Posts Tagged İran
ABD’nin yükünü kim paylaşacak?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/02/2026
Beyaz Saray’ın Aralık 2025’te yayınladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi ile Pentagon’un Ocak 2026’da yayınladığı Ulusal Savunma Stratejisi, ABD’nin önümüzdeki dönem boyunca izleyeceği stratejiyi ana hatlarıyla resmediyor.
Bir program olarak Ulusal Güvenlik Stratejisi ve onun harekat planı olarak Ulusal Savunma Stratejisi, “Önce Amerika” doktrininin işaret ettiği hedeflere, hangi araçlarla, hangi yoldan ulaşılacağının planlamasıdır.
Bu iki belgeyi de bir kaç yazıda inceledik. Bugün Ortadoğu bölümüne odaklanarak devam edeceğiz.
Ortakların sorumluluğu üstlenmesi
Beyaz Saray’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi, ABD’nin müttefiklerinden “bölgelerinde birincil sorumluluğu almasını” istiyordu. Çünkü ABD’nin zayıfladığı kabul ediliyor ve buradan hareketle “ABD’nin dünya düzenini ayakta tutma görevinin sona erdiği” belirtiyor belgede.
Pentagon’un Ulusal Savunma Stratejisi ise müttefiklerden bekleneni daha da somutlaştırmış. Belgede doğrudan “ABD’nin müttefikleri ve ortaklarıyla yük paylaşımını artırması” başlıklı bir bölüm bile var.
O başlık altındaki en dikkat çeken cümle şu: “Savaş Bakanlığı (Pentagon), müttefiklerin ve ortakların Avrupa, Ortadoğu ve Kore Yarımadası’nda kendi savunmalarının birincil sorumluluğunu üstlenmeleri için teşviklerin güçlendirilmesine öncelik verecektir.”
ABD’nin “yük paylaşımı” politikası, Avrupa’da NATO düzleminde tartışma yarattı zaten. Bu durum ABD’nin Çin’e karşı konumlandırdığı Uzakdoğu müttefiklerini ve ortaklarını da tedirgin etmeye başlayacaktır.
ABD’nin ilişkilerde öncelik kıstası
Peki ABD’nin Ortadoğu’daki yüklerini kim ya da kimler paylaşacak?
Pentagon belgesinde açık açık “genel yanıtı” verilmiş bu sorunun: “Bölgelerindeki tehditlere karşı gözle görülür şekilde daha fazla çaba gösteren örnek müttefiklerle işbirliği ve ilişkilere öncelik vereceğiz. Bu işbirliği ve ilişkiler, silah satışı, savunma sanayi işbirliği, istihbarat paylaşımı ve ülkelerimizi daha iyi bir konuma getirecek diğer faaliyetler dahil olmak üzere, kritik ancak sınırlı ABD desteği ile sağlanacaktır.”
ABD yararına “en fazla çaba gösterenlerle ilişkilere öncelik verme” politikası, daha şimdiden Suriye’de etkisini gösterdi!
Bu yaklaşım, asıl ABD’nin Ortadoğu’daki esas işlerinde etkisini gösterecektir. O nedenle gelin önce Pentagon’un belgede o işleri nasıl tarif ettiğine bakalım.
ABD’nin Ortadoğu planlaması
Pentagon’un Ulusal Savunma Stratejisi belgesinde, ABD’nin Ortadoğu’daki işleri, ama birincil sorumluluk müttefiklerinde olmak üzere, şu şekilde sıralanmış:
“Savaş Bakanlığı, bölgesel müttefiklerimizi ve ortaklarımızı, İran ve onun vekillerini caydırma ve savunma konusunda birincil sorumluluk almaya teşvik edecek; İsrail’in kendini savunma çabalarını güçlü bir şekilde destekleyecek; Arap Körfezi ortaklarımızla işbirliğini derinleştirecek; ve Başkan Trump’ın tarihi girişimi olan Abraham Anlaşmaları’nı temel alarak, İsrail ile Arap Körfezi ortaklarımız arasında entegrasyonu sağlayacaktır.”
Buradan da görüleceği üzere ABD, Ortadoğu’daki hedeflerinin başına İran’ı koymuş durumda. Ancak dikkat ederseniz Pentagon, İran’ı tek başına ya da İsrail’le birlikte hedef alacağına işaret eden bir formülasyon kullanmıyor; İran’a karşı müttefiklerini ve ortaklarını birincil sorumluluk almaya teşvik edeceğini söylüyor.
İran’a savaş nasıl engellenir?
İşte bu uzun zamandır işaret ettiğimiz cephe anlamına geliyor: ABD, İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni inşa etmeye ve İran’a karşı bir cephe oluştumaya çalışıyor.
Dolayısıyla Türkiye, Suudi Arabistan, BAE gibi müttefik ve ortaklarının o cepheye girmemesi, ABD’nin İran’a doğrudan savaş açma olasılığını büyük oranda zayıflatacaktır. Başlıktaki soruya yanıtla söylersek, ABD’nin yükünü kimse paylaşmazsa, İran’a savaş açamaz. En fazla belli noktalara hava ve füze saldırısı yaparak durumu idare etmeye çalışır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Şubat 2026
IŞİD’e Irak görevi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/01/2026
Suriye Savunma Bakanlığı’nın SDG’yle ateşkesi 15 gün uzattığını belirttiği açıklamasında dikkat çeken bir gerekçe vardı: “ABD’nin IŞİD’li tutukluları SDG kontrolündeki hapishanelerden Irak’a taşıma süreci sebebiyle ateşkes süresi uzatıldı.” (AA, 25.1.2026)
ABD IŞİD’lileri neden Suriye’den Irak’a taşıyor?
IŞİD’liler SDG kontrolündeki hapishanelerdeydi, şimdi o hepishaneler Suriye ordusunun kontrolüne geçiyor. Peki o hapishaneleri SDG kontrol edebiliyor da Suriye ordusu edemiyor mu? Madem öyle, ABD neden “SDG artık IŞİD’e karşı birincil ortağımız değil” diyor? Yoksa mesele başka mı?
ABD’nin ‘kullanışlı düşmanı’: IŞİD
IŞİD: Kara Terör (Kaynak, 2014) kitabımda yazmıştım; IŞİD ABD için “kullanışlı düşman” durumundadır. IŞİD henüz Irak İslam Devleti ismini taşırken, ABD sıra sıra liderlerini öldürerek Bağdadi’nin örgütün başına geçmesini sağlamıştı. Bağdadi ABD’nin Irak’taki hapishanesinden çıkıp IŞİD lideri olmuştu.
Hepsi bir yana, Trump 2016’da “IŞİD’in kurucusu Obama” diyordu.
Dolayısıyla ABD’nin IŞİD’i Suriye’den Irak’a taşıması üzerinde önemle durulması gereken bir konudur.
IŞİD-Colani ilişkisi
Bugünlerde nedense HTŞ lideri Colani’nin IŞİD bağı olmadığı propaganda ediliyor. Neden peki? HTŞ lideri Colani’nin Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet el Şara kimliğini pekiştirmek için mi?
Oysa Colani’nin IŞİD bağı var ve o bağı hem Colani’nin kendisi hem de onu görevlendiren IŞİD lideri Bağdadi açıklamıştı:
Colani El Cezire röportajında açık açık Irak İslam Devleti liderliği (IŞİD’in eski ismi) tarafından görevlendirilerek Suriye’ye geldiğini anlattı. Hatta IŞİD lideri Bağdadi’nin yayınlanan bir ses kaydında da Colani’nin görevlendirildiği net bir şekilde var: “Colani’yi atadık ve yanına çocuklarımızdan bir grup vererek Şam’daki hücrelerimizle buluşmak üzere Irak’tan Şam’a gönderdik. Onlara planlar geliştirildi, hareket ve eylem politikaları resmedildi. Her ay maaşlarını verdik ve militanlar sağladık.”
Gerçek budur: Colani, 2011’de, IŞİD lideri Ebubekir Bağdadi tarafından Irak’tan Suriye’ye yollandı ve Nusra Cephesi’ni kurdu. Nusra cpehesi, 2013’e kadar Suriye’de Bağdadi’ye biatlı olarak faaliyet yürüttü. Colani 2013’te biatı reddetti ve IŞİD’le yolunu ayırdı.
IŞİD’e Haşdi Şabi’ye operasyon görevi
IŞİD, Bağdadi, Nusra, Colani… Tekrar soralım: ABD, Suriye hapishanelerindeki binlerce IŞİD’liyi neden Irak’taki hapishanelere taşıma kararı aldı?
Tam bugünlerde ABD yönetiminin Irak’ta olası Nuri el-Maliki hükümetini engellemeye çalıştığını da anımsayalım. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio mevcut Irak Başbakanı Sudani’yle görüştü ve “İran tarafından kontrol edilen bir hükümet kabul edilemez” dedi. ABD Büyükelçisi Tom Barrack, “Irak’ın Batı ile işbirliğini sürdüren bir hükümet kurması gerektiğini” söyledi. ABD Başkanı Trump, “Çılgın politikaları ve ideolojileri nedeniyle, Maliki’nin seçilmesi halinde ABD Irak’a artık yardım etmeyecek” dedi.
Acaba ABD IŞİD’i Irak’ta “İran nüfuzuyla” mücadelede mi kullanacak? IŞİD Haşdi Şabi’ye karşı mı savaşacak? Çünkü Haşdi Şabi sonuçta Irak ordusuna bağlı resmi bir birlik. Bu birliğe karşı açıktan operasyon, Suriye-Irak, hatta ABD-Irak savaşı demektir. Ama IŞİD sahaya sürülürse bu resmiyet oluşmaz.
ABD’nin ‘İran nüfuzuyla” mücadele amacı
ABD’nin IŞİD’e Irak’ta Haşdi Şabi görevi vermesi, fiilen İran görevi vermesi demektir.
ABD, İsrail hegemonyasında bir yeni Ortadoğu düzeni kurmak istiyor, İsrail’in güvenliğini garanti altına almak istiyor. Bunun için İran’ın bölge ülkelerindeki nüfuzunu ortadan kaldırmaya, “elleri” olarak gördüğü örgütleri tasfiye etmeye çalışıyor. Gazze’de Hamas’ı ezmeye, Lübnan’da Hizbullah’ı silahsızlandırmaya, Yemen’de Husileri etkisileştirmeye ve Suriye’de Esad’ı devirmeye çalışması bundandı. Şimdi Irak’taki “İran etkisiyle” mücadele etmek istiyor.
Bu nedenle de “kullanışlı düşmanı” IŞİD’i, Suriye’den Irak’a taşıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ocak 2026
İran’sız iki proje
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/01/2026
Medya kuruluşlarının temsilcileriyle yaptığı bilgilendirme toplantısında, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a “Türkiye’nin Suudi Arabistan veya Mısır’la güvenlik ittifakı kurup kurmayacağı” sorulmuş.
Fidan “An itibariyle görüşmeler, konuşmalar var. Ama biz herhangi bir anlaşmaya hâlâ imza atmış değiliz.” yanıtını vermiş (AA, 15.1.2026).
Dışişleri Bakanlığının bu tür toplantılarına çağrılmadığım için bilemiyorum ama ya soru yanlış ya da Anadolu Ajansı’nın metni. Çünkü Mısır yerine Pakistan olmalı. Toplantıya katılabileceğini düşündüğüm isimlerin yazılarına baktım. Örneğin Nedret Ersanel’in köşe yazısı doğrudan “Suudi Arabistan – Pakistan – Türkiye kime karşı?” başlığını taşıyor (Yeni Şafak, 17.1.2026). Bu durumda Anadolu Ajansı haber metninde yanlış ülke ismi yazıldığı anlaşılıyor.
Türkiye-Pakistan-S.Arabistan ittifakı
Zaten konuşulan ittifak Türkiye – Pakistan – Suudi Arabistan ittifakı. Pakistan Savunma Üretimi Bakanı Raza Hayat Harraj açıkladı, “Pakistan – Suudi Arabistan – Türkiye üçlü anlaşması hazırlık aşamasında. Anlaşma taslağı hazır ve üç ülkede de mevcut” dedi (Reuters, 15.1.2026). Ertesi günkü toplantıda Fidan’a bu sorulmuş olmalı.
Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan ya da Türkiye – Suudi Arabistan – Mısır ittifakı, farketmez, ikisinin de temel eksiği İran’ın olmaması. İran’ın olmadığı bir güvenlik mekanizması ise baştan sorunlu olacaktır.
Fidan, bahsettiğim toplantıdaki açıklamasının devamında şöyle demiş: “Cumhurbaşkanımızın vizyonu kapsayıcı, daha geniş, daha büyük dayanışma ve istikrar üreten bir platform.” Anlaşılan Erdoğan üç ülkeden daha fazla sayıda ülkenin bir platformda buluşmasını istiyor ki bu daha doğru bir model ama o modelde de İran’a yer olmayacağı anlaşılıyor!
Riyad’ın iki ayrı ittifak girişimi
Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan ittifakı konuşulurken, bir de “Suudi Arabistan, Mısır ve Somali üçlüsü askeri koalisyon görüşmeleri yürütüyor” haberi düştü (Bloomberg, 16.1.2026).
İki ittifakın da merkezinde Suudi Arabistan var. Kanaatimce Prens Selman, coğrafyanın iki ayrı bölgesinde iki ayrı güvenlik garantisi oluşturmaya çalışıyor: Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’la İran’a karşı, Mısır ve Somali’yle Birleşik Arap Emirlikleri’ne (daha doğrusu İsrail’e) karşı iki ayrı ittifak arayışında. Riyad’ın çarpışan İsrail ile İran’a karşı iki ayrı ittifak arayışında olması dikkat çekici!
Beşli güvenlik mekanizması
Anımsayacaksınızdır, dört ay önce bu köşede, Ufuk Ötesi’nde, “TRÇ ve beşli mekanizma” başlıklı bir makale yazmıştım. Bahçeli’nin “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı Türkiye, Rusya, Çin’den oluşan TRÇ ittifakı” önermesini incelemiştim. TRÇ projesinin zayıf karnı da İran’sız olmasıydı.
Makalemde “bölgesel beşli güvenlik mekanizması” önermiştim: “ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurmaya çalıştığı şartlarda, ‘ABD-İsrail şer koalisyonuna’ karşı bir bölgesel güvenlik mekanizmasına ihtiyaç olduğu ortada. Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan işbirliğiyle oluşturulabilecek bir beşli güvenlik mekanizması, ‘ABD-İsrail nasıl durdurulur’ sorusunun en somut yanıtıdır.” (Cumhuriyet, 20.9.2025).
Çin faktörü
İsrail’in sırtını ABD’ye dayayarak Filistin’e, Lübnan’a, Suriye’ye, Yemen’e, İran’a, hatta Katar’a saldırması, bölgenin ortak bir güvenlik mekanizmasına ihtiyacı olduğunu net bir şekilde gösterdi.
Konuşulan üçlü ittifak modelleri, esas olarak bu kaygı zemininde oluşuyor. Tabii bazı ülkeler, bu tür ittifakları ikincil olarak da bölgesel rakiplerine karşı dayanak yapmaya çalışıyorlar. İşte projelerin İran’sız olmasının nedeni de bu.
Ancak mesele hayati derecede ciddidir ve ülkelerin bu tür ittifakları kendi dar çıkarları temelinde şekillendirme peşinde olması, kritik enerji ve zaman kaybıdır. Üstelik emperyalist ABD, ülkelerin “bu dar çıkarlarını” kendi çıkarlarına alet edebilme deneyimine fazlasıyla sahiptir. Öyle ki “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı” diye çıktığınız yolda, kendinizi o şer koalisyonunun yararına bir İran cephesinde bulabilirsiniz!
Neyse ki İran ve Suudi Arabistan’ı sürpriz bir şekilde Pekin’de buluşturabilen bir Çin diplomasi deneyimi var. Bölgenin ortak bir güvenlik mekanizmasına ihtiyaç duyması ve üçlü model arayışına girmesi önemli. Sonrasında Çin ve Rusya, bölgedeki ortakları İran’ın da katılımı lehine ağırlık oluşturacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ocak 2026
İran’daki ölümlerin asıl faili Trump’tır
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/01/2026
İran’da paranın değerinin düşmesine tepki gösteren Tahran çarşı esnafının haklı protestosuyla başlayan demokratik eylemler, ABD Başkanı Trump’ın kışkırtmasıyla kanlandı.
Yalın gerçek budur. Trump sözleriyle kışkırtana ve CIA-Pentagon-MOSSAD eylemleriyle müdahil olana kadar halkın protestosu haklıydı ve demokratikti. Öyle olduğu için de İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, halkın protesto hakkını tanıdıklarını, protestocuların taleplerini dinleyeceklerini belirtmişti.
Trump’ın psikolojik savaşı
Ancak daha altı ay önce İran’a 12 Gün Savaşı açan ABD-İsrail ikilisi, bu haklı eylemleri İran rejimini zayıflatacak bir zemin olarak gördü ve müdahil oldu. Bu müdahillik elbette sadece söz ile değildi, eylemliydi. ABD’nin kullanışlı örgütleri dahil devreye sokuldu.
Trump hem İran’a “psikolojik savaş” açtıklarını ama hem de ölümlerin artması halinde İran’ı vuracaklarını söylüyor. Hata uluslararası hukuka aykırı olarak açık açık eylemcilerden “kurumları ele geçirmesini” istiyor. Daha çok İranlı ölsün diye kışkırtıyor, “geri çekilmeyin” diyor, “dayanın, yardım yolda” diyor.
Amerikalı siyasetçiler ve medya ölümler nedeniyle İran rejimini suçluyor ama ölümlerin asıl faili Trump’tır. Bu sadece yukarıda özetlediğim kışkırtmalar nedeniyle değil elbette, doğrudan emperyalist-siyonist ikilinin eylemleri nedeniyle…
İranlı yetkililer, ABD’nin “kullanışlı düşmanı” IŞİD’i bile devreye soktuğunu belirtiyor. O kadar fütursuzlar ki, eski CIA Başkanı Mike Pompeo, eylemcilerin aralarındaki MOSSAD ajanlarına selam bile gönderdi sosyal medyadan.
Monarşi alternatif olamaz
Özetle halkın haklı ve demokratik eylemini, daha altı ay önce bombaladıkları İran’ı zayıflatmanın zemini yapmaya çalışıyorlar. Böylece halkın haklı eylemini kirletiyorlar, demokratik hakkını sabote ediyorlar.
Öyle ki mesele ekonomi olmaktan çıkarılıyor, monarşiye dönüş talep ediliyor. 47 yıl önce devrilen Şah’ın oğlunun fotoğrafları taşınıyor, oğul Pehlevi de sürgünden seslenerek “rejim zayıfladı, sokakları terk etmeyin” diyor. Ülkeyi Şah rejimine döndürerek Pehlevi hanedanına teslim etmek, herhalde Molla rejiminin alternatifi olmasa gerek!
Amerikan silahı: Ambargo
Gelişmeleri sorduğum bir İranlı özetle şöyle dedi: “Biz de ABD’ye karşıyız ama ABD sırf eyleme destek veriyor diye ve eylemden kendi çıkarına sonuçlar umuyor diye, eylemden vaz mı geçelim?”
Soru önemli ve yanıtım şu: İranlılar tepki oklarını emperyalist ABD’ye yöneltmeliler.
Doğru, eylemler ekonomik duruma tepkiyle başladı. Doğru, paranın değeri sert düştü ve bu da alım gücünü olumsuz etkiledi. Fakat ekonomideki sorunların esas nedeni Tahran yönetimi mi yoksa ABD’nin İran’a uyguladığı sert abluka mı?
Bir çok kez işledim bu konuyu: ABD ambargoyu silah gibi kullanıyor. Hedef ülkeleri ablukaya alarak, bu ülkelerin üretmesini engelleyerek, ürettiğini satabilmesini önleyerek, ürettiklerini taşıyan gemilere el koyarak, bu ülkelerin başka ülkelerdeki varlıklarına çökerek, ağır ambargo uyguluyor.
Washington yönetimi, hedef aldığı ülkelerin ekonomilerini bu türden ambargolarla çökerterek, kötü ekonomiden etkilenen halkın yönetime karşı ayaklanmasını kışkırtmaya çalışıyor.
Dolayısıyla ekonomik sıkıntıdaki İranlılar asıl ambargocuyu protesto etmelidir.
Emperyalizme karşı konumlanmak
Rejim meselesine gelince…
Her halk elbette ayaklanarak rejimini “ileriye” doğru değiştirmek isteyebilir. Ama emperyalizmle işbirliği yapmak ve dahası Molla rejiminin yerine monarşiyi koymak, elbette demokratik bir hak değildir. Çünkü monarşiye dönüş gerilemedir.
Kaldı ki emperyalizmin demokrasi diye bir meselesi zaten yoktur, çıkarları vardır. Washington çıkarlarına uygunsa kralları demokrat ilan eder, ama çıkarlarına uygun değilse demokratik seçimlerle seçilmiş cumhurbaşkanlarını bile diktatör ilan eder.
Ve asıl önemlisi, çağımızda toplumların ilerlemesi öncelikle emperyalizme karşı konumlanmasıyla mümkündür.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ocak 2026
İran sınavı ve halkın eylemini kirletenler
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 14/01/2026
İran’da iki hafta önce başlayan protestolar, İran halkının haklı eylemiydi. Sebebi ne olursa olsun, her halk, ülkesindeki ekonominin kötü gidişatına karşı sesini yükseltmekte ve ekonomiye kumanda edenleri protesto etmekte haklıdır.
Nitekim İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan başta İran yönetiminin önemli isimleri de halkın protesto hakkını tanıdıklarını açıkladılar. Bizzat Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, protestocuların taleplerinin dinlenmesini istedi.
Halkın demokratik hakkına emperyalist sabotaj
Ancak durumdan yararlanmak isteyenlerin varlığı da ortada.
Halkın haklı protesto eylemlerini ABD ve İsrail için müdahale zemini haline getirmeye çalışanlar var. Açık açık “Batı’dan demokrasi” istiyorlar. Eski ABD Dışişleri Bakanı ve Eski CIA Direktörü Mike Pompeo’nun selam gönderdiği sahadaki MOSSAD ajanları ve işbirlikçiler bunların bir kısmı zaten.
Nitekim ABD Başkanı Donald Trump da hem protestocuları kutluyor, hem de cesaretlendirme mesajları veriyor. Peki Trump neden cesaretlendirme mesajı veriyor? Eylemcilerin kışkırtmalarıyla ne kadar kan dökülürse, Trump, Netanyahu’yla birlikte İsrail’e saldırmasına o kadar meşruiyet sağlayacağını varsayıyor çünkü. Bunu da açık açık söylüyor, “rejim protestocuları öldürürse, İran’ı vururum” diyor.
Öte yandan göstericilerin arasında bir de yeniden Şah rejimi isteyenler var. 47 yıl önce devrilen Şah’ın oğlunun fotoğraflarını taşıyorlar, lehine sloganlar atıyorlar. Ülkeyi Şah rejimine döndürerek Pehlevi hanedanına teslim etmek, herhalde Molla rejiminin alternatifi olmasa gerek!
Ve bunlar, yani ABD-İsrail müdahalesine zemin yaratmaya çalışan işbirlikçiler ile yeniden Şah rejimi isteyen Pehleviciler, aslında en büyük kötülüğü ekonomiyi protesto eden halka yapıyorlar; halkın haklı eylemini kirletiyorlar, halkın demokratik hakkını sabote ediyorlar…
İnternetin kesilmesi meselesi
Tahran yönetimi, haklı bulduğu protestoların, ABD-İsrail saldırısına zemin oluşturulmaya çalışılmaya başlanması üzerine önce interneti kesti.
Elbette internetin kesilmesi kulağa hoş gelmiyor ancak İsrail’in önceki saldırılarındaki telefon ve GSM faktörlerini düşünürseniz, Tahran yönetiminin kararını daha nesnel değerlendirirsiniz. Eylemlerden bir kaçında büyük bombalar patlatılmasıyla ortaya çıkacak tablo, herhalde “ekonomiyi haklı olarak protesto eden halkın” çıkarına olmayacaktır!
Milliyetçilik adına yapılanlar
Türkiye’deki Amerikancıların İran karşıtlığı ise fazlasıyla çirkin; zira bunu hem sözde “milliyetçilik” sosuyla ama hem de “özgürlük” tonuyla işliyorlar.
Açık açık İran’ın parçalanmasını ve kuzeydeki bölgenin Azerbaycan’la birleşmesini savunanlar var. Bu sözde “milliyetçi” anlayış, İran’ın birliğinin Türkiye’nin birliği olduğunu yok saydığı için aslında en Türkiye karşıtı olan fikirdir.
Diğer yandan çeşitli görüntüleri servis edenler var. O görüntülerin başka ülkelere ait olduğunu bile bile “İran’da halk katlediliyor” diye, “İran yanıyor” diye paylaşıyorlar. Bu görüntülerin ait olduğu ülkelerin ve tarihlerinin ortada olmasına rağmen, doğrusu gösterilmesine rağmen, o görüntüleri kamuoyunu İran aleyhine etkileyebilmek için ısrarla kullanıyorlar.
Bu sözde milliyetçiler, bu yalan görüntüleri servis edenler sadece özel operasyoncular değil, içlerinde kamuoyunun yakından tanıdığı kimi “aydınlar” da var.
Asıl ahlaken sorunlu yanı da şu: Bu sözde aydınlarımız, kendi ülkesinde ücretlilerin çoğunluğunun açlık sınırına yaklaşan asgari ücrete mahkum olmasına, dahası emeklilerin çoğunun da asgari ücretin bile altında maaş almasına sesini çıkarmaz ama komşusu İran’daki halkın ekonomik taleplerini savunarak rejimi yıkmasını ister!
Ambargoların rolü
Ambargonun özellikle son 10 yılda emperyalist ABD’nin elinde nasıl bir silah gibi kullanıldığını birçok yazımda ele aldım. ABD hedef ülkeleri ablukaya alarak, bu ülkelerin üretmesini engelleyerek, ürettiğini satabilmesini önleyerek, ürettiklerini taşıyan gemilere el koyarak, bu ülkelerin başka ülkelerdeki varlıklarına çökerek, ağır ambargo uyguluyor.
Washington yönetimi, hedef aldığı ülkelerin ekonomilerini bu türden ambargolarla çökerterek, kötü ekonomiden etkilenen halkın yönetime karşı ayaklanmasını kışkırtmaya çalışıyor.
Kuşkusuz her halkın, nedeni ne olursa olsun, kötü ekonomi nedeniyle yönetimini protesto etmesi hakkıdır. Ama protesto hakkının dış müdahaleye zemin oluşturmasını engellemeye çalışmak da o ülkenin aydınların sorumluluğudur. Hiçbir kötü ekonomi, emperyalist müdahalenin gerekçesi olamaz.
Türkiye’nin yararı nerede?
ABD’nin Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’den sonra hedefinin İran olduğu ortada. Benzer senaryoların buralarda da uygulandığını; demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi değerli kavramların emperyalist ABD tarafından nasıl kullanıldığını gördük.
Komşularının zayıflamasını Türkiye’nin yararına gören sakat görüş, ne yazık ki 35 yıldır tersi yaşanmasına rağmen hâlâ savunuluyor.
ABD ve İsrail’in İran’ı hedef almasının ne Türkiye’ye ne de komşusu Azerbaycan’a bir yararı yok ama zararı çok!
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
13 Ocak 2026
ABD’nin İran planı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/11/2025
Siyaset ve Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü’nün (IPIS) İran’ın başkenti Tahran’da düzenlediği “Saldırı Altında Uluslararası Hukuk” konferansına yazılı sunduğum görüşlerimi Ufuk Ötesi’nde siz Cumhuriyet gazetesi okurlarının da dikkatine sunacağım.
Çünkü İran üzerindeki ABD-İsrail baskısı ve emperyalizmin İran planlaması, doğrudan ülkemizi ve bölgemizi ilgilendiriyor, geleceğimizi etkiliyor.
1. Nükleer çifte standart
Nükleer silahlanma konusunda endişeli olan tüm ülkeler, öncelikle İsrail’in nükleer silahı olup olmadığını resmileştirmelidir.
Biliyoruz, İsrail’in nükleer silahları var, uzun yıllar önce ABD desteğiyle geliştirildi ama resmi olarak varlığı gizleniyor.
Peki nükleer silah sahibi ülkeler, nükleer silahları olduğunu ilan etmişken, İsrail’in nükleer silahları neden gizleniyor? Ortadoğu’da İsrail’in nükleer silahının olduğu kabul edilirse, bölgedeki diğer ülkelerin de edinme hakkı doğar diye…
Nükleer silahlanma konusundaki bu çifte standart, uluslararası hukukun şu anda en temel sorunlarının başında gelmektedir.
2. İsrail’i durdurmak isteyen, ABD’ye karşı durmalı
İsrail, ABD Başkanı’nın ifadesiyle ABD emperyalizmin Ortadoğu’daki ileri karakoludur. İsrail, Almanya Başbakanı’nın ifadesiyle, Avrupa’nın kirli işlerini yapan taşerondur.
Bu nedenle Ortadoğu’nun asıl sorunu İsrail değildir, emperyalist ABD’dir. Emperyalist ABD’nin siyasi, askeri, istihbari ve ekonomik desteği olmasa, İsrail saldırganlığı da olmaz. ABD varsa İsrail tehdidi vardır, ABD yoksa İsrail tehdidi yoktur.
O nedenle bölge ülkeleri okun ucunu ABD’ye yöneltmelidir.
Bölge ülkelerinin Amerikancılık yaparak İsrail’e karşı çıkmaları gerçekçi değildir, işlevsel değildir, etik değildir.
3. ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu planı
ABD İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu düzeni kurmaya çalışıyor.
ABD 1990-2005 arasında 15 yıl Irak’ı hedef aldı, 2010-2025 arasında 15 yıl Suriye’yi hedef aldı, şimdi de 15 yıl boyunca İran’ı hedef almak istiyor.
Bu amaçla ABD bölgede İran’a karşı bir cephe inşa etmeye çalışıyor: İran’ı kuzeyinden Güney Kafkasya’dan, batısından Türkiye ve Irak’taki üsleri üzerinden, güneyinden Körfez’deki üsleri ile kuşatmak istiyor. Ve ABD Pakistan’ı da İran’ı doğusundan çevrelemekte kullanabilmek için zorluyor.
4. ABD Kuşak ve Yol’u Ortadoğu’da düğümlemek istiyor
Emperyalist ABD’nin ana stratejik hedefi Çin’dir.
ABD, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’u, Ortadoğu’da düğümlemek istemektedir. ABD sponsorlu Hindistan-Ortadoğu-Avrupa (IMEC) Koridoru bu amaçladır.
ABD bunun altyapısı için Arap ülkeleriyle İsrail arasında İbrahim Anlaşmaları yapmaya çalışıyor, bu koridor için stratejik önemde olan Gazze’yi işgal ediyor, Filistinlilerden arındırarak bir emlak merkezi yapmaya çalışıyor.
5. Beşli güvenlik mekanizması
İsrail hegemonyasına, İsrail saldırganlığına karşı “beşli bölgesel güvenlik mekanizması” oluşturulması tarihi bir ihtiyaçtır.
Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın oluşturacağı bu beşli mekanizma, İsrail’in Filistin’de, Lübnan’da, Suriye’de, Yemen’de ve İran’da süren saldırganlığına karşı en gerçekçi caydırıcılık olacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Kasım 2025
Tahran izlenimleri
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/11/2025
İran – Siyaset ve Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü’nün (IPIS) düzenlediği “Saldırı Altında Uluslararası Hukuk” konferansı nedeniyle Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi (YDAM) Koordinatörü ve Cumhuriyet gazetesi yazarı olarak Tahran’dayım.
İlk kez geldiğim Tahran’da iki zorlukla karşılaştım: Birincisi sabahın 5’indeki trafik nedeniyle otele 1.5 saatte ulaşmam, ikincisi de otelde karşılaştığım pasaport kuralı!
Pasaport krizi
Ülkeye girenlerin pasaportları, İran’daki kurallar gereği otelden ayrılana kadar otelde kalıyormuş! Haliyle itiraz ettim, gerekli bilgilerin fotokopisini çekip pasaportumu vermelerini istedim, gün içinde Tahran’da pasaportsuz gezmenin doğuracağı riskler olacağını iddia ettim. Küçük çaplı bir kriz yaşadık ve İran Dışişleri Bakanlığı görevlilerinin de yardımıyla sorunu çözdük, pasaportumu aldım.
Bunu şundan anlatıyorum: Daha sonra İranlı bir gazeteci, benzerinin Türkiye’de de uygulandığını söyledi. Bir süre önce gittiği Van’da, ayrılana kadar pasaportunun otelde tutulduğunu söyledi.
İyi komşuluğa yakışmıyor. İlk kimin başlattığı bir kenara bırakılarak Ankara ve Tahran’ın bu uygulamayı terk etmesinde yarar var.
Kadınların zaferi
Tahran sokaklarında ilk dikkatimi çeken başörtüsüz kadınların varlığıydı. İranlı kadınların başörtülerini, Türkiye’de türban kullananlardan farklı olarak saçını gösteren, başının yarısını dışarıda bırakan şekilde taktıklarını biliyordum. Ama artık dileyen tümden çıkarıyor.
İranlı gazetecilerle bu değişimi konuştum. Söylediklerini birleştirirsem, bunun üç önemli nedeni olduğu anlaşılıyor.
İlki Mahsa Amini’nin ölümüyle kadınların başlattığı özgürlük mücadelesiydi. Evet, kadınlar mücadele ede ede, bedel ödeye ödeye bu kazanımı elde etmişti esas olarak.
İkincisi ise Mesud Pezeşkiyan’ın cumhurbaşkanlığıyla siyasal iklimin yumuşamasıydı. O iklim, “ahlak polisinin” elini tutmuş ve böylesi bir birimi gereksizleştirmiş, fiilen sahadan da çekmiş.
Bir üçüncü etken olarak da İsrail saldırısını gösterdiler! Bana ilginç geldi. Yorum şöyle: Halk kabaca rejim yanlıları ve reformistler diye ikiye bölünmüş olmasına rağmen, İsrail saldırısında İran halkının tek yumruk olması, Netanyahu’nun “kalkışma çağrılarına” birlik yanıtı verilmesi, rejimin “özgürlüklere” bakışında bir ölçüde yumuşama sağlamış. ABD ve İsrail tehdidi altında, rejim nezdinde özgürlükçülerin talepleri tehdit olmaktan çıkmış.
Alt kimliklerin tutumu konusu
İranlı akademisyenlerle ve gazetecilerle ikili sohbetlerimin ana konusu bölgedeki ABD ve İsrail saldırganlığıydı haliyle…
İranlı bir gazetecinin Türkiye’yle ilgili şu yorumu ilginçti: “Türk halkı Türk hükümetine göre daha anti-Amerikancı, daha anti-İsrailci. İran’da ise bunun tersi yaşanıyor. İran yönetimi İran halkına göre daha anti-Amerikancı, anti-İsrailci. İran halkı İran yönetimine göre daha liberal.”
ABD demişken…
İki ülkede de üst kimliklerin altında alt kimlikler var ve bu alt kimlikler aynı zamanda ortaklık, akrabalık ve kardeşlik demek.
ABD’nin uzun yıllar üzerinde çalıştığı “Türk ayrılıkçılığının” İran’da neden tutmadığı hemen anlaşılıyor: Konuştuğum tüm İran Türkleri, İran devletini kendi devletleri olarak görüyorlar çünkü. Türkiye Kürtlerinin önemli bir kısmı da böyle düşünüyor. Bunca abanmasına rağmen ABD’nin Türkiye’de Kürt ayrılıkçılığını başarıya ulaştıramamasının nedeni de bu.
İranlılara Anıtkabir ziyareti önerim
Konuştuğum hemen her İranlıya şu genel prensibi içeren önerimi anlatmaya çalıştım: “Türkiye’nin rejimi Türkiye’ye, İran’ın rejimi İran’a… İki devlet de halklarının bir bölümünde var olan bazı hassasiyetleri kaşıyan değil, törpüleyen bir yönelimde olmalı. Örneğin keşke İranlı yetkililer Türkiye’ye geldiklerinde Anıtkabir’e gitmeme politikalarını değiştirse. İran Cumhurbaşkanlarının Anıtkabir’i ziyareti onların İslamcılıklarından birşey götürmez ama Türkiye’deki laik kesimin İran’a bakışını hızla çok olumlu yapar.”
İki ülkenin işbirliğine dünden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz yeni ve zor bir döneme giriyoruz çünkü…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Kasım 2025
Tahran izlenimleri
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/11/2025
İran – Siyaset ve Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü’nün (IPIS) düzenlediği “Saldırı Altında Uluslararası Hukuk” konferansı nedeniyle Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi (YDAM) Koordinatörü ve Cumhuriyet gazetesi yazarı olarak Tahran’dayım.
İlk kez geldiğim Tahran’da iki zorlukla karşılaştım: Birincisi sabahın 5’indeki trafik nedeniyle otele 1.5 saatte ulaşmam, ikincisi de otelde karşılaştığım pasaport kuralı!
Pasaport krizi
Ülkeye girenlerin pasaportları, İran’daki kurallar gereği otelden ayrılana kadar otelde kalıyormuş! Haliyle itiraz ettim, gerekli bilgilerin fotokopisini çekip pasaportumu vermelerini istedim, gün içinde Tahran’da pasaportsuz gezmenin doğuracağı riskler olacağını iddia ettim. Küçük çaplı bir kriz yaşadık ve İran Dışişleri Bakanlığı görevlilerinin de yardımıyla sorunu çözdük, pasaportumu aldım.
Bunu şundan anlatıyorum: Daha sonra İranlı bir gazeteci, benzerinin Türkiye’de de uygulandığını söyledi. Bir süre önce gittiği Van’da, ayrılana kadar pasaportunun otelde tutulduğunu söyledi.
İyi komşuluğa yakışmıyor. İlk kimin başlattığı bir kenara bırakılarak Ankara ve Tahran’ın bu uygulamayı terk etmesinde yarar var.
Kadınların zaferi
Tahran sokaklarında ilk dikkatimi çeken başörtüsüz kadınların varlığıydı. İranlı kadınların başörtülerini, Türkiye’de türban kullananlardan farklı olarak saçını gösteren, başının yarısını dışarıda bırakan şekilde taktıklarını biliyordum. Ama artık dileyen tümden çıkarıyor.
İranlı gazetecilerle bu değişimi konuştum. Söylediklerini birleştirirsem, bunun üç önemli nedeni olduğu anlaşılıyor.
İlki Mahsa Amini’nin ölümüyle kadınların başlattığı özgürlük mücadelesiydi. Evet, kadınlar mücadele ede ede, bedel ödeye ödeye bu kazanımı elde etmişti esas olarak.
İkincisi ise Mesud Pezeşkiyan’ın cumhurbaşkanlığıyla siyasal iklimin yumuşamasıydı. O iklim, “ahlak polisinin” elini tutmuş ve böylesi bir birimi gereksizleştirmiş, fiilen sahadan da çekmiş.
Bir üçüncü etken olarak da İsrail saldırısını gösterdiler! Bana ilginç geldi. Yorum şöyle: Halk kabaca rejim yanlıları ve reformistler diye ikiye bölünmüş olmasına rağmen, İsrail saldırısında İran halkının tek yumruk olması, Netanyahu’nun “kalkışma çağrılarına” birlik yanıtı verilmesi, rejimin “özgürlüklere” bakışında bir ölçüde yumuşama sağlamış. ABD ve İsrail tehdidi altında, rejim nezdinde özgürlükçülerin talepleri tehdit olmaktan çıkmış.
Alt kimliklerin tutumu konusu
İranlı akademisyenlerle ve gazetecilerle ikili sohbetlerimin ana konusu bölgedeki ABD ve İsrail saldırganlığıydı haliyle…
İranlı bir gazetecinin Türkiye’yle ilgili şu yorumu ilginçti: “Türk halkı Türk hükümetine göre daha anti-Amerikancı, daha anti-İsrailci. İran’da ise bunun tersi yaşanıyor. İran yönetimi İran halkına göre daha anti-Amerikancı, anti-İsrailci. İran halkı İran yönetimine göre daha liberal.”
ABD demişken…
İki ülkede de üst kimliklerin altında alt kimlikler var ve bu alt kimlikler aynı zamanda ortaklık, akrabalık ve kardeşlik demek.
ABD’nin uzun yıllar üzerinde çalıştığı “Türk ayrılıkçılığının” İran’da neden tutmadığı hemen anlaşılıyor: Konuştuğum tüm İran Türkleri, İran devletini kendi devletleri olarak görüyorlar çünkü. Türkiye Kürtlerinin önemli bir kısmı da böyle düşünüyor. Bunca abanmasına rağmen ABD’nin Türkiye’de Kürt ayrılıkçılığını başarıya ulaştıramamasının nedeni de bu.
İranlılara Anıtkabir ziyareti önerim
Konuştuğum hemen her İranlıya şu genel prensibi içeren önerimi anlatmaya çalıştım: “Türkiye’nin rejimi Türkiye’ye, İran’ın rejimi İran’a… İki devlet de halklarının bir bölümünde var olan bazı hassasiyetleri kaşıyan değil, törpüleyen bir yönelimde olmalı. Örneğin keşke İranlı yetkililer Türkiye’ye geldiklerinde Anıtkabir’e gitmeme politikalarını değiştirse. İran Cumhurbaşkanlarının Anıtkabir’i ziyareti onların İslamcılıklarından birşey götürmez ama Türkiye’deki laik kesimin İran’a bakışını hızla çok olumlu yapar.”
İki ülkenin işbirliğine dünden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz yeni ve zor bir döneme giriyoruz çünkü…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Kasım 2025