Archive for category Politika Yazıları

HİNDİSTAN-ÇİN GERGİNLİĞİ ABD’YE YARAR

Çin ile Hindistan arasındaki sınır sorununun iki ülkeyi karşı karşıya getirmesi ABD’yi oldukça memnun ediyor. Geçen hafta iki ülke askerlerinin sınır hattında çatışması ve 20 Hint askerinin ölümü, ABD için bulunmaz fırsattı… 

Hindistan Çin’le ne kadar karşı karşıya gelirse, o kadar ABD’ye yanaşacak; Washington’un hesabı ve isteği bu….

Hindistan’ın ABD’nin yanında olması ise hızla küresel liderliğe yükselen Çin’i durdurabilmesi ya da dengeleyebilmesi demektir…

ABD’NİN HİNT-PASİFİK STRATEJİSİ

Nitekim ABD tüm stratejik planlamasını buna göre yapmaktadır:

1. ABD “Asya-Pasifik stratejisini”, Haziran 2019’da “Hint-Pasifik stratejisi” diye güncelledi.

2. ABD Çin’e karşı ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya dörtlüsünden oluşan bir cephe inşa etmeye çalışıyor.

3. ABD dört yeni katılımla, G-7’yi G-11’e dönüştürmek istiyor. O dört ülke Hindistan, Avustralya, Güney Kore ve Rusya. ABD’nin amacı G-11ile Çin’i yalnızlaştırmak. Rusya bu nedenle G-11’e itiraz etti.

BEIJİNG VE MOSKOVA’NIN ŞİÖ VE BRICS HAMLESİ

Aslında hem Beijing hem de Moskova, ABD’nin Hindistan’ı “geni Batı” içine dahil etmeye çalıştığını uzun süredir biliyordu. Yıllardır süren Hindistan-Pakistan sorununu da ABD bu amaçla değerlendirmeye çalışıyordu.

ABD ayrıca Çin’in Hindistan’la tarihi sınır sorununun bulunmasını ve Hindistan-Pakistan sorunlarında Çin’in Pakistan’ın yanında konumlanmasını da Hindistan’ı yanına çekebilmenin fırsatları olarak görüyor ve değerlendirmeye çalışıyordu.

Ancak Beijing ve Moskova, 21. yüzyılda ABD’nin planlamalarını boşa çıkaran önemli diplomatik hamleler yaptılar; Hindistan’ı, Pakistan’la birlikte Şanghay İşbirliği Örgütü’ne aldılar; diğer yandan Hindistan’la BRICS’te buluştular…

Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan BRICS dev bir ekonomik topluluk haline geldi…

HİNDİSTAN ABD’YLE DEĞİL, ÇİN’LE BÜYÜR

İçte ABD 20 yıla dayanan bu gelişmeyi tersine çevirmenin aracı olarak görüyor Çin-Hindistan sınır sorununu…

Hindistan’ı ŞİÖ’den ve BRICS’ten koparmak ve ABD’nin Çin’e karşı oluşturduğu platformlara dahil etmek, ABD’nin en kritik önemdeki hedefidir…

Şundan:

ABD’nin “büyük rekabet” içerisinde Çin’e karşı şansı gittikçe azalıyor. Büyüyen ve küresel liderliği almaya hazırlanan Çin’i, ABD ancak Çin kadar nüfusu olan ve ekonomisi hızlı gelişme potansiyeli taşıyan Hindistan’la dengeleyebilir…

Hindistan’ın ABD’nin bu büyük oyununa alet olup olmaması sadece Hint-Pasifik bölgesini değil, tüm dünyayı etkileyecek.

Ancak Hindistan’ın ABD’yle hareket etmesi, son tahlilde Hindistan’a bir kazanç sağlamayacak. Zira Hindistan Asya’da, ŞİÖ’de, BRICS’te Çin ve Rusya’yla birlikte hareket ettiği için hızla gelişmektedir…

Yani Hindistan’ın ABD’yle değil Çin’le büyüdüğü ve büyüyeceği en önemli gerçekliktir.

ASYA YÜZYILI, ÇİN-HİNDİSTAN-RUSYA İTTİFAKIYLA GERÇEKLEŞİR

O nedenle Hindistan çok dikkatli hareket etmelidir. ŞİÖ ve BRICS birlikteliklerinden vazgeçmesi Delhi için büyük kayıp olur…

Çin ve Rusya da, Asya devi Hindistan’ı ABD’nin yanına itmemenin koşullarını oluşturmaya çalışmalıdır.

Çin, Hindistan ve Rusya üçlüsünün işbirliği ve ittifakı, Asya Yüzyılının gerçekleştirmenin biricik yolu ve güvencesidir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
23 Haziran 2020

4 Yorum

ABD’yle ortak çalışmanın iki tehlikesi

Türk-Amerikan ilişkilerinde hangi sorunlar var?

En büyük sorun ABD’nin PKK’ye her türlü desteği vermesi ve bu örgütün Suriye koluna, tıpkı daha önce Irak’ta Barzani’ye yaptığı gibi bir devletçik kurdurmaya çalışmasıdır.

Bir diğer sorun ABD’nin FETÖ’yü desteklemesi ve Fethullah Gülen’i Türkiye’ye iade etmemesidir.

Öte yandan ABD’nin Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı cepheyle hareket ediyor olması da önemli sorunlardan biridir.

S-400 sorunu, Washington’a göre Türk-Amerikan ilişkilerindeki en önemli sorundur. F-35 sorunu ise S-400 sorununa bağlanmış bir alt sorundur. Ama S-400 aynı zamanda Ankara açısından bir karttır. Halkbank gibi konular da yine temel sorunlarda kullanılan kartlardandır.

Kuşkusuz başka sorunlar da vardır ama bugün ele alacağımız konu çerçevesindeki belli başlı sorunlar bunlardır.

Çıkarlar tablosu

Erdoğan’ın “ittifakı sürdürme” mektubu, Çavuşoğlu’nun “ortak çalışma” ilanı, “ABD’yle yeniden ortak çalışmanın getirileri” üzerine Kalın’dan Oktay’a pek çok AKP’linin açıklamaları…

Şimdi soru şu: Türkiye Libya’da ABD’yle ortak çalışabilme noktasına nasıl geldi? Tüm diğer sorunlar, sorun olma özelliğini korurken, hiçbir sorun yokmuş gibi Libya’da ortak çalışma yapılabilir mi? Bunun mümkün olmadığı ortada…

Libya’da Türk-Amerikan ortak çalışması için iki tarafın da çıkar ortaklığı gerekir.

Washington için tablo şöyle: Birincisi, Libya’da ortak çalışmayı Türk-Rus ilişkilerini baltalamanın bir fırsatı olarak görüyorlar. İkincisi, bunun Suriye’ye olumlu yansıyacağını düşünüyorlar; ona uygun hazırlıklar da (Sezar yasası, Barzani-PKK anlaşması) yapıyorlar. Üçüncüsü Rusya’nın Kuzey Afrika’daki varlığına karşı “anlaşma yapılmış” bir Türkiye’nin dengeleyici olacağını varsayıyorlar.

Ankara için de tablo şöyle: Birincisi, Libya’da ABD ile ortak çalışmanın Rusya’ya karşı pozisyonu güçlendireceğini hesaplıyorlar. İkincisi bu işbirliğinin sıkışık ekonomik tablolar için bir anahtar görevi göreceğini düşünüyorlar. Üçüncüsü ve en kritiği, bunun Suriye’de bir getiri oluşturmasını planlıyorlar!

S-400 ve Halkbank tavizleri

Tüm bu çıkarlar tablosu, ortak çalışma için yeterli mi? Pek mümkün görünmüyor. Bu gibi durumlarda “çıkarları” destekleyen “tavizlerin” de masada olması gerekir. İşte o noktada karşımıza S-400 ve Halkbank konuları çıkıyor.

S-400’de durum ne? Sistem nisanda çalıştırılacaktı, salgın “bahanesiyle” ertelendi. Bahane diyoruz, çünkü birincisi salgın bir silah sistemini çalıştırmaya engel değildir, ikincisi de madem 1 Haziran’da normalleşme başladı, o zaman sistem artık çalıştırabilir! Görünen o ki, “ortak çalışma”nın nasıl ilerleyeceğine bağlı olarak S-400 Ankara tarafından bir pazarlık kartı olarak kullanılmaya devam edecek.

Halkbank’ta durum ne? Son olarak Trump’ın Halkbank davasının savcısı Geoffrey Berman’ı görevden aldığı açıklandı. (Berman’ın görevden alınmadan hemen önce istifa ettiği de belirtiliyor). Trump’ın eski ulusal güvenlik danışmanı Bolton’ın kitabında yazdığına göre Trump bu konuda Erdoğan’a şunu demişti: “Halkbank sorunu Obama döneminden kalma savcılar değiştiğinde çözülecek.

Nitekim Erdoğan daha önce “Trump’la Halk Bankası konusunu konuştum. İki bakanımıza yaptırım kalktı.” demişti, bir süre sonra da Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla serbest bırakılmıştı.

Fırat’ın doğusuna tahkimat

Gelelim asıl meseleye; bu ortak çalışmanın Suriye’ye nasıl yansıyacağına, bu konuda Ankara ve Washington’un beklentilerine…

Washington açısından Suriye meselesinde temel hedef en başından beri Suriye’nin kuzeyinde bir Amerikan koridoru kurmaktır. Bunu, Irak’ın kuzeyindeki koridorla birleştirip Doğu Akdeniz’e açmak istemektedir.

Bu olmadı; Türkiye’nin koridora müdahalesinden Esad yönetiminin iyi direnmesine kadar bir dizi nedenle ABD hedefini gerçekleştiremedi. Ancak bir fırsattan yararlanarak hedefini ileride gerçekleştirebilmek üzere parçalı olarak ayakta tuttu: AKP’nin Fırat’ın batısında ÖSO koridoru kurma hayalini bir fırsata dönüştürerek Fırat’ın doğusundaki PYD koridorunu korudu. Nitekim Fırat’ın doğusu Ankara’nın gündeminden uzun bir süre önce düşmüştü!

Şimdi ABD Libya’daki ortak çalışmayı da fırsata çevirerek Fırat’ın doğusunu tahkim ediyor. Nasıl? Barzani ile PKK’nin Suriye kolu PYD’yi anlaştırarak!

Tuzak ortada: Fırat’ın doğusundaki özerk yapının “dokunulmazlığı”, artık AKP’nin müttefiki Barzani de içinde yer aldığından, biraz daha artacaktır!

Ne yapmalı?

1. Libya, Doğu Akdeniz ve Suriye artık tek cephedir ve Libya’da ABD’yle ortak çalışma, Türkiye’yi Doğu Akdeniz ve Suriye’de taviz vermeye zorlar.

2. Fırat’ın batısında ÖSO koridoru kurma ajandası olan, Fırat’ın doğusundaki Amerikan koridoruna razı olur!

Ankara’nın son tahlilde savaşlara gebelik yapan jeopolitikçi anlayıştan çıkıp, Atatürk’ün “komşularla barış ve güvenlik kuşağı” kurma anlayışına dönmesi, “beka” meselesidir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Haziran 2020

2 Yorum

AKP’nin dış politikası

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu önce ABD merkezli Türk-Amerikan Ulusal Yönlendirme Komitesinin (TASC) video-konferansla düzenlediği panelde, ardından CNNTürk’te, Türk dış politikasına dair kapsamlı değerlendirmeler yaptı.

Bu değerlendirmeler, AKP’nin dış politikasını anlamamızı sağlamakta ve bundan sonraki yönüne dair ipuçları içermektedir. O nedenle önemle üzerinde duracağız.

Çavuşoğlu’nun Türk dış politikası değerlendirmelerini Irak, Suriye ve Libya düzlemlerinde ele alacağız. Kuşkusuz bu düzlemleri ele almak, aynı zamanda Türkiye’nin ABD ve Rusya’yla ilişkilerini de ele almak demektir.

‘Rusya ile ayrı, ABD ile aynı’

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Türkiye ile ABD’nin Irak politikasının birbirine yakın” olduğunu söylüyor!

Demek ki ayrılık konuları Irak’ta değil, Suriye’de! Ancak Çavuşoğlu’nun açıklamalarına göre orada da makas kapanıyor, hatta en kritik konu olan İdlib’de AKP en büyük desteği ABD’den gördüğünü açıklıyor: “İdlib harekatımızdan sonra en güçlü desteği ABD’den gördük. İdlib’de duruşumuzda en çok desteği ABD’den gördük. Rusya ile İdlib’de karşı karşıya geldik.

Sadece İdlib’de değil, Çavuşoğlu Şam yönetimi konusunda da ABD ile yan yana, Rusya ile karşı karşıya olduklarını söylüyor: “Rejim konusunda Rusya ile ayrı, ABD ile aynı düşünüyoruz.

Neyse ki Çavuşoğlu devamında şu ayrımı -hâlâ- ortaya koyabiliyor: “Rejim konusunda ABD ile aynı düşünüyoruz diye ABD’nin Suriye’yi bölme çabalarına destek vermiyoruz.

Ancak Fırat’ın batısında nüfuz bölgesi kurma özel hedefinin, pratikte Türkiye’yi Fırat’ın doğusundaki Amerikan nüfuz bölgesini tanımaya götürme riski taşıdığını önemle yineleyelim!

Libya’da ABD’yle ortak çalışma

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Libya düzleminde ise yeni bir duruma işaret etti: Türkiye ile ABD’nin Libya’da birlikte çalışmaya başlayacağını duyurdu!

Ufuk Ötesi köşemizi okuyanlar için kuşkusuz bu sürpriz değil. Erdoğan’ın 29 Nisan’da Trump’a yazdığı o “ittifakı sürdürme” teklifli mektuptan itibaren hemen tüm gelişmeler zaten adım adım “ortak çalışma”ya doğru ilerliyordu. Artık bunu ilan da etmiş oldular.

Ancak yine bu köşede belirttiğimiz gibi, Libya, Doğu Akdeniz ve Suriye artık tek bir cephedir; Türkiye’nin Libya’da Rusya’ya karşı ABD ile ortak çalışmaya başlaması, Suriye’de Rusya’yla ortak çalışmasını baltalar ve ardından da ABD’yle ortak çalışmaya zorlar!

Bu ise Fırat’ın doğusuna dair kırmızıçizgiyi pembeleştirir!

Nitekim tam da bu süreçte ABD’nin Suriye’de iki önemli adım attığına dikkatinizi çekmek isterim: Birincisi, ABD Sezar Yasası ile Esad yönetimine yaptırım başlattı; bununla ekonomik sıkıntılar üzerinden halkı yönetime karşı kışkırtmayı hedefliyor. İkincisi ise Fırat’ın doğusunda Barzani ile PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG’yi aynı cephede birleştirmeye çalışıyor; nitekim taraflar ABD’li yetkililerin huzurunda bu konuda bir anlaşmaya vardılar!

Neo-Abdülhamitçilik

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “son zamanlarda ABD ile aramızda bir yumuşa söz konusu” diyor ve ekliyor: “Biz ne Avrupa’dan uzaklaştık ne de Rusya’ya yaklaştık. ABD ile müttefikiz diye neden Rusya ile kötü olalım.

Bu cümlenin anlamı ne? ABD’yle müttefiklik var, Avrupa’dan uzaklaşma yok, Rusya’ya yakınlaşma yok.

AKP’nin eski savunma bakanlarından Fikri Işık, geçenlerde ABD’lilere şu mesajı işte bu nedenle veriyordu: “Rusya’yla ilişkimiz stratejik değil, taktik!

Gerek Çavuşoğlu gerekse Işık, yıllardır AKP dış politikasını tanımlamakta kullandığımız Neo-Abdülhamitçilik benzetmemizi doğrulamışlar aslında. Şöyle tarif ettik hep: “Neo-Andülhamitçilik; Rusya’yla Suriye’de alan açmak, bunu ABD’yle pazarlıkta kullanmak, iki gücü de AB ile dengelemeye çalışmaktır.”

Ancak dün olduğu gibi bugün de, sözde dengeci olan bu dış politika yöntemi felaket getirme potansiyeli taşımaktadır!

AKP’nin dış politikası ile Türkiye’nin çıkarına olan dış politika arasında makas yeniden açılmaya başlamaktadır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Haziran 2020

5 Yorum

Ankara-Moskova hattına sabotaj

Rus bakanların Türkiye ziyareti neden ertelendi? Sorunun biri taktik, diğer stratejik düzlemde iki yanıtı var.

Taktik düzlemdeki yanıtı şu: Ankara ile Moskova’nın destekledikleri taraflar üzerinde baskı kurarak önce ateşkes sonra da barış masası kurması, üzerinde mutabık oldukları yol haritasıydı. Nitekim Ankara bunu gereği olarak, istemediği halde Hafter’le aynı platformda buluştu.

Moskova o mutabakatın şimdi de uygulanmasını istiyor. Ankara ise desteklediği Serrac güçlerinin sahada kazandığı inisiyatifi biraz daha değerlendirmeden masaya yeniden oturmak istemiyor. Pratikte durum şu: Moskova hemen ateşkes istiyor, Ankara ise masaya oturmadan önce Serrac’ın Sirte’yi de almasını istiyor.

Ankara bunun birincisi Moskova’yı “Hafter’siz çözüm arayışına” zorlayacağını, ikincisi de olası “bölünmüş Libya” haritasında alan kazandıracağını hesaplıyor.

Hafter sahada kaybettikçe, Ankara’nın “masaya darbeci Hafter değil, Akile Salih otursun” önerisine Moskova’nın yakınlaşacağı düşünülüyor; ki var böyle bir olasılık.

AKP-ABD işbirliği

Stratejik düzlemdeki yanıtı ise bu köşede daha ince incelemiştik: Ankara, Libya’da Moskova’ya karşı kazanım elde edebilmek için Washington’a işbirliği önerdi!

Evet, Erdoğan 29 Nisan’da Trump’a bir mektup yazdı ve “Suriye ve Libya başta olmak üzere, bölgemizdeki son gelişmeler, Türk-ABD ittifakının ve işbirliğinin en güçlü şekilde sürdürülmesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir.” dedi.

Ardından Erdoğan 8 Haziran’da Trump’la telefona görüştü ve “Libya konusunda ABD-Türkiye arasında süreçle ilgili yeni bir dönem başlayabilir. Yaptığımız görüşmede bazı mutabakatlarımız oldu.” dedi.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da “İki başkanın dışişleri ve savunma bakanları ile istihbarat başkanları ve ulusal güvenlik danışmanlarını bu mutabakatları detaylandırmak üzere görevlendirdiğini” açıkladı.

ABD-NATO-AKP mutabakatı

Bu işbirliği, kuşkusuz Ankara-Brüksel-Washington üçgeninde mutabık kalınan “Rusya Libya’da üs kurmamalı” görüşünün de gereği…

Erdoğan ve Çavuşoğlu’nun son iki ayda NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ile yaptıkları görüşmeler ve Brüksel’in Ankara’nın arkaladığı Serrac hükümetine destek pozisyonu alması…

ABD’nin Afrika Kuvvetlerinin Libya’da Rus uçakları varlığına işaret etmesi, Libya’daki Rus varlığına karşı Tunus’a asker yerleştirme önerileri…

Kısacası ABD ve NATO için Libya’da Rus varlığı, aynı zamanda Türk-Rus işbirliğine sokulacak kama değeri taşımaktadır ve son iki ayda yaşananlar ABD’nin önce Libya’da, ardından Suriye’de bu işbirliğini bozma hedefiyle ilgilidir.

ABD için sabotaj fırsatı

Kısa adı JINSA olan “Amerika’nın Ulusal Güvenliği İçin Yahudi Enstitüsü”nün bu konuyu masaya yatırdığı toplantısı oldukça önemli.

Amerikan İlerleme Merkezi’nden Türkiye uzmanı Alan Makovsky ile ABD Dış Politika Konseyi Türkiye uzmanlarından Svante Cornell, Türkiye’nin Libya politikası ile bunun üzerinden Türk-Amerikan ilişkisinin olası seyrini tartıştılar.

Cornell, ülkesinin Libya politikasını şu sözlerle özetliyor: “Amerika politikası açısından bakıldığında, Türkiye’yi dengede tutmak gerekiyor. Bir yandan da Amerika’da bu durum Türkiye ve Rusya’yı bir şekilde ayırmak için bir fırsat olarak olarak görülüyor.”

Makovsky de benzer şekilde Washington’un meseleye nasıl baktığını ortaya koyuyor: “Amerikan yönetiminde Türkiye’ye sempati duyanlar ve Rusya karşıtları bir araya gelerek bunu ABD-Türkiye ilişkilerini geliştirme fırsatı olarak görüyor.” (16.6.2020)

Yani Libya’daki durum Washington açısından Ankara-Moskova işbirliğini bozma ve Ankara-Washington ilişkisini onarma fırsatı olarak görülüyor.

Amerikancılık değil, Asyacılık kazanacak!

Nitekim Erdoğan’ın Trump’a 29 Nisan’da gönderdiği “ittifakı sürdürme” talepli mektuptan bu yana AKP içindeki güçlü Amerikancı damar da canlanmış durumda.

O damarın sözcüleri ABD’ye “Rusya’yla ilişkimiz stratejik değil, taktik” diyerek göz kırpıyordu zaten bir süredir.

Şimdi Libya’da ABD ile hareket etmenin Türkiye’ye neler kazandıracağı üzerine varsayımlar sıralıyorlar, S-400’lerin pakette tutulmasının hayatın sonu olmadığını pazarlıyorlar, heybelerinden Türk-Rus tarihine ait düşmanlık örnekleri çıkarıyorlar…

Ankara’nın tek cephe haline gelmiş Suriye-Doğu Akdeniz-Libya hattında yeniden açık bir Amerikancı çizgi izlemesi, tarihi bir hata olacaktır.

Bu elbette Türkiye için derslerle dolu bir süreçtir: Hiç değilse iktidarda kalabilmek için her ödünü vermeye açık hükümetlerle stratejik sorunların çözülemeyeceği anlaşılmış olacaktır. Yoksa Asya Yüzyılı’nın başladığı şartlarda ülkemizi Atlantik kampında tutabilmeleri zaten son tahlilde mümkün olmayacaktır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Haziran 2020

2 Yorum

KÜRESEL LİDERLİĞİN SEMBOLÜ: 5G

Küresel liderlik mücadelesinin en önde gelen mücadele alanlarından biri 5G’dir. 5G’yi en çok ülkede kimin kuracağı, yeni dünyanın nasıl şekilleneceğinin de bir bakıma işareti olacak. O nedenle bu alanda kıran kırana bir mücadele var.

Fakat mücadele iki ülkeden hangisinin daha çok 5G kuracağı şeklinden çok, birinin kurmaya çalışması, diğerinin de önlemeye çalışması şeklinde sürmektedir.

ABD KENDİ YAPTIĞINI BAŞKASINDAN DA BEKLİYOR

5G neden önemli? Çünkü 5G, veri trafiğini yönetmek demek. O trafiği yönetenin para trafiğini de, güvenlik trafiğini de yöneteceği düşünülüyor.

Tabii bu daha çok ABD’nin suçlaması: Kendisi yıllarca böyle yaptığı için, kendi teknolojisini başkasına sattığında ona karşı kullandığı için, başkasının da aynı şeyi yapacağını düşünüyor haklı olarak…

Bu elbette mümkün ancak “yeni bir dünya” kurulurken bunu önleyebilmek de mümkün!

Zira teknolojiyi sattığına karşı kötü amaçla kullanmak, süper devlet hastalığıdır; çok merkezli dünyanın kolektif yönetiminde o hastalık geride bırakılabilir…

ABD’NİN İKİ ÇIKMAZI

Girişte belirttik: ABD ile Çin arasındaki 5G rekabeti, iki ülkenin 5G kurması rekabeti şeklinde değil, Çin’in kurmaya, ABD’nin ise önlemeye çalışması şeklinde sürmektedir.

Çünkü 5G teknolojisinde Çinli şirketler açık ara öndedir.

Bu ABD’yi iki şeye yönlendirmektedir: Birincisi kendi şirketlerini Çin’in 5G sağlayıcılarıyla rekabet edebilmeye teşvik etmekte; ikincisi de 5G için Çinli şirketlerle anlaşmaya giden “müttefiklerini” durdurmaya çalışmakta.

ABD bunun için en yakın müttefiklerini gerekirse tehdit de ediyor!

Son ve en önemli örneği İngiltere!

TRUMP JOHNSON’LA TARTIŞTI

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, müttefiki İngiltere’yi 5G konusunda uyardı ve safını seçmesini istedi! Pompeo, Londra merkezli HSBC bankasını da fırçaladı!

ABD, İngiltere, 5G, HSBC…

Aradaki bağlantıyı anlatabilmek için kronolojiyi izleyelim:

ABD yönetimi müttefiki İngiltere’nin sınırlı bile olsa Huawei’ye 5G altyapısı kurulmasında rol vermemesini istiyor; bunun ulusal güvenliği tehlikeye atacağını savunuyor ve Washington-Londra arasında istihbarat paylaşımına engel oluşturacağını iddia ediyor.

İngiltere buna rağmen şubat ayında Çinli teknoloji şirketi Huawei’ye ülkenin 5G altyapısında hizmet sağlayıcı olarak yer verme kararı almıştı. Bu kararın ardından Donald Trump’ın Boris Johnson’la telefonda sertçe tartıştığı İngiliz basınına yansımıştı.

Ancak buna rağmen İngiltere, Çin’in nükleer enerji santralleri kurma taahhüdünü sürdürmesini de göz önünde bulundurarak, Huawei’nin 5G ağını kurmasına belli ölçülerde izin sağlayabileceğinin işaretlerini veriyor.

Nitekim Londra’nın bu konudaki temel yaklaşımı şu resmî açıklamasıdır: “Başbakan, piyasanın çeşitlendirilmesi ve az sayıda şirketin hakimiyetinin kırılması için benzer düşünen ülkelerin birlikte çalışmasının önemini vurguladı.”

HSBC’NİN ROLÜ

HSBC Yönetim Kurulu Başkanı Mark Tucker, İngiltere Başbakanı Boris Johnson ile bu ayın başında gizli bir görüşme yaptı. Ancak görüşme 7 Haziran’da medyaya yansıdı.

Haberlere göre Tucker, Johnson’a özetle Huawei’nin ağ donanımını yasaklamaması gerektiğini, aksi takdirde HSBC’nin Çin’de misillemeye uğrayabileceğini söylemişti.

HSBC Hong Kong’da kurulmuştu ama Londra merkezli bir bankaydı. Üstelik Hong Kong’daki en büyük iki bankadan biriydi ve Çin’de de çok geniş iş sahasına sahipti.

HSBC’nin İngiltere Başbakanı’ndan talebi Washington’u köpürttü ve devreye ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo girdi.

POMPEO’NUN ŞANTAJI

Pompeo öncelike HSBC’yi hedef aldı. ABD Dışişleri Bakanı, HSBC’yi Hong Kong sorununda Pekin’e “biat etmekle” suçladı! (11.6.2020).

Pompeo ikinci olarak, son dönemde sıkça yaptığı gibi Çin Komünist Partisi’ni (ÇKP) suçladı. ABD Dışişleri Bakanı, ÇKP’yi İngiltere (Britanya) bankalarının Çin’deki işlerini Londra’ya karşı siyasi baskı aracı olarak kullanmakla suçladı.

Pompeo üçüncü olarak da doğrudan Londra yönetimine seslendi ve “safını seçmesini” istedi! ABD Dışişleri Bakanı, Huawei’den vazgeçmesi halinde Londra’nın yanında olacaklarını söyledi: “ABD, Britanya’daki dostlarımıza duydukları her türlü ihtiyaç konusunda yardım etmeye hazırdır. Bu yardımlar güvenlikli, dayanıklı nükleer enerji santrali inşa etmekten yurttaşların mahremiyetini koruyan güvenilir 5G teknolojisi geliştirmeye kadar uzanır.”

ABD’NİN GERİ ADIMI

Ancak bu şantajlara, bu tehditlere rağmen bir de teknoloji dünyasının kendi gerçekleri var. O da şu: 5G altyapısı kurmak konusunda Çinli Huawei lider konumda ve ABD bunu engelleyebilecek durumda değil.

Huawei’ye dünya çapında ambargo uygulamaları bunu engellemedi nitekim…

O nedenle ABD bu konuda geri adımlar atmaya mecbur ve de atmaya başladı: Örneğin ABD Ticaret Bakanlığı, Amerikan şirketlerinin Huawei ile iş yapmasına yönelik kısıtlamaları, 5G standartlarında birlikte çalışabilmelerine izin verecek şekilde değiştirmek durumunda kaldı! (16.6.2020).

Kuşkusuz bunda ABD’nin kaçınılmaz olarak Huawei’nin teknoloji seviyesinden yararlanma ihtiyacı var öncelikle…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
16 Haziran 2017

2 Yorum

Sınıf bağışıklığı ve siyah öfke

Normalleşme dedikleri, bir tercih değil zorunluluktur. Bu ABD için de böyledir, Türkiye için de…

Trump’ın normalleşme yani “ekonomiyi çalıştırma” isteğiyle, Erdoğan’ın isteği aynı nedenledir: Kötü ekonomi tablosu…

Deprem ve salgın gibi sorunlar, ekonomide kamu ağırlığı güçlü olan devletlerin üstünden daha kolay kalkacağı sorunlardır. Amerika ve ona benzetilmeye çalışılan “küçük Amerika: Türkiye” ise bu eksiklik nedeniyle zorlandı, zorlanıyor…

Tam tedbir, yarım tedbir farkı

Çin’in başarısı, ABD’nin başarısızlığı ve Türkiye’nin yarım başarısı bu nedenledir: Çin’in iki aylık “tam tedbir” uygulayacağı rezervi vardı; ABD’nin yok ve Türkiye, neyse ki kamuculuktan kalma sağlık anlayışına ve insan birikimine sahipti…

ABD ve Türkiye o nedenle “tam tedbir” uygulayamadı, “yarım tedbir”le idare etmeye çalıştı. Ancak salgınla mücadeleler savaş gibidir; yarım tedbir olmaz, tam tedbir gerektirir!

Salgınla mücadele başarısında ölçü son tahlilde sayılardır: Vaka sayısı Çin’deki 84 bin, ABD’de 2 milyon 84 bin ve Türkiye’de 177 bindir. Çin’in nüfusunun ABD’nin 4, Türkiye’nin 18 katı olduğunu belirtelim!

Bu tabloya rağmen ABD ve Türkiye normalleşmeye geçti, çünkü ekonomi iyi değil…

Sürü bağışıklığı

Salgın bitmediğine ve dünya verilerine bakılırsa gerilemediğine göre, normalleşme artık bir “ekonomi faaliyeti” olmanın ötesinde, bir sürü bağışıklığı hatta “sınıf bağışıklığı”dır!

Anımsarsanız salgın ilk küreselleştiğinde, İngiltere başta olmak üzere bazı kuzey ülkeleri “sürü bağışıklığı” modelini uygulamaya başlamıştı. Bu model bir önlem alınmaması ve topluma yayılması için salgının doğal akışına bırakılmasıydı. Böylece yaşlılar, hastalar, zayıflar temizlenirdi!

Bu, sömürgeci İngiliz zihniyetinin güncel versiyonuydu!

Neyse ki o yanlıştan çabuk döndüler ve “sürü bağışıklığı” modelini bıraktılar. Ancak buna rağmen İngiltere’de vaka sayısı yarım milyonu aştı ve dünyada en fazla vaka görülen üçüncü ülke konumunda…

Sınıf bağışıklığı

Salgın sürmesine rağmen ekonomiyi çalıştırmak adına hayatı normalleştirmek, bir çeşit sürü bağışıklığı hatta sınıf bağışıklığıdır: Zira ekonomiyi çalıştırmak için salgınla temas riski artarak çalışmak zorunda kalacak olanlar alt sınıflardır, ezilenlerdir…

Orta sınıfların bile bir bölümünün evinde çalışabilme olanağı vardır ama hizmet sektöründe çalışanların, kargocuların, temizlik görevlilerinin, atölyelerde çalışan emekçilerin, kısacası beden gücüyle geçinmek zorunda olanların böyle bir lüksü yoktur…

Ve ekonomiyi çalıştırmak üzere işlerine gidecek bu emekçilerin “özel araçları, özel şoförleri” yoktur; en fazla topluca bindikleri servisleri vardır ve çoğunluğu otobüsü, metroyu kullanmaktadır.

Tam tedbir için kaynak var

Son veriler ikinci bir dalga olasılığının arttığını ortaya koymaktadır. Nitekim Bilim Kurulu üyeleri bu olasılık nedeniyle uyarmaktadır. Örneğin Prof. Dr. Tevfik Özlü şöyle demektedir: “Bugünkü rakamlar bize alarm çalıyor şu anda. Tekrar eskiye dönebiliriz, yasaklar gelebilir, her şey geriye dönebilir diye bizi uyarıyor.”

Türkiye “ekonomik zorunluluktan” kaynaklı normalleşmeden hemen vazgeçmeli ve Bilim Kurulu’nun önerileri “tam ve kesin” uygulanmalıdır!

Haliyle, “hani normalleşme hükümetin bir tercihi değil, ekonomik zorunluluk demiştiniz?” diyebilirsiniz, haklısınız. Ancak “tam tedbir” uygulayabilmek için kaynak var! Sadece hükümetin “geçiş garantili köprü ve yol ihaleleri” nedeniyle ödeyeceklerimizi bir yıl ödemeyerek bile tam tedbiri alabiliriz! Saray danışmanlarına ve RTÜK başkanlarına banka yöneticiliği gibi ek maaş ayarlamaları başta olmak üzere on binlerce AKP profesyoneline üretilen ikinci, üçüncü maaşları hesaba katmıyoruz bile!

Salgının ekonomi-politiği

ABD’de “beyaz polis şiddetiyle” başlayan siyah öfke patlamasının, 1992 ya da 2014’teki benzerlerinden daha büyük olması, hatta bunun Avrupa’ya sıçraması, doğrudan salgınla ilgilidir.

Çünkü görüldü ki siyahlar ve hispanikler nüfusun yüzde 30’u olmasına rağmen, salgında ölüm oranları yüzde 50’den fazlaydı, kimi eyaletlerde yüzde 80’lere varıyordu!

Şundan: Çoğu alt sınıflara mensuptu; evden çalışma lüksleri yoktu ve en ağır işlerde çalışıyorlardı; hatta işsizlerdi… Bu tablo Amerikan sağlık sisteminin adaletsizliğiyle birleşince ortaya siyahların aleyhine vahim bir tablo oluştu.

Kısacası salgında ezilenler ölüyordu daha çok… Üstelik işsiz sayısının 45 milyon olduğu şartlarda, en zengin 400 ABD’linin serveti 3 trilyon dolara yükseliyordu!

İşte bu tablo siyah öfkeyi bu kez çok daha büyük bir patlamaya dönüştürdü.

Kısacası “virüsün bulaşmasının da tedavisinin de sınıfsal olduğu” gerçeği, acı bir şekilde doğrulanıyor hepimiz için…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Haziran 2020

5 Yorum

Kumpas 2.0’da ikinci dalga

Müyesser Yıldız neden tutuklandı? Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Murat Ağırel neden tutuklu?

Şehit MİT’çinin ve Libya operasyonunun deşifre edilmesi? Askeri casusluk? Devletin güvenliğine ilişkin bilgi ve belgeleri açıklama? Geçiniz…

Kumpas 2.0 yürürlüktedir; Barışlar ve Murat Ağırel’in tutuklanması birinci dalgaydı, Müyesser Yıldız’ın tutuklanması da ikinci dalga…

Devleti ele geçirme operasyonları

Ortada bir suç yoktur ve bu tutuklamalar kumpastır. Tıpkı Kumpas 1.0’da, yani Ergenekon ve Balyoz’da olduğu gibi…

O nedenle mesele kumpasın arkasındaki güç mücadelesini ve hedefi aydınlatmaktır.

Birinci kumpas AKP-FETÖ ortaklığının devleti ele geçirme operasyonuydu. Devleti birlikte ele geçirdiler ama birlikte yönetemediler. Zira “iktidarın paylaşılamaması” durumu bir yasaydı! İki taraf da devleti kendi üstüne yapmak için uğraştı. Biri diğerini “paralel devlet” ilan etti. En sonunda da tasfiye etti.

O günleri, bugünkü ağır siyasi iklim nedeniyle unutmuş olanlar için bir AKP yöneticisi hatırlattı: AKP Tanıtım ve Medya Başkan Yardımcısı Emre Cemil Ayvalı, CNN Türk’teki tartışma programında söyledi: “Kemalistlerle FETÖ’yü birbirine kırdırmak suretiyle yol aldık.” (10.6.2020).

Kumpas 1.0 olmasa 15 Temmuz yaşanmayacaktı

Peki Kemalistlerle FETÖ’yü neden birbirine kırdırmış AKP hükümeti? Onu da tane tane anlatıyor Ayvalı: “Birini müsteşar atayabilmem için onun genel müdür olarak 12 yılı doldurması lazımdı.

12 yıl dedikleri liyakat idi; devleti ele geçirmek için liyakati ortadan kaldırmış, operasyonlarla devlet içinde boşluk yaratmış ve devleti ele geçirmişlerdi…

Ki bunun en ağırı TSK içinde yaşandı: Sınav hırsızlığına göz yumarak FETÖ’cüleri orduya soktular, YAŞ’a müdahale ederek atılmalarını engellediler, tasfiye ettikleri generallerin yerini FETÖ’cülerle doldurdular!

Yani Ergenekon ve Balyoz kumpasları olmasaydı, 15 Temmuz darbe girişimi yaşanmayacaktı!

Makas değişikliği işaretleri

Bugünkü operasyonlar da dünkünün neredeyse kopyası: Aynı şekilde avukatlara arama ve el koyma tutanakları verilmedi, aynı şekilde suçlamalar önce yandaş basında servis edildi vs.

Ve aynı şekilde dalgalarla bir genel torba oluşturuldu: Birinci dalgada Odatv ve Yeniçağ vardı; ikinci dalgada yine Odatv ve TELE1… Üç AKP muhalifi kurum!

Mesele sadece AKP’ye muhalif olanların cezalandırılması mı?

Kumpas 1.0’dan biliyoruz ki, o kadar basit değil! Operasyonlar doğrudan güç mücadelesiyle ilgili…

AKP’nin ideolojik yayın organı Yeni Şafak’ın istihbaratçı köşe yazarı Bülent OrakoğluErgenekon tekrar faaliyete geçti” diyerek işareti veriyor zaten ve iz oluşturuyor: “Bu gizli ordunun 1 numarasının emekli bir orgeneral olduğu da biliniyor. Hatta bana göre ismi bile belli! Son dönemde enteresan ataklar yapan emekli bir üst düzey komutan.” (8.6.2020).

Açık ki bir yönü 30 Ağustos’u, bir yönü kötü ekonomi baskısı nedeniyle siyasal iklimi, bir yönü de dış politikadaki sıkışmışlığı aşmak için makas değişikliğini hedef alan bir kumpas bu…

Son dönemde AKP sözcülerinin ABD’li yetkililere “Rusya’yla ilişkilerimiz stratejik değil, taktik” demeleri ve Libya ile Suriye’de ABD’yle yeniden işbirliği yapma isteğinin dile getirildiği mektupların gönderilmesi önemle not edilmelidir.

Ve elbette 15 Temmuz izlerinin temizliğiyle ilgili olan tasfiyeler de!

Beka problemi

Ve unutmayın; kandırılmadılar. Tersine dün kandırdılar, bugün yine kandırmaya çalışıyorlar!

Fethullahçıların ne olduğunu gayet iyi biliyorlardı; devleti ele geçirmek için işbirliği yaptılar, günü geldiğinde de tasfiye ettiler. O işbirliğini ak’lamak adına da “kandırıldık” dediler!

Yani kandırıldık derken de aslında kandırıyorlardı: Binali Yıldırım’ın, Mustafa Elitaş’ın ve diğerlerinin ara sıra “Ergenekon ve Balyoz vardı ama FETÖ sulandırdı” diye çıkışlar yapması, hükümetin yeni operasyon olasılığını “Demokles’in kılıcı” gibi muhaliflerin üstünde sallaması demekti!

Ve aslında gayet açıklar: Dün, devleti ele geçirmek için FETÖ’yle işbirliği yaptılar, kendi ifadeleriyle Kemalistlerle FETÖ’cüleri birbirine kırdırdılar; bugün de kalan Kemalistleri, ulusalcıları, milliyetçileri temizlemeye hazırlanıyorlar!

Kumpas 1.0’ın, yani Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının Türkiye’ye maliyeti ortada.

O nedenle bugünler çok önemli: Yeni dalgalar ve makas değişikliği Türkiye’nin gerçek “beka” problemidir!

Yeni dalgaları ve makas değişikliğini önlemek, hepimizin yurttaşlık görevidir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Haziran 2020

3 Yorum

Libya’da tehlikeli AKP-ABD ortaklığı girişimi

Tayyip Erdoğan, 8 Haziran’da ABD Başkanı Donald Trump’la görüştü. Ne görüştüğünü de aynı akşam çıktığı televizyonda açıkladı: “Bu akşam yaptığımız görüşmeden sonra ABD-Türkiye arasında süreçle ilgili yeni bir dönem başlayabilir. Yaptığımız görüşmede bazı mutabakatlarımız oldu.

Mutabakatlar…

Nelerdir onlar, henüz bilmiyoruz. Ama bildiğimiz şu:

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu açıklıyor: “İki başkan bizleri görevlendirdiler. ‘Dışişleri bakanları, savunma bakanları ve istihbarat başkanları, güvenlik danışmanı birlikte bir çalışma yapsınlar, sonra biz bunu değerlendirelim’ dediler. Biz de önümüzdeki süreçte kendi muhataplarımızla, Libya’da barış, istikrar ve huzur için ne yapabiliriz, hangi adımlar atabiliriz, bunları konuşacağız” (Hürriyet, Abdülkadir Selvi, 10.6.2020).

Erdoğan’a Libya’da NATO desteği

Kuşkusuz bu gelişme iki nedenle sürpriz değil:

Birincisi, yazdık daha önce: Erdoğan’ın NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ile görüşmesinden çıkan sonuç, “NATO Trablus hükümetine destek verecek” şeklindeydi (15.5.2020).

İkincisi, çok yazdık daha önce: Erdoğan, neo-Abdülhamit’tir; Rusya ile kendisine alan açıyor, bunu ABD’yle pazarlığında kullanıyor, iki büyük gücü de AB ile dengelemeye çalışıyor.

Bu neo-Abdülhamitçi çizginin ilelebet götürülemeyeceği ve sert gerilemeye dönüşebileceği ise tarihseldir!

Erdoğan’ın Trump’a “ortaklık” mektubu

Erdoğan’ın Libya’da Rusya’ya karşı ABD-NATO desteği aradığı aslında ortadaydı.

Onu da yazdık: Erdoğan “Sayın başkan, değerli dostum” diye başlayan bir mektup yazdı Trump’a yakın zamanda. Bu bir “ittifakı sürdürme” mektubuydu…

Şöyle diyordu Erdoğan: “Suriye ve Libya başta olmak üzere, bölgemizdeki son gelişmeler, Türk-ABD ittifakının ve iş birliğinin en güçlü şekilde sürdürülmesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir.” (29.4.2020).

Erdoğan Suriye ve Libya’da ABD’yle işbirliği yapmak istediğini ilan ediyordu. Buna ABD’de karşı çıkacaklar için de ne yaptığını belirtiyordu mektubunda: “Umuyorum ki, önümüzdeki dönemde, Kongre ve ABD basını da, salgın sırasında sergilediğimiz bu dayanışmanın da etkisiyle, ilişkilerimizin stratejik önemini daha iyi kavrayacak ve ortak sorunlarımızla ortak mücadelemizin gerektirdiği anlayış içinde hareket edecektir.”

ABD’ye salgınla mücadele kapsamında gönderilen sağlık malzemeleri yardımı bir “gönül alma” işiydi yani; “maske diplomasisi”ydi bir nevi…

Yeterli miydi? Elbette hayır!

S-400 tavizi

S-400’lerin defalarca “Nisan’da aktive edilecek” diye ilan edilmesine rağmen, neden çalıştırılmadığının açıklaması da işte bu mektuptadır!

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın S-400’lerin çalıştırılmasını “koronavirüs salgını nedeniyle ertelediklerini” (30.4.2020) açıklaması elbette inandırıcı değildi. Zira salgın nedeniyle 2,5 milyar dolarlık savunma sistemi kutusunda tutulurken, uçaklar uçabiliyor, tanklar yürüyebiliyor, radarlar çalışabiliyordu!

Bu “salgın ertelemesi” açıklaması Moskova’nın da mizah duygularını gıdıklamış olmalı ki Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Aleksey Yerhov’un yorumuna şöyle yansıdı: “Satış yaptık. Sizden parayı aldım, aracı verdim. Araç sizin. İster plaja gidin, ister patates taşıyın, isterseniz üstüne makineli tüfek monte edin savaşa katılın, onu garajda saklamak sizin doğal hakkınız.” (4.6.2020).

Ne yapma(ma)lı?

En net gerçektir: Türkiye’nin ulusal çıkarları ABD’yle işbirliğinden değil, tersine ABD’ye karşı bölgeyle işbirliğinden geçiyor.

Dahası, gelişmelerin boyutu ve saflaşmalar; Suriye, Akdeniz ve Libya’nın artık tek bir cephe olduğunu gösteriyor. Yani Türkiye’nin Suriye’de Rusya’yla yaptığı işbirliğini Akdeniz ve Libya’ya da taşıması ve S-400’leri hemen (madem normalleşme başladı) çalıştırması gerekiyor!

Ancak AKP hükümeti, ekonomideki sıkışmanın da etkisiyle, hâlâ ABD’yi birlikte yol yürünebilecek bir “müttefik” olarak görüyor! (Kuşkusuz bunun ideolojik nedenleri var!)

Önümüzdeki dönemin asıl mücadele sahası işte bu zemindir: Türkiye “Asya Yüzyılı”na uygun olarak mı konumlanacak, yoksa kurumlarıyla Atlantik’te kalmayı sürdürecek mi?

Bunun dış politikadaki yanıtını Libya’da ve Suriye’de nasıl ilerleneceğinde; iç politikadaki yanıtını da yeniden başlayan “kumpas 2.0” operasyonlarının sürüp sürmeyeceğinde göreceğiz!

Hem orada hem burada aynı anda olunamayacak bir döneme giriliyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Haziran 2020

2 Yorum

AŞI VE SÜPER GÜÇ

ABD’nin “yeni bir dünya kuruluyor” endişesi ile Çin düşmanlığı doğru orantılı…

Amerikan rüyası bittikçe, ABD hegemonyası zayıfladıkça, ABD’nin küresel liderliği azaldıkça, Çin düşmanlığı da artıyor.

Salgın boyunca Beyaz Saray tarafından çapsız argümanlarla sürdürülen Çin düşmanlığı da bunun yansıması…

BEYAZ SARAY’IN SORUMSUZ “ÇÖZÜMÜ”

ABD yönetimi, Çin’de korona salgını başladığında durumdan memnundu; çünkü salgın küresel rakibi Çin’in ekonomisini zayıflatacaktı.

Olmadı, Çin sert önlemlerle salgını kontrol altına aldı. Dahası salgın Avrupa’ya oradan da Amerika’ya geçti. ABD salgının merkez üssü oldu. İnsani ve ekonomik tahribatı, Çin’deki tahribatından katbekat fazla oldu.

Salgın yayıldıkça, Amerikan halkı da başlarda virüsü ciddiye almayan ve salgına karşı başarılı mücadele edemeyen ABD Başkanı Donald Trump’a tepki gösterdi.

Beyaz Saray’ın bu beceriksizliğe bulduğu çözüm ise en hafifinden sorumsuzcaydı: Çin düşmanlığı!

AMERİKAN TEZGÂHLARI

ABD önce virüsün pasaportu varmış gibi ona “Çin virüsü” diyerek Beijing yönetimini hedef aldı.

Ardından Çin’in virüsle ilgili dünyayı geç bildirdiğini iddia etti. Oysa ABD istihbaratının Beyaz Saray’ı bilgilendirdiği ancak Trump’ın konuyu ciddiye almadığı ortaya çıktı.

Trump daha sonra Çin’in kontrolünde olduğunu iddia ederek Dünya Sağlık Örgütü’nü hedef aldı.

ABD’deki vaka/ölüm sayılarının vahim boyuta ulaşması üzerine, Trump bu kez “Çin’in sayıları yalan” demeye başladı.

Sonrasında da kendi istihbaratı tersi sonucu çıkarmasına rağmen, Çin’i “virüsü laboratuvarda üretmekle” suçladı.

Ve en sonunda Çin’i salgını durdurmamakla bile suçladı!

AŞI SAVAŞLARI

Trump yönetiminin Çin düşmanlığı şimdi de aşı üzerinden başladı!

Önce ABD İç Güvenlik Bakanlığı, Çin’i bilgisayar korsanları aracılığıyla ABD’de yürütülen aşı çalışmalarını çalmaya çalışmakla suçladı (11.5.2020).

Ardından da ABD Senatörü Rick Scott Çin’i “Batı ülkelerinin aşı çalışmalarını yavaşlatmaya veya sabote etmeye çalışmakla” suçladı! (7.6.2020)

Bejing hükümetinin ABD’de, ya da İngiltere’de sürdürülen bir aşı çalışmasını nasıl yavaşlatabildiği ise belli değil!

İddia o kadar absürt ki, Çin Dışişleri Sözcüsü Hua Çunying senatörden kanıt göstermesini istedi (8.6.2020).

Oysa ABD ya da bir başka Batılı ülkenin tersine, Çin daha şimdiden aşıyı dünyanın ve insanlığın hizmetine sunacağını ilan etti. Batıda aşının bulunmasıyla nasıl bir ekonomi yaratılacağı hesap edilirken, Çin Bilim ve Teknoloji Bakanı Wang Zhigang, geliştirdikleri koronavirüs aşısının tüm klinik testlerden sonra dünya çapında erişilebilir hale getirmeyi planladıklarını duyurdu (7.6.2020).

ALMANYA: ÇİN GELECEĞİN SÜPER GÜCÜ

Peki ABD yönetiminin bu tonda Çin düşmanlığının ve bu çapsızlıkta düşmanlığa tezgâh üretmesinin nedeni ne?

Aslında o nedeni en iyi Almanya Dışişleri Bakanı Haiko Maas açıkladı: “Çin gelecekteki süper güç. Çin, Almanya’nın en büyük ticari partneri. Pekin ile diyalogu sadece ekonomik ve ticari konularla sınırlandırmamalıyız. Kendi değerlerimizi korumamız için ortak Avrupa stratejisine ihtiyacımız var.” (7.6.2020).

Evet, ABD hegemonyası zayıflıyor, ABD küresel liderliği kaybediyor, ABD bırakın müttefiklerini Çin düşmanlığına sevk edebilmeyi, onları ticaret savaşında yanında bile göremiyor, Avrupa’nın en büyük ekonomisi Çin’le ilişkileri siyaseten de derinleştirmek istiyor.

Kısacası yeni bir dünya kuruluyor!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
9 Haziran 2020

1 Yorum

AKP’nin HTŞ’yi ÖSO’laştırma planı

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova 5 Haziran’da dikkat çeken bir açıklama yaptı. Moskova’nın Ankara’ya iki önemli mesajı vardı:

1)Heyet Tahrir el-Şam‘ın (HTŞ) siyasi muhalif hareket olarak sunulması amacıyla örgüte yeni bir isim verileceği belirtiliyor. BM Güvenlik Konseyi tarafından terörist kabul edilen örgütlerle oynanan bu tür oyunlar, onları ideolojik ve laik, iyi ve kötü, aşırılıkçı ve ılımlı şeklinde ayırma girişimleri, hiç kimseye iyilik getirmedi.”

2) “Türk partnerlerin İdlib’i kontrol eden radikallerin etkisiz hale getirilmesine ilişkin yükümlülüklerini yerine getireceğini umuyoruz.”

Türkiye’nin Suriye’deki ortağı Rusya’nın bu mesajları, İdlib konusunda 5 Mart mutabakatının uygulanmadığı anlamına geliyor haliyle…

Peki neden?

ÖSO’yu homojenleştirme

24 Nisan’da Halk TV’de Ayşenur Arslan’ın “Medya Mahallesi” programında anlatmıştım: AKP hükümeti HTŞ’yi ÖSO’laştırmak istiyor.

Plan özetle şu: HTŞ bölünmeye zorlanacak ve daha “ılımlı” (?) olan parçası ÖSO’ya entegre edilecek. Çeşitli gruplardan oluşan ÖSO ise daha homojen bir yapıya dönüştürülecek.

Bu plana HTŞ içinde de ÖSO içinde de itiraz edenler var.

HTŞ içinde Colani’nin süreci Türkiye ile anlaşmalı ve çatışmasız yürütme taktiğine itiraz edenler var ve bunların bazıları örgütün tepe yönetimi olan şura üyeliğinden ayrıldı. Hatta bazılarına suikast düzenlendi!

ÖSO içindeki 44 gruptan bir kaçı ise denetimlerindeki bölgenin “sahibi” olmaya devam edebilmek için homojenleşmeye karşı çıkıyor.

İşin dikkat çekici bir yanı da şu: AKP’nin bu planına paralel olarak, Washington da HTŞ konusunda ağız değiştirdi. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, “HTŞ’yi bir süredir uluslararası tehdit olarak görmediklerini” açıkladı! (6.2.2020)

Mehmetçiği şehit eden radikaller

İşte Moskova AKP’nin bu tehlikeli planına itiraz ediyor. Hatta Moskova, Ankara’nın aksine Türk askerini şehit eden bu grupların adını da açık açık ilan ediyor!

Örneğin Millî Savunma Bakanlığı 19 Mart’ta iki Mehmetçiğin şehit olduğu saldırıyla ilgili yaptığı açıklamada şu ifadeyi kullanmıştı: “Bazı radikal gruplar tarafından…

Yine bakanlık 27 Mayıs’ta M4 karayolunda Türk konvoyunu hedef alan ve bir askerimizin şehit olduğu saldırı için de adres vermedi. Ancak Rusya’nın Suriye’deki Tarafları Uzlaştırma Merkezi Başkanı Oleg Juravlyov açık adres verdi: “Merkezimizin eline geçen bilgiye göre, terör eyleminden Türkistan İslam Partisi militanları sorumlu. Onlar, Türk askeri konvoyunun bu terörist grubunun mühimmat deposuna yaklaştığı sırada el yapımı patlayıcıyı infilak ettirdi.”

Kimdi Türkistan İslam Partisi? Çin’deki Uygur ayrılıkçılarının silahlı cihatçı örgütü… Ve El Kaide bağlantılı bu örgüt Suriye’de HTŞ ile irtibatlı olarak Şam yönetimine karşı savaşıyor! Zaman zaman da ÖSO ile hareket ediyor!

Ankara’nın iki yükümlülüğü

5 Mart mutabakatına göre Türkiye’nin iki yükümlülüğü var: Birincisi muhalifleri teröristlerden ayrıştırmak; ikincisi de M4 karayolunu güvenli hale getirmek.

M4 karayolunun Türkiye’nin sorumluluğunda olan güneyinde ise HTŞ var!

Moskova, 5 Mart mutabakatının üçüncü ayında 5 Haziran’da bu açıklamayı yaparak, Ankara’dan artık radikalleri temizlemesini bekliyor!

Ankara’nın radikalleri temizlemek yerine onları ÖSO çatısı altında birleştirmeye çalışması, Moskova’da rahatsızlık yaratıyor. Çünkü İdlib düğümü çözülmedikçe, Suriye sorunu siyasi çözüme taşınamıyor!

AKP’nin ÖSO koridoru hedefi

Peki AKP hükümeti radikalleri temizlemek konusunda neden ayak sürüyor? Hatta neden o radikalleri ÖSO çatısı altında toplamak istiyor?

Bu AKP hükümetinin ikili ajandasından kaynaklanıyor. Defalarca yazdık: Türkiye’nin hedefi Amerikan Koridoru’nu engellemek, AKP’nin hedefi ise bu hedefi kullanarak Amerikan Koridoru yerine o koridorun bir parçasında ÖSO koridoru kurmak!

İşte İdlib düğümünün çözülememesinin ve uzamasının esas nedeni bu!

AKP hükümeti Fırat’ın batısında ÖSO koridoru kurabilmek için HTŞ’yi de kullanmak istiyor. Ancak bu oldukça riskli ve tehlikeli bir iş…

Diğer yandan bu hedefin daha büyük sorunu ise şu: Fırat’ın batısında ÖSO koridoru kurma hedefi, Fırat’ın doğusunda Amerikan Koridoru’na razı olabilme potansiyeli taşıyor!

Ankara’nın Şam’la anlaşmakta ayak sürümesi de, Esad’ı yıkma hedefinden vazgeçmemesi de, ABD’ye pazarlık etmeye devam etmesi de, hep bu ÖSO koridoru inşa etme hedefi nedeniyle…

Türkiye’nin asıl “beka” problemi budur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Haziran 2020

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: