Posts Tagged İran

İran’sız iki proje

Medya kuruluşlarının temsilcileriyle yaptığı bilgilendirme toplantısında, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a “Türkiye’nin Suudi Arabistan veya Mısır’la güvenlik ittifakı kurup kurmayacağı” sorulmuş. 

Fidan “An itibariyle görüşmeler, konuşmalar var. Ama biz herhangi bir anlaşmaya hâlâ imza atmış değiliz.” yanıtını vermiş (AA, 15.1.2026).

Dışişleri Bakanlığının bu tür toplantılarına çağrılmadığım için bilemiyorum ama ya soru yanlış ya da Anadolu Ajansı’nın metni. Çünkü Mısır yerine Pakistan olmalı. Toplantıya katılabileceğini düşündüğüm isimlerin yazılarına baktım. Örneğin Nedret Ersanel’in köşe yazısı doğrudan “Suudi Arabistan – Pakistan – Türkiye kime karşı?” başlığını taşıyor (Yeni Şafak, 17.1.2026). Bu durumda Anadolu Ajansı haber metninde yanlış ülke ismi yazıldığı anlaşılıyor.

Türkiye-Pakistan-S.Arabistan ittifakı

Zaten konuşulan ittifak Türkiye – Pakistan – Suudi Arabistan ittifakı. Pakistan Savunma Üretimi Bakanı Raza Hayat Harraj açıkladı, “Pakistan – Suudi Arabistan – Türkiye üçlü anlaşması hazırlık aşamasında. Anlaşma taslağı hazır ve üç ülkede de mevcut” dedi (Reuters, 15.1.2026). Ertesi günkü toplantıda Fidan’a bu sorulmuş olmalı.

Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan ya da Türkiye – Suudi Arabistan – Mısır ittifakı, farketmez, ikisinin de temel eksiği İran’ın olmaması. İran’ın olmadığı bir güvenlik mekanizması ise baştan sorunlu olacaktır. 

Fidan, bahsettiğim toplantıdaki açıklamasının devamında şöyle demiş: “Cumhurbaşkanımızın vizyonu kapsayıcı, daha geniş, daha büyük dayanışma ve istikrar üreten bir platform.” Anlaşılan Erdoğan üç ülkeden daha fazla sayıda ülkenin bir platformda buluşmasını istiyor ki bu daha doğru bir model ama o modelde de İran’a yer olmayacağı anlaşılıyor!

Riyad’ın iki ayrı ittifak girişimi

Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan ittifakı konuşulurken, bir de “Suudi Arabistan, Mısır ve Somali üçlüsü askeri koalisyon görüşmeleri yürütüyor” haberi düştü (Bloomberg, 16.1.2026).

İki ittifakın da merkezinde Suudi Arabistan var. Kanaatimce Prens Selman, coğrafyanın iki ayrı bölgesinde iki ayrı güvenlik garantisi oluşturmaya çalışıyor: Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’la İran’a karşı, Mısır ve Somali’yle Birleşik Arap Emirlikleri’ne (daha doğrusu İsrail’e) karşı iki ayrı ittifak arayışında. Riyad’ın çarpışan İsrail ile İran’a karşı iki ayrı ittifak arayışında olması dikkat çekici!

Beşli güvenlik mekanizması

Anımsayacaksınızdır, dört ay önce bu köşede, Ufuk Ötesi’nde, “TRÇ ve beşli mekanizma” başlıklı bir makale yazmıştım. Bahçeli’nin “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı Türkiye, Rusya, Çin’den oluşan TRÇ ittifakı” önermesini incelemiştim. TRÇ projesinin zayıf karnı da İran’sız olmasıydı. 

Makalemde “bölgesel beşli güvenlik mekanizması” önermiştim: “ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurmaya çalıştığı şartlarda, ‘ABD-İsrail şer koalisyonuna’ karşı bir bölgesel güvenlik mekanizmasına ihtiyaç olduğu ortada. Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan işbirliğiyle oluşturulabilecek bir beşli güvenlik mekanizması, ‘ABD-İsrail nasıl durdurulur’ sorusunun en somut yanıtıdır.” (Cumhuriyet, 20.9.2025).

Çin faktörü 

İsrail’in sırtını ABD’ye dayayarak Filistin’e, Lübnan’a, Suriye’ye, Yemen’e, İran’a, hatta Katar’a saldırması, bölgenin ortak bir güvenlik mekanizmasına ihtiyacı olduğunu net bir şekilde gösterdi. 

Konuşulan üçlü ittifak modelleri, esas olarak bu kaygı zemininde oluşuyor. Tabii bazı ülkeler, bu tür ittifakları ikincil olarak da bölgesel rakiplerine karşı dayanak yapmaya çalışıyorlar. İşte projelerin İran’sız olmasının nedeni de bu. 

Ancak mesele hayati derecede ciddidir ve ülkelerin bu tür ittifakları kendi dar çıkarları temelinde şekillendirme peşinde olması, kritik enerji ve zaman kaybıdır. Üstelik emperyalist ABD, ülkelerin “bu dar çıkarlarını” kendi çıkarlarına alet edebilme deneyimine fazlasıyla sahiptir. Öyle ki “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı” diye çıktığınız yolda, kendinizi o şer koalisyonunun yararına bir İran cephesinde bulabilirsiniz!

Neyse ki İran ve Suudi Arabistan’ı sürpriz bir şekilde Pekin’de buluşturabilen bir Çin diplomasi deneyimi var. Bölgenin ortak bir güvenlik mekanizmasına ihtiyaç duyması ve üçlü model arayışına girmesi önemli. Sonrasında Çin ve Rusya, bölgedeki ortakları İran’ın da katılımı lehine ağırlık oluşturacaktır.  

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ocak 2026 

, , , , , ,

Yorum bırakın

İran’daki ölümlerin asıl faili Trump’tır

İran’da paranın değerinin düşmesine tepki gösteren Tahran çarşı esnafının haklı protestosuyla başlayan demokratik eylemler, ABD Başkanı Trump’ın kışkırtmasıyla kanlandı.

Yalın gerçek budur. Trump sözleriyle kışkırtana ve CIA-Pentagon-MOSSAD eylemleriyle müdahil olana kadar halkın protestosu haklıydı ve demokratikti. Öyle olduğu için de İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, halkın protesto hakkını tanıdıklarını, protestocuların taleplerini dinleyeceklerini belirtmişti.

Trump’ın psikolojik savaşı

Ancak daha altı ay önce İran’a 12 Gün Savaşı açan ABD-İsrail ikilisi, bu haklı eylemleri İran rejimini zayıflatacak bir zemin olarak gördü ve müdahil oldu. Bu müdahillik elbette sadece söz ile değildi, eylemliydi. ABD’nin kullanışlı örgütleri dahil devreye sokuldu. 

Trump hem İran’a “psikolojik savaş” açtıklarını ama hem de ölümlerin artması halinde İran’ı vuracaklarını söylüyor. Hata uluslararası hukuka aykırı olarak açık açık eylemcilerden “kurumları ele geçirmesini” istiyor. Daha çok İranlı ölsün diye kışkırtıyor, “geri çekilmeyin” diyor, “dayanın, yardım yolda” diyor. 

Amerikalı siyasetçiler ve medya ölümler nedeniyle İran rejimini suçluyor ama ölümlerin asıl faili Trump’tır. Bu sadece yukarıda özetlediğim kışkırtmalar nedeniyle değil elbette, doğrudan emperyalist-siyonist ikilinin eylemleri nedeniyle…

İranlı yetkililer, ABD’nin “kullanışlı düşmanı” IŞİD’i bile devreye soktuğunu belirtiyor. O kadar fütursuzlar ki, eski CIA Başkanı Mike Pompeo, eylemcilerin aralarındaki MOSSAD ajanlarına selam bile gönderdi sosyal medyadan. 

Monarşi alternatif olamaz

Özetle halkın haklı ve demokratik eylemini, daha altı ay önce bombaladıkları İran’ı zayıflatmanın zemini yapmaya çalışıyorlar. Böylece halkın haklı eylemini kirletiyorlar, demokratik hakkını sabote ediyorlar.

Öyle ki mesele ekonomi olmaktan çıkarılıyor, monarşiye dönüş talep ediliyor. 47 yıl önce devrilen Şah’ın oğlunun fotoğrafları taşınıyor, oğul Pehlevi de sürgünden seslenerek “rejim zayıfladı, sokakları terk etmeyin” diyor. Ülkeyi Şah rejimine döndürerek Pehlevi hanedanına teslim etmek, herhalde Molla rejiminin alternatifi olmasa gerek!

Amerikan silahı: Ambargo

Gelişmeleri sorduğum bir İranlı özetle şöyle dedi: “Biz de ABD’ye karşıyız ama ABD sırf eyleme destek veriyor diye ve eylemden kendi çıkarına sonuçlar umuyor diye, eylemden vaz mı geçelim?”

Soru önemli ve yanıtım şu: İranlılar tepki oklarını emperyalist ABD’ye yöneltmeliler.

Doğru, eylemler ekonomik duruma tepkiyle başladı. Doğru, paranın değeri sert düştü ve bu da alım gücünü olumsuz etkiledi. Fakat ekonomideki sorunların esas nedeni Tahran yönetimi mi yoksa ABD’nin İran’a uyguladığı sert abluka mı? 

Bir çok kez işledim bu konuyu: ABD ambargoyu silah gibi kullanıyor. Hedef ülkeleri ablukaya alarak, bu ülkelerin üretmesini engelleyerek, ürettiğini satabilmesini önleyerek, ürettiklerini taşıyan gemilere el koyarak, bu ülkelerin başka ülkelerdeki varlıklarına çökerek, ağır ambargo uyguluyor. 

Washington yönetimi, hedef aldığı ülkelerin ekonomilerini bu türden ambargolarla çökerterek, kötü ekonomiden etkilenen halkın yönetime karşı ayaklanmasını kışkırtmaya çalışıyor. 

Dolayısıyla ekonomik sıkıntıdaki İranlılar asıl ambargocuyu protesto etmelidir. 

Emperyalizme karşı konumlanmak

Rejim meselesine gelince… 

Her halk elbette ayaklanarak rejimini “ileriye” doğru değiştirmek isteyebilir. Ama emperyalizmle işbirliği yapmak ve dahası Molla rejiminin yerine monarşiyi koymak, elbette demokratik bir hak değildir. Çünkü monarşiye dönüş gerilemedir.

Kaldı ki emperyalizmin demokrasi diye bir meselesi zaten yoktur, çıkarları vardır. Washington çıkarlarına uygunsa kralları demokrat ilan eder, ama çıkarlarına uygun değilse demokratik seçimlerle seçilmiş cumhurbaşkanlarını bile diktatör ilan eder. 

Ve asıl önemlisi, çağımızda toplumların ilerlemesi öncelikle emperyalizme karşı konumlanmasıyla mümkündür.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ocak 2026 

, , , ,

Yorum bırakın

İran sınavı ve halkın eylemini kirletenler

İran’da iki hafta önce başlayan protestolar, İran halkının haklı eylemiydi. Sebebi ne olursa olsun, her halk, ülkesindeki ekonominin kötü gidişatına karşı sesini yükseltmekte ve ekonomiye kumanda edenleri protesto etmekte haklıdır. 

Nitekim İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan başta İran yönetiminin önemli isimleri de halkın protesto hakkını tanıdıklarını açıkladılar. Bizzat Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, protestocuların taleplerinin dinlenmesini istedi.

Halkın demokratik hakkına emperyalist sabotaj

Ancak durumdan yararlanmak isteyenlerin varlığı da ortada. 

Halkın haklı protesto eylemlerini ABD ve İsrail için müdahale zemini haline getirmeye çalışanlar var. Açık açık “Batı’dan demokrasi” istiyorlar. Eski ABD Dışişleri Bakanı ve Eski CIA Direktörü Mike Pompeo’nun selam gönderdiği sahadaki MOSSAD ajanları ve işbirlikçiler bunların bir kısmı zaten.

Nitekim ABD Başkanı Donald Trump da hem protestocuları kutluyor, hem de cesaretlendirme mesajları veriyor. Peki Trump neden cesaretlendirme mesajı veriyor? Eylemcilerin kışkırtmalarıyla ne kadar kan dökülürse, Trump, Netanyahu’yla birlikte İsrail’e saldırmasına o kadar meşruiyet sağlayacağını varsayıyor çünkü. Bunu da açık açık söylüyor, “rejim protestocuları öldürürse, İran’ı vururum” diyor.

Öte yandan göstericilerin arasında bir de yeniden Şah rejimi isteyenler var. 47 yıl önce devrilen Şah’ın oğlunun fotoğraflarını taşıyorlar, lehine sloganlar atıyorlar. Ülkeyi Şah rejimine döndürerek Pehlevi hanedanına teslim etmek, herhalde Molla rejiminin alternatifi olmasa gerek!

Ve bunlar, yani ABD-İsrail müdahalesine zemin yaratmaya çalışan işbirlikçiler ile yeniden Şah rejimi isteyen Pehleviciler, aslında en büyük kötülüğü ekonomiyi protesto eden halka yapıyorlar; halkın haklı eylemini kirletiyorlar, halkın demokratik hakkını sabote ediyorlar… 

İnternetin kesilmesi meselesi

Tahran yönetimi, haklı bulduğu protestoların, ABD-İsrail saldırısına zemin oluşturulmaya çalışılmaya başlanması üzerine önce interneti kesti. 

Elbette internetin kesilmesi kulağa hoş gelmiyor ancak İsrail’in önceki saldırılarındaki telefon ve GSM faktörlerini düşünürseniz, Tahran yönetiminin kararını daha nesnel değerlendirirsiniz. Eylemlerden bir kaçında büyük bombalar patlatılmasıyla ortaya çıkacak tablo, herhalde “ekonomiyi haklı olarak protesto eden halkın” çıkarına olmayacaktır!

Milliyetçilik adına yapılanlar

Türkiye’deki Amerikancıların İran karşıtlığı ise fazlasıyla çirkin; zira bunu hem sözde “milliyetçilik” sosuyla ama hem de “özgürlük” tonuyla işliyorlar. 

Açık açık İran’ın parçalanmasını ve kuzeydeki bölgenin Azerbaycan’la birleşmesini savunanlar var. Bu sözde “milliyetçi” anlayış, İran’ın birliğinin Türkiye’nin birliği olduğunu yok saydığı için aslında en Türkiye karşıtı olan fikirdir.

Diğer yandan çeşitli görüntüleri servis edenler var. O görüntülerin başka ülkelere ait olduğunu bile bile “İran’da halk katlediliyor” diye, “İran yanıyor” diye paylaşıyorlar. Bu görüntülerin ait olduğu ülkelerin ve tarihlerinin ortada olmasına rağmen, doğrusu gösterilmesine rağmen, o görüntüleri kamuoyunu İran aleyhine etkileyebilmek için ısrarla kullanıyorlar. 

Bu sözde milliyetçiler, bu yalan görüntüleri servis edenler sadece özel operasyoncular değil, içlerinde kamuoyunun yakından tanıdığı kimi “aydınlar” da var. 

Asıl ahlaken sorunlu yanı da şu: Bu sözde aydınlarımız, kendi ülkesinde ücretlilerin çoğunluğunun açlık sınırına yaklaşan asgari ücrete mahkum olmasına, dahası emeklilerin çoğunun da asgari ücretin bile altında maaş almasına sesini çıkarmaz ama komşusu İran’daki halkın ekonomik taleplerini savunarak rejimi yıkmasını ister!

Ambargoların rolü

Ambargonun özellikle son 10 yılda emperyalist ABD’nin elinde nasıl bir silah gibi kullanıldığını birçok yazımda ele aldım. ABD hedef ülkeleri ablukaya alarak, bu ülkelerin üretmesini engelleyerek, ürettiğini satabilmesini önleyerek, ürettiklerini taşıyan gemilere el koyarak, bu ülkelerin başka ülkelerdeki varlıklarına çökerek, ağır ambargo uyguluyor. 

Washington yönetimi, hedef aldığı ülkelerin ekonomilerini bu türden ambargolarla çökerterek, kötü ekonomiden etkilenen halkın yönetime karşı ayaklanmasını kışkırtmaya çalışıyor. 

Kuşkusuz her halkın, nedeni ne olursa olsun, kötü ekonomi nedeniyle yönetimini protesto etmesi hakkıdır. Ama protesto hakkının dış müdahaleye zemin oluşturmasını engellemeye çalışmak da o ülkenin aydınların sorumluluğudur. Hiçbir kötü ekonomi, emperyalist müdahalenin gerekçesi olamaz. 

Türkiye’nin yararı nerede?

ABD’nin Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’den sonra hedefinin İran olduğu ortada. Benzer senaryoların buralarda da uygulandığını; demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi değerli kavramların emperyalist ABD tarafından nasıl kullanıldığını gördük.

Komşularının zayıflamasını Türkiye’nin yararına gören sakat görüş, ne yazık ki 35 yıldır tersi yaşanmasına rağmen hâlâ savunuluyor. 

ABD ve İsrail’in İran’ı hedef almasının ne Türkiye’ye ne de komşusu Azerbaycan’a bir yararı yok ama zararı çok! 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
13 Ocak 2026 

1 Yorum

ABD’nin İran planı

Siyaset ve Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü’nün (IPIS) İran’ın başkenti Tahran’da düzenlediği “Saldırı Altında Uluslararası Hukuk” konferansına yazılı sunduğum görüşlerimi Ufuk Ötesi’nde siz Cumhuriyet gazetesi okurlarının da dikkatine sunacağım. 

Çünkü İran üzerindeki ABD-İsrail baskısı ve emperyalizmin İran planlaması, doğrudan ülkemizi ve bölgemizi ilgilendiriyor, geleceğimizi etkiliyor. 

1. Nükleer çifte standart

Nükleer silahlanma konusunda endişeli olan tüm ülkeler, öncelikle İsrail’in nükleer silahı olup olmadığını resmileştirmelidir. 

Biliyoruz, İsrail’in nükleer silahları var, uzun yıllar önce ABD desteğiyle geliştirildi ama resmi olarak varlığı gizleniyor. 

Peki nükleer silah sahibi ülkeler, nükleer silahları olduğunu ilan etmişken, İsrail’in nükleer silahları neden gizleniyor? Ortadoğu’da İsrail’in nükleer silahının olduğu kabul edilirse, bölgedeki diğer ülkelerin de edinme hakkı doğar diye… 

Nükleer silahlanma konusundaki bu çifte standart, uluslararası hukukun şu anda en temel sorunlarının başında gelmektedir.

2. İsrail’i durdurmak isteyen, ABD’ye karşı durmalı

İsrail, ABD Başkanı’nın ifadesiyle ABD emperyalizmin Ortadoğu’daki ileri karakoludur. İsrail, Almanya Başbakanı’nın ifadesiyle, Avrupa’nın kirli işlerini yapan taşerondur.

Bu nedenle Ortadoğu’nun asıl sorunu İsrail değildir, emperyalist ABD’dir. Emperyalist ABD’nin siyasi, askeri, istihbari ve ekonomik desteği olmasa, İsrail saldırganlığı da olmaz. ABD varsa İsrail tehdidi vardır, ABD yoksa İsrail tehdidi yoktur.

O nedenle bölge ülkeleri okun ucunu ABD’ye yöneltmelidir. 

Bölge ülkelerinin Amerikancılık yaparak İsrail’e karşı çıkmaları gerçekçi değildir, işlevsel değildir, etik değildir. 

3. ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu planı

ABD İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu düzeni kurmaya çalışıyor.

ABD 1990-2005 arasında 15 yıl Irak’ı hedef aldı, 2010-2025 arasında 15 yıl Suriye’yi hedef aldı, şimdi de 15 yıl boyunca İran’ı hedef almak istiyor. 

Bu amaçla ABD bölgede İran’a karşı bir cephe inşa etmeye çalışıyor: İran’ı kuzeyinden Güney Kafkasya’dan, batısından Türkiye ve Irak’taki üsleri üzerinden, güneyinden Körfez’deki üsleri ile kuşatmak istiyor. Ve ABD Pakistan’ı da İran’ı doğusundan çevrelemekte kullanabilmek için zorluyor. 

4. ABD Kuşak ve Yol’u Ortadoğu’da düğümlemek istiyor

Emperyalist ABD’nin ana stratejik hedefi Çin’dir.

ABD, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’u, Ortadoğu’da düğümlemek istemektedir. ABD sponsorlu Hindistan-Ortadoğu-Avrupa (IMEC) Koridoru bu amaçladır. 

ABD bunun altyapısı için Arap ülkeleriyle İsrail arasında İbrahim Anlaşmaları yapmaya çalışıyor, bu koridor için stratejik önemde olan Gazze’yi işgal ediyor, Filistinlilerden arındırarak bir emlak merkezi yapmaya çalışıyor. 

5. Beşli güvenlik mekanizması

İsrail hegemonyasına, İsrail saldırganlığına karşı “beşli bölgesel güvenlik mekanizması” oluşturulması tarihi bir ihtiyaçtır. 

Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın oluşturacağı bu beşli mekanizma, İsrail’in Filistin’de, Lübnan’da, Suriye’de, Yemen’de ve İran’da süren saldırganlığına karşı en gerçekçi caydırıcılık olacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Kasım 2025

, , ,

Yorum bırakın

Tahran izlenimleri

İran – Siyaset ve Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü’nün (IPIS) düzenlediği “Saldırı Altında Uluslararası Hukuk” konferansı nedeniyle Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi (YDAM) Koordinatörü ve Cumhuriyet gazetesi yazarı olarak Tahran’dayım. 

İlk kez geldiğim Tahran’da iki zorlukla karşılaştım: Birincisi sabahın 5’indeki trafik nedeniyle otele 1.5 saatte ulaşmam, ikincisi de otelde karşılaştığım pasaport kuralı! 

Pasaport krizi

Ülkeye girenlerin pasaportları, İran’daki kurallar gereği otelden ayrılana kadar otelde kalıyormuş! Haliyle itiraz ettim, gerekli bilgilerin fotokopisini çekip pasaportumu vermelerini istedim, gün içinde Tahran’da pasaportsuz gezmenin doğuracağı riskler olacağını iddia ettim. Küçük çaplı bir kriz yaşadık ve İran Dışişleri Bakanlığı görevlilerinin de yardımıyla sorunu çözdük, pasaportumu aldım. 

Bunu şundan anlatıyorum: Daha sonra İranlı bir gazeteci, benzerinin Türkiye’de de uygulandığını söyledi. Bir süre önce gittiği Van’da, ayrılana kadar pasaportunun otelde tutulduğunu söyledi. 

İyi komşuluğa yakışmıyor. İlk kimin başlattığı bir kenara bırakılarak Ankara ve Tahran’ın bu uygulamayı terk etmesinde yarar var.

Kadınların zaferi

Tahran sokaklarında ilk dikkatimi çeken başörtüsüz kadınların varlığıydı. İranlı kadınların başörtülerini, Türkiye’de türban kullananlardan farklı olarak saçını gösteren, başının yarısını dışarıda bırakan şekilde taktıklarını biliyordum. Ama artık dileyen tümden çıkarıyor. 

İranlı gazetecilerle bu değişimi konuştum. Söylediklerini birleştirirsem, bunun üç önemli nedeni olduğu anlaşılıyor. 

İlki Mahsa Amini’nin ölümüyle kadınların başlattığı özgürlük mücadelesiydi. Evet, kadınlar mücadele ede ede, bedel ödeye ödeye bu kazanımı elde etmişti esas olarak. 

İkincisi ise Mesud Pezeşkiyan’ın cumhurbaşkanlığıyla siyasal iklimin yumuşamasıydı. O iklim, “ahlak polisinin” elini tutmuş ve böylesi bir birimi gereksizleştirmiş, fiilen sahadan da çekmiş. 

Bir üçüncü etken olarak da İsrail saldırısını gösterdiler! Bana ilginç geldi. Yorum şöyle: Halk kabaca rejim yanlıları ve reformistler diye ikiye bölünmüş olmasına rağmen, İsrail saldırısında İran halkının tek yumruk olması, Netanyahu’nun “kalkışma çağrılarına” birlik yanıtı verilmesi, rejimin “özgürlüklere” bakışında bir ölçüde yumuşama sağlamış. ABD ve İsrail tehdidi altında, rejim nezdinde özgürlükçülerin talepleri tehdit olmaktan çıkmış.

Alt kimliklerin tutumu konusu

İranlı akademisyenlerle ve gazetecilerle ikili sohbetlerimin ana konusu bölgedeki ABD ve İsrail saldırganlığıydı haliyle… 

İranlı bir gazetecinin Türkiye’yle ilgili şu yorumu ilginçti: “Türk halkı Türk hükümetine göre daha anti-Amerikancı, daha anti-İsrailci. İran’da ise bunun tersi yaşanıyor. İran yönetimi İran halkına göre daha anti-Amerikancı, anti-İsrailci. İran halkı İran yönetimine göre daha liberal.”

ABD demişken…

İki ülkede de üst kimliklerin altında alt kimlikler var ve bu alt kimlikler aynı zamanda ortaklık, akrabalık ve kardeşlik demek.

ABD’nin uzun yıllar üzerinde çalıştığı “Türk ayrılıkçılığının” İran’da neden tutmadığı hemen anlaşılıyor: Konuştuğum tüm İran Türkleri, İran devletini kendi devletleri olarak görüyorlar çünkü. Türkiye Kürtlerinin önemli bir kısmı da böyle düşünüyor. Bunca abanmasına rağmen ABD’nin Türkiye’de Kürt ayrılıkçılığını başarıya ulaştıramamasının nedeni de bu.

İranlılara Anıtkabir ziyareti önerim

Konuştuğum hemen her İranlıya şu genel prensibi içeren önerimi anlatmaya çalıştım: “Türkiye’nin rejimi Türkiye’ye, İran’ın rejimi İran’a… İki devlet de halklarının bir bölümünde var olan bazı hassasiyetleri kaşıyan değil, törpüleyen bir yönelimde olmalı. Örneğin keşke İranlı yetkililer Türkiye’ye geldiklerinde Anıtkabir’e gitmeme politikalarını değiştirse. İran Cumhurbaşkanlarının Anıtkabir’i ziyareti onların İslamcılıklarından birşey götürmez ama Türkiye’deki laik kesimin İran’a bakışını hızla çok olumlu yapar.”

İki ülkenin işbirliğine dünden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz yeni ve zor bir döneme giriyoruz çünkü…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Kasım 2025

, ,

Yorum bırakın

Tahran izlenimleri

İran – Siyaset ve Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü’nün (IPIS) düzenlediği “Saldırı Altında Uluslararası Hukuk” konferansı nedeniyle Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi (YDAM) Koordinatörü ve Cumhuriyet gazetesi yazarı olarak Tahran’dayım. 

İlk kez geldiğim Tahran’da iki zorlukla karşılaştım: Birincisi sabahın 5’indeki trafik nedeniyle otele 1.5 saatte ulaşmam, ikincisi de otelde karşılaştığım pasaport kuralı! 

Pasaport krizi

Ülkeye girenlerin pasaportları, İran’daki kurallar gereği otelden ayrılana kadar otelde kalıyormuş! Haliyle itiraz ettim, gerekli bilgilerin fotokopisini çekip pasaportumu vermelerini istedim, gün içinde Tahran’da pasaportsuz gezmenin doğuracağı riskler olacağını iddia ettim. Küçük çaplı bir kriz yaşadık ve İran Dışişleri Bakanlığı görevlilerinin de yardımıyla sorunu çözdük, pasaportumu aldım. 

Bunu şundan anlatıyorum: Daha sonra İranlı bir gazeteci, benzerinin Türkiye’de de uygulandığını söyledi. Bir süre önce gittiği Van’da, ayrılana kadar pasaportunun otelde tutulduğunu söyledi. 

İyi komşuluğa yakışmıyor. İlk kimin başlattığı bir kenara bırakılarak Ankara ve Tahran’ın bu uygulamayı terk etmesinde yarar var.

Kadınların zaferi

Tahran sokaklarında ilk dikkatimi çeken başörtüsüz kadınların varlığıydı. İranlı kadınların başörtülerini, Türkiye’de türban kullananlardan farklı olarak saçını gösteren, başının yarısını dışarıda bırakan şekilde taktıklarını biliyordum. Ama artık dileyen tümden çıkarıyor. 

İranlı gazetecilerle bu değişimi konuştum. Söylediklerini birleştirirsem, bunun üç önemli nedeni olduğu anlaşılıyor. 

İlki Mahsa Amini’nin ölümüyle kadınların başlattığı özgürlük mücadelesiydi. Evet, kadınlar mücadele ede ede, bedel ödeye ödeye bu kazanımı elde etmişti esas olarak. 

İkincisi ise Mesud Pezeşkiyan’ın cumhurbaşkanlığıyla siyasal iklimin yumuşamasıydı. O iklim, “ahlak polisinin” elini tutmuş ve böylesi bir birimi gereksizleştirmiş, fiilen sahadan da çekmiş. 

Bir üçüncü etken olarak da İsrail saldırısını gösterdiler! Bana ilginç geldi. Yorum şöyle: Halk kabaca rejim yanlıları ve reformistler diye ikiye bölünmüş olmasına rağmen, İsrail saldırısında İran halkının tek yumruk olması, Netanyahu’nun “kalkışma çağrılarına” birlik yanıtı verilmesi, rejimin “özgürlüklere” bakışında bir ölçüde yumuşama sağlamış. ABD ve İsrail tehdidi altında, rejim nezdinde özgürlükçülerin talepleri tehdit olmaktan çıkmış.

Alt kimliklerin tutumu konusu

İranlı akademisyenlerle ve gazetecilerle ikili sohbetlerimin ana konusu bölgedeki ABD ve İsrail saldırganlığıydı haliyle… 

İranlı bir gazetecinin Türkiye’yle ilgili şu yorumu ilginçti: “Türk halkı Türk hükümetine göre daha anti-Amerikancı, daha anti-İsrailci. İran’da ise bunun tersi yaşanıyor. İran yönetimi İran halkına göre daha anti-Amerikancı, anti-İsrailci. İran halkı İran yönetimine göre daha liberal.”

ABD demişken…

İki ülkede de üst kimliklerin altında alt kimlikler var ve bu alt kimlikler aynı zamanda ortaklık, akrabalık ve kardeşlik demek.

ABD’nin uzun yıllar üzerinde çalıştığı “Türk ayrılıkçılığının” İran’da neden tutmadığı hemen anlaşılıyor: Konuştuğum tüm İran Türkleri, İran devletini kendi devletleri olarak görüyorlar çünkü. Türkiye Kürtlerinin önemli bir kısmı da böyle düşünüyor. Bunca abanmasına rağmen ABD’nin Türkiye’de Kürt ayrılıkçılığını başarıya ulaştıramamasının nedeni de bu.

İranlılara Anıtkabir ziyareti önerim

Konuştuğum hemen her İranlıya şu genel prensibi içeren önerimi anlatmaya çalıştım: “Türkiye’nin rejimi Türkiye’ye, İran’ın rejimi İran’a… İki devlet de halklarının bir bölümünde var olan bazı hassasiyetleri kaşıyan değil, törpüleyen bir yönelimde olmalı. Örneğin keşke İranlı yetkililer Türkiye’ye geldiklerinde Anıtkabir’e gitmeme politikalarını değiştirse. İran Cumhurbaşkanlarının Anıtkabir’i ziyareti onların İslamcılıklarından birşey götürmez ama Türkiye’deki laik kesimin İran’a bakışını hızla çok olumlu yapar.”

İki ülkenin işbirliğine dünden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz yeni ve zor bir döneme giriyoruz çünkü…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Kasım 2025

, , ,

Yorum bırakın

Bahçeli Barrack’ı eksik hedef aldı

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, TBMM Grup Toplantısı konuşmasında şöyle dedi: “ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Bahreyn’in başkentinde ‘Türkiye ile İsrail arasında Hazar Denizi’nden Akdeniz’e kadar işbirliği göreceksiniz’ beyanatı görev yaptığı ülkeye politik rota çizme densizliğine heves eden bir sefilin ileri düzeyli akıl tutulmasıdır. Ülkemizde görev yapan dış misyon görevlilerinin yerini yurdunu bilmesi lazımdır. Hudut aşımına asla girmemeleri asıldır, kaçınılmazdır!”

Güzel. Böylece niyahet iktidar cephesinden Barrack’a bir yanıt gelmiş oldu. Ancak ne yazık ki bu tepki eksiktir, çünkü meselenin esasına işaret etmiyor. 

Meselenin esası İran

Bahçeli’nin bu açıklamasından bir gün önce, bu köşede, “Barrack ince ince dokuyor” başlığı altında, ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın “yeni Ortadoğu”da İran’a karşı nasıl bir Türkiye-İsrail cephesi inşa etmeye çalıştığını incelemiştim.

Barrack 1 Nisan’daki ABD Senatosundaki açıklamalarından başlayarak, son “Hazar’dan Akdeniz’de Türkiye-İsrail işbirliği göreceksiniz” açıklamasına kadar adım adım hemen her konuşmasında işin esasına işaret etti: ABD bölgede İran’a karşı bir Türkiye-İsrail cephesi inşa etmeye çalışıyor. 

Dolayısıyla meselenin esasına, yani bu işbirliğinin hedefinin İran olduğu gerçeğine işaret ederek Barrack’a ve dolayısıyla ABD planına tepki göstermek gerekiyor. 

Ama Bahçeli “TRÇ: Türkiye – Rusya – Çin” ittifakı modeli önerisinde de olduğu gibi İran’ı görmüyor, İran’ı dışarıda bırakıyor… 

Türkiye Atlantik’te boğuluyor 

Açıkça belirtmeliyim: Bölgede İran’ı dışlayan her politika, İsrail’e ve ABD’ye yaramaktadır. ABD, 15 yıl boyunca Irak’ı, 15 yıl boyunca Suriye’yi hedef aldı ve önümüzdeki 15 yıl boyunca da İran’ı hedef almak istiyor. 

ABD Irak ve Suriye’yi hedef alırken Ankara’yı kullandı, İran’da daha fazla kullanmak istiyor. Çünkü İran ABD-İsrail için Irak ve Suriye’den daha büyük bir lokma. 

Bu stratejik planlamayı görmeden günlük dar politikalarla yol alınamaz. Hatta “TRT Farsçayla İran’ı rahatsız edeceğiz” türünden dar politikalar, adım adım Türkiye’yi ABD-İsrail stratejisine eklemler. 

Asıl vahimi, Irak, Suriye ve İran derken, sıra Türkiye’ye gelir! Ki “NATO’körlük” ile Atlantik’te boğulmak, tam da budur. Türkiye, hadi öncesini geçtim ama en azından son 30 yıldır, açık açık ABD “müttefikliği” adı altında Atlantik’te boğulmaktadır… 

Ne yapılmalı?

– Türkiye, ABD’nin İran’a karşı Türkiye-İsrail cephesi planına karşı açık ve net duruşla karşı çıkmalıdır. 

– Bu planlamayı pervasızca dile getiren ve “Yeni Ortadoğu”da bu cepheyi ören Barrack, “istenmeyen adam” ilan edilmelidir. 

– Türkiye, en önemli komşusu İran’la işbirliğini güçlendireceğini ilan etmeli ve Türkiye, Çin ve Rusya’yla işbirliği modeline, Çin ve Rusya’nın bölgedeki en önemli ortağı olan İran’ı dahil etmelidir. 

– ABD’nin İsrail hegemonyasındaki yeni Ortadoğu düzenine karşı verilecek en sağlam yanıt, Türkiye’nin İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan’la “beşli güvenlik mekanizması” kurmasıdır.

AKP hükümeti ise tersine ABD’nin bu yeni Ortadoğu düzeninden pay kapma görüntüsü vermektedir, tıpkı iktidar olabilmelerini sağlayan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) eşbaşkanlığını kabul etmeleri gibi… 

Bahçeli’nin bazı Asyacı kurmaylarının  öncelikle bunu görmesi gerekiyor…  

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Kasım 2025

, , , ,

Yorum bırakın

Barrack ince ince dokuyor

ABD Büyükelçisi Barrack, Bahreyn’in başkenti Manama’da düzenlenen Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü forumunda yaptığı konuşmada şöyle dedi: “Türkiye ve İsrail savaşmayacak. Hazar Denizi’nden Akdeniz’e kadar bir işbirliği göreceksiniz.” (AA, 1.11.2025)

ABD’nin Hazar-Akdeniz hattında Türkiye ile İsrail’in işbirliği yapmasını istemesi demek, ABD’nin İran’a karşı Türkiye-İsrail işbirliğini istemesi demektir.

Başından beri iddiam bu: İçerideki açılım da Suriye’deki HTŞ-SDG’li “çözüm” de, İran’a karşı Türkiye-İsrail cephesi inşa etmenin ara aşamalarıdır. 

İran’a karşı ABD-İsrail-Türkiye cephesi 

Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır, aylardır olgularını inceleyerek yaptığım çözümleme şu: ABD, inşa etmeye çalıştığı İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeninde, İran’a karşı Türkiye-İsrail merkezli bir cephe inşa etmeye çalışıyor. Bu cephede Azerbaycan’ın, dört ülkedeki Kürt örgütlerinin, Irak ve Suriye’deki bazı Arap aşiretlerinin ve Körfez sermayesinin olmasını istiyor… 

Barrack daha Türkiye’ye gelmeden önce 5 Nisan’da bu köşede “Barrack’ın Türkiye hedefi” başlığı altında incelemiştim. 1 Nisan’da ABD Senatosundaki onay oturumunda sorulara verdiği yanıtların “Türkiye’yi komşularıyla ve Asya’yla düşmanlaştırmayı hedefleyen bir diplomata” işaret ettiğini belirtmiştim. 

Barrack’ın 1 Nisan’daki o mesajlarından şu ikisini anımsatmalıyım: 

– “Suriye’de Beşşar Esad’ın devrilmesiyle hem ABD hem Türkiye hem de İsrail için yeni bir alan açıldı. İran’a yakın bir ismin devreden çıkması ABD, Türkiye ve İsrail için iyi bir gelişme.” 

– “Türkiye, Başkan Trump’ın İran’ın Ortadoğu’daki nüfuzuna karşı yürüttüğü azami baskı kampanyasının önemli bir ortağı.”

Bu iki mesaj açıkça ABD’nin İran’a karşı Türkiye-İsrail işbirliği istediğine işaret ediyordu. 

Barrack’ın yeni Ortadoğu siyasi haritası

ABD’nin Ankara Büyükelçiliği dışında Suriye Özel Temsilciliği de yapan ama Güney Kafkasya’dan Irak’a, Lübnan’dan Körfez’e cirit atarak bir nevi Trump’ın Ortadoğu Özel Valisi gibi hareket eden Barrack’ın sonrasında kurduğu şu özel denklem ve hedeflediği şu harita zaten çok şey ifade ediyor: “Türkiye, İsrail, Körfez, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün, kuzeye çıkın Azerbaycan, Ermenistan… Bunları birleştirdiğinizde dünyanın en güçlü bölgesi ortaya çıkar.” (Haber Türk, 30.7.2025)

Barrack bölgede işte bu “siyasi haritayı” dizayn etmeye çalışıyor: 

– Azerbaycan-Ermenistan barışına dahil olup Zengezur Koridorunu 99 yıllığına Trump Koridoruna dönüştürerek, Azerbaycan-İsrail işbirliğini destekleyerek, Suriye’de HTŞ ile YPG/SDG arasında bir anlaşma yapılmasına çalışarak, Suriye-İsrail normalleşmesini sağlayarak… 

– Gazze’nin Filistinlisizleştirilmesi planını adım adım uygulayarak, Körfez sermayesini “Riviera tipi Gazze”ya sponsor yapmaya çalışarak, Türkiye’den Hamas’ı Trump’ın Gazze planına ikna etmesini isteyerek… 

– Irak, Suriye, Lübnan ve Gazze’deki İran etkisini ortadan kaldıracak işbirlikleri hazırlayarak, Lübnan’ı Hizbullah’ı silahsızlandırması için baskılayarak…

Şara ABD’ye çağırıldı

ABD’nin yeni Ortadoğu düzeninin modeli Suriye. Suriye’de HTŞ ile SDG anlaşmasına dayalı “federasyonumsu” yapı ile ABD hem Kürt planında bir aşama katetmiş olacak, hem Suriye-İsrail normalleşmesi sağlayacak hem de buradaki uzlaşı üzerinden Türkiye-İsrail işbirliği zemini oluşturacak… 

Barrack duyurdu: HTŞ lideri ve geçici Suriye Cumhurbaşkanı Şara 10 Kasım’da Beyaz Saray’a gidecek. Barrack’ın açıklamasına göre ABD’ye çağrılan Şara’dan istenilenler şunlar: 

– Şara, ABD liderliğindeki IŞİD karşıtı koalisyona katılım anlaşması imzalayacak. (Böylece ABD’nin IŞİD’e karşı “kara ordum” dediği YPG/SDG ile HTŞ aynı cephede birleştirilecek.)

– Şara’nın ziyareti sırasında Suriye-İsrail müzakerelerinin beşincisi Washington’da yapılacak. Barrack’a göre Trump yıl sonuna kadar iki ülke arasında bir güvenlik anlaşması imzalanmasını bekliyor. 

Devlet aklı değil ebelik görevi

Görüleceği üzere ortada bir “devlet aklı” yok, tersine Ankara’nın Amerikan stratejisine eklemlenen iç ve dış politika uygulamaları var. 

ABD, Türkiye’yi Saddam’a karşı Irak stratejisine ve Esad’a karşı Suriye stratejisine eklemleyebildi. Ve böylece ABD, Irak’ta Barzani devletinin ve Suriye’de PYD bölgesinin doğumu için Ankara’ya “ebelik” yaptırabildi. (ABD İran’da da Azeri Türkleri ve Kürtler için ebe peşinde.) 

Nasılsa Türkiye’nin buralarda inşaat yapmaya, enerji ihalesi almaya iştahlı burjuvazisi var. Kimin umurunda ABD ve İsrail’in 50 yıllık planları!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Kasım 2025

, , ,

2 Yorum

Trump ‘barışı’: İran cephesi inşası

ABD, Ortadoğu’da yeni bir düzen inşa ediyor. ABD bu düzenin işlevselliği için “Türkiye-İsrail normalleşmesi” istiyor. Bu yeni düzenin ana hedefi İran. 

ABD İran’a karşı bir cephe oluşturmaya çalışıyor. Kafkasya’daki Trump Koridoru da, Trump’ın Gazze “barışı” da, Suriye’de Şam-SDG entegrasyonu da, bir yönüyle Türkiye’deki açılım da o cepheye odun taşıyor.

Mesele şu ki hem iktidar hem de ana muhalefet partisi, ABD’nin bu yeni düzeninde rol almaya hevesli. İnceleyelim:

ABD’nin Türkiye-İsrail normalleşmesi hedefi

Trump’ın 20 maddelik Gazze planından sonra, Türkiye, Mısır ve Katar liderleriyle imzaladığı bildiri de gerçek bir barışı hedeflemiyor. Gerçek barışın tek yolu var: Filistin devletinin 1967 sınırlarıyla kabulü. Bunu içermeyen her barış planı, Filistin’in Sevr barışıdır.

Trump’ın Kalıcı Barış ve Refah Bildirisi ismini taşıyan ve Trump’la birlikte Erdoğan, Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ve Katar Emiri El-Tani’nin imzaladığı bildiri, Gazze’deki ilerlemeden hareketle “İsrail’in bölgesel komşularıyla ilişkisinin” gelişmesini hedefliyor. 

ABD’nin İsrail’le ilişkisini geliştirmesini istediği “bölgesel komşusu”, esas olarak Türkiye’dir.

ABD Kongresi Araştırma Merkezi’nin 15 Eylül 2025 tarihli, 26 sayfalık “Türkiye: Başlıca Sorunlar ve ABD ile İlişkiler” başlıklı raporu da Türkiye ile İsrail’in “İran’ın etkisini azaltmak şeklindeki ortak çıkarına” odaklanmasına ve iki ülkenin “bölgesel düzende üstleneceği rollere” işaret ediyor.

Suriye’de adım adım Amerikan düzeni

Hem Trump’ın bildirisi hem de ABD Kongresi raporu, Türkiye-İsrail normalleşmesinin Gazze ve Suriye sütunları üzerinde gelişebileceğine işaret ediyor.

Suriye’de Ankara’nın zorladığı “üniter” çözümü ABD adım adım rafa kaldırdı. Şara yaptırım üzerinden Barrack-CENTCOM planına razı edildi. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile CENTCOM Komutanı Brad Cooper, Suriye Cumhurbaşkanı Şara ile SDG komutanı Abdi’yi uzlaştırdı: 1) SDG, kendi bölgesinde, üç tümen halinde Suriye ordusunun parçası olacak. 2) Suriye, Barrack’ın ifadesiyle “federasyon olmayan ama federasyona yakın bir yapı” olacak.

Bu durum Türkiye’deki açılımı ne oranda etkileyecek, göreceğiz. Ama açılımın “Türk-Kürt-Arap ittifakı” modeliyle ve tarafların Safevi’ye (İran’a) karşı Yavuz-Kürt İdris müttefikliği vurgusuyla, zaten Washington’un istediği gibi İran karşıtı bir görünüm oluşturuyor.

Trump’ın Zengezur Koridoru’nu Trump Koridoru’na dönüştürerek 99 yıllığına ABD şirketi ile paralı askerlerinin kontrolüne alması, yine İran’ı kuzeyden baskılayacak bir mekanizmayı amaçlamasından.

İran’a karşı NATO raporu

Sorun şu ki iktidar da muhalefet de NATO’culuk ve Atlantikçilik zemininde, ABD’nin bu yeni düzeninde İran karşıtı cephede rol almaya hevesli. 

Raportörlüğünü CHP’li Utku Çakırözer’in yaptığı NATO Akdeniz ve Ortadoğu Özel Grubu’nun hazırladığı 28 sayfalık “İran’ın Bölgesel ve Avrupa-Atlantik Güvenliğine Tahdidi” başlıklı rapor, o hevesin göstergelerinden biridir. Ama raportörün kimliği nedeniyle bunun salt ana muhalefetin görüşü olduğu anlaşılmasın. Zira bu raporun ele alındığı NATO Parlamenter Asamblesi Siyasi Komisyonu ile NATO Akdeniz ve Ortadoğu Özel Grubu Ortak Toplantısı İstanbul’daydı ve katılımcı üyeleri elbette ağırlıkla AKP’lilerdi.

Sonuç olarak iktidar da ana muhalefet de “Amerikan Barışı” adıyla inşa edilen “yeni Ortadoğu düzeninde” rol almakta yarış halinde. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in CNN’e verdiği “Batı ile entegrasyonu ve NATO ile güçlü bir ittifakı biz destekliyoruz ama iktidar bunun önünde bir engel” mesajı, o yarışın tipik bir ifadesiydi ne acı ki…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ekim 2025

, , , , , , ,

1 Yorum

Bölgesel mekanizma ihtiyacı

İsrail’in ABD desteğinde Gazze’yi, Lübnan’ı ve Suriye’yi işgali ile Yemen‘e, İran’a ve Katar’a saldırısı, bir bölgesel mekanizma ihtiyacının en temel nedenidir. Özellikle ABD’nin güvenlik garantisine sahip Katar’ın bile saldırıya uğraması, bu ihtiyacı daha yakıcı hale getirdi.

Nitekim Bahçeli ”TRÇ: Türkiye – Rusya – Çin ittifakını” önce “ABD-İsrail şer koalisyonuna” karşı diye önermiş ama sonra “düzeltmek” zorunda kalarak TRÇ’nin NATO’ya karşı olmadığını belirtmiş, hatta NATO’nun bütünleyeni gibi rollerle tarif etmişti.

Ben de 20 Eylül’de bu köşede ”Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan işbirliğiyle oluşturulabilecek bir beşli güvenlik mekanizması” önermiştim ve ancak böyle bir mekanizmayla, “ABD-İsrail saldırganlığının durdurulabileceğini” savunmuştum.

Fidan’ın mekanizma önerisi

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da bölgenin bir mekanizmaya ihtiyacı olduğunu savunuyor. Hatta TRT’teki söyleşisinde bunun pakt, platform, anlaşma, konvansiyon olabileceğini savundu. Gerçi adları iddialı ama Fidan, önerisinin birinci amacının caydırıcılık olmadığını, karşılıklı güven oluşturmayı esas aldığını belirtti. (TRT Haber, 4.10.2024)

Dolayısıyla Fidan, kendi bölgesel mekanizma önerisine, Bahçeli’nin başladığı “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı” noktasından bile geride başlamış oldu. Umarım dönüşümü Bahçeli’nin ki kadar hızlı ve geniş çerçeveli olmaz.

Trump’ın Erdoğan’dan istediği

Fidan’ın başladığı yer şu bakımdan da önemli. Fidan doğrudan söylemiyor ama tarifinden, düşündüğü mekanizmanın, Trump’la görüşen “sekiz ülke” olduğu anlaşılıyor. 23 Eylül’de New York’ta Trump’ın ev sahipliğinde toplanan Türkiye, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Endonezya, Pakistan, Suudi Arabistan, Katar ve Mısır’dan oluşan bu sekiz ülkenin dışişleri bakanları, Trump’ın Gazze planını “memnuniyetle karşıladığını” ilan etti son olarak.

Fidan bu sekizli mekanizmayı, Trump’ı bir plan hazırlamaya mecbur eden mekanizma gibi resmetti. Ancak öyle olmadığı ortada. Zira önce Pakistan, ardından da Mısır, özetle “New York’ta ele alınan plandan farklı” diyerek yorumlamıştı Trump’ın Gazze planını. 

Kaldı ki Trump’ın şu sözleri de Fidan’ın resmetmeye çalıştığı manzaradan farklı bir manzaraya işaret ediyor: “Erdoğan çok yardım etti. Sert biri ama benim arkadaşım ve süper biri. Bibi (Netanyahu) plana karşı iyi. İyi olmak zorunda. Başka bir seçeneği yok. Ben söz konusu olunca, iyi olacaksın.” 

Açık ki Erdoğan ile Trump’ın Beyaz Saray’da konuştuğu başlıklardan biri de buydu ve Trump, Erdoğan’dan Hamas’ı kendi planına ikna etmesini istedi.

İransız mekanizma olmaz

Gelelim işin esasına. Bir bölgesel mekanizmaya neden ihtiyaç duyulmaya başlandı? Çünkü ABD destekli İsrail saldırganlığı sürüyor. Gazze bitse, Lübnan ve Suriye’de sürebileceği olasılık. Dolayısıyla kurulacak bir mekanizmanın çıkış noktası “ABD-İsrail ikilisine karşı” olmasıdır.

Peki Fidan’ın önerdiği mekanizmanın çıkış noktası bu olabilecek mi? Mesele budur ve Fidan’ın açıklamalarından anlaşılan, “ABD’yle işbirliği yaparak çözüm arayan” bir mekanizma düşünülüyor.

Öte yandan içinde İran’ın olmadığı bir güvenlik mekanizması, mekanizmanın çıkış ihtiyacına uygun değildir. Dahası “emperyalizmle işbirliği arama” perspektifi, mekanizmanın zamanla emperyalizmin İran karşıtı siyasetlerine uyum göstermesi riskini doğurur.

Türkiye’nin iki deneyimi

Türkiye’nin bu konuda iki zıt güvenlik mekanizması deneyimi var zaten. Birincisi Mustafa Kemal’in dış politikasının eseri olan Sadabad Paktı’dır; 1937’de Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında imzalanmıştır. İkincisi de Bağdat Paktı ya da diğer adıyla CENTO’dur; 1955’te Türkiye, İran, Irak, Pakistan ve İngiltere arasında imzalanmıştır.

İki mekanizma arasındaki temel fark, bölgenin çıkarlarını mı yoksa emperyalizmin çıkarını mı esas aldığıdır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Ekim 2025

, , , , , , ,

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın