Posts Tagged İran

Öcalan’ın mesajlarının analizi

Siyasal Kürt aktörlerin bir kısmı, Öcalan’ın “Kürt davasını” sattığını düşünüyor. “Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” olarak PKK’ye karşı çıkan ve bu nedenle PKK tarafından yıllardır hedef alınan kimi siyasal Kürt aktörler de şöyle diyor: “Devlet, federasyon hatta özerklik bile istemekten vazgeçip entegrasyonu savunan Öcalan, bizim savunduğumuz çizgiye geldi.”

Öcalan aslında ne davasını sattı ne de çizgisinde köklü bir değişiklik yaptı. Öcalan pragmatisttir ve şartları göz önünde bulundurarak, yarın sıçramak için bugün en uygun kazanç zemininde uzlaşıyor. ABD’nin gerilemesi, Ortadoğu’daki yeni güvenlik mimarisi arayışları, yeni güç dengeleri ve bunun Türkiye siyasetine yansıması üzerinden Öcalan uzun vadeli bir strateji çiziyor. 

Öcalan’ın medyaya yansıyan 20 Temmuz ve 2 Ağustos tarihli DEM heyetiyle yaptığı görüşmeler, bu bakımdan analiz edilmeyi gerektiriyor.

İmralı güç merkezine dönüştürülüyor

Bahçeli’nin netleştirilmesini istediği Öcalan’ın statüsünde uzlaşılmış. Öcalan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın başkanlık ettiği Koordinasyon Kurulu’nun altında oluşturulacak “Silahsızlanma ve Siyasallaşma Kurulu”nun üyesi olacak. Öcalan özgürlüğü konusunda da rahat, “süreç ilerlesin, onlar zaten beni burada tutmak istemezler” diyor. 

Öte yandan Öcalan DEM ile PKK’yi yeni bir siyasal örgüt altında birleştirmenin hazırlığına da başlamış. Adını şimdilik “Demokratik Toplum ve Cumhuriyet hareketi” diye ifade ediyor. 

Özetle Öcalan, adım adım Türkiye’de bir güç merkezi haline geliyor, getiriliyor.

Açılımla yeni cumhuriyet

Öcalan, bu sürecin sonunda yeni bir cumhuriyetin kurulacağına işaret ediyor. Zaten AKP’nin daha önce yeni bir cumhuriyet kurduğunu belirtiyor. Kurulacak bu en yeni cumhuriyetin en az iki sütunlu olması gerektiğini savunuyor. Ne ilk cumhuriyetteki gibi sadece CHP’lilik/Kemalist sütunlu ne de şimdiki cumhuriyette olduğu gibi sadece muhafazakâr demokratlık sütunlu;. en az iki sütunlu, hatta üçüncü ve dördüncü sütunlar bile olabilir! Dahası Öcalan “en az MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız” diyor. 

Özetle üniter bir ulus-devletin yerine çok kimlikli yeni bir modele işaret ediyor. Öcalan bu modelin anayasasında Kürtlerin bir hukuk öznesine dönüşeceğini söylüyor. Ama bunu özel bir taktikle yapacaklarını, anayasada bunun “kimlik özgürlüğü” şeklinde yer alacağını belirtiyor. Kimlik olunca, Kürtlük, Türklük, Alevilik, kadınlık gibi kimliklerin her birine anayasal özgürlük sağlanacağını savunuyor. 

Ve Öcalan tüm bu süreçte CHP/Yeni Parti’nin de dönüşeceğini, Kemalist tarih tezlerinin değişeceğini savunuyor. Kürt açılımı ile CHP’li belediyelere operasyonun paralel yürütülmesinin de nedeni zaten oydu. Açılımın üç aktörü de biliyor ki kurucu partiyi teslim almadan yeni bir cumhuriyet kurulamaz. 

“İran’a karşı Türk-Kürt ittifakı” açılımı

Öcalan Türk-Kürt ittifakını ümmet temelinde yorumluyor. Ümmeti de İslam ve Ortadoğu enternasyonalizmi diye tarif ediyor ve Türk-Kürt İslam ümmetinin “Ortadoğu dinamiğini değiştireceğini” savunuyor.

Erdoğan ve Bahçeli’yle kurduğu ittifakı Yavus-Kürt İdris ittifakına benzeten Öcalan, “Yavuz Kürt mirlikleri ile nasıl Ortadoğu’yu kazandıysa öyle kazanılacak” diyor. Yavuz-Kürt İdris ittifakı Safevi Türklerinin yönettiği İran coğrafyasına karşı savaşmıştı. Öcalan bugünkü Türk-Kürt ittifakının hedefinin de yine İran olduğunu söylüyor: “İran böyle bırakılamaz. Suriye nasıl son dönemini yaşıyorduysa bu Şia iktidarı da son dönemini yaşıyor. Neçirvan Barzani ve Bafil Talabani’nin de içinde olacağı ve PJAK’ı da dönüştürecek bir hamle başlatmak gerekir. (…) İran çözülecekse buradan çözülür. İsrail-ABD çözemez. (…) İran’ı hallettiği oranda en büyük birikim Türkiye’dedir. Bu birikimler birleştikçe bizi bir Ortadoğu birliğine, enternasyonalizmine getirecek.”

Statü karşılığı başkanlık

Peki bu açılımın daha önce yapılan açılımlardan farkı ne? Onlar yürümedi de bu neden yürüyecek? Öcalan’ın buna yanıtı şu: “2015’teki gibi yarım yamalak değil. Anayasayı, seçimleri, cumhurbaşkanlığını belirleyecek bu çalışma.” Yani Öcalan açıkça açılımın karşılığının Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açmak olduğunu belirtiyor. 

Bu, stratejik bir düzleme ve ilişkiye değil, taktik bir düzleme ve ilişkiye işaret ediyor. Mesele şu ki taktik düzeydeki ilişkiler, yeni siyasal ihtiyaçlara göre yine bozulabilirler.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ağustos 2026

, , , , , , , , ,

1 Yorum

Suriye’de iki nüfuz alanı sorunu

İsrail’in 18 Ağustos’ta Ebu Zuhur üssünü vurması, yeni bir aşamaya işaret ediyor. Zira İsrail daha önce üç kez benzer şekilde başka üsleri vurmuştu. Bunun farkı, artık kuzeye doğru yönelmesi ve Türk sınırına 70 km mesafedeki üssü hedef almasıydı. 

İsrail, saldırılarını “Türk askeri yerleşmesine izin vermeyeceğiz” diye gerekçelendiriyor. Ankara ise buna “gayriciddi iddia” diyerek tepki gösteriyor. Ankara’ya göre İsrail Başbakanı Netanyahu’nun “Türk askeri varlığına izin vermeyeceğiz” sözleri , İsrail’in Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü hedef alan saldırılarına meşruiyet arayışının ürünü. 

İsrail’in Şara’dan beklentisi

Türkiye’nin vurulan üsse yerleşmek istediğine kaynaklık yapan açıklamalardan biri de Suriyeli yetkililerden gelmişti: “Türk heyeti İsrail saldırısından önce üssü ziyaret etti.” Bu açıklama Şam’da ikili bir tutum olduğuna işaret ediyor. Zira Şam yönetiminin, üslerin ve askeri havalimanlarının yeniden aktif hale getirilmesini istediği biliniyor. Bunun Türkiye tarafından üstlenilip üstlenilmeyeceği konusu elbette Şam’ın kararıdır ancak uluslararası hukuk açısından İsrail’in “Türk askeri yerleşmesini” önlemek amacıyla Suriye üslerini vurması, egemenlik ihlali ve suçtur. 

Bu durum Şara’nın ABD, İsrail ve Türkiye üçgenindeki sıkışıklığıyla da ilgilidir. Esad’ın devrilmesine ve Şara’nın iktidar olmasına katkı sağlayan İsrail, karşılığını istiyor. İsrail, Şara’nın 27 Kasım 2024’te başlattığı harekat sırasında Suriye üslerini vurarak, HTŞ’nin ilerlemesini kolaylaştırmıştı. Şara iktidar olduktan sonra İsrail ve Suriye, ABD’nin arabuluculuğunda bir güvenlik anlaşması yapmıştı. İsrail’e göre o anlaşma, “mevcut statükonun korunmasını” yani üslerin yeniden askerileşmemesini içeriyor.

ABD ne istiyor?

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Irak-Suriye Özel temsilcisi Tom Barrack, İsrail’in üs saldırısının ardından yaptığı açıklamada “Türkiye’nin İsrail saldırısı konusunda önceden uyarılmadığını” belirtti. Türkiye ve İsrail’in geçen yıl Azerbaycan’da vardığı mutabakat, askeri adımlarda bilgilendirmeyi içeriyor. İsrail’in ihlal ettiğinin açıkça görüldüğü o mutabakatın yerine ya da onu bütünlemek üzere, ABD şimdi “üçlü (Türkiye, İsrail ve Suriye) çatışmayı önleme mekanizması kurulmasını” öneriyor. 

ABD’nin stratejik planda istediği, Suriye’nin egemenliği mi, yoksa İran’ın nüfuzundan çıkarılan Suriye’nin Türk ve İsrail nüfuz alanlarına paylaştırılması mı? Asıl mesele bu… 

İsrail’in ne istediği ortada. Esad’ın devrilmesini fırsat bilerek işgal ettiği Golan Tepelerini genişleten, yeni işgal ettiği topraklarda üsler kuran, Dürzilerin hamiliğine soyunarak onlara “fiili özerklik” sağlayan İsrail, Suriye’nin güneyinin “askersizleştirilmesini” istiyor. 

İsrail’in amacı

İsrail’in bu yayılmacı siyasetini son olarak en somut şekilde ortaya koyan isim, İsrail’in ABD Büyükelçisi Yechiel Leiter oldu. Leiter Jerusalem Post’a verdiği demeçte, Ocak 2026’da Paris’te Suriye’yle yapılan “statükonun korunması” anlaşmasının, hem Türkiye’nin hem de İsrail’in ilerlememesini içerdiğini belirtiyor. Leiter’e göre İsrail Suriye’de sadece 78 mil karelik güvenlik bölgesine sahip, Türkiye ise daha fazlasına… 

İsrail Büyükelçisinin bu açıklaması, yukarıda sorduğum sorunun yanıtına işaret ediyor: Evet, ABD ve İsrail, stratejik planda, Suriye’nin Türk ve İsrail nüfuz alanları olarak paylaşılmasını istiyor. 

Esad’ın devrilmesinin en sorunlu sonuçlarından biri de bu elbette. 

YPG ve Öcalan’ın mesajları

Burada asıl üzerinde durulması gereken, bunun, “Kürt açılımının jeopolitiği”yle olan ilgisidir: YPG/SDG’nin Kobani sorumlusu Mahmut Berhudan, Türk basınına verdiği röportajda, “Şam yönetiminin sıcak bölgede kendilerine görev vermesi hâlinde İsrail’e karşı savaşmaya hazır olduklarını” söyledi (Türkiye Gazetesi, 17.8.2026). Öcalan ise DEM heyetiyle 20 Temmuz’da yaptığı görüşmede, “Türk-Kürt ittifakının hedefinin İran olduğunu” savundu. 

Zıt görünümlü bu iki açıklama aslında birbirini “Türkiye’ye tuzak” bağlamında bütünlemektedir. Ulusal çıkarlar açısından asıl sorun da budur.

Meseleyi İsrail’in “partiler üstü” yayılmacılığından kopararak 27 Ekim’de yapılacak seçime indirgemek, ABD’nin “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” inşa etme stratejisini doğru okuyamamak ve bunun gereği olan “İran’ı çevreleme koalisyonu” hatasına düşmek, büyük maliyetler doğurur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ağustos 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Ortadoğu’nun ABD sorunu

İlişkilerinin en gerildiği süreçte, İran ile Suudi Arabistan, Çin’in başkenti Pekin’de 10 Mart 2023’te biraraya gelerek normalleşme kararı almıştı. Çin’in bu barışçı diplomatik başarısı ABD’yi çok rahatsız etmişti. Çünkü sorun yoksa, ABD’ye ihtiyaç da olmazdı. ABD bölgedeki varlığını gerekçelendirebilmek için gerekirse sorun yaratıyor ve karşıtlıklar oluşturuyordu.

ABD iki yıl sonra Haziran 2025’te İran’a saldırı başlattı ve artık Suudi Arabistan ile İran karşı karşıyalar. ABD Suudi Arabistan’daki üslerinden İran’a saldırıyor, İran da Suudi Arabistan topraklarındaki o üsleri vurarak ABD’ye yanıt veriyor.

Sadece iki yıldaki şu farklı iki örnek bile bölgemizin en önemli sorununun ABD emperyalizmi olduğunu göstermektedir. ABD sorun çıkarırken, karşıtlıklar üretirken, bölge ülkelerine sıra sıra saldırırken, tersine Çin problemlerin çözümüne arabuluculuk yapmaktadır. 

Bu “bölgenin dostu kim, düşmanı kim” temel sorusuna yanıt açısından kritik önemdedir. Bu, bölgesel güvenlik mimarisi inşa ederken sorulacak en temel sorudur. 

Hangi güvenlik mimarisi?

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan üçlüsünün imzaladığı Mekke İttifakı anlaşmasını değerlendirdiği söyleşinde şöyle dedi: “Avrupa ile Ortadoğu güvenlik mimarilerinin Türkiye üzerinden uzun vadede hatta orta vadede uyumlaştırılması da mümkün.” (AA, 8.8.2026)

Avrupa ile Ortadoğu güvenlik mimarilerini uyumlulaştırabilmenin olası olup olmaması bir yana, bağımsız Avrupa ya da Ortadoğu güvenlik mimarilerinden söz edebilir miyiz acaba? Çünkü ABD, Ukrayna ve İran krizleri üzerinden, her iki bölgenin güvenlik mimarilerini parçalayarak, kendisiyle uyumlu olanı inşa etmeye çalışıyor. 

ABD, Ukrayna krizi üzerinden Rusya’yı dışarıda bırakan bir Avrupa güvenlik mimarisini, İran’ı vurarak da İsrail merkezli bir Ortadoğu güvenlik mimarisini inşa etmeye çalışıyor. 

Dolayısıyla Dışişleri Bakanı Fidan’ın uyumlulaştırma iddiasında bulunduğu Avrupa ve Ortadoğu güvenlik mimarileri, eğer Rusya ve İran içinde değilse, zaten ABD sponsorlu güvenlik mimarileri olduğunu anlamına gelir.

Mekke Paktı’nın rolü

Bölgemizin önümüzdeki dönem açısından en temel konusu şudur: ABD’yi dışarıda bırakan bir büyük bölgesel güvenlik mimarisi inşa edilebilecek mi, yoksa biri ABD’nin kontrolünde olan, farklı güvenlik mimarileri mi olacak? 

ABD, İsrail hegemonyasında bir Ortadoğu düzeni kurmaya çalışıyor. ABD bunu Hazar-Akdeniz hattında İsrail-Türkiye normalleşmesiyle, Körfez-Akdeniz hattında İsrail-Körfez ülkeleri normalleşmesiyle sağlamayı planlıyor.

İran’ın başarısı bu bakımından kritiktir; ABD planlamasını füzeleriyle frenlemiş durumda. Dahası Amerikan güvenlik şemsiyesinin işe yaramadığını da bölge ülkelerine göstermiş oldu. 

Dolayısıyla bölge ülkeleri açısından maharet, bu konjonktürü, ABD’yi dışarıda bırakacak şekilde bir bölgesel güvenlik mimarisi inşa edebilmenin zemini yapabilmektir. Tersine, bunu İran’ı dışarıda bırakan bir anlayışla ele almak ise bölgecilik değil, dar çıkarcılıktır ki döner dolaşır ABD’ye yarar.

Sonuç olarak diyebiliriz ki Mekke Paktı’nın Ortadoğu güvenlik mimarisi açısından değerinin iki zıt temel ölçütü vardır: ABD ve İran’a karşı pozisyonu.

İran’a karşı konumlanan bir Mekke Paktı, Ortadoğu güvenlik mimarisini inşa edemez, üye ülkelerin güvenliğiyle sınırlı kalır ama daha önemlisi İran’a karşı konumlanan bir Mekke Paktı, ABD’nin bölgesel işlerinin vekaletini almış olur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ağustos 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Mekke Paktı sorunu

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke’de imzaladığı ortak savunma anlaşması, bölgenin güvenlik mimarisi açısından yeni bir dönemin başlangıcıdır. 

Anlaşmanın “üç devletten herhangi birine karşı gerçekleştirilecek silahlı saldırının hepsine karşı yapılmış sayılacağını” içermesi, bu üçlü savunma anlaşmasına bir pakt niteliği sağlamaktadır. 

Burada Türkiye açısında sorun şudur: Paktın diğer iki ülkesinin güvenlik, yakın savaş ve yakın silahlı saldırı açısından risk durumu nedir? 

Beşli güvenlik mekanizması 

Anımsayacaksınız, MHP lideri Bahçeli “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı Türkiye, Rusya, Çin’den oluşan TRÇ ittifakı” önermişti. Peki öyle bir ittifak ne derece olasıydı, Bahçeli’nin dışarıdan destek verdiği AKP hükümeti, “ABD’ye karşı” böyle bir ittifaka gerçekten de soyunabilir miydi? 

İşte bu tartışmalar sürecinde, anımsayasaksınız, bu köşede, 20 Eylül 2025’te “bölgesel beşli güvenlik mekanizması” kurulması gerektiğini dile getirmiştim: “ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurmaya çalıştığı şartlarda, ‘ABD-İsrail şer koalisyonuna’ karşı bir bölgesel güvenlik mekanizmasına ihtiyaç olduğu ortada. Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan işbirliğiyle oluşturulabilecek bir beşli güvenlik mekanizması, ‘ABD-İsrail nasıl durdurulur’ sorusunun en somut yanıtıdır.”

ABD destekli Sünni ittifak

Peki Mekke Paktı, bu beşli güvenlik mekanizmasına giden yol olabilir mi? Üç ülke, Mısır ve İran’ı da pakta dahil edebilir mi? Yoksa tersine bu pakt “İran karşıtlığı” mı içermektedir?

Suudi Arabistan ile İran iki cephede birden şu anda karşı karşıya. ABD İran’a saldırılarını Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerindeki üslerinden yapıyor. İran da bu ülkelerdeki ABD üslerini vuruyor. Diğer yandan iki ülke Yemen’de de karşı karşıyalar. ABD-İran savaşının Hürmüz Boğazı’na, Suudi Arabistan-Yemen çatışmasının da Babül Mendeb Boğazı’na etkisi dikkate alınırsa, konu küresel bir meseledir üstelik.

Kaldı ki anlaşmanın “Mekke” ismiyle yapılması bile Sünniliğine ve İran karşıtlığına işaret etmektedir. 

Son olarak ABD Başkanı Trump’ın Mekke Paktı konusunda yaptığı “olumlu” değerlendirme de üçlü ittifakın “İran karşıtı” karakterine işaret etmektedir. 

NATO’da alan kaydırılması meselesi

Peki Türkiye neden böylesi bir yükün altına girdi? Suudi Arabistan’ın İran’la iki cephede karşı karşıya olduğu, Pakistan-Hindistan çatışmalarının büyüme riski taşıdığı şartlarda, Türkiye neden “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz” anlaşması yaptı? 

Ankara’nın bu pozisyonu, NATO’nun Ankara Zirvesi’yle başlayan yeni süreçten bağımsız değil. NATO’da alan kaydırılıyor. Adana’da Akdeniz ve Ortadoğu’dan sorumlu yeni bir NATO karargâhı kuruluyor. 

Yakın zamanda Suudi Arabistan’da “çok uluslu bir deniz savunma ittifakı” da kurulmuştu. Türkiye, “Kızıldeniz, Babül Mendeb Boğazı ve Aden Körfezi’nde küresel enerji tedarik yollarını güvence altına alma” amaçlı o ittifaka da dahil olmuştu. 

Ankara’nın beklentisi ne?

İran’a karşı müttefiklerinden aradığı desteği bulamayan ABD’nin NATO aracılığıyla o desteği nasıl sağlayabildiğini incelemiştik. NATO’nun Ankara Zirvesi’nin sonuç bildirisinde İran’ın hedef alınmasının Türkiye açısından ne büyük risk taşıdığını çözümlemiştik. İşte o riski büyüten yükümlülüktür Mekke Paktı.

Peki Türkiye bu riski neden alıyor? Ankara dört füze provokasyonuna rağmen ABD’nin yanında İran’a karşı konumlanmamışken, bugün neden böyle bir riski alıyor? 

Amaç Pakistan’ın nükleer gücünden yararlanmak mı? Amaç ABD-Suudi Arabistan’ın imzaladığı nükleer anlaşmadan yararlanmak mı? Amaç “Bayraktar merkezli askeri endüstriyi” iki büyük silah alıcısı üzerinden geliştirmek mi? Yoksa amaç sünni blok liderliği mi? Ya da hepsi mi? 

Astana’dan Mekke’ye

Türkiye kısa süre öncesine kadar İran ve Rusya’yla Astana Platformu’ndaydı, ABD rahatsızdı. Türkiye bugün Pakistan ve Suudi Arabistan’la Mekke Paktı’nda, ABD memnun, Trump coşkuyla selamlıyor savunma ittifakını… 

Ancak iç dinamikleri nedeniyle üç ülke de ABD için çantada keklik değildir. Dolayısıyla yarın tüm planlamalar değişebilir ve yeni ittifaklar kurulabilir, mevcut ittifaklar genişleyerek dönüşebilir. Pakistan’ın Çin’le ilişkisinin derinliği, Suudi Arabistan’ın ABD, Rusya ve Çin üçgeninde kurmaya çalıştığı denge, yapılan tüm hesapları değiştirebilir. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ağustos 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Irak’ta Ukrayna hücresi

Irak’ı, ABD-İran savaşının bir alt cephesi yapmaya dönük olaylar yaşandı son bir haftada.

Bu olaylar iki düzlemde ortaya çıktı: Biri, Irak topraklarından Irak’ın komşularının hedef alınması ve bu saldırılarla ilgili olarak İran’ın suçlanması. İkincisi ise Türkiye’yi de ilgilendiren “Kürt kartı” konusu.

Hedef ‘Irak’ı çatışma alanı’ yapmak mı?

Olguları kronolojik olarak sıralayacak olursak: 

– Ukrayna, Hazar Denizi’nde İran ticaret gemisini vurdu. (Cumhuriyet, 25.7.2026)

– Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı, Irak’tan havalanan insansız hava araçlarıyla (İHA) ülkedeki bazı petrol tesislerinin hedef alındığını açıkladı. Irak’ta faaliyet gösteren İran destekli silahlı gruplar Suudi Arabistan’a yönelik İHA saldırılarının arkasında oldukları yönündeki iddiaları reddetti. (Sputnik, 27.7.2026)

– Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım el-Abudi, Ukrayna adına faaliyet gösteren ve ülke içinde düzenlenen çeşitli saldırılardan sorumlu olan hücrelerin yakalandığını açıkladı. (Cumhuriyet, 28.7.2026)

– Irak Başbakanlık Basın Ofisi: “Irak Ulusal Güvenlik Konseyi, ABD ve Suudi Arabistan’ın Haşdi Şabi’ye ait bazı merkezleri hedef aldığı saldırıların ardından düzenlediği olağanüstü toplantıda, Irak’ın egemenliğini ihlal eden girişimlere karşı koymak ve komşu ülkeleri tehdit edebilecek her türlü girişimi önlemek amacıyla bir güvenlik planının hayata geçirilmesine karar verdi.” (AA, 29.7.2026)

– Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım Abbudi: “Bazı taraflar Irak’ı, ülke çıkarlarına hizmet etmeyen çatışmaların içine çekmeye çalışıyor.” (Rudaw, 30.7.2026)

– ABD ordusu, Erbil Uluslararası Havalimanı’ndan Patriot füze sistemlerini ve personelini çekmeye başladı. (Al-Monitor, 1.8.2026)

– Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi, Irak topraklarının komşu ülkelere yönelik herhangi bir saldırının çıkış noktası veya geçiş güzergahı olarak kullanılmasına izin vermeyeceklerini açıkladı. (Dünya, 2.8.2026)

Ankara-Tahran uyumu

Anımsayacaksınız, ABD Başkanı Trump, 40 Gün Savaşı’nın bir aşamasında Irak’ın kuzeyindeki iki Kürt grubunun liderlerini telefonla arayarak, İran’a karşı harekete geçmelerini istemişti. Ancak Barzaniler ve Talabaniler, bu talebe olumsuz yanıt vermişlerdi. İki grubun bu kararında birincil olarak İran’ın ABD-İsrail cephesine ağır kayıplar yaşatıyor olması ve ikincil olarak da Türkiye ve diğer bölge ülkelerinin uyarısı etkili olmuştu.

Nitekim İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi daha sonra yaptığı bir açıklamada, bu konuda Türkiye’nin önemli rol oynadığına dikkat çekmişti: “Savaş sırasında ABD ve İsrail’in planlarından biri, Irak Kürdistanı’nda bulunan İranlı silahlı Kürt gruplarını harekete geçirerek İran içinde ikinci bir cephe açmaktı. Bu konuda Türkiye önemli bir rol oynadı. Türkiye, Amerikalılarla görüştü ve bu meselede son derece kararlı bir tutum aldı. Yürütülen bir dizi girişim bu planı boşa çıkardı.” (Al Monitor, 20.7.2026)

Bu konuda son bir haftada önemli bir gelişme daha yaşandı. Ankara Tahran’a “Irak’taki İranlı Kürt gruplara saldırıları durdur, bu onları İsrail’e yaklaştırır” mesajı verdi (Ragıp Soylu, Middle East Eye, 31.7.2026). Ankara’nın uyarısında, öncelikle PKK’yle yürüttüğü çözüm sürecininin etkilenmemesi amacı olduğu anlaşılıyor.

Amaç İsrail’in “nüfuz alanını” genişletme

ABD ve İsrail, bir yandan İran’a doğrudan saldırırken, bir yandan da İran’dan Filistin’e uzanan “direniş hattını” ortadan kaldırmaya çalışıyor. Suriye’de Esad yönetiminin yıkılması ve ABD’yle uyumlu Şara’nın iş başına getirilmesi bu amaçlaydı. Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılmaya çalışılması bu amaçladır. ABD’nin Irak ile Körfez üülkelerini karşı karşıya getirerek Bağdat yönetimi üzerinde basınç oluşturmaya çalışması ve hükümeti İran’a karşı pozisyon olmaya zorlaması bu amaçladır.

ABD, “İran’ın nüfuzu bölgeyi tehdit ediyor” diyerek ve bu söylem üzerinden bölge ülkelerinin bir kısmını İran’a karşı konumlandırarak, İsrail’in bölgedeki “nüfuz alanını” genişletiyor. Türkiye başta bölge açısından asıl sorun budur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ağustos 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

Hazar’da ortak cephe olasılığı

Yinelemek pahasına şu iki saptamayla başlayalım: 

1) ABD’nin İran’a saldırısı, “ana strateji” düzleminde, ABD’nin Asya’yı ve Çin’i hedef almasının aşamasıdır.

2) Ankara’daki NATO zirvesi ve 6 maddelik sonuç bildirisi, NATO üyelerine Rusya’ya ve İran’a karşı konumlanma görevi yüklemektedir. 

Ankara’daki NATO zirvesinin önemi

ABD’nin NATO aracılığıyla müttefiklerine dayattığı bu planlama haliyle en çok Türkiye’yi etkileyecektir. Türkiye Ukrayna-Rusya savaşında “aktif tarafsızlık” izledi, ABD-İran savaşında ise dört füze kışkırtmasına rağmen ABD’ye üslerini ve hava sahasını kullandırmadı ve savaşın dışında kalabildi. 

Ancak NATO’nun 7-8 Temmuz tarihli Ankara zirvesi bu açıdan bir değişiklik dayattı. İstanbul Boğazı’ndaki yeni deniz komutanlığı Ukrayna ile, Adana’daki yeni NATO kolordu karargâhı da Doğu Akdeniz-Ortadoğu ile ilgilidir. Haliyle ABD ve İngiltere’nin Türkiye’yi Rusya ve İran’a karşı pozisyonlamasıyla ilgilidir.

Netanyahu ve Zelenski’nin hedefleri

İsrail Başbakanı Netanyahu ile Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin peşi sıra Washington’da bulunmaları elbette bir planlamayla ilgili. Her iki isim taktik düzeyde ABD’den destek almanın ve stratejik düzeyde ABD’ye eklemlenmenin peşinde: 

– Netanyahu taktik düzeyde ABD-İran anlaşmasını önleyebilmenin yolunu ararken, stratejik düzeyde ABD’ye eklemlenerek Ortadoğu’da genişlemek ve merkez ülke olmak istemektedir. 

– Zelenski ise taktik düzeyde Trump yönetiminden yeniden almaya başladığı desteği artırmanın ve stratejik düzeyde Ukrayna’yı NATO’ya bağlamanın peşindedir.

Ukrayna Hazar’da İran gemisini neden vurdu?

Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran gemisini vurmasının anlamı işte buradadır. Zelenski, taktik düzeyde Rusya-İran tedarik hattına saldırarak iki ülkenin silah sevkiyatına müdahale edebileceğini ve buradan hareketle Trump’a “Rusya-İran askeri ortaklığını” hedef alabileceğini göstermek istedi. 

Zelenski’nin “iki savaşı birleştirme” amacı elbette öncelikle Washington’un desteğini artırmak istemesiyle ilgili ve Trump yönetiminin şu ana kadar “iki savaşı ayrı ele alma” şeklinde götürdüğü planlamaya da uymuyor. Ancak Trump yönetiminin son birkaç aydır Ukrayna-Rusya savaşı konusunda yeniden söylem değiştirmesi, Alaska’da bir anlaşma yapmadıklarını belirtmesi ve daha önemlisi Pentagon’un yeniden Ukrayna’ya askeri destek vermeye başlaması bir durum değişikliğine işaret ediyor. NATO zirvesi kısa sonuç bildirisinden “Rusya’ya karşı Ukrayna’ya ve İran’a karşı ABD’ye (ve elbette İsrail’e) destek” çıkması da bir strateji değişikliğine işaret ediyor. 

Dolayısıyla ABD açısından “Asya’ya karşı geniş cephe” stratejisi, koşullarını bulabilirse, hayata geçirilmek istenecektir. 

ABD’nin Hazar’daki taktik hamleleri

Kaldı ki ABD bu stratejinin kimi taktik hamlelerini zaten başlattı: 1) ABD, Esad’ı devirme operasyonu üzerinden Astana Platformu’nu, Türkiye-Rusya-İran ortaklığını rafa kaldırdı. 2) ABD, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Zengezur Koridoru’nu 99 yıllığına Trump Koridoru’na çevirerek Güney Kafkasya’ya, Türkiye-İran-Rusya arasına, kama gibi girmeye çalışıyor. 3) ABD, Gürcistan-Rusya ilişkilerini bozmaya, Gürcistan’ı NATO üyesi yapmaya, Gürcistan’ın Karadeniz kıyısından ABD/NATO üssü elde etmeye çalışıyor. 4) ABD Büyükelçisi Barrack, mevcut tablo hiç öyle göstermese de ısrarla “göreceksiniz, Türkiye ve İsrail, Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” diyor. 

Dolayısıyla ABD’nin bu “ana/büyük stratejisi”, Türkiye’yi Karadeniz, Hazar, Doğu Akdeniz ve Basra (Fars) Körfezi çerçevesi içerisinde İran ve Rusya ile sıkıntıya sokma riski içermektedir.

İç politik mücadele ve onunla bağlantılı operasyon-gözaltı trafiği ise siyasetin ve kamuoyunun bu esas tehdide dikkat kesilmesini engellemektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Temmuz 2026

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

NATO hukuku ve 4. aşama

12 Eylül 1980 darbesi, 24 Ocak 1980 ekonomi dönüşümünün uygulama sopasıydı: Karma ekonomiye son verildi ve Türkiye neoliberal program ile ABD’nin liberal küresel piyasasına çıpalandı. 

Bu nedenle 24 yıllık AKP dönemi, 12 Eylül’ün devamıdır. Aynı program sürdürülmektedir. Hatta AKP’li ekonomi bakanlarına göre, başta özelleştirme olmak üzere o programı en başarılı uygulayanı AKP hükümetleri olmuştur. 

Bu 46 yıllık ekonomi-politiğin hukuku da var elbette.

Kanıt ve kanıt uydurma aşaması

Bu rejimin hukuku, 46 yılda üç aşama tamamladı ve artık dördüncü aşamasına girmiş bulunuyoruz. Bu aşamaları “kanıtlama aşaması, kanıt uydurma aşaması, kanıta gerek yok aşaması ve önleyici tutuklama aşaması” olarak özetleyebiliriz.

1. aşama: 12 Eylül rejimi, bir askeri darbe dönemi olmasına rağmen, yine de suçlamayı kanıtlamaya dayanıyordu. Hakimler, savcının suçlamasına dair kanıtı açık ve net şekilde görmek istiyordu. 

2. aşama: AKP-FETÖ işbirliğindeki Ergenekon-Balyoz kumpasları döneminde, yargılama yine kanıtı esas alıyordu ama bu kez 12 Eylül rejiminden farklı olarak kanıt uyduruluyordu. FETÖ’nün polisleri, kanıt olmadığı için hedef isimlerle ilgili kanıt uyduruyordu, savcılar o uydurma kanıtları mahkemenin önüne getiriyordu, hakimler o uydurma kanıtları esas alarak cezalandırıyordu. Kısacası uydurulmuş da olsa, bir kanıta ihtiyaç duyuyorlardı.

Kanıta gerek yok aşaması

3. aşama: AKP’nin yeni dönem operasyonları ise bir büyük yenilik getirdi: Artık kanıta gerek yok. Bunun en tipik örneği Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı casusluk davasıdır. Yasaya göre casusluk faaliyetinin oluşabilmesi için bir gizli belgenin varlığı ve faaliyetin yabancı devletin ya da istihbarat örgütünün yararına olması gerekiyor. 

Ama iddianamede hiçbiri yok: Merdan Yanardağ ve Tele1’in Kemal Kılıçdaroğlu aleyhine ve Ekrem İmamoğlu lehine algı oluşturduğu iddiası var. Çünkü casusluk davası da tüm “belediyeleri silkeleme” operasyonları gibi siyasi davadır ve son tahlilde cumhurbaşkanlığı seçimiyle ve yeni rejimin inşasıyla ilgilidir. O nedenle başından beri meselenin ne diploma ne de yolsuzluk olduğunu belirtiyorum.

2026 tevkifatı

4. aşama: 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılan NATO zirvesi öncesinde, kimi isimlerin “eylem yapabilecekleri” gerekçesiyle  15 gün önceden gözaltına alınması ve tutuklanması son aşamadır. 

Önleyici tutuklama aşaması diyebileceğimiz bu aşama aynı zamanda NATO hukuku aşamasıdır. “1951 tevkifatı” diye tarihe geçen komünistlere yönelik tutuklamalar, Türkiye’nin 1952’de NATO’ya girişinin gereğiydi. Böylece Türkiye NATO hukukuyla tanışmış oldu. 

“2026 tevkifatı” da Türkiye-NATO ilişkilerinde yeni bir döneme işaret ediyor: NATO Ankara’da Rusya’ya ve İran’a karşı görevlendirme yazısı hazırladı. Türkiye her iki görevlendirmede de var: Adana komutanlığı doğrudan, Anadolu Kavağı komutanlığı ise dolaylı olarak bu NATO görevlendirmesiyle ilgilidir. 

Ukrayna ve İran görevleri

Ukrayna görevi: Zelenski daha on gün önce NATO zirvesi nedeniyle Ankara’da olmasına rağmen, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın on gün sonra Kiev’i ziyaret etmesi, Kiev’de sokakta yürüyerek Moskova’ya mesaj vermesi, Zelenski’den 2. sınıf liyakat madalyası alması yukarıda işaret ettiğim o görevlendirme yazısıyla ilgilidir. Savaşan taraflardan birinden madalya almak, “aktif tarafsızlık” dedikleri politikaya son verdikleri anlamına gelir. 

İran görevi: Washington’da düzenlenen Irak-ABD Ticaret Zirvesi’nde konuşan Tom Barrack, altı ülkeyle, Irak, Suriye, Ürdün, Türkiye, Lübnan ve Mısır’la bir stratejik proje üzerinde çalıştıklarını açıkladı. ABD’nin Ankara büyükelçisi ve Irak-Suriye Temsilcisi Barrack, bu projeyle, Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemini iki yıl içinde azaltmayı hedeflediklerini belirtti. Bu elbette sadece bir ulaştırma projesi değil, ondan önce bir siyasi projedir ve ABD’nin İran’a karşı bölge ittifakı kurma stratejisinin içindedir.

Sonuç olarak her ekonomi-politiğin bir hukuku var: ABD ve yerli sermaye/siyasi müttefikleri 46 yıldır aşama aşama uyguluyorlar. Mesele buna karşı ne yapılması gerektiğidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Temmuz 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Türkiye 3.0: NATO’nun merkez cephe ülkesi

NATO 3.0, ne yazık ki aynı zamanda Türkiye 3.0’dır. 

NATO 1.0, NATO’nun kurulmasından SSCB’nin 1991’de dağılmasına kadarki süreçtir. Bu süreçte Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek kuruluşunun iki temel niteliği olan bağımsızlıkçılığı ve antiemperyalizmi sulandırdılar, Yeşil Kuşak projesi içerisinde Türkiye’nin laik karakterini aşındırdılar, ABD’nin komünizmle mücadele programı içinde Türkiye’nin insan birikimini öğüttüler. Böylece NATO 1.0 sürecinde, Türkiye 1.0 oluştu. 

ABD NATO üzerinden Türkiye’yi dönüştürüyor

NATO 2.0, SSCB’nin 1991’de dağılmasından 2026’ya kadarki süreçtir. Bu süreçte ABD NATO’yu Rusya’ya doğru genişletti, Yugoslavya’yı parçaladı ve Ortadoğu’ya saldırdı. NATO 2.0’da Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek “ılımlı İslamcılığa” bağladılar. Böylece NATO 2.0 sürecinde, Türkiye 2.0 oluştu. 

NATO 3.0 ise Avrupa’nın Rusya’ya karşı güvenlik sorumluluğunu alması, Ortadoğu’da İsrail hegemonyasında yeni bir düzen kurulması, ABD’nin Asya-Pasifik’e ağırlık vermesi ve NATO’nun Asya’yı hedef alması sürecidir. Bu süreçte Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek Avrupa’nın güvenliğine jandarma yapmayı, İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesi üzerinden Ortadoğu düzeninden pay almasını sağlamayı, ABD ve İsrail için İran engelinin kaldırılmasında rol almasını zorlamayı amaçlıyorlar. Özetle Türkiye’yi NATO’nun merkez cephe ülkesi haline getiriyorlar. Böylece NATO 3.0 süreci, Türkiye 3.0 süreci olacak. 

ABD’nin NATO’yu İran’a sokma hedefi

Evet, NATO 3.0, Türkiye’yi merkez cephe ülkesi yapmanın adıdır. Türkiye’yi İstanbul Boğazı’ndan Rusya’ya karşı, Adana’dan Ortadoğu’ya karşı bir merkez cephe ülkesi haline getiriyorlar. 

Erdoğan’ın NATO zirvesindeki şu sözleri çok şey ifade ediyor: “NATO 3.0 hedefine en kısa zamanda ulaşmamız için şu iki hususa dikkat çekerim: Birincisi, savunma işbirliğinde engeller kaldırılmalıdır. İkincisi, Avrupalı müttefikler olarak kıta savunmasında daha fazla sorumluluk üstlenirken, ittifakın bütünlüğünü ve  transatlantik ilişkileri zayıflatabilecek tasarruflardan da kaçınmamız gerekiyor.”

Transatlantik ilişkileri, yani ABD-Avrupa ilişkilerini şu anda zayıflatan konular ne peki? Danimarka toprağı Grönland’ın ABD’ye verilmemesi, NATO ülkelerinin İran’a karşı ABD ve İsrail’e destek vermemesi ve Rusya’ya karşı NATO’nun doğrudan Ukrayna’da savaşa girmemesi… 

Bu durumda Ankara Transatlantik ilişkilerin zayıflamaması için Grönland’ın ABD’ye verilmesini, NATO’nun İran’a saldırmasını ve Rusya’ya karşı NATO’nun doğrudan devreye girmesini mi destekliyor yani?

Zirve günü ABD’nin İran’a saldırması ve Trump’ın “İran’la mutabakat benim için bitti” diyerek “yeni bir saldırı başlatacaklarını” ilan etmesi önemli.

ABD’ye “sadık” olmayı reddediyoruz!

NATO 3.0, ne yazık ki Türkiye 3.0’ı doğurdu. NATO zirvesi öncesi başlayan tutuklamalar ve gazetecilerin akredite edilmemesi  gibi konular işte bu nedenleydi. Uçak motoru ve F-35 havucu ile savunma ihalelerinden pay üzerinden Türkiye’ye merkez cephe ülkesi olma görevi verdiler. İktidar “artık kanat ülkesi değil, NATO’nun merkez ülkesiyiz” diyerek bu göreviyle övünüyor!

ABD Başkanı Trump’ın Erdoğan’la görüşmesi sırasında Türkiye’yi “sadık olacağını düşündüğümüz birçok ülkeden daha sadık” diye nitelemesi işte bu nedenledir. Hayır, “ABD’ye sadık olmayı” reddediyoruz!

NATO Zirvesi sonuç bildirgesi

NATO Zirvesinin kısa sonuç bildirgesinde iki önemli karar var: Birincisi Rusya’ya karşı Ukrayna’ya 70 milyar dolarlık destek paketi açıklandı, ikincisi de NATO doğrudan İran’ı tehdit etti. 

Bu iki karar Türkiye’yi ilgilendiriyor. İstanbul Boğazı’ndaki ve Adana’daki yeni askeri yapılarla örtüşen NATO’nun bu iki kararı Türkiye açısından ciddi risk potansiyeli oluşturuyor. 

Türkiye’nin NATO’dan çıkması ve NATO’nun Türkiye’den çıkarılması artık çok daha yakıcı bir ihtiyaç.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Temmuz 2026

, , , , , , ,

1 Yorum

Trump’ın hediyesinin karşılığı ne?

CNN Türk’ün Washington Temsilcisi Yunus Paksoy, Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump’a sormuş: “Sayın Başkan, Türkiye F-110 jet motorlarını ve F-35 savaş uçaklarını istiyor. Türkiye’ye büyük bir hediye çantasıyla mı gidiyorsunuz?” Trump da “Evet, muhtemelen onu (Erdoğan’ı) çok mutlu edecek bir şey yapacağım” demiş. 

İlk akla gelen, 80 motorun, Türkiye’ye NATO’da verilen yeni iki görevin, yani Adana’daki yeni NATO Kolordu Karargâhı’nın ve İstanbul Boğazı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığı’nın karşılığı olduğudur. 

Ancak Adana’daki ve Boğaz’daki yapılar kesinleşti, 80 motor ise kesin değil. Hem Dışişleri Hakan Fidan hem de Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler aylar önce açıklamıştı. Türkiye’nin KAAN için istediği 80 motor talebi ABD Kongresi’nde bekletiliyordu. Yani Trump’ın hediye olarak belirttiği konu yeni değil. Üstelik Kongre’nin itirazları da sürüyor.

Trump Erdoğan’dan “ne yapmamasını” istedi?

Trump’ın Beyaz Saray’daki basın toplantısında dikkat çeken başka sözleri de vardı: “O (Erdoğan) benim bir dostum ve savaşın dışında kaldı. Biliyorsunuz, İran’la yaşanan savaşa dahil olabilecek en güçlü adaylardan biriydi. Hatta belki de İran’ın tarafında yer alabilirdi. Çünkü bildiğiniz gibi İsrail’in büyük bir hayranı değil. Ben de ondan savaşın dışında kalmasını istedim. O da öyle yaptı.”

Trump’ın bu sözlerinin ilk kısmı elbette palavra. İktidarın İsrail karşıtlığı üzerinden ABD-İsrail’e karşı İran’ın yanında savaşa girebilmesi, bir olasılık problemi bile değil!

Trump’ın sözlerinin devamı ise başka bir şeyi örtüyor: “Ben ondan savaşın dışında kalmasını istedim. O da öyle yaptı.” Oysa Ankara’dan savaşın dışında kalmasını istemiş değiller, tersine İran’ın Türkiye’ye 4 kere füze attığını iddia ederek Ankara’yı İran’a karşı pozisyon almaya zorlayan kışkırtma eylemi düzenlediler. 

Bu örtülü açıklamayı anlayabilmek için Trump’ın bu konudaki bir başka sözünü anımsamamız gerekiyor. Trump, 27 Mart 2026’da, İran’la süren savaş konusunda yaptığı konuşmada şöyle demişti: “Bence Türkiye harikaydı, gerçekten harikaydı; onlardan uzak durmalarını istediğimiz konuların dışında kaldılar.”

Evet, mesele “ne yapılmasını istediler de yapıldı” konusu değildir, “ne yapılmasını istemediler de yapılmadı” konusudur.

Hazar-Akdeniz hattı

Trump bir işadamı. Ülkesini şirket, kendisini de CEO gibi görüyor. Dolayısıyla “karşılıksız hediye” vermesi olası değil.

Anımsayın, Trump’ın yakın arkadaşı ABD Büyükelçisi Tom Barrack, hem de bir kaç kez söyledi: “Göreceksiniz, yakında Türkiye ve İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak.”

Hazar bölgesinde, Güney Kafkasya’da ABD için kritik konu Çin’in Kuşak ve Yol’unu düğümleyebilmek. Trump’ın Azerbaycan ve Ermenistan’la anlaşarak Zengezur Koridoru’nu Trump Koridoru’na çevirmesi bu açıdan önemli. Yine ABD’nin Ermenistan’a askeri destek içeren açılımları önemli. Gürcistan üzerinden Doğu Karadeniz’de bir liman/üs edinme amacı da önemli.

Doğu Akdeniz’de ise kritik konu Kıbrıs. Daha doğrusu KKTC’nin AB tarafından “yutulması” üzerinden İsrail-Kıbrıs-Yunanistan (Avrupa) ekseni inşa edilmesi. İşte tam da bu süreçte BM Kıbrıs Özel temsilcisi Maria Angela Holguin’in Kıbrıs planı ortaya çıktı: “Maraş ve Güzelyurt Rumlara bırakılacak. Karşılığında Türk tarafına, ülke yönetiminde dönüşümlü başkanlık ve federal konsey, AB’ye katılım, ambargoların kaldırılması, doğrudan ticaret, temas ve uçuş vadediliyor. Akdeniz gazı da KKTC kullanımına açılıyor.” (Sözcü, 25.6.2026)

Sonuç olarak Trump yönetimi NATO’yu dönüştürürken Hazar-Akdeniz ekseni üzerindeki hedeflerine ulaşmaya çalışıyor. Trump’ın Ankara’dan yapmasını değil, yapmamasını istediği şeyler, işte bu eksendeki gelişmelerle ilgili.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2026

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Bölgenin Amerikan düzeninden kurtulma fırsatının önündeki engel

İran’ın ABD’yi yenmesi, iyi değerlendirilebilirse, Ortadoğu’daki İngiliz-ABD düzeninin sonunun başlangıcıdır. Bunu harita anlamında değil, ABD’nin bölgemizde kurduğu sistemin sonu anlamında söylüyoruz. O sistem, bölgedeki Amerikan süngüleri ile petrodolar sistemi üzerinde duruyor:

Süngüler, yani bölgedeki 20 ABD üssü, İran karşısında ağır hasar aldı.

Petrodolar sistemi ise zaten bir süredir gevşemeye başlamıştı. Büyük petrol alışverişlerinde dolar dışı paralar kullanılmaya başlanmıştı.

Birlik meselesi

Mesele şu: Bölge ülkeleri, bu fırsatı değerlendirebilecek mi? Yani birlikte ABD üslerinin sıra sıra kapatılmasının şartlarını oluşturacaklar mı? Birlikte ABD’nin Doğu Akdeniz planlamasına, Levanten planlamasına, Körfez planlamasına, Güney Kafkasya planlamasına karşı durabilecekler mi?

ABD’nin en büyük kozlarından biri bu “birlikteliğin” sağlanmasındaki anlayış farklarının varlığıdır. Nitekim Bölgemizdeki 75 yıllık Amerikan düzeni ayrılık oluşturulmasına, karşıtlık kurulmasına dayandırılarak sağlandı. Bu kimi zaman halklar nezdinde, kimi zaman da devletler nezdinde yapıldı. 

Beşli güvenlik mekanizması

ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu düzeni inşasını hedeflemesinden bu yana Cumhuriyet gazetesinde buna karşı “beşli güvenlik mekanizması” kurulmasını öneriyorum. Türkiye, İran, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan. 

Şartlar bu beşli güvenlik mekanizmasını zorluyor zaten. Şu anda İran hariç dört ülke, güvenlik mekanizması olmasa da, dörtlü bir diplomasi mekanizması inşa etmiş oldu. 

Dört ülke, ABD-İran ateşkesi amaçlı bir araya geldi, sürdürüyor. Geride kalan dört toplantı, iyi bir zemin oluşturdu.

İran’sız dörtlü mekanizma sorunu

Artık mesele şu: Bu dört ülke İran’ı da dahil edebilecek mi? Dahası bu diplomasi mekanizması, İsrail’in Filistin, Lübnan ve Suriye saldırganlığına karşı caydırıcılık sağlayacak daha ileri bir mekanizmaya dönüştürebilecek mi?

İşte bu noktada başkentler stratejik düzeye sıçramak yerine taktik düzeyde kazançlar peşinde kalıyorlar. 

Örneğin Ankara’daki görüşlerden biri şu: “ABD ve İsrail’in saldırısı, İran’ın Irak, Suriye ve Lübnan’daki etkisini önemli oranda kırdı; bölge üzerinde güç boşluğu oluştu, bu güç boşluğunu biz doldurmalıyız.”

Bu anlayış haliyle İran’ı yukarıda işaret ettiğimiz beşli güvenlik mekanizmasının dışında tutar. Ve son tahlilde ABD ile İsrail’e yarar. 

Türkiye’ye iki yeni NATO görevi

Ankara’nın önündeki bir başka tuzak ise ABD’nin geniş Ortadoğu’da Türkiye için planladığı NATO görevleridir. Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Güney Kafkasya’dan Körfez’e geniş bir alanda Ankara’nın kritik görevler üstlenmesi isteniyor. 

Londra merkezli Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsüne (IISS) göre Türkiye, 7-8 Temmuz’daki NATO zirvesinde iki kritik görev üstlenecek: Ukrayna’da “NATO Koruyucu Misyonu” öncülüğü ve “NATO Güney Kanadı Başkomutanlığı.” (Güney Öztürk, Sözcü, 23.6.2026)

Adana’daki yeni NATO karargahı ile İstanbul Boğazı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığı tam da bu iki görevlendirmeye uygun düşüyor ne yazık ki. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in NATO 3.0 diye işaret ettiği dönüşüm, NATO’nun yönünü Asya’ya/Avrasya’ya çevirmesidir esas olarak. Ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in “artık kanat değil, merkez ülkeyiz” dediği de budur. 

Bu tür görevler, yukarıda işaret ettiğimiz fırsatın kullanılamaması ve Ortadoğu’daki Amerikan düzeninin bu süreçte sonlandırılamaması anlamına gelir ne yazık ki… 

NATO sadece bir askeri ittifak değildir, üye ülkelerin dış politikasını ABD’nin siyasi ihtiyaçlarına göre belirleyen kurumdur çünkü… 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
23 Haziran 2026

, , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın