Archive for category Politika Yazıları

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Saltanatını yıkarak kuruldu

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni Osmanlı Devleti’nin devamı gibi göstermek, Cumhuriyet’i “yüzyıllık parantez” olarak görenlerin Laik Cumhuriyet’le hesaplaşma biçimlerinden biridir.

Türkiye Cumhuriyeti elbette Osmanlı’nın pek çok kurumunu miras almıştır, elbette Osmanlı topraklarının elde kalan son parçası üzerinde Osmanlı Devleti’nin nüfusu ile inşa edilmiştir. Ancak bunlar rejim bakımından bir devamlılığa işaret etmez.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı Devleti’nin devamı değildir; ondan kopuştur, hatta onu yıkarak anti-tezini kurmaktır.

Vahdettin’in Atatürk’e düşmanlıkları

Bir devamlılık iddia edenlerin en “güçlü” argümanı, Atatürk’ü padişah Vahdettin’in Samsun’a gönderdiği, dolayısıyla Kurtuluş Savaşı’nı asıl planlayanın ve Atatürk’e uygulatanın Vahdettin olduğu iddiasıdır.

Bu iddianın temelsiz olduğunun en önemli göstergeleri şunlardır:

Vahdettin kurtuluş değil manda arıyordu: Damat Ferit, Vahdettin’le birlikte hazırladığı İngiliz mandası isteyen öneriyi resmen 30 Mart 1919 günü Amiral Cathorpe’a sundu. Vahdettin, İstanbul’da kurulan İngiliz Muhipleri (Dostları) Cemiyeti’nin üyesiydi.

Vahdettin yönetimi 19 Mayıs 1919’dan sonra 8 Haziran’da Atatürk’ü geri çağırdı; 23 Haziran’da Atatürk’ün yetkisini aldı; 9 Temmuz’da görevden aldı, 30 Temmuz’da tutuklanması için 15. Kolordu’ya yazdı; 4 Eylül Sivas Kongresi sürecinde İngiliz Gizli Servisi’nin planladığı Atatürk’ü öldürme planını onayladı ve görevi Ali Galip’e verdi; yaklaşık bir yıl sonra 11 Mayıs 1920’de idam cezası verdi.

– Yunan ordusundan önce Vahdettin destekli kuvvetler Atatürk’ün inşa etmeye çalıştığı milli orduya saldırdı.

Vahdettin, 16 Kasım 1922’de İstanbul İşgal Orduları Komutanı General Harrington’a, “İngiltere devletine sığınır ve bir an önce başka bir yere götürülmemi talep ederim efendim” diye bir mektup yazarak, İngiltere’den sığınma talep etti; 17 Kasım 1922’de de İngiliz zırhlısı Malaya ile Malta’ya kaçtı. Harrington imzalı o günkü İngiliz belgesinde şöyle deniyordu: “… Zatı Şahane (Vahdettin) kendisini İngiltere’nin himayesi altına koyarak bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul’dan ayrılmıştır.”

Atatürk’e göre Vahdettin: Hain alçak

Nitekim büyük devrimci Mustafa Kemal, Nutuk’un çeşitli bölümlerinde Vahdettin’in tarihi rolünü ortaya koymuştur:

– “Saltanat ve hilafet mevkiini işgal eden Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği alçakça tedbirler araştırmakta.”

– “O zat da, devlet riyasetini kirletmekte bulunan hain Vahdettin idi.”

– “Sakat bir veraset usulü neticesi olarak, büyük büyük bir makam, tantanalı bir unvan elde edebilmiş bir sefilin, izzetinefsi çok yüksek, asil bir milleti nasıl yüz kızartıcı bir vaziyete düşürebileceği…”

– “Vahdettin gibi hürriyet ve hayatını milleti içinde tehlikede görebilecek kadar adi bir mahlukun, bir dakika dahi olsa, bir milletin başında bulunduğunu düşünmek ne hazindir!”

– “Bu alçak, kendisine miras kalan saltanat makamından millet tarafından düşürüldükten sonra, alçaklığını tamamlamış bulunuyor.”

Devamı değil, başka devlet

Devamlılık tartışmasına noktayı koyan, Atatürk’ün “Vahdettin saltanat makamından millet tarafından düşürüldü” sözleridir. Böylece egemenlik Osman’ın ailesinden/soyundan Türk milletine geçmiştir.

Devletler hayatında egemenliğin kime ait olduğu konusu bütün konuların üzerindedir. Türk milleti Kurtuluş Savaşı vererek egemen olmuş, Osmanlı hanedanının egemenliğine son vermiş ve sonucunda bambaşka bir devlet kurmuştur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Eylül 2022

2 Yorum

Dolar ‘problem’ olmaktan çıkmaya başladı

ABD’nin dünya ticaretindeki payı yüzde 15’in altına indi ancak dünya merkez bankaları rezervlerindeki toplam paranın yüzde 60’ı hâlâ ABD doları.

ABD’nin dünya ticaretindeki payı ile parasının dünya tarafından rezerv kabul edilmesi arasındaki bu fark nasıl açıklanabilir?

Askeri güç ve doların egemenliği

Amerikan düzeni iki sütun üzerinde yükseldi: 1) Askeri güç, süngü. 2) Doların egemenliği. Kuşkusuz doların egemenliği, süngünün gücüyle sağlandı.

II. Dünya Savaşı’nın ardından, ABD küresel altın rezervlerinin yaklaşık üçte ikisine sahipti. Daha Roosevelt zamanında ABD, bir ons altının fiyatını 35 dolara sabitlemişti. İşte Bretton Woods anlaşması bu prensibin üzerine kuruldu: ABD parasını altına, diğer ülkelerde dolara sabitlediler özetle.

ABD altın karşılığı dolar basmaya başladı. Nasılsa üretiyordu, satıyordu, cari fazla veriyordu. Ancak 20 yıl sonra ABD Vietnam’da ekonomik olarak da yenilmeye başladı; artık bütçe ve cari açık veriyordu.

Cari açığını kapatabilmek için “süngü karşılığı para basma” dönemi başlattı. “Süngü karşılığı” dememiz şundan: ABD daha önce altın karşılığı para basarken, cari açığı nedeniyle ihtiyacı olan dolarları karşılığı olmadan basmaya başladı. Yani altın karşılığı dolar basma üzerine yapılan Bretton Woods anlaşmasını kendi çıkarı gereği çiğnedi ve karşılıksız para basmaya başladı.

Peki anlaşmayı nasıl çiğneyebilmiş ve nasıl karşılıksız basabilmişti? Yanıtı, süngü gücüydü. İşte bu nedenle değişimi, “altın karşılığı para basma” döneminden “süngü karşılığı para basma dönemine” geçiş diye isimlendirebiliriz.

ABD Başkanı Nixon, 15 Ağustos 1971’de ABD’nin Bretton Woods sistemini terk ettiğini, doların altına çevrilebilirliğine son verdiğini ilan etti; tabi süngüyle…

Bu, ABD’ye çok büyük bir ayrıcalık getiriyordu. Kendi para birimi ile borçlanabilen ABD, ticaret ve bütçe açıklarını bu sayede finanse edebilmekteydi. Haliyle ABD’nin müttefikleri olan Avrupa ülkeleri bu durumdan rahatsız oldu. ABD Hazine Bakanı John Connaly’nin tepkilere yanıtı ekonomi tarihine geçmişti: “Dolar bizim paramız ama sizin probleminizdir.”

Ticarette ulusal paralar dönemi

ABD’nin dolarını, dünyanın problemi olmaktan çıkaracak yolların en önemlilerinden biri, ülkelerin ikili ticaretlerini ulusal paralarıyla yapmalarıdır. İşte ABD’nin AB’yi de mecbur ederek Rusya’ya uyguladığı ağır yaptırım, yavaş yavaş başlamış olan ulusal paralarla ticareti hızlandırdı:

Çin ve Rusya: Rus enerji şirketi Gazprom ile Çinli CNPC şirketi, doğalgaz ödemelerinde yuan ve rubleye geçilmesinde anlaştı. Bloomberg, ödemelerin yüzde 50 ruble, yüzde 50 yuan olarak yapılacağını duyurdu.

Rusya ve Hindistan: BRICS Uluslararası Forumu Başkanı Purnima Anand, Rusya ile Hindistan’ın ruble ve rupi mekanizmasını hayata geçirdiğini, artık iki ülkenin karşılıklı anlaşmalarda dolar kullanmasına gerek kalmadığını açıkladı.

Rusya ve Türkiye: Rusya ve Türkiye, doğalgaz ödemelerinin bir bölümünün ruble ile yapılmasında anlaştı. Gazprom, bu oranın yüzde 25 olacağını açıkladı.

Rusya ve İran: İki ülke, bankacılık işlemlerini SWIFT’i atlayarak yapmayı sağlayacak bir mekanizma kurdu.

Çin ve İsrail: İsrail Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Andrew Abir, döviz rezervlerine Çin’in para birimi yuan’ı eklendiklerini açıkladı. Oran şimdilik yüzde 2. Bu arada Çin ve İsrail’in yakın zamanda Serbest Ticaret Anlaşması imzalayabileceği konuşuluyor.

Çin ve Suudi Arabistan: Riyad yönetimi, petrolü dolar yerine yuan üzerinden satmak için Beijing yönetimiyle görüşüyor.

Bu eğilim önümüzdeki süreçte daha da ivmelenecek ve saha fazla sayıda ülkeye yayılacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Eylül 2022

1 Yorum

Ekonomide Amerikancılık, dış politikada milliyetçilik olmaz

Kazıdıkça yolsuzluğun çapı büyüyor ama bir yandan da çember saraya doğru daralıyor. Baksanıza, adı geçen cumhurbaşkanlığı danışmanlarından biri istifa etti, diğeri görevden alındı.

Şimdi iktidar kurmayları bunu bir “arınma fırsatı” gibi sunarak, sanki yolsuzluk merkezde değil de çevredeymiş gibi algı oluşturmaya çalışıyor. Oysa “yangını bile Erdoğan’ın talimatıyla söndürmeye” şartlanmış bir yapıda, sarayın yolsuzluklardan bihaber olması mümkün değil.

AKP’nin ekonomi-politiği

Asıl mesele şu: Finans kapitalin egemen olduğu bir rejimde yolsuzluk olmaması zaten mümkün değil. Paradan para kazanma rejimi sürekli yolsuzluk üretir. Bu, yönetimlerin durumuna göre daha çok ya da daha az olur.

AKP iktidarı ise birçok kez belirttiğimiz gibi, mali sermayenin / finans kapitalin partisidir. Bunu en son “kur korumalı mevduat” programıyla bir kez daha ortaya koydular.

Sistem özetle, bankaya para yatıramayacak kadar yoksul olanların, bankaya yatıracak kadar parası olanların faizini ödemesidir. Bu sistemde banka iki kez kazanır. Hem iktidar desteğiyle para toplar, üstelik faizin bir bölümünü hazine yani halk üstlenir, hem de topladığı o paraları üç kat faizle sanayiciye kredi olarak satar. Diğer yandan ABD’nin doları yanında, “kur korumalı mevduat” ile bir de “günlük Merkez Bankası doları” fiilen ortaya çıkmış olur. Netice itibariyle Erdoğan-Nebati programıyla bankalar büyük kârlar yapmış durumda. Bu program, neoliberalizmin zirvesidir.

Erdoğan-Albayrak gibi Erdoğan-Nebati programı da son tahlilde Londra tefecilerine ve New York bankerlerine çapalıdır. Baksanıza, ABD’nin TÜSİAD’a gönderdiği uyarı mektubu için “o mektup TOBB ve MÜSİAD’a da gitti, standart bir mektup” diye nasıl da normalleştiriyor Nebati!

Özetle AKP’nin 20 yıllık ekonomi-politiği, sapına kadar Amerikancıdır; Wall Street’ten offshore’lara kadar… Ve bu borcu borçla ödeme sistemi, rezervleri boşaltmış, borçluluğu gayrisafi milli hasılanın yarısından fazlasına getirmiştir.

Bir örtü olarak milliyetçilik

İktidar, bu tabloyu örtmek için, dış politikada milliyetçilik yapmaktadır. Tabii gerçek bir milliyetçilik değil bu. Son örneği Yunanistan’a birkaç gündür üst üste “bir gece ansızın geliriz” denmesidir.

Oysa iktidarın görevi “bir gece ansızın gelmek” değil, 152 ada, adacık ve kayalığın işgal edilmesini engellemek için gözünü geceleri açık tutmaktı. Gerçek milliyetçilik oydu. İşgal olduktan sonra Erdoğan’ın “Adaları işgal etmeniz falan bizi bağlamaz” demesi milliyetçilik değil, en hafifinden görev ihmalidir.

Erdoğan’ın “Yunanistan’a tek cümlemiz var, İzmir’i unutma” demesi milliyetçilik değildir; milliyetçilik dün “keşke Yunan kazansaydı” diyen AKP’nin akıl hocası Kadir Mısırlıoğlu’na, bugün “9 Eylül’de kurşun atılmadı” diyen AKP’li eski TBMM Başkanı İsmail Kahraman’a “hadi oradan” diyebilmektir.

Abdülhamit sondaj gemisinin Antalya Körfezi’nde arama yapması milliyetçilik değildir, 2 yıl önce Türk firkateynlerinin kovduğu İtalyan ve Fransız sondaj gemilerinin geri dönüşünü engelleyebilmektir milliyetçilik.

Milliyetçilik, Doğu Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge ilan edebilmektir.

Yurtseverlik ve antiemperyalizm

Milliyetçilik ilkesel olarak toplumsal hayatın bütününü kapsar. Siyasal, ekonomik, güvenlik, kültürel toplumsal hayatın bir bölümünde gayri millî, diğer bölümünde milli olunmaz.

Milliyetçiliğin iki temel ölçütü vardır; yurtseverlik ve antiemperyalizm. Ekonomi-politiği Amerikancı olanın, dış politikasının gerçekten milliyetçi olabilmesi mümkün değildir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Eylül 2022

1 Yorum

AB’nin ‘enerji silahı’ sorunu

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in arzı keserek ve piyasaları manipüle ederek enerjiyi bir silah olarak kullandığını söyledi.

Böylece Rusya’ya karşı Ukrayna’da silahı silah gibi kullanan AB, Rusya’yı enerjiyi silah olarak kullanmakla suçlamış oldu!

AB sadece silahı mı silah gibi kullanıyor peki? Elbette hayır. ABD’nin kuyruğunda bankacılığı, merkez bankası rezervlerini, elindeki malları/ürünleri, kısacası hemen her şeyi Rusya’ya karşı silah olarak kullanıyor:

Rusya’nın parasına el koyuyor, Rusya’yı bankacılık sisteminin dışına atıyor, Rusya’ya ambargo uyguluyor, Rusya’ya mal satmayı durduruyor, Rusya’dan gaz alımını azaltıyor ama karşılığında Rusya gazı kesince, Putin enerjiyi silah olarak kullanmış oluyor.

Dostoyevski’ye, Tolstoy’a ambargo koymaya kadar varan emperyalist Avrupa ırkçılığının bir başka uygulaması da bu: Hem parasına çök, hem gazını iste…

AMBARGO PUTİN’İ DEĞİL, AB’Yİ VURDU

Avrupa ülkeleri, başta Almanya, ABD’nin oyununa geldi. ABD’nin peşinde Ukrayna krizinde Rusya’ya karşı katı ambargo uyguladılar. Ancak ABD’nin iddia ettiği gibi ambargo Putin iktidarını yıkmadı, tersine dönüp Avrupa’yı vurdu.

Ve Avrupa ülkeleri şimdi kışı nasıl geçireceklerini düşünüyorlar kara kara…

AB çapında yüzde 15 kesinti yapma kararı aldılar; bir ülkede belli bir saatte doğalgazın tamamen kesilmesi önerilirken, bir başka ülkede tek odada kombi açılması tartışılıyor…

İtalya’da Nobel ödüllü kuantum fizikçisi bile konuya dahil oldu; tasarruf için kaynayan suya makarna atıldıktan sonra altının kapatılmasını ve kapalı kapakla bekletilmesini önerdi.

Bu arada Avrupa’nın bu durumunu fırsat bilen AKP hükümeti de konuyu seçim öncesi iç politika aracı yaptı. Erdoğan’ın dolar tahmini ıskalama danışmanı örneğin, “Gazı kesilen 1 milyon AB vatandaşı ısınmak için kışı Türkiye’de geçirecek” dedi. Oysa enflasyon ve doğalgaz zamları nedeniyle kombisini doğru düzgün açamayarak kışı geçirecek Türk vatandaşı sayısı da bundan az olmayacak ne yazık ki…

AVRUPA’DA ERKEN SONBAHAR

Evdeki kombi, ısınma problemi, makarna suyu…

Elbette hepsi tek tek önemli. Ancak Avrupa açısından asıl önemlisi sanayinin çarklarının nasıl döneceği.

ABD’nin peşinde takılmış Avrupalı siyasetçilere en büyük tepkiler, sanayicilerden geliyor ve rezervler eridikçe, o tepki daha da büyüyecek.

Avrupa ülkeleri yıllık 400 milyar metreküp doğalgaz kullanıyor ve depolarda 91 milyar metreküp gaz kaldı.

Ukrayna Başbakanı Denis Smıgal, ellerindeki 30 milyar metreküplük stoğun bir kısmını AB ülkelerine göndereceklerini açıkladı. “Bir kısmı” dev Avrupa sanayi çarklarının ne kadarını döndürebilecekse…

Öte yandan ABD’nin Rus gazına seçenek oluşturma çalışmaları da ciddi sonuç vermiyor. Avrupa’ya taşınacak LNG’lerle, stok fazlalarıyla sorun çözülemiyor.

Kısacası sonbahar Avrupa’ya erken gelmiş oldu….

AVRUPA PARLAMENTOLARINDA TEPKİLER YÜKSELİYOR

Bu tablo karşısında AB ülkeleri içinde kimi partiler, hatta parlamentolardaki siyasetçiler yavaş yavaş seslerini yükseltmeye başladı. Özetle AB’nin Ukrayna’ya askeri yardımı kesmesini ve Ukrayna’yı Rusya’yla masaya oturmaya teşvik etmesini istiyorlar.

Bu tepkileri bastırmaya çalışan AB Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, bu görüşlerin azınlıkta olduğunu, parlamentolarında bu görüşleri dile getirenlerin ülkelerinin temsilcileri olmadığını söyledi.

Ama bu iş uzarsa, Borrell’lerin azınlığa düşeceğini ve Avrupa’da sıra sıra Amerikancı/Ukrayna destekçisi iktidarların düşeceğini göreceğiz.

İngiltere öncü örnek aslında…

AB’NİN ASIL SORUNU

Özetle, AB’nin enerji sorunu ya da “enerji silahı” sorunu değil, ABD stratejisine eklemlenme sorunu var.

Washington, Ukrayna krizi üzerinden Avrupa’yı stratejisine eklemleyerek AB’nin “stratejik özerklik” arayışını frenlemeye ve Soğuk Savaş düzenini yeniden inşa etmeye çalışıyor. ABD, Arktik Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e “yeni demir perde” indirerek, Avrupa üzerinde hegemonyasını sürdürmek istiyor.

Avrupalıların asıl üzerinde kafa yorması gereken sorun budur; makarna nasıl olsa bir şekilde pişer çünkü…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
6 Eylül 2022

2 Yorum

ABD onaylı Atina tuzağının hedefi

Önce gerçek tabloyu ortaya koyalım: ABD için Yunanistan müttefik ama Türkiye işbirliği yaptığı bir ortaktan ibarettir. Bu dün de böyleydi, bugün de…

Fark yarın daha da açılacak. Çünkü ABD stratejisi, Arktik Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e “yeni demir perde” hedefliyor. ABD’nin İsveç ve Finlandiya’yı NATO üyesi yapmak istemesi de, Yunanistan’a askeri yığınak yapması da bu nedenle.

Miçotakis’in hesabı

Atina ise bunu fırsata çevirerek AKP döneminde artan kazanımlarını kalıcılaştırmak istiyor. Somutlarsak, Yunanistan stratejik planda işgal ettiği adaları meşrulaştırmak, ardından da havada ve denizde alan genişletmek istiyor; Miçotakis hükümeti de taktik planda bunu bir Türk-Yunan gerginliğine taşıyarak seçim kazanmayı arzuluyor.

Yunanistan’ın önce Ege üzerinde ABD B-52 bombardıman uçağına refakat eden Türk F-16’ları taciz etmesi, ardından da Girit’te konuşlu S-300 füzelerinin Türk uçaklarına radar kilidi atması, bu nedenledir…

Miçotakis, “ABD’nin, Yunanistan’daki ayak izini artırmaya karar verdiğini” savunarak ve bunu fırsata çevirerek, Türk-Yunan geriliminde Amerikan desteği almayı, hatta S-300’e karşı S-400 aktivasyonu ile Türkiye’nin NATO içinde dışlanmasını, bunu da seçime tahvil etmeyi hesaplıyor.

Washington’un rolü

Peki Washington işaret ettiğimiz Miçotakis hesaplarından, Atina tuzağından habersiz mi? Elbette değil, dahası onaylamış görünüyor.

Kendi bombardıman uçağına refakat eden Türk uçaklarının taciz edilmesini geçiştirmesi de, NATO’nun 30 Ağustos mesajını Atina uyarısıyla kaldırtması da yeterince açıklayıcı.

ABD yönetimi açısında bunlar Yunanistan’ı boydan boya üsse çevirmenin karşılığında küçük tavizlerdir neticede.

Erdoğan’dan NATO’ya şikâyet

Tabii buradan hareketle ABD’nin Yunanistan’ı Türkiye’ye tercih ettiği sonucu da çıkmamalıdır. Washington açısından Atina ve Ankara, biri birine tercih edilecek değil, biri birine karşı kullanılacak NATO kozlarıdır.

Hatta ABD, Ankara ile Atina arasında sürekli gerginlikten yanadır ve gerginliği kullanarak hem Ankara’yı hem de Atina’yı sürekli Amerikancılığa teşvik etmektedir.

Baksanıza, Erdoğan’ın şu sözleri “S-400 karşıtı” lobiyi nasıl da heyecanlandırdı: “Yunanistan’ın NATO görevi icra eden uçağımıza Rus menşeli S-300 Hava Füze Sistemi tarafından radar kilidi atması, NATO’ya meydan okumaktır.”

Ne yazık ki pek de haksız sayılmazlar. “Rus menşeli S-300 ile NATO’ya meydan okunması”, S-400’e karşı çıkan ABD’nin tezlerini kabullenmektir çünkü bir bakıma…

Ne yapmalı?

Oysa Ankara “NATO’ya şikâyet” yerine, olayı bir fırsat olarak kullanmalı(ydı).

Şöyle ki, bu olay, Yunanistan’ın sadece tatbikatlarda kullandığı S-300’ü aslında aktive ettiğini belgelemiş oldu. ABD bunu bilmiyor olabilir mi? Demek ki ABD açısından S-300’ün aktif olması, Yunanistan’a satılan F-35’ler açısından sorun olmamış.

Ankara Atina’nın S-300 tuzağını fırsata çevirip, S-400’e “NATO düzleminde” meşruiyet kazandırmaya yönelmeli. Madem S-300 sorun değil, S-400 de sorun olmaz demeli. S-300’ün CAATSA yasasından önce alınmış olması asıl önemli olan gerçeği değiştirmez çünkü: Rus füze savunma sistemi, F-35 sırlarını Moskova’ya aktarır mı, aktarmaz mı?

Yani Ankara Yunanistan’ın S-300’ünü NATO’ya şikâyet etmek yerine, bunu S-400 kullanmanın gerekçesine dönüştürmeli. Erdoğan ise tersine “bir gece ansızın geliriz” söylemiyle, Miçotakis’le karşılıklı seçim çalışmasına başlamayı tercih etti.

Türklerin ve Yunanların asıl sorgulaması gereken ise şudur: ABD B-52 bombardıman uçağının Türkiye-Yunanistan denizi olan Ege’de ne işi var?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Eylül 2022

1 Yorum

İsrail’le normalleşmede Kudüs faktörü

Elbette İsrail’le de normalleşelim. Ancak…

İsrail’le normalleşirken, İsrail’le köprüleri atmamıza neden olan hangi sorunları çözdük? Hiçbir sorun çözmeden normalleşiyorsak, ya köprüleri atmamızı gerektiren bir sorun yoktu ya da İsrail’le şartsız normalleşiyoruz demektir.

İsrail’le “normal” bir şekilde normalleşmek, normalleşirken hiçbir konuyu masaya getirmeden, sorun etmeden, normal normal eski ilişkiye dönmek size de tuhaf gelmiyor mu?

Bakın bir tuhaflığa daha dikkat çekeyim:

İsrail, Kudüs’e bakan bekliyor

Önceki gün İsrail’in Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Irit Lillian, Anadolu Ajansı’na özel bir demeç verdi. Türkiye ile İsrail’in ekonomi planlamalarını anlatırken şöyle diyor Lillian: “Karma Ekonomik Komisyonunun eylülde bir araya gelmesini bekliyoruz ve bildiğimiz kadarıyla Türkiye’den çok üst düzey bir bakanın Kudüs’te bir heyete başkanlık etmesi bekleniyor.”

Türkiye, bildiğimiz gibi, İsrail’in Kudüs’ü başkent ilan etmesini tanımıyor pek çok ülke gibi. Bu nedenle Büyükelçiliğimiz Tel Aviv’de. Ve bildiğim kadarıyla resmi Türk heyetleri de eskiden İsrail’deki görüşmelerini Tel Aviv’de yapardı.

İsrail Maslahatgüzarı Lillian, acaba normalleşme içinde bir normalleşme fırsatı görüp, Kudüs’ü bilerek mi dile getirmişti? 24 saat boyunca Ankara’nın bu açıklamaya bir yanıtının olup olmayacağını bekledim. Olmadı…

AKP’nin “Batı Kudüs” onayı

24 saat sonra, dün Dışişleri’nin kıdemli eski diplomatlarını aradım. AKP dönemi öncesi diplomat olanlar şaşırdı. Kendi dönemlerinde toplantıların Tel Aviv’de yapıldığını söylediler. İsrail diplomatlarının “pek mahir” olduğunu, Kudüs’ü bilerek açıklamaya iliştirmiş olabileceğini ama Ankara’nın bu açıklamaya tepki göstermesi gerektiğini söylediler.

AKP döneminde de diplomatlığını sürdüren bir emekli diplomatımız ise şuna dikkat çekti: Meğer Türkiye zaten bir süredir bu tür resmi görüşmelerini Kudüs’te yapıyormuş. Ama Doğu Kudüs’te değil, Batı Kudüs’te yapıyormuş!

Şaşırdım. Çünkü İsrail açısından Kudüs Kudüs’tür; Kudüs’ü Doğu-Batı diye ayırmaz. İsrail ayırmıyorken, bizim resmi ilişkileri oraya taşırken ayırma gerekçesi üretmemiz müthiş. Diplomatımızın verdiği bilgiye göre Ankara’nın Batı Kudüs’te bu toplantılara başlamasının gerekçesi, İsrail’in Dışişleri Bakanlığı’nın Kudüs’te olması ve pek çok devletin de büyükelçiliği Tel Aviv’de olsa bile, bu tip toplantıları Kudüs’te yapmasıymış. Ama Batı Kudüs’te!

Bir başka diplomatımızın verdiği bilgiye göre de, resmi görüşmeler bazen Tel Aviv’de, bazen de Kudüs’te yapılıyormuş.

Anlayacağınız şöyle bir zincir oluşmuş: Görüşmeler önceleri sadece Tel Aviv’deyken, daha sonra çoğunlukla Tel Aviv’de sürdürmekle birlikte, adım adım Kudüs’e de taşınmış. Sonra da her iki tarafta da yapılarak dengelenmiş. Ya yarın?

İsrail’in Kudüs’ü normalleştirme çabası

Biliyorsunuz, AKP’nin girişimiyle İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), 13 Aralık 2017’de İstanbul’da düzenlediği Olağanüstü Zirve’de Doğu Kudüs’ü Filistin Devleti’nin başkenti ilan etti. Bu olağanüstü zirvenin nedeni, ABD Başkanı Donald Trump’ın 6 Aralık 2017’de Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararıydı.

Fakat tuhaflık şuradaydı: ABD, Kudüs’ün bütününü İsrail’in başkenti olarak tanırken, buna tepki gösteren İİT üyeleri, “Doğu Kudüs’ü Filistin’in başkenti” sayıyorlardı. Bu fiilen, Batı Kudüs’ün başkentliğinin kabulü anlamına gelmez mi? Yavaş yavaş gelir elbette…

İşte şimdi de İsrail Türkiye’yle toplantıyı duyururken örneğin, Doğu-Batı diye ayrım yapmadan, “Türkiye’den çok üst düzey bir bakan, Kudüs’te bir heyete başkanlık edecek” diyor. Yani Türkiye-İsrail normalleşmesi derken, İsrail adım adım Kudüs’ü de normalleştiriyor.

Not: Sevgili okurlar, yeni kitabımın son hazırlıklarını tamamlamak üzere yıllık izne ayrılıyorum. Bir hafta sonra görüşmek üzere.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Ağustos 2022

1 Yorum

4 adımlı normalleşme yolu

Erdoğan ve Çavuşoğlu’nun açıklamalarıyla Ankara-Şam normalleşme için kapı aralanmış oldu. Şimdi mesele kapının tamamen açılabilmesi. Ancak kapıyı tamamen açabilmek her iki taraf için de zor, o nedenle yöntemini iyi belirlemek ve doğru ellerle aralamak gerekir. Çünkü:

Suriye açısından, 11 yıldır Şam yönetimini devirmeye çalışan, sınırlarını yabancı savaşçılara açan, rejimi devirebilmek için Suriyeli muhaliflerden ordu kuran ve destekleyen, ayrıca topraklarının çeşitli noktalarında asker bulunduran bir ülke var.

Türkiye açısından, 11 yıldır Şam yönetimini devirmek ve Suriye’de nüfuz alanları kurmak hedefinden tam dönüş yapabilmenin iç ve dış maliyetleri sorunu var. Hem 11 yıllık dış politika yanlışının kabulü anlamına gelecek u dönüşünün seçime etkisi, hem de ÖSO çatısı altındaki terör gruplarıyla kurulmuş ilişkilerin u dönüşü sonrası ortaya çıkarabileceği güvenlik sorunları var.

Normalleşmenin önündeki asıl engel

Fakat gerçekte normalleşmenin önündeki asıl engel, Erdoğan’ın “çok hedefli ikili politikaları” ve ek ajandalardır.

Çünkü gerçekte 11 yıllık bir yanlışlığı düzeltmek için değil, Erdoğan’ın seçim ihtiyacıyla Putin’in dış politika ihtiyacının örtüşmesi nedeniyle bu adım atılıyor. Bu da haliyle adımları zorlaştırıyor. Ankara’nın “anlaşma demedik uzlaşma dedik”, “hedef normalleşme değil diyalog arayışı” ve “Esad’a bakışımız değişmedi” türünden söylemleri o zorluğun yansımalarıdır.

Ancak Türkiye-Suriye normalleşmesi, tüm bu risklerin toplamından çok daha fazla değerlidir ve ihtiyaçtır. Dolayısıyla kapıyı açabilmenin yolu bulunmalıdır.

Ankara ve Şam’ın şartları

Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Mikdad, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’la görüşmesinin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında normalleşme konusunda şöyle söyledi: “Türk askerlerinin Suriye’den çekilmesi için harcanacak çabalar, Suriye’deki durumu istikrara kavuşturmanın tek yoludur. Biz herhangi bir şart koşmayacağız, ancak ilişkilerin savaşın başlangıcından önceki haline dönmesi için Suriye topraklarında Türk işgalinin bitmesi gerekiyor.”

Lavrov’un basın toplantısında “Önemli olan yeni askeri faaliyetlere izin verilmemesi” diyerek Türkiye’nin sınır ötesi operasyon isteğine bir kez daha karşı çıkması, kuşkusuz diplomasi dilinde, Mikdad’ın “Türk askeri çekilmeli” görüşüne de dolaylı destek anlamına geliyor.

Ankara’nın belirlediği normalleşme yolu ise “Esad ile ÖSO’yu anlaştırmak, barıştırmak, uzlaştırmak.”

Ankara ve Şam’ın atması gereken adımlar

Hem Şam’ın hem de Ankara’nın “şartları”, aralanmış kapının tamamen açılmasını kolaylaştıracak türden değil. Elbette Türk askeri Suriye’den çekilmeli, elbette ÖSO’yla ilişkiler koparılmalı, elbette Şam muhalefetle uzlaşmalı…

Ancak tüm bunları bir sırayla, ortaya çıkaracağı riskleri azaltarak ve normalleşme hedefine mesafeyi kısaltarak yapmak lazım. Örneğin:

1) Türk ordusu, Suriye ordusunun kendi topraklarında tam egemenlik sağlayabilmesini kolaylaştırma hedefiyle, aşamalı olarak Suriye’den çekilmeli. TSK öncelikle, İdlib’deki gözlem noktalarını sıra sıra Suriye ordusuna devretmeli.

2) Ankara, Suriye muhalefetinin Türkiye’deki siyasi karargâhını kapatmalı, Suriye topraklarındaki askeri karargahıyla ilişkisini kesmeli.

3) Şam, silah bırakma şartlı af modelleri geliştirmeli. Ankara, bunu sığınmacı sorununun çözümüyle birleştirerek desteklemeli ve sahada uygulamalı.

4) Türk ve Suriye orduları, silah bırakmaya direnen tüm gruplara karşı birlikte operasyon yapmalı.

Zor ama zorlanmalı…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Ağustos 2022

1 Yorum

RAND Raporu: Büyük Güç Savaşı’nın Geri Dönüşü

Başlık, RAND Corporation’ın yeni raporunun ismi. 156 sayfalık raporun alt başlığı “ABD ve Çin Arasındaki Sistemik Çatışma Senaryoları.”

RAND’ın Ulusal Güvenlik Araştırmaları Bölümü’nden Timothy R. Heath, Kristen Gunness ve Tristan Finazzo tarafından hazırlanan ve 10 Ağustos 2022’de yayımlanan raporun sponsoru, ABD Savunma Bakanlığı…

Rapor, “Çin’in küresel öncelik noktasına yaklaştığı koşullarda sistemik ABD-Çin çatışmalarını” analiz ediyor.

İKİ SENARYO: DÜŞÜK VE YÜKSEK YOĞUNLUKLU SAVAŞLAR

RAND uzmanları, ABD-Çin çatışması için iki senaryo geliştiriyorlar.

1) Düşük yoğunluklu çatışma: Bu ilk senaryo, dünyanın birçok yerinde, birçok alanda ve uzun yıllar boyunca ortaya çıkan bir çatışma senaryosu. Bu savaş, esas olarak devlet dışı aktörlerin sahada olduğu bir vekalet savaşıdır.

2) Yüksek yoğunluklu çatışma: Bu ikinci senaryo da, başlangıcı düşük yoğunluklu çatışma olan ama zamanla yüksek yoğunluklu savaşa yükselen senaryo. Bu senaryoda yine vekiller savaşıyor ama sıcak noktalarda taraflar doğrudan ordularıyla da çatışıyorlar.

Rapora göre ikinci senaryo, “her iki ülkenin de düşmanın savaşma yeteneğini yok etmek için saldırgan eylemlerde bulunmasını öngörüyor ve bunun en yıkıcı seviyelere tırmanmasının yüksek risk taşıdığı” belirtiliyor.

UZUN SAVAŞ

RAND raporuna göre ABD-Çin çatışması şu özellikleri taşıyacak:

– Çatışma tüm dünyaya, siber uzay ve dış uzay dahil tüm alanlara yayılacak.

Yıllarca sürecek, kronik ve sistemik bir biçim alacak.

– Çatışma, ancak taraflardan birinin diğerine tabi olduğunu kabul etmesiyle sona erecek.

– Düşük yoğunluklu savaş, ortak ülkeler ve devlet dışı gruplar aracılığıyla kapsamlı çatışmalara dönüşecek. Taraflar, bu tür çatışmaların sonuçsuzluğu nedeniyle daha agresif adımlar atarak, savaşın seviyesini tırmandıracak.

GENİŞ ALANDA SAVAŞ

RAND uzmanları, Amerikalı siyaset ve askeri planlamacılarına bazı önerilerde bulunuyorlar:

– “Planlamacıların, ABD-Çin çatışmasını tek bir muharebe veya savaştan ziyade ABD ve Çin hizasındaki kuvvetler arasında birbiri ile bağlantılı, coğrafi olarak dağılmış bir dizi çatışma olarak düşünmeleri gerekebilir. Sistemik bir savaş yıllarca sürebilir, birçok katılımcıyı içerebilir ve düşük yoğunluklu çatışma düzeyinde kalsa bile neredeyse tüm alanları kapsayabilir.”

– “Düşük yoğunluklu bir çatışma senaryosunun yüksek yoğunluklu savaştan daha makul olduğu sonucuna varılırsa, ABD dolaylı savaş başlatma yeteneğini güçlendirmelidir.”

– “Yüksek yoğunluklu savaşın analizi, ABD’nin Ortadoğu’da ve Hint Okyanusu boyunca hayati dar boğaz noktalarını savunma ve güvence altına alma becerisinin sağlanmasına dayalı.”

STRATEJİK SORUN: KUŞAK VE YOL

Raporun kritik bölümü, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol inisiyatifiyle ilgili.

RAND uzmanlarına göre Asya, Avrupa ve Afrika’yı kapsayan Kuşak ve Yol İnisiyatifinin başarılı olması halinde, ABD’nin küresel liderliği “emsal bir rakiple” karşı karşıya gelmiş olacak. İşte ABD-Çin çatışmasının asıl gerekçesi de bu…

Yani ABD açısından stratejik sorun Kuşak ve Yol’un engellenmesi, taktik sorun da Kuşak ve Yol coğrafyasındaki ülkeleri etki alanında tutmak/almaktır.

RAND bu haliyle dolaylı olarak ABD yönetimine, “Kuşak ve Yol gerçekleşmeden Çin’le savaş şart”, demiş oluyor. Nitekim raporda “Çin’in ulusal gücünün ABD’ninkinden daha hızlı bir oranda artmaya devam ettiği” belirtilerek, makasın kapanmakta olduğuna dikkat çekiliyor: “Çin ekonomisi 2030’larda nominal olarak ABD ekonomisini geçebilir. Düz bütçelerle karşı karşıya olan bir ABD ordusu, böyle bir durumda, giderek daha güçlü ve modern bir Çin ordusuyla karşı karşıya kalacaktır.”

RAND’IN KAÇINILMAZ SAVAŞ TEZİ

Böylece RAND üç tez ileri sürmüş oluyor:

1) Savaş kaçınılmaz, küresel liderlik savaşsız teslim edilmez.

2) Kuşak ve Yol’un engellemek ancak savaşla mümkün.

3) Savaş, ne kadar gecikirse, ABD için o kadar pahalı/maliyetli hale gelir.

RAND’ın raporunun esası, Çin’le savaşı kaçınılmaz görerek, makas kapanmadan ABD emperyalizminin harekete geçmesini savunmasıdır. Çünkü ABD, kurallarını yazdığı sömürü düzenini ancak dünyayı ateşe atarak sürdürebilecektir. Ancak savaşsız çözüm, ABD karşısında en geniş birliği sağlamakla ve caydırıcılığı büyütmekle mümkündür.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk;
23 Ağustos 2022

1 Yorum

AKP’nin Suriye politikasının 3. aşaması

Erdoğan iktidarının Suriye’de izlediği dış politikayı, üç aşamalı olarak sınıflandırabiliriz:

1. aşama (2011 – 2016): Suriye’de İhvan rejimi inşa etmek için Esad’ı devirme hedefli dönem.

2. aşama (2016 – 2022): Suriye topraklarında “ÖSO özerk bölgesi” inşa etme hedefli dönem.

3. aşama: “Esad ile ÖSO’yu barıştırma” hedefli normalleşme (ya da diyalog) dönemi.

1. aşama: Esad’ı devirme hedefi

Erdoğan, Mısır’da Mursi’nin iktidar olmasıyla birlikte, kendisinin liderlik edeceği bir İhvan coğrafyası hedefledi: Türkiye, Suriye, Filistin, Mısır, Libya, Tunus…

Suriye’de kışkırtmalar başlayınca, AKP önce Esad’a hükümetine monte etmesini istediği 7 kişilik İhvan listesi iletti. Reddedilince, “Esad’ı devirme projesini” başlattı: Türkiye’nin sınırları pek çok ülkeden siyasal İslamcı örgütlere açıldı.

Projenin sahibi ABD’ydi ama ana yüklenici Türkiye, alt yükleniciler Suudi Arabistan ve Katar’dı. AKP’nin dış politika mimarı Davutoğlu “ABD’nin küresel düzeni altında, alt bölgesel düzen kuracağız” diyordu.

“Emevi camisinde fetih namazı kılma” sloganlı “Esad’ı devirme projesi” başlatan AKP bu süreçte Şam Meclisi ve hükümetine karşı Suriye Ulusal Konseyi’ni, Suriye ordusuna karşı Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) kurdu. AKP bu süreçte Esad’a karşı cephe inşa etmek için PYD/YPG ile pazarlık yaptı; Salih Müslim’le Ankara’da görüştü. İç politikadaki Kürt Açılımı da bu hedefin gereğiydi.

Erdoğan iktidarı ilerleyen süreçte Suriye’ye “daha fazla asker göndermesi” için ABD Başkanı Obama’yı zorladı. Ancak Obama’nın planı başkaydı: IŞİD’i “kullanarak”, PYD/YPG’ye meşruiyet sağlamayı ve tıpkı daha önce Barzani’yle Irak’ın kuzeyinde yaptığı gibi, PYD ile Suriye’nin kuzeyinde özerk bir alan inşa etmeyi planlıyordu. AKP bu ara aşamada ABD’yle “IŞİD’e karşı YPG’yle değil, benimle hareket et” pazarlıkları yaptı.

2. aşama: ÖSO özerk bölgesi hedefi

Rusya’nın 2015’te Suriye’de sahaya inmesi ve 24 Kasım 2015’te bir Rus savaş uçağının düşürülmesiyle yeni bir süreç başladı.

Erdoğan’ın önünde artık iki sorun vardı: 1) Rusya’nın desteklediği Esad’ı devirme hedefinin uygulanması artık çok zordu. 2) ABD PYD devleti kurmak istiyordu ve içeride hem muhalefette hem de devlet içinde buna karşı büyük tepki vardı.

Erdoğan, bu iki sorunu aynı potada birleştirerek çözme hamlesi yaptı 2016’da: Rusya’nın yeşil ışığıyla ABD’nin PYD devleti girişiminin önünü kesmeye çalışacak ve bununla iç politikada yeni destekler bulacaktı. Bu yeni durumun gereği de artık Suriye’deki hedefi, Halep merkezli “ÖSO özerk bölgesi” kurmaktı. AKP bu hedefini ABD’yle ilişkilerinde “PYD bölgesine karşı ÖSO bölgesi” pazarlık kartı yapacaktı üstelik.

Bu arada Suudi Arabistan ve BAE ile Katar’ın İhvan eksenli karşı karşıya gelmesi, Türkiye’nin Katar’la birlikte İhvancılığı sürdürmesi nedeniyle ÖSO’nun sponsor listesi değişti. Kuvayı Milliye ilan edilen ÖSO, 2017’de Suriye Milli Ordusu’na (SMO) dönüştürüldü.

Erdoğan’ın bu yeni çizgisi çelişkili ilişkiler süreci başlattı: Türkiye, bir yandan Esad’ın destekçileri Rusya ve İran’la birlikte hareket ediyor ama Suriye’yle normalleşmeye karşı çıkıyordu. Çünkü Esad’a karşı ÖSO’yu desteklemeyi sürdürüyor ve şartlar oluştuğunda ÖSO nüfuz bölgesi ilan etmek istiyordu. Bunun için de kontrolü altındaki bölgelere (%9) kaymakam atamaktan Türk üniversitesine bağlı fakülte açmaya kadar egemenlik hukukuna aykırı bir dizi iş yaptı.

Moskova ise Ankara’nın Washington’la hareket etmemesi için bu süreci ağırdan aldı. İdlib’in düğüme dönüşmesi ve Suriye’de siyasi çözüme geçilememesi ise artık büyük sorundu.

3. aşama: Normalleşme/Diyalog

Erdoğan, iktidarının en kritik seçimine hazırlanıyor ve önünde iki büyük sorun var: Ekonomik kriz ve sığınmacı sorunu.

Erdoğan, sığınmacı sorununu, “ÖSO özerk bölgesi” hedefiyle birleştirerek çözmek istiyor. Suriye’de bir “güvenli bölge” inşa ederek, seçim öncesinde 2,5 milyon sığınmacıyı oraya yerleştirmek istiyor. Bunun için de kontrolü altındaki halkaları birleştirmek üzere bir askeri harekât yapmak istiyor. Ancak buna hem ABD hem Suriye hem de Rusya ve İran karşı.

Putin de, Erdoğan’ın bu siyasi ihtiyacı karşısında şu taktiği uyguluyor: “Terörle mücadele etmenin yolu Esad’la görüşmekten geçer.” Putin böylece Ankara-Şam normalleşmesinin yolunu açarak, hem Ukrayna kriziyle uğraştığı süreçte Suriye’de siyasi çözüme geçebilmeyi hem de ABD’yi Suriye topraklarından atabilmeyi hedefliyor.

İşte 3. aşama, bu ihtiyaçların örtüşmesi nedeniyle ortaya çıkmış durumda. O nedenle AKP cephesinde süreç “normalleşme girişimi” yerine “diyalog arayışı” olarak isimlendiriliyor. Zira Erdoğan henüz “ÖSO özerk bölgesi” ilan etme hedefinden vazgeçmiş değil.

Ancak Ankara Şam’la mutlaka normalleşecek; Erdoğanlı ya da Erdoğansız!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ağustos 2022

1 Yorum

Finans Kapital Partisi: AKP

AKP bir halk partisi değildir, mali sermaye (finans kapital) partisidir. Yani AKP fiilen kapitalizmin en sömürücü kanadının siyasetteki temsilcisidir.

14 Ekim 2021’de bu köşede, “Mali sermaye partisi: AKP” başlığıyla konuyu incelemiştik. Önceki gün Merkez Bankası’nın politika faizini bir puan daha düşürerek 13’e indirmesiyle, AKP’nin bu özelliği daha da netleşti.

Kur Korumalı Mevduat soygunu

AKP’nin Kur Korumalı Mevduat projesi, pratikte hazineden bankacılık sistemine para transferiydi. Yüzde 17 faiz getirili sistem özetle şöyleydi: Parası olan bankaya para yatıracak, o paraya yüzde 14 faizi banka, kalan yüzde 3’ü hazine verecekti. Eğer dövizin yükselişi bunun üzerindeyse, o fark da hazineden ödenecekti.

Hazine kim? Hazinenin esas omurgasını “ücretli çalışanlar” oluşturuyor. Ücretli çalışanların da yarısı asgari ücretli. Yani bankaya yatıracak parası olanın faizini, bankaya yatıracak parası olmayan ödüyor özetle. Robin Hood’un fakirden alıp zengine vermesi kısaca…

Saray faizi bir puan düşürünce Kur Korumalı Mevduatta tablo şöyle olacak: Banka’nın vereceği faiz 14’ten 13’e düşecek, ücretli çalışanın vergisiyle oluşan hazinenin ekleyeceği faiz 3’ten 4’e yükselecek. Yani hazineden para transferi artacak.

13’le para topla, 40’la sat

Mali sermaye (finans kapital), yani bankalar sadece böyle mi kazanıyor? Hayır.

Asıl vurgun şöyle işliyor: Bankalar AKP’nin Kur Korumalı Mevduat kıyağıyla, ağırlıklı olarak orta sınıftan paraları yüzde 13 faizle topluyor. Sonra o paraları sanayiciye yüzde 40-45 faizle kredi olarak veriyor. Aradaki farkla da bankalar, yani mali sermaye, daha da büyüyor.

Bu arada bankalar yurtdışından, Londra’dan, New York’tan kredi alıp, Türk sanayicisine yine yüksek faizle veriyor. Böylece Türkiye’deki bankacılığın topladığı sermaye, fiilen uluslararası sermayeye kazanca dönüşüyor. Nitekim Türkiye bankacılık sektörünün yarısından fazlası artık yabancı.

Dolayısıyla AKP’nin ekonomi-politiği, bankacılığı, New York bankerlerini, Londra tefecilerini beslemiş oluyor.

Bankalar kâr rekoru kırıyor

Sayılarla anlatalım: Şu anda bankacılık sektörünün yaklaşık 3.3 trilyon liralık “TL mevduatı” var. Bunun yaklaşık yüzde 36’sı AKP’nin Kur Korumalı Mevduatlarından oluşuyor. Yani 1 trilyon liradan fazlası. Dolayısıyla bu büyüklükteki paraya faizi hazine, yani ücretli çalışanlar ödüyor.

Bankaların ise ağzı kulaklarında. Kârlılık rekoru üstüne rekor kırıyorlar. Bankalar birleşip parti kursa, AKP’nin kazandırdığından daha fazlasını kazandıramaz!

Kur Korumalı Mevduatın ilan edildiği 21 Aralık 2021’den 18 Ağustos 2022’ye kadar olan dönemde sınai endeksi yüzde 42, BIST100 yüzde 58 artarken bankacılık endeksi yüzde 82 yükselmiş (Yalçın Karatepe, İktidar kimi sübvanse ediyor?, Birgün, 19.8.2022).

Bankacılık ve Düzenleme Kurulu’nun (BDDK) açıklamasına göre bankalar Kur Korumalı Mevduat ile kârlarını katlıyor:

Örneğin “Bankacılık sektörü net kârı nisan ayı sonu itibarıyla, geçen yılın aynı ayına göre yaklaşık 5’e katlanarak 98,2 milyar TL oldu. Geçen yıl bankaların net karı 20,7 milyar TL idi.” (Dünya, 3.6.2022).

Örneğin “bankacılık sektörün haziran sonu itibarıyla ilk altı ay dönem net kârı 169 milyar 145 milyon lira oldu” (Cumhuriyet, 4.8.2022).

Asgari ücretliden sanayiciye herkes kaybediyor

Kısacası, AKP ile bankalar yani mali sermaye / finans kapital çok mutlu. Finans kapital kârına bakar; parlamenter rejim yıkılmış mı, tek adam rejimi mi var, eğitim imam hatipleşmiş mi, pazarda domates kaç lira olmuş, işçi ücreti ne kadar yükselmiş, işsizlik artmış mı, umurunda olmaz…

Sonuç olarak finans kapital ve onun siyasi temsilcisi AKP karşısında, asgari ücretliden sanayiciye kadar tüm sınıflar kaybediyor. Kuşkusuz en çok kaybeden en alttakiler.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ağustos 2022

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: