Posts Tagged İran
NATO hukuku ve 4. aşama
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/07/2026
12 Eylül 1980 darbesi, 24 Ocak 1980 ekonomi dönüşümünün uygulama sopasıydı: Karma ekonomiye son verildi ve Türkiye neoliberal program ile ABD’nin liberal küresel piyasasına çıpalandı.
Bu nedenle 24 yıllık AKP dönemi, 12 Eylül’ün devamıdır. Aynı program sürdürülmektedir. Hatta AKP’li ekonomi bakanlarına göre, başta özelleştirme olmak üzere o programı en başarılı uygulayanı AKP hükümetleri olmuştur.
Bu 46 yıllık ekonomi-politiğin hukuku da var elbette.
Kanıt ve kanıt uydurma aşaması
Bu rejimin hukuku, 46 yılda üç aşama tamamladı ve artık dördüncü aşamasına girmiş bulunuyoruz. Bu aşamaları “kanıtlama aşaması, kanıt uydurma aşaması, kanıta gerek yok aşaması ve önleyici tutuklama aşaması” olarak özetleyebiliriz.
1. aşama: 12 Eylül rejimi, bir askeri darbe dönemi olmasına rağmen, yine de suçlamayı kanıtlamaya dayanıyordu. Hakimler, savcının suçlamasına dair kanıtı açık ve net şekilde görmek istiyordu.
2. aşama: AKP-FETÖ işbirliğindeki Ergenekon-Balyoz kumpasları döneminde, yargılama yine kanıtı esas alıyordu ama bu kez 12 Eylül rejiminden farklı olarak kanıt uyduruluyordu. FETÖ’nün polisleri, kanıt olmadığı için hedef isimlerle ilgili kanıt uyduruyordu, savcılar o uydurma kanıtları mahkemenin önüne getiriyordu, hakimler o uydurma kanıtları esas alarak cezalandırıyordu. Kısacası uydurulmuş da olsa, bir kanıta ihtiyaç duyuyorlardı.
Kanıta gerek yok aşaması
3. aşama: AKP’nin yeni dönem operasyonları ise bir büyük yenilik getirdi: Artık kanıta gerek yok. Bunun en tipik örneği Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı casusluk davasıdır. Yasaya göre casusluk faaliyetinin oluşabilmesi için bir gizli belgenin varlığı ve faaliyetin yabancı devletin ya da istihbarat örgütünün yararına olması gerekiyor.
Ama iddianamede hiçbiri yok: Merdan Yanardağ ve Tele1’in Kemal Kılıçdaroğlu aleyhine ve Ekrem İmamoğlu lehine algı oluşturduğu iddiası var. Çünkü casusluk davası da tüm “belediyeleri silkeleme” operasyonları gibi siyasi davadır ve son tahlilde cumhurbaşkanlığı seçimiyle ve yeni rejimin inşasıyla ilgilidir. O nedenle başından beri meselenin ne diploma ne de yolsuzluk olduğunu belirtiyorum.
2026 tevkifatı
4. aşama: 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılan NATO zirvesi öncesinde, kimi isimlerin “eylem yapabilecekleri” gerekçesiyle 15 gün önceden gözaltına alınması ve tutuklanması son aşamadır.
Önleyici tutuklama aşaması diyebileceğimiz bu aşama aynı zamanda NATO hukuku aşamasıdır. “1951 tevkifatı” diye tarihe geçen komünistlere yönelik tutuklamalar, Türkiye’nin 1952’de NATO’ya girişinin gereğiydi. Böylece Türkiye NATO hukukuyla tanışmış oldu.
“2026 tevkifatı” da Türkiye-NATO ilişkilerinde yeni bir döneme işaret ediyor: NATO Ankara’da Rusya’ya ve İran’a karşı görevlendirme yazısı hazırladı. Türkiye her iki görevlendirmede de var: Adana komutanlığı doğrudan, Anadolu Kavağı komutanlığı ise dolaylı olarak bu NATO görevlendirmesiyle ilgilidir.
Ukrayna ve İran görevleri
Ukrayna görevi: Zelenski daha on gün önce NATO zirvesi nedeniyle Ankara’da olmasına rağmen, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın on gün sonra Kiev’i ziyaret etmesi, Kiev’de sokakta yürüyerek Moskova’ya mesaj vermesi, Zelenski’den 2. sınıf liyakat madalyası alması yukarıda işaret ettiğim o görevlendirme yazısıyla ilgilidir. Savaşan taraflardan birinden madalya almak, “aktif tarafsızlık” dedikleri politikaya son verdikleri anlamına gelir.
İran görevi: Washington’da düzenlenen Irak-ABD Ticaret Zirvesi’nde konuşan Tom Barrack, altı ülkeyle, Irak, Suriye, Ürdün, Türkiye, Lübnan ve Mısır’la bir stratejik proje üzerinde çalıştıklarını açıkladı. ABD’nin Ankara büyükelçisi ve Irak-Suriye Temsilcisi Barrack, bu projeyle, Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemini iki yıl içinde azaltmayı hedeflediklerini belirtti. Bu elbette sadece bir ulaştırma projesi değil, ondan önce bir siyasi projedir ve ABD’nin İran’a karşı bölge ittifakı kurma stratejisinin içindedir.
Sonuç olarak her ekonomi-politiğin bir hukuku var: ABD ve yerli sermaye/siyasi müttefikleri 46 yıldır aşama aşama uyguluyorlar. Mesele buna karşı ne yapılması gerektiğidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Temmuz 2026
Türkiye 3.0: NATO’nun merkez cephe ülkesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/07/2026
NATO 3.0, ne yazık ki aynı zamanda Türkiye 3.0’dır.
NATO 1.0, NATO’nun kurulmasından SSCB’nin 1991’de dağılmasına kadarki süreçtir. Bu süreçte Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek kuruluşunun iki temel niteliği olan bağımsızlıkçılığı ve antiemperyalizmi sulandırdılar, Yeşil Kuşak projesi içerisinde Türkiye’nin laik karakterini aşındırdılar, ABD’nin komünizmle mücadele programı içinde Türkiye’nin insan birikimini öğüttüler. Böylece NATO 1.0 sürecinde, Türkiye 1.0 oluştu.
ABD NATO üzerinden Türkiye’yi dönüştürüyor
NATO 2.0, SSCB’nin 1991’de dağılmasından 2026’ya kadarki süreçtir. Bu süreçte ABD NATO’yu Rusya’ya doğru genişletti, Yugoslavya’yı parçaladı ve Ortadoğu’ya saldırdı. NATO 2.0’da Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek “ılımlı İslamcılığa” bağladılar. Böylece NATO 2.0 sürecinde, Türkiye 2.0 oluştu.
NATO 3.0 ise Avrupa’nın Rusya’ya karşı güvenlik sorumluluğunu alması, Ortadoğu’da İsrail hegemonyasında yeni bir düzen kurulması, ABD’nin Asya-Pasifik’e ağırlık vermesi ve NATO’nun Asya’yı hedef alması sürecidir. Bu süreçte Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek Avrupa’nın güvenliğine jandarma yapmayı, İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesi üzerinden Ortadoğu düzeninden pay almasını sağlamayı, ABD ve İsrail için İran engelinin kaldırılmasında rol almasını zorlamayı amaçlıyorlar. Özetle Türkiye’yi NATO’nun merkez cephe ülkesi haline getiriyorlar. Böylece NATO 3.0 süreci, Türkiye 3.0 süreci olacak.
ABD’nin NATO’yu İran’a sokma hedefi
Evet, NATO 3.0, Türkiye’yi merkez cephe ülkesi yapmanın adıdır. Türkiye’yi İstanbul Boğazı’ndan Rusya’ya karşı, Adana’dan Ortadoğu’ya karşı bir merkez cephe ülkesi haline getiriyorlar.
Erdoğan’ın NATO zirvesindeki şu sözleri çok şey ifade ediyor: “NATO 3.0 hedefine en kısa zamanda ulaşmamız için şu iki hususa dikkat çekerim: Birincisi, savunma işbirliğinde engeller kaldırılmalıdır. İkincisi, Avrupalı müttefikler olarak kıta savunmasında daha fazla sorumluluk üstlenirken, ittifakın bütünlüğünü ve transatlantik ilişkileri zayıflatabilecek tasarruflardan da kaçınmamız gerekiyor.”
Transatlantik ilişkileri, yani ABD-Avrupa ilişkilerini şu anda zayıflatan konular ne peki? Danimarka toprağı Grönland’ın ABD’ye verilmemesi, NATO ülkelerinin İran’a karşı ABD ve İsrail’e destek vermemesi ve Rusya’ya karşı NATO’nun doğrudan Ukrayna’da savaşa girmemesi…
Bu durumda Ankara Transatlantik ilişkilerin zayıflamaması için Grönland’ın ABD’ye verilmesini, NATO’nun İran’a saldırmasını ve Rusya’ya karşı NATO’nun doğrudan devreye girmesini mi destekliyor yani?
Zirve günü ABD’nin İran’a saldırması ve Trump’ın “İran’la mutabakat benim için bitti” diyerek “yeni bir saldırı başlatacaklarını” ilan etmesi önemli.
ABD’ye “sadık” olmayı reddediyoruz!
NATO 3.0, ne yazık ki Türkiye 3.0’ı doğurdu. NATO zirvesi öncesi başlayan tutuklamalar ve gazetecilerin akredite edilmemesi gibi konular işte bu nedenleydi. Uçak motoru ve F-35 havucu ile savunma ihalelerinden pay üzerinden Türkiye’ye merkez cephe ülkesi olma görevi verdiler. İktidar “artık kanat ülkesi değil, NATO’nun merkez ülkesiyiz” diyerek bu göreviyle övünüyor!
ABD Başkanı Trump’ın Erdoğan’la görüşmesi sırasında Türkiye’yi “sadık olacağını düşündüğümüz birçok ülkeden daha sadık” diye nitelemesi işte bu nedenledir. Hayır, “ABD’ye sadık olmayı” reddediyoruz!
NATO Zirvesi sonuç bildirgesi
NATO Zirvesinin kısa sonuç bildirgesinde iki önemli karar var: Birincisi Rusya’ya karşı Ukrayna’ya 70 milyar dolarlık destek paketi açıklandı, ikincisi de NATO doğrudan İran’ı tehdit etti.
Bu iki karar Türkiye’yi ilgilendiriyor. İstanbul Boğazı’ndaki ve Adana’daki yeni askeri yapılarla örtüşen NATO’nun bu iki kararı Türkiye açısından ciddi risk potansiyeli oluşturuyor.
Türkiye’nin NATO’dan çıkması ve NATO’nun Türkiye’den çıkarılması artık çok daha yakıcı bir ihtiyaç.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Temmuz 2026
Trump’ın hediyesinin karşılığı ne?
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 27/06/2026
CNN Türk’ün Washington Temsilcisi Yunus Paksoy, Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump’a sormuş: “Sayın Başkan, Türkiye F-110 jet motorlarını ve F-35 savaş uçaklarını istiyor. Türkiye’ye büyük bir hediye çantasıyla mı gidiyorsunuz?” Trump da “Evet, muhtemelen onu (Erdoğan’ı) çok mutlu edecek bir şey yapacağım” demiş.
İlk akla gelen, 80 motorun, Türkiye’ye NATO’da verilen yeni iki görevin, yani Adana’daki yeni NATO Kolordu Karargâhı’nın ve İstanbul Boğazı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığı’nın karşılığı olduğudur.
Ancak Adana’daki ve Boğaz’daki yapılar kesinleşti, 80 motor ise kesin değil. Hem Dışişleri Hakan Fidan hem de Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler aylar önce açıklamıştı. Türkiye’nin KAAN için istediği 80 motor talebi ABD Kongresi’nde bekletiliyordu. Yani Trump’ın hediye olarak belirttiği konu yeni değil. Üstelik Kongre’nin itirazları da sürüyor.
Trump Erdoğan’dan “ne yapmamasını” istedi?
Trump’ın Beyaz Saray’daki basın toplantısında dikkat çeken başka sözleri de vardı: “O (Erdoğan) benim bir dostum ve savaşın dışında kaldı. Biliyorsunuz, İran’la yaşanan savaşa dahil olabilecek en güçlü adaylardan biriydi. Hatta belki de İran’ın tarafında yer alabilirdi. Çünkü bildiğiniz gibi İsrail’in büyük bir hayranı değil. Ben de ondan savaşın dışında kalmasını istedim. O da öyle yaptı.”
Trump’ın bu sözlerinin ilk kısmı elbette palavra. İktidarın İsrail karşıtlığı üzerinden ABD-İsrail’e karşı İran’ın yanında savaşa girebilmesi, bir olasılık problemi bile değil!
Trump’ın sözlerinin devamı ise başka bir şeyi örtüyor: “Ben ondan savaşın dışında kalmasını istedim. O da öyle yaptı.” Oysa Ankara’dan savaşın dışında kalmasını istemiş değiller, tersine İran’ın Türkiye’ye 4 kere füze attığını iddia ederek Ankara’yı İran’a karşı pozisyon almaya zorlayan kışkırtma eylemi düzenlediler.
Bu örtülü açıklamayı anlayabilmek için Trump’ın bu konudaki bir başka sözünü anımsamamız gerekiyor. Trump, 27 Mart 2026’da, İran’la süren savaş konusunda yaptığı konuşmada şöyle demişti: “Bence Türkiye harikaydı, gerçekten harikaydı; onlardan uzak durmalarını istediğimiz konuların dışında kaldılar.”
Evet, mesele “ne yapılmasını istediler de yapıldı” konusu değildir, “ne yapılmasını istemediler de yapılmadı” konusudur.
Hazar-Akdeniz hattı
Trump bir işadamı. Ülkesini şirket, kendisini de CEO gibi görüyor. Dolayısıyla “karşılıksız hediye” vermesi olası değil.
Anımsayın, Trump’ın yakın arkadaşı ABD Büyükelçisi Tom Barrack, hem de bir kaç kez söyledi: “Göreceksiniz, yakında Türkiye ve İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak.”
Hazar bölgesinde, Güney Kafkasya’da ABD için kritik konu Çin’in Kuşak ve Yol’unu düğümleyebilmek. Trump’ın Azerbaycan ve Ermenistan’la anlaşarak Zengezur Koridoru’nu Trump Koridoru’na çevirmesi bu açıdan önemli. Yine ABD’nin Ermenistan’a askeri destek içeren açılımları önemli. Gürcistan üzerinden Doğu Karadeniz’de bir liman/üs edinme amacı da önemli.
Doğu Akdeniz’de ise kritik konu Kıbrıs. Daha doğrusu KKTC’nin AB tarafından “yutulması” üzerinden İsrail-Kıbrıs-Yunanistan (Avrupa) ekseni inşa edilmesi. İşte tam da bu süreçte BM Kıbrıs Özel temsilcisi Maria Angela Holguin’in Kıbrıs planı ortaya çıktı: “Maraş ve Güzelyurt Rumlara bırakılacak. Karşılığında Türk tarafına, ülke yönetiminde dönüşümlü başkanlık ve federal konsey, AB’ye katılım, ambargoların kaldırılması, doğrudan ticaret, temas ve uçuş vadediliyor. Akdeniz gazı da KKTC kullanımına açılıyor.” (Sözcü, 25.6.2026)
Sonuç olarak Trump yönetimi NATO’yu dönüştürürken Hazar-Akdeniz ekseni üzerindeki hedeflerine ulaşmaya çalışıyor. Trump’ın Ankara’dan yapmasını değil, yapmamasını istediği şeyler, işte bu eksendeki gelişmelerle ilgili.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2026
Bölgenin Amerikan düzeninden kurtulma fırsatının önündeki engel
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/06/2026
İran’ın ABD’yi yenmesi, iyi değerlendirilebilirse, Ortadoğu’daki İngiliz-ABD düzeninin sonunun başlangıcıdır. Bunu harita anlamında değil, ABD’nin bölgemizde kurduğu sistemin sonu anlamında söylüyoruz. O sistem, bölgedeki Amerikan süngüleri ile petrodolar sistemi üzerinde duruyor:
Süngüler, yani bölgedeki 20 ABD üssü, İran karşısında ağır hasar aldı.
Petrodolar sistemi ise zaten bir süredir gevşemeye başlamıştı. Büyük petrol alışverişlerinde dolar dışı paralar kullanılmaya başlanmıştı.
Birlik meselesi
Mesele şu: Bölge ülkeleri, bu fırsatı değerlendirebilecek mi? Yani birlikte ABD üslerinin sıra sıra kapatılmasının şartlarını oluşturacaklar mı? Birlikte ABD’nin Doğu Akdeniz planlamasına, Levanten planlamasına, Körfez planlamasına, Güney Kafkasya planlamasına karşı durabilecekler mi?
ABD’nin en büyük kozlarından biri bu “birlikteliğin” sağlanmasındaki anlayış farklarının varlığıdır. Nitekim Bölgemizdeki 75 yıllık Amerikan düzeni ayrılık oluşturulmasına, karşıtlık kurulmasına dayandırılarak sağlandı. Bu kimi zaman halklar nezdinde, kimi zaman da devletler nezdinde yapıldı.
Beşli güvenlik mekanizması
ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu düzeni inşasını hedeflemesinden bu yana Cumhuriyet gazetesinde buna karşı “beşli güvenlik mekanizması” kurulmasını öneriyorum. Türkiye, İran, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan.
Şartlar bu beşli güvenlik mekanizmasını zorluyor zaten. Şu anda İran hariç dört ülke, güvenlik mekanizması olmasa da, dörtlü bir diplomasi mekanizması inşa etmiş oldu.
Dört ülke, ABD-İran ateşkesi amaçlı bir araya geldi, sürdürüyor. Geride kalan dört toplantı, iyi bir zemin oluşturdu.
İran’sız dörtlü mekanizma sorunu
Artık mesele şu: Bu dört ülke İran’ı da dahil edebilecek mi? Dahası bu diplomasi mekanizması, İsrail’in Filistin, Lübnan ve Suriye saldırganlığına karşı caydırıcılık sağlayacak daha ileri bir mekanizmaya dönüştürebilecek mi?
İşte bu noktada başkentler stratejik düzeye sıçramak yerine taktik düzeyde kazançlar peşinde kalıyorlar.
Örneğin Ankara’daki görüşlerden biri şu: “ABD ve İsrail’in saldırısı, İran’ın Irak, Suriye ve Lübnan’daki etkisini önemli oranda kırdı; bölge üzerinde güç boşluğu oluştu, bu güç boşluğunu biz doldurmalıyız.”
Bu anlayış haliyle İran’ı yukarıda işaret ettiğimiz beşli güvenlik mekanizmasının dışında tutar. Ve son tahlilde ABD ile İsrail’e yarar.
Türkiye’ye iki yeni NATO görevi
Ankara’nın önündeki bir başka tuzak ise ABD’nin geniş Ortadoğu’da Türkiye için planladığı NATO görevleridir. Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Güney Kafkasya’dan Körfez’e geniş bir alanda Ankara’nın kritik görevler üstlenmesi isteniyor.
Londra merkezli Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsüne (IISS) göre Türkiye, 7-8 Temmuz’daki NATO zirvesinde iki kritik görev üstlenecek: Ukrayna’da “NATO Koruyucu Misyonu” öncülüğü ve “NATO Güney Kanadı Başkomutanlığı.” (Güney Öztürk, Sözcü, 23.6.2026)
Adana’daki yeni NATO karargahı ile İstanbul Boğazı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığı tam da bu iki görevlendirmeye uygun düşüyor ne yazık ki. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in NATO 3.0 diye işaret ettiği dönüşüm, NATO’nun yönünü Asya’ya/Avrasya’ya çevirmesidir esas olarak. Ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in “artık kanat değil, merkez ülkeyiz” dediği de budur.
Bu tür görevler, yukarıda işaret ettiğimiz fırsatın kullanılamaması ve Ortadoğu’daki Amerikan düzeninin bu süreçte sonlandırılamaması anlamına gelir ne yazık ki…
NATO sadece bir askeri ittifak değildir, üye ülkelerin dış politikasını ABD’nin siyasi ihtiyaçlarına göre belirleyen kurumdur çünkü…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
23 Haziran 2026
Büyük uzlaşı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/06/2026
ABD Başkanı Donald Trump, İran’la savaşı durduracak “büyük bir uzlaşmaya” varıldığını duyurdu. Taraflardan biri ABD, hele de Trump olunca, imza atılmadan “varıldı” demek elbette mümkün değil. Hatta Trump’ın Obama döneminde yapılan ABD-İran anlaşmasını iptal ettiğini göz önünde bulundurursak, imza atılması bile bir garanti anlamına gelmez.
Nitekim henüz imzalar atılmadı, 14 Haziran Pazar günü atılacağı belirtiliyor.
ABD’nin güvenilmezliği sorunu
ABD’nin güvenilmezliği konusunu dünyada en iyi test etmiş ülke İran’dır. Bu nedenle Tahran yönetimi iki aydır Trump’tan gelen uzlaşma talebini garantiye bağlamaya çalışıyor. Bunu birincisi aşamalı müzakere yöntemi kabul ettirerek, ikincisi de uluslararası bir mekanizmaya bağlayarak yapmak istiyorlar.
Basına sızan uzlaşma metnine bakılırsa, bunu sağladıkları anlaşılıyor. Temel konuların tamamı bir kere de değil, parça parça, uygulamadan dönülmediği görüldükçe müzakere edilip bağıtlanacak.
Uzlaşmayı İran füzeleri sağladı
Trump’ın “büyük uzlaşı” tanımlamasını kullanması önemli. Süper güç ABD’nin, “haydut devlet” dediği İran’la uzlaşmak zorunda kalmasını “büyük uzlaşma” diye tanımlaması, her şeyden önce savaşın galibine işaret etmektedir.
Savaş, siyasetin silahla yapılması halidir ve silahlı siyaseti İran kazandı, İran füzeleri kazandı. İran ayrıca, ABD’nin büyük baskısına rağmen, füze kapasitesini müzakerenin konusu olmanın dışında tuttu.
Uzlaşılan maddelere bakılırsa, ABD, İran’ın barışçı nükleer çalışmasını önleyemiyor, zenginleşmiş uranyumuna el koyamıyor. Seyreltme İran’da yapılacak. ABD’nin başarı diye pazarladığı “İran nükleer silah yapmayacak taahhüdü” zaten Tahran’ın bölgeye ve dünyaya yıllardır yaptığı taahhüttü!
Rejim düşmedi, savaş bitiyor
ABD ve İsrail 28 Şubat 2026 sabahı İran topraklarına ağır saldırı başlattığında hedefleri bir kaç gün içinde rejimi devirmekti. Ağır bombardıman altında İran halkı ayaklanacak ve Tahran yönetimini devirecekti. Bundan o kadar emindiler ki Washington merkezli Atlantik dünyası medyası aynı temalı manşeti attı: “Rejim düşer, savaş biter.”
Rejim düşmedi, İranlı muhalifler ayaklanmadılar, tersine vatan savunması cephesine girdiler, İran halkı birlik içinde direndi, İran silahlı kuvvetleri ABD’ye, bölgedeki ABD üslerine ve İsrail’e aynı etkide yanıt verdi.
Ve 40. günde Pakistan’ın uzattığı 15 günlük ateşkes teklifine ABD İran’dan daha çok sarıldı.
ABD Asya girişinde durduruldu
Bu köşede bir kaç kez yazdım: “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavardı”, işte İran o tek dişi söktü. Emperyalist ABD’nin “ısırma kapasitesinin” zayıflatılmasının bölgemiz açısından ne kadar yararlı olduğu önümüzdeki süreçte çok daha iyi anlaşılacaktır.
ABD’nin birinci 12 Gün Savaşı’nda ve ikinci 40 Gün Savaşı’nda İran’ı aşamamasının Asya cephesi açısından ne kadar değerli olduğu önümüzdeki süreçte çok daha iyi anlaşılacaktır.
Beşli Güvenlik Mekanizması
Emperyalist ABD, bir yılda İran’a iki kez yenildi. Elbette önümüzdeki yıllarda üçüncü kez saldırmayacağı anlamına gelmiyor bu. Zira “büyük uzlaşının” en büyük kaybedeni durumundaki İsrail’in güvenliği yine ABD’nin omuzlarında olacak. Ve ABD bunu da garantiye alabilmek için “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” hedefini sürdürecektir.
İşte bu nedenle iki konu kritik önemde:
1) Bölge ülkeleri, ABD-İsrail saldırganlığına karşı caydırıcı bir ortaklık modeli oluşturabilmelidir. Bunu ikinci savaştan önce, 25 Eylül 2025’ten beri bu köşede formüle etmeye çalışıyorum. Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan’dan oluşan Beşli Güvenlik Mekanizması. İran dışındaki dört ülke arasında bu yönde bir işbirliği zemini oluştu zaten.
İran-Körfez anlaşması
2) ABD, İran’a ağırlıkla Körfez ülkelerindeki üslerinden saldırdı. ABD medyasının da raporladığı gibi Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’daki bu üsler, hatta Irak ve Ürdün’dekiler de dahil çok ciddi hasarlar aldılar ve bir kısmı kullanılmaz hale geldi.
İşte ABD’nin coğrafyamızdaki bu üslerini yenileyememesi en büyük kazanç olacaktır. Bu, elbette İran’ın Körfez ülkeleriyle başarı bir diplomasi yürütmesine de bağlı. Bu noktada Çin faktörü taraflar üzerinde etkili olacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Haziran 2026
Anlaşmaya Abraham kaması
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 27/05/2026
Trump yönetimi, görüleceği üzere İran’a yeniden savaş açamıyor ama İran’ı kendi istediği şartlarda masaya da oturtamıyor. Bu birincisi Washington yönetimi tarafından 15 günlük ateşkesin sürekli uzatılmasına ve ikincisi de Pakistan arabuluculuğunda taraflar arasında sürekli yeni anlaşma taslaklarının gidip gelmesine neden oluyor.
Şu anda üzerinde bugüne kadar en fazla uzlaşılabilen “14 maddelik bir mutabakat muhtırası” var. Son rötuşları yapılan bu “mutabakat muhtırası”nın kabul edilmemesi için İsrail ve ABD’deki İsrail lobisi tüm kozlarını oynuyor.
Tahran’dan Trump’a “İsrail’in yıkıcı müdahalesi” uyarısı
Tahran yönetimine göre 14 maddelik mutabakat muhtırası, “savaşın Lübnan dahil tüm cephelerde sona erdirilmesi”, “Hürmüz Boğazı ve deniz haydutluğunun önlenmesi” konularına odaklanmış bir metin. İran Dışişleri Bakanlığına göre mutabakat muhtırasının sonuç vermesi durumunda, “60 gün içinde nükleer mesele de dâhil olmak üzere muhtırada yer alan konular” tartışılacak…
Bu aslında İran’ın başından beri savunduğu “aşamalı müzakere” prensibine gelindiğini ortaya koyuyor. Ama yukarıda da belirttiğim gibi bu olası uzlaşmayı, İsrail ve lobisi engellemeye çalışıyor.
Tahran yönetimi de buna dikkat çekiyor: “ABD’nin karar alma süreçlerinde bir karmaşa bulunmaktadır; Siyonist rejimin burada yıkıcı müdahalesi için zemin hazırdır.”
Trump: “Bölge önce İsrail’le anlaşsın”
İşte Trump’ın dosyasından çıkan “önce Abraham anlaşması” şartı, İsrail ve lobisinin yeni engelleme girişimidir. Trump’ın “büyük bölge barışı” gibi sunduğu şart şöyle:
Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan başta bölge ülkeleri liderleriyle yaptığı telefon görüşmesinden bahsederek, “yaptığım görüşmelerde, ABD’nin bu çok karmaşık bulmacayı bir araya getirmek için yaptığı tüm çalışmaların ardından, tüm bu ülkelerin en azından eşzamanlı olarak Abraham Anlaşmaları’nı imzalamalarının zorunlu olması gerektiğini belirttim” dedi.
Özetle Trump Türkiye başta bölge ülkelerine, “İran’la anlaşmamı istiyorsanız, önce hepiniz İsrail’le Abraham Anlaşması imzalayın” diyor!
ABD’nin “Filistin’e ihanet edin” şartı
Bu Trump’ın iddia ettiği gibi “bir bölge barışı” girişimi değil, pratikte ABD-İran anlaşmasına sokulmuş kamadır. Zira Trump’ın görüştüğü ülkelerin çoğunun “sırf İran’la anlaşma karşılığında” İsrail’le Abraham Anlaşması imzalaması olası değildir.
Çünkü ABD’nin bu şartı, fiilen bölge ülkelerine “Filistin’e ihanet edin” şartıdır.
Oysa bu ülkelerinden en azından bir kısmı açısından İsrail’le Abraham Anlaşması’nın şartı, İsrail’in 1967 sınırlarına çekilmesi ve Filistin Devletini tanımasıdır. Bunun üzerinden atlayarak sırf ABD İran’la anlaşsın diye İsrail’le anlaşmak, Abraham anlaşmasına imza atacak liderlerin siyasi intiharı olur.
İran açısından kabul edilemez
Kaldı ki ABD-İran savaşının nedenlerinden biri de Filistin meselesidir, İran’ın Filistinlilere desteğidir, İran’ın İsrail’in Gazze soykırımına karşı fiili karşı duruşudur.
Nitekim İran, ABD’yle mutabakat muhtırasının merkezine sadece “ABD’nin İran’a saldırısının son bulmasını” değil, bölgedeki tüm saldırıların sonlandırılmasını koyuyor. İsrail’in Lübnan başta bölge ülkelerine saldırının sona erdirilmesi, Tahran’ın imzalayabileceğini bir anlaşma metninin esasını oluşturuyor.
Dolayısıyla Trump’ın mutabakata Abraham şartı koyması, İran açısından da Trump’ın isimlerini sıraladığı bölge ülkelerinin çoğunluğu açısından da kabul edilemez.
Trump İran’la anlaşma istiyorsa, ki iddia ettiğinin tersine Washington Tahran’dan çok daha istekli, o zaman “made in İsrail” şartlarını kenara koyarak, geçen hafta dile getirdiği “ben ne dersem Netanyahu onu yapacak” sözünü siyasete yansıtmalıdır.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
26 Mayıs 2026
Orman kanununun panzehri
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/05/2026
Pekin, ABD Başkanı Donald Trump’ın ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i ağırladı. Uluslararası basında iki ziyaretin farkları üzerine çeşitli analizler yapılıyor.
Ancak iki ziyareti birbiriyle kıyaslamak doğru bir yöntem değil. Çünkü ilki rakibin, ikincisi ise ortağın ziyaretiydi. Bu nedenle ilkinde “çatışma” dahil birçok uyarı, ikincisinde de ise ortaklığın her boyutta derinleştirilmesi amacı vardı.
Hegemonizme karşı işbirliği
Bu temel fark Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in imzaladığı 40 anlaşmaya ve iki ülkenin dünyaya ilan ettiği ortak bildiriye yansıdı.
Çin ve Rusya’nın “çok kutuplu dünya düzeninin inşasına ilişkin ortak bildirisi” içeriği, mesajları ve hedefleriyle yeni dünya düzenine işaret ediyor.
Pekin ve Moskova’nın ortak bildirideki tespitleri şunlar: “Tek taraflı zorlayıcı yaklaşımlar, hegemonizm ve blok çatışması gibi olumsuz yeni sömürgeci eğilimler yükselişte. Uluslararası toplum parçalanma ve yeniden ‘orman kanunu’na dönüş riskiyle karşı karşıya.”
İki lider bu riske karşı dünyaya “çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler” çağrısı yapıyor.
Çin ve Rusya bu bildiriyle “tek taraflı yaptırımların, blok siyasetinin, sıfır toplamlı oyun stratejilerinin ve hegemonya girişimlerinin kabul edilemez olduğunu” belirterek, askeri ittifakların genişlemesini reddediyor ve insan haklarının diğer devletlerin iç işlerine müdahale için bahane olarak kullanılmasına karşı çıkıyor.
Askeri işbirliğinin derinleştirilmesi
Çin ve Rusya, ABD’nin Asya-Pasifik stratejisine de ortak tutumla karşı çıkıyor.
Pekin ve Moskova, NATO’nun Asya-Pasifik bölgesine doğru genişleme eğilimine karşı çıkarken, Japonya’nın silahlanma programına ve askerileşmesine dikkat çekiyor, Tokyo’nun “ciddi güvenlik riski” oluşturduğunu belirtiyor.
İki ülke, bölgedeki bu risklerin karşılığında, askeri ilişkilerini daha ileri seviyeye taşıyacaklarını ilan ettiler. Bunu ortak askeri tatbikatları artırarak, hava ve deniz devriyelerini genişleterek, savunma koordinasyon mekanizmalarını güçlendirerek ve güvenlik alanındaki karşılıklı koordinasyonu derinleştirerek yapacaklar.
Küresel yönetişim sistemi
Putin’in Çin’e 25. ziyareti bu. Her ziyaret, iki ülkenin işbirliğinin ve ortaklığının seviyesinin artmasıyla sonuçlandı. Bunu bazen “en sert kaya” benzetmesiyle, bazen de “Mao ile Stalin’in işbirliğini aşan işbirliği” benzetmesiyle sundu iki başkent…
İki liderin bu son zirvesinde de, Xi, ikili ilişkilerin “binlerce darbeye rağmen yeni zirvelere ulaştığını” belirtti. Xi, iki ülkenin “karmaşık ve değişken dünyada, daha adil ve makul bir küresel yönetişim sistemi için birlikte çalışmasına” işaret etti.
İran’a destek
İki liderin gündeminde iki çatışma da vardı.
İran’a destek veren Xi ve Putin, ABD ve İsrail’in İran’a askeri saldırısının uluslararası hukukun ve uluslararası ilişkilerin temel ilkelerini ihlal ettiğini belirttiler.
İki liderin Ukrayna krizinin çözümüne ilişkin ortak saptamları ise meselenin köküne işaret ediyor: Çözümün, ancak çatışmanın temel nedenlerinin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olduğunu savundular.
Putin başından beri “kök meselenin” NATO’nun genişlemesi olduğunu belirtiyordu.
Üç sonuç
Çin-Rusya zirvesini küresel güç mücadelesi bağlamında analiz edersek:
1) ABD hegemonyası zayıflıyor, çok merkezli/kutuplu yeni dünyanın inşası güçleniyor.
2) ABD’nin küresel liderlik kapasitesi zayıflıyor, Küresel Güney’in uluslararası ilişkilerdeki etkisi artıyor.
3) ABD-Avrupa işbirliği zayıflıyor, Çin-Rusya işbirliği güçleniyor. (Hatta Avrupa içinde ABD’den bağımsız Çin’le yararlı işbirliği yapma eğilimi yükseliyor.)
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Mayıs 2026
Trump’ın elinden düşen iki kart
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/05/2026
ABD’nin iki stratejik kartı var: Kürt kartı ve Tayvan kartı.
İlkini bölgemizde, Türkiye’de, İran’da, Irak’ta ve Suriye’de kullanıyor. İkincisini ise Çin’e karşı kışkırtıyor.
İran ve Çin, Trump’ın elindeki bu iki kartın koz değerini düşürdü.
ABD basını: Trump Tayvan’ı sattı
ABD Başkanı Donald Trump, Çin’den dönerken uçakta gazetecilere şöyle dedi: “Çin çok büyük, çok güçlü bir ülke. Tayvan ise çok küçük bir ada. Düşünün, orası Çin’e sadece 59 mil uzaklıkta. Biz ise 9 bin 500 mil uzaktayız. Bu biraz zor bir problem.”
Bu yorum ABD basını tarafından “Trump Tayvan’ı sattı” diye yorumlandı.
Peki Trump’ı bu değerlendirmeye mecbur eden neydi? Çin’in gücü ve önceki yazımızda da altını çizdiğimiz gibi Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in ilk kez bu konuda ABD’ye “çatışma” uyarısı yapmasıydı.
Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, ABD-Çin zirvesini değerlendirdiği ertesi günkü açıklamasında bunun altını bir kez daha kalın bir şekilde çizdi: “Tayvan sorunu uygun şekilde ele alınırsa ABD-Çin ilişkileri istikrarlı olacak. Aksi halde, iki ülke arasında gerginlikler ve hatta çatışmalar yaşanabilir, ilişkilerin geneli tehlikeye girebilir.”
İran Kürt kartını zayıflattı
Trump’ın elindeki Kürt kartını düşüren ise İran oldu.
ABD’nin İran’a saldırısından önce İran’daki beş Kürt örgütü birleşerek rejimi yıkma hedefi ilan etmişti. Ancak İran ABD’ye direnirken ve ABD’nin müttefik ülkelerindeki üslerini vururken, bu beş örgüt harekete geçemedi bile.
ABD ve İsrail bunun üzerine uzun yıllardır yatırım yaptıkları Kuzey Irak’taki Kürtleri devreye sokmaya çalıştı. Trump, savaşın ortasında bizzat Barzani ile Talabani’yi arayarak İran’da devreye girmelerini istedi. Ama onlar da genel gidişatı gördükleri için Washington’un çağrısını geçiştirdiler.
Trump o günden beri bölgedeki Kürt örgütlerini suçluyor; “para verdik, silah verdik ama işlerini yapmadılar” diyor.
Kürtlere ve Tayvan’a “hırsızlık” suçlaması
ABD Başkanı Donald Trump’ın elindeki Tayvan kartının Çin’in gücü ve Kürt kartının da İran’ın direnişi karşısında zayıflaması, bölgemizdeki Kürtler açısından da Tayvan Çinlileri açısından da derslerle doludur.
Bir kere Trump’ın Kürtlere ve Tayvan Çinlilerine yönelik yaptığı “hırsızlık” suçlaması bile yeterince ağır bir derstir.
Trump İran’a karşı Kürtleri harekete geçiremediği günden bu yana neredeyse her gün en az bir kez Kürtleri “hırsızlıkla” suçluyor, “gönderdiğimiz silahları çaldılar” diyor, “verdiğimiz silahları isyancılara ulaştırmadılar” diyor.
Trump Tayvan konusunda da “hırsızlık” suçlaması yaptı. Çin dönüşü uçakta gazetecilere açıklama yaparken “Tayvan bizim çip endüstrimizi çaldı” dedi.
Bu tarz Trump’a özgüdür sanılmasın, genel emperyalist ABD liderliği tutumudur; kimi zaman kullanır atar, kimi zaman böyle suçlar. Kürtlerin de Tayvan Çinlilerinin de çıkaracağı bir başka ders işte budur.
ABD güvenlik şemsiyesi delik deşik
Dünya siyasi tarihi açısından çok önemli bir dönemi yaşıyoruz. Emperyalist ABD’nin hegemonyasının zayıfladığı ve küresel liderlik kapasitesinin erozyona uğradığı ve çok merkezli/kutuplu bir dünyanın inşa olduğu bir süreç. ABD’nin bu gidişatı frenleyebilmek için attığı askeri adım Hürmüz Boğazı’na takıldı.
Bunun birçok sonucu ortaya çıkmaya başladı. İşaret ettiğimiz “koz kartları” meselesi zorunlu sonuçlardan biridir.
Ama daha önemlisi ve bu türden koz kartlarını sıra sıra düşürecek olanı ise şu: ABD’nin müttefiklerine açtığı “güvenlik şemsiyesinin” işe yaramadığı Körfez’de çok net bir şekilde görüldü.
Bunun yansımalarını görmeye daha yeni başlıyoruz…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Mayıs 2026
İran’da askeri, Çin’de diplomatik yenilgi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/05/2026
ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin ziyaretinden önce Ufuk Ötesi’nde yaptığımız analizde, “Trump’ın İran’da yenilerek, zayıf bir elle Çin’e gittiğini” belirtmiştik.
Trump İran’da askeri yenilgi alarak gittiği Çin’de, bir de diplomatik yenilgi aldı.
Atlantik’te şımarık, Çin’de saygılı Trump
Trump, iki ay öncesine kadar Çin’e karşı çatışmacı bir dil kullanıyordu. Bu ziyarette Trump’ın çatışmacı dilinin yerini, işbirliği arayan çok ölçülü bir dil aldı. Trump birçok meselede Çin ile birlikte hareket etmeye istekli görüntü verdi.
Birçok uluslararası gözlemci, Trump’ın Pekin’deki konuşmasını, “ilk kez devlet adamlığı profiline yaklaştı” diye yorumladı. Trump’ın saldırgan, kibirli, şımarık, üsttenci, ölçüsüz dilinin yerine, Pekin’de muhatabına çok saygılı ve kibar bir dili vardı.
Özetle Atlantik ve Ortadoğu başkentlerindeki şımarık Trump’ın yerine, Çin’in başkenti Pekin’de çok saygılı ve ölçülü bir Trump gördük.
İran’ın ABD’ye verdiği ders
Trump’ın ruh hali düzelmiş değil elbette. Onu Pekin’de saygılı olmaya zorlayan güçtür; birincisi Çin’in büyük gücü ve ikincisi de İran’ın verdiği ders.
Bu köşede daha önce “Trump Hürmüz’de battı” başlıklı bir analiz yapmıştık. Evet, Trump İran’da boyunun ölçüsünü aldı ve o ölçünün de etkisiyle, başka ülkelere davrandığı gibi Çin’e davranamayacağını gördü.
İran’a diz çöktüremeyen ABD’nin, Çin karşısında eşitliği ve dengeli ilişkiyi kabul etmek dışında bir çaresi yok artık.
Tukidides Tuzağı kaçınılmaz değil
ABD’nin güç kullanımı seçeneği elbette var ama bu bir çözüm ya da çare değil. Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping açık açık uyardı Trump’ı, “Tukidides Tuzağına” düşülmemesini, “o tuzağı aşarak büyük güç ilişkilerinde yeni bir paradigma oluşturulmasını” savundu.
Nedir Tukidides Tuzağı? Antik Yunan tarihçi Thucydides, Atina ile Sparta arasında yaşanan Peloponez Savaşı’nın kaçınılmazlığını şu şekilde kaydetmişti: “Savaşı kaçınılmaz kılan şey, Sparta’nın yükselişi ve bunun Atina’da yarattığı korkuydu.”
ABD ve Çin aynı kaçınılmaz durumla karşı karşıya mı peki? Xi Jinping’in uyarısı bundan kaçınılabileceğine işaret ediyor.
Tukidides Tuzağı, Batılı kodlara sahip ve hegemonik güç mücadelesi anlayışına dayanıyor. Bir ölçüde satranç gibi; rakibin şahı ele geçirilmeli.
Çin ise Batılı kodlara sahip değil, hegemonya karşıtı, hegemonik güç mücadelesini reddediyor. Diplomasisine satranç yerine go oyunu anlayışı yansıyor; yani rakibin hareket alanını daraltmayı esas alıyor.
Buradan bakılınca, Çin’in geçiş sürecini savaşsız sağlamayı başarabileceği görülüyor. Çin yönetimi, zamana yayıyor, hareket alanını daraltıyor ve ABD’yi savaşı tercih edemeyecek duruma mecbur etmeye çalışıyor.
İlk kez “çatışma” uyarısı
ABD’ye savaşı tercih etmemesi gerektiğini anlatmanın yollarından biri de savaşın maliyetini göstermektir. İran Küresel Güney adına, Asya adına iyi bir ders vermiş ve o maliyeti hissettirmiş oldu ABD’ye. Çin bunun üzerine “çatışma” uyarısı ekleyerek ABD’ye kesin bir sınır çizdi.
Evet, Pekin’deki ABD-Çin zirvesinin en kritik konusu Tayvan’dı ve Xi Jinping ilk kez geleneksel Çin diplomasisini aşarak ABD’ye “çatışma” uyarısı yaptı. Xi Trump’a Tayvan konusu iyi yönetilmezse, iki ülke arasında çatışma yaşanabileceğini söyledi.
Bu, bugüne kadar Çin’in ABD’ye Tayvan konusunda yaptığı en sert uyarıydı.
Çünkü İran’da da görüldü ki ABD’nin en iyi anladığı dil, gücün dilidir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mayıs 2026
Trump Çin’e yenilerek gidiyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/05/2026
ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz Savaşı nedeniyle ertelediği Çin ziyareti, 14-15 Mayıs’ta olacak. Demek ki Hürmüz Savaşının en azından bu aşamasının sonu geldi.
Çünkü Hürmüz Savaşı ya da ABD’nin İran’a saldırısı, son tahlilde ABD’nin Asya’ya saldırısının başlangıcıydı. ABD fırsat buldukça, Asya’ya karşı “silahlı siyaset” izlemeyi sürdürmek isteyecektir. Tabii İran’ın etkili yanıtı, ABD’nin fırsat koridorunu fazlasıyla daraltmış oldu.
Trump’ın eli zayıf
Hürmüz Savaşı’nın bu haliyle ABD’ye çok kritik bir yenilgi tattırdığı ortada.
Bu ABD-Çin ilişkileri bağlamında şu anlama geliyor: Trump, ertelediği eski tarihe göre, şimdi Çin’e daha zayıf bir elle gidiyor.
ABD İran’da yenildi, Trump İran’da siyaseten kaybetti. Bu, Trump’ın Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in karşısına daha zayıf oturması demek.
Daha geniş planda ise anlamı şu: ABD Çin’e ticaret savaşını kazanamadı, ardından Trump’ın yaptırımları Pekin’in geri adım atmaması nedeniyle sonuç alamadı.
Bunların üstüne İran’da yenilmiş bir ABD’nin Çin üzerinde baskı kurabilmesi artık düne göre çok daha zor.
Siyasi kaldıraçlar
Trump’ın Çin ziyaretinin zemini ekonomi-politik, öncelikli amacı da Çin’le ticareti dengelemek ve Çin’in ticaret kapasitesini sınırlayabilmek.
ABD bunu sadece ekonomik araçlarla, yani gümrük tarifelerini artırmak benzeri araçlarla yapmıyor, aynı zamanda siyasi araçları kaldıraç olarak kullanmaya çalışıyor.
Bu siyasi kaldıraçlar şunlar: Japonya ve Güney Kore’deki askeri varlığı, Filipinler ve Avustralya gibi ülkelerle Çin’e karşı işbirliği, Uygur kışkırtması ve Tayvan meselesi.
Ancak ABD bu siyasi araçları bakımından da Hürmüz’de kan kaybetmiş oldu.
‘Amerikan caydırıcılığı’ sorunu
İran’da yenilen, müttefiklerine açtığı güvenlik şemsiyesi işe yaramayan, müttefik desteği olmadığında bir bölge savaşını kazanamayan, stok yenileme zorluğu yaşayan ABD’nin elindeki kartları daha etkili kullanabilme kapasitesi zayıfladı.
Örneğin “İran’a karşı Arap ülkelerindeki üslerini koruyamayan bir ABD, Çin’e karşı topraklarımızdaki üslerini nasıl korur” sorusu artık Japonların ve Güney Korelilerin gündemindedir. Bu ülkelerde ABD stratejisine eklemlenerek Çin’e düşmanlık yapılmasını savunanların eli zayıflıyor, Çin’le bağımsız ve iyi ilişki geliştirmek isteyenlerin eli güçleniyor.
Dolayısıyla ABD’nin İran’da yenilmesi, Washington’un Çin’e uygulamaya çalıştığı askeri çevreleme stratejisini zayıflatacaktır.
ABD’nin nafile Tayvan hamlesi
Gelelim asıl konuya, Tayvan’a. Çin için ABD’yle kurulacak her türden ilişkinin, yapılacak her türlü işbirliğinin ön şartı Tayvan’dır, “tek Çin” politikasıdır. Dolayısıyla konu Trump’ın ziyaretinin de parçasıdır.
ABD resmen “tek Çin” politikasını kabul ediyor ama attığı imzalara aykırı olarak Tayvan’la farklı bir tür ilişki geliştirmeye çalışıyor. ABD Tayvan’ı bağımsız bir ülke olarak tanımıyor ama uydusu niteliğindeki çoğu ada devleti olan 11 ülkenin Tayvan’ı tanımasını sağlıyor.
Tayvan’ı tanıyan tek Afrika ülkesi olan Esvati’ye bir “Tayvan lideri” gezisi planlandı. Bu gezi, Trump’ın Çin ziyareti öncesinde, Washington’un “Tayvan kartı elimde” mesajından başka bir şey değil. Tam da Tayvan’ın ana muhalefet partisi Kuomintang’ın lideri Cheng Li-wun’un Pekin’i ziyaret ederek Xi Jinping’le görüştüğü ve “barışın tohumlarını ekme” mesajı verdiği süreçte “Tayvan liderini” uluslararası sahaya çıkarmak, tipik bir Amerikan işi.
Şu farkla ki Washington’un bu çabalarının artık koz değeri yok.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Mayıs 2026