Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

MGK BİLDİRİSİ VE SURİYE’NİN AÇMAZI

Suriye konusunda söylediklerimizin, karşı kampın kıdemlisi Cengiz Çandar tarafından da teyit edilmesi, tezlerimizi güçlendirdi.
Çandar, kendi cephesinin eksiklikleri olarak şöyle özetlemiş o tezleri: Tunus’taki toplantıdan anlamlı bir sonuç çıkmadı, sonuçlar beklenenin altındaydı. İstanbul’daki toplantı da Tunus gibi olacaksa, Türkiye bölge politikasında “patinaj” yapmış olur. Rejim muhaiflerinin dostları arasında uyumsuzluk var. Esad’ı destekleyenler ise uyumlu ve net. ABD, Suriye konusunda kaçak dövüşüyor, muhalif güçlerin silahlandırılmsına bile omuz silkiyor. ABD, Suriye’de bir iç savaşa angaje olmak istemediği gibi bölgesel aktörlerle eşgüdüme de ayak sürüyor. Türkiye ortak bir askeri müdahale dışındaki seçeneklere karşı. Ankara, ne tek başına müdahaleye, ne tampon bölgeye, ne de insani koridorlara tek başına talip değil. Türkiye açmazda. Suriye’nin bölünmesi Kürtlere otonomi sağlar ve hatta Irak Kürtleri ile konfederal bir yapı gündeme gelebilir. Türkiye buna karşı. Suriye rejiminin düşmesi, Irak’ın parçalanması Türkiye’yi endişelendiriyor.
Çandar, Ufuk Ötesi okurlarının yabancısı olmadığı bu tezlere karşı Washington’un sopasını da gösteriyor yazısının sonunda: “Ama, Türkiye’nin Suriye politikası, yakında, Türkiye’nin iç politikasının da yeniden düzenlemesini gerektiren sonuçlar üretirse, buna kimse şaşırmamalı…”
ABD’NİN OLANAKLARININ SINIRI
Son MGK toplantısının sonuç bildirgesinde ifade edilen “Suriye’de devam eden şiddet, yıldırma ve toplu kıyım eylemlerine uluslararası toplumun seyirci kalmaması gerektiği vurgulanmıştır” cümlesi ile snırdaki kışkırtmalar haklı bazı endişelerin oluşmasına neden oldu. “Yoksa Türkiye Suriye’ye saldıracak mı?” sorusu, dünün en çok karşılaştığımız sorusuydu.
Bu konuda fikrimizin değişmesini gerektiren bir gelişme göremiyorum. Kısa vadede ne ABD’nin, ne de yerine Türkiye’nin Suriye’ye saldırması mümkün görünmüyor.
Bir kere ABD’nin, karşısında konumlanan büyük güçleri aşacak olanakları henüz mevcut değil. Çin, Rusya, İran bloğu tavizsiz yerinde duruyor.
MGK’NİN SURİYE KARARININ ANLAMI
MGK’nin aldığı karar, kuşkusuz kabul edilemez! Suriye’ye emperyalist bir müdahalenin parçası olmak, Türk Ordusu’nun görevi değildir.
Önemli olan MGK’de alınan böyle bir kararın pratikte ne anlam taşıdığıdır. TSK’nin ortak görüşü olarak daha önce “Suriye, Suriyelilerin iç meselesidir” diyen bir Genelkurmay Başkanı’nın saf değiştirmesi, bir kere bünyede artık kabul görmeyeceği anlamına gelir. Org. Necdet Özel’in ordusunu karşısına alacağını sanmıyoruz.
İKİLİ OYUN
Diğer yandan, MGK kararıyla eşzamanlı olarak TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in “Suriye konusunda kimse bize gaz vermesin” demesi ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın “Türkiye, Suriye’ye karşı askeri operasyonu düşünmez” sözleri, tipik bir AKP taktiği olarak değerlendirilebilir.
ABD’nin Suriye’ye sürmeye çalıştığı AKP’nin zaman kazanmaya çalıştığı açık. İktidarının dayanağı olan akitleri ile Suriye’ye saldırının iktidar kaybıyla sonuçlanacak maliyeti arasında sıkışan Erdoğan’ın ikili adımlar atması sürpriz değil.
MGK kararı ve sınırdaki kışkırtmalar, büyük hedefe ulaşmanın araçları değil, tersine AKP’nin büyük hedefe ayak sürerkenki taktikleridir.
Elbette bu türden kışkırtmaların yoğunlaşması, müdahale isteyen kuvvetlere “meşruiyet” alanı açabilir, o ayrı bir konu…
MALİYETLERİN BÜYÜKLÜĞÜ
Erdoğan açısından en önemli sıkıntı şu gerçektir: Suriye’ye saldıran bir Erdoğan’ın Türkiye’de iktidarda kalması ve 2014’te “başkan” olması mümkün değildir!
TSK açısından en önemli handikap ise şu gerçekçi denklemdir: Suriye’de rejimin düşmesi ve Irak’ın bölünmesi, Türkiye’nin de parçalanmasıdır.
Sopanın büyüküğüne rağmen maliyetler, Erdoğan’ın boyunu aşmaktadır.
Üstelik “toplam maliyetler” de, hâlâ ABD’nin boyunu aşmaktadır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Mart 2012

, ,

Yorum bırakın

ERGENEKON TERTİBİ, 28 ŞUBAT’A OPERASYONDUR

Bugün iktidarda olanların 28 Şubat düşmanlığı elbette anlaşılabilir, zaten açıkça 28 Şubat’ın kendilerine karşı yapıldığını belirtiyorlar.

Ancak 28 Şubat’ın bir ABD – İngiltere – İsrail operasyonu olduğunu savunan kimi milliyetçi – ulusalcı kesimleri anlamak mümkün değil. Hatta bir bölümü, 28 Şubat’ın sırf AKP’yi doğurmak için yapıldığını bile iddia edebiliyorlar.

28 Şubat’ın aslında ne olduğunu ortaya koyan en önemli olgu, ABD’nin Türk Ordusu’nu nasıl değerlendirdiğidir. Çünkü bu, 28 Şubat’ın, Amerikancı 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle aynı şey olup olmadığını ortaya koymaktadır.

TÜRK ORDUSU’NUN ‘HİZADAN ÇIKMASI’

Türk Ordusu Mart 1995’te ABD’nin kendi toprağı ilan ettiği Kuzey Irak’a girerek, Washington’la karşı karşıya gelmiştir. Bu süreç aslında 1986 yılında, Pentagon’un “Kürt Senaryosu”nu TSK’ye dayatmasıyla başlamıştı. 1991’de Genelkurmay Başkanı Org. Necip Torumtay’ın BushÖzal planını reddederek Irak’a girmemesi ve istifa etmesi, ABD’nin Kürt Planı’nı açığa çıkaran ve karşısına Kale Planı’nı koyan Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’in katledilmesi, sürecin önemli kırılmalarıydı.

1995’de Pentagon’un kukla devletine müdahale eden Türk Ordusu’nun artık ABD’nin resmi ve yarı resmi kurumlarında “ hizadan çıktığı” saptanıyordu.

Ve Türk Ordusu, bu tarihten itibaren milli devletini savunmak için Atlantik’le köklü bir karşı karşıya gelme sürecine girdi.

28 ŞUBAT, ATLANTİK’LE MÜCADELEDİR

İşte 28 Şubat da, milli devletin savunulması için Atlantikçilikle hem dışarıda hem de içeride mücadeledir. 28 Şubat bu nedenle  – dindarlara değil – batı destekli irticaya yani “haçlı irticaya” karşıdır, Susurluk’la ortaya çıkan çetelere karşıdır, mafyalaşmış ekonomiye karşıdır… Özal’ın başlattığı, Çiller’in hızlandırdığı özelleştirme pogramının bile bu süreçte bir ölçüde kesintiye uğraması ve ancak AKP döneminde yeniden atağa geçmesi anlamlıdır.

Türk Ordusu ilk kez 28 Şubat’la bilikte silah envanterini çeşitlendirme stratejisini kabul edip NATO standartları dışı silah alımına yönelmiştir, Türkiye’nin bugün övündüğü Milli Gemi ve Milli Tank projeleri 28 Şubat ikliminde ortaya çıkmıştır.

28 Şubat, Türk devletinin NATO konseptleri gereği kenara attığı bölge merkezli dış politikaya dönmesi demektir.

28 Şubat’ı din düşmanlığı ve İran düşmanlığı gibi okuyanlara anımsatalım: 28 Şubat’çılar o gün ABD’ye karşı İran ve Rusya’yla ittifak önerirken, 28 Şubat karşıtları bugün İran’a karşı ABD radarı kuruyor, ABD’yle birlikte Suriye’ye müdahale etmek istiyor!

ÇEVİK BİR İLE TAYYİP ERDOĞAN’IN ÖDÜL KARDEŞLİĞİ

Ancak Türk Ordusu’nun 28 Şubat’da homojen olduğunu, yekpare olduğunu elbette iddia etmiyoruz. 28 Şubatçılık esas olarak  Genelkurmay Başkanları Org. İsmail Hakkı Karadayı ile Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun çizgisidir.

Bugün, 28 Şubat’a karşı olanların, Org. Çevik Bir’in uygulamaları üzerinden saldırıya geçmesi anlamlıdır. Çünkü ABD’nin Türk Ordusu’nu yeniden hizaya sokmak için Genelkurmay Başkanı yapmaya çalıştığı Çevik Bir, 28 Şubat içinde Truva atıydı. 28 Şubat’ı Amerikancı bir darbeye dönüştürmek istedi.

Önü kesilen Çevik Bir, daha sonra Atlantikçi sermayenin Cumhurbaşkanı adayı olarak da Türkiye’nin karşısına çıktı!

Kaderini Washington’a bağlayan Fethullah Gülen’in de 28 Şubat’ta Erbakan’dan görevi bırakmasını istemesi, türbanı “teferruat” ilan etmesi gibi çıkışları da Çevik Bir’ciliğindendir.

Bir tek Çevik Bir ile Tayyip Erdoğan’ın ABD’deki Yahudi kurumlarından ödül almış olması ise başlı başına bir öneme sahiptir.

ERGENEKON OPERASYONUNUN ANLAMI

Çok önemli bir olayı daha anımsatalım. 28 Şubat kararlarından 8 ay sonra, Genelkurmay Başkanlığını 1998’de Org. İsmail Hakkı Karadayı’dan teslim alacak olan Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, 5 Kasım 1997 günü KKTC’deki Toros tatbikatında bir suikasttan kılpayı kurtuldu. Seken kurşunla Albay Vural Berkay öldü.

ABD’nin Türk Ordusu içinde kendine uygun isim arayışları sonraki yıllarda da sürdü.

Aslında 28 Şubatçıların ve Türk Ordusu’nun Washington tarafından nasıl değerlendirildiği 2003 yılına ait Wikileaks’in yayımladığı bir ABD belgesinde var. ABD, Hilmi Özkök’ün temsil ettiği Atlantikçiler üzerinden, subayların ana gövdesini oluşturan Milliyetçiler ile Avrasyacılar’ı Genelkurmay’dan temizlemek ve etkisizleştirmek istiyor.

İşte Ergenekon operasyonu, bu hedefin gerçekleştirilmesi içindir. Aksi takdirde ABD, kendi çıkarları için Türk Ordusu’nu komşularının üzerine süremez!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Şubat 2012

, , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

FETHULLAH GÜLEN, 28 ŞUBAT’IN NERESİNDE?

28 Şubat’ın yıl dönümü yaklaşırken bir kaç cepheden birden başlatılan kampanya dikkatinizi çekmiştir. Belgeseller, yeni iddialar, çamurlar, kin ve nefretler, kimi kalemşorların tutuklanacaklar listesi, Erbakan’ın tanka neden çıkmadığı vs.
Karadayı – Kıvrıkoğlu çizgisindeki 28 Şubat’ın bir Amerikancı darbeye dönüşmesi için o gün kalem sallayanlar, bugün “en demokrat kim” yarışmasında finale kalmaya çalışıyorlar.
O gün haber ve imtiyaz için asker kapısında sırada bekleyenler, bugün 28 Şubat’ı Amerikancı 12 Mart ve 12 Eylül’le aynı kefeye koyup taarruza geçiyorlar. O gün yaltaklandıkları isimlere bugün köşelerinden meydan okuyorlar!
28 Şubat’ın aslında ne olduğunu, 12 Mart ve 12 Eylül’den neden farklı olduğunu yarın ayrıntılı işleyeceğiz. Bugün bir başka konuya dikkat çekelim istedik.
Fethullah Gülen cemaatinin 28 Şubat’ın neresinde olduğunu inceleyelim dedik. Bakalım, demokrasi konusunda bugün ahkam kesenler, o gün neler söylemişlerdi…
GÜLEN: ERBAKAN, BAŞBAKANLIĞI BIRAKMALI
Gelin önce 28 Şubat kararlarının alınmasından 45 gün sonrasına gidelim önce…
Tarih, 16 Nisan 1997.
Yer, Kanal D.
Fethullah Gülen şöyle konuşuyor ekranda: “Erbakan bu işi (başbakanlığı) beceremedi, eline, yüzün bulaştırdı; emaneti hemen vermelidir, millet adına yapmalıdır bunu…”
Şaşırdınız mı?
Bugün “Erbakan neden direnmedi”, “Erbakan cesaret edip tankın üstüne çıksaydı 28 Şubat olmazdı” diye ahkam kesenlerin taptıkları demokrasi havarisi Fethullah Gülen, Erbakan’dan başbakanlığı bırakmasını istiyor o günlerde!
O gün televizyonda Yalçın Doğan’a “Erbakan hükümeti bırakmalı, ülkeyi daha fazla germemeli” diyen Fethullah Gülen, yıllar sonra sözlerinin anlamının aslında başka olduğunu Gazeteciler ve Yazarlar Birliği Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil üzerinden söyleyerek, temize çıkmaya çalıştı.
GÜLEN: TÜRBAN TEFERRUATDIR
Bugün 28 Şubat’ın kızların başındaki türbanı çıkartmak için yapıldığı yalanını söyleyenlere bir anımsatma daha…
Fethullah Gülen o günlerde, türbanın “teferruat” olduğunu savunuyordu.
Zaman gazetesini inceleyin lütfen internet arşivlerinden…
Bugün TSK’ye vurabilmek için mezar kazdırıp, kemik arayanlar, 28 Şubat’tan önce işlenen faili meçhul cinayetleri neden görmüyordu, neden yazmıyordu, inceleyin…
Cemaat yazarlarının Sedat Bucak ve Mehmet Ağar’a destek yazılarını okuyun…
ALİ ÜNAL’IN SAVUNMASI
Sonraki yıllarda cemaat yazarları, takiyye ve kıvırma sanatının her türünü kullanarak aklanmaya çalıştı.
Örneğin Ali Ünal, 3 Temmuz 2006 tarihli Zaman’da şöyle yazıyordu: “28 Şubat’ta ordu yanlısı bir tavır takınan Fethullah Gülen, neden şimdi Şemdinli ve birbiri sıra patlak veren çeteler hadisesinde özgürlükçü bir tavır ortaya koyuyor? Oysa bu iki tavır arasında Hocaefendi tarafından hiçbir çelişkinin olmadığı apaçık. Darbelere her zaman karşı olmuş olan Hocaefendi, 28 Şubat’ta mevcut hükümetin darbe sebebi teşkil edeceğini gördüğü için, muhtemel bir darbenin önlenmesi maksadıyla hükümetin çekilmesini istedi.”
Neymiş? Gülen, darbe olmasın diye orduculuk yapmış!
Gülen’in nasıl darbesever olduğunu, 12 Eylül’ün öncesinde ve sonrasında neler yazdığını, “son karakol”da 12 Eylülcülere nasıl selam çaktığını, 11 Kasım 2011 tarihinde bu köşede anımsatmıştık. Yeniden inceleyiniz…
GÜLEN, ÇEVİK BİR’CİYDİ!
Yalnız şu farkı vurgulayalım: Fethullah Gülen 12 Eylül’cüydü doğru ama ne 28 Şubat’çıydı, ne de Orducu… Fethullah gülen o dönemde Güven Erkaya ve Çevik Bir’e açık destek veriyordu sadece…
28 Şubat içinde Çevik Bir’in truva atı olduğunu anımsatarak bitirelim bugün ve yarın “28 Şubat aslında neydi?” sorusuna yanıt arayalım…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Şubat 2012

, , , , , ,

1 Yorum

ÇATIRDAYAN KOALİSYONUN KALEMŞORLARI

Aydınlık yazı işleri, Nazlı Ilıcak’la Şamil Tayyar’ın sokak kavgasını “seviyesizlik” diye nitelemiş. Birbirine “namussuz, şerefsiz, ahlaksız” diye bağıranları sadece “seviyesizlikle” nitelemek de Aydınlık’ın seviyesidir, gurur duyduk.
Ilıcak, Tayyar’ın 28 Şubat’ta MİT’le ortak çalıştığını, DSP’nin kapısını aşındırdığını ancak 15 yıl sonra anımsayabilmiş… Tayyar bu, durur mu? Ağza alınmayacak kelimeleri sıraladıktan sonra “Emin Şirin’le ilişkiniz başladığında Kemal Ilıcak sağ mıydı? Kemal bey niye öldü?” diye sormuş.
Her yerleri dökülüyor… Meslektaşlarımız olmalarına mı hayıflansak, yoksa milletin vekili olmalarına mı?
SEVİYESİZLİKTE BÜYÜK YARIŞ
Yalnız seviyenin tek sahipleri Nazlı Ilıcak ve Şamil Tayyar değil elbette. Tıpkı onlar gibi eskiden birlikte, omuz omuza TSK’ye saldıran Sevilay Yükselir ile Yıldıray Oğur da, MİT olayından sonra seviyelerini yarıştırmaya başladılar.
Örneğin Taraf’ın yayın koordinatörü Yıldıray Oğur “Birisi her düğünün halaycıbaşısı teyzeye söyleyebilir mi, Taraf yasadışı dinleme kayıtlarını haber yapmıyor!” diyerek gönderdi Yükselir’e…
Yıldıray Oğur sonra da en zayıf yerinden vurdu Sevilay Yükselir’e: “4 yıl öncesine kadar Fatih Altaylı ile Türk Silahlı Kuvvetleri saatini sunan bu hanım ne zaman demokrat oldu kaçırdım ben?”
Sevilay Yükselir de, muhatabını “psikolojik savaş” yürütmekle suçladı.
Bu arada, Altaylı demişken… Sevilay Yükselir, Altaylı’nın Orhan Pamuk’un sevgilisi Karolin Fişekçi ile yaptığı programı “seviyesiz” bulup ona seslenirken, inceden şöyle bir ifşaatta bulunuyor:
“Zira daha iki üç ay önce, benzer bir hatun ortalara dökülüp, senin (Fatih Altaylı) hakkında da abuk sabuk bir yığın iddiada bulunmuş ve kapı kapı dolaşıp, ben dâhil bütün gazetecilere, televizyonculara, ‘Fatih Altaylı ile gazetedeki ofisinde şunu yaptık. Bunu yaptık. Seviştik. Sevgili olduk. Bana çanta aldı. Ayakkabı aldı. Mailleştik. Telefonlaştık. Beni golf sopasıyla dövdürttü’ filan diye bir yığın hikâye anlatmıştı.”
MİTÇİLER, EMNİYETÇİLER
Taraf’ın bavullusu Mehmet Baransu örneğin, Sabah’ın özel istihbarat müdürü Abdurrahman Şimşek’i MİT’çi olmakla itham ediyor.
Sevilay Yükselir de Baransu’nun aniden “Emniyetin maşası” olduğunu anımsıyor!
Yükselir, cemaatin diğer baloncusu Emrullah Uslu’ya da “zavallı” diye sesleniyor ve onun yalnızca “bel altı saldırmakla” bilindiğini savunuyor.
Ancak hiçbirisi uluslararası çapta çirkinleşen Nagehan Alçı’nın eline su dökemedi, dökemiyor. Alçı, Ahmet Kekeç’le yaptığı TV programında, mesleğini unutarak şöyle sesleniyordu NATO’ya: “NATO’yu kınıyorum. Neden Usame Bin Ladin’e yapılan nokta vuruşunu Kaddafi’ye de yapmıyorsunuz?”
NATO Nagehan Alçı’yı dinlemiş midir bilinmez ama bir süre sonra ABD nokta vuruşuyla Kaddafi’nin konvoyunu vurmuş ve Kaddafi, insanımsı canlılar tarafından işkenceyle, hunharca katledilmişti!
GEMİYİ İLK KİM TERKEDECEK?
Bunlar, bir dönemin “gazetecileri” maalesef… Benzerlerinden daha bir düzine kadar var.
Aydınlık, “Ergenekon’u halka bunlar anlattı”, “kavga gerçek yüzlerini ortaya çıkardı” demişti dün. Ekleyelim: Ancak inişe geçen kuvvetin araçları birbirine düşer, çirkinleşir, seviyeyi düşürür.
Irak’a saldıran ABD askeriyle birlikte çıkışa geçen “iktidar koalisyonu”, silahlı dayanağının Irak’tan çekilmesiyle birlikte çatırdamaya başladı, inişe geçti.
Ve AKP – Cemaat koalisyonu çatırdadıkça, kalemşorları birbirine girmeyi sürdürecek.
Bakalım, gemiyi ilk hangisi terk edecek?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Şubat 2011

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

SURİYE’NİN DÜŞMANLARI KONFERANSI

Başlıktaki saptama Rusya parlamentosunun alt kanadı olan Duma’nın Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Aleksiy Puşkov’a ait. Puşkov, Tunus’ta “Suriye’nin dostları” adı altında yapılan konferansın adının “Suriye’nin düşmanları” olması gerektiğini savundu.
Puşkov, ayrıca Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın görevi bırakması için bir neden olmadığını belirtti ve Batı’yı, Suriye’deki muhaliflere silah vermemesi için uyardı!
PROTESTOLU KONFERANS
Peki, Rusya ve Çin’in katılmadığı Tunus’taki “Suriye’nin düşmanları” toplantısı nasıl geçti?
Aydınlık, dün basına büyük fark atarak “Tunus toplantısı fiyasko” başlığı attı ve görülmek istenmeyen gerçekleri aktardı.
Öncelikle “Suriye’nin düşmanları”nın Suriye’ye saldırı kararı alamadığını vurgulayalım. Öyle ki, bu konuda ilerleme sağlanamaması Suudi Arabistan heyetinin toplantıyı terk etmesine neden oldu. Rakibi İran’a karşı mevzi kazanmak için ABD ve müttefiklerinin bir an önce Suriye’ye saldırmasını isteyen Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Suud El Faysal, “insani yardımlara odaklanmak yeterli değil” dedikten sonra konferansı terk etti.
SURİYE’NİN GERÇEK DOSTLARINDAN CLİNTON’A BARİKAT
Zaten, konferans da zar zor başlayabilmişlerdi… Tunus’da “Suriye’nin düşmanları”ndan daha çok dostları vardı ve o dostlar, yani Tunuslular ve Suriyeliler, konferansın yapılacağı binayı ablukaya aldılar.
Öyle ki, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ve heyeti, bu ablukayı aşamayıp, oteline geri dönmek zorunda kalmıştı.
Tunus polisinin uzun süren çatışmalardan sonra ablukayı kırmasıyla başlayabilen konferansın fiyaskoyla sonuçlanacağı aslında Arap Birliği’nin tutumuyla da görülmekteydi.
ARAP BİRLİĞİ TOPU BM’YE ATTI
Ortadoğu’da yeni bir cephe açmaktan kaçınan ve Suriye’nin üzerine Türkiye’yi sürmeyi planlayan ABD, “meşruiyet” sorununu da Arap Birliği ile sağlamak istiyor. Washington bu konuda önemli hamleler de yaptı; örneğin Arap Birliği’ne Suriye’nin üyeliğini askıya aldırttı.
Ancak Moskova’nın devreye girmesi, bazı Arap ülkelerin kararını gözden geçirmesine neden oldu. Üstelik Irak’ın Mart’ta ev sahipliği yapacağı Arap Birliği zirvesine Beşar Esad’ı davet etmesi, Suudi Arabistan’ın önderlik ettiği Amerikancı Körfez prensliklerini iyice yalnızlaştırdı.
İşte bu şartlar altında Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil El Arabi, “Suriye’de ateşkes için BM Güvenlik Konseyi kararı isteyerek” bir ara yol buldu. Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye karşıtı bir kararı veto edeceği nasılsa ortadaydı…
KÜRTLERE ÖZERKLİK HAVUCU
ABD, Meşal Temmo suikastına rağmen muhaliflere dâhil edemediği Kürtler için Tunus’ta yeni bir havuç hazırlamıştı.
Washington’un turuncu havucunu uzatan kişi ise Suriye’nin Ahmet Davutoğlu patentli Ulusal Konseyi’nin başkanı Burhan Galyun’du. Galyun, birlikte Beşar Esad’ı devirmeleri halinde, Kürtlere özerklik verileceğini söyledi!
FRANSA BÜYÜKELÇİSİNİ ŞAM’A GÖNDERDİ
Konferanstan Suriye’ye bir müdahale kararı çıkarılamayacağı aslında Fransa’nın tutumuyla da görülüyordu. ABD ve İngiltere ile birlikte Suriye’deki büyükelçisini çeken Paris, konferanstan kısa bir süre önce, Eric Chevallier’i yeniden Şam’a gönderdi.
Fransa’nın, bu geri adıma kılıfı ise ilginçti. Paris, “Büyükelçi’nin Suriye’de ölen Fransız foto muhabirin cenaze işleriyle ilgilenmek için Şam’a döndüğünü” açıkladı. Sanırıınız, cenaze işleri Büyükelçi’den daha düşük bir seviyede diplomat tarafından kotarılamazdı!
‘TUNUS OLMADI BİR DE İSTANBUL’DA TOPLANALIM’
Peki, her şeye rağmen bir araya gelen “Suriye’nin düşmanları” hiç mi bir karar alamadı?
Elbette aldı. Tunus’ta bir şey elde edemeyince, bu konferansın ikincisinin İstanbul’da yapılmasına karar verdiler!
Bir de mecburen yayımladıkları sonuç bildirgesiyle “Suriye’de ateşkes sağlanması ve ulusal birlik hükümeti kurulması” için “çağrı” yaptılar!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Şubat 2012

,

Yorum bırakın

İLERİ HALLER ÜLKESİ

İleri demokrasinin ileri faşizm olduğu gerçeğinin gün geçtikçe somutlaştığı ülkemizde, ileri hallerimize göz atacağız bugün.

İLERİ BASIN

Başbakan Erdoğan’ın “dindar gençlik yetiştireceğiz” demesinden hemen sonra Necip Fazıl Kısakürek’in gençliğe hitabesini okuması çok tartışıldı. O hitabede “dindar” gençlikten daha ziyade “kindar” gençliğe atıf yapılmış olmasının üzerinde duruldu.

Ancak durumdan vazife çıkaran kimileri, “kin” kelimesinin doğuracağı sıkıntıdan Erdoğan’ı kurtarmak adına, Erdoğan’a sansür uygulamıştı.

Başta devletin Anadolu Ajansı olmak üzere Milliyet ve Radikal gazeteleri, Erdoğan’ın şu sözlerindeki “kininin” sözcüğünü yayımlamamışlardı: “Altını çiziyorum; modern, dindar bir gençlikten bahsediyorum. Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum.”

İLERİ MİLLETVEKİLİ

Meclis’e cemaat kontenjanından giren Hakan Şükür’ün futbol yorumculuğunu sürdürme isteği TBMM’de sıkıntıya dönüştü iyice. Yüklü meblağlar karşılığında yorumculuk yapan Şükür’ün, üstüne bir de asıl görevi olan TBMM oturumlarına katılmaması, bardağı taşırdı.

AKP’li Meclis Başkanı Cemil Çiçek bile “Hakan Şükür’ün yaptığı ahlaki değil, yasal boşluğu kullanıyor” demek zorunda kaldı. Şükür’ün Çiçek’e yanıtı ise ibretlik: “Beyefendiye sordum, gerisi lafıgüzaf.”

Şükür’ün beyefendi dediği Tayyip Erdoğan. Yani Şükür, Erdoğan’ın fetvasının yeterli olduğunu, yasayı masayı takmayacağını söylemiş oluyor.

Bir milletvekili olarak kendisine sorulan devlet meselesini “ben bilmem, büyüklerim bilir” şeklinde yorumlayan Şükür’ün her hali, çok ileri!

İLERİ ÜNİVERSİTE

Rize Üniversitesi’nin isminin Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi olarak değiştirilmesi girişimini henüz sindirilmemişken, bu üniversitenin logosunun da Başbakan’ın imzası olması teklif edildi.

Her hangi birinin imzasının bile bir üniversiteye logo yapılmasının nasıl bir ucubelik olduğu ortadayken, bizzat Başbakan’ın imzasının logo yapılmaya çalışılması, sanırım post-halife dönemi işaretidir.

İLERİ ULAŞIM

Kendisi erkeklerle birlikte yemek yerken, karısını yan tarafta tek başına bir masada oturtatan Bakan görüntüsü taçlandı. Cumhurbaşkanı ile Başbakan yan yana oturup poz verirken, kadınlarını yanıbaşlarında ama ayakta beklettiler.

Bu iklimde, pembe metrobüs önerisi yapılmaması zaten kaçınılmazdı. Erkeklerin yeşil metrobüse, kadınların da pembe metrobüse bineceği bir ulaşım modeli ile mutlaka Ortadoğu’ya “model ülke” olacağızdır nasılsa!

İLERİ EĞİTİM

Sosyal hayatta yerleri ayrıştırılmaya başlayan erkek ve kadınların, eğitim döneminde de ayrılması zaten şarttı.

Nitekim AKP hükümeti, yeni bir yasa tasarısıyla, eğitimi 4+4+4 kuralına göre uygulamaya hazırlanıyor.

Böylece kız çocuklarının birinci dörtten hemen sonra yani 10 yaşında, okul dışında, açık eğitim adı altında evlere kapatılmasının yolu açılmış olacak. Ayrıca birinci dörtten hemen sonra, çocukların İmam Hatip’lere gönderilmesi de sağlanacak!

İLERİ DİNDARLIK

ABD askerlerinin Afganistan’da Kuran-ı Kerim yakması, tüm dünyada Müslümanları ayağa kaldırdı. Her konuda ileri sıçrayan bizimkiler ise nedense sessiz!

Irak’ta cami işgal eden ABD askerlerinin sağlığına duacı olan, Filistin’de katliam yapan İsrail’in verdiği “cesaret madalyasını” boynundan çıkarmayan, Müslüman Libya üzerine haçlı seferine çıkan zihniyetin geldiği  yer, işte tam da burası…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Şubat 2012 

, , ,

Yorum bırakın

PKK, MİT OLAYINA NASIL BAKIYOR?

Özel Yetkili Savcı Sadrettin Sarıkaya’nın, Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak Oslo’da PKK ile masaya oturan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı, KCK soruşturmasında şüpheli olarak ifadeye çağırması, PKK’yi de yakından ilgilendiriyor.

PKK de bu sürecin boylu boyunca içindedir, çünkü:

1. Soruşturmanın konusunun KCK olması nedeniyle,

2. KCK’de MİT elemanlarının olduğunun ortaya çıkması nedeniyle,

3. MİT müsteşarının bizzat kendileriyle müzakere etmesi nedeniyle,

4. ErdoğanGülen çatışmasının Suriye ve Irak’ın kuzeyinin geleceğiyle doğrudan ilgisi olması nedeniyle,

5. Tıpkı Erdoğan ve Gülen gibi PKK’nin de ABD’nin stratejik aracı olması nedeniyle.

KCK İÇİNDE MİT VARLIĞI SORUNU

Kuşkusuz, içlerine yerleştirilmiş MİT elemanı sayısının 1000 düzeyinde olduğunun ortaya çıkması, örgütte herkesin herkesten şüphelendiği bir sürecin başlamasına neden olmuştur. Kaldı ki, örgütün MİT tarafından kurulduğuyla ilgili tezin somutlanması, bu kuşkunun daha da derin hissedilmesine neden oluyordur.

Peki, kendilerini bu kadar derinden ilgilendiren ErdoğanGülen çatışmasını ya da MİT olayını PKK nasıl okudu?

Bu konuda değerlendirme yapan en üst düzey PKK’linin Mustafa Karasu olduğu görülüyor. Karasu 14 Şubat günü “Yeni Özgür Politika”da PKK’nin görüşlerini “Fethullahçıların Kürt düşmanlığı yarışı” başlıklı yazısıyla aktardı.

FETHULLAHÇILARIN ARACI OLARAK OSLO SÜRECİ

Karasu, öncelikle meselenin basında yansıtıldığı gibi “müzakerecilerle, güvenlikçilerin kavgası” olmadığını belirtiyor; aralarında renk farkı bulunmakla birlikte, her iki kesimin de tasfiyelerini istediklerini vurguluyor. “PKK’yi tasfiye etme konusunda AKP ve Fethullahçılar arasında bir fark yoktur. Bu konuda ortak davranmaktadırlar. Belki Fethullahçılar daha ideolojik, daha dogmatik olduğundan ve her alanda tam hâkimiyet kurmak istediklerinden PKK’ye düşmanlıkları daha fazladır. PKK’yi sadece Türkiye’de değil, her alanda kendi gelişmesi önünde engel görmektedirler.”

Karasu, Fethullahçıların devletin tüm birimlerine sızmak ve o birimleri kendilerine uygun hale getirmek istediklerini belirterek şöyle diyor: “Fethullahçılar Oslo görüşmelerini ve bu süreci kendi hedefleri konusunda bir araç olarak kullanmak istemektedir. MİT’i ele geçirme sürecinde Oslo görüşmeleri ve bu süreçteki hükümetin taktik yumuşamalarını bu mücadelede sonuç alacakları psikolojik ortamı yaratmak için kullanmak istiyorlar.”

Karasu’ya göre Tayyip Erdoğan, Fethullahçıların kendisini tümden kuşatmaması için buna izin vermemiştir. Fethullahçılar da MİT’i ele geçirmeden ellerindeki imkânları güvencede görmedikleri için böyle bir hamle yapmışlardır.

DERİN DEVLETİ KİM KONTROL EDECEK?

Mustafa Karasu’ya göre devlet, son on yılda yeniden şekillendirilmektedir: “Devletin bu şekillenişinde yeni bir derin devlet oluşuyor. Şu andaki çekişme ‘Bu derin devleti kim kontrol edecek’ çekişmesidir. (…) Her eski devlet düzeninin yıkıldığı ve yerine yenisinin şekillendirildiği süreçte, iktidar mücadelesinin şiddetlendiği bilinir. Kuşkusuz eski devletin hâkimleri bir blok tarafından aşılır. Bu da evrensel bir doğrudur. Eski devleti aşanlar sonradan kendi aralarında iktidar mücadelesi verirler. Şimdi bu durum yaşanmaktadır. Eğer bu çatışma çok şiddetli bir hale gelmemişse, bunun nedeni yeni iktidar bloklarının halen devleti tam kendi istedikleri doğrultuda şekillendiremedikleri içindir. Eğer yeni devletin artık tümüyle kendi kontrollerinde şekillendirildiğine inanırlarsa, bu çatışmanın daha da şiddetlenmesi beklenir. Mevcut durumda bu çatışmanın bir uzlaşma ile sonuçlandırılıp gündemden düşürülmesini beklemek gerekir. Ancak alttan alta bu mücadele sürecektir.”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Şubat 2012

, ,

Yorum bırakın

BAHREYN KRALI, ÇAREYİ EYALET OLMAKTA BULDU

Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerinin Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a demokrasi tavsiye etmesi, bu coğrafyada görülebilecek trajikomedinin doruğu değilmiş maalesef.

Emperyalizmin içini boşaltarak bir maske şeklinde kullandığı demokrasi kavramı üzerinden, her an yeni bir tiyatro oyunu sahnelenebiliyor bu coğrafyada artık…

Son örnek Bahreyn’den…

Bahreyn Kralı Hamad bin İsa Al-i Halife, ülkesinin konfederasyon çerçevesinde Suudi Arabistan’a ilhakını onayladı.

Peki bir ülke, başka bir ülkeye eyalet olmayı nasıl ve neden kabul eder?

MISIR BAŞKA, SURİYE BAŞKA

Bu köşede pek çok kez dikkat çektik. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki halk hareketlerinin tamamı aynı sepete konulamaz. Ne hepsi ABD’nin tezgahı ve Sorosçu kalkışmalardır, ne de hepsi gerçek manasında bir halk hereketidir.

Örneğin Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerinin Amerikancı olmadığı sonuçları itibariyle de görüldü. Halk, Amerika’nın bölgedeki en sıkı müttefiklerini devirdi. Her iki ülke de ABD’nin nüfuz alanıydı. Ve önemli bir ayrım olması bakımından vurgulayalım, her iki ülkede rejim sahipleri “silahsız” halk kitlerlerinin eylemleriyle yıkıldı!

Libya ve Suriye’deki kalkışmanın Tunus ve Mısır’la aynı olamayacağı ortada. Bir kere her iki ülke rejimi de ABD’nin hedefiydi. Her iki ülke de ABD’nin nüfuz alanı dışındaydı. Ve yine önemle vurguluyoruz ki, her iki ülkede de kitleler değil, “silahlandırılmış” çeteler sokaklarda…

BATI’NIN HALK HAREKETLERİNE MÜDAHALESİ

Yeniden anımsatalım. Libya ve Suriye’deki kalkışmalar, Batı’nın İstanbul’daki “değişim liderleri zirvesi”nden sonra başlatıldı ve halk hereketinin Tunus ile Mısır’dan sonra Ürdün, Yemen ve Bahreyn’de de rejimi yıkmasını engellemek üzere tezgahlandı.

O zirvede bölgeye model olarak sunulacak ülkenin yöneticileri, “değişime liderlik etmezsek, bu süreç en çok bize zarar verecek” diyorlardı!

Nitekim, Libya ve Suriye’de ilk kıpırdanmalar başladığında, Yemen ve Bahreyn’de kan oluk oluk akıyordu. Rejim, her gün alanları dolduran kitlelere silahla karşılık veriyordu.

Ne dünya basını, ne AKP hükümeti, ne de Angelina Jolie görmek istedi o gerçeği…

ABD ve Suudi Arabistan, defalarca silahlı özel kuvveetlerini sevkederek, Bahreyn’deki halka karşı katliam yaptı. Çünkü biliyorlardı ki, Bahreyn’de Amerikancı rejimin devrilmesi, Suudi Arabistan’a da yayılacaktır! Ki Bahreyn, Amerikan 5. Filosunun da evsahibiydi!

BAHREYNLİLER DE KAZANACAK

Bahreyn halkı, buna rağmen rejime karşı her gün seslerini çıkarmayı sürdürdüler, alanları doldurdular. Halk, ABD ve Suudi Arabistan’ın, kendilerini İran’ın kışkırttığı kara propongadasına rağmen, seslerini çıkarmayı sürdürdüler.

Ve sonunda Bahreyn’in kralı, yani Suriye’nin cumhurbaşkanına demokrasi tavsiye eden ortaçağ artığı, halkın gazabından kurtulmak için başka bir ülkenin eyaleti olmayı kabul etti!

Ancak…

Demokrasi, halkın kralları, halifeleri, padişahları yıkmasıyla ortaya çıkar ve uygulanır. Amerikancı bölge kralları ise bu gerçeği boyayarak, utanmadan başka ülkelere demokrasi tavsiyesi edebiliyorlar. Umarız ortadoğu halkları, bunun nasıl bir sahtekarlık ve maskaralık olduğunu, bir kralın, halkın topraklarını kendi tapulu malı gibi başka bir ülkeye vermesi sonucunda anlarlar!

Vermesi derken, verildi demiyoruz elbette. Rejime karşı tam bir yıldır karşı duran Bahreynliler, krallarının bu kararını da tanımayacaklardır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Şubat 2012

Yorum bırakın

İSLAMABAD DEKLARASYONU

16-17 Şubat’ta gerçekleşen İran – Afganistan – Pakistan zirvesi, iki nedenle tarihiydi ve önemliydi:

Birincisi, ABD saldırısı altındaki ülkelerin nasıl direneceğine işaret etmesi bakımından önemliydi. Tahran, İslamabad ve Kabil, direnişin bölgesel ittifak oluşturmaktan geçtiğini gösterdiler.

İkincisi ise Büyük Ortadoğu’da Amerikan gücünün gerilediği boyutu göstermesi bakımından önemliydi.

Kuşkusuz her iki durum da birbirinin hem nedeni, hem de sonucudur.

TALİBAN’LA KİM MÜZAKERE EDECEK?

2001’den bu yana Afganistan’ı işgal eden ABD, Taliban direnişi karşısında 2008’den itibaren bir çıkış yolu aradı. Washington önce Afganistan stratejisini yeniledi ve Obama döneminde Af-Pak stratejisine çevirdi. Ancak bu, tersine ABD’nin Pakistan’la ilişkililerini hızla bozdu.

Son altı ayda Washington ile İslamabad’ın nasıl bir gerilim içine girdiklerini ve ABD’nin Pakistan’ı nasıl kaybetmeye sürüklendiğini bu köşede bir kaç kez incelemiştik.

ABD, Afganistan’dan çıkış için son olarak Taliban’la müzakere etme yöntemi izlemeye başladı. Washington, Taliban’ın Katar’da açacağı resmi bir temsilcilik üzerinden müzakere sürdürecek ve 2013’te bu ülkeden çekilecekti. Ancak Hamid Karzai, Afgan yönetiminin müzakere süreci dışında tutulmasına itiraz ediyordu…

BÖLGESEL SORUNLARA BÖLGESEL ÇÖZÜMLER

Geri çekilmeden önce Taliban ile barış imzalayarak, bölgedeki kontrolünü bir şekilde sürdürmek isteyen ABD’nin bu hamlesine Tahran, ittifakla yanıt veriyor şimdi…

Tahran’ın inisiyatifiyle gelişen ve son iki yılda üçüncü kez düzenlenen üçlü zirvenin sonuncusunda, İslamabad’da ABD’ye üç önemli mesaj verildi.

1. İran – Afganistan – Pakistan üçlüsü, ABD’ye “Taliban’la görüşmek senin tekelinde değil” mesajı verdi.

Karzai’nin daha önce birçok kez dile getirdiği bu mesaj, bölge ülkeleri tarafından da paylaşılmış oldu. Nitekim Washington, müzakerelerin üçlü yapılacağının sinyali vermeye başlamıştı.

2. İran – Afganistan – Pakistan üçlüsü ABD’ye “sen olmadan da bölgeye barış ve istikrar getiririz” kararlılığı gösterdi.

“Bölgesel sorunlara, bölgesel çözümler” sağlanabileceğini vurgulayan İran Cumburbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, bölgeye yabancı müdahalesinin yararttığı sorunlara dikkat çekti.

3. “Bölge ülkeleri birbirinin tamamlayacısı olmalı” diyen İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, ABD’nin etkisini daha da kıracak işbirliği modeli geliştirdi.

Nitekim Tahran bu bölge merkezli politikayı ülkenin batısında Lübnan, Suriye ve Irak’la, doğusunda da Afganistan ve Pakistan’la uyguluyor.

BÖLGE İSTİKRARININ SAĞLANMASI

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Pakistan Devlet Başkanı Asıf Ali Zerdari ve Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai, İslamabad Zirvesi sonrası yayımladıkları ortak deklarasyonda, işbirliğinin daha da geliştirilmesi mesajını verdiler.

İslamabad deklarasyonunda, bölge istikrarının sağlanması, barış ve güvenlik alanında işbirliğinin geliştirilmesi gerektiği vurgulandı. Geniş kapsamlı işbirliği, Afganistan’ın yeniden yapılandırılması ve kalkınmasına destek, yararlı işbirliği alanlarında uygulanabilir adımlar atılması, siyasi, güvenlik, eğitim ve ekonomik alanlarda işbirliğinin geliştirilmesi konuları da, İslamabad deklarasyonunun önemli maddeleri arasında yer aldı.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Şubat 2012

, ,

Yorum bırakın

PUTİN DOKTRİNİ

Rusya Başbakanı Vladimir Putin, devlet başkanlığı seçimi öncesinde, yayımladığı bir makaleyle milli güvenlik stratejisini ilan etti.

“Güçlü olmak: Milli güvenlik garantileri” başlıklı makaleyi, Putin doktrini olarak da niteleyebiliriz.

ÖNLEYİCİ NÜKLEER VURUŞ

Putin, makalesinde yeni döneme ilişkin çok önemli dört vurgu yapıyor:

1. “Rusya, hiçbir surette stratejik caydırıcılık potansiyelini güçlendirmekten vazgeçmeyecek.”

Putin’in bu ilk vurgusu, aynı zamanda Medvedev’in 5 Şubat 2010 tarihinde imzaladığı, Rusya’nın son askeri doktrinini sürdürme kararlılığına işaret ediyor.

İmzalandığı dönemde çok tartışılan askeri doktrin, “taarruz doktrini” olarak nitelendirilmişti.

Çünkü Medvedev, Rusya’nın, nükleer silahları sadece nükleer saldırıya maruz kaldığı ya da ülke güvenliğine yönelik konvansiyonel silahlarla saldırının gerçekleşmesi durumunda değil, kendisini böyle bir tehdit altında hissetmesi halinde bile, “önleyici saldırı” olarak kullanacağını ilan etmişti.

RUSYA’DAN ASKERİ HARCAMA ATAĞI

2. “Silahlı kuvvetleri geliştirmek için önümüzdeki on yıl için 23 trilyon ruble tahsis edildi.”

ABD önümüzdeki on yıl boyunca savunma harcamalarında 480 milyar dolar kesintiye giderken, Rusya tersine, önümüzdeki on yılda silahlı kuvvetlerini geliştirmek için 23 trilyon ruble yani 730 milyar dolar kaynak ayırıyor!

PASİFİK’TE OKYANUS DENİZ KUVVETLERİ

3. “Asıl amaçlar arasında, Kuzey ve Uzak Doğu’da ‘okyanus’ deniz kuvvetlerinin yeniden kurulması var.”

ABD’nin yeni savunma stratejisinde ağırlığı Ortadoğu yerine Asya-Pasifik’e vereceğini ilan etmesinden sonra, Rusya’nın da Uzak Doğu’da yeniden “okyanus” deniz kuvvetlerini kuracağını ilan etmesi anlamlı.

Nitekim ABD, Asya-Pasifik’i merkez ilan ederken, askeri gücünü hava ve deniz kuvvetlerine dayandıracağını belirtiyordu.

RUSYA’DAN ABD’YE ASİMETRİK YANIT İLANI

4. “Rusya’nın ‘ABD Füze Savunma Sistemi’ne askeri – teknik yanıtı, etkin ve asimetrik olacak.”

Moskova’nın ABD’ye asimetrik, yani, ABD mevcudunu aşar nitelikte yanıt vereceğini duyurması, Kürecik’teki kalkan nedeniyle Türkiye’yi de doğrudan ilgilendiriyor.

Rusya’nın son dönemde stratejik füzelerini yenileme ve geliştirme çalışmalarına yoğunlaştığı, savunma çevrelerince bilinen bir gerçek. ABD ve NATO kalkanına karşı, kalkan delecek nitelikte füze geliştiren Rusya’nın bu hamlesi, aslında 2010 tarihli askeri doktrininin bir gereği.

Yukarıda “önleyici nükleer vuruş” boyutuna değindiğimiz doktrinde tehdit algılaması şu şekilde sıralanmıştı:

“Kuzey Atlantik ittifakı kuvvetlerinin, NATO’nun genişlemesi de dahil olmak üzere, çeşitli şekillerde Rusya’nın sınırlarına yaklaşmış olması” birinci tehdit, “ABD’nin Doğu Avrupa’ya füzesavar sistemleri yerleştirme projesi” de ikinci tehditdi.

AKTİF SAVUNMA DÖNEMİ

Putin, yeni doktriniyle aslında ABD’ye karşı çok daha atak “savunma” yapacağını; Rusya’nın askeri varlığını, BM Güvenlik Konseyi’ndeki konumuna paralel düzeyde tutacağını ilan etmiş oluyor.

“Aktif savunma” da diyebileceğimiz bu tutumun ilk uygulaması, Moskova’nın Suriye’ye uçak gemisi Kuznetsov’u göndermesi ve ABD’ye meydan okuması olmuştu aslında…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Şubat 2012

,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın