Posts Tagged PKK

Başbuğ’un teröre çözümü – 4: ‘Washington değil Bağdat suçlu’

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un kitabında, bölgeden değil de Atlantik’ten bakan değerlendirmeleri, soruna çözüm noktasında sıkıntı yaratıyor. Şöyle ki, PKK ile mücadele konusunda örgüte “Irak’ın kuzeyinde sağlanan güvenli bölgenin”
hedef alınması gerektiği doğru görüşünü savunan Başbuğ, bu bölgeyi kimin sağladığına verdiği yanlış yanıt nedeniyle gerçek çözümü ıskalamaktadır:

“Türkiye’nin; Irak’ın kuzeyindeki güvenlikli bölgelerin PKK tarafından kullanılmasına engel olması ve buradaki PKK varlığına
son vermesi, yürüttüğü terörle mücadelenin başarılı olması için olmazsa olmaz koşuldur. Irak yönetiminin, PKK terör örgütüne Irak’ın kuzeyindeki güvenli bölgeleri gönüllü veya gönülsüz olarak sağlaması her şeyden önce uluslararası hukuka aykırıdır. Irak yönetimi ilk önce, buna karşı tedbirler almakla yükümlüdür.” (s.224)

Genelkurmay Başkanı’nın, Irak’ın kuzeyinde PKK’ye güvenli alan yaratılmasından Washington’u değil de Bağdat’ı sorumlu tutuyor olması, analiz eksikliğiyle ya da kafa karışıklığıyla açıklanabilir mi?

‘PKK’yi PKK sonlandıracak!’

Biz Başbuğ’un şu “saptamasıyla” birleştirerek, böyle isimlendirelim şimdilik: “PKK terör örgütünün sonlandırılmasında etkin rol oynayacak birçok aktör vardır. Bunlardan en önemli olanlar; Türkiye, ABD, Kürt Bölgesel Yönetimi, Irak hükümeti ve PKK’nin kendisidir.” (s.225)

PKK’nin PKK’yi nasıl sonlandırabileceği üzerinde durmayacağız ancak ABD ve Kürt Bölgesel Yönetimi ile PKK’ye karşı mücadele konusunda Başbuğ’a göre bir uzlaşma var mı, bakalım:

“Türkiye, terörle mücadelede PKK terör örgütünü en azından marjinalize hale getirmek istiyorsa, Irak’ın kuzeyindeki güvenli bölgelere bir şekilde son vermelidir. Bu amaçta, Türkiye, ABD, Merkezi Irak Hükümeti ve Kürt Bölgesel Yönetimi’nin aynı noktada olduğu söylenebilir. Ancak, bu amacın nasıl sağlanacağı konusunda farklılıklar vardır. Türkiye dışında kalanlar, sorunun barışçı yollarla çözümünü düşünmektedir.” (s.229)

Umarız, Genelkurmay Başkanlığı ile Başbuğ aynı görüşte değildir. Çünkü PKK konusunda Washington ile Erbil’in Ankara ile aynı görüşte olduğunu sanmak ancak ikilinin Ankara’dan farklı olarak sorunun barışçıl şekilde çözülmesinden yana olduğunu telaffuz etmek, sorunu teşhis bile edememek demektir.

Silahlı saldırıya karşı barışçı çözüm isteyende hâlâ “samimiyet” aranıyorsa, bu artık gafletten de ötedir çünkü…

K. Irak tehdit değil mi?

İlginçtir, Başbuğ, ABD’nin bölgeden çekilmesiyle Kuzey Irak’ın istikrarsızlaşabileceğinden yakınmaktadır:

“ABD’nin Irak’tan çekilmesinden sonra, PKK Irak’ın kuzeyindeki silahlı gücünün varlığını sürdürmeye devam ederse, Kürt Bölgesel Yönetimi’nin kontrolü altındaki bölgenin istikrarının koruması güç olabilir.” (s.226)

Kuzey Irak’taki yapı, Başbuğ için PKK’den daha mı az tehdittir? Türk devletinin “Kuzey Irak’ta kurulacak bir devleti savaş nedeni sayan çizgisi”, TSK saflarında da bu derece tahribata uğramış mıdır?

1 Mart tezkeresi

“Dışarıdan bakış”, Başbuğ’un 1 Mart tezkeresine değerlendirmesine de yansımaktadır: “Tezkerenin, 1 Mart 2003’te TBMM’de kabul edilmesi için gerekli olan oyun sağlanamamasıyla, Türkiye PKK terör örgütünü marjinalize edebileceği bir diğer fırsatı, bir defa daha kaçırmıştır.” (s.218)

“Tezkere eğer kabul edilse idi, uzun süre Irak’ın kuzeyinde bulunacak TSK ile PKK’nin marjinalize edilebilmesi mümkün olabilecekti.” (s.219)

Şükür ki, bu hatalı analiz, o dönemde Türk ordusunda hâkim değildi!

Hilmi Özkök’ü ve İlker Başbuğ’u bu yanlış analize sürükleyen hata, ABD’nin PKK’yle ilişkisini “görmemekten” kaynaklanmaktadır. İkili, ABD’yi PKK’nin hamisi olarak görmediği için, Pentagon’un TSK’ye PKK’yi bitirme izni vereceği yanılsamasına da düşmektedirler!

YARIN: Çözüm: Liberal demokrasi(!)

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Eylül 2011

, , , ,

Yorum bırakın

Başbuğ’un teröre çözümü – 3: ABD, PKK’nin neresinde?

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Bağbuğ, 1984 ile 2010 arasındaki süreci, PKK açısından şöyle sınıflandırmış: “1985 – 1991 dönemi PKK’nin gücünü pekiştirmeye ve sağlamlaştırmaya çalıştığı, 1991 – 1992 dönemi çatışmaların sokaklara taşındığı, 1992 – 1993 dönemi örgütün kontrolü ele geçirmeyi hedeflediği, 1993 – 1995 dönemi dengelerin değiştiği, 1995 – 1998 dönemi örgütün düşüşe geçtiği, yeni yolların arandığı, 1998 – 1999 dönemi Abdullah Öcalan’ın yakalandığı ve 1999 – 2010 dönemi örgütün kendisini kurtarmaya çalıştığı dönem olarak adlandırılabilir.” (s.89).

PKK büyüyor mu, küçülüyor mu?

Başbuğ’un benimsediği bu sınıflandırmanın da “yerel” olmadığını, A. Marcus’a ait olduğunu belirtelim öncelikle. Ama bizi ilgilendiren daha ziyade 1999 – 2010 dönemini “PKK’nin kendisini kurtarmaya çalıştığı” bir dönem olarak nitelenmesi!

Başbuğ, A. Marcus’un görüşlerini kabul ediyor ama selefi E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. Yaşar Büyükanıt’ın Kara Kuvvetleri Komutanı olduğu 2005 yılında dile getirdiği “PKK militanlarının sayısı, Abdullah Öcalan dönemindeki seviyeye ulaştı” şeklindeki “resmi saptamaya” itibar etmiyor anlaşılan!

TSK’nin en üst makamında bulunan bir ismin, ABD’nin bölgeye yerleştiği dönemde PKK’nin güçlendiği gerçeğini görmeyip, “örgütün kendisini kurtarmaya çalıştığı” yanılsamasına kapılması, acıdır!

ABD’nin bölgedeki varlığının PKK’yi güçlendirdiği gerçeğini görmeyen Başbuğ, bu nedenle kitabında sık sık hatalı tahliller yapmaktadır. Örneğin Başbuğ, “PKK’nin 2003 yılında yeniden eylemlere başlamasını ve 2004 yılında tırmandırmasını, örgüte katılımların azalmasına” (s.106) bağlamaktadır.

Başbuğ’a göre PKK, ABD bölgeye geldiği için değil azalan katılımı artırmak için 2003’te harekete geçiyor!

ABD PKK’ye destek vermiyor mu?

Başbuğ, Filistin’in, Suriye’nin, SSCB’nin, Rusya’nın, İran’ın, hatta bazı Avrupa devletlerinin de PKK’ye destek verdiğini söylüyor ama ABD ve İsrail’i görmüyor!

Hadi Başbuğ, resmi kayıtlara da girmiş olan “CIA’nın PKK’ye 125 milyon dolar para yardımını” bilmiyor, gazetelerde bile yer alan ABD’li yetkililer ile PKK liderlerinin toplantı fotoğraflarını görmüyor…

Peki, Başbuğ, komutanlarının sık sık dile getirdiği “ABD uçakları, PKK kamplarına mühimmat yardımı atıyordu” şeklindeki saptamalarını da mı dikkate almıyor! Başbuğ, askeri istihbaratın tespit ettiği “MOSSAD’ın PKK’yi eğitme” bilgilerine de mi itibar etmiyor!

Umarız, ABD gerçekliğine körlüğün ne sonuçlar doğurduğu, en azından “PKK’ye destek verenlerin arasında artık TSK’nin de sayıldığı” şu psikolojik savaş şartlarında anlaşılır! Çünkü görülmüştür ki, siz “ABD’nin PKK’ye destek verdiğini ilan etmezseniz, o sizin Ergenekon örgütü olarak PKK’ye destek verdiğinizi” söyler ve söylüyor, söyletiyor!

PKK neden büyüdü?

Başbuğ, 1988-1992 sürecinde, PKK’nin neden büyüdüğünü 3 etkene bağlıyor: Birincisi Halepçe katliamı ve sonraki mülteci akınları nedeniyle; ikincisi BM’nin kararı çerçevesinde Irak’ın kuzeyinde tesis edilen huzur operasyonu nedeniyle ve üçüncüsü Irak ordusunun kuzeyden kaçarken silah ve araçlarını bölgede bırakması nedeniyle… (s.215)

Böylece Başbuğ, PKK’nin büyümesinin iki nedenle Irak’tan, bir nedenle de BM’den (ABD değil!) kaynaklandığını savunmaktadır.

Başbuğ, “ikinci Irak savaşı” sonrasında PKK’nin güç kazanmasında bile ABD’yi direkt etken olarak göstermemekte, PKK’yle mücadele konusunda Türkiye’nin ABD’yi ikna edememesinden yakınmaktadır:

“ABD ve Kürt Bölgesel Yönetimi’nin üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmelerine ikna ettirilmesiyle, alınacak etkili tedbirlerle ve gerek duyulması halinde icra edilecek operasyonlarla Irak’ın kuzeyindeki PKK varlığı en azından marjinal hale getirilebilirdi.” (s.216)

Başbuğ ilerleyen sayfalarda, PKK’nin Irak’ın kuzeyindeki varlığını “ABD için” tehdit olarak bile algılamaya başlamaktadır: “PKK terör örgütünün Irak’ın kuzeyindeki var oluşundan doğan sorunun sonlandırılması, ABD menfaatleri açısından da önemlidir.” (s.227)

YARIN: ‘Washington değil Bağdat suçlu’

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ağustos 2011

, , , ,

Yorum bırakın

Başbuğ’un teröre çözümü – 1: Atlantik cephesinden değerlendirme

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un “Terör Örgütlerinin Sonu” isimli kitabı, bir yönüyle TSK’nin görüşlerini yansıtması bakımından önemlidir ve incelemeyi gerektirir.

Dahası, TSK’ye yakın dönemde komuta etmiş bir ismin Türkiye’nin bu en temel meselesini nasıl teşhis ettiği ve ne çözümler getirdiği hem Ankara hem de bölge başkentleri için kritiktir.

Başbuğ’un Remzi Kitabevi’nden çıkan 232 sayfalık kitabını, 5 günlük yazı dizisi halinde inceleyeceğiz:

Bölgeden değil Atlantik’ten bakış

Başbuğ’un kitabının büyük bölümü iki kaynağa dayanıyor: “Birincisi, ABD Ulusal Harp Akademisi’nde görevli Audrey Kurth
Cronin
tarafından 2009 yılında yazılan ‘Terör Nasıl Sona Erer?’ adlı kitaptır. İkinci çalışma ise, RAND kuruluşunun 2010 yılında, Ulusal Savunma Araştırma Enstitüsü’nce aynı başlık altında yapılanıdır.” (s.129,130)

Başbuğ, kitabında “bu iki çalışmadan büyük ölçüde faydalandığını” (s.130) söylemiştir. Kitabının bu iki ABD çalışmasına dayanmasının Başbuğ’u ne gibi tahlil yanlışlarına götürdüğünü, yazı dizimiz boyunca ortaya koyacağız. Ama ilk günden çok temel birini belirtelim.

Başbuğ da, tıpkı Cronin ve RAND raporu gibi ABD saldırısına karşı vatanını savunan Küba ve Vietnam’daki yurtsever örgütleri
“terör” örgütü sayıyor! (s.133).  Hatta “20. Yüzyılda yaşanan terör eylemlerinin beşiği de yine Filistin’dir” (s.199) diyor!

Kitabın ayrıntılarına geçmeden önce özellikle vurgulayalım ki, Başbuğ’un kitabı yerel değil, konuya bu topraklardan bakmıyor, tersine Atlantik cephesinden bakıyor.

Bunu söylerken, salt yukarıda belirttiğimiz gibi kitabın iki Batı kaynağına dayanıyor olmasından hareket etmiyoruz. İlker Başbuğ maalesef, Atlantik kaynaklı bakışın ürünü raporlardan bire bir çeviri yaparak da, yerel bir kitap yazmadığını sergiliyor.

Bu dublaj hali kitabın ciddiyetini önemli oranda sarsıyor. Örneğin, “Filistin Halk Kurtuluş Cephesi”, Başbuğ tarafından İngilizceden çevrilirken, “Popüler Filistin Kurtuluş Cephesi”ne dönüşüyor (s.154, 168, 174); “Filistin Kurtuluş Cephesi”, “Filistin Kurtarma Cephesi”ne (s.151); “İspanya İç Savaşı” da, “İspanya Sivil Savaşı”na (s.190)…

ABD’nin Irak saldırısı

Başbuğ’un kitabında “Irak savaşıyla” ilgili yer alan bölümler, Genelkurmay Başkanı’nın bir ABD saldırısına hangi perspektiften baktığını anlamamız açısından yarar sağlıyor:

“2002 yılının sonu ile 2003 yılının başı, ABD’nin Irak’a karşı icra edeceği harekâtın hazırlık dönemi oldu. 19 Mart 2003 günü akşamı da Bağdat’ın bombalanmasıyla Irak’ı Kurtarma Harekâtı başladı.” (s.87)

Başbuğ, yukarıda kısaca değindiğimiz kavramlara yerel olmayan yaklaşımını, ABD’nin Irak’a emperyalist saldırısında da sergilemiş. ABD’nin, saldırganlığını maskelemek üzere kullandığı bu tip sahte isimlerin, en azından Türk Genelkurmay Başkanı tarafından kullanılmıyor olması gerekmez mi?

ABD’nin terör tanımı

Başbuğ, kitabının “terör / terörizm” bölümünde, kavramı teorik temellerde incelemiş, haliyle kavramın tanımını da yapmış.

Dikkatimizi çeken, terörle 40 yıldır mücadele eden ve bu konuda dünyanın en deneyimli ordusu olan TSK’nin başının, teröre ilişkin “yerel” bir tanımının olmaması!

Kim bilir, belki de kitabı daha bilimsel(!) gösterme gayretiyle olsa gerek, B. Gonar, W. Laqueur gibi Atlantikçi güvenlik uzmanlarının ve hatta Pentagon’un tanımı üzerinden kavram açıklanmaya çalışılmış:

“ABD Savunma Bakanlığı’nın tanımı ise şöyledir: Politik, dini veya ideolojik hedeflerin elde edilmesi için, kişilere karşı terörü kullanarak veya terör ile tehdit ederek, hükümetleri ve toplumu korkutmak.”
(s.70)

‘Kürt sorunu yoktur’

Başbuğ, kitabını “Kürt sorunu yoktur” tezi üzerine inşa ediyor:

“Türkiye’de ‘etnik sorun’, diğer değişle ‘Kürt sorunu’ yoktur. Ancak, böyle bir sorunun olmasını isteyenlerin var olduğu da unutulmamalıdır.” (s.52, 183)

Başbuğ’un “Kürt sorunu yoktur” demesi elbette bilimsel değildir, doğru değildir ama daha da ironik olanı, Başbuğ’un “Kürt
sorunu vardır, çözümü de Kürt açılımıdır” denilen dönemin, yani 2009-2010 yıllarının Genelkurmay Başkanı olmasıdır!

YARIN: Başbuğ’da ‘Küresel düşün, ulusal hareket et’ anlayışı

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Ağustos 2011

, , ,

Yorum bırakın

Kandil operasyonu ne anlama geliyor?

Başbakan Erdoğan‘ın “bıçak kemiğe dayandı” sözlerinden sonra Kandil’e “hava harekatı” düzenlenmesi, AKP’nin terörle mücadelesi olarak sunulmaya çalışılıyor.

Oysa AKP iktidarının Washington’a çıpalı politikalarının en başında, TSK’ya sınır ötesi operasyon izni vermemek var! Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘ün ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell‘la imzaladığı anlaşma buna örnek.

ABD: Türkiye’ye savunma hakkı tanıdık

Peki bu durumda Kandil’e düzenlenen hava harekatı ne anlama geliyor?

Gelin bu sorunun yanıtını biz değil, ABD resmi makamları versin:

“ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Victoria Nuland, PKK kamplarına yönelik hava harekatıyla ilgili olarak, ‘ABD’nin, Türkiye’nin terörist saldırılara karşı kendini savunma hakkını tanıdığını’ söyledi.” (Star, 20.8.2011)

Peki ABD, bunca yıldır Kuzey Irak’tan uzak tuttuğu TSK’ye bu kez neden itiraz etmiyor, hatta neden “böyle bir hakkının olduğunu” belirtiyor?

Üstelik daha 2008 yılındaki sınır ötesi operasyon baskısı henüz tazeliğini koruyorken… Anımsanacaktır: Hükümet 2008 yılında, kamuoyundan gelen baskılar nedeniyle TSK’nin sınır ötesi operasyon talebine engel olamamış ancak ABD Savunma Bakanlığı’nın “bir an önce çıkın” açıklamasını Genelkurmay Başkanlığı’na karşı kullanmıştı!

Kandil – Suriye bağı

ABD’nin AKP’ye PKK operasyonu izni vermesi Washington’un Suriye planlarıyla ilgilidir.

Açalım:

1- Kandil’e hava harekatı, sonuç alıcı bir operasyon değildir; sınır ötesi operasyon hiç değildir!

2- Kandil’e operasyonda gerçek hedef PKK değildir. PKK hedef olsa Kandil operasyonunum kurmay başkanı tutuklanmaz!

3- Kandil’e operasyon, Suriye’ye savaş açacak hükümete kamuoyu desteği sağlama çalışmasıdır. “Kürt Açılımı” nedeniyle milliyetçi karnesi sıfır dolu olan Erdoğan‘ın, terörle mücadele görüntüsüne ihtiyacı vardır.

4- Erdoğan‘ın Somali çıkartması da aynı nedenledir. Tarihte savaş hazırlığı yapan her aktör, işe “barış” görüntüleriyle başlar.

5- Kuzey Irak, artık ana cephenin sadece bir bölgesidir. ABD’nin planladığı savaşın ana cephesi, “İran’ın batısı, Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusunu” kapsamaktadır. İran bu ana cephede inisiyatif geliştirmek üzere Kuzey Irak’a operasyon düzenlemektedir.

6- PKK’yi Suriye’nin kışkırttığı yalanları da bunun içindir. Şam’ın PKK’yi kullandığı, Türkiye’ye PKK üzerinden yanıt verdiği gibi yalanlar, kamuoyunu Suriye’ye saldırıya alıştırma, desteğini alma amaçlıdır.

K.Irak değil Suriye operasyonu

ABD’nin PKK’ye karşı AKP’ye “sınırlı” operasyon izni vermesi ve bu izin doğrultusunda TSK’nin Kandil’e hava harekatı düzenlemesi, Türkiye’nin gerçek tehdide karşı gözlerini kapatmasından başka bir anlama gelmemektedir.

ABD’yi hedef almayan Kuzey Irak operasyonu kaçınılmaz olarak Suriye operasyonuna dönüşür!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Ağustos 2011

, , ,

Yorum bırakın

AKP ve PKK karşıt değil, bütünleyendir

Başbakan Erdoğan’ın “bıçak kemiğe dayandı” sözleri, bazı kesimlerde 9 yıllık unutkanlık yaratıp, her nasılsa beklenti oluşturdu!

En son söyleyeceğimizi en baştan söyleyelim: AKP ve PKK birbirine karşıt değil, birbirinin bütünleyenidir! Son tahlilde her ikisi de Washington’a uyumlu olmak durumundadır. Çünkü ABD’nin ana stratejisinde, birbirlerini tamamlayarak ilerlemektedirler.

İki örnekle açalım:

Evet + boykot = çözüm

AKP Kürt açılımını başlattıktan kısa bir süre sonra KCK davası başlamıştı. Ancak bu dava bile “stratejik müttefikler”i iki yıldır karşı karşıya getirmedi!

12 Eylül halk oylaması öncesinde, AKP “evet”, BDP “boykot” demişti. Görünürde karşıt gibi duran bu yaklaşımların aslında bütünleyen olduğunu, halk oylamasına kısa bir süre kala BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş şu sözlerle formüllendirmişti:
“Evet + boykot = çözüm.”

Hiç bir formül, AKP ile PKK’nin nesnel konumlanmalarını bu kadar net ortaya koyamaz!

Öcalan’a özgürlük kampanyası

Bu bütünleyen olma durumunu anlamamızı kolaylaştırak bir başka süreç de, AKP’nin hem Kandil’le hem de İmralı’yla yürüttüğü
“mutabakat” sürecidir.

Mutabakatı, biz değil taraflar söylüyor! Erdoğan-Gül ikilisi ABD Başkanı Obama’nın isteğiyle hem “Kürt Açılımı”nı hem de İmralı ve Kandil görüşmelerini başlatmıştı.  Görüşmelerin 12 Eylül 2010 halk oylamasından önce müzakereye, 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri sonrasında da mutabakata dönüştüğü bilgisi gazete arşivlerindedir.

Öcalan son olarak, mutabakat konularının işlerliği ve rolünü sürdürmesi için de “özgürlüğünü” şart koştu.

Cemaat: Öcalan muhatap değil partner

Öcalan’ın dayattığı şartla birlikte her iki taraf da harekete geçti:

DTK, 5. Genel Kurulu’nda yeni dönem stratejisini “özgür önderlik, özgür kimlik, demokratik özerklik” olarak belirledi; “Öcalan’a özgürlük inisiyatifi” kurdu.

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, “Hükümet Öcalan’ın koşullarını düzeltmelidir. Açıktan müzakereleri yürütmelidir. Hatta özgürlüğü dahil omak üzere her şeyi tartışmalıdır.” dedi.

Öcalan’ın şartına destek öncelikle cemaatten geldi. Mümtaz’er Türköne, Öcalan’ın önünün açılmasını istedi: “Bugün, Öcalan‘ın hapishane şartlarının gözden geçirilmesi ve terörün azalması şartıyla dışarıyla aracısız ilişkiler kurması tartışılabilir. Öcalan‘ı ne yapmalı sorusunun cevabı, bir ikilemin konusu. Ya asmalı ya da önünü açmalı.”

Cemaatin etkin yazarlarından İhsan Dağı da koroya katıldı: “Devlet hâlâ ‘işi Öcalan’la bitirmek’ niyetindeyse, sevgili Mümtaz’er’in dile getirdiği ‘önünü açmak’tan fazlasını yapacaktır. Çünkü muhatabınızın hakikaten ‘muhatap’, sorunu çözücü, işinizi kolaylaştırıcı bir ‘muhatap’ olmasını istiyorsanız ona ‘destek’ de olursunuz böyle bir konuma ulaşması için. Artık muhatabınızla ‘partner’ olmuşsunuzdur. Devletin Öcalan’la ilişkisinin geldiği nokta budur.”

Ankara değil, Washington görüşmesi

Öcalan’la görüşme konusuna gelince… Kategorik olarak devletin Öcalan’a görüşmesine elbette itiraz etmiyoruz. İtirazımız, görüşmenin Ankara adına değil, Washington adına yapılıyor olmasına; devletin “ikinci bir otoriteyi” masanın diğer tarafı olarak kabul etmesine ve Öcalan’ın “partner” rolüne!

Ya Suriye’ye saldırı, ya PKK terörü

Peki bu durumda 12 şehit verdiğimiz son PKK saldırısını nasıl açıklayacağız?

Savaş lordluğuna soyunan Milliyet’in çizgisi bu konuda önümüzü açıyor. Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Tezkan, PKK saldırısının Suriye’nin işi olduğunu iddia ediyor!

ABD, AKP’ye baskı uygulayarak Türkiye’yi Suriye’ye saldırtabilmek için her yola başvuruyor! Dayatma ortada: Ya Suriye’ye saldıracaksın, ya da iç savaşla uğraşacaksın deniliyor!

Son olarak şunu da belirtelim. Bölgedeki savaşın cephesi, İran’ın batı topraklarını, Irak’ın kuzeyini, Türkiye’nin güneydoğusunu ve Suriye’nin kuzeyini kapsıyor. Bu durum, Kuzey Irak’a girmekle Suriye’ye girmek arasındaki farkı azaltıyor.

Bu konuyu daha derinlemesine inceleyeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Ağustos 2011

, , , ,

Yorum bırakın

AKP VE KEMAL BURKAY, FEDERASYONDA BULUŞTU

Kemal Burkay 31 yol sonra Türkiye’ye döndü. Burkay havaalanında İstanbul Vali Yardımcısı tarafında Kürtçe sözlerle ve Genç Siviller’in alkışlarıyla karşılandı. İstanbul Eminiyet Müdürlüğü 4 koruma tahsis etti, AB Bakanı Egemen Bağış kendisiyle baş başa bir görüşme yaptı.

Yandaş medya günlerdir ondan bahsediyor… Onun PKK karşıtı olduğu, silahsız mücadeleyi savunduğu, Kürt Açılımı’nı desteklediği, AKP’nin ülkeyi demokratikleştirmesinden ne kadar mutlu olduğu yazılıyor, çiziliyor…

AKP’NİN KÜRTÇÜSÜ

AKP ve kalemlerinin Kemal Burkay aşkının tek bir açıklaması var. Burkay artık AKP’nin Kürtçüsüdür! Ki zaten “geliş nedenim, hükümetin açılımına destek vermek içindir” diye açık açık söylüyor…

Peki Kemal Burkay AKP’nin, daha doğrusu ABD’nin “Kürt Açılımı”na nasıl destek verecek?

Burkay 1974’te kurduğu partisi PSK’nın Genel Sekreterliği’ni tam 35 yıl boyunca sürdürdü. AKP’nin Kürt Açılımı’nı başlattığı 2009 yılında, Burkay PSK’nın genel sekreterliğini bıraktı. Ancak PSK’nın internet sitesine bakılırsa, Burkay hâlâ partinin birinci adamı!

İsveç’ten birlikte döndüğü Oral Çalışlar’a göre Burkay, HAK-PAR’a yakın duracak. Ne de olsa HAK-PAR ile Burkay aynı şeyi savunuyor, yani federalizmi… Ancak HAK-PAR BDP ittifakı, PKK karşıtı olan Burkay’ın konumunu nasıl etkileyecek, göreceğiz.

Çalışlar’a söylediği “Kürtler bu çağda tek partili olamaz” sözlerine bakılırsa, belki de yeni bir parti kuracak!

PKK YERİNE PSK ALDATMACASI

Özerklik istemeyi de doğal karşılıyorum ama biz federasyon istiyoruz” diyor Burkay! İşte meselenin özü buradadır. AKP ile Burkay’ı buluşturan “federasyon”dur.

Böylece terörden bıkmış toplum, Öcalan yerine silahsız Kürtçü Burkay’a; Kürtler PKK yerine PSK’ye, Türkiye de özerklik yerine federalizme razı edilecek!

Ancak buradan hareketle ABD’nin PKK’den vazgeçtiğini ve yola PSK’yle devam edeceğini söylemiyoruz elbette.

Türkiye’yi “ya o, ya bu” türünden tercihlere zorlamak, ABD’nin abandığı planı hızlandırmanın bir aracı olacaktır. Ki Washington, bugüne kadar bu yöntemi hemen hemen her siyasetinde uyguladı. AKP’yi teslimiyete zorlarken, CHP-MHP koalisyonunu gündeme getirdiği gibi… Böylece her iki taraf da, Washignton’a daha uyumlu hale geldi!

PSK’NİN FEDERASYON PROGRAMI

Peki PSK’nın mevcut programında “federasyon” konusunda ne deniyor?

“PSK, Kürt halkının ulusal kurtuluşunu, halkımızın kendi kaderini özgürce tayin etmesinde görür. Kürt halkı kendi kendisini yönetmelidir. Partimiz, Kuzey Kürdistan için bunun iki biçimde olabileceği görüşündedir: Kürt halkı ayrılıp kendi devletini kurabilir veya Türk halkıyla demokratik bir birliği seçebilir. İkinci durumda, birlik eşit haklara sahip iki cumhuriyetli bir federasyon biçiminde olmalıdır. Kürdistan ayrı bir cumhuriyet halinde örgütlenmeli, kendi parlamentosu hükümeti olmalı ve her bakımdan Türkiye ile eşit haklara sahip bulunmalıdır.”

Program ortada! ABD’nin “Büyük Kürdistan” planıyla uyumlu. AKP’ye uygulatılan Kürt Açılımı’yla uyumlu. “Diyarbakır’ı BOP içinde merkez yapma” göreviyle uyumlu. “Yeni anayasalı Yeni Türkiye” hedefiyle uyumlu! “Türk-Kürt Federasyonu” ile uyumlu!

Bir tek Türkiye’yle ve Türk milletiyle uyumsuz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık gazetesi / s:7
3 Ağustos 2011

, , , ,

1 Yorum

ABD PKK’DEN VAZGEÇER Mİ?

PKK’li Murat Karayılan, İran’ın Kuzey Irak’a operasyonunu, “Ankara ve Tahran’ın ortak işgal projesi” olarak tanımlıyor ve ABD’nin de “Ankara-Tahran” projesine destek verdiğini belirtiyor. PKK’li Duran Kalkan bu iddiaya kanıt olarak “İran’ın saldırdığı günlerde, Türkiye’nin de sınıra yığınak yapması, saldırı ortaklığını gösterir” diyor.

‘TÜRKİYE OPERASYONUN İÇİNDE” İDDİASI

PKK’ye yakın Fırat Haber Ajansı ANF, 22 temmuz günü “300 Türk özel birlik üyesinin İran plakaları takılan 20 araçla İran’a geçtiğini”, 27 temmuz günü de “20 Türk tankının operasyona destek için operasyon bölgesine geçtiğini” ortaya atmıştı.

ANF de, süreci şu ziyaretler ekseninde analiz ediyor: Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu‘nun 11 Temmuz’da Tahran’ı ziyareti, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen‘in GülErdoğanDavutoğlu ile görüşmeleri, İran’ın 16 Temmuz’da Kandil’e operasyona başlaması, CIA Başkanı David Petraeus‘un 18 Temmuz’da Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşener‘le görüşmesi…

ABD, TAHRAN’A BAĞDAT’LA GÖRÜŞMEYİ TAVSİYE ETTİ

Karayılan‘ın gelişmeleri “ABD-Türkiye-İran ittifakı” olarak değerlendirmesinde kuşkusuz ABD’nin saldırıya uzun süre sessiz kalması da rol oynadı. Washington ilk kez 27 Temmuz’da ses verdi. ABD’nin Irak’taki askeri sorumlusu General Jeffrey Bucharan‘ın sesi gerçi kısıktı: “Eğer İran, Irak tarafında bir tehdit görüyorsa, Irak hükümeti ile görüşmeli ve sorunu çözmeli.”

ABD, Tahran’a yalnızca Bağdat’la görüşmeyi “tavsiye” edebiliyordu! Ancak PKK de en başından beri zaten Bağdat’ın Tahran’a seyirci kalmasına itiraz ediyordu. Hatta PKK’li Cemil Bayık, açıkça “ittifakın içinde Irak da var” diyordu.

Irak Parlamentosunun Kürt üyesi Mahmud Osman, daha da ileri gidip “Türkiye-İran-Irak arasında gizli bir anlaşma
olduğunu ileri sürüyordu. Irak Cumhurbaşkanı Talabani‘nin partisi KYB de bu anlaşmaya destek vermekle suçlanıyordu. Kuzey Irak’ta yayımlanan Levin dergisi, anlaşmaya göre İran’ın Kandil’i alıp, KYB’ye vereceğini yazıyordu. Barzani yönetimi de ilk günlerdeki birkaç cılız itiraz sonrasında, sessizliğe gömülmüştü…

CEMAAT-PKK SAVAŞI

Diğer yandan cemaat de dikkat çeken açıklamalar yapıyordu. Örneğin cemaatin yayın organlarının vazgeçilmez öznesi olan Em. Yarbay Şenol Özbek, “Kandil’e tek başına yapılan operasyonun ordu yutacağını” söylüyor ve ekliyordu: “Türkiye-ABD-İran-Irak birlikte operasyon düzenlemeli.”

Cemaatin sözcüsü Hüseyin Gülerce de, “Yeni Türkiye”nin oluştuğunu belirtiyor ve “Türk ulusalcıları kaybetti, Kürt ulusalcıları da kaybedecek” diyordu. ANF, Gülerce‘nin çıkışını, “Gülen cemaati savaş ilan etti” şeklinde karşıladı. PKK, “terörle mücadelede polis özel harekat konseptini”, “cemaatin PKK’yle savaşta, sahaya inmesi” olarak yorumluyordu.

ABD EN SONUNDA BARZANİ’YE DEĞİL PKK’YE DAYANIR

Peki PKK’nin iddia ettiği gibi İran operasyonu, aslında Türk-İran ortak operayonu mudur? Operasyonla ilgili ABD-İran-Türkiye-Irak mutabakatı gerçekten var mıdır? Daha da somutlarsak, ABD PKK’den vaz mı geçmiştir?

ABD’nin bölgedeki en temel hedefi, Kuzey Irak’ı Türkiye’nin güneydoğusuna genişletmektir, yani “Büyük Kürdistan” kurmaktır. Peki Büyük Kürdistan’ın ABD adına hakimi kim olacaktır?  Barzani mi, PKK mi? Siyasi, askeri, kültürel, sosyolojik, nüfus ve her türlü gelişmişlik parametreleri açısından bu sorunun tek yanıtı vardır: PKK!

Dolayısıyla ABD için “Büyük Kürdistan” hedefinde PKK’ye dayanmak, stratejik bir karardır. ABD’nin stratejik olarak PKK’den vazgeçmesi mümkün değildir!

Peki, o zaman ABD neden İran’a ses çıkarmamaktadır? ABD ve İran’ın, bütün düşmanlıklarına rağmen, PKK konusunda bir ortaklığı söz konusu olabilir mi?

Elbette hayır… Aslında meselenin özü de buradadır. ABD PKK’den vazgeçmemiş ama İran’a da engel olamamıştır. Çünkü bölgede inisiyatif ABD’de değil, İran’dadır!

ABD’yi bu duruma mahkûm eden bir diğer zorluk da Aralık ayında başlayacak ikinci geri çekilme sürecidir. Kuzey Irak üzerinden İskenderun-Mersin hattına uzanacak bu güzergahın “güvenliği”, bölgedeki dengeler açısından yeni bir parametredir.

HEDEF: YENİ TÜRKİYE

Gelişmeler Türkiye’ye iki şekilde yansımaktadır: Birincisi, gündemi AKP – PKK “takışması” üzerinden belirlenen “yeni anayasalı, Yeni Türkiye” hazırlanmaktadır; ikincisi de, buna hazırlık olarak, “Polis – Jandarma entegrasyonu” ile Türk Ordusu’nun karşısına “cemaat ordusu” konulmaya çalışılmaktadır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:7
30 Temmuz 2011

, , , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN STRATEJİK SAVUNMADA, TAKTİK ATAĞI

Tıpkı ABD Savunma Bakanı Robert Gates gibi ABD Genelkurmay Başkanı Ora. Michael Mullen da, Washington için kötü bir tablo çiziyor… Gates, ABD’nin Asya’daki dört savaşı (Kore, Vietnam, Afganistan, Irak) kaybettiğine işaret etmişti. Ora. Mullen da, Af-Pak başarısızlıklarını, Libya’daki NATO çıkmazını belirtiyor ve tek çıkışın ABD-İsrail-Türkiye eksenine, daha doğrusu Türkiye’ye bağlı olduğunu vurguluyor.

ABD’nin askeri kanadının bu saptamaları bile tek başına Washington’un “stratejik savunma” döneminde olduğunu görmeye yeter. ABD’nin 80’lerde çıkışa geçen ve 90’lardan 2000’lerin ortalarına kadar süren “dünya liderliği”, Rusya’nın 08.08.2008’de Gürcistan’a müdahale etmesiyle inişe geçti!

ABD’nin 2009’da Obamalı dönemle “yumuşak güç” seçeneğini devreye sokması “taktik atak” olmaktan öteye gidemedi… Libya ve Suriye baskıları da ABD’nin genel stratejik savunması içindeki, çaresiz taktik ataklarıdır.

MISIR’DA İKİNCİ DALGA

En başından beri “Tunus, Mısır, Yemen ve Bahreyn” ile “Libya ve Suriye”yi ayrı tutuyoruz. İlk dördü ABD’nin nüfuz alanıydı, son ikisi ABD’nin karşısında konumlanıyordu… Batı’nın, Libya’dan daha fazla insanın öldüğü Yemen’e neden çullanmadığına kafa yormak bile bu basit gerçeğe götürür bizi… Tersine ABD Yemen’de ve Bahreyn’de, Suudi askerler üzerinden muhalefeti kanla bastırmaya çalıştı.

Tunus ve Mısır’da Amerikancı diktatörler devrilirken, bunun bir halk hareketi olduğunu ama nihai sonuca ulaşması için maddi koşulların oluşmadığını belirtmiştik. Halk hareketlerinde inişlerin, çıkışların olacağına dikkat çekmiştik.

İşte Tunus ve Mısır’da yeniden bir çıkış süreci başladı. Şimdiden ismine ikinci dalga bile deniyor. Üstelik bu kez birinci dalganın kazanımları da eklenecek. Daha önemlisi, haftalardır Süveyş Kanalı’nda grev yapan işçiler de sürece ağırlık koyacaklar…

Bu ikinci dalgaya yol açan iç dinamikler dışında, Libya ve Suriye’nin ABD’ye direnmesi şeklindeki dış dinamiği de görmek gerekiyor. Emperyalizme karşı başarı, halkların önünü daha da açacak.

İRAN K. IRAK’A GİRDİ, ABD SUSTU

İşte İran örneği… Daha bir yıl öncesine kadar İran’a saldırının takvimi konuşuluyordu. Şimdi durum tersine gelişti. İran ordusu ABD toprağı sayılan Kuzey Irak’a, “çelik harekât?” yaptı, daha da derinleştiriyor üstelik…

“PKK’nin Kuzey Irak kampları kazınmalı” diyenlere “ABD korkusu” gösterenler, İran’dan ders almalı. Kararlılık en büyük silah çünkü!

BÖLGE İNİSİYATİFİ İRAN’DA

Bölgeyi yakından izleyen uzmanların üzerinde mutabık olduğu tek gerçek şu artık: Irak’ta inisiyatif ABD’de değil, İran’da!

Ki, Irak Petrol Bakanı El-Lueybi‘nin “ABD’nin yaptırımları, İran-Irak ilişkilerini etkilemez” sözü bile bu gerçeği gösteriyor.

En önemlisi de, İran’ın Irak ve Suriye ile yaptığı boru hattı anlaşmasıdır. Kuzey Irak’tan da geçecek boru hattının güvenliği, artık belirleyici olacaktır. Suriye’den Akdeniz’e, oradan Avrupa’ya ulaştırılacak İran gazı konusu, Tahran’ın Akdeniz’e, Aden’e hatta Atlantik’e savaş gemisi göndermesini de açıklıyor.

ABD 5. FİLOSUNU BAHREYN’DEN ÇEKİYOR

İngiliz Times gazetesi yazdı: ABD 5. Filosunu Bahreyn’den çekmeyi planlıyor! Washington, filosunu Katar ya da Birleşik Arap Emirlikleri’nde konuşlandırmaya çalışıyor. Tek gerekçe, Bahreyn’deki güvenlik!

Çünkü ABD-Suudi Arabistan askeri varlığı bile Bahreyn’deki Şii muhalefeti durduramadı! İran’ın Bahreyn’de de inisiyatifi ele geçirdiği belirtiliyor.

ABD’NİN TEK KARTI: TÜRKİYE

Tüm bu gelişmelere karşı ABD’nin elindeki tek silah Türkiye! ABD Genelkurmay Başkanlığı’nın en üste söylediğimiz saptaması bu bakımdan önemli. ABD’li yetkililerin bu dönemde sıklaştırdıkları ziyaretler, Türkiye’ye abanmaları da bu nedenle… Washington, Türkiye kartı için İsrail’e özür de diletecek.

ABD BAŞ AŞAĞI GİDİYOR!

Ancak…

Dışarıda bunları yaşayan ABD’nin içerideki mali krizi, Washington’un baş aşağı gidişini hızlandırıyor. Ki ABD hâkim sınıfları da bunu tartışıyor: Şerefli geri çekilme mi, bütün dünyayı ateşe vermek mi?

Her iki seçenek de, ABD’yi kurtaramayacak!

Türkiye ise ABD’nin silahı olmaktan vazgeçmediği taktirde, ABD’nin yenilgisini paylaşacak! Ki Obama-Erdoğan işbirliği Türkiye’yi şimdiden, Libya’yla, Suriye’yle, İran’la, Irak’la, Ermenistan’la, Azerbaycan’la, KKTC’yle karşı karşıya getirmeye yetti!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:7
29 Temmuz 2011
Odatv.com

, , , ,

Yorum bırakın

ÖZERKLİĞE NASIL GELİNDİ?

13 şehit, Güneydoğu’da özerklik ilan edilmesi, ABD’nin ülkemize füze kalkanı yerleştirme girişimi, İran’la düşmanlık tohumları, Suriye ve Libya’ya karşı karargâh yapılmamız…

Peki, Türkiye bu noktaya nasıl geldi? Asıl sorumlular kim?

Türkiye bu noktaya ABD’nin aşama aşama ilerlettiği süreçle geldi. ABD kimi zaman AKP’ye anlaşma imzalattırarak, kimi zaman PKK silahını kullanarak, kimi zaman da TSK’ya karşı operasyon yaparak Türkiye’yi teslim almaya çalıştı

Anımsayalım:

2003: Abdullah Gül, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell‘la “2 sayfa, 9 maddelik” gizli anlaşma imzaladı. Gül, bu anlaşmayı, daha sonra Vatan gazetesinden Sedat Sert’e açıkladı. Tabi bu anlaşma, TBMM’ye gelmediği için de anlaşmadan ziyade “hizmet sözleşmesi” anlamına geliyor.

2003: ABD, Tayyip Erdoğan‘la “9 üs” anlaşması yaptı. Bu anlaşma ile AKP, ABD’ye bölge inisiyatifi sağladı.

2003: BM İkiz sözleşmeleri, AKP ve CHP’nin oylarıyla TBMM’den geçti. “Demokratik Özerklik” ilan eden Demokratik Toplum Kongresi (DTK), işte bu ihanet sözleşmelerini dayanak gösterdi.

2003: ABD, Türk askerine “çuval” geçirdi! Pentagon, açıkça TSK’yi hedef aldı ve Kuzey Irak’taki varlığını savaş nedeni saydı.

2004: Tayyip Erdoğan, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne (BOP) Eşbaşkan yapıldı! Erdoğan, BOP Eşbaşkanı olduğunu, tam 36 ayrı yerde itiraf etti.

2004: Tayyip Erdoğan, “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır bir merkez olur” dedi! Erdoğan’ın Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında dile getirdiği bu hedefin ardından, Diyarbakır uluslararası camianın Ankara’dan sonra programlarına aldığı ikinci diplomatik merkez oldu.

2004: Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Eyalet Yasaları, Belediyeler Birliği, Kalkınma Ajansları Yasası, Nitelikli Sanayi Bölgesi gibi TBMM hazırlıklarıyla, özerkliğin altyapısı hazırlandı.

2005: Tayyip Erdoğan, “Diyarbakır Açılımı” başlattı. Ancak, bu açılımın başarılı olması AKP’nin önündeki milli set nedeniyle mümkün olmadı. Öncelikle o setin aşılması, yıkılması gerekiyordu…

2007: AKP’nin iktidara getirilmesi sürecinde başlatılan Ergenekon tertibi, uygulamaya sokuldu. TSK’ye, İşçi Partisi’ne, milli kesimlere uzun sürecek operasyona başlandı.

2008: Eyalet modeli tartışmaya açıldı.

2009: Abdullah Gül, “Kürt Açılımı”nı başlattı.

2009: Önce Gül, ardından Duvutoğlu, Kuzey Irak’ı “Kürdistan” olarak tanıdı.

2009: Öcalan‘la doğrudan görüşmelere ve müzakerelere geçildi.

2010: PKK/BDP önüne “Demokratik Özerklik” hedefi koydu.

2010: Tayyip Erdoğan, “Türkiye vatandaşlığı üst kimliği üzerinden ‘yeni Türkiye’ arayışında olduklarını” söyledi.

2010: AKP, Yargı’yı ele geçirdi! Tayyip Erdoğan referandum akşamı “federal meclis, federal konsey” dedi.

2011: Yeni-CHP, Yerel Yönetim Özerklik Şartı çekincelerini kaldırma sözü verdi.

2011: Tayyip Erdoğan – Abdullah Öcalan mutabakata vardı! Öcalan, “Barış Konseyi” ve “Anayasa Konseyi” üzerinde anlaştıklarını ilan etti.

2011: PKK özerklik ilan etti!

2011: ………….? Yeni anayasa.

Mehmet Ali Güller
16 Temmuz 2011
Aydınlık Gazetesi / Sürmanşet
Odatv.com

, , , , ,

Yorum bırakın

PKK’YLA MÜCADELE, ARTIK SUÇ KAPSAMINDA

AKP’nin “Kürt Açılımı” ne sonuçlar getirdi?

Bazı aydınlar, meseleye salt Kürt sorunu açısından baktıklarından, Kürtlere ne getirdiği konusunda, haklı olarak büyük bir hayal kırıklığı içindeler… Ve bu nedenle de AKP’yi haklı olarak eleştirmektedirler…

Ama ilk günden beri altını çiziyoruz ki, “Kürt Açılımı” bir AKP projesi değil, bir ABD projesidir. Dolayısıyla Açılım’a, “AKP Kürtlere ne verdi” diye bakmak eksiktir… Açılım’ı, ABD-Türkiye ilişkileri penceresinden, Kuzey Irak penceresinden ve hatta Kürt meselesi dışında Türk meselesi penceresinden değerlendirmek gerekiyordu…

AKP projesi olarak baktığınızda çuvallamış gibi gördüğünüz Açılım, bir ABD projesi olarak bakıldığında, aslında çok önemli ilerlemeler kaydetti. Son bir haftadır yaşadığımız süreç bile tek başına Açılım’ın geldiği noktayı göstermektedir:

Açılım’ın en önemli başarısı, PKK’nın artık ülkenin bir bölümünde devlet otoritesinin yerinde kendi otoritesini inşa etmiş olmasıdır. Bunun sağlanması için uygulanan “PKK’yı zihinlerde meşru hale getirmeye yönelik” psikolojik savaş, önemli bir başarı kazanmıştır. TSK’nın PKK ile mücadelesi artık suç kapsamında değerlendirilmeye başlanmıştır. TSK bile bu psikolojik savaştan etkilenip, “pusu kurmadım” yollu savunmalara düşmüştür. Bu sürecin başarısı, ABD’nin Ergenekon operasyonu başarısından kaynaklanmıştır. Ergenekon operasyonu ile hedef alınan TSK, psikolojik savaş düzleminde “çete” diye damgalanmış ve buradan hareketle “derin PKK” ile ilişkili “derin TSK” olduğu varsayımı medya yoluyla işlenmiştir…

Uzatmayalım, bu konuyu daha geniş bir yazımızda, dosyamızda, enine boyuna ele alacağız. Şimdilik, PKK ile mücadele etmenin artık suç sayıldığının üzerinde duralım ve bazı kalemlerin neler yazdığına bakalım:

Emrullah Uslu: 12 PKK’lının öldürülmesini “cunta işi” olarak değerlendirdi. Operasyonun başındaki Tümg. Mustafa Bakırcı’nın, “AKP’yi ve Gülen’i bitirme planı”nı hazırlayan isim olarak suçladı. Kastamonu’daki, Başbakan’ın konvoyunun geçişi sırasında yapılan saldırıyı, “Özel kuvvetlerin” yaptığını iddia etti.

Ahmet Altan: Tunceli’deki 7 PKK’lının “durduk” yere öldürüldüğünden şikâyet etti!

Cengiz Çandar: “12 Eylül referandumuna günler kala, Hakkâri’deki mağaralara dalıp, eylemsizlik halindeki 7 PKK’lıyı kim öldürttü, bir bakıverin.”

Bejan Matur: “PKK artık eyleme geçince hedef olarak polisi seçiyor, askeri değil. Dolayısıyla askerin içinden bir grubun…”

Oral Çalışlar: “PKK içinde uzlaşma karşıtı olan bir grubun olduğunu biliyoruz. TSK içinde de uzlaşma karşıtı olan bir eğilimin olduğunu biliyoruz. Bu iki eğilimin zaman zaman birbirlerine dolaylı olarak destek verdiklerini biliyoruz.”

PKK’lıları öldürdükleri için TSK’yı yerden yere vuran yazarlarımız, aydınlarımız sadece yukarıdakilerle sınırlı değil elbette…

Açılım’ın başarı elde ettiğinin tek işareti, bu yazarlarımızın sayılarının çoğalması da değil elbette… Başarı TSK’nın bu açıklamalar karşısında yaptığı açıklamada gizli…

TSK, görevi gereği yaptığı operasyonu “pusu yok” diye savunma durumuna düşmüştür. İşte bu savunma, Açılım’ın başarısı açısından kritik bir dönemeçtir!

TSK, kendisini “PKK’ya pusu kurdu” diye suçlayanlara karşı, “pusu da kurulur, baskın da yapılır, bu milletimin bana verdiği görevdir” diyememiştir!

İşte bu Ergenekon operasyonunun ağır travmasının sonucudur!

TÜRK DE BİZİZ KÜRT DE BİZİZ

Ergenekon sürecini bir ABD projesi olarak görmeyip, “yargı nasılsa çözer” düzleminde meseleye bakınca ve de Kürt Açılımı’nı bir ABD projesi olarak görmeyip, AKP’nin iç politikası diye bakınca, sonuçları, Türkiye için gittikçe ağırlaşıyor ve telafisi mümkün olmaktan çıkmaya doğru ilerliyor…

Bu süreçten çıkışın yolu, öncelikle Ergenekon Operasyonunu ve Kürt Açılımı’nı, bir ABD projesi olarak tespit etmekten geçiyor; her iki konunun da ulusal güvenlik meselesi olduğunu bilmekten geçiyor… Çünkü tespit doğru olmadan, doğru mücadele yapılamıyor!

Aksi takdirde, “Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz biriz” hattından uzaklaşıyor ve kopuşa sürükleniyoruz! Unutulmamalı ki, Sırplar Hırvat’ını, Boşnak’ını kaybedince bölündü; Bağdat Kürtleri kaybedince parçalandı!

Mehmet Ali Güller
18 Mayıs 2011 

, , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın