Posts Tagged İran

ABD’nin taktikleri çuvallıyor

ABD’nin İsrai’le birlikte İran’a saldırmasında izlenen ilk taktik şuydu: İran’ı yoğun bir şekilde bombalayacaklar, bu kez 12 Gün Savaşı’ndan farklı olarak doğrudan liderini ortadan kaldıracaklar ve başsız kalan İran devlet mekanizması çözülmeye başlayacak, ardından zaten kısa bir süre önce  rejime karşı ayaklanmış olan halk yeniden isyan edecek, böylece rejim yıkılacak… 

Beyaz Saray’ın bu taktiği iki nedenle işe yaramadı: 

Birincisi Hamaney İran’ın lideriydi ama İran’da “tek adam rejimi” yoktu. İran rejiminde, Batılı kodlarla anlaşılması pek mümkün olmayan iç içe geçmiş birçok kurum ve kurul var. Dolayısıyla ABD’nin Hamaney’i öldürmesi, devlet mekanizmasında hiçbir boşluk yaratmadı. 

İkincisi de İran halkına dair yapılan yanlış yorumdu. Evet, İran halkı dinamikti, neredeyse her yıl rejime karşı demokrasi talepli olarak ayaklanıyordu. Ama İran halkı, ülkesi ABD ve İsrail saldırısı altındayken, birlik eğilimi içinde oluyordu.

Körfez’i doğrudan savaşa sokamadı

ABD’nin ikinci taktiği Körfez ülkelerini İran’a karşı harekete geçirmekti. Ama bu taktik de en azından şu anda kadar işe yaramadı. Zira İran akıllı bir diplomasiyle, Körfez ülkelerini değil, Körfez ülkelerindeki ABD üslerini hedef aldığını sürekli işliyordu. Haklıydı da. Zira ABD Teksas’tan değil, Körfez’deki üslerinden İran’a saldırıyordu ve İran da buna karşı uluslararası hukukla uyumlu yanıt veriyordu. 

ABD üsleri ya da doğrudan ABD ve İsrail’le bağlantılı adresler dışındaki yerlere yapılan saldırılar ise Tahran tarafından da kısmen Körfez ülkeleri başkentleri tarafından da kuşkulu görünüyor. Bu tür saldırların Körfez ülkelerini İran’a karşı kışkırtma amacı taşıdığı yorumlanıyor. 

Sonuç olarak ABD Körfez ülkelerini, şimdiye kadar doğrudan savaşa sokamadı.

Kürt kartında U dönüşü

ABD ve İsrail’in izlediği üçüncü taktik ise Türkiye ile Azerbaycan’ı İran’a karşı kışkırtmaktı. NATO tarafından tespit(?) edilen ve düşürülen(?) füze de Azerbaycan/Nahçıvan’a düşen dronlar da şaibeli. Zaten İran Türkiye ve Azerbaycan’ı hedef almadığını açıkladı. Üst üste gelen bu olaylarla Türkiye’de kamuoyunun bir bölümü ama Azerbaycan’da yönetim, İran’a karşı belli oranda kışkırtılabildi. Neyseki Ankara’nın yaklaşımı Bakü’yü frenlemiş görünüyor. 

ABD ve İsrail’in izlediği dördüncü taktik ise Kürt kartını kullanmaktı, Irak’tan İran’a bir Kürt cephesi açmaktı. Netanyahu yönetimi bu amaçla Barzaniler üzerinde zaten bir süredir çalışıyordu. Trump’ın da bu süreçte Barzani ve Talabani’yle görüştüğü ortaya çıktı. Nitekim Trump açık açık “Kürt güçlerinin İran’a karşı bir saldırı başlatmaları harika olur. Ben tamamen desteklerim.” dedi. Ancak Trump’a iki kritik yanıt geldi. KYB lideri Bafel Talabani’nin teyzesi olan Irak Cumhurbaşkanı’nın eşi Şanaz İbrahim Ahmed, “Kürtler kiralık silah değildir” dedi. Ertesi gün ABD medyasına konuşan Bafel Talabani de “Kürdistan savaşın mızrak ucu olmamalı” çıkışı yaptı. 

Bu süreçte İran’ın Kürdistan eyaletindeki Kürt halkının ABD ve İsrail’e karşı ülkesini savunma gösterileri yapması, Tahran’ın Kürt örgütlerini uyarması ve Ankara’nın Kürt kartının” kullanımı halinde ortaya çıkacak bölgesel riskler nedeniyle muhatapları ile yürüttüğü diplomasi de etkili oldu. Trump, üç gün önce söylediğinden U dönüşü yaptı: “Savaşı zaten olduğundan daha karmaşık hale getirmek istemiyoruz. Kürtler içeri girmeye istekliler, ama ben onlara içeri girmelerini istemediğimi söyledim.”

Mussolini çok konuşuyor

ABD’nin bu dört taktiği de en azından şu ana kadar işe yaramadı, çuvalladı. Dahası ABD, İngiltere ve Fransa gibi müttefiklerinden istediği desteği alamadı. İspanya gibi bir NATO ve AB üyesi ülke, ABD ve İsrail’e karşı cepheden pozisyon aldı, insanlık ve ahlak dersi verdi.

Savaşı ilk birkaç gün çok konuşmadan izleyen Trump’ın artık sürekli konuşuyor olması, büyük olasılıkla bu çuvallamadan kaynaklanıyor. Nazım’ın Taranta-Babu’ya Sekizinci Mektup’ta dediği gibi: “Mussolini çok konuşuyor Taranta-Babu / çok korktuğu için çok konuşuyor!”

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Mart 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

İki milliyetçilik

Çağımızda milliyetçilik, eğer antiemperyalist karakterde değilse, milletine genelde sorun çıkarır. Şöyle de ifade edebiliriz: Milliyetçiliklerin milletlerine yararının ölçütü antiemperyalist olup olmamasıdır.

Türk milliyetçiliği, Kurtuluş Savaşı’nda, emperyalizme karşı mücadele içinde gelişti. Ama Türkiye Atlantik kampına girince, Türk milliyetçiliği adım adım dönüştü, emperyalist ABD’nin çıkarlarına uygun olarak antikomünist mücadeleyi esas alan türden bir NATO-Türkçülük oluştu. Bu NATO-Türkçülüğün bir kolu ırkçı-turancı oldu, bir kolu “Türkçe olimpiyatları” türünden etkinliklerle ABD’nin Orta Asya planlarını uyguladı, bir kolu Türk-İslam sentezine hizmet etti.

Kerkükçülük, Halepçilik

Antiemperyalist milliyetçilik ile NATO-Türkçü milliyetçilik arasındaki farklar, en çok emperyalist ABD’nin bölgemizdeki saldırıları sırasında gün yüzüne çıkıyor. 

Örneğin ABD Irak’a saldırdığında NATO-Türkçü milliyetçilik “Musul ve Kerkük Türktür” diyerek ABD’nin arkasına hizalanır, parçalanan komşudan pay kapma hesabı yapar. Antiemperyalist Türk milliyetçiliği ise ABD’nin komşusuna saldırısına itiraz eder, “Irak’ın birliği Türkiye’nin birliğidir” diyerek, komşusunun parçalanmasına karşı çıkar.

Örneğin ABD Suriye’ye saldırdığında NATO-Türkçü milliyetçilik “Halep 82. İl” diyerek ABD’nin arkasına hizalanır, parçalanan komşusundan pay kapma planı yapar. Antiemperyalist Türk milliyetçiliği ise ABD’nin komşusuna saldırısına itiraz eder, “Suriye’nin birliği Türkiye’nin birliğidir” diyerek, komşusunun parçalanmasına karşı çıkar.

Musulculuk, Kerkükçülük, Halepçilik yapmak daha Türkçülükmüş gibi görünür ama tersidir; bu türden milliyetçilikler tam da ABD emperyalizminin istediği türden milliyetçiliklerdir. Milletlerin karşı karşı gelmesi ABD’ye oyun alanı oluşturur çünkü. Asıl Türk milliyetçiliği, komşusunun birliğini savunarak kendi birliğine yatırım yapandır.

İran Türkü İran’ı savunuyor

Antiemperyalist olmayan milliyetçiliğin bir zaafı da hafızasıdır. Döne döne kullanılır. 1991 ve 2003’te Irak’ta, 2011’de Suriye’de kullanılır ama ders çıkarmaz; 2026’da İran’da aynı şekilde yine emperyalist ABD’nin kuyruğuna takılır. 

ABD ve İsrail İran’a saldırdığında, İran’daki Türklerin varlığı üzerinden yine NATO-Türkçülüğe soyunur. Açık açık İran’ın parçalanmasını ister. Türklerin İran’dan ayrılarak Azerbaycan ve Türkiye ile birleşmesini savunur. Tam ABD ve İsrail’in istediği türden kullanışlı milliyetçiliktir bu.

Halbuki İran’daki Türkler için İran kendi ülkeleridir, kendi devletleridir. Bu gerçeği görmezden NATO-Türkçü milliyetçi, perdeleme çalışır.

ABD’nin kullanışlı “düşman” milliyetçileri

CIA ve MOSSAD’ın İran içinden komşularına provokasyon düzenlediğinin ortaya çıkmasının üzerinden topu topu 8 ay geçmiştir ama NATO-Türkçü milliyetçi hiç ders almamıştır, yine aynı tuzağa düşer. İran’ın Türkiye ve Azerbaycan’a dron ve füze fırlattığını savunarak, İran’a karşı savaş naraları atar. ABD ve İsrail yukarıdan saldırırken, Türkiye’nin batıdan, Azerbaycan’ın kuzeyden İran’a girmesini ister.

Bunun bir de Americano-Kürt milliyetçi kardeşi vardır. Sözde karşı karşıya görünürler ama ikisi de ABD’nin çıkarlarına hizmet eder. Türkiye’de düşman ama ABD’nin saldırdığı yerde nesnel ortak durumundadırlar. 

NATO-Türkçü milliyetçi Türkiye’deki Kürt’ü inkar eder, yok sayar, “dağda gezen Türktür aslında” der ama Irak’taki, Suriye’deki, İran’daki Türk üzerinden Türkçülük yapar, komşusunu bölmek ister. Americano-Kürt milliyetçisi de ABD’nin saldırısını fırsat bilir, ABD’ye “kara ordusu” bile olur ne yazık ki… 

Antiemperyalist milliyetçilik ve yurtseverlik, ABD ve İsrail’e karşı çıkarak komşusunu savunmaktır çünkü bilir ki komşusu düşerse, sıra kendisine de gelebilecektir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Mart 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Üs tuzağı

Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre “İran’dan ateşlenip Türk hava sahasına yöneldiği tespit edilen bir balistik mühimmat, Doğu Akdeniz’de konuşlu NATO hava ve füze savunma unsurları tarafından etkisiz hale getirildi.” Yine açıklamaya göre mühimmatın parçası Hatay’ın Dörtyol ilçesine düştü. 

Bu haber üzerine NATO açıklama yaptı ve “Türkiye’yi hedef alan” İran’a tepki gösterdi. 

Oysa ortada İran’ın Türkiye’yi hedef aldığına dair somut bir veri yok. Belli ki İran’dan ateşlenen ve Irak üzerinden ilerleyerek Suriye’ye gelen bir füze. Füzenin İncirlik’i hedef aldığını iddia etmek, en azından eldeki verilerle dayanaksız. Suriye’deki bir ABD varlığına ya da Doğu Akdeniz’deki bir ABD gemisine hatta Güney Kıbrıs’taki üslere gönderilmiş olma olasılığı çok daha yüksek. Bu tür füzelerin kontrolden çıkabilmesi ve yön değiştirebilmesi de olası.  Kısacası füzenin doğrudan Türkiye’yi hedef aldığını bu verilerle ileri sürmek, ABD/NATO kışkırtmasıdır.

Türkiye’deki üslerden İran’a saldırı yok

Türkiye’nin şu ana kadar izlediği tutum ABD’yi memnun etmiyor. ABD “müttefiki” Türkiye’nin İran’a karşı pozisyon almasını istiyor. 

Dolayısıyla pozisyon değişikliğini zorlayacak her türlü gelişme, Ankara tarafından fazlasıyla özen içinde analiz edilmelidir. Üstelik kısmi sınır ihlaline verilen hızla yanıtların doğurduğu olumsuz sonuçları Türkiye yakın zamanda Suriye’de deneyimlemişken!

Batı basınında çıkan sözde analizler bile öğretici… 

Bunlardan biri, “İran neden Körfez’deki ABD üslerini hedef alıyor ama Türkiye’deki ABD üslerini hedef almıyor” sorusuna üç yanıt vermiş: Çünkü Körfez ülkeleri zayıf, çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri güçlü, çünkü Türkiye NATO ülkesi. 

Oysa bu üç yanıtın da konuyla bir ilgisi yok ve yanıtlar gerçeği perdeleme amacı taşıyor.

Gerçek şu: İran, Türkiye’deki ABD üslerini hedef almıyor çünkü Türkiye’deki üslerden İran’a bir saldırı olmadı!

Saldırı Texas’tan değil, Körfez’deki üslerden

Üs meselesi kritik önemde. Ancak Ankara’nın bu konuyu daha da ciddiye alması gerekiyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bu konuda şu açıklaması sorunlu görünüyor: “İran’ın hiçbir ayrım yapmadan Körfez ülkelerini bombalaması yanlış bir strateji.”

Bu açıklama diplomatik olarak İran’a “müttefikim olan Katar’ı vurma” anlamında bir mesaj mı acaba?

Ama bu bakışın yanlışlığı asıl şurada: İran, Katar’ı ve diğer Körfez ülkelerini vurmuyor. Bu ülkelerdeki ABD üslerini, ABD ve İsrail’e veri aktaran merkezleri, ABD askeri personelinin yerleştirildiği yerleri, ABD büyükelçiliklerini vuruyor. ABD’nin enerji-politik çıkarını vuruyor. İran’a saldırı Körfez’deki o üslerden yapılıyor, ABD’nin Teksas eyaletinden değil neticede!

Şu diyalog yeterince açıklayızı:

– NBC News: “Yurtdışındaki ABD askeri üslerine saldırmak nasıl haklı gösterilebilir?”

– İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi: “Çünkü onlar bize saldırıyor.”

Mesele budur…

Ne yapmalı?

Türkiye’deki üsler, statüsü ne olursa olsun, ABD’nin faaliyetleri askıya alınmadığı müddetçe büyük risk durumundadır ve ABD açısından tuzak kurma potansiyeli barındırmaktadır. 

ABD oldu bittiyle üslerden İran’a bir saldırı düzenlediğinde bunun faturası çok ağır olur. ABD’nin elinden böylesi bir tuzak kurabilme fırsatını Ankara almalıdır. 

Ankara, komşuluk hukuku gereği, savaş bitene kadar ABD’nin bu üslerdeki faaliyetini durdurduğunu ilan etmelidir ve bunun gereğini yapmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Mart 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Kısa savaş, uzun etki

ABD, müzakere etmekte olduğu İran’a neden saldırdı? Temel nedeni şu: ABD İsrail hegemonyasında bir yeni Ortadoğu düzeni kurmak istiyor. İran bu düzenin önündeki en önemli engel. 

Peki ABD İran engelini aşabilecek mi? İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurabilecek mi? Pek çok ABD’li analistin de işaret ettiği gibi bu pek olası görünmüyor. Bir kere ABD “savaşın ahlakı” çıtasının bile altına düşerek, bir düzen kurabilme yetkinliğini kaybetmiş durumda… 

Amerikan güvenilmezliği

Bu savaşın ilk sonucu, sosyalistlerin ve antiemperyalistlerin çok iyi bildiği bir özelliğin, “Amerikan güvenilmezliğinin”, bu kez geniş siyasal kesimlerce ve kendi müttefikleri nezdinde de artık açığa çıkmış olmasıdır. 

ABD güvenilmezdir, çünkü müzakere masasından saldırmıştır. Oysa müzakerenin üçüncü turundan çıkan sonuç, Amerikalı ve İranlı heyetlerin pazartesiden itibaren Viyana’da teknik görüşmelere başlayacağı şeklindeydi. Ama Washington, iki gün öncesinde, cumartesi düğmeye bastı. 

Trump yönetimi bu kararıyla hem ülkesinin güvenilmezliğini ortaya koydu hem de diplomasiyi geçersiz kılmış oldu. Dünya ülkelerinin önemli bir çoğunluğu açısından ABD artık sözünün geçerliliği olmayan bir ülkedir. Bunun ABD’ye nasıl ağır bir maliyeti olacağı, ileride daha iyi anlaşılacaktır.

Amerikan terörizmi

ABD, bir süredir, müttefiki İsrail ile birlikte bölgemizde suikastlar düzenlemektedir. Dahası ABD, işi bir ülkenin devlet başkanını kaçırmaya kadar vardırmıştır. 

Bu Amerikan terörizmidir ve ABD’nin “liderlik kapasitesinin” de iflası demektir. Uluslararası hukuku hiçe sayarak cinayet işleyen bir devletin saygınlığı yoktur; Washington yönetimi bunun orta ve uzun vadede sonuçlarını ikili ilişkilerde fazlasıyla yaşayacaktır.

ABD üslerinin vurulmasının anlamı

Bölgedeki ABD üslerinden yapılan ABD saldırısına İran’ın verdiği yanıt, çok etkili oldu. ABD’nin küresel medya organizasyonun üzerini örtemediği gerçek şudur: İran ABD’nin bölgedeki gözü sayılan Katar’daki 1.1.milyar dolarlık radarını vurdu; Bahreyn’deki 5. Filo üssünü vurdu; Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Ürdün’deki üsleri vurdu. 

Ve Tahran bu ülkelere “size değil, ABD üssüne füze atıyoruz, o üsler sizin değil, ABD’nin toprağı çünkü” dedi. 

ABD’nin koruma kalkanının işe yaramaması ve sonucunda ABD üslerinin vurulması, topraklarında üs bulunduran ABD müttefikleri açısından zorlayıcı durumlar ortaya çıkaracaktır.

Trump hukukdışı durumda

Kongre onayının olmaması, Trump’ı yeni bir azil baskısı ile daha şimdiden karşı karşıya getirmiş durumda. Önce İsrail’in saldırıp, ABD’nin daha sonra “İsrail’i koruma operasyonu” üzerinden savaş açması, yani Trump yönetiminin Kongre ile yasaların arkasından dolanması, Trump yönetimini dışarıda olduğu gibi içeride de hukuk dışılığa düşürdü. 

Trump yönetimi, içeride ICE faşizmiyle, Kongre baypasıyla, dışarıda emperyalist-siyonist ittifakın uluslararası suçlarıyla hukukdışı durumdadır.

Kısa “12 Gün Savaşı”

Kimi ABD’li analistlere göre Amerikan halkının yüzde 75’i bu saldırıya karşı. New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’den Hollywood yıldızı Jane Fonda’ya kadar birçok isim daha ilk saatlerden itibaren Amerikan saldırganlığını kınadılar.

Diğer yandan kimi ABD’li askeri yetkililerin de ifade ettiği gibi, savaşın uzaması, ABD için felaket olacaktır. Çünkü İran, Irak ya da Afganistan değildir. İran’ın gücü ve özellikle direnme kabiliyeti, ABD’ye bir “kara savaşında” ağır mağlubiyet getirecektir.

Dolayısıyla ABD’nin Irak ya da Afganistan’da olduğu gibi uzun bir savaş sürdürebilmesi olası görünmüyor. Karadan savaşı göz alamayan ABD’nin İran’da rejmi yıkma şansı yok. ABD’nin saldırganlığı, büyük olasılıkla, tıpkı 12 Gün Savaşı’nda olduğu gibi, hava-füze savaşı ile sınırlı kalacaktır. Hatta İran’ın yanıtının etkisine bakılırsa, bu “kısa 12 Gün Savaşı” olacaktır. 

Savaş kısa olacak ama Amerika’nın gerilemesinde uzun bir etkisi olacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Mart 2026

, , ,

Yorum bırakın

NATO 3.0

Münih Güvenlik Konferansının önemli başlıklarından biri de NATO’ydu. “Amerikan düzeninin yıkılmakta olduğu” ve “Transatlantik ilişkilerin hasar aldığı” saptamasını birçok konuşmacı dile getirdi. 

Peki bu çözülme içinde NATO’nun geleceği ne olacaktı? Çünkü NATO hem yıkılmakta olduğu saptanan Amerikan düzeninin merkezindeydi hem de hasar aldığı belirtilen Transatlantik ilişkilerin ta kendisiydi.

Bu nedenle ABD Savaş Bakanlığı Politika Müsteşarı Elbridge Colby’nin konuşması merakla bekleniyordu. 

Colby’nin 5. madde mesajı

Colby Washington yönetiminde yer alan özel isimlerden biri. Zira ekip içinde strateji çizen yönüyle öne çıkıyor. Örneğin geçen ay yayınlanan ABD Ulusal Savunma Stratejisinin mimarı o. Colby uzun zamandır ABD’nin Hint-Pasifik bölgesine yönelmesi gerektiğini savunanların başında geliyor.

Bu nedenle Pentagon temsilcisi Elbridge Colby’nin Münih’te ne söyleyeceği NATO Genel Sekreteri Mark Rutte başta olmak üzere Avrupa’nın şefleri tarafından merakla bekleniyordu. 

Colby, ABD’nin 5. madde uyarınca NATO’nun ortak savunulmasına bağlı kalmaya devam edeceğini söyledi. Bu mesaj Avrupalılar tarafından önemli ölçüde “rahatlatan mesaj” diye yorumlandı. Çünkü “NATO’yla devam” anlamına geliyordu.

Ancak…

ABD strateji ve NATO

ABD Savaş Bakanlığı Politika Müsteşarı Elbridge Colby, Pentagon için çizdiği stratejiye uyumlu olarak, ABD’nin odağının Batı Yarımküre’de çıkarlarının savunulması ile Batı Pasifik’teki caydırıcılığın güçlendirilmesi olacağını, bu nedenle NATO’nun değişmesi gerekeceğini belirtti.

Bu Avrupalılar tarafından özetle şöyle anlaşılıyor: NATO faaliyetleri ittifak topraklarını savunmak esaslı olacak ve Avrupa kendi savunması için artık daha fazla para harcayacak.

Bu aynı zamanda “NATO’nun genişlemesi” meselesinde de bir fren anlamına geliyor. Gerçi Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi, zaten tam da NATO’nun genişlemesini durdurma hamlesiydi.

Avrupa’nın yükü Avrupa’ya

Avrupalılar Pentagon Politika Müsteşarı Elbridge Colby’nin işaret ettiği değişimi “NATO 3.0” diye yorumluyorlar. Örneğin Norveç Savunma Bakanı Tore Sandvik, “NATO 3.0, onun (Colby’nin) görüşünü açıklamak için iyi bir yol” dedi Politico’ya verdiği demeçte ve şunları ekledi: ”Amerikalıları tanıyoruz, Pasifik’te daha fazla varlık göstermeleri gerekiyor ve bu da NATO’yu değiştiriyor.”

Colby’nin konuşmasının ardından açıklamalarda bulunan Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, Fransa Savunma Bakanı Catherine Vautrin, Hollanda Savunma Bakanı Ruben Brekelmans başta çeşitli isimler, “Avrupalıların kıtanın savunması için daha fazla yük üstlenilmesi gerektiği konusunda hemfikir olduklarını” belirttiler.

ABD her cephede olamaz

ABD’nin Avrupa’nın sorumluluğunda esas yükü Avrupalılara bırakması, Ankara’nın da ilgisini çeken bir konu. İktidar, Avrupa’nın savunmasında rol alabilmek üzerinden AB’yle ilişkileri geliştirmeyi istiyor. (Böylesi bir “jandarmalığın” AB üyeliği getireceği fazlasıyla kuşkulu ama bu tür bir ilişkinin pekçok açıdan sorunlu olduğu kuşkusuz!)

Küresel ölçekte ise asıl “güncel” soru şu: Batı Yarımküre’de egemenlik kurmaya odaklanan ve Batı Pasifik’te caydırıcılığı güçlendirmeye çalışacak olan ABD’nin İran’a gerçek bir savaş açabilmesi mümkün mü?

Bunun pek olası olmadığı ortada. O nedenle Neo-Con’lar, yayınladıkları makalelerle, Trump’ın İran’a savaş açmasının Çin’e yarayacağını savunuyorlar bir süredir. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Şubat 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Münih sirki

Başlıktaki benzetme İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’ye ait: “Genellikle ciddi bir etkinlik olan Münih Güvenlik Konferansı’nın, İran söz konusu olduğunda Münih Sirki’ne dönüşmesini görmek üzücü.”

Neden mi? Çünkü ABD desteğiyle İran’da yeniden Şah rejimini kurmak isteyen Rıza Pehlevi’yi “İran’ın yeni umudu” diye Münih Güvenlik Konferansı’na davet ettiler. Pehlevi Münih’te, ABD ve İsrail’in sponsorluğunda “rejim karşıtlarıyla” bir miting düzenledi. ABD’li Senatör Lindsey Graham kürsüden Şah dönemindeki İran bayrağını salladı. ABD ve İsrail bayrakları, miting alanındaki Şah bayraklarına eşlik etti. 

Kısacası Almanya, Münih Güvenlik Konferansı’nı İran karşıtı bir platforma dönüştürerek, İsrail’e bir destek daha verdi.

Liberal tezin sakatlığı

Siyasi liberallerin tezi şu: “ABD İran’ı vurmalı, çünkü İran’da demokrasi yok, molla rejimi var.” 

Bu tez baştan aşağı sakat. Birincisi İran’da demokrasinin olup olmaması, bir başka ülkeye saldırma hakkı vermez. Bir ülkenin bir başka ülkeye rejimini “beğenmemesi” nedeniyle savaş açabilmesi, “devletlerin egemenlik” haklarının yok sayılarak ortaçağa dönülmesi anlamına gelir. 

İkincisi demokrasinin ölçütü ne? Demokrasi ABD merkezli “liberal demokrasi”den mi ibaret? Ayrıca mesele gerçekten demokrasi ise ABD neden Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi monarşilere dost ama İran’a düşman? Geçiniz… 

Mesele rejim değil

ABD’nin İran’ı hedef alıyor olmasının nedeni ne demokrasi eksikliğidir ne de molla rejimidir. İran ABD’nin çıkarlarına uyum gösterse, Washington molla rejimiyle pekala kol kola yürür. ABD İran’ı molla rejimiyle yönetildiği için değil, kendisine karşı olduğu için vurmak istiyor. 

ABD molla rejimine alternatif diye son Şah’ın oğlu Rıza Pehlevi’yi sahaya sürüyor. Peki şah rejimi molla rejiminin alternatifi mi? Ülkenin topraklarıyla ve insanlarıyla bir aileye “tapulanması”, siyasal liberallerin demokrasi ölçüsüne uyuyor mu?

ABD için mesele ne molla rejimidir ne de şah rejimi. ABD çıkarlarıyla uyumlu her türlü rejimi destekler, çıkarlarına uyumsuz en demokratik ülkeye bile cephe alır. 

Örneği İran zaten. 1953’te molla rejimi yoktu ve ABD ile İngltere, İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı darbeyle devirdi. Neden? Çünkü Başbakan Musaddık BP’nin kontrolündeki İran petrolünü millileştirmişti.

Yani mesele ne rejim ne de demokrasi, mesele emperyalizmin çıkarı.

Washington BM’yi hedef alıyor

Sirk demişken… 

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio Münih Güvenlik Konferansı’nda şöyle dedi: “BM dünyada iyilik için hâlâ muazzam bir potansiyele sahip ancak baskı gerektiren konularda rol oynayamıyor. Gazze’deki savaşı çözemediler. Kırılgan da olsa ateşkesi sağlayan ABD oldu.” (Kaynak: AA, 14.2.2026)

İnanılır gibi değil! ABD’nin Dışişleri Bakanı Gazze’de savaşı durduramadı diye BM’yi eleştiriyor!

ABD Dışişleri Bakanı Rubio, İsrail’in Gazze’deki soykırımını durdurmaya yönelik bir çok BM girişimini bizzat ülkesinin veto ettiğini bilmiyor olabilir mi? Elbette biliyor!

Buradaki asıl üçkağıt şu: Trump yönetimi BM düzenine fiilen cephe almış durumda. Trump başkanlık kararnamesiyle ABD’yi onlarca BM kurumundan çekti. Hatta Gazze için kurulan Barış Kurulu’nu “alternatif BM” yapmayı hedeflediler ama neyse ki davet ettikleri ülkelerin çoğu teklifi reddetti.

Bugün iyi kötü BM düzeni devam edebiliyorsa, bu BM Güvenlik Konseyindeki Çin ve Rusya’nın tutumu nedeniyledir. Ama BM’nin önümüzdeki dönemde daha sert çarpışmalara sahne olacağı anlaşılıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Şubat 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Trump’ın vakti

ABD Başkanı Donald Trump’ın Umman’daki ABD-İran müzakeresi sonrası söylediği “Bolca vaktimiz var, acelemiz yok” sözleri önemli.

Bu sözler öncelikle “ABD füzelerinin İran’ı biran önce vurmasını bekleyenleri” rahatsız etti. İsrail yönetiminin Washington’u “Tahran’la kötü anlaşma yapmaması konusunda uyardığı” basına yansıdı.

Peki ne oldu da “haftasonu vuracak” yakınlığında beklenen ABD saldırısının yerini İsrail’i kaygılandıracak bir “anlaşma olasılığı” aldı? 

Epstein dosyası Trump’ı baskılıyor

Önceki yazımda çözümlemeye çalıştım: Epstein dosyası Trump’ı sıkıştıran bir yön kazanmış durumda. Trump her ne kadar dosyada Demokratların bulunmasını öne çıkarmaya çalışsa da açılan belgeler onu ve ekibini zora sokmuş durumda. 

Üstelik meselenin iç güç mücadelesi bağlamında, ABD’nin üstündeki İsrail yükünden hafifleme yönü de var.

Böylesi bir iç basınç, ABD Başkanı’nın dış müdahale hamlesini büyük oranda zayıflatır haliyle. Ancak bu daha çok “normal başkanlar” için geçerli bir durum. Trump gibi biri, düşük bir olasılık da olsa, tersinden iç basıncı savuşturabilmek için dışarıda yangın çıkarmak isteyebilir. Tabii Trump’ın elini kolunu bağlayan başka etkenler yoksa!

Trump İran için müttefik bulamadı

Trump’ı “vurmak üzere” olmaktan “acelem yok, bol vaktim var” noktasına gerileten asıl faktör iç basınç değil, dış faktörler. 

Öncelikle Trump, İran’a saldırı için Ortadoğu’da İsrail dışında müttefik bulamadı. Türkiye’den Suudi Arabistan’a, Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) Azerbaycan’a bölge ülkeleri saldırıya karşı çıktılar. Hatta bir çok ülke olası saldırıda topraklarını ya da hava sahasını kullandırmayacağını açıkladı. 

Elbette bölge ülkelerinin bazıları bu saldırıya ilkesel olarak karşı çıkıyorlar. Ama bazı ülkeler de İran’ın ABD saldırısına yanıt olarak kendi ülkelerindeki ABD üslerini vurabileceği endişesi nedeniyle Washington’a destek vermiyorlar. 

Gerekçeleri ne olursa olsun, bölge ülkeleri şu ana kadar “kısmi bir caydırıcılık” sergileyebildi. Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Mısır’la yürüttüğü diplomasinin etkili olduğu görülüyor. Ama bunun “kısmi”den daha ileri bir caydırıcılık kazanabilmesi için bir süredir konuşulmakta olan “güvenlik mekanizmaları” arayışının ete kemiğe büründürülmesi gerekiyor.

Diğer yandan ABD içinde İran’a saldırıya karşı olan ciddi bir kesimin bulunması da Trump yönetiminin saldırganlığını bir ölçüde dizginliyor. Hatta İsrail muhalefetinin “İran karşı füzelerinin yaratacağı sonuçlardan” endişe etmesini de buna eklemek gerekiyor.

ABD-İsrail hilesi endişesi

Füze demişken… 

Washington’un Tahran’la anlaşmasını istemeyen İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar, “İran’ın nükleer ve balistik füze programının kendilerine tehdit oluşturduğunu” ileri sürdü. 

Ortadoğu’da İran’ı çevreleyen ABD bayraklı üs haritası üzerinden yapılan “İran ABD’yi tehdit ediyor!” ironisi gibi… İsrail İran topraklarına füze fırlatmadan önce acaba hangi İran füzesi İsrail’e düştü!

Emperyalist-Siyonist ittifakı, kendi saldırganlıklarına gerekçe üretebilmek için açık yalan söylemekten bugüne kadar hiç geri durmadı. Barış arayan, diplomasi isteyen, müzakere amaçlayan Tahran’ın en büyük endişesi de bu: Hile.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi bunu açık açık söylüyor: “Her şeyi denediler başarılı olamadılar. Şimdi tekrar müzakere masasına döndüler. Bu da (müzakerelerin nereye varacağı) belli değil zaten. Onlara (ABD’ye) güvenmiyoruz. Hile yapma ihtimalleri var.” 

Netanyahu’nun çabaları

ABD ile İran arasında bu hafta ikinci tur bir müzakere yapılıp yapılmayacağı, yapılırsa bunun nasıl bir yönde ilerleyeceği, bölgemiz açısından kritik önemde.

İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Trump’ı İran’a saldırıya zorlayabilmek için yoğun çaba içinde olduğu görülüyor. Zira bunu aynı zamanda siyasi ve daha önemlisi hukuki geleceğinin garantisi görüyor.

Dolayısıyla hilesi bol bir çok yönlü diplomasi sürecine girmiş durumdayız.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Şubat 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin yükünü kim paylaşacak?

Beyaz Saray’ın Aralık 2025’te yayınladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi ile Pentagon’un Ocak 2026’da yayınladığı Ulusal Savunma Stratejisi, ABD’nin önümüzdeki dönem boyunca izleyeceği stratejiyi ana hatlarıyla resmediyor. 

Bir program olarak Ulusal Güvenlik Stratejisi ve onun harekat planı olarak Ulusal Savunma Stratejisi, “Önce Amerika” doktrininin işaret ettiği hedeflere, hangi araçlarla, hangi yoldan ulaşılacağının planlamasıdır.

Bu iki belgeyi de bir kaç yazıda inceledik. Bugün Ortadoğu bölümüne odaklanarak devam edeceğiz.

Ortakların sorumluluğu üstlenmesi

Beyaz Saray’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi, ABD’nin müttefiklerinden “bölgelerinde birincil sorumluluğu almasını” istiyordu. Çünkü ABD’nin zayıfladığı kabul ediliyor ve buradan hareketle “ABD’nin dünya düzenini ayakta tutma görevinin sona erdiği” belirtiyor belgede. 

Pentagon’un Ulusal Savunma Stratejisi ise müttefiklerden bekleneni daha da somutlaştırmış. Belgede doğrudan “ABD’nin müttefikleri ve ortaklarıyla yük paylaşımını artırması” başlıklı bir bölüm bile var. 

O başlık altındaki en dikkat çeken cümle şu: “Savaş Bakanlığı (Pentagon), müttefiklerin ve ortakların Avrupa, Ortadoğu ve Kore Yarımadası’nda kendi savunmalarının birincil sorumluluğunu üstlenmeleri için teşviklerin güçlendirilmesine öncelik verecektir.”

ABD’nin “yük paylaşımı” politikası, Avrupa’da NATO düzleminde tartışma yarattı zaten. Bu durum ABD’nin Çin’e karşı konumlandırdığı Uzakdoğu müttefiklerini ve ortaklarını da tedirgin etmeye başlayacaktır. 

ABD’nin ilişkilerde öncelik kıstası

Peki ABD’nin Ortadoğu’daki yüklerini kim ya da kimler paylaşacak?

Pentagon belgesinde açık açık “genel yanıtı” verilmiş bu sorunun: “Bölgelerindeki tehditlere karşı gözle görülür şekilde daha fazla çaba gösteren örnek müttefiklerle işbirliği ve ilişkilere öncelik vereceğiz. Bu işbirliği ve ilişkiler, silah satışı, savunma sanayi işbirliği, istihbarat paylaşımı ve ülkelerimizi daha iyi bir konuma getirecek diğer faaliyetler dahil olmak üzere, kritik ancak sınırlı ABD desteği ile sağlanacaktır.”

ABD yararına “en fazla çaba gösterenlerle ilişkilere öncelik verme” politikası, daha şimdiden Suriye’de etkisini gösterdi!

Bu yaklaşım, asıl ABD’nin Ortadoğu’daki esas işlerinde etkisini gösterecektir. O nedenle gelin önce Pentagon’un belgede o işleri nasıl tarif ettiğine bakalım.

ABD’nin Ortadoğu planlaması

Pentagon’un Ulusal Savunma Stratejisi belgesinde, ABD’nin Ortadoğu’daki işleri, ama birincil sorumluluk müttefiklerinde olmak üzere, şu şekilde sıralanmış: 

“Savaş Bakanlığı, bölgesel müttefiklerimizi ve ortaklarımızı, İran ve onun vekillerini caydırma ve savunma konusunda birincil sorumluluk almaya teşvik edecek; İsrail’in kendini savunma çabalarını güçlü bir şekilde destekleyecek; Arap Körfezi ortaklarımızla işbirliğini derinleştirecek; ve Başkan Trump’ın tarihi girişimi olan Abraham Anlaşmaları’nı temel alarak, İsrail ile Arap Körfezi ortaklarımız arasında entegrasyonu sağlayacaktır.” 

Buradan da görüleceği üzere ABD, Ortadoğu’daki hedeflerinin başına İran’ı koymuş durumda. Ancak dikkat ederseniz Pentagon, İran’ı tek başına ya da İsrail’le birlikte hedef alacağına işaret eden bir formülasyon kullanmıyor; İran’a karşı müttefiklerini ve ortaklarını birincil sorumluluk almaya teşvik edeceğini söylüyor.

İran’a savaş nasıl engellenir?

İşte bu uzun zamandır işaret ettiğimiz cephe anlamına geliyor: ABD, İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni inşa etmeye ve İran’a karşı bir cephe oluştumaya çalışıyor.

Dolayısıyla Türkiye, Suudi Arabistan, BAE gibi müttefik ve ortaklarının o cepheye girmemesi, ABD’nin İran’a doğrudan savaş açma olasılığını büyük oranda zayıflatacaktır. Başlıktaki soruya yanıtla söylersek, ABD’nin yükünü kimse paylaşmazsa, İran’a savaş açamaz. En fazla belli noktalara hava ve füze saldırısı yaparak durumu idare etmeye çalışır. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Şubat 2026

, , , ,

Yorum bırakın

IŞİD’e Irak görevi

Suriye Savunma Bakanlığı’nın SDG’yle ateşkesi 15 gün uzattığını belirttiği açıklamasında dikkat çeken bir gerekçe vardı: “ABD’nin IŞİD’li tutukluları SDG kontrolündeki hapishanelerden Irak’a taşıma süreci sebebiyle ateşkes süresi uzatıldı.” (AA, 25.1.2026)

ABD IŞİD’lileri neden Suriye’den Irak’a taşıyor? 

IŞİD’liler SDG kontrolündeki hapishanelerdeydi, şimdi o hepishaneler Suriye ordusunun kontrolüne geçiyor. Peki o hapishaneleri SDG kontrol edebiliyor da Suriye ordusu edemiyor mu? Madem öyle, ABD neden “SDG artık IŞİD’e karşı birincil ortağımız değil” diyor? Yoksa mesele başka mı?

ABD’nin ‘kullanışlı düşmanı’: IŞİD

IŞİD: Kara Terör (Kaynak, 2014) kitabımda yazmıştım; IŞİD ABD için “kullanışlı düşman” durumundadır. IŞİD henüz Irak İslam Devleti ismini taşırken, ABD sıra sıra liderlerini öldürerek Bağdadi’nin örgütün başına geçmesini sağlamıştı. Bağdadi ABD’nin Irak’taki hapishanesinden çıkıp IŞİD lideri olmuştu.

Hepsi bir yana, Trump 2016’da “IŞİD’in kurucusu Obama” diyordu. 

Dolayısıyla ABD’nin IŞİD’i Suriye’den Irak’a taşıması üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. 

IŞİD-Colani ilişkisi

Bugünlerde nedense HTŞ lideri Colani’nin IŞİD bağı olmadığı propaganda ediliyor. Neden peki? HTŞ lideri Colani’nin Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet el Şara kimliğini pekiştirmek için mi?

Oysa Colani’nin IŞİD bağı var ve o bağı hem Colani’nin kendisi hem de onu görevlendiren IŞİD lideri Bağdadi açıklamıştı:

Colani El Cezire röportajında açık açık Irak İslam Devleti liderliği (IŞİD’in eski ismi) tarafından görevlendirilerek Suriye’ye geldiğini anlattı. Hatta IŞİD lideri Bağdadi’nin yayınlanan bir ses kaydında da Colani’nin görevlendirildiği net bir şekilde var: “Colani’yi atadık ve yanına çocuklarımızdan bir grup vererek Şam’daki hücrelerimizle buluşmak üzere Irak’tan Şam’a gönderdik. Onlara planlar geliştirildi, hareket ve eylem politikaları resmedildi. Her ay maaşlarını verdik ve militanlar sağladık.”

Gerçek budur: Colani, 2011’de, IŞİD lideri Ebubekir Bağdadi tarafından Irak’tan Suriye’ye yollandı ve Nusra Cephesi’ni kurdu. Nusra cpehesi, 2013’e kadar Suriye’de Bağdadi’ye biatlı olarak faaliyet yürüttü. Colani 2013’te biatı reddetti ve IŞİD’le yolunu ayırdı. 

IŞİD’e Haşdi Şabi’ye operasyon görevi

IŞİD, Bağdadi, Nusra, Colani… Tekrar soralım: ABD, Suriye hapishanelerindeki binlerce IŞİD’liyi neden Irak’taki hapishanelere taşıma kararı aldı?

Tam bugünlerde ABD yönetiminin Irak’ta olası Nuri el-Maliki hükümetini engellemeye çalıştığını da anımsayalım. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio mevcut Irak Başbakanı Sudani’yle görüştü ve “İran tarafından kontrol edilen bir hükümet kabul edilemez” dedi. ABD Büyükelçisi Tom Barrack, “Irak’ın Batı ile işbirliğini sürdüren bir hükümet kurması gerektiğini” söyledi. ABD Başkanı Trump, “Çılgın politikaları ve ideolojileri nedeniyle, Maliki’nin seçilmesi halinde ABD Irak’a artık yardım etmeyecek” dedi. 

Acaba ABD IŞİD’i Irak’ta “İran nüfuzuyla” mücadelede mi kullanacak? IŞİD Haşdi Şabi’ye karşı mı savaşacak? Çünkü Haşdi Şabi sonuçta Irak ordusuna bağlı resmi bir birlik. Bu birliğe karşı açıktan operasyon, Suriye-Irak, hatta ABD-Irak savaşı demektir. Ama IŞİD sahaya sürülürse bu resmiyet oluşmaz. 

ABD’nin ‘İran nüfuzuyla” mücadele amacı

ABD’nin IŞİD’e Irak’ta Haşdi Şabi görevi vermesi, fiilen İran görevi vermesi demektir.

ABD, İsrail hegemonyasında bir yeni Ortadoğu düzeni kurmak istiyor, İsrail’in güvenliğini garanti altına almak istiyor. Bunun için İran’ın bölge ülkelerindeki nüfuzunu ortadan kaldırmaya, “elleri” olarak gördüğü örgütleri tasfiye etmeye çalışıyor. Gazze’de Hamas’ı ezmeye, Lübnan’da Hizbullah’ı silahsızlandırmaya, Yemen’de Husileri etkisileştirmeye ve Suriye’de Esad’ı devirmeye çalışması bundandı. Şimdi Irak’taki “İran etkisiyle” mücadele etmek istiyor. 

Bu nedenle de “kullanışlı düşmanı” IŞİD’i, Suriye’den Irak’a taşıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ocak 2026 

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD SDG’yi neden sattı?

PKK yöneticisi Murat Karayılan ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya dörtlüsüne soruyor: “Ne oldu da müttefikinizi böyle bir saldırıyla yüz yüze bırakıyorsunuz?”

Yanıtını aynı akşam ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack net bir şekilde verdi: “ABD-SDG ortaklığının gerekçesi değişti. SDG artık IŞİD’e karşı birincil ortağımız değil.” Böylece ABD bir süredir yatırım yaptığı Şara ile “asıl aktör olarak” çalışacağını işaret etti.

Artık emperyalizm açısından mesele şudur: ABD SDG’nin tamamen “bireysel entegrasyon” ile sönümlenmesini mi isteyecek, yoksa yeniden “kullanım değeri” oluşur diye Kamışlı merkezli varlık bulundurmasını mı sağlayacak? 

Şah ve piyon ilişkisi 

Emperyalizm budur; kullanır, kenara koyar. Bu gerçeği ülkemizde en iyi bilen isimlerden biri, Hrant Dink’ti. Dink Kürtlerin temsilcilerini bu konuda bir kaç kez uyarmıştı. Örneğin Dink, 25 Nisan 2006’da Malatya İşadamları Derneği’nde yaptığı konuşmada, “Geçmişte Ermeni halkı emperyalistlere güvendi ama yanıldı. Bugün Kürtlerin yaşadığı aynı şey” diyerek uyarmıştı. Ve eklemişti: “Amerika bu. Gelir, o kendi hesabını yapar, işine bakar, işi bittiğinde de çeker gider.”

Aradan 20 yıl geçti ve Karayılan ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya dörtlüsüne serzenişte bulunuyor: “Bu devletler demek ki sadece çıkarlarına bakıyor. Verilen sözlerin bir anlamı yokmuş.”

Ne sandınız? Emperyalist devletler Kürtlerin çıkarlarını mı savunacaktı? ABD kendi çıkarına bakar, kendi çıkarı için Kürtleri de Türkleri de Arapları da birbirine karşı kullanır. 

O nedenle “Kürt kökenli bir Türk vatandaşı” olarak yıllardır anlatmaya çalışıyorum, Kürt’ün çıkarı Amerikalılara çalışmasında değil, yaşadığı coğrafyadaki halklarla ortaklaşmasındadır. 

İran’a karşı cephe meselesi

Kürtlerin “ABD bizi neden sattı” diyerek sorduğu sorunun yanıtı Trump’ın Erdoğan, Netanyahu ve Şara ile ayrı ayrı yaptığı üç görüşmededir. 

ABD bölgemizde İsrail hegemonyasında bir yeni düzen inşa etmek istiyor. Washington’a göre bu yeni düzenin omurgasını “İran’a karşı cephe” oluşturacak. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bir kaç kez “Göreceksiniz, İsrail ve Türkiye Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” demesi bundandır.

Bu yeni düzenin modelini Suriye oluşturuyor. ABD Suriye’nin İran etkisine girmemesini ve İsrail’le normalleşmesini garanti eden bir strateji izledi Esad’ın devrilmesinden bu yana. Bunun için de Şara’ya kredi verdi. Şara da Şam’da iktidar olabilmek için bu krediyi kullandı. 

Bunun pratiğine, sahaya nasıl yansıdığına gelirsek… 

Paris mutabakatı

ABD 6 Ocak’ta Paris’te İsrail ve Suriye heyetlerine bir mutabakat imzalattırdı. Bu mutabakatla iki ülke “ortak iletişim mekanizması” kurmuş oldu. 

Merkezinde ABD’nin olacağı bu mekanizma, bir istihbarat ve güvenlik mekanizması olarak “İran nüfuzuyla” mücadele üzerinden Şam-Tel Aviv ortaklığını normalleştirecek.

Paris mutabakatı, ABD ve İsrail’in Şara’ya SDG’nin üzerine yürüme yolunu açma mutabakatıdır aynı zamanda.

ABD cephesi nasıl engellenir?

BOP ezberlerini unutma zamanı. Şimdi ABD’nin bölgedeki esas siyaseti, yukarıda belirttik, İran’a karşı İsrail’in de içinde olduğu geniş cepheyi kurmak. ABD İran’a karşı cephenin ihtiyacı olarak Türkiye ile PKK’yi, Suriye ile SDG’yi sistemlerine entegre etme mutabakatı yapmış durumda. Açılım odur.

ABD bu yolla Türkiye ve Suriye’yi, Türkleri ve Arapları, İran’a karşı cephede İsrail’le yan yana getirebilme peşindedir.

Peki Kürtleri böylesi bir cephede hiç mi değerlendirmeyecek ABD? 

ABD Büyükelçisi Barrack’ın Kandil’i dışarıda bırakarak KDP’li Mesud Barzani ve Neçirvan Barzani’yi, SDG’li Mazlum Abdi ve İlham Amed’i, Suriye’deki ENKS yöneticilerini 17 Ocak’ta Erbil’de toplaması yeni dönemin bir başka işaretidir.

Bunları uzun uzun tartışacağız. Ama asıl hepimizin üzerinde durması gereken konu artık şudur: İran’a karşı ABD cephesi nasıl engellenir?

ABD cephesi engellenemezse, bütün halklar için daha acılı bir dönem başlayabilir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ocak 2026 

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın