilan ediyorlardı.

Doğrusu, ABD ilk on yılda yaptığı büyük atakla, bu ilanı dünyanın bir kısmına da kabullendiriyordu. 1991’de Irak’a saldıran ABD, ardından Balkanlara girmiş, Avrasya’nın girşini tutan Yugoslavya kapısını parçalamıştı.

ABD ikinci on yılda da ataklarını sürdürdü. Önce Afganistan’ı işgal etti, ardından da Irak’ı kısa sürede teslim aldı. Pentagon, Büyük Ortadoğu diye tarif ettiği coğrafyada rejimleri değiştirmeye, sınırları yeniden çizmeye başlamıştı.  Washington, Suriye, İran ve Kozey Kore’nin de sırada olduğunu, açıkça söylüyordu.

Dünyanın tek egemeni olan ABD, hatta, doğrudan cephe açmadığı Kırgizistan, Gürcistan ve Ukrayna’da da teker teker yönetimleri devralıyordu…

Roma’nın ve hatta güneşin batmadığı imparatorluk olan Britanya’nın tahtına, şimdi ABD, üstelik daha bir ihtişamla oturuyordu.

Irak direnişi tarihi değiştirdi

Ancak, ABD’nin tek kutuplu dünyasında yolunda gitmeyen birşeyler vardı. Daha 15 yıl bile dolmadığı halde, ABD’ye karşı kıpırdanmalar başlamıştı.

ABD’nin bir kaç haftada teslim aldığı Irak’ta, 2004 yılında itibaren direnişçiler ayağa kalkmaya başlamıştı. ABD askerlerine birer ikişer kayıp verdiren bu direnişte, helikopter bile düşürülmüştü. ABD’nin devasa medyasının gizlemeye çalıştığı bu gerçekler, gün geçtikçe dünya kamuoyu tarafından duyulmaya başladı. Ve 2005’te, 2006’da direniş, gizlenemeyecek boyutta ortaya çıktı.

Öte yandan Kırgızistan, Gürcistan ve Ukrayna’dan sonra Sorosçu darbenin yapılacağı Azerbaycan’da da işler iyi gitmiyordu. Diğer ülkelerde rejimi turuncu darbelerle kolayca teslim alan ABD, Bakü’yü aşamıyordu. Bir kaç hafta süren mücadeleyi Aliyev kazanmıştı!  Dahası ABD, dayandığı Romanya–Ukrayna–Gürcistan yayına rağmen, bir türlü Karadeniz’e giremiyordu.

ABD Annan Planı’yla teslim almaya çalıştığı Kıbrıs’ta da başarısız olmuştu. Doğu Akdeniz’deki bu “uçak gemisi” bir türlü ABD’nin olamıyordu!

ABD, Irak’ın kuzeyindeki kukla devletini de bir türlü resmi hale getiremiyor; bölgedeki Türk – Arap–Fars baskısını tam olarak ortadan kaldıramıyordu.

Anadolu’nun batısında yani Balkanlarda açılan gediğe rağmen, ABD, Anadolu’nun kuzeyinde Karadeniz’de; kuzey doğusunda Azerbaycan’da, güneyinde Irak ve Suriye ile Kıbrıs’ta bir türlü sonuca ulaşamıyordu.

Rusya ve Çin faktörleri

Öte yandan Vladimir Putin’le ekonomisini hızla düzeltmeye başlayan Rusya, NATO aracılığıyla sınırlarına dayanan ABD’ye karşılık vermeye başlıyordu.

Rekor büyümeyle geride bıraktığı on yılı büyük avantaja dönüştüren Çin de, Pasifik’ten çıkıp, Ortadoğu’ya, Afrika’ya ve Latin Amerika’ya yöneliyor, yatırımlar yapıyordu…

ABD’nin arka bahçesi olan Latin Amerika’da da Bolivarcı rejimler kuruluyor, 60 yıldır tek başına ABD’nin burnunun dibinde emperyalizme direnen Küba’ya yeni kardeşler geliyordu. Venezuella’da Hugo Chavez, Brezilya’da Lula da Silva kıtanın kaderini değiştiriyordu.

Lübnan ve Gürcistan’da yenilgi

2006 yılına gelindiğinde olağanüstü bir gelişme yaşandı. ABD’nin Ortadoğu’daki tetikçisi olan İsrail, Lübnan’da Hizbullah’tan unutamayacağı bir yenildigi tattı.

8 Ağustos 2008 günü ise tarihin önemli kırılmalarından birine sahne oldu. Rusya, Gürcistan’a savaş açtı ve ABD’nin Kafkasya’daki şımarık tetikçisi Saakaşvili’ye önemli bir ders verdi.

ABD, Rusya’nın kararlılığı karşısında harekete bile geçmedi; kısa sürede Gürcistan’ı silkeleyen Moskova’yı seyretmekle yetindi!

ABD için tarihi bir yenilgi olan bu kısa savaş, Asya’nın da atağa geçmesinin başlangıcı oldu!

Ve sonrası, yeni bir tarihin yazılmaya başladığını gösterdi hepimize…

Irak ve Afganistan’da çıkış yolu

Irak, ABD için bir bataklığa dönüştü, Afganistan dağları Pentagon’un kâbusu oldu.

Bush’un yerine yeni bir stratejiyle Barrack Obama’yı getiren Amerikan devlet aygıtı çıkış yolları arayamaya başladı.

ABD, bir yandan Irak’tan çekilmeyi kabul etti ve bunu bir takvime bağladı; diğer yandan da Afganistan’da kökünü kurutmayı arzuladığı Taliban’la müzakere etme yolları aramaya başladı.

Ve ardından Ortadoğu’da yeni bir süreç başladı.

Ortadoğu’da halk hareketleri

Tunus’da ve Mısır’da gelişen halk hareketleri ABD’nin 30 yıllık müttefiklerini alaşağı etti. Halklar, ABD mütefiki olan Ürdün, Yemen ve Bahreyn’de de rejimi devirmeye soyundu.

Gidişatı gören ABD, Ortadoğu’da varlığını sürdürebilmek için, bölgedeki 50 yıllık mevcudiyetinin avantajlarından ve AKP gibi müttefiklerinden yararlanarak, sürece ağırlığını koymaya başladı.

ABD, bölgedeki en önemli dayanağı olan Mısır’da, “Mübarek’i verip, rejimi kurtarmaya” çalıştı. AKP hükümeti üzerinden Türkiye’yi bölgeye “model” diye sunmaya gayret etti.

İstanbul’da, “değişimi kontrol edemezlerse, tarihin kendilerini çizeceğini” saptayark, Batı karşıtı ülkelerde hamle yapmaya karar verdiler.

Önce Libya’da ve ardından Suriye’de rejim muhaliflerini kışkırtarak, çeteler oluşturarak, adam kaçırarak, suikast yaparak, kendi “yangınlarını” çıkardılar.

Ve bu yangınla birlikte Ürdün, Yemen ve Bahreyn halk hareketleri dünyanın gözünden kaçırıldı; Tunus ve Mısır’da rejimle pazarlık üzerinden devrim geriletildi…

ABD–Fransa–İngiltere–Türkiye dörtlüsünün ansızın Libya’da giriştikleri Kaddafi karşıtı müdahale, bu ülkenin de zayıflığı nedeniyle bir süre sonra başarıya dönüştü.

Ve ardından Suriye’ye yöneldiler!

Asya’nın tarihi yazılıyor

Ancak tarihin tekerleği bir kere Asya lehine dönmeye başlamıştı; bunu geri çevirmeye Atlantik’in gücü yetmeyecekti!

Batı’nın 2008’de içine girdiği ekonomik kriz, NATO’nun füze maliyeti hesabı yapmasına; Washington’un maliyetleri müttefiklerine yıkmaya çalışmasına, Almanya’nın Rusya ve Çin’le ilişkiler üzerinden bu sürecin dışında durmaya gayret etmesine, Japonya’nın Çin’e yanaşmasına neden oluyordu…

Üstelik Rusya, çok açık bir şekilde, Libya’da yaptığı hatayı Suriye’de yinelemeyeceğini ilan ediyordu.

Nitekim, ABD de, doğrudan Suriye’ye saldırmak yerine bu işi AKP hükümetine yıkmaya uğraşıyor ve böylece Türkiye İran–Suriye savaşlarından kendine zafer çıkarmaya ve bu üç ülkeden de kurtulmaya çalışıyordu.

ABD yol arayışında

Tüm bu gelişmeler yaşanırken, yani 2006’dan itibaren, Amerikan hâkim sınıfları içinde bir çıkış yolu tartışması yaşanıyordu.

Emperyalist devletin sahiplerinden bir bölümü Amerika’nın geri çekilmesini istiyor, bir bölümü de nasılsa diğer ülkelerden daha az hasarla çıkılır diye, dünyayı yakmayı hesaplıyordu.

İşte ABD, bu tartışmalar içinde bu yılın başında yeni strateji hazırlığını tamamladı ve ağırlığı Asya-Pasifik’e vereceğini, Çin ve Rusya olmak üzere tüm dünyaya ilan etti.

ABD’nin yeni strateji belgeleri

ABD’nin yeni dönem stratejisine ilişkin dört önemli belge var:

1. Mayıs 2010’da açıklanan “ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi.”[1][1]

2. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Kasım 2011’de Foreign Policy’de ilan ettiği “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı”[2][2] başlıklı, dış politika belgesi.

3. “ABD-Çin Ekonomik ve Güvenlik İncelemeleri Komisyonu”nun, Kasım 2011’de ABD Kongresi’ne sunduğu 414 sayfalık rapor.[3][3]

4. ABD Başkanı Barrack Obama’nın Ocak 2012’de ilan ettiği “ABD Savunma Stratejisi.”[4][4]

1. ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi – 2010

ABD Başkanı Barrack Obama’nın giriş bölümünü yazdığı ve Mayıs 2010’da açıklanan 52 sayfalık “ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi”, aslında ABD’nin geri çekilişinin ilk belgesi olarak okunabilir.

1.1.  Zira Bush döneminde, ABD’nin güvenliği, dünyanın en uç noktasındaki tehdidin ortadan kaldırılması yoluyla ülke güvenliğinin sağlanması anlayışına dayanıyordu. Bu stratejiye göre, dıştan içe halka halka kurulacak yapılarla ABD’nin güvenliği sağlanacak ve tehdit kaynağında, yani ortaya çıktığı yerde yok edilecekti!

Obama döneminde ise bu dıştan içe güvenlik yapıları oluşturma stratejisinin yerini başka bir model aldı. İki sütun üzerinde yükselen bu modelde esası, iç halka oluştuyordu.

Birinci sütünda, ABD’nin güvenliğinin içeriye dayandığı tezi vardı. Buna göre ABD güvenliği için öncelikle ülkenin içeride ekonomik, mali, teknolojik ve bilimsel olarak güçlenmesi gerekiyordu.

İkinci sütunda ise müttefikler vardı. ABD, müttefikleri üzerinden dışa doğru genişleyen bir siyaset ile güvenliğini sağlayacak; silahlı kuvvetlerini de bu yönelimde diplomasiyi tamamlayan bir unsur olarak değerlendirecekti.

1.2.  Obama dönemi “Ulusal Güvenlik Stratejisi”nde vurgulanan bir başka önemli konu da, mücadelenin çok uluslu olması gerektiğiydi. Bu nedenle yeni belgede, BM ile NATO’nun (ayrıca Dünya Bankası ile IMF’nin) güçlendirilmesi, hatta yeniden yapılandırılması gerektiği belirtilmekteydi.

Bush’un ilk döneminde müttefiklere ihtiyaç duymayan ABD, ikinci döneminde çıkmaza girmiş, ardından da son yıl içinde, Obama’ya hazırlık olarak transatlantik ilişkileri onarmaya yönelmişti.

İşte ABD, Mayıs 2010 tarihli yeni “Ulusal Güvenlik Stratejisi”nde, bu yönelimi kayda geçirmiş oluyordu.

1.3.       Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin en dikkat çeken başlıklarından biri de ABD’nin küresel işbirliği yapacağı ülkelerle ilgili olanıydı. ABD, küresel işbirliği yapacağı ülkeleri üç farklı grupta listelemişti.

ABD’nin en çok ağırlık vereceğini belirttiği ilk grupta sırasıyla şu üç ülke yeralıyordu: Rusya, Çin ve Hindistan. İkinci grupta, sırasıyla Brezilya, Güney Afrika ve Endonezya vardı.  Üçüncü grupta ise Pakistan ile Türkiye öne çıkıyordu.

ABD küresel ilişkilerini, “güçlü ittifakları sağlama almak” ve “yükselen nüfuz merkezleri ile işbirliği kurmak” diye tarif ediyordu.

1.4.  Obama döneminin “Ulusal Güvenlik Stratejisi”nde ABD’nin Irak’tan çekileceği ve Afganistan’a yoğunlaşacağı belirtiliyordu.

Ancak, Irak’tan çekilme kararı, zaten Bush’un son yılında alınmış ve takvim konusunda Washington ile Bağdat anlaşmaya da varmıştı.

1.5.  Ulusal Güvenlik Strateji belgesinde, tehdit sıralamasının başında İran yer alıyordu. İran’ı sırasıyla Kuzey Kore, El-Kaide ve “riskli devletler” izliyordu.

Bush döneminde kullanılan “serseri devletler” kavramının yerini, Obama döneminde “riskli devletler”in alması dikkat çekiciydi.

1.6.  Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin toplamından, ABD’nin yeni dönemde cephe savaşı yerine özel savaşı tercih edeceği ve “yumuşak güç” kullanmayı esas alacağı anlaşılıyordu.

ABD, “yumuşak güç” ile ekonomik baskıya dayalı sınırlamalarla barışçıl çözüm arayışını yöntem olarak benimsediğini ortaya koyuyordu. Belgeye göre “yumuşak güç” olarak değerlendirilecek unsurlar; diplomatlar, NGO’lar, özel sektör, vakıflar ve düşünce kuruluşlarıydı.

2. Amerika’nın Pasifik Yüzyılı – 2011

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Kasım 2011’de Foreign Policy’de, “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” başlıklı, 17 sayfa tutan, yeni bir dış politika yol haritası ilan etti.

2.1. Clinton yeni yol haritasında, Asya’nın ekonomik büyümesi ile dinamizminin Amerikan

ekonomik çıkarları için merkezi bir unsur olduğunu belirtiyordu.

2.2. Clinton, Asya-Pasifik’te barış ve güvenliğin sağlanmasının, küresel ilerleme için kritik

önemde olduğuna dikkat çekiyordu.

2.3. Clinton, yeni yol haritasında “politikaların geleceği Afganistan veya Irak’ta değil, Asya’da

belirlenecek ve ABD de bu sürecin tam merkezinde yer alacak” diyordu.

Clinton, önümüzdeki 60 yıl boyunca ABD’nin Asya-Pasifik’te varlığını etkin bir biçimde muhafaza edeceğini savunuyordu.

2.4. Clinton, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland’ın, ABD’nin pasifik stratejisi

için kaldıraç olduğunu, Washington’un bu ülkelere dayanacağını, bu ülkelerle ortak

savunma ve ortak hedefler konusunda işbirliğini geliştireceğini belirtiyordu.

2. 4. 1. Çindistan Yüzyılı

Clinton, Pasifik’i merkez almanın gerektiğini, kuşkusuz ABD ile AB’nin krizle boğuşurken, Asya’nın sürekli büyümesinden dolayı saptıyordu.

Çin ile onu takip eden Hindistan, Batı’nın içinde bulunduğu kriz ortamında, kesintisiz büyümesini sürdürüyordu. Öyle ki, Batılı finans çevreleri, 21. yüzyılı şimdiden “Çindistan yüzyılı” olarak niteliyordu.

Çin ve Hindistan’ın toplam nüfusu neredeyse dünyanın yarısı kadardı. Satın alma gücüne göre Çin’in milli geliri 10 trilyon dolar, Hindistan’ın da 4 trilyon dolardı. 14 trilyon dolarlık milli gelirle Çindistan, ABD’yi yakalamıştı.

Asya, küresel mali krizin başladığı 2008 yılından beri, Kuzey Amerika ve Avrupa’nın aksine, sürekli büyüyordu. 2010’da yüzde 9 ve 2011’de yüzde 7,5 büyüyen Asya’nın, 2012’de de yüzde 7 büyümesi bekleniyor. (Dünyanın üçüncü büyük ekonomisi olan Japonya’nın deprem, tsunami ve nükleer felaketler nedeniyle yaşadığı sıkıntı, Asya’nın rakamlarına olumsuz etkiyor)

Çin ve Hindistan’ın 2012’de birlikte yüzde 8 büyüyeceği tahin ediliyor.

2. 4. 2. ABD’nin “küresel üstünlük” yalanları  

ABD ve AB’nin inerken, Asya’nın sürekli çıkıyor olması bile, Clinton’un iddia ettiği “ABD Asya-Pasifik’in merkezinde 60 yıl etkin olacak” değerlendirmesinin gerçekçi olmadığını ortaya koyuyor.

The Globalist Araştırma Merkezi’nden Stephan Richter’in bu konudaki yorumu önemli: “Amerika’nın öngörülebilir gelecekte dış (ve askeri) meselelere vakfedebileceği gücün son on yılda azami sınıra dayandığına kuşku yok. ABD’deki altyapının çatırdadığı ve polislerin, itfaiyecilerin, öğretmenlerin işlerini kaybettiği bir dönemde ciddi kesintiler dışında herhangi bir şey yapılabileceğini savunmak, Amerika’daki seçkinlerin çarpık bir öncelik tarifi olduğunu gösteriyor. Asya’daki liderlere sorduğunuzda, cidden şaşırmış bakışlarla karşılaşacaksınız. Birçoğu, George W. Bush yönetiminin sarpa saran stratejilerine bu kadar uzun süre katlandıktan sonra, mevcut ABD yönetiminin şu an sergilediği kibirli tavır karşısında küçük dilini yutuyor. ABD kendisini Asya’nın felaketler yaşayan kesiminde saplandığı bataklıktan çıkarıp kıtanın dinamik kesimine yöneltme çabasında çok geç kaldı. Kariyerlerinin büyük bölümünde kıt mali kaynaklarla boğuşmak zorunda kalan Asyalı liderler, yönetmenin tercihlerde bulunmak anlamına geldiğini gayet iyi biliyor. Ve Obama yönetiminin Afganistan’la daha derinden meşgul olmaya karar verdiği an, denizaşırı meselelere vakfedebileceği ‘taze’ parayı sonuna kadar tükettiğinin de ziyadesiyle farkındalar.” [5][5]

Stephan Richter’e göre Amerikan halkı, küresel üstünlük yalanları çığının altında gün geçtikçe eziliyor: “Dışarıdan bakanlar, büyük bir saflıkla kendisini çıplak takdim eden bir imparator görüyor. Daha kötüsü, sadece cafcaflı laflara dayanan bu küresel heves, ülke içinde ciddi bir dengesizliğe yol açıyor. Amerikan halkı, her gün giderek altının boş olduğu anlaşılan küresel üstünlük yalanları çığının altında kalıyor. Bu koşullarda insanların, ülkelerinin söylediklerini hayata geçiremeyeceği görüldükçe, dışarıdaki girişimlere inançlarını yitirmeleri (bunu ‘desteğini çekeceği’ diye okuyun) kaçınılmaz görünüyor. Dışişleri Bakanı’ndan Kongre’nin en mütevazı üyesine kadar Amerikalı siyasetçilerin dış ilişkiler konusunda sarf ettiği şatafatlı sözlere komedi, hatta trajedi gözüyle bakmak mümkün.” (Aynı yerde)

3. ABD Kongresi’ne sunulan rapor – 2011

“ABD-Çin Ekonomik ve Güvenlik İncelemeleri Komisyonu”nun, Kasım 2011’de ABD Kongresi’ne sunduğu 414 sayfalık rapor, esas olarak Çin’in geldiği yeri saptıyor.

Raporda, Çin’in “alan kontrolüne dayalı bir askeri strateji izlediği” vurgulanıyor ve “Pekin’in aktivitelerinin artık direkt olarak ABD’nin ilgi alanlarına etki yaptığına” dikkat çekiliyor.[6][6]

4. ABD Savunma Stratejisi – 2012

Barrack Obama’nın ABD Savunma Bakanı Leon Panetta ve ABD Genelkurmay Başkanı Martin Demspsey’le birlikte Ocak 2012’de açıkladığı “ABD Savunma Stratejisi”nin köşe taşları şunlardır:

4.1. Obama, ABD’nin 10 yıldır devam eden savaş dönemini kapadığını ve yeni bir sayfa açtığını

ilan etti. Panetta da, ABD’nin “stratejik bir dönüm noktasında” olduğunu vurguladı.

4.2. Obama, ABD’nin dünyadaki temel gücünün kaynağının ülke içindeki ekonomik güç olduğunu

belirtip, bunu yenilemeye yöneleceklerini söyledi.

4.3. Obama, yeni ABD stratejisinin, “uzun dönemli askeri operasyonlarla ulus inşası” yaklaşımına

son vereceğini ilan etti.

4.4. Bir önceki strateji belgesinde yer alan ve 2,5 savaş konsepti olarak anılan, “aynı anda iki

büyük savaş ve bir yerel istikrar sağlama operasyonu kapasitesi” hedefi, yeni belgede

yerini “bir büyük savaş ve bir yerel istikrar sağlama operasyonu kapasitesi” hedefine

bırakıyor.

4.5. Yeni strateji belgesinde, ABD’nin, problemleri müttefikleriyle birlikte çözeceği savunuluyor.

4.6. Yeni stratejide, ABD’nin güvenlik yöneliminin merkezinin, Asya-Pasifik olduğu belirtiliyor;

Ortadoğu ise ikinci sırada…

Yeni strateji belgesinde, Çin’e karşı Hindistan, Güney Kore, Japonya yayının dengeleyici olacağı savunuluyor.

ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey de, bu önemli yönelim değişikliğine vurgu yapmak için Obama’nın basın toplantısında konuştu ve şunları söyledi: “Eğilimlerin tümü, yani demografik, jeopolitik, ekonomik ve askeri eğilimler, Pasifik’e meylediyor. Bu yüzden gelecekteki stratejik meselelerimiz büyük ölçüde Pasifik bölgesinden kaynaklanacak.”

Pentagon bütçesinde büyük kesinti  

Obama–Panetta–Dempsey üçlüsünün yeni strateji ilanının bir de rakamlar boyutu var:  Yeni stratejiye göre Amerikan ordusunun mevcudu 100 bin kişi azalacak. 5 yıl içinde kara birliklerindeki asker sayısı 570 binden 490 bine inecek. Deniz piyadelerinin sayısının da 20 bin azaltılarak 182 bine indirilmesi planlanıyor. Pentagon’un bütçesinde de 10 yıl içinde 487 milyar dolarlık kesinti öngörülüyor.

ABD ordusunun Avrupa’da dört askeri birliği var. Üçü Almanya’da biri de İtalya’da bulunan birliklerle birlikte Avrupa’da toplamda yaklaşık 81 bin Amerikan askeri bulunuyor. Irak’tan asker çeken ABD, Avrupa’dan da çekilme kararı aldı. ABD, Almanya’daki üç birliğinden biri ile İtalya’daki birliğini geri çekerek, Avrupa’daki birliğini ikiye, asker sayısını da 40 bine düşürecek.

“Özel Savaş” stratejisi

ABD, oluşan boşluğu ise özel kuvvet sayısını artırarak doldurmaya çalışacak.

ABD’nin yeni stratejisinde “küçük, gizli operasyonlar” için insansız hava araçları ve özel kuvvetler önemli bir yere sahip.  The Wall Street Journal’ın haberine göre ABD Savunma Bakanlığı, “küresel ağını, ABD’nin gücünü yansıtacak şekilde kökten yeniden hizalamayı planlıyor”.

Pentagon’un planlamasına göre, insansız hava araçları sayısı kademeli olarak yüzde 30 artırılacak. Özel kuvvet sayısı ise dört yılda yüzde 10 artarak 70 bine ulaşacak.

Yeni strateji kapsamında üsler, özel ordu birlikleri ve deniz piyadelerine göre düzenlenecek ya da yenileri inşa edilecek.

Sonuç

Her üç belgenin ortaya koyduğu gerçek şu: “20. Yüzyılın Atlantik Yüzyılı” olduğu dönemi arkasına alarak “21. Yüzyılı Amerikan Yüzyılı” yapmak isteyen ABD, geride kalan 10 yılda bu hedefi gerçekleştiremeyeceğini görerek, doğrudan asıl hedefe yönelip, “21. yüzyılı Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” ilan etmeye çalışacak!

Peki bu hedef ne kadar gerçekçi?

Foreign Policy dergisinin “Amerikan dış politika yapıcıları” arasında yaptığı bir araştırmaya göre ABD dış politikasının karşı karşıya olduğu en ciddi sorun, yüzde 42 ile Çin!

Araştırmaya görüş bildiren ve tamamı resmi yetkili olan bu isimler, ABD dış politikasının karşı karşıya olduğu diğer sorunları ise şöyle sıralamışlar: Küresel borç krizi, Arap Baharı, Ortadoğu’daki çatışmalar, küresel terör ve kitle imha silahları.

Foregn Policy, aynı araştırmayı Amerikalı akademisyenler arasında da yapmış. Bu ankette de, Çin’in büyüyen etkisi, ABD’nin en büyük sorunu olarak ilk sırada yer almış!

Washington artık, Amerikan kartalının, Çin ejderi karşısında ne kadar dayanacağını hesaplamaya başladı bile!

Mehmet Ali Güller

Aydınlık gazetesi yazarı

Teori Dergisi – Mart 2012


[1][1] The White House: U.S. National Security Strategy, May 2010, Washington

[2][2]  Hillary Clinton, “America’s Pasific Century”, Foreign Policy, November 2011 http://www.foreignpolicy.com/articles/2011/10/11/americas_pacific_century

[3][3] United States-China Economic and Security Review Commission: 2011 Report to Congress http://www.uscc.gov/annual_report/2011/annual_report_full_11.pdf

[4][4] “Sustaining U.S. Global Leadership: Priorities for 21st Century”, Defense Strategic Guidance, Washington, January 2012   http://www.defense.gov/news/Defense_Strategic_Guidance.pdf

[5][5] Stephan Richter, “Asya’ya dönmek: Hillary Clinton için bir durum muhasebesi”, Radikal, 9 Kasım 2011.

[6][6] Bu kapsamlı ve uzun raporun geniş bir özeti, önümüzdeki sayılarda Teori Dergisinde işlenecektir.

, ,

Yorum bırakın

ÇİN VE RUSYA SAF MI DEĞİŞTİRDİ?

Atlantik’e çıpalı medya haberi şöyle verdi: “Rusya ve Çin saf değiştirdi.” Peki, ne olmuştu da Moskova ve Pekin, Şam’a desteğini çekip saf değiştirmişti: “BM güvenlik Konseyi, Annan’ın Suriye planı üzerinde anlaşmıştı.

Yani Çin ve Rusya, daha önce ABD’nin Suriye karar tasarısını veto ettiğine göre, şimdi başka bir karar tasarısında da anlaştığına göre, illaki saf değiştirmiş olmalıydı!

Öncelikle ortada bir “tasarı” mı vardır, yoksa Rusya’nın açık destek verdiği Annan’ın bir “çalışma programı” mı vardır? Ya da BM güvenlik Konseyi’nin diğer daimi üyeleri olan ABD, Fransa ve İngiltere mi acaba geri adım atmıştır? Üzülerek söyleyelim ki, bu iki soruyu sormadan yukarıdaki başlığı atanların, sadece ikinci mesleği gazeteciliktir!

BMGK BAŞKANLIK AÇIKLAMASI

Gelin şimdi gerçeği beraberce inceleyelim:

Doğrudur, BM Güvenlik Konseyi üyeleri, sorunda Suriye ile ilgili bir metin üzerinde anlaştı. BMGK üyeleri, önceki akşam BM-Arap Birliği’nin Suriye özel temsilcisi Kofi Annan’a tam destek veren başkanlık açıklamasını kabul etti.

Başkanlık açıklamasında, Şam yönetimine ve muhalefete, Annan ile Suriye krizine barışçıl çözüm bulma yolunda iyi niyet içinde işbirliği yapmaları, Annan’ın 6 maddelik teklifini uygulamaları çağrısında bulunuluyor.

İşte o 6 madde:

1. İnsani yardımların ulaştırılması için ilk adım olarak çatışmaların günde 2 saat durdurulması. 2. Rejimin, ağır silahlar kullanmaya son vermesi ve askerlerini geri çekmesi, muhalefetin de ateşkes için işbirliği yapması. 3. Keyfi tutuklanan ve gözaltına alınanların serbest bırakılması. 4. Gazetecilerin serbestçe dolaşmalarının sağlanması. 5. Barışçıl toplanma ve protesto hakkına saygı duyulması. 6. Halkın meşru taleplerine cevap verecek ve herkesi kapsayacak siyasi süreç için Annan ile çalışılması.

Biliyorum, siz de açıklamada “Esad ve karşıtlarına işbirliği” tavsiyesi edilmesini çok önemli buldunuz. BMGK Başkanlık açıklamasının aslında ne anlama geldiğini yorumlayacağız ama gelin önce Moskova’nın daha önce gündeme getirdiği, Suriye’yle ilgili 5 maddelik çözüm planını anımsayalım:

RUSYA’NIN 5 MADDELİK ÇÖZÜM PLANI

Moskova’nın ilan ettiği bu 5 maddelik planın, BM Güvenlik Konseyine sunulacak Rusya – Arap Birliği ortak planı olduğunu da belirtelim:

1. Suriye yönetimi ile muhalifler eşzamanlı silah bırakacak. 2. Suriye’ye silah ve terörist girişini engellemek için BM tarafından sınırlar izlenecek. 3. İnsani yardım için kolaylık sağlanacak. 4. Kofi Annan’ın çabaları desteklenecek. 5. Suriye’ye dış müdahale kabul edilemez.

“Rusya ve Çin’in saf değiştirdi dediği başkanlık açıklamasıyla Rusya’nın 5 maddelik Suriye planı aslında örtüşüyormuş” demeyin hemen, sabredin…

ÇİN’İN 6 MADDELİK ÇÖZÜM PLANI

Gelin bir de Çin’in bu aybaşında ilan ettiği 6 maddelik Suriye planına bir göz atalım:

1. Suriye’deki taraflar (yani Esad yönetimi ve muhalifler) şiddet girişimlerini derhal, kapsamlı ve şartsız olarak durdurmalı. 2. Taraflar, devlet ve halkın uzun vadeli ve temel çıkarlarını koruma ilkesiyle hareket ederek, BM ve Arap Birliği özel elçisinin (Kofi Annan) adil koordinasyonunda derhal diyalogu başlatmalı. 3. Çin, insan hakları bahanesiyle Suriye’nin içişlerine müdahale edilmesine karşı çıkmayı sürdürecektir. 4. Uluslararası toplum, Suriye’nin bağımsızlığına, egemenliğine, birliğine ve toprak bütünlüğüne, aynı zamanda Suriye halkının siyasal sistem ve gelişme yolunu özgürce seçme hakkına saygı göstermeli. 5. Çin, BM ve Arap Birliği özel elçisinin oynayacağı yapıcı rolü desteklemektedir. 6. BM Güvenlik Konseyi’nin üyeleri (yani ABD, İngiltere ve Fransa) BM tüzüğünün amaçları ve ilkeleriyle, uluslararası ilişkilerin temel ilkelerine uymalı.

Sanırım, bu maddeleri okurken de “Rusya ve Çin’in saf değiştirdi dediği başkanlık açıklamasıyla Çin’in 6 maddelik Suriye planı aslında örtüşüyormuş” diyorsunuzdur…

BATI “ONURLU GERİ ADIM” ATTI

Sadece olguları yan yana koyduğumuzda, yani gerçeğe baktığımızda, durumun hiç de Atlantik’e çıpalı basının verdiği gibi olmadığını, siz de görüyorsunuz…

O yüzden biz, BM Güvenlik Konseyi’nin üzerinde anlaştığı son Başkanlık açıklamasını değerlendirmeyeceğiz uzun uzun… Her şey ortada.

Şu saptamayı yaparak bitirelim bugünlük: Suriye konusunda Batı ile Doğu mücadelesini, şu anda Doğu kazandı. Batı “onurlu geri adıma” razı oldu…

Esad karşıtlarını birleştiremeyen, Kürtleri o muhalefete katamayan, tampon bölge ya da insani koridor kuramayan, muhaliflere yeterli silah dağıtamayan Batı, sadece kontrgerilla faaliyetleriyle ve sabotaj yaparak Esad’ı deviremiyor ve Rusya-Çin-İran bloğunu geriletemiyor.

Ve Batı, Nisan başında Türkiye’de yapılacak Suriye karşıtları toplantısından yeni bir hamle çıkaramazsa eğer, Esad,  konumunu daha da sağlamlaştırmış olacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Mart 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

KISSINGER İLE ÇİN ÜZERİNE

Hem ABD – Çin ilişkilerinin 40. yılı, hem de ABD’nin yeni stratejisiyle Pasifik’i merkeze alması, Henry Kissinger’in “Çin üzerine” isimli son kitabını daha da önemli hale getirdi.

İlk baskısı geçen yıl yapılan ancak esas olarak Barrack Obama’nın ABD stratejisini açıklamasıyla gündeme gelen ve yeniden karton kapakla basılan bu kitap, Kissinger’in “yüzyılın düellosuna” yönelik analizlerini içeriyor.

YÜZYILIN DÜELLOSU

Kissinger’ın aktardığına göre Çin stratejik düşünüşü, ABD ile ilişkiyi bir maratona ve yüzyılın düellosuna benzetiyor. Ve Çin stratejik düşünüşüne göre, bu düello, taraflardan sadece birinin kazandığı bir yarış olacak. Haliyle taraflardan birinin mutlak başarısı, diğerinin başarısızlığı olacak.

İşte Kissinger, “Çin üzerine” isimli bu son kitabıyla, “ABD ve Çin’in yüzyılın düellosuna girmesiyle, iki tarafın da kaybedeceğini” ortaya koymaya çalışıyor ve “iki ülkenin ilişkisi asla sıfır-toplamlı bir oyun olmamalıdır.” diyor.

Kissinger, “önemli olan, bizim ve Çin’in büyük küresel güçler olma yolunda ilerliyor olmamız. Bunu evrilen ortaklar olarak mı yapacağız, yoksa sürekli birbiriyle çekişen iki ülke olarak mı? Çekişme iki taraf için de talihsiz olacak.” diyor.

PASİFİK BİRLİĞİ

Peki, ABD ve Çin, yüzyıllık düelloya nasıl engel olacak?

Kissinger, bunun için iki tarafın liderlik ettiği ve bölge ülkelerinin de içinde yer aldığı bir “Pasifik Birliği” kurulmasını öneriyor.

Kisisnger’a göre Pasifik ülkeleri bu birlik sayesinde, Washington ile Pekin arasında bir taraf tutmaya zorlanmamış olacak ve bu ülkeler aynı zamanda ABD tarafından terk edilmek durumunda kalmayacak!

KÜSTAHLIKTAN ÜRKEK ŞANTAJCILIĞA

Kissinger, eski bir Ulusal Güvenlik Danışmanı ya da Dışişleri Bakanı olmaktan çok daha fazla bir yere sahiptir Amerikan yayılmacılığında… O, Brzezinski’yle birlikte, modern emperyalizmin teorisyeni ve stratejik uygulayıcısıdır.

Bu bakından Kissinger’ın “Çin üzerine” isimli kitabı, her şeyden öte, şu gerçeğe işaret etmektedir: Eskiden, “bana meydan okuyan, kaybeder” küstahlığına sahip olan Amerikan dış politika yapıcılarının tavrının, bu kitapla, “bana meydan okursan, birlikte kaybederiz” ürkek şantajcılığına gerilediği itiraf edilmektedir aslında…

EŞİTLİKÇİ YENİ DÜNYA

Henry Kissinger’in “Çin üzerine” isimli kitabını, Zbigniew Brzezinski’nin “stratejik vizyon” isimli kitabıyla birlikte okumak gerekir.

Brzezinski, “Amerika’nın ardından” başlıklı son makalesinde, ABD’nin beklenenden önce inişe geçtiğini belirterek, Çin’in bu nedenle dünya liderliğini almaya hazırlıksız yakalandığını savunmuştu.

Kissinger da, ABD’nin dünya liderliğini sürdüremeyeceğini saptayarak, Çin’le işbirliği içeren bir modelle çöküşün engellenebileceğini, daha doğrusu geciktirebileceğini savunmuş oluyor.

“Yüzyılın düellosu” sadece ABD ile Çin’in mücadelesi değil, aynı zamanda kapitalist emperyalizm ile sosyalizmin de mücadelesi anlamına geliyor.

Bu nedenle, Amerikan dış politikasının bu en önemli iki mimarının saptadığı gerçeklikler, hiç arzulamasalar da, eşitlikçi bir dünyanın kurulmaya başladığını da ortaya koymaktadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Mart 2012

, , , ,

Yorum bırakın

ABD İLE ÇİN’İN SAVUNMA BÜTÇELERİ

Savunmasına rekor bütçe ayıran Çin haberlerini okumuşsunuzdur. Dünya medyası, Pekin’in ilk kez 100 milyar doların üstüne çıkan bütçesini, ABD’nin Pasifik’i merkez alan yeni savunma stratejisine bağladı.

Çin’in 107 milyar dolarlık savunma bütçesi, kuşkusuz ABD’yle ilgili. Ancak Çin, savunma bütçesini zaten son 10 yıldır düzenli artırıyordu.

ABD, Çin’in savunma bütçesinin büyüklüğü kadar, askeri alandaki “ilkleri” nedeniyle de endişeli: Pekin, ilk uçak gemisini, ilk insansız uçağını, ilk insansız helikopterini başarıyla test etti ve uydu vuracak kapasiteye sahip füzelerini geliştirdi.

ABD – ÇİN MAKASI HIZLA DARALIYOR 

ABD ile Çin’in savunma bütçelerinin son 20 yıldaki karşılaştırması, aslında iki ülkenin nasıl ilerlediğini de ortaya koyuyor.

Her ne kadar Çin’in “savunma bütçesini” 107 milyar dolara çıkardığı belirtiliyorsa da, gerçekleşen “askeri harcamalar” biraz daha fazla görünüyor. Bu konuda tüm dünyanın temel aldığı “Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü”nün verilerine başvuracağız biz de…

ABD’nin 1990 yılındaki askeri harcaması tam 503 milyar dolar. Aynı yıl Çin’in askeri harcaması ise sadece 17 milyar dolar. Yani 22 yıl önce ABD, Çin’in tam 30 katı oranında askeri bütçeye sahipti.

5 yıl sonra, yani 1995 yılında ABD’nin askeri harcaması 392 milyar dolara düşerken, Çin’in askeri harcaması 20 milyar dolara çıkıyordu. Yani ABD’nin savunma bütçesi, Çin’in 20 katına iniyordu.

2000 yılında, ABD’nin askeri harcaması biraz daha düşüyor ve 375 milyar dolara geriliyordu. Çin ise savunmasını 32 milyar dolara çıkarıyordu. ABD ile Çin’in askeri harcama oranı, 12 kata kadar geriliyordu.

2005 yılında, ABD’nin askeri harcaması artıyor ve 552 milyar dolara çıkıyordu. Çin’in askeri harcaması da artıyor ve 65 milyar dolara çıkıyordu. İki ülke arasındaki oran 9 kata düşüyordu.

2010 yılında ise ABD 687 milyar dolarlık askeri harcama yaparken, Çin 114 milyar dolara kadar çıkıyordu. Ve iki ülkenin askeri harcama oranı da böylece 6 kata kadar düşüyordu.

2013’te ise ABD 525 milyar dolar, Çin ise 107 milyar dolar ayırıyor savunma bütçesine… Bu hedeflerin gerçekleşmesi halinde bile, iki ülkenin savunma bütçesi oranı 5 kata kadar düşmüş oluyor.

ÇİN ABD’Yİ 2020’DE YAKALIYOR

Tüm bu rakamları biraz daha sadeleştirirsek eğer; ABD 23 yıl önce Çin’in tam 30 katı büyüklüğünde bir savunma bütçesine sahipken, bu oran önümüzdeki yıl 5 kata kadar geriliyor.

Tüm bu oranları göz önüne alır ve verili koşulları da aynı kabul edersek, savunma harcamaları bakımından Çin’in ABD’yi 2020 – 2025 yılları aralığında yakalayacağını söyleyebiliriz.

PASİFİK’TE HESAPLAŞMA HAZIRLIKLARI

Yıllar önce, “toplam ekonomik büyüklük” bakımından Çin’in 2025 yılında kendisini yakalayacağını saptayan ABD, hesapları güncelledi ve takvimi biraz daha erkene çekti…

Washington’un Büyük Ortadoğu’yu taşeronlarla çözmeye soyunup direkt Pasifik’e yönelmesinin en önemli nedeni, iki ülke arasındaki makasın her alanda hızla daralmaya başlaması elbette…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Aralık 2011

, , ,

Yorum bırakın

ÇİN’İN SURİYE HAMLESİ

ABD’nin doğrudan bir cephe açmayıp, sahaya Türkiye’yi sürmek istediği Suriye’ye, Asya’dan yeni bir destek hamlesi daha geldi.

Batı’ya, Suriye’ye saldırı meşruiyeti sağlamamak için Rusya’yla birlikte BM Güvenlik Konseyi’nde barikat kuran Çin, altı maddelik bir plan önerdi.

Çin Dışişleri Bakanlığı, “Suriye’de krizin siyasal diyalog yoluyla ve barışçıl şekilde aşılmasında ısrar ettiğini ve bu konuda yorulmadan çaba harcayacağını” belirterek, şu önerileri yaptı:

ÇİN’DEN ABD’YE TÜZÜK ANIMSATMASI!

1. Suriye’deki taraflar (yani Esad yönetimi ve muhalifler) şiddet girişimlerini derhal, kapsamlı ve şartsız olarak durdurmalı.

2. Taraflar, devlet ve halkın uzun vadeli ve temel çıkarlarını koruma ilkesiyle hareket ederek, BM ve Arap Birliği özel elçisinin adil koordinasyonunda derhal diyalogu başlatmalı.

3. Çin, insan hakları bahanesiyle Suriye’nin içişlerine müdahale edilmesine karşı çıkmayı sürdürecektir.

4. Uluslararası toplum, Suriye’nin bağımsızlığına, egemenliğine, birliğine ve toprak bütünlüğüne, aynı zamanda Suriye halkının siyasal sistem ve gelişme yolunu özgürce seçme hakkına saygı göstermeli.

5. Çin, BM ve Arap Birliği özel elçisinin oynayacağı yapıcı rolü desteklemektedir.

6. BM Güvenlik Konseyi’nin üyeleri (yani ABD, İngiltere ve Fransa) BM tüzüğünün amaçları ve ilkeleriyle, uluslararası ilişkilerin temel ilkelerine uymalı.

ASYA AĞIRLIĞINI KOYUYOR

Pekin’in Washington’u uyararak, Suriye’ye müdahaleye izin vermeyeceğini ilan ettiği ve Esad ile muhalifleri diyaloga çağırdığı bu plan, Çin’in meseleye ağırlığını koyacağı anlamını taşıyor.

Batı’ya müdahil olma şansı bırakmadan sorunun içeride halledilmesini savunan bu plan, kuşkusuz toplamda Doğu’nun yani Asya’nın planı olarak değerlendirilmeli.

Önceki gün aktardığımız, İran Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin Ankara’ya sunduğu “Türkiye muhaliflerle, İran da Esad yönetimiyle yakın. Tarafları Ankara – Tahran ekseni masaya oturtsun” önerisini de, bu planın bir parçası olarak görebiliriz.

ESAD’IN ASKERİ BAŞARISI

Suriye konusunda Batı’nın eli zayıflarken, Asya’nın eli güçleniyor. Çin – Rusya – İran hattının sağlam durması kadar, Esad’ın içeride izlediği akıllı askeri strateji de bu denge değişimini olumlu etkiliyor.

Esad, Batı’nın Libya’da uyguladığı, “bir bölgeyi ele geçirip, oradan ilerlemek” stratejisine asla geçit vermedi. Anımsanacağı gibi Batı önce Dera’yı ele geçirmeye çalıştı; Esad bastırdı ve şehri teslim etmedi. Ardından Hama’da ve son olarak da Humus’ta yaşandı bu durum.

Batı’nın “bu kez kesin düşer” diye çok umut beslediği Humus’un alınamaması ve Batı destekli muhalif askeri birliğin çekilmek zorunda kalması, Suriye’ye müdahale arzulayan dış güçlerin endişesini büyüttü!

AKP’YE ASYA’DAN ALTIN FIRSAT

Batı’nın “doğrudan savaş ilanı olamayınca, rejim muhaliflerini silahla donatmak ve iç savaş çıkartmak” hedefinin başarısı, “tampon bölge” ya da “insani koridor” oluşturmaya bağlı.

Batı, bunun Türkiye sınırından yapılmasını istiyor, Ankara ise “koridor Akdeniz’den açılsın” diyerek zaman kazanmaya ve tehlikeyi savuşturmaya çalışıyor.

AKP Suriye’de batmak istemiyorsa, Asya’nın yarattığı bu fırsatı iyi değerlendirmeli!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Mart 2012

, ,

Yorum bırakın

AMERİKA’NIN ARDINDAN

ABD’nin önemli stratejistlerinden Zbigniew Brzezinski, üst düzey bir Çin yetkilisinin üst düzey bir ABD yetkilisine “Fakat Amerika lütfen hızlı çökmesin” dediğini aktarıyor Foreign Policy’deki “Amerika’nın ardından” başlıklı son makalesinde…

Böyle bir Çinli yetkili var mıdır, bu sözleri söylemiş midir, bilinmez. Ama Brzezinski’nin bu sözlere dayanarak Amerika’nın çöküşüne dünyanın sevinemeyeceğini iddia ettiğini, bu son makalesiyle öğrenmiş oluyoruz.

Brzezinski, “SSCB’nin 1991’de çökmesi üzerine ABD’nin üstlendiğine benzer bir role, yeni, işbirlikçi bir düzenin liderliği rolüne hazır tek bir güç olmayacak 2025’e kadar” diyor ve Pekin’in, Amerika’nın hızla çökmemesini istemesini, Çin’in hazırlıksızlığına bağlıyor.

‘RUSYA GENİŞLEYECEK’

Ünlü stratejist Zbigniew Brzezinski, Amerika’nın ardından nasıl bir dünya oluşacağına dair öngörülerde bulunmuş “Amerika’nın ardından” başlıklı makalesinde… Ve Brzezinski “olacakları” her biri birer felaketmiş gibi sunarak, aslında Çin dışındaki büyük ülkeleri Amerika’yla sonsuz işbirliğine zorunlu olduklarına ikna etmeye çalışıyor haliyle…

Ertuğrul Aydın’ın Dünya Bülteni için Türkçe’ye çevirdiği makalesinde Brzezinski, Amerika’nın ardından olacakları şöyle sıralıyor:

1. “Rusya eski Sovyet Cumhuriyetlerine kesinkes göz koyacaktır.”

‘AVRUPA 3’E BÖLÜNECEK’

2. “Henüz birbirine iyice tutunmamış olan Avrupa’nın ise çeşitli yönlere doğru çekiştirilmesi muhtemeldir: Almanya ve İtalya ticari çıkarlardan dolayı Rusya’ya doğru; Fransa ve güvensizlik içindeki Orta Avrupa siyasi bakımdan daha sıkı bir Avrupa Birliği tarafına doğru; İngiltere ise çökmekte olan ABD’yle özel ilişkilerini muhafaza ederken AB içinde dengeleri manipüle etmeye doğru çekiştireceklerdir.”

3. “Diğerleri ise daha büyük bir hızla kendi bölgesel kürelerini şekillendirmeye koyulacaklardır: Türkiye, eski Osmanlı coğrafyasında, Brezilya Güney Yarımküresinde…

4. Brzezinski’ye göre “Çin’in önemli komşuları olan Hindistan, Japonya ve Rusya, ABD’nin küresel totem direğindeki sıfatını Çin’in almasına hazır değil.”

Bu nedenle her üç ülke, “Çin’i dengelemek amacıyla, zayıflayan ABD’nin desteğini bile arayabilir.” diyor Brzezinski ve şöyle bir felaket tablosu çiziyor: “Netice olarak ortaya çıkan bölgesel mücadele, Çin’in komşularındaki benzer ulusçu eğilimlere bakınca, daha da yoğunlaşabilir. Bunun ardından Asya’da ağır bir uluslararası gerilim doğacak, 21. yüzyıl Asya’sı 20.yüzyılın şiddet dolu ve kana susamış Avrupa’sına benzemeye başlayacaktır.”

‘İSRAİL SAVUNMASIZ KALACAK’

5. Brzezinski, ABD’nin zayıf güçlerin güvencesi olduğunu, bu ülkeleri bölgesel güçlere karşı koruduğunu iddia ederek, Amerika’nın ardından Gürcistan, Tayvan, Güney Kore, Belarus, Ukrayna, Afganistan, Pakistan, İsrail ve Büyük Ortadoğu ülkelerinin, tehlikeye düşeceğini ve savunmasız kalacağını belirtiyor.

6. Brzezsinki’ye göre Amerika’nın ardından “deniz güzergâhları, uzay, internet ve çevre gibi küresel müşterekler de aşınmaya uğrar.”

7. Brzezinski son olarak ABD’nin zayıflamasının şu sonuca yol açacağını beliriyor: “Zayıflayan bir ABD’nin daha ulusçu, ulusal kimliği söz konusu olduğunda daha çok savunmacı, ülke güvenliği konusunda daha paranoyak, başkalarının kalkınması uğruna kaynak feda etmeye daha az gönüllü olması muhtemeldir.”

‘ABD, ABD’NİN ÇÖKÜŞÜNE HAZIRLANMALI’

Zbigniew Brzezinski, makalesinin sonunda ABD’nin, şimdiden “Amerika’nın ardından” olacaklara kendisini hazırlamasını istiyor:

“Fakat bugün Amerika’nın çöküş rüyasını görenler sonunda buna muhtemelen üzülecekler. Ve Amerika’nın ardından dünya gittikçe karışık ve karmaşık olacağından dolayı Amerika’nın, dış politikası için yeni bir stratejik vizyon izlemesi yahut küresel kargaşaya tehlikeli bir şekilde sürüklenmeye karşı kendini  hazırlaması zorunludur.”

ABD’NİN YENİLMEZ OLMADIĞINI SAPTAMAK

Brzezinski, ülkesinin gidişatını görüp, önlemler üretmeye çalışıyor haliyle… Amerika’nın çıkarları için dünyayı felaketlerle bile tehdit ediyor.

Umarız, bırakın Amerika’nın çökeceğini, henüz Amerika’nın zayıflamaya başladığını, sendelediğini, gerileme eğilimine girdiğini bile değerlendiremeyen kesimler, Brzezinski gibi ABD’ye dünya egemenliği için program oluşturan stratejistlerin bu makalelerinden, Türkiye adına yararlı sonuçlar çıkarırlar.

Çünkü Amerika’nın asıl gücü, yarattığı “yenilmez” hayalidir… Amerika’nın yenilmez olmadığını bilmek ve gerilemeye başladığını saptamak, Amerikan gücüne karşı çıkmada geniş kesimleri harekete geçirecektir ancak.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Mart 2012

, ,

Yorum bırakın

AB, ÇİN’DE ‘KÖŞEYİ DÖNDÜ’

Başlıktaki sözler, AB Konseyi Başkanı Herman van Rompuy’a ait; AB Konseyi Başkanı’na göre Pekin, AB’nin sadece virajı almasını sağlamadı, aynı zamanda köşeyi de dönmesine yardım etti.

Bu sözlerdeki kuvvetli anlamı incelemek için başa dönelim en iyisi…

KRİZE TEK ÇARE: ÇİN

AB, Avro bölgesindeki mali krizi bir türlü aşamıyor. Benzer ekonomik sıkıntılar içindeki ABD’nin de AB’ye ciddi bir yardımı söz konusu değil.

AB yöneticilerinin de tespit ettiği gibi, tek çare Çin’dePekin’in 3 trilyon doları bulan döviz rezervinin, dünyayı bu gidişattan kurtarabileceği belirtiliyor.

AB’nin lider ülkesi Almanya’nın başbakanı Angela Merkel, işte bu konuda yardım istemek üzere, bu aybaşında Pekin’i ziyaret etmiş ve mevkidaşı Wen Jiabao’yla görüşmüştü.

Ancak Wen Jiabao, “avroyu kurtarma operasyonuna katılma ihtimalini değerlendireceklerini” söylemekle yetinmiş ve Merkel’e “borç krizinin Avrupa’nın öz gayretiyle atlatılabileceği” öğüdünü vermişti.

AVRUPA, ASYA’YA BAĞIMLI

Pekin’de yapılan 14. Çin – AB Zirvesi, bu konuda Avrupa’nın yeniden Çin’in kapısını çalmasına vesile oldu: Zirve’nin gündemini beklendiği gibi, Avro bölgesindeki şiddetli kriz oluşturdu.

Çin Başbakan Wen Jiabao, AB Konseyi Başkanı Herman van Rompuy ve Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ile yaptığı görüşme sonrasında düzenlenen ortak basın toplantısında, Brüksel’i rahatlattı: “Çin, AB’nin borç sorununun çözümü çabalarında katılımını artırmaya hazırdır.

Wen Jiabao’nun AB’yi büyük oranda rahatlatan bu sözlerinin ardından, AB Konseyi Başkanı Herman van Rompuy’un, başlığa aldığımız memnuniyeti geldi. Çin’in Avro Bölgesi’nde mali istikrarın güvenceye alınmasında işbirliğine hazır olmasını memnuniyetle karşıladıklarını belirten van Rompuy, “Sadece önemli bir virajı geçmekle kalmadık, aynı zamanda bir köşeyi de dönmüş olduk” diye konuştu.

Van Rompuy’un şu sözleri ise Atlantik bölgesinin geldiği yeri göstermesi bakımından anlamlı: “AB ile Çin artık kesinlikle bir karşılıklı bağımlılık dönemine girmiştir. Hedefimiz bu giderek büyüyen karşılıklı bağımlılığı ortak fırsatlara dönüştürmeye devam etmektir.”

Çin’in AB’ye bağımlı olmasını gerektirecek bir durum söz konusu olmadığına göre, van Rompuy bu sözleriyle aslında, Avrupa’nın Asya’ya bağımlılığını ilan ediyordu…

ÇİN, ÇİFTE KAZANÇLI

Derin kriz içindeki AB, Pekin’in kararıyla, elbette önemli bir ilaca kavuşmuş oldu. Ancak Çin’in toplamda kazancı daha büyük gibi görünüyor…

Meselenin ekonomik ayağında şu kazanım var: Pekin yönetimi uzun zamandır AB’ye ihracat ve yatırımdaki bazı engelleri kaldıracak olan statünün kendisine tanınması için bastırıyordu. Avrupa ise buna direniyordu.

14. Çin – AB Zirvesi’nin sonuç bildirgesinde de görüldüğü gibi, Avrupa Çin’e artık bu statüyü verdi: “İki tarafın, Çin’in AB içinde ‘tam piyasa ekonomisi’ statüsüne kavuşma çabalarını hızlandırma konusunda hemfikir olduğu…”

Ya siyasi kazanım?

Aslında Çin, o kazanımı daha Zirve başlamadan sağlamıştı!

AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton’un yaptığı çağrı, oldukça anlamlıydı. Ashton’un, BRICS ülkelerine (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Amerika) yaptığı “ekonomik gücünüzü, siyasi güce çevirin” çağrısı, dünyanın yeni dönemine işaret ediyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Şubat 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

ÇİN’DEN ABD’YE: HAREKETLERİNE DİKKAT ET

ABD’nin “2,5 savaş konseptini” iptal ettiği yeni stratejisini daha önce bu köşede incelemiştik. Obama, yeni straejiyi ilan ettiği konuşmasında, ABD’nin 10 yıldır devam eden savaş dönemini kapadığını ve yeni bir sayfa açtığını, “uzun dönemli askeri operasyonlarla ulus inşası” yaklaşımına son verdiklerini ve artık “daha küçük, konvansiyonel kara güçlerine dayalı” bir ulusal güvenlik stratejisi izleyeceklerini belirtmişti.

BOP’ta iflas eden ABD’nin bu stratejiyle nihai hedefine yani Çin’e, doğrudan yönelme kararı aldığını ancak bu değişikliğin saldırı değil savunma maksatlı olduğunu belirtmiştik.

YENİ DÖNEMİN GERÇEKLERİ

Araya iç politika girdi, Çin’in ABD’nin yeni stratejisine sert tepkisini yazamadık. Bugün inceleyelim:

Çin Savunma Bakanlığı sözcüsü Geng Yansheng, ABD’nin yeni stratejisinin Asya-Pasifik ve küresel ölçekteki etkilerini çok yakından izlediklerini söyledi ve ABD’den hareketlerine dikkat etmesini istedi: “Umarız ABD yeni dönemin gerçeklerinin farkına varır, Çin ve Çin ordusuyla objekif ve akla uygun ilişkiler oluşturur. Sözlerine ve hareketlerine dikkat edip, iki ülke ve ordu arasındaki ilişkilerin geliştirilmesinin sağlayacağı faydaların farkına varır.”

Pekin sadace Savunma Bakanlığı üzerinden değil, Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla da Washignton’u uyardı. Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Liu Weimin, stratejik amaçlarının belirgin, açık ve saffaf olduğunu belirtip, hiçbir ülkeye karşı tehdit oluşturmadıklarını belirtti. Liu, Pekin’in savunma modernizasyonunun bölgesel barış ve güvenliğin devamı için etkin rol oynadığını vurguladı.

UZUN MENZİLLİ FÜZE TALEBİ

Çin medyası da ABD’nin yeni stratejisine tepki gösterdi.

Çin’in resmi haber ajansı Xinhua, yeni bir soğuk savaş zihniyetinin istenmediğini belirttirken, milliyetçi çizgideki Çin gazetesi Global Times, Pekin hükümetine çağrıda bulunarak, Çin ordusunun uzun menzilli hedefleri vurma kapasitesinin güçlendirilmesini talep etti.

ÇİN, ABD’YLE SAVAŞA HAZIRLANIYOR

ABD, Çin’le gücünün doruğuna ulaşmadan hesaplaşmaya yeltenecek mi, bilinmez… Ancak Pekin yönetimi, bu küçük ihtimali göz önünde bulundurarak, askeri yığınak yapıyor.

15 Aralık 2011 günü bu köşede “Çin ABD’yle savaşa hazırlanıyor” demiş ve Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Hu Jintao’nun, 6 Aralık günü ülkenin en yüksek siyasi ve askeri liderleriyle çok kritik bir toplantı yaptığını ve orada “Deniz kuvvetleri başta olmak üzere tüm askeri kuvvetleri savaşa hazır olmaya” çağırdığına dikkat çekmiştik.

AKTİF SAVUNMA DÖNEMİ

Çin, 2011 yılında çok önemli askeri gelişmelere imza attı: İlk uçak gemisini tamamladı. Radara yakalanmayan ilk hayalet bombardıman uçağı J-20’yi üretti ve başarıyla denedi. İlk insansız helikopteri V750’yi üretti, başarıyla denedi, şimdi de seri üretime geçiyor.

ABD’nin F-15 ve F-16 jetleriyle aynı klasmanda olan J-11B jetlerini üreten Çin, daha gelişmiş olan JF-17 jeti de envanterine dahil etti.

Çin, geçen aylarda “hareketli hedefleri” vurma kapasitesine sahip yeni kuşak uzun menzilli füzelerini başarıyla denedi. Başka hiçbir askeri gücün envanterinde bulunmayan bu füzelerin doğrudan Amerikan uçak gemilerine karşı geliştirildiği yorumları yapılıyor.

Nitekim Pekin yönetimi, “Çin Savunması” isimli son Beyaz Kitap’ta, aktif savunma dönemine girildiğini belirtmişti.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ocak 2011

, ,

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın