Archive for category Politika Yazıları

Trump’ın son kumarı

Dış İlişkiler Konseyi (CFR) Başkanı Richard Haas, ABD Kongresinin Trump taraftarlarınca basılmasını şu sözlerle yorumladı: “Eğer ABD çağının sonu başlamışsa, o gün bugündür.

Kısmen yanılıyor Haas. Zira ABD çağının sonu çoktan başladı. ABD Hegemonyasının Sonu isimli kitabımızda ABD hegemonyasının ne zaman ve hangi olaylar nedeniyle inişe geçtiğini saptamış ve çok merkezli dünyanın kurulduğunu incelemiştik. Ve “Amerikan rüyası bitti, yeni bir dünya kuruluyor” demiştik.

Belki de o rüyanın bittiğini en özlü şekilde dile getiren kişi, tek kutuplu dünyanın son ABD Başkanı George W. Bush oldu: “Seçim sonuçlarına bu şekilde karşı çıkmak bizim demokratik cumhuriyetimizde değil, ancak muz cumhuriyetlerinde olur.”

Trump partisini kaybetti

ABD Kongresinin basılması, seçim sonucuna direnen ABD Başkanı Trump’ın son kumarıydı. Seçiciler Kurulu oylarının sayılacağı ve sonuçlarının resmileşeceği Kongre oturumunu baskılamak için Trump hem Washington’da miting düzenlemiş hem de taraftarlarını Kongreye yönlendirmişti.

Trump’ın, yardımcısı Mike Pence’i de kaybetmesinden sonra elinde kalan son kozdu bu…

Senato Başkanı sıfatı taşıyan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Kongrede seçim sonuçlarının resmileşmesi oylamasını yapmaya karar vermiş, Trump ise bu nedenle kendisini “cesaretsizlikle” suçlamıştı.

Kısacası Trump bu son kumarıyla kendi yardımcısını da, Cumhuriyetçi Partinin senatörleri ile temsilciler meclisi üyelerinin büyük bölümünü de kaybetti.

Biden’ı ‘gayrimeşru başkan” yapma hamlesi

Peki bu bir darbe girişimi miydi?

Pensilvanya Valisi Tom Wolf, New York Valisi Andrew Cuomo başta pek çok vali “darbe girişimi” diyor. Yeni ABD Başkanı Joe Biden ise “demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne karşı bir kalkışma” olarak niteliyor.

Önemli bir asker ve polis desteği bulunmayan Trump’ın ağırlıklı olarak ırkçı-beyaz taraftarlarıyla Kongre basarak bir darbe yapabilmesi elbette mümkün değil.

O zaman Trump neden bu hamleyi yaptı? İşte “son kumar” dememiz bundandır.

Trump, seçim sonucunu artık değiştiremeyeceğini görüyor ama başkanlık koltuğuna oturacak Biden’a, “oynak bir zemin” bırakmaya çalışıyor. Biden’ın başkanlığının ABD halkının yarısı tarafından “gayrimeşru” görüleceği, oynak bir zemin…

Bu zeminden, kendisi için olmasa bile, oğlu ya da damadı için bir başkanlık şansı yakalayabilmeyi umuyor. Ancak son kumarıyla Cumhuriyetçi Parti’nin en az yarısını da kaybettiğinden, bu şansını da yitirmiş görünüyor.

ABD Hegemonyasının Sonu

Trump, her ne kadar “hile yapıldı” diyerek seçim sonuçlarını tanımak istemese de, bu seçimleri kazanamayacağını aslında görüyordu. O nedenle de daha yaz aylarında, seçimi ertelemeyi önermişti. Dahası satır aralarında sonucu tanımayacağının işaretlerini de vermişti.

2020 yılına girilmeden önce, seçimlerinin favorisi aslında Trump’tı. Ancak Trump salgınla mücadeleyi çok kötü yönetti. Öncelikle Çin’de salgının başlamasından memnundu. Trump’ın Ticaret Bakanı, açık açık salgının Çin ekonomisini zayıflatacağını, bunun da ABD ekonomisine yarayacağını savunuyordu. Ardından salgın ABD’ye geldiğinde ise Trump salgını küçümsedi; almadığı önlemler nedeniyle valilerle karşı karşıya geldi. Ardından patlayan “siyah öfke” Trump’ın desteğini biraz daha azalttı.

Tüm bu süreçte ABD ekonomisinin küçülmesi, işsiz sayısının artması, ABD özel sağlık sigortacılığının yetersizliğinin görülmesi, evsiz milyonların varlığı, şirketleri kollayan ekonomi paketinin çıkarılması, ABD’nin en zenginlerinin salgında daha da büyümesi ama yoksulların daha da yoksullaşması Trump’a seçimi kaybettirdi…

Bu tablo, ABD hegemonyasının inişe geçmesinin doğal sonucuydu…

Özetle ABD Kongre’sinin basılmasının arkasındaki esas neden, ABD hegemonyasının zayıflaması ve bunun halka ekonomik yansımasıdır. ABD’nin en zengin yüzde 1’inin servetinin, halkın yüzde 50’sinin toplam servetine eşitlendiği bir zeminde daha çok baskınlar, işgaller olacak…

O nedenle ABD açısından asıl sorun Trump ve ırkçı-beyaz destekçileri değil, “zengini zenginleştiren, yoksulu yoksullaştıran” kapitalist sistemin halktaki olumsuz sonuçları ve bunun doğurduğu önlenemez tepkilerdir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Aralık 2021

4 Yorum

Körfez’i Doğu Akdeniz’e bağlama ‘barışı’

Körfez’de iki önemli gelişme yaşanıyor: Biri, Katar’ın üç buçuk yıldır kendisine ambargo uygulayan Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez ülkeleriyle anlaşması. İkincisi de ABD ile İran arasında tansiyonun yükselmiş olması.

İki gelişme de bir bütünün parçası. O nedenle iki konuyu birlikte çözümlemeye çalışacağız.

Katar gazı nereye, nasıl taşınacak?

İran ile Katar’ın ortak havzasında 51 trilyon metreküp doğalgaz var. Bu gazın Çin yerine Avrupa’ya taşınması, ABD için hayati konu.

ABD bu yolla, hem baş rakibi Çin’i enerjiden mahrum etmeye hem de ikinci rakibi Rusya’nın AB üzerindeki baş enerji tedarikçisi konumunu zayıflatmayı hedefliyor.

Katar gazının İran üzerinden mi, yoksa Suudi Arabistan üzerinden mi taşınacağı, bölgemizdeki pek çok sorunun önemli nedenlerinden biriydi. Örneğin 2009’da bir ABD projesi olarak Katar gazının Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye hattından Avrupa’ya pazarlanması girişimi, bu planın Esad tarafından reddedilmesi ve yerine İran gazının Irak ve Suriye hattından Doğu Akdeniz’e açılması anlaşmasının yapılması, Atlantik ittifakının Suriye’yi parçalama hamlesinin önemli bir nedeniydi.

İsrail’i enerji terminali yapma projesi  

Doğu Akdeniz’deki egemenlik ve enerjipolitik mücadele de Körfez’deki mücadeleyle birlikte ele alındığında anlamlıdır.

Çünkü yeni durum şudur: ABD, Katar gazını da, Körfez’deki İran karşıtı bloğun petrol ve doğalgazını da bu kez İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e taşımaya çalışıyor.

Cumhuriyet’te 28 Eylül 2020’de bu köşede “Körfez petrolgazını Doğu Akdeniz’e taşıma operasyonu” başlığı altında incelemiştik: Mısır, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs, İtalya, Ürdün ve Filistin, 16 Ocak 2019’da Kahire’de Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun kurulması için anlaşmıştı. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs, 2 Ocak 2020’de Doğu Akdeniz gazının Avrupa’ya taşınması için 1900 kilometrelik EastMed boru hattı anlaşması yaptı.

Ancak Doğu Akdeniz gazı, Rusya’nın AB üzerindeki etkisini kıracak büyüklükte henüz değil. Dahası mevcut durum açısından EastMed projesi ekonomik değil. İşte ABD bu sorunu çözmek üzere Körfez enerjisini İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e taşıma planını başlattı. İsrail, 24 Eylül 2020’de Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na katılması için teklif sundu. BAE Veliaht Prensi bin Zayit ile Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’nin 17 Aralık 2020’de yaptığı görüşmeden sonra, BAE’nin Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na gözlemci olarak katılması kararı alındı.

ABD’nin İran karşıtı ‘yüzyılın anlaşması’ projesi

Dolayısıyla Katar’ın kendisine üç buçuk yıldır ambargo uygulayan Körfez ülkeleriyle barışması, bir ucu Çin ve Rusya’yı, bir ucu İran’ı, bir ucu da hem ikili ilişkisi nedeniyle hem de Doğu Akdeniz’deki mücadele nedeniyle Türkiye’yi ilgilendiren bir konudur.

Dahası, ABD’nin “yüzyılın anlaşması” dediği ana projenin de içindedir. Zira “yüzyılın anlaşması”, özetle ABD’nin İsrail’in güvenliğini garantiye almak için Arap-İsrail barışı sağlama ve İran karşıtı bir Arap-NATO’su inşa etme projesidir.

Normalleşme diyerek tek tek Körfez ülkelerinin İsrail’le anlaşması ve ardından da Körfez ülkelerinin petrol ve gazının İsrail’e taşınması, İsrail’i bölgede çok önemli bir pozisyona taşıyacaktır.

Türkiye’ye etkisi

Türkiye açısından asıl önemlisi şudur: Katar-Suudi Arabistan “barışı”, AKP hükümetinin bölgedeki tek müttefikini kaybettiği anlamına mı geliyor, yoksa Katar-Suudi Arabistan “barışı”, Türkiye-Suudi Arabistan “barışı” için de kapı aralanması anlamına mı geliyor?

Eldeki ilk ve ham veriler, AKP hükümetinin Suudi Arabistan ve İsrail ile “normalleşmek” istediğine işaret ediyor. AKP’nin Oruç Reis gemisini Antalya Körfezi açıklarına altı aylığına çekme kararından Yunanistan’a görüşme çağrısı yapmasına, S-400’leri çalıştırmayı sürekli ertelemesinden İsrail’e büyükelçi atama hamlesine kadar bir dizi gelişme, “normalleşme” niyeti olarak yorumlanabilir.

Peki bunun Türkiye’nin çıkarları açısından maliyeti ne olacak? İncelemeyi sürdüreceğiz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ocak 2021

3 Yorum

ÇİN-AB ANLAŞMASININ POLİTİK DEĞERİ

‘BÜYÜK BEŞLİ MÜCADELE’ ÖNCESİ STRATEJİK HAMLELER

Çin’in son 1,5 ayda küresel çapta iki büyük hamlesi oldu:

1. Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması (RCEP), sekiz yıl süren müzakerelerin ardından Çin, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’nin (ASEAN) 10 üye ülkesi tarafından 15 Kasım 2020’de imzalandı. Böylece dünyanın en büyük serbest ticaret alanı oluşturuldu.

2. Altı yıldır süren müzakerelerin ardından Çin Halk Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği (AB) arasında, 30 Aralık 2020’de Kapsamlı Yatırım Anlaşması imzalandı.

2019 yılında karşılıklı ticareti 650 milyar doları bulan Çin ve AB, Kapsamlı Yatırım Anlaşması ile bu ticaret hacmini hızla yükseltecekler. Ancak bu anlaşma, ekonomi anlaşmasının ötesinde, siyasi anlamı, değeri ve etkisi de olan bir anlaşmadır. Şundan:

Çin, bu anlaşmayla AB yatırımcılarına pazarını görülmemiş ölçüde açmış oldu. Bu ilk bakışta Çin’in aleyhine gibi görünen bu durum, ancak “büyük beşli mücadele” açısından, olağanüstü değerde stratejik bir hamle aslında…

SONU VE ÜST SINIRI OLMAYAN İŞBİRLİĞİ

Büyük beşli mücadele, yani ABD, Çin, AB, Rusya ve Hindistan’ın mücadelesi, 21. yüzyılın ikinci çeyreğine damgasını vuracak.

Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımızda ayrıntılı bir şekilde incelediğimiz gibi ABD, 1990’larda Çin’e karşı “daha geniş Batı” stratejisi belirlemişti. “Daha geniş Batı”, Çin’e karşı Rusya’yı kazanmaktı özetle…

Putin’in Rusya’sı bu stratejiyi reddetti ve Çin’le stratejik ortaklık kurdu. Öyle ki Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi, bu stratejik işbirliğini artık “sonu, üst sınırı ve kısıtlı alanları olmayan” bir işbirliği diye niteliyor (2.1.2021).

ABD Kongresi de Pentagon da Dışişleri de bu gerçeği çoktan saptamış durumda ve o nedenle “Hindistan’ı kazanmak” stratejisini hayata geçirmeye çalışıyor. Çünkü Washington biliyor ki, ABD’nin Çin ve Rusya ikilisini geniş Asya’da dengeleyebilmesi, ancak Hindistan’la ittifak yapabilmesine bağlı.

BIDEN’IN ABD-AB İLİŞKİLERİNİ RESTORE ETME HEDEFİ

ABD için Çin-Rusya işbirliğine karşı başarının bir diğer ölçütü, AB’yi bu mücadeleye katabilmesindedir. Aslında son ABD başkanlık seçimi de “üst siyaset” çevreleri açısından bu probleme çözüm bulma seçimiydi. ABD “üst siyaset” çevreleri, egemen sınıf temsilcileri, büyük tekeller, Trump’ın “önce Amerika” stratejisi ile ihmal ettiği hatta yer yer tahrip ettiği Transatlantik ittifakın yeninden restore edilmesini istiyor.

Joe Biden’ın başkanlığı, bu ihtiyacın sonucudur. Nitekim Biden AB’yle ilişkileri düzeltme hedefini, başkanlık hedef listesinin en üstlerine koydu. 

İşte Çin’in altı yıldır süren müzakereleri Biden’ın göreve başlamasından 20 gün önce sonuçlandırarak AB’yle Kapsamlı Yatırım Anlaşması yapması, bu bakımdan oldukça önemlidir.

Öyle ki, Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışması Jake Sullivan, AB yetkililerinden anlaşmayı imzalamadan önce Biden’ı beklemelerini bile istemişti: “Biden-Harris yönetimi Avrupalı partnerleri ile Çin’in ekonomik pratiklerinin yarattığı endişeleri konuşmaktan memnun olacaktır.”

ÇİN EKONOMİSİ AB İÇİN CAZİBE MERKEZİ

Ancak AB Çin’le anlaşmayı tercih etti. Çünkü salgının bütün ekonomileri tahrip ettiği şartlarda, büyük ekonomiler içinde bu yılı büyüyerek çıkaran tek ekonomi Çin oldu. Brüksel için 2021’nin de kötü olabileceği şartlarda Çin’le anlaşmak, büyük ekonomik kazançtı…

İki yıl öne Çin ekonomisinin ABD ekonomisini 2032 yılında yakalayacağı belirtilirken, bu yıl makas daraldı ve Çin’in 2028’de ABD’yi yakalayacağı hesaplandı. (Satın Alma Paritesine göre Çin ekonomisi ABD’yi zaten yakalayıp, geçmişti.)

İngiliz Ekonomi ve İş Araştırmaları Merkezi’nin (CEBR) raporu, Çin’in ekonomik büyümesini 2021’den 2025’e kadar ortalama yüzde 5,7 ve 2026’dan 2030’a kadar ortalama yüzde 4,5 oranında öngörüyor (26.12.2020).

İNİSİYATİF ÇİN’DE 

Özetle, Çin son 1,5 ayda önce Güneydoğu Asya ülkeleriyle dünyanın en büyük serbest ticaret alanını oluşturdu, ardından da AB’yle Kapsamlı Yatırım Anlaşması yaptı.

Bu iki anlaşma, pratikte ABD’nin ekonomi alanını daraltan hamlelerdi.

Çünkü Trump 2017’de Trans-Pasifik Ortaklığı’nı bozmuş, yerine 2018’de 11 ortaklı Kapsamlı Trans-Pasifik Ortaklığını kurmuştu. Çin’in 15 üyeli Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması (RCEP) ise onu aşan bir boyutta ortaya çıkmış oldu.

ABD’nin AB’yle ilişkileri restore etme hedefini ilan ettiği ve AB yetkililerinden “Çin’le anlaşmadan önce bizi bekleyi”n çağrısı yaptığı şartlarda, Brüksel’in Çin’le anlaşmayı tercih etmesi şu anlama geliyor: ABD AB’yle ilişkileri restore edebilse bile öyle Soğuk Savaş dönemindekine benzer türden bir ilişkiyi yeniden oluşturabilmesi olası görünmüyor.

Kısacası “büyük beşli mücadelede” inisiyatif Çin’de…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5 Ocak 2021

2 Yorum

Üç denizde izlenecek strateji

Önceki yazımızda jeopolitikçiliğin çıkmazını incelemiştik. Jeopolitik anlayışın bugün açısından en önemli çıkmazı, doğru bir kavram olan Mavi Vatan’da yarattığı sapmadır.

Çünkü Mavi Vatan, tıpkı “Kara Vatanımız” gibi, devletin tam egemenlik sağlayabildiği alandır. Mavi Vatan’ı, karasularını aşarak, içine Münhasır Ekonomik Bölgeleri (MEB) dahil ettiğinizde, kavram sapmaya uğrar. Mavi Vatan, mavi işletme bölgesine döner. Çünkü MEB’ler, devletlerin tam egemenlik sağladığı alanlar değil, ekonomik faaliyetler için işletme hakkı elde ettiği bölgelerdir. “Tam egemenlik” alanı olmadığı için de üçüncü ülkelerin MEB ilan edilen alanlarda kimi hakları vardır.

MEB’ler Mavi Vatan değildir

Mavi Vatan, denizcileşme doktrini olarak doğrudur. Bu denizcileşme deniz kuvvetleri ve Türk deniz ticaret filosunun geliştirilmesinden, gemi inşa sanayisini büyütmeye ve deniz ulaşımının toplam ulaşım içindeki payını artırmaya kadar pek çok alanı kapsar.

Mavi Vatan, karacı bir millete, karasularını da “vatan” olarak benimsetmesi bakımından değerli bir kavramdır. Mavi Vatan, Türkiye’nin Akdeniz, Ege ve Karadeniz’deki haklarını ve çıkarlarını savunması anlayışını geliştirmesi nedeniyle önemli bir kavramdır.

Fakat, Mavi Vatan’ı MEB’leri dahil ederek 464 bin kilometrekarelik alana çıkarmak hem gerçekçi değildir, hem hukuki değildir, hem de uygulanabilir değildir.

Uygulanamadığı da Yunanistan ile Mısır’ın anlaşma yaptığı bölgeye araştırma gemisi gönderilememesinden bellidir. Oysa o bölge ilan edilen Mavi Vatan’ın içindedir. Hem “464 bin kilometrekarelik Mavi Vatan sınırlarımız, Misak-ı Millî sınırlarımızdır” deyip, hem de o alana araştırma gemisi bile gönderememek, ciddi bir sorundur! Türkiye’yi Mavi Vatan’ına araştırma gemisi yollayamayan ülke konumuna geriletmiştir.

Ege, Türk-Yunan konusu kalmalı

Önceki gün inceledik: Jeopolitikçi anlayışla, yani Ankara’nın güvenliğini Suriye’deki Afrin’den, Afrin’in güvenliğini İdlib’den, Suriye’deki varlığı Doğu Akdeniz’den, Doğu Akdeniz’deki varlığı Libya’dan koruma anlayışı “sınırsızdır” ve bir çıkmazdır.

Peki ne yapmalı? Türkiye Mavi Vatan’ı olan üç denizde, Akdeniz, Ege ve Karadeniz’de neler yapmalı?

1. Türkiye, kesinlikle Ege konusunu Türk-Yunan konusu olarak tutmalıdır. Ege sorununu da Kıbrıs sorunu gibi yanlış çizgi izleyerek bir Türkiye-AB sorunu haline getirmek, büyük hata olur.

Bu arada AKP hükümetinin Atatürk’le hesaplaşma anlayışının bir yansıması olan “12 Adaların İnönü döneminde Yunanistan’a verildiği” gibi doğru olmayan iddiaları, Yunan tezlerini beslemektedir.

ABD’nin Karadeniz planına dikkat

2. NATO’nun kabul edilen Baltık Planı, ABD’nin Ukrayna’yı AB ve NATO’ya dahil etme amacı, ABD ve NATO’nun Bulgaristan ve Romanya üzerinden Karadeniz’e yerleşme hedefi, gerilimi tırmandırıyor. Kanal İstanbul gibi sorunlu bir projede ısrar da Karadeniz’deki dengeleri Türkiye adına olumsuz etkileyecektir.

Karadeniz’i de ilgilendiren son gelişme, Türkiye’nin, Rusya’ya karşı caydırıcılık amacıyla kurulan NATO Çok Yüksek Hazırlık Seviyeli Müşterek Görev Kuvveti’nin komutasını bu yıl devralması oldu.

Özetle Karadeniz, ABD’nin yeni dönemde Türk-Rus işbirliğini baltalamak üzere zorlayacağı alanların başında olacaktır. ABD’nin bu işteki aracı NATO, zemini de AKP Hükümetinin Rusya karşıtı Kırım politikasıdır…

Şam’la barış, Kahire’yle normalleşme ihtiyacı

3. Doğu Akdeniz’deki egemenlik ve enerjipolitik mücadelede Türkiye’nin en büyük zaafı, İhvancı politikalar nedeniyle Ankara’nın müttefiksiz kalmış olmasıdır. Buna rağmen ABD ve AB’nin enerji paylaşımını Ankara’yı dışlayarak sağlayabilmesi mümkün değildir. O nedenle er geç Doğu Akdeniz Konferansı ile bir masa kurulacaktır. Mesele o masaya müttefiksiz oturmamaktır. Ankara Şam’la barışmalı, Kahire’yle normalleşmelidir. Bu, Libya sorununu da Türkiye ve Mısır yararına çözmenin yoludur.

Öte yandan Doğu Akdeniz Konferansına ABD’nin şirketleri nedeniyle, Fransa’nın da AB nedeniyle katılması durumunda, Ankara Rusya’nın da Doğu Akdeniz Konferansı’nda bulunmasını şart koşmalıdır. Kaldı ki Rusya zaten Suriye nedeniyle artık Doğu Akdeniz’dedir.

Sonuç olarak, üç denizdeki hataları sürdürmek, telafi edebilmeyi gün geçtikçe zorlaştıracaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ocak 2021

1 Yorum

Jeopolitikçiliğin çıkmazı

Jeopolitiğin bugünkü halini alması, Alman Friedrich Ratzel’in onu 1897’de Politische Geographie başlıklı çalışmasında bir yöntem haline getirmesiyle başladı. Ortaya çıkışı, kapitalizmin emperyalizm aşamasının doğumundadır. Çünkü 19. yüzyılın sonunda gelişmiş kapitalist devletler emperyalist hedeflerine uygun olarak yayılmak, sömürgeler kurmak, sınırlarının ötesine müdahale etmek, rakiplerini ve komşularını istikrarsızlaştırmak istiyordu. Jeopolitik işte bu “ihtiyacı” karşılamaya yönelik bir yöntemdir.

Alman emperyalizminin “yaşam alanı” ve ABD emperyalizminin “tehdidi kaynağında yok etme” diye sunduğu saldırganlıklar, jeopolitiğin tipik uygulamalarıdır.

Kaçınılmaz yayılmacılık

Bu uygulamaları jeopolitiğin “yanlış uygulamaları” diye değerlendirmek, jeopolitikçiliğin doğasındaki sorunları ortadan kaldırmaz. Çünkü jeopolitik, doğası gereği bir yöntem olarak benzer sonuçlara ilerlerler.

İşte AKP hükümetinin Doğu Akdeniz politikası da bu gerçeği resmetmektedir. İktidar cephesinin Ankara’nın güvenliğini Afrin’e, Afrin’in güvenliğini İdlib’e, İskenderun’un güvenliğini Kıbrıs’a, Kıbrıs’ın güvenliğini Libya’ya bağlayan anlayışı tipik jeopolitikçiliktir.

Jeopolitikçi anlayış, kaçınılmaz olarak uygulayıcısını “sürekli yayılmaya” iter. Bu da en sonunda ya savaş ya geri çekilme doğurur.

Antalya Körfezi’ne çekilmek

Doğu Akdeniz’de Oruçreis araştırma gemisini Antalya Körfezi açıklarına altı aylığına geri çekmek, jeopolitikçiliğin çıkmazının sonucudur. Çünkü bu yöntemi uygulayabilmek için askeri gücünüz olması yetmez, ekonomik gücünüzün de yeterli olması gerekir.

Ancak öyle olmadığı için iddianızı gerçekleştiremiyorsunuz. Örneğin ilan ettiğiniz Münhasır Ekonomik Bölgede (MEB) kalan alana araştırma gemisi gönderemiyorsunuz. Çünkü Yunanistan ve Mısır, Trablus’la ilan ettiğiniz MEB’inizi kesen bir anlaşma yapıyor, sizin “Mavi Vatan” içinde gösterdiğiniz bir alanı kendi MEB’i içinde ilan ediyor ama siz “Mavi Vatan”a araştırma gemisi gönderemiyorsunuz!

Bu köşede birkaç kez yazdık: Mavi Vatan’ı MEB’leri de dahil ederek 464 bin kilometrekarelik bir alan olarak ilan etmek doğru değil. Çünkü MEB’ler devletlerin “tam egemen” olduğu alanlar değildir, işletme hakkı aldığı bölgelerdir. Öyle olduğu için de iki devletin anlaşarak MEB ilan ettiği bölgede, üçüncü ülkeler boru hattı döşeme dahil pek çok hakka sahip olurlar.

Mavi Vatan’ı MEB’leri de dahil ederek genişletmek, jeopolitikçi anlayışın doğal bir sonucudur. Hatay’ı Suriye’den, Suriye’deki varlığınızı Doğu Akdeniz’den, Doğu Akdeniz’deki varlığınızı Trablus’tan koruma yaklaşımı, sizi sürekli “daha geniş alan” ihtiyacına götürür. Trablus’u da Tunus hattı üzerinde koruma ihtiyacı ortaya çıkar!

Atatürk anti-jeopolitikçiydi

Jeopolitikçi anlayışın tersini, en iyi Mustafa Kemal Atatürk formüllendirmiştir: Yurtta barış, dünyada barış!

Jeopolitikçi anlayışa göre komşunun toprağına genişleyerek tehdit uzakta engellenir; Atatürk’ün dış politika anlayışında ise “ülkendeki barış komşundaki barışa, komşundaki barış da ülkendeki barışa hizmet eder” görüşü hâkimdir.

Jeopolitikçilik, komşuna rağmen gelişmeyi, komşuna doğru genişleyerek büyümeyi, hatta komşunun toprağında “savunma hattı” kurmayı, dolayısıyla aslında sürekli savaşı getirir.

Atatürk’ün anlayışı ise barış kuşağı oluşturmayı, birlikte gelişmeyi hedefler ve sağlar. Atatürk 1934’te Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya ile Balkan Dostluk ve İşbirliği Paktı’nı, 1937’de İran, Irak ve Afganistan’la dörtlü Sadabat Saldırmazlık Paktı’nı kurmuştur. Böylece Türkiye’nin batısında, güneyinde ve doğusunda bir barış ve güvenlik kuşağı oluşturmuştur. Zaten kuzeydeki SSCB ile de 1921 tarihli dostluk ve kardeşlik anlaşması vardır.

İktidarın jeopolitikçi yaklaşımı ise ülkemizi komşularımızla karşı karşıya getirmiştir. Pek çok komşumuzla ve komşularımızın komşularıyla sorunlar yaşamaktayız bugün…

Kısacası jeopolitikte çözüm değil, sadece sorun vardır. Çünkü jeopolitikçilik hem savaş doğurur hem de yalnızlaştırır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ocak 2021

4 Yorum

Doğu Akdeniz bilançosu

Türk dış politikasında 2020 yılının en önemli konu başlıklarından biri, Doğu Akdeniz’di.

O nedenle yılın bu son yazısında, bir Doğu Akdeniz bilançosu çıkarmaya çalışalım. Ama önce buraya hangi politikalarla geldiğimizi inceleyelim:

Kıbrıs’ta Annan Planı’nı desteklemenin maliyeti

AKP hükümeti, Doğu Akdeniz’deki egemenlik ve enerjipolitik mücadeleye birincisi geç, ikincisi de yalnız girdi.

1. Geç girdi, çünkü Güney Kıbrıs ve İsrail Doğu Akdeniz’de adım adım işbirliği ve anlaşmalar yaparken, konu AKP’nin gündeminde değildi. Çünkü AKP hükümeti daha en başta, 2004 yılında yanlış konumlanarak Türkiye’yi oyun dışına çıkarmıştı. AKP’nin Denktaş’ı dışlayarak Annan Planı’nı desteklemesi, etkisi bugünlere ağır faturaya dönüşen üç önemli sonuç doğurdu:

a. Güney Kıbrıs, Annan Planı referandumundan bir hafta sonra AB’ye üye oldu. Oysa AB mevzuatına göre “uluslararası ihtilafa konu olan ülkeler”, ihtilafı çözmeden birliğe üye olamazdı. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin, BM Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan 1 Nisan 2003 tarihli raporunda Kıbrıs’ın “uluslararası ihtilafa konu olduğu” kayda geçmişti.

Ancak AKP hükümetinin “çözümsüzlük çözüm değildir” diyerek Denktaş’ı dışlaması ve pratikte Rum “çözümüne” yol vermesi, engelleri ortadan kaldırdı. Rumlar böylece AB’ye girdi.

İhvancılık yalnızlaştırdı

b. Rumların AB’ye girmesi, Kıbrıs meselesini Türkiye, Yunanistan ve İngiltere meselesi olmaktan çıkardı, AB-Türkiye meselesi haline getirdi.

c. Güney Kıbrıs bu tabloyu iyi kullandı ve 2004’te Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etti; sırasıyla Mısır, Lübnan ve İsrail’le MEB sınırlandırma anlaşması imzaladı.

Tüm bunlar olurken, Doğu Akdeniz AKP hükümetinin gündeminde bile değildi!

2. İkincisi, AKP hükümeti Doğu Akdeniz mücadelesine yalnız ve müttefiksiz girdi. Çünkü İhvan merkezli politikaları nedeniyle önce Suriye’yi, ardından da Mısır’ı kaybetmişti. İsrail’le zaten Mavi Marmara krizi nedeniyle siyasi ilişkiler kopmuştu oysa ticari ilişkiler her yıl büyüyordu!

AKP, Antalya Körfezi’ne çekildi

AKP eliyle konu AB konusu haline getirildiği için, AB Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de kendi tezlerine mecbur edebilmek amacıyla yaptırım kartını açtı. 10-11 Aralık zirvesinde AB liderleri, Türkiye’ye yaptırım listesini genişletti, ancak göreve gelecek ABD yönetimiyle eşgüdüm için, yaptırımları uygulamayı Mart 2021 zirvesine erteledi.

Erdoğan hükümeti ise yaptırımları engelleyebilmek için ABD ve AB’ye beyaz sayfa açma çağrısı yaptı. Daha vahimi ise Erdoğan hükümetinin geri adım atarak Oruçreis araştırma gemisini 15 Haziran 2021’e kadar Antalya Körfezi açıklarına çekme kararı alması oldu!

Öte yandan, AKP’nin Trablus’la yaptığı anlaşmadan sonra Atina ve Kahire’nin imzaladığı MEB sınırlandırma anlaşması da BM tarafından yayımlandı.

Libya’da gerileme

AKP hükümetinin Doğu Akdeniz’deki kuşatmayı yarma hamlesi olarak sunduğu Libya politikası da sıkıntıya girmiş durumda.

AKP hükümetinin de katkısıyla 2011’de parçalanan Libya’da, İhvan ilişkisi nedeniyle Erdoğan Trablus yönetimini destekliyor. Ancak AKP destekli Trablus kuvvetlerinin ilerlediği Sirte-Cufra hattının Mısır tarafından savaş nedeni sayılması, orada da gerileme doğurdu. Bu Trablus’u hem ateşkese zorladı hem de bir bölünme yarattı. Trablus’ta Serrac ile Başağa arasında bir güç mücadelesi başladı.

AKP’nin politika yapma biçimi, orada da Türkiye’yi zaafa soktu. AKP Trablus’a tam destek verip, Tobruk’u düşman ilan etmişken, sahadaki siyasi rakipleri akıllı hamlelerle Tobruk’u destekledi ama Trablus’u düşman ilan etmedi. İşte Mısır şimdi bunun avantajlarını almaya başladı; Trablus’ta diplomatik temsilcilik açmaya hazırlanıyor!

Peki bu tablo hangi anlayışın sonucudur? Onu da yeni yılın ilk yazısında anlatalım.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Aralık 2020

2 Yorum

ÇİN’İN SALGINLA MÜCADELE DERSLERİ

KÜRESEL SALGINA KARŞI KÜRESEL İŞBİRLİĞİ

2020’nin CRI Türk’teki bu son yazısını, yılın en önemli olayının, yani Covid-19 salgının genel bir değerlendirmesine ayırmak istiyorum.

Değerlendirmeye Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) bu konudaki saptamasını aktararak başlayayım. Çin Komünist Partisi’nin değerlendirmesi ve 25 Aralık’ta bu konuda yaptığı açıklamada belirttiği sonuç şu: “Covid-19’a karşı olağanüstü zafer elde ettik.”

Batı medyası bunu “ÇKP’nin kendi kendini beğenmesi” şeklinde sığ bir yorumla haberleştirdi. Ancak burada oldukça derin bir saptama var. Üstelik sadece Çin için değil, dünya için…

Salgınla mücadelenin başarısının küresel çapta topyekûn mücadeleden geçtiği gerçeği, ÇKP’nin bu saptamasını daha da önemli kılıyor.

Artık genel bir değerlendirmeye geçebiliriz.

ÇİN’İN SERT AMA SONUÇ ALAN ÖNLEMLERİ

1. Çin, Covid-19 salgınıyla karşılaştığında ve bunun boyutu anlaşıldığında iki şey yaptı: Birincisi, salgının boyutunu iyi anlayamayan yerel yönetimdeki kritik yöneticileri değiştirdi. İkincisi, salgınla mücadeleyi, salgının görüldüğü eyalete bırakmayıp, merkezi olarak üstlendi.

2. Çin yönetimi bu aşamada Dünya Sağlık Örgütü başta olmak üzere tüm dünyayı bilgilendirdi.

3. Çin yönetimi hızla salgının görüldüğü Vuhan’ı karantinaya aldı; sert ve disiplinli kurallar koydu. Öyle ki başta ABD’liler olmak üzere Batılı siyasetçiler, yorumcular ve gazeteler bu sert yöntemleri “Çin yönetiminin halkına zulmü” gibi sundular!

İlginç olanı, Çin’i salgınla mücadeledeki sert önlemleri nedeniyle eleştirenler, birkaç ay sonra salgın kendi ülkelerine ulaştığında, bu kez de Çin’i salgın konusunda dünyayı geç bilgilendirmekle suçlamaya kalktılar! Oysa, örneğin ABD Ticaret Bakanı’nın o insanlık dışı açıklamasında görüldüğü gibi, ABD salgından en başından beri haberdardı ve salgının Çin ekonomisine zarar vereceğini, bunun da ABD ekonomisine yarayacağını düşünüyordu!

4. Çin’in sert ve tam önlemler alabilmesinin birkaç nedeni vardı: Birincisi, Çin ekonomisi, ekonomik faaliyetleri askıya alıp tam karantina uygulayabilecek güçteydi. İkincisi, Çin toplumu, disiplinli ve dayanışmacı bir toplumdu. Üçüncüsü, 80 milyon üyeli Çin Komünist Partisi’nin kadroları salgınla mücadelenin sağlıkçılar dışındaki önemli bir neferleriydi.

AB ÜYESİNE SINIRLARINI KAPATTI

5. Salgın İtalya’ya sıçradığında, kâr odaklı kapitalist sistemin ne kadar insanlık düşmanı olabileceği gerçeği geniş kitlelerce görüldü. Çin’in sert önlemlerini “halka zulüm” diye gören Avrupa başkentleri, anında İtalya’ya sınırlarını kapattı!

İtalya’da bazı partiler ve halk hem serbest piyasa ekonomi modelini hem de AB üyeliğini sorgulamaya başladılar.

Salgın İtalya’dan İspanya’ya ulaştığında da artık “kamuculuk” ve “kamulaştırma” gibi kavramlar tartışılmaya başladı Avrupa’da…

6. AB’nin İtalya’ya sırt döndüğü şartlarda Çin ve Küba, İtalya’ya doktor heyetleri ve tıbbi ekipmanlar gönderdi.

ABD YÖNETİMİ SALGINA YENİLDİ

7. Salgın ABD’ye sıçradığında emperyalist kapitalist modelin salgınla mücadele gibi konularda ne kadar başarısız olduğu ortaya çıktı. Özel sağlık anlayışının nasıl çuvalladığı ve kamu sağlığını nasıl göz ardı ettiği görüldü.

ABD yönetimi, halkı değil kapitalist şirketlerin gelirlerini düşündüğü için Çin gibi ekonomik faaliyetleri askıya alamadı. Amerikalıların ücretsiz test yaptıramadığı, sigortası ve parası olmadığı için hastaneye yatamadığı tablolar, evsizlerin trajik sahneler oluşturduğu yıkım görüntüleri “Amerikan Rüyası”nın sonuydu…

8. ABD yönetimi bu tabloyu değiştiremeyeceğini gördüğünde, çareyi “düşman yaratmakta” buldu; Çin’i suçladı.

“Çin virüsü” diyerek ırkçılık yaptı, virüse pasaport oluşturdu. “Çin salgını geç bildirdi” diyerek yalana sarıldı. Kendisini doğrulamayan veriler nedeniyle Dünya Sağlık Örgütü’nü hedef aldı.

9. ABD’nin bu yöntemi en çok Amerikalılara zarar verdi. Çünkü küresel salgına karşı küresel mücadele vermek gerekiyordu ancak ABD Çin’le işbirliği yapacağına bu ülkeye düşmanlık yaptığından, salgınla küresel mücadelede zaaflar oluştu. Bu da vaka ve ölüm sayılarında görüleceği üzere, ne yazık ki en çok Amerikalılara olumsuz yansıdı.

Özetle sosyalist Çin’e kötülük yapmak isteyen ABD yönetimi, aslında kendi halkına, Amerikalılara kötülük yapmış oldu.

VİRÜS DE SALGIN DA SINIFSAL

10. İster ABD’ye isterse Türkiye bakın; göreceğiniz ilk gerçek şudur: Virüsün bulaşması da tedavisi de sınıfsaldır.

Parası olanın kendi kişisel karantinasını oluşturarak virüsten korunduğu ancak çalışmak zorunda kalan emekçinin virüsten kaçınamadığı görülecektir. Nitekim ABD’de virüse en çok yakalananlar siyahlar ve hispaniklerdi. Nitekim İstanbul’da virüsün en çok görüldüğü yerler emekçilerin yaşadığı Bağcılar ve Esenler gibi ilçelerdi.

11. Virüsün bu sınıfsallığı kapitalist ekonomilerde şu tabloyu ortaya çıkardı: Salgında zenginler daha da zenginleşti, yoksullar daha da yoksullaştı. ABD’nin en zengin 400 milyarderinin serveti, salgında yüzde 34 arttı örneğin. En zengin yüzde 1’in serveti, yüzde 50’nin servetine denkti. Zenginle yoksul arasındaki makas açılıyordu yani…

KÜRESEL İŞBİRLİĞİ VE DAYANIŞMA

Salgında bir yıl dolmak üzere. Umarız insanlık bundan büyük dersler çıkaracaktır. Zira Covid-19, son 20 yılda görülen virüslerin devamıdır. Önümüzdeki yıllarda başka virüslerin olacağı da kesindir. Bu evrimin gereğidir. Virüs gibi hızla çoğalan, yayılan ve değişen yapılar, evrimin hızlandırılmış bir görüntüsüdür bir ölçüde.

İşte bu gerçek nedeniyle, yeni salgınlarla mücadele için ülkeler önlerine “küresel işbirliğini” koymalıdır. Aşı geliştirme, aşıyı yoksul ülkelerin erişimine açma, salgınla mücadelede ekonomiden tıbbi ekipman dayanışmasına pek çok alanda yardımlaşma, Dünya Sağlık Örgütü’nün fonlarını artırma gibi ilk elden kimi önlemlere geçilmelidir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
29 Aralık 2020

2 Yorum

AKP Libya’daki kazanımlarını kaybediyor

Libya Ulusal Ordusu komutanı Hafter, kendisine bağlı güçlere Türk askerlerini “ülkeden kovma” çağrısı yaparak, “Topraklarımızda bir sömürgeci var olduğu sürece barış olmayacak” dedi (26.12.2020). Kuşkusuz bu tehdidin askeri bakımdan bir anlamı yok ancak Türkiye’yi barışın önündeki engel gibi gösterme genel politikasının bir parçası olarak, Dışişleri açısından bir anlamı var.

Hafter’in bu tehdidini, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Güler ve kuvvet komutanlarıyla Trablus’a yaptığı ziyaret izledi. Türk savunma heyeti, Yüksek Devlet Konseyi Başkanı Halit Meşri’nin yanı sıra Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) İçişleri Bakanı Fethi Başağa ve Savunma Bakanı Selahaddin Nemruş ile ayrı ayrı görüşmeler yaptı (27.12.2020).

UMH Başbakanı Fayez el Sarraj’la bir görüşme olmaması, Ankara kaynaklı Sarraj-Başağa çatışmasının derinleştiğine işaret ediyor

Deniz üsleri sorunu

Türk ve Katar Savunma Bakanlarının Trablus ziyareti ile, iki ülkenin birlikte Misrata’da deniz üssü açacağı haberi duyuruldu (18.8.2020). Ancak bu konu sonradan gündemden kalktı. Çok büyük olasılıkla Sarraj, Fransa ve İtalya’nın baskısıyla, Türkiye’nin Misrata, Trablus, Zuvara ve Hums limanlarında deniz üsleri kurma önerisini reddetmişti. İşte bu olayın ardından Libya’da AKP hükümeti açısından sorunlu gelişmeler başladı.

Sarraj ve Tobruk Merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih eşzamanlı bir ateşkes çağrısı yaptı (21.8.2020). AKP hükümeti ateşkese soğuktu. UMH İçişleri Bakanı Fethi Başağa Türkiye’ye çağrıldı. Başağa, Akar’la görüşürken, Sarraj tarafından görevden alındı (29.9.2020). Başağa, Sarraj ve konsey üyelerinin huzurunda sorgulandıktan bir hafta sonra göreve iade edildi (3.9.2020).

Trablus ve Tobruk heyetleri, Fas’ın Buznika kentinde 6-10 Eylül tarihleri arasında bir araya geldiler ve anlaşmaya vardılar. Tobruk merkezli hükümet, Tobruk’taki Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih’e istifasını sundu (14.9.2020). Sarraj, ekim ayının sonunda istifa edeceğini ilan etti (17.9.2020).

5+5 askeri komite görüşmeleri kapsamında Mısır’ın Hurghada şehrinde bir araya gelen Libyalı taraflar, görevi Libya ordusunu birleştirmek olan askeri bir organı oluşturmayı kabul etti (1.10.2020). BM gözetiminde Cenevre’de yapılan görüşmeler sonucunda taraflar “kalıcı” ateşkes anlaşması imzaladı (23.10.2020). BM Genel Sekreteri Libya Özel Temsilci Vekili Stephanie Williams, derhal yürürlüğe girecek anlaşma kapsamında “Libya’da savaşan tüm paralı askerlerin ve yabancı savaşçıların bugünden itibaren en fazla üç ay içinde Libya’yı terk etmek zorunda olduklarını” açıkladı. Erdoğan anlaşmayı “Güvenilirliği bana göre çok da olabilecek gibi değil” diye yorumladı (23.10.2020).

Trablus’u kontrol etme mücadelesi

Zamanla Sarraj ile Başağa arasında kıran kırana bir Trablus’u kontrol etme mücadelesi başladı. Ancak dengeler sürekli değişti. Örneğin Başağa, aslında Sarraj’a karşı ittifak yaptığı Merkez Bankası Başkanı Sadık el Kabir’e seyahat yasağı koydu. İlginçti, çünkü öncesinde Türkiye ve Libya Merkez Bankaları arasında bir anlaşma yapılmış (31.8.2020), ardından da el Kebir Türkiye’ye gelmiş ve Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank’la anlaşmalar imzalamıştı (6.9.2020). Daha da ilginç olanı, Libya Petrol Kurumu Başkanı Mustafa Sanallah’ın el Kebir’i yolsuzluk yapmakla suçlamasıydı.

Karşılıklı sertleşen hamlelerin sonuncusu, Sarraj’ın, Trablus hükümetinin en önemli silahlı gücü olan “Özel Caydırıcılık Güçleri”ni, Başağa’dan alıp kendine bağlaması oldu. Başağa bu yeni tablo karşısında Rusya, Mısır ve Fransa ile temaslar kurmaya başladı.

Türkiye’yi bu süreçte sıkıntıya sokan bir diğer gelişme de BM’nin Yunanistan ile Mısır arasında imzalanan deniz anlaşmasını yayınlaması oldu. BM daha önce de Ankara ile Trablus arasındaki anlaşmayı yayınlamıştı. İki anlaşmada kesişen bölgeler, dolayısıyla çelişmeler var. Peki bu durumda ne olacak? Rus deniz hukuku uzmanı Prof. Dr. Kamil Bekyaşev’e göre üçüncü taraflar, deniz hukuku gereği BM’ye kayıtlı son belgeye uymakla yükümlüdürler. Bu da kuşkusuz Ankara’nın elini zayıflatıyor.

Beyaz sayfa ama kiminle?

Görüldüğü gibi Libya’daki tablo Ankara açısından iyiye gitmiyor. Çünkü en başından beri belirtiğimiz gibi Ankara Trablus’la yaptığı anlaşmayı kesin bir sonuca ulaştırmak için Doğu Akdeniz’de müttefik bulmalı, Şam’la anlaşmalı, Kahire’yle normalleşmeliydi.

AKP hükümeti bunları yapmadı ve bunun sonucunda Kahire, 20 yıldır Ankara için beklettiği anlaşmayı gidip Atina’yla yaptı!

Mezhepçi politikalarla komşularını hedef alan ve Doğu Akdeniz’de yalnız kalan AKP hükümeti, bu tablo karşısında ABD ve AB’ye “beyaz sayfa açma” önerisiyle zaman kazanma peşinde. Oysa Ankara o beyaz sayfayı Şam ve Kahire’yle açmalı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Aralık 2020

Yorum bırakın

Atatürk’le hesaplaşma konusu: Türkçe Kuran

Türkçe Kuran konusu, öyle “iktidar gündem değiştirmek istiyor, ekonomiyi konuşmamızı istemiyor” denilerek geçiştirilecek bir konu değildir; dahası iktidarın temel hedefi bakımından çok önemli bir konudur: Devrim-karşıdevrim sorunudur.

Dünkü Ayasofya tartışması ve bugünkü Türkçe Kuran tartışması, bir ibadet tartışmasından öte, iktidarın “Atatürk’le ve Kemalist Devrimle hesaplaşma” tartışmasıdır.

O nedenle üzerinde önemle durmaya ve iktidarın bu konularda Atatürk’ü “faşist” diye suçlamalarına varan saldırılarına yanıt vermeye gerek vardır.

Taviz veren teslim olur

CHP Genel Başkanlığının daha dördüncü ayında, 22 Eylül 2010’da “Laiklik tehlikededir diyemem” açıklaması yapan Kemal Kılıçdaroğlu acaba bugün ne düşünüyor?

Erdoğan’la yarışabilmek için Erdoğan’a benzemeye çalışma taktiği izleyen, bu nedenle Erdoğan’la çarşaf açılımı rekabetine giren, karşısına kopyası olan Ekmeleddin İhsanoğlu’nu çıkararak Erdoğan’a cumhurbaşkanlığı hediye eden CHP yönetimleri acaba bugün ne düşünüyor?

Bunları şu tarihi gerçeğe işaret etmek için anımsatıyorum: Atatürk dönemi sonrası Kemalistlerin tavizleriyle başlayan süreç, bugün teslimiyet boyutunda sürüyor. Gericilikle uzlaşan, gericiliğe teslim olur. Gericilik adım adım karşıdevrimle devrimi yıkar. İmamlar en sonunda Mustafa Öztürk gibi çağdaş ilahiyatçıları da, Yılmaz Özdil ve Cüneyt Akman gibi gazetecileri de hedef alır!

‘Kuran’ın tercümesi Kuran değildir’ yalanı

Şabi Arus ya da Türkçesiyle Düğün Gecesi töreninde Kuran’ın Türkçe okunması üzerine Erdoğan büyük tepki gösterdi ve törenin ev sahibi olması üzerinden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile CHP’yi hedef aldı. AKP medyası “Türkçe Kuran’a tepki” manşetleri attı, yayınlar yaptı.

Erdoğan’ın ardından Diyanet fetva verdi, İslam ulemasının “Kuran’ın tercümesine Kur’an denilemez” görüş birliğinde olduğunu iddia ederek, “Türkçe Kuran olmaz” dedi. Elbette doğru değildi. Çağdaş ilahiyatçı Cemil Kılıç’ın da belirttiği ve İslam Bu, Kuran ile Aldatmak, Cami ve Siyaset kitaplarında işlediği gibi “Ebu Hanife, Ebu Bekr er- Razi el Cassâs, Alauddin Kâsânî, el- Merğinanî, Ahmed en- Nesefî, Zeyla’î başta olmak üzere pek çok İslam alimi, ‘Kuran’ın tercümesi de Kuran’dır’ diyor.”

Kaldı ki “Türkçe Kuran olmaz” fetvası veren Diyanet daha beş yıl önce “Kürtçe Kuran” basmadı mı? Türkçe Kuran’a itiraz eden Erdoğan, o Kürtçe Kuran’ı eline alıp Batman’da, Diyarbakır’da, Siirt’te, Mardin’de, Van’da miting meydanlarında elinde sallamadı mı?

Bu durumda Kürtçesi olan Kuran’ın Türkçesi neden olamıyor?

Bahçeli’den Kürtçe Kuran tepkisi

Yeri gelmişken anımsatalım. Erdoğan’ın miting meydanlarında elinde Kürtçe Kuran sallamasına en sert tepki gösteren, bugünkü ortağı Devlet Bahçeli’ydi; 15 Mayıs 2015’te şöyle diyordu: “Erdoğan çıkmış, eline Allah kelamını alarak AKP’ye 400 milletvekili istiyor. Erdoğan pusulayı şaşırmış, rotayı kaybetmiştir. Kürtçe Kuran ne demektir? Bu nasıl bir edepsizliktir?”

Peki Kürtçe Kuran’a karşı çıkan Bahçeli, Türkçe Kuran’a da karşı mıdır?

Müslümanların kutsal kitabı Kuran-ı Kerim, Muaviye’den sonra bu boyutta siyasete alet edilmiş midir, dindarlarımız üzerinde düşünmeli…

İmamoğlu’nun geri adımı

İşte bu şartlarda Atatürk’ün siyasi mirasçıları çıkıp Atatürk’ün savunduğu Türkçe Kuran’ı ve Türkçe ibadeti kararlı bir şekilde savunmalıydı. Ancak tersine, İmamoğlubence de Kuran Arapça okunmalı” diyerek geri adım attı.

Son 70 yılın dersidir: Gericiliğe taviz vererek, gericilikle uzlaşarak “laik cumhuriyet” savunulamaz ve korunamaz!

Dün seçim mitinginde HDP’ye Kürtçe Kuran sallayan ama bugün CHP’ye “Türkçe Kuran olmaz” tepkisi gösteren Erdoğan karşısında “bence de Arapça okunmalı” geri adımı atılarak, laik cumhuriyetten geriye kalan da kurtarılamaz!

Türkçe ibadetin önemi

Atatürk’ün Türkçe ibadeti neden savunduğu, aslında bugün çok daha iyi anlaşılıyor ve Türkçe ibadet, bugün dünden daha çok ihtiyaç.

Timur Soykan’ın Badeci Şeyh’in Sır Odası kitabında yer alan mahkeme tutanaklarından hareketle anlatalım: Hâkim, şeyhinin cinsel organından gelen sıvıyı ibadet diye içen müritlere bunun nedenini soruyor. Müritler, El Mürselat suresinin ayetlerine göre “cennete gitmek için şeyhlerinin cinsel organından çıkan meniyi içmeleri gerektiğini” söylüyorlar. Çünkü o surenin Türkçesini bilmiyorlar ve şeyhleri de anlamını bilmedikleri bu sure üzerinden müritlerini madden ve manen sömürüyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Aralık 2020

4 Yorum

Başkanın adamları

ABD’nin S-400 yaptırımına karşı kınama mesajı dışında hâlâ gerçek bir yanıt yok. Salgın gibi sahte bahanelerle aktif hale getirmedikleri S-400’leri bile yaptırıma karşılık çalıştıramadılar hâlâ…

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ve Savunma Bakanı Akar’ın mesajlarından anlaşılan, Erdoğan Biden’ın işbaşı yapmasını bekliyor; tabloyu pazarlık edilebilir görüyor…

Hatta ekonomide ve hukukta reform açıklamalarından İsrail’e büyükelçi atanacağı iddiasına kadar bir dizi gelişme, “Erdoğan’ın Biden dönemine hazırlığı” olarak yorumlanıyor.

Tam bu süreçte “başkanın adamlarının” bazı faaliyetleri de dikkat çekiyor.

Öcalan’la Erdoğan’ın hangi danışmanı görüştü?

Kırmızı bültenle aranan Osman Öcalan’ın, seçimlerden hemen önce AKP’ye destek amacıyla TRT’ye çıkarılması çok tartışılmıştı. Gazeteci Muhammed Vefa, Öcalan’ı bulmuş ve ona TRT’ye çıkarılması konusunu sormuş.

Öcalan, sorulara verdiği yanıtlar arasında çok önemli bir şey söyledi: “Kısa bir süre önce bir Cumhurbaşkanı danışmanıyla görüştük. Uzun bir görüşme oldu. PKK başta olmak üzere yaşanan durumlarla ilgili görüştük” (20.12.2020).

Türkiye’yi ayağa kaldırması gereken bu konunun nedense pek üzerinde durulmadı. Ana muhalefet sözcüleri, “kim bu danışman” diye sordular ama öyle pek de gündem yapacak ağırlıkta konunun üzerine gitmediler.

Oysa iktidarın sözcülerinin, meclisten ekranlara, hemen her muhalifini terörle irtibatlı göstermeye çalıştığı bir süreçte, bizzat başkanın bir adamının Öcalan’la kısa süre önce görüşmüş olması, muhalefetin büyük sorun yapması gereken bir konuydu.

Sosyal medyada ben dahil bir çok gazeteci, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’a ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’a “kim o danışman” diye sorduk ama bir yanıt alamadık. Buradan sorumuzu tekrarlayalım: “Kim bu danışman? Erdoğan’ın bilgisi dahilinde mi Osman Öcalan’la görüştü? Ne konuştu?

Erdoğan’ın danışmanının Diyarbakır temasları

Başkanın adamlarından bir diğerinin, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Gülşen Orhan’ın geçen ay Diyarbakır’da ilginç temaslar yaptığı ortaya çıktı. Orhan, çeşitli sivil toplum örgüt yöneticileriyle görüşmüştü.

Haberlere göre görüşmelerde Erdoğan’ın başdanışmanına şunlar aktarılmıştı: “AKP’nin uyguladığı politikalar, MHP ile sürdürülen ittifakın Kürtlere yansıması, kullanılan dil ve güvenlikçi politikalar, kuruluşundan bu yana AKP’ye destek veren Kürt seçmenin AKP’den uzaklaşmasına neden oldu.”

Aktarıldığına göre Gülşen Orhan da eleştiriler karşısında “bunun farkında olduklarını, Kürt seçmenin desteğinin çok fazla düştüğünü bildiklerini” söyledi. Yine haberlere göre görüşmelerde, demokratikleşme adımları ve Kürt sorununun çözümü ile ilgili neler yapılabileceği de tartışıldı (Remzi Budancir, Artı Gerçek, 18.12.2020).

İlginç olan, Erdoğan’ın başdanışmanının bu görüşmelerinden sonra “yeni çözüm süreci” mesajlarının gelmiş olmasıydı. Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Kaya “Yeni bir çözüm sürecinin kıyısındayız” derken, HDP’li Sırrı Sakık da “Yeni bir çözüm süreci olabilir” diyordu (Felat Bozarslan, DW, 16.12.2020).

AKP kulislerinden bilgi alabilen gazetecilere bakılırsa, saray yeniden ama öncekilerden farklı bir çözüm sürecine hazırlanıyor. Hatta HÜDAPAR Genel Başkanı İshak Sağlam’ın sarayda kabul edilmesi de bu bağlamda yorumlanıyor.

‘İsrail bir adım atarsa, biz iki adım atarız’

Başkanın bir diğer adamı da, İsrail’le ilişkiler konusunda önemli açıklamalar yaptı. Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu üyesi Mesut Hakkı Çaşın, Amerika’nın Sesi’nden Dorian Jones’a yaptığı açıklamada, “İsrail bir adım atarsa, biz iki adım atarız” dedi (22.12.2020).

Çaşın, “Bir olumlu tavır olması halinde Türkiye’nin mart ayı itibariyle İsrail’e büyükelçi atamasının da mümkün olabileceğini” söyledi.

Caşın, Türkiye-İsrail normalleşmesi ile birincisi Türkiye’nin İsrail’den silah alımına yeniden başlayacağını, ikincisi savunma teknolojisi alanında birlikte ilerlenebileceğini, üçüncüsü de İsrail’den doğalgaz alınacağını belirtti.

Erdoğan’ın Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu üyesi Mesut Hakkı Caşın, ayrıca“Joe Biden’ın göreve gelmesiyle birlikte yeni bir perspektif söz konusu olacağını ve çok sayıda şeyin değişeceğini” söyledi.

Ne diyelim? İktidarlarını sürdürebilmek için Türkiye’nin rotasını bir o yana bir bu yana kıranlar, en sonunda dümeni kıracaklar!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Aralık 2020

5 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: