Archive for category Politika Yazıları

İskenderun-Kıbrıs-Süveyş hattı

Bir süre sonra Fransız George Picot ile Osmanlı’yı paylaşma anlaşmasını hazırlayacak olan Britanyalı Mark Sykes, savaşı kazandıracağını düşündüğü plana desteğini almak için Denizcilik Bakanı Winston Churchill’e bir mektup yazıyor ve “tanıdığım risk alacak tek insana” diye imzalıyordu.

Plan şuydu: Osmanlı’yı boğazından yakalayacak ve karnına tekme indirecek eşzamanlı iki çıkarma yapılmalıydı. Osmanlı’yı boğazından yakalamak için Gelibolu’ya, karnına tekme atmak için de İskenderun’a çıkarma yapmak gerekirdi. Akdeniz’in kıvrıldığı noktada önemli konuma sahip olan İskenderun, aynı zamanda Osmanlı başkenti İstanbul’u Arapların iki önemli merkezi olan Bağdat ve Şam’a bağlayan demiryolu bağlantılarının geçtiği yerdi.

Sykes, Churchill’e planını yazarken, o sırada Kahire’de bulunan T. E. Lawrence da “bir donanmanın Mısır’a karşı harekata başlayabileceği tek yer İskenderun” diye saptıyordu. Lawrence’a göre İskenderun “mükemmel bir doğal deniz üssü”ydü.

Böylece Britanya’nın stratejik çıkarları açısından Doğu Akdeniz’de üç düğüm noktası oluşmuştu: İskenderun, Kıbrıs ve Süveyş…

Britanya 1878’de Kıbrıs’ı ele geçirmiş, 4 yıl sonra da Hindistan’a giden yolu güvence altına almak için Mısır ve Süveyş Kanalı’nı ilhak etmişti. Süveyş’in denetimi Kıbrıs’ın elde tutulmasına bağlıydı, Kıbrıs’ı tehdit edebilecek nokta da İskenderun’du…

Sanırım bu tarihsel girişle, Doğu Akdeniz’in bir bütün olarak önemini yeterince anlatabilmişizdir. Artık günümüze gelebiliriz…

Doğu Akdeniz’in önemi

Doğu Akdeniz, mevcut öneminin üzerine günümüzde üç konu nedeniyle daha da önemli:

1. Doğu Akdeniz, Avrupa ve Afrika’yı Çin’e bağlayan Modern İpek Yolu projesi açısından önemli.

2. Doğu Akdeniz, Suriye’de süren savaş ve Rusya’nın Doğu Akdeniz’e inmiş olması nedeniyle ABD açısından önemli.

3. Doğu Akdeniz, İsrail ve Kıbrıs arasındaki havzada ve çevresinde bulunan doğalgaz rezervleri ve bu gazın Avrupa pazarına nasıl taşınacağı sorunu nedeniyle önemli.

Ayrıntılı olarak Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan kitabım “Amerikan Hegemonyasının Sonu”nda anlattım: Bu üç konu nedeniyle, Doğu Akdeniz artık kritik bir mücadelenin merkezine dönüşmüş durumda.

Kıbrıs’a askeri yığınak

ABD’den Fransa’ya, İngiltere’den Mısır’a, İsrail’den Yunanistan ve Rumlara kadar pek çok ülke bu önemi görerek hamleler yapıyor uzun zamandır.

İşte birkaç örnek: Kıbrıs Rum Kesimi tek taraflı olarak Münhasır Ekonomik Bölge ilan etti. Yunanistan, Rum Kesimi ve Mısır, “ortak deklarasyon” ile Türkiye’nin garantörlüğünü hedef aldı. Mısır ve Kıbrıs Rum Kesimi boru hattı anlaşması yaptı. ABD enerji şirketleri İsrail ve Kıbrıs Rum Kesimi ile anlaşmalar imzalayarak bölgede sondaj yürütüyor. Fransa, Kıbrıs’ta deniz üssü inşa etmek için Rumlarla askeri anlaşma yaptı. İngiltere, 121 adet F-35B savaş uçağını sonbaharda Kıbrıs Rum Kesimi’ndeki Agratur Üssü’ne göndereceğini açıkladı.

Atılması gereken 5 adım

Peki tüm bunlar olurken Ankara ne yapıyor?

Yukarıda özetlediğimiz gelişmelere karşı sözlü tepki gösterilse de, o gelişmeleri boşa çıkaracak ciddi hamleler hâlâ yapılmıyor.

Peki neler yapılmalı?

1. Daha fazla geciktirilmeden Türkiye Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmeli.

2. Türkiye hızla Kıbrıs’ta büyük bir deniz üssü kurmalı.

3. Türkiye KKTC’ye en yakın noktada, İskenderun-Silifke arasında, hem yeni inşa için, hem de bakım-onarım için hızla tersane hatta tersaneler kurmalı.

4. Ankara, Şam’la anlaşmalı. Doğu Akdeniz’de Türkiye, KKTC ve Suriye işbirliği yukarıda özetlediğimiz cepheyi dengeler.

5. Ankara, ABD ve AB’nin Doğu Akdeniz politikasına karşı Çin ve Rusya’yla işbirliği aramalı. Daha önce bu köşeden önermiştik: Çin’in Adana-Ceyhan’da dev bir teknopark açması, Ceyhan Limanı’nın İpek Yolu projesinde terminal haline getirilmesi gibi konuşulması çok yararlı projeler, İskenderun havzasında ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin elini güçlendirecektir.

Zaman daralıyor ve Türkiye karşıtı cephenin Doğu Akdeniz yığınağı daha da büyük bir sorun haline geliyor…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mayıs 2019

Reklamlar

Yorum bırakın

ABD İran’a saldıracak mı?

ABD’nin İran’a karşı hamlelerini bu ülkeye karşı saldırı hazırlığı olarak gören değerlendirmeler var. Ancak biz bu değerlendirmelere katılmıyoruz.

Bize göre bu hazırlıklar bir savaş hazırlığı değil, tersine savaşamayacak olanın, saldırmadan bir şeyler elde edebilme çabasıdır…

Peki ABD ne elde etme peşinde?

“Yüzyılın anlaşması” hazırlığı

Trump’ın İran kuşatması, doğrudan İsrail’le ilgili. Daha somut söylersek, ilan etmeye hazırlandığı “yüzyılın anlaşması”yla ilgili.

ABD, İsrail-Filistin barışı için hazırladığını duyurduğu “yüzyılın anlaşması”nı ilan etme sürecinde, karşıtlarını buna mecbur etmenin hamlelerini yapıyor aslında…

Ki yüzyılın anlaşması dedikleri gerçekte Filistin’in işgal edilmiş topraklarını İsrail’e verme ve “Geniş İsrail”i Ortadoğu’ya kabul ettirme dayatmasıdır aslında…

İran’a karşı Suudi Arabistan-İsrail ittifakı da, İran’a karşı Arap NATO’su inşası da, Kudüs’ü başkent ilan etmek de, işgal altındaki Suriye toprağı olan Golan Tepeleri’nde İsrail egemenliğini tanıma kararı da, İran Devrim Muhafızlarını terör örgütü listesine almak da, Obama’nın İran’la yaptığı nükleer anlaşmayı bozmak da, İran’a ekonomik ambargo uygulamak da, bölgeye uçak gemisi ve ağır bombardıman uçakları yollamak da, 1.500 asker göndereceğini ilan etmek de, PYD’yi İran’a karşı Irak-Suriye sınırında kullanmak üzere tahkim etmek de…

Hepsi İsrail’e Ortadoğu’da büyük kazanç getirecek “yüzyılın anlaşması”nı rayına oturma hedefiyle ilgili öncelikle. Kuşkusuz başka hedefler de içeriyor kimi hamleler.

500 bin askerle Irak’ta zafer kazanamayan ABD’nin, 1.500 askerle, hatta sevk etmesi mümkün olsa 500 bin askerle bile İran’a diz çöktüremeyeceğini Trump da çok iyi biliyor elbette!

Stratejik savunmada taktik atak

Durum ABD için aslında şudur: ABD’nin hegemonyası bir süredir iniştedir ve ABD egemen güçleri bu inişe karşı iki çözüm önermektedir. ABD’de bir kanat geri çekilip içeride güç biriktirmeyi, bir kanat da hâlâ en büyük askeri güce sahip olmanın avantajıyla savaş çıkarılmasını istemektedir.

Savaş isteyen bu kanada göre savaş, tam olarak çıkılamayan 2008 krizinin ilacı ve 10 yıl sonra baş edilemeyecek güçlere karşı bugünün son fırsattır.

İşte Trump, bu iki kanadın 10 yıldan fazla zamandır sürdürdüğü mücadelenin bir sentezidir. Bu sentezde geri çekilme de vardır, vekalet savaşları da; gümrük duvarlarını yükseltme de, müttefiklerine bile ekonomik ambargo uygulama da…

Fakat ABD için esas olan, ülkenin artık stratejik savunmada olduğu gerçeğidir. Hamleler, stratejik savunmada taktik atak olmaktan öteye geçemeyecektir.

Bu, kuşkusuz her şeyden önce ekonomik güce dayalı bir gerçekliktir.

Nedir o gerçeklik? Somut rakamlarla anlatalım:

ABD güç kaybediyor

ABD’nin dünya ekonomisindeki payı 1980 yılında yüzde 24,5’ti. Aynı yıl Çin’in payı sadece yüzde 2,1’di.

ABD’nin 2000 yılındaki payı yüzde 21,9’a düşerken, Çin’in payı yüzde 11,2’ye yükseldi.

15 yıl sonra, 2015’te ABD’nin payı yüzde 15,8’e geriledi. Çin ise yüzde 17,3 ile ABD’nin önündeydi.

Sonraki her yılda ABD’nin payı gerilerken, Çin’inki yükselmeye devam etti.

Yani ABD artık en büyük ekonomik güç değil, en büyük ticarete de sahip değil! Askeri gücünün hâlâ en büyük olmasını bu açığı kapatmanın aracı olarak değerlendirmeye çalışıyor sadece.

Ancak bu çaba, Bolton-Pompeo ikilisinin temsil ettiği sınıfa Ortadoğu’da savaş çıkarabilme olanağı tanımıyor. Tam da o nedenle Trump bu ikiliyi dengelemeye çalışıyor, açık açık savaş lobisinden şikâyet ediyor…

Ve ABD’nin İran’a saldırmasının nasıl bir felaket getireceğini öngören “eski yetkililer” de Bolton-Pompeo ikilisine itiraz ediyor.

Eski ulusal güvenlik uzmanları ve generallerden oluşan bir grup, Trump’a yazdıkları bir mektupla, İran’la yaşanan gerilimden endişe duyduklarını ifade ettiler örneğin.

ABD kaybeder

Kısacası ABD’nin İran’a saldırma olasılığı, güç analizi yapıldığında mümkün görünmüyor. Tarih elbette güç analizine uymayan delice hamlelere de sahne oldu.

Ancak belirtelim: Böylesi bir delilik, ABD’ye çok ağır bir yenilgi tattıracaktır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Mayıs 2019

 

Yorum bırakın

Trump’ın üç korkusu

ABD Ukrayna cephesinde Rusya’yla, Suriye cephesinde Rusya ve İran’la çatışıyor. Taraflar askeri olarak doğrudan karşı karşıya değillerse de, vekilleri üzerinden savaşıyorlar.

Her iki cephede de geride kalan süreçte ABD istediğini alamadı. Ukrayna ne NATO ne de AB üyesi olabildi, dahası Kırım’ı kaybetti. Suriye’de ise Esad yıkılmadı, “kuzey koridoru” kurulamadı ve ülke parçalanmadı.

Tüm bunların yanında ABD’nin “küresel liderliğini” sorgulayan üç somut sorun var:

1. Huawei korkusu

ABD’nin “küresel liderliğini” sorgulayan konuların başında Çin’le yaşadığı Huawei sorunu geliyor. Sorun, Huawei Mali İşler Direktörü Meng Wanzhou‘nun ABD talebiyle Kanada’da gözaltına alınmasıyla “büyük sorun” seviyesine yükselmişti.

ABD Huawei’nin yükselişini küresel liderliğine karşı tehdit olarak görüyor. Zira Huawei sadece ABD devi Apple’a rakip bir cep telefonu markası değil; ondan daha önemlisi, ABD, AB ve Kanada şirketlerini kenara iterek dünyaya telekom altyapısı sunan bir şirkettir artık.

Öte yandan Huawei satışta Apple’ı geçmekle kalmadı, “yapay zeka” kullanımında da liderliği ele geçirdi.

Dahası, sadece iletişim alanında değil, ulaşımdan askeri endüstriye, hemen her alanı “yeniden düzenleyecek” teknoloji olan 5G’nin dünyaya Huawei tarafından kurulacak olması, ABD için korkulu rüya haline geldi. ABD, Huawei’nin Avrupa’da 5G ağları kurmasını istemiyor ve bu nedenle AB ülkelerini açık açık tehdit ediyor.

Trump son olarak imzaladığı başkanlık emriyle Huawei’yi kara listeye aldı. Buna göre başta Google olmak üzere bazı ABD’li şirketler, artık geliştirdiği teknolojileri Huawei’ye satamayacaktı.

Karar, Huawei kadar aslında ABD’li şirketleri de olumsuz etkiliyor. Hem bu nedenle hem de AB ülkelerinin ABD kararına rağmen Huawei’yle 5G anlaşmalarını sürdüreceklerini ilan etmeleri nedeniyle, Trump Huawei kararını 90 gün erteleme yoluna gitti…

2. Kuzey Akım-2 korkusu

Trump’ın ikinci korkusu, Rusya ve Almanya ile yaşadığı Kuzey Akım-2 sorunudur.

Kuzey Akım-2, Almanya’nın Rusya’dan doğalgaz alacağı hattın ismidir. ABD bu projeye karşı çıkıyor. Zira Ukrayna ve Polonya’yı pas geçerek Baltık üzerinden Almanya’ya gaz ulaştıracak bu hat, Berlin’in Washington’a bağımlılığını azaltıyor.

Kısacası AB’nin bir bölümünün ABD’nin elinden adım adım kaymasına neden olan projelerden biri Kuzey Akım-2.

Trump yönetimi bu nedenle hattı durdurmak için uğraşıyor. ABD Enerji Bakanı Rick Perry 12 Kasım 2018’de Rusya’nın Almanya’yla yürüttüğü Kuzey Akım-2 projesine ve Türkiye’yle yürüttüğü Türk Akımı projesinin Avrupa’ya uzanmasına karşı “mücadele etme” kararı ilan etmişti. Ancak geride kalan 6 ayda bu konuda taraflara en ufak bir geri adım attıramadı.

ABD şimdi de Kuzey Akım-2 projesinde yer alan şirketlere karşı yaptırım uygulamaya hazırlanıyor. Ancak hem Moskova’dan hem Berlin’den gelen mesajlar, Kuzey Akım-2’nin ABD tehditlerine rağmen tamamlanacağına işaret ediyor.

3. S-400 korkusu

Trump’ın üçüncü büyük korkusu Türkiye ve Rusya ile yaşadığı S-400 füze savunma sistemi sorunudur. Türkiye’nin Rusya’dan S-400 almasına şiddetle karşı olan ABD, satışı iptal edebilmek için yoğun baskı uyguluyor.

Türkiye’nin S-400 alması askeri dengeden siyasi dengeye çok şey değiştirecek. Üstelik bir NATO üyesinin S-400 kullanmaya başlaması, pek çok ülkeye benzer yolu açmış olacak. Kaldı ki Hindistan, Suudi Arabistan ve Irak da S-400 alma adımları atmış durumda…

Bu ise ABD silah pazarını olumsuz etkileyecek ama ondan daha önemlisi, silah satışı üzerinden sağlanan “bağımlılıkları” kıracak.

Bu üç sorunu çözemeyecek bir ABD ise, hegemonyasının da inişe geçtiği şartlarda, “küresel liderliğini” hızla kaybedecek.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mayıs 2019

Yorum bırakın

Rojava-İstanbul Açılımı

Önce 6 Mayıs’ta Öcalan’a avukatlarıyla görüşme izni verdiler ve mektubunun kamuoyuna duyurulmasını sağladılar. Özetle iki mesaj veriyordu Öcalan mektubunda:

1. Türkiye için: “Toplumsal uzlaşmaya ihtiyaç var. Kutuplaşma ve çatışmadan uzak durulmalı.

2. Suriye için: “SDG (ana omurgasını PYD/YPG’nin oluşturduğu yapı) çatışmadan uzak durmalı. Soruna Suriye’nin bütünlüğü içinde ve Anayasal güvence ile çözüm aranmalı. Türkiye’nin hassasiyetlerine duyarlı olunmalı.

AKP’nin açtığı yol ile Öcalan’ın hem Türkiye’de hem Suriye’de uzlaşı mesajı vermesine Cumhur İttifakı’nın milliyetçi kanadından da hemen destek geldi. Bahçeli 11 Mayıs’ta “bana sorarsanız Öcalan avukatlarıyla görüşsün” dedi. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül de bu onayın ardından 16 Mayıs’ta “Öcalan’la görüşme yasağına ilişkin kısıtlama kararı kaldırıldı ve görüşme imkânı getirildi” dedi.

Peki AKP’nin tam da 23 Haziran seçimi öncesine gelen bu hamlesi ne anlama geliyor?

HDP’yi sandıktan uzaklaştırmak

HDP 31 Mart’ta CHP’nin adayını desteklemiş, bu da AKP’nin İstanbul’u kaybetmesine yol açan etkenlerden biri olmuştu. Şimdi AKP yine bir “Kürt Açılımı” yaparak 23 Haziran’da İstanbul’u mu kazanmak istiyordu?

AKP 23 Haziran’da İstanbul’u kazanmak istiyor ama yine bir “Kürt Açılımı” yapmak için hem koşullar uygun değil hem de yeterli zamanı yok. Ancak AKP’nin İstanbul’u kazanması için HDP seçmenlerinin oylarına ihtiyacı yok; HDP seçmenlerinin CHP’ye oy vermemesine ihtiyacı var!

Tıpkı 12 Eylül 2010 halkoylamasında olduğu gibi! BDP (HDP) Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş anayasa değişikliği halkoylaması için “evet + boykot = çözüm” formülü ilan etmişti. Yani AKP’nin evet oyu ile BDP’nin hayır cephesine destek vermeyen oy kullanmama tavrı, çözüm getirecekti!

O halkoylaması ülkeye felaket getirdi: AKP iktidarını güçlendirerek Cumhuriyet yıkımını hızlandırdı, FETÖ yargıyı tam denetimine aldı, PKK Açılım ile güç kazandı ve güneydoğuda iktidar oldu!

İşte bugün de “evet + boykot = çözüm”e benzer bir beklenti içinde AKP; “AKP oyları + HDP’nin seçime gitmemesi = İstanbul” diye hesaplıyor…

Bu kadar kısa zamanda bu mümkün mü? HDP seçmeni 31 Mart’ta oy verdiği İmamoğlu’na 23 Haziran’da oy vermekten vazgeçebilir mi? Kuşkusuz zaman dar ancak İmamoğlu ile Yıldırım arasındaki oy farkı çok az ve Öcalan’ın işaretiyle hareket edecek küçük bir kesim bile yeterli AKP için…

Erdoğan’ın PYD mesajı

Fakat AKP-MHP’nin “Öcalan’a başvurması” sadece İstanbul’la ilgili değil. Nitekim Öcalan mektubunda belirtiyor: PYD/YPG’den Türkiye’nin hassasiyetlerini dikkate almasını ve çatışmadan uzak durmasını istiyor!

Şundan: AKP Fırat’ın doğusuna askerî harekâtı iptal etti, zira Erdoğan ve Trump’ın ön anlaşmasıyla o bölgede “güvenli bölge” kurulmaya çalışılıyor. Bunun nasıl şekillendirileceği müzakere ediliyor.

Öte yandan AKP Fırat’ın batısında sıkışmış durumda. Şam ve Tahran, Moskova’yı sıkıştırıyor ve bir an önce İdlib’e askeri operasyon istiyor. Moskova ise Ankara’yı kaybetmeyen bir ince stratejiyle İdlib’i teröristlerden temizleme yolunu açmaya çalışıyor. AKP ise biliyor ki, İdlib’i kaybederse, sonrasında Afrin’den de çıkmak zorunda kalacak.

Dolayısıyla AKP Fırat’ın batısında Rusya ve İran’la, Fırat’ın doğusunda ABD’yle yürüttüğü müzakeresinde asgari kazanç arıyor!

Bu sıkışmışlık AKP’yi Fırat’ın doğusunda “PYD’li bir çözüme” götürebilir. Bu olasılığı gören Erdoğan 8 Ocak’ta New York Times’a yazdığı “Türkiye Suriye’de işi halleder” başlıklı makalesinde şöyle demişti: “Suriye Kürtleriyle herhangi bir sorunumuz olmadığını ifade etmek istiyorum. Savaş koşullarında birçok genç Suriyelinin seçenekleri olmadığı için PYD/YPG saflarına katıldığını biliyoruz.

Bu mesajın anlamı açıktı: ABD’yle güvenli bölge müzakereleri sürecinde PYD/YPG’nin Türkiye’nin hassasiyetlerine göstereceği özen, AKP’nin bu örgüte bakışındaki katılığı yumuşatabilirdi! Nasılsa daha birkaç yıl önce bu örgütün başı Ankara’da devlet katında ağırlanıyordu!

Bakalım Erdoğan bu virajı da dönebilecek mi?!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Mayıs 2019

Yorum bırakın

Moskova AKP’yi İdlib’den uyardı!

Önce anımsayalım: Neydi İdlib meselesi?

Suriye ordusu Rus Hava Kuvvetleri desteğinde kuzeye doğru taarruz yapıyor ve teröristleri adım adım temizliyordu. Sıra İdlib’e gelmişti.

ABD İdlib’e operasyona karşı çıktı. Çünkü Suriye’nin İdlib’i almasıyla Halep’ten Hama’ya, Humus’tan Şam’a güvenli bir hat oluşacaktı. Ayrıca İdlib operasyonuyla Rusya’nın Hmeymim üssünü güvence altına alması da ABD’yi rahatsız ediyordu.

 

İdlib ısrarının nedeni

Suriye’nin İdlib operasyonuna karşı çıkanlardan biri de AKP hükümetiydi. Öyle ki, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan telefonda Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin’e “Suriye rejiminin İdlib’e yönelmesi durumunda Astana mutabakatı sona erer” tehdidinde bile bulunmuştu (14.07.2018).

Peki neden? Çünkü AKP hükümeti çok iyi biliyordu ki, desteklediği kimi İslamcı grupların da mevzilendiği İdlib düşerse, Afrin’den de er geç çıkmak zorunda kalırdı! Bu ise “Halep 82. İl” sloganlı fetih ve Suriye’nin kuzeyinde genişleme hedefinin boşa düşmesi demekti.

Erdoğan bu nedenle Putin’e şu teklifi yaptı: İdlib’e operasyon yapılmasına gerek yoktu, zira Türkiye radikallerle ılımlıları ayrıştırır, radikallerin ağır silahlarını teslim etmesini sağlayabilirdi.

Kuşkusuz Putin bunun mümkün olmadığını görüyor ancak Ankara’yı da kaybetmek istemiyordu. Belirli süreliğine kabul etti ve Erdoğan’la Soçi Mutabakatı’nı imzaladı.

Uzatmayalım, aradan hayli zaman geçmesine rağmen AKP hükümeti mutabakatın gereğini yapmadı.

 

ABD’yle müzakereye tepki  

AKP hükümetinin ABD ile güvenli bölge müzakerelerinde ilerleme sağlamaya başladığı süreçte ise Moskova İdlib konusunda Ankara’ya sorumluluklarını yerine getiremediği uyarısını yapmaya başladı.

Önce Rusya Genelkurmay Başkanlığı Ana Harekât Dairesi Başkan Yardımcısı Tuğgeneral Stanislav Gacimagomedov açıklama yaptı: İdlib’de El Nusra güç topluyordu, bölgenin yüzde 99’u onların kontrolündeydi (24.4.2019).

Ardından Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, Türkiye’nin İdlib’de kontrolü kaybetmesinin kendilerinde hayal kırıklığı yarattığını söyledi (26.4.2019).

Hemen sonra da Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov konuştu ve “İdlib’deki Nusra (yeni adıyla HTŞ) varlığını kabul etmeyeceklerini” ilan etti (29.4.2019).

Rusya’nın bu açıklamalarının ardından da Suriye ordusu yavaş yavaş harekete geçti ve İdlib çeperindeki köyleri tek tek teröristlerden temizlemeye başladı.

 

AKP’nin Esad karşıtlığı

Ankara operasyona tepki gösterdi ve Moskova’yı “Astana süreci” üzerinden uyardı!

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar “Suriye’deki rejim unsurlarının İdlib’in güneyine yönelik artan saldırı ve tacizlerinin 6 Mayıs’tan itibaren kara harekâtına dönüştüğünü” söyleyerek, bunun Astana Mutabakatı’na aykırı olduğunu belirtti (10.5.2019).

Yine Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da “Suriye rejiminin saldırıları Soçi Muhtırası’nın açık ihlalidir ve Astana ruhuna aykırıdır” dedi (14.5.2019).

Aynı süreçte Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın da “Suriyeli katil” diyerek Esad’ı hedef aldı (12.5.2019).

Bu açıklamalarla AKP hükümeti 1) İdlib’i Suriye toprağı olarak görmediğini 2) İdlib nedeniyle Astana sürecini askıya bile alabileceğini ve 3) Esad’la anlaşmayacağını ilan etmiş oluyordu!

 

İbreyi kırmak

Ankara ile Moskova arasındaki sorun İdlib’den ibaret değil ve yukarıda da belirttiğimiz gibi İdlib meselesi esas olarak Moskova’nın Ankara ile Washington arasındaki güvenli bölge müzakerelerine tepkidir.

Diğer yandan S-400 konusunda Ankara ile Washington’un en azından alımı 2020’ye ertelemede anlaştığı şeklindeki iddia da bir başka sorun olarak dosyaya girmiş durumda.

Kısacası AKP hükümetinin iki kuvveti de idare ederek kendisine alan açma taktiğinde geldiği aşamanın -23 Haziran baskısı ve ekonomik kriz nedeniyle- ibreyi biraz da Washington’a kırmak şeklinde olduğu anlaşılıyor.

Aynı anda iki sandalyeye birden oturamayacak zayıflıkta olunduğu ise er geç anlaşılacak elbette!

Biz olması gerekeni ısrarla yazalım: Ankara Şam’la anlaşmalı ve kendi milli füzesini üretmek üzere Rusya’dan S-400 almalı!

 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mayıs 2019

Yorum bırakın

ABD İran’da Çin ve AB’yle çatışıyor

ABD’nin İran’ı kuşatması, bu ülkeyi hedef almasından ibaret değildir. ABD İran’ı kuşatırken Çin’le ve AB’yle de çatışmaktadır.

İncelemeye ABD’nin hamlelerini sıralayarak başlayalım: ABD; 1) Obama döneminde İran’la imzalanan nükleer anlaşmadan çekildi; 2) İran’a ekonomik ambargo ve yaptırım uygulamaya başladı; 3) Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etti; 4) İsrail’in işgal ettiği Suriye toprağı olan Golan Tepelerini İsrail toprağı olarak tanıdı; 5) İran Devrim Muhafızları’nı terör listesine aldı; 6) İran’dan petrol alan ülkelere uyguladığı muafiyeti kaldırdı; 7) Irak-Suriye sınırında kullanmak üzere PYD’yi tahkim ediyor; 8) bölgeye uçak gemisi, ağır bombardıman uçakları ve Patriot bataryaları sevk etti.

 

1. Hedef İran

ABD bu hamlelerle öncelikle İran’ı ablukaya almaya çalışıyor: PYD’yi Irak-Suriye sınırında kullanarak İran-Suriye bağlantısını kesmek istiyor; Golan Tepeleri ile Suriye-Lübnan bağlantısını, dolayısıyla İran-Lübnan bağlantısını kesmek istiyor; bölgeye uçak gemisi göndererek Hürmüz Boğazı’nın kontrolünde denge oluşturmaya çalışıyor; İran’a karşı İsrail-Körfez ittifakı örüyor.

ABD bu hamlelerle aynı zamanda İran’ı petrol gelirinden etmeye çalışıyor. Böylece İran’ın ciddi ekonomik krize gireceğini, bunun da yönetime karşı ayaklanma doğuracağını hesaplıyor.

 

2. Hedef Çin

ABD’nin bu kuşatmada İran’dan sonra en önemli hedefi Çin! Zira Çin, İran petrolünün en büyük alıcısı…

Daha önce bu köşede incelemiştik: ABD Malaka Boğazı’nı tutarak Arap/Fars Körfezi’nden Çin’in doğu limanlarına ulaşan önemli ticaret yolunu kesme gücünü elinde tutuyor. Çin ABD’nin bu gücünü boşa çıkaran bir hamle yapmıştı: Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru.

Pakistan’ın Umman Denizi’ndeki Gwadar Limanı’nı satın alan Pekin yönetimi, bu limanı Pakistan karayolu ile Çin’in batısına bağlıyor. Böylece İran’dan petrol alıp Hürmüz Boğazı’ndan çıkan bir tanker ABD denetimindeki Malaka Boğazı’na girmeden, Umman Denizi’ndeki Gwadar’a petrolü boşaltıyor ve petrol karadan/boru hattı ile Çin’e ulaşıyor.

Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun Çin ayağı Kaşgar eyaletidir; yani Sincian-Uygur Özerk Bölgesi’nin batı komşusu… Bölgedeki ABD merkezli kışkırtmaların nedeni elbette ABD’nin Uygur sevgisi değil, işte bu stratejik hattır!

Şimdi koridorun güneyinde terör saldırıları başladı! Belucistan Özgürlük Ordusu, Gwadar’da Çin’in işlettiği Pearl Continental Oteli’ne saldırı düzenledi. Aynı örgüt geçen ay da Gwadar’a gitmekte olan 14 Pakistanlı güvenlik görevlisini öldürmüştü.

 

3. Hedef AB

Trump, İran’la nükleer anlaşmayı iptal ettiğinde, bu anlaşmanın bir parçası olan AB anlaşmayı sürdürme kararı aldı. Dahası, AB, ABD’nin yaptırım kararlarını devre dışı bırakarak İran’la ticareti sürdürebilmek için “ortak ödeme mekanizması (Instex)” bile kurdu.

ABD’nin İran Devim Muhafızları’nı terör örgütü listesine alması, AB’yi sıkıştıran bir hamle. Zira Devrim Muhafızları sadece bir ordu değil, onlarca şirketi olan bir ekonomik yapı. ABD bu şirketlerle ticareti teröre destek sayarak AB’yi sıkıştırmayı planlıyor.

Diğer yandan ABD’nin İran’dan petrol alan ülkelere uyguladığı muafiyeti kaldırması AB’yi de etkiliyor. Çünkü muaf olan 8 ülke içinde İtalya ve Yunanistan da var. Dahası AB ülkeleri toplamda İran’ın Çin ve Hindistan’dan sonra üçüncü büyük petrol müşterisiydi.

Tahran ise AB’nin ABD’ye baskı kurmasını sağlamak amacıyla karşı-hamle yaptı ve nükleer anlaşmanın bazı maddelerini uygulamaktan vazgeçtiğini ilan etti!

 

İpek Yolu çatışması

Tüm bu gelişmelerin bağlandığı yer ise Çin’in “Kuşak ve Yol İnisiyatifi” dediği modern İpek Yolu projesidir. Zira bu proje, esas olarak AB’yi Çin’e, Çin’i AB’ye bağlayan stratejik bir projedir.

ABD’nin İran’ı kuşatması Çin’den AB’ye uzanan yolu kesme hedefiyle ilgilidir.

Mümkün mü? Hegemonyası zayıflayan ABD’nin bu ataklarından istediği sonucu alamayacağı görülüyor…

 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Mayıs 2019

Yorum bırakın

ABD Venezuela’da neden darbe yapamadı?

ABD’nin Ukrayna’da, Suriye’de sahada olmasına; İran’a karşı İsrail-Suudi Arabistan ittifakı kurmasına ve Venezuela’da darbe yapmaya kalkmasına bakarak “Amerikan Hegemonyasının Sonu” isimli kitabıma itiraz edenler var…

Yanıtım kısa: ABD hegemonyası eskisi gibi güçlü olsaydı, biz Venezuela darbesi girişimini günlerce izlemezdik, zaten sabah uyandığımızda Venezuela’da darbe olduğunu öğrenmiş olurduk!

Hegemonyası zayıflamaya başladığı için ABD 100 gündür darbe yapamadı!

 

Amerikancılar Brezilya’ya kaçtı

Amerikancı Guaido’nun bir grup askerle bir üssü ele geçirmeye çalışarak başlattığı ikinci darbe girişimi de başarısız oldu! Guadio’nun askerleri Brezilya’ya kaçtı!

Başarısızlığın ardından toplanan Beyaz Saray, Pentagon ve Dışişleri üçlüsü başarı getirecek bir çözüm bulamadı! ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton doğrudan Venezuela’ya askeri müdahale istiyor ancak Pentagon buna karşı…

Trump, kazanca odaklanan işadamı refleksiyle şu aşamada askerlerden yana tutum alıyor…

 

Maduro’ya karşı olmak yanlışlığı

Türkiye’de Venezuela meselesi ilginç bir düzlemde tartışılıyor. Çoğunluk ABD’nin darbe girişimine karşı ama Maduro’ya da karşı!

Hatta bazıları, ABD’nin daha önce Saddam’ı, Kaddafi’yi, Esad’ı “şeytanlaştırma” propagandasından etkilenmiş gibi, Maduro’yu katil ilan edebiliyor!

Bu, halkıyla birlikte kenetlenerek emperyalizme direnen Maduro için büyük haksızlık!

Elbette Maduro’nun yönetim anlamında hataları olabilir ama bu Venezuela halkının sorunudur. Kuşkusuz rakamlara baktığımızda Maduro döneminin Chavez döneminden daha başarısız olduğu görülüyor ama nedenlerini de incelemek gerekmez mi?

Venezuela petrolünü satın alan ama parasını ödemeyen ABD’ye değil de, o kaynaktan mahrum kaldığı için içeride ekonomik sorun yaşayan Maduro’ya yüklenmek haksızlık değil mi?

 

Venezuela’ya Erdoğan-Maduro ilişkisinden bakma hatası  

Bana gelen mesajlardan çıkardığım sonuçlara göre, Venezuela gerçeğine tam hâkim olmadan Maduro karşıtlığı yapanların büyük kısmının motivasyonu, Erdoğan karşıtlığıdır.

Erdoğan ile Maduro’nun iyi ilişkilere sahip olası, bazı Erdoğan karşıtlarını Maduro’ya da karşı olmaya şartlandırıyor. Hatta Maduro emperyalizme direndiği için, bunun Erdoğan’ında emperyalizme direndiği yönündeki gerçek olmayan propagandaya destek olacağını düşünerek Maduro’ya karşı çıkanlar bile var.

 

Erdoğan ile Maduro’nun farkı

Meseleleri kendi düzlemleri içinde değerlendirmek gerekir. Erdoğan ile Maduro’nun ilişkisi çıkarlar ilişkisidir. ABD ambargosu altındaki Maduro’nun uzatılan her eli tutmaya ihtiyacı var. Erdoğan’ın da Venezuela kaynaklarına!

Meseleyi bu basitlikten çıkararak ideolojik bir birliktelik aramak doğru değil. Zira Erdoğan ile Maduro bambaşka yerlerdeler:

1. Maduro kategorik olarak anti-emperyalist, Erdoğan değil. Erdoğan çıkarları gereği emperyalizmle işbirliği yapan birisi…

2. Maduro ABD karşıtı, Erdoğan değil. Erdoğan dengecilik adına ABD’yle de, Rusya’yla da çalışan birisi…

3. Maduro ABD’yle fiilen çarpışıyor, Erdoğan ABD’yle pazarlık yapıyor.

4. Maduro sosyalist, Erdoğan siyasal İslamcı… Sosyalistler ile siyasal İslamcıların ABD’yle ilişkileri birbirine zıttır.

 

Amasız antiemperyalizm

Sonuç olarak Maduro’yu Erdoğan’a hatta Nusret’e bakarak değerlendirmek büyük yanlıştır.

Maduro, halkıyla birlikte 100 gündür ABD saldırısına direnmektedir.

28 Ocak tarihli “Venezuela gerçeği” başlıklı yazımızda belirttiğimiz gibi, “ABD emperyalizminin saldırısına ve ‘arka bahçesi’nden hasat almak istemesine ‘amasız karşı olmak’ esastır.

 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet gazetesi
9 Mayıs 2019

 

 

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: