Archive for category Politika Yazıları

AYRILMA AJANSLARI

ABD’nin “Türkiye himayesinde Kürdistan” planının Suriye konusuyla iç içe yürüdüğü anlaşılıyor. Suriye’ye insani koridorun, bu yapıyı Akdeniz’e açmanın bir aracı olacağını daha önce belirtmiştik. Nitekim Irak’ın kuzeyindeki yapı da “insani koridor”la başlamıştı.

Peki, plan nasıl yürüyecek? Daha doğrusu planın araçları nelerdir? Bugün bu araçlardan Kalkınma Ajansları’nın işlevini inceleyeceğiz.

EYALET MODELİ YÜRÜRLÜKTE

AKP’nin hükümet olduğu dönemde ABD’nin Ankara Büyükelçisi olan Robert Pearson, “Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusu tek bir ekonomik bölge olarak düşünülmeli” demiş ve rotayı çizmişti. Erdoğan- Gül iktidarı da o rotaya uygun olarak Kamu Yönetimi Temel Kanunu ile Kalkınma Ajansları yasasını çıkarmıştı.

Yasaya göre yerel yönetimleri güçlendirmek adına, Türkiye’yi 25 eyalete bölen kalkınma ajansları kuruldu. Ki, DTK’nin ilan ettiği “demokratik özerkliğin” aslında altyapısıdır, dayanağıdır bu yasa…

SINIR RAHATSIZLIĞI

Kalkınma Bakanlığı’na bağlı bu 25 kalkınma ajansından biri olan Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı (DAKA) heyeti, geçen hafta Irak’ın kuzeyindeydi. Hakkâri Valisi Muammer Türker ve beraberindeki heyet, Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’yle görüştü. DAKA’nın resmi programında, ziyaretin amacı, Çukurca’nın Üzümlü ve Şemdinli’nin Derecik sınır kapılarının açılması olarak belirtiliyordu.

Barzani’nin Başkanlık Sarayı’nda kabul ettiği DAKA heyetine, Türkiye’nin Erbil Başkonsolosu Aydın Selcen de eşlik etti.

Hakkâri Valisi Muammer Türker, Hakkâri’den Erbil’e 12 saatte ulaştıklarını, oysa bu iki sınır kapısının açılması halinde yolun 3 saate düşeceğini belirterek, bu konuda Barzani’den yardım istedi. Vali Türker, Hakkâri’ye yapılacak olan Havaalanı’ndan da, bu vesileyle Kuzey Irak halkının yararlanabileceğini söyledi.

Barzani’nin yanıtı ise Kalkınma Ajansları’nın işlevini göstermesi bakımından önemliydi: “Avrupa yıllarca süren savaşlardan sonra sınırlarını tamamen kaldırdı. Kardeş iki toplumun arasındaki sınırın bu şekilde çizilmesinden iki toplum da zarar görüyor. Bu konuda Türkiye tarafı gibi biz de hazırız. Hatta altyapının neredeyse tamamını bitirdik diyebiliriz. Bir an önce bu kapıların açılması gerekir ve Avrupa’ya kadar gidecek bir demiryolu hattının da bölgeleri bağlaması gerekir.”

KAPI DEĞİL SINIR KONUSU

Barzani’nin sözlerinden, konunun sınır kapısının ötesinde olduğu anlaşılmaktadır. Zira Barzani’nin Hakkâri’ye Dışişleri Bakanı Hoşyer Zebari’yi göndereceğini söylemesi; DAKA heyetinin de Barzani’den sonra sırasıyla Sanayi Bakanı Sinan Çelebi, İçişleri Bakanı Kerim Sincari, Milli Eğitim Bakanı Safin Dizai, Erbil ve Dohuk Valileri, ticaret ve sanayi odası başkanlarıyla görüşmesi, kapının değil, sınırın konu edildiğini göstermektedir.

EKONOMİK BÜTÜNLEŞME – SİYASİ BÜTÜNLEŞME

Pearson’un “Anadolu’nun güneyini, doğusunu ve Kuzey Irak’ı alırsanız, tek bir ekonomik bölge olduğunu görürsünüz” diyerek “ekonomik bütünleşme” işareti verdiği açıklamasının ne anlama geldiğini o tarihte Barzani’nin internet medyası şöyle yorumlamıştı:

Kürdistan’ın güneyi ile kuzeyinin tek bir ekonomik bölge ve bütünlüklü pazar şeklinde birbirine bağlanıp siyasi şekillenmeye dönüşmesi, yakında Türk devletini tamamen bölgeden tasfiye edecektir.

ABD’nin AKP ve Barzani eliyle yürüttüğü plan bu… Irak’ta 160 bin askeri mevcutken bu planı gerçekleştiremeyen ABD’nin işinin artık daha zor olduğu ortada. Ancak AKP’nin iktidarının bu türden planlara ve görevlere bağlı olduğu da ortada!

Ve mesele, Türkler ve Kürtler kadar, Araplar ve Acemleri de ilgilendirmektedir. Tüm bölge, insani koridor ve sınır kapısı gibi güzel kavramlarla dışı boyanan bu planın, bölgeye kan ve gözyaşı getireceğini görmeli ve bu gerçeğe göre konumlanmalı. Hem de, ABD’siz bir barış bölgesi yaratmanın koşulları oluşmaya başlamışken…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Ocak 2011

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN – GÜL KAVGASI

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün görev süresi, tarafları gittikçe birbirlerine karşı keskinleştiriyor.

Gül, görev süresinin 5 yıl olmasını isteyerek, ikinci kez Cumhurbaşkanı olmak istiyor. Erdoğan ise Gül’ün süresinin 7 yıl yapılarak, 2014 yılında, yani Başbakanlığının sonunda Çankaya’ya çıkmak istiyor.

Bu durum, iki tarafın da ellerindeki kozları sırasıyla masaya sürmesine neden oluyor.

GÜL, CHP’Yİ GÖREVE ÇAĞIRDI

Erdoğan, Cumhurbaşkanı Seçimi Kanun Tasarısı’nı TBMM’den çıkarttırarak bu konuda önemli bir hamle yaptı ve Gül’ün önünü kesip kendi önünü açtı.

Gül, bu hamle karşısında CHP’ye sarıldı ve şu şaşırtan açıklamayı yaptı: “Herhalde ana muhalefet partisi Anayasa Mahkemesi’ne gidecektir.

AKP’li Cumhurbaşkanının, AKP kanununu engellemek için CHP’yi göreve çağırması kuşkusuz kavganın büyüklüğünü göstermektedir.

‘ERDOĞAN’IN GERİ DÖNMESİ ŞAŞIRTTI’

Tarafları en iyi tanıyan isimlerden İslamcı yazar Kenan Çamurcu’nun içeriden bilgiye dayandığı anlaşılan yorumları dikkat çekici.

Erdoğan’ın başkanlığı döneminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne politika ve proje üreten isim olan Çamurcu’nun cumhurbaşkanlığı kavgasına dair sosyal medya twitter’da söylediklerini yorumsuz aktarıyoruz:

Başbuğ’un tutuklanmasında Erdoğan’ın taraf değil, hedef olduğunu söylemiştik. Başbuğ’u tutuklayan irade Erdoğan’a da dokunur.

“AB(D) mihver güçleri Erdoğan’ı ne başkan, ne de cumhurbaşkanı olarak istiyor. Modernleşme/batılılaşma rolünün sonuna geldiğini söylüyor.

Gül, oyun dışı kaldığını sandığı Erdoğan’ın hırsla geri dönmesine anlam verememiş gözüküyor. Kendisinin aday yapılmama hamlesine de öfkeli.

‘GÜL’ÜN SEÇENEĞİ: PARTİ KAPATMA’

Gül’ün Anayasa Mahkemesi’nde cumhurbaşkanlığı yasasına yama girişimini iptal ettirme hamlesinin hizasında parti kapatma seçeneği de var.

“AKP’ye kapatma davası açıldığında Gül dâhil, odaklar kıyameti koparır ama davanın yürümesine de kimse müdahale edemez. Dava partiyi çözer.

Gül, AB(D) mihver güçlerinin lideri gözüküyor. Liberaller, Gülenci muhafazakârlık ve CHP bu bayrak altında toplanacaktır.

“Meclis Erdoğan’ın, devlet aygıtı Gül’ün. Gül, elindeki aygıtla Meclis’i çalışmaz hale getirebilir(di). Bu mecraya girildi.”

TÜRKİYE’NİN KENDİ SEÇENEĞİ VAR

Devlet yönetme ciddiyetsizliği içinde devlet aygıtına hâkim olma ihtirası taşıyanların, masada bırakarak hallettiklerini sandıkları “Cumhurbaşkanının görev süresi” ayrıntısı, şimdi savaşın nedenini oluşturuyor.

Türkiye elbette “Erdoğan mı, Gül mü” diye bir seçeneksizliğe mahkûm değildir.

Gül’ü de, Erdoğan’ı da Türkiye’nin son 10 yılına monte eden kuvvetin, yani ABD’nin gerilemesi, bölgemizde zayıflaması, mutlaka yeni seçenekler oluşturacaktır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Ocak 2012

, ,

Yorum bırakın

BATI’NIN İRAN PLANI YOK

Hafta içi İran konusunda ABD ve İsrail’in farklı düşündüğünü, ABD yönetiminin de net bir tutumunun olmadığını belirtmiştik. İptal edilen askeri tatbikatın, Obama’nın İsrail’e verdiği önemli bir mesaj olduğu, Washington’da artık açıkça yazılıyor.

Peki, İran konusunda İsrail’den farklı düşünen ABD, AB ile uyumlu mu? Bugün Türkiye’nin de içinde yer aldığı Batı Kulübü’nün İran ajandasına göz atacağız.

DAVUTOĞLU’NUN ROLÜ

Ocak başında elinde “iki” mektupla Tahran’a giden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na verilen görev, İran’ı müzakere masasında tutmaktı. Nitekim mektupları teslim eden ve mevkidaşından da bu konuda olumlu işaret alan Davutoğlu, İran ile P5+1 ülkeleri arasındaki müzakerelerin İstanbul’da yapılacağını ilan etti.  (İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi de Türkiye ziyaretinde bu açıklamayı doğruladı.)

Kaldı ki, ABD zaten İstanbul’da İran’la gizli görüşmeleri başlatmıştı. Üstelik görüşmelerde ABD’yi temsil eden diplomat Thomas Pickering, Washington Post’da, Obama’ya açık görüşmeleri başlatma çağrısı yapmıştı.

OBAMA’NIN MEKTUBU

Daha da önemlisi, Obama’nın İran’ın dini lideri Ayetullah Hamaney’e yazdığı mektuptu. Sadece Hürmüz Boğazı bölümü basına konu olan bu mektup, aslında yeni bir tutum ortaya koyuyor.

İranlı milletvekili Ali Mutahhari, Obama’nın mektubunun iki bölümden oluştuğunu, Hürmüz Boğazı’yla ilgili ilk bölümün tehdit içerdiğini ancak doğrudan müzakere talebi içeren ikinci bölümün dostça yazıldığını belirtti.

Mutahhari’ye göre Tahran ile doğrudan müzakere yapmak istediklerini söyleyen Obama, müzakerelerde aradaki anlaşmazlıkları çözümlemeye hazır olduklarını da söylemiş.

İNGİLTERE: TARİH VE PLAN YOK

P5+1 ülkelerinin İran’la müzakereye başlaması beklenirken, AB’den kafaları karıştıran bir açıklama geldi.

AB Dış Politika ve Güvenlik Komiseri Chaterine Ashton’ın sözcüsü, AFP’ye yaptığı açıklamada, müzakerelere açık olduklarını ancak Ashton’ın ekim ayında İran’a gönderdiği mektuba yanıt gelmedikçe bunu yapmayacaklarını söyledi.

İngiltere Dışişleri Bakanlığı ise resmi bir açıklama yaparak “henüz müzakerelere ilişkin ne tarih ne de somut bir plan ortada” dedi.

Financial Times’a konuşan üst düzey AB diplomatlarının değerlendirmesi ise ilginç. Diplomatlar, Tahran’ı “manşetlere çıkmaya ve müzakerelere başlamaya hazırmış gibi görünmeye çalışmakla” suçladı.

İSRAİL PARMAĞI

Tüm bu gelişmeler yaşanırken, İran’ın Türk topraklarına terörist soktuğu iddiasının basında yer alması oldukça manidar. İran’ın Ankara Büyükelçiliği bir basın bildirisi yayımlayarak, yalan haberin kaynağının İsrail olduğunu, bu ülkenin Ankara ile Tahran’ı karşı karşıya getirmeye çalıştığını belirtti.

TAHRAN AVANTAJLI

Sonuç olarak, kendi iç sorunlarıyla boğuşan ve krizden çıkış arayan Batı’nın İran konusunda ortak bir tutum sergileyemediği görünüyor. Irak’tan asker çeken ve yeni stratejiyle ağırlığı Pasifik’e vermek isteyen ABD’nin bölgede zayıflayan konumu da, Tahran’a avantaj sağlıyor.

Belirsizlik ve zaman, kuşkusuz İran’a yarıyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Ocak 2011

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

ULUDERE KAVGASI – 2

Uludere’de 34 yurttaşımızın ölümüyle sonuçlanan olayın, AKP ve Cemaat kalemşorlarını birbirine düşürdüğünü yazdık dün.

Sevilay Yükselir, Mehmet Baransu’yu Uludere olayını perdelemekle suçladı. Akif Beki de Baransu’yu “Eline çanta tutuşturulmuş, eline kâğıt kalem verilmiş tıfıl kurye, sabiyane akıl” diye niteledi.

Baransu ise Başbakan Erdoğan’ın eski danışmanı Akif Beki’yi “saray soytarısı” diye yaftaladı.

Beki, yanıtında cemaati hedef aldı: “Cemaatin ferdi birey değildir.” Sevilay Yükselir de, Uludere’nin GES Komutanlığı’nın MİT’e devredilmesinin intikamı olduğunu yazdı.

Kuşkusuz, Yükselir’in sözlerini Baransu’ya “Boşver MİT’i, gel tıpkı eski günlerdeki gibi hep birlikte TSK’ye yüklenelim” çağrısı şeklinde de okuyabiliriz.

KİRLİ ÇAMAŞIRLAR DÖKÜLDÜ

Taraflar, Uludere olayıyla birlikte aslında birbirlerinin kirli çamaşırlarını da sergilemiş oldular. Baransu’dan, Erdoğan’ın basın danışmanı aracılığıyla medyaya yaptığı baskıyı öğrenmiş olduk. Beki’den de, Baransu’nun “eline çanta tutuşturulduğunu” öğrenmiş olduk.

Elbette bunları biliyorduk ama bizim bilgimizin dışında kendilerinin de bu gerçeği kayda düşmeleri önemli!

GERÇEK, AYDINLIK’IN MANŞETİNDE

Gelelim, aralayacağımızı söylediğimiz perdeye…

Evet, birbirlerine düştüler çünkü Uludere faciası ile iki taraf da gerçeği perdelemeye çalışıyor. Baransu MİT’i suçlayarak, Yükselir de Genelkurmay’ı suçlayarak, gerçeği gizliyor.

Peki, gerçek ne? Aydınlık gerçeği manşetten duyurmuştu:

İlk Bomba Predatörden: Uludere’de 34 yurttaşımızı öldüren bombaların önce predatörden atıldığı ortaya çıktı. F-16’lar bombalamadan 16-18 dakika sonra olay yerine ulaştı.” (Aydınlık, 8 Ocak 2012)

Predatörleri ateşleme yetkisinin ABD’de olduğunu, Nevada’dan kumanda edildiğini de vurgulayalım.

ORG. ÖZEL’İN ŞİFRELERİ

Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’in Milliyet’ten Fikret Bila’ya söylediklerinin satır aralarında önemli ayrıntılar vardı. Org. Özel, İncirlik’te konuşlu 4 predatörün 23 Kasım 2011’den beri faaliyette olduğunu ama sadece Irak’ın kuzeyinden istihbarat sağladığını açıkladı.

Org. Özel, söyleşinin başka bir yerinde de Uludere olayının sınır ötesinde, yani Irak’ın kuzeyinde gerçekleştiğini vurguladı! (Milliyet, 5 Ocak 2012)

PREDATÖRLÜ TERÖRLE MÜCADELE

Milliyet’ten Aslı Aydıntaşbaş’ın 2 Ocak 2012 tarihli “Ne güzel heronlarımız olacaktı” başlıklı yazısı da dikkat çekiciydi:

“Meğerse aylardır arkası kesilmeyen ‘Vay, Heron’dan istihbarat geldi hain subaylar harekete geçmedi’, ‘Vay, Predator koordinatları verdi, Genelkurmay bilginin üstüne yattı’ haberleri sonucunda medya gazıyla oluşturulan ‘süper hızlandırılmış süper sivil’ sistem de buraya kadarmış! Meğerse bizzat ‘Sayın Obama’dan’ istenen Reaper model silahlı Predatorleri satın almış olsak, 35 kişiyi hiç vakit kaybetmeden, gördüğümüz anda, çok daha ‘etkin’ bir biçimde yok edebilirmişiz!

ÜÇLÜ NEREYE BAĞLI?

“Cambaz”ın biri MİT derken, diğeri Genelkurmay diyerek gerçeği perdeliyor. Gerçi MİT’e de TSK’ye de CIA sızması olduğu ortada… Uludere, her iki adresten “dolaylı” kaynaklansa bile, esas adres ABD’dir!

Bitirirken bir ayrıntıya daha dikkat çekelim:

Zaman’ın Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, “Mehmet Baransu, Emre Uslu ve Önder Aytaç’ın cemaatin kalemleri olarak algılanmasından rahatsız olduklarını” açıkladı. (Zaman, 9 Ocak 2012)

Acaba bu üçlünün cemaat bağını da aşan, başka bir bağı mı var?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Ocak 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ULUDERE KAVGASI – 1

Uludere’de 34 yurttaşımızın bombalanarak öldürülmesi, AKP kalemşorlarını birbirine düşürdü; daha doğrusu Cemaatin kalemşorlarıyla, Tayyip Erdoğan’ın kalemşorları birbirlerine girdi.

Anımsayacaksınız, olaydan hemen sonra Mehmet Baransu, istihbaratın MİT’ten geldiğini belirterek, 34 yurttaşımızın ölümünden bu kurumu sorumlu tutmuştu. Başbakan Erdoğan ise Baransu’yu “cambaz” diye damgalamıştı. MİT de bir açıklama yaparak Baransu’yu yalanlamıştı.

Baransu ise Başbakan Erdoğan’a yönelik sert ifadeler kullanmış, “Kasımpaşalı Erdoğan’dan korkmuyorum” demişti.

Sonra sular biraz durulmuş, Baransu iddiasının arkasında durmakla birlikte Erdoğan’dan üslubu nedeniyle özür dilemişti.

Ancak Erdoğan ile Gülen arasındaki çelişkinin sürmesi, kalemşorları yeniden hesaplaşmaya yöneltti.

YÜKSELİR: BARANSU, ULUDERE’Yİ PERDELEDİ

Sabah’tan Sevilay Yükselir, Baransu’yu hedef alan yazısında, onu açıkça Uludere olayını perdelemekle suçladı: “Bana göre Baransu Uludere faciasının meydana geldiğinin hemen akabinde ortaya attığı iddialarla aslında olayın çözümlenmesinin, aydınlanmasının önünü de tıkadı. Maalesef Uludere’de fokuslanmamız gereken asıl noktalardan uzaklaşmamıza sebep oldu.” (Sabah, 15 Ocak 2012)

Baransu’nun bu suçlamaya yanıtı sert oldu: “Sevgili Sevilay’a da şunu salık vereyim… Bence gerçeğin peşinden koş. Yetkin istihbarat uzmanlarıyla uğraşma. Yukarıdaki dalkavuk yazımı da iyi oku.” (Taraf, 16 Ocak 2012)

BARANSU’DAN BEKİ’YE: SARAY SOYTARISI

Baransu’nun Sevilay Yükselir’e gönderme yaptığı dalkavuk yazısı ise Akif Beki’yle ilgiliydi.

Önce Başbakan Erdoğan’ın eski basın danışmanı Akif Beki yazdı ve Baransu’yu, “Eline çanta tutuşturulmuş, eline kâğıt kalem verilmiş tıfıl kurye, sabiyane akıl” diye niteledi. (Radikal, 14 Ocak 2012)

Baransu ise Beki’yi “saray soytarısı” ilan etti: “Çamurlardan biri ayaklarıma bulaşmış, dile gelip konuşmaya başlamıştı. Kendisini hemen tanıdım. Dalkavukluğuyla bilinirdi. Bu arkadaş bir ara saray soytarılığına da terfi etmişti. Kendisini o zaman da ‘padişah’ zannediyordu. Sağa sola ferman göndermekle meşhurdu; ‘Şu haberi girmeyeceksin, şu haberi çıkaracaksın… Yoksa sizi sürüm sürüm süründürürüm, bak fena olur.Devlet gücü bu sabi sübyan saray soytarısının elinde bir korkutma aracına dönüşmüştü.

Baransu, Akif Beki’ye bir de soru yöneltti: “Uçakta ve dört duvar arasında ne oldu da efendinden tokat yiyip, saray soytarılığından atıldın?” (Taraf, 16 Ocak 2012)

BEKİ: CEMAAT FERDİ BİREY DEĞİLDİR

Ertesi gün Baransu’ya yanıt yazan Beki, bu kez cemaati hedef aldı: “Bir cemaat ferdi ‘birey’ midir? Hayır, bir cemaat ferdi kati surette birey olarak mütalaa edilemez. Evet, belki bir ‘insan teki’dir ama asla ve kata kendi başına hareket eden, kendi kararlarını alabilen, kendi aklıyla düşünebilen biri gibi görülemez. Bireysel davranmaz çünkü, bir tercihten diğerine cemaat halinde intikal eder. Eleştirel akıldan mahrumdur. Ne söylenirse onu tekrarlar, ne verilirse onu hatmeder. Ne dediğini bilmesi gerekmez. Ama ezberi kuvvetlidir gerçekten. Kişiliği bastırılmışsa fesatlığa, fıtratı bozulmuşsa da fitneye aşırı meyyal olur ayrıca.” (Radikal, 17 Ocak 2012)

YÜKSELİR: ULUDERE, TSK’NIN İNTİKAMI

Öte yandan, Sevilay Yükselir de Baransu’ya yanıtında Genelkurmay’ı suçladı. Yükselir, Uludere’nin GES Komutanlığı’nın MİT’e devrinin intikamı olduğunu iddia etti. (Sabah, 18 Ocak 2012)

Bugünlük sadece kavganın taraflarını ve söylediklerini yazdık. Yarın, perdeyi aralayacağız…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Ocak 2011

, , , ,

Yorum bırakın

İRAN KONUSUNDA ABD-İSRAİL FARKI

Dünya basını, ABD – İsrail ikilisinin her an İran’a sürpriz bir saldırı yapacağı öngörüleriyle doluydu geçen hafta… İranlı bilim adamlarına yönelik suikastlar, Hürmüz Boğazı konusunda yapılan açıklamalar ve en önemlisi ABD ve İsrail’in ortak tatbikat yapacağı bilgisi, bu öngörünün olgularıydı.

Ancak İran’a yakın zamanda bir saldırı olmayacağının bize göre en önemli olgusu ise ABD’nin Irak’tan çekilmesi ve bölgede zayıflamasıydı!

Bu gerçek, ABD ile İsrail’in İran ajandasını değiştirmeye başladı.

ABD, İRAN’LA GÖRÜŞMEYE BAŞLADI

1. ABD, İran’la gizli görüşmelere başladı. Aydınlık Dış Haber Servisi’nin dünya basınına fark attığı bu haber, gelişmelerin en önemli olgusudur.

Kadir Has Üniversitesi’nin İstanbul Haliç binasında yapılan gizli görüşmeler ve bu görüşmelerde yer alan ABD’nin eski BM Daimi Temsilcisi Thomas Pickering’in Washington Post’da açıkça Obama yönetimini İran’la diplomatik ilişki kurmaya çağırması, bir “yeni dönem” gelişmesidir.

2. Washington’un Tahran’la müzakere masasına oturmak istediği Ahmet Davutoğlu’nun İran ziyaretiyle netleşti. Davutoğlu, AB Dış Politika ve Güvenlik Komiseri Chaterine Ashton’un mektubunu Tahran’a götürdü ve BM Güvenlik Konseyi üyeleri ile Almanya’dan oluşan P5+1 ülkelerinin, Türkiye’de İran’la görüşmelere başlayacağını açıkladı.

3. ABD Başkanı Barrack Obama, İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’e mektup gönderdi. (Bu mektubun da Davutoğlu tarafından götürülmüş olabileceği belirtiliyor.)

OBAMA, İSRAİL’İ UYARDI

4. İranlı bilim adamlarına yönelik suikast sonrasında verilen mesajlar, İran konusunda ABD ile İsrail’in farklı noktalara doğru yöneldiğini göstermektedir.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, ABD’nin suikastlere karıştığı iddiasını “kesin olarak reddetti.” Suikast, Beyaz Saray ve ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından alışılmışın dışında bir şekilde kınandı. ABD, suikastle ilgisinin olmadığını New York Times’ın birinci sayfasından da ilan etti. Hillary Clinton, “İran içinde her türlü şiddet eylemine ABD’nin dâhilini kesin olarak” reddederken, ABD Ulusal Güvenlik Konseyi sözcüsü Tommy Vietor da, “ABD’nin suikastle ilgisinin olmadığını” vurguladı.

Foreign Policy’den Daniel W. Drezner, İsrailli bir yetkilinin “saldırıdan kimin sorumlu olduğunun belirsiz kalmasında fayda var” sözlerini şöyle yorumluyor: “Gizli bir eylemden kimin sorumlu olduğunun belirsiz olmasının faydalı olduğu doğruysa ve ABD de gizli eylemin suikast kısmındaki rolünü kesin olarak reddediyorsa, bu durumda Obama yönetimi açık ve net bir şekilde İsrail’e buna bir son vermesini işaret ediyordur.

Drezner, “Obama yönetimi İran’ı yeniden pazarlık masasına getirmeye çalışıyor ama bu tür gizli eylemler bunun gerçekleşmesine mani olur” görüşünde…

5. ABD ve İsrail’in baharda yapacağı ortak askeri tatbikatın ertelendiği açıklandı. Resmi açıklamada, erteleme gerekçesi olarak “bütçe” gösterildi.

Açıklamanın zamanlaması, ertelemeyi daha da önemli kılıyor. Zira erteleme açıklamasından kısa bir süre önce İsrail Başbakan Yardımcısı Moşe Yaalon, ABD’nin İran’a karşı sertleşmede tereddüt içinde olduğunu ve bunun kendilerini hayal kırıklığına uğrattığını belirtmişti.

ABD’DE AYRILIK

ABD ve İsrail’in İran konusunda 180 derecelik bir görüş ayrılığının ortaya çıktığı elbette söylenemez. Ancak Foreign Policy’nin dikkat çektiği şu gerçek önemli: “Obama yönetiminde görüş ayrılıkları var ve bundan dolayı İran’daki hedeflerinin ne olduğundan tam olarak emin değiller. Ama siyaset yapıcılar, İsrail’in yaptıklarının buna yardımcı olmadığını bilirler.”

Sadece Obama yönetiminde değil, ABD’nin hâkim sınıfı içinde de görüş ayrılığı var: “Onurlu geri çekilelim” diyenlerle,  “dünyayı ateşe verelim, en az zararı biz görürüz nasılsa” diyenler, kıyasıya mücadele ediyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Ocak 2011

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

KKTC’Yİ TANITMAYANLAR

Eski AKP milletvekili Fevzi İşbaşaran’ın Denktaş’ın arkasından söyledikleri, son 10 yılda uğradığımız kültürel erozyonun bir göstergesi oldu. Kuşkusuz Denktaş’ı hedef alan bu seviyedeki sözler, Başbakan Erdoğan’ın Denktaş için söylediği “o adam bitmiştir” düşmanlığının bir yansımasıdır.

Eski AKP’li milletvekili İşbaşaran’ın Denktaş’ı darbecilikle suçlaması da, KKTC kurucu Cumhurbaşkanı’nı Ergenekon soruşturmasında hedef alan merkezle uyum içinde olduklarını gösterir.

AMERİKANCI YÖNETİMLERİN ORTAK SESİ

Biz o sözlerdeki başka bir gerçeği sorgulayacağız bugün.

Eski AKP’li vekilin şu sözleri Türkiye’deki Amerikancı yönetimlerin ortak tutumudur: “KKTC, Genel Kurmay’ın ilan ettiği bir devlettir. Zaten devlet olarak tanıyan da yok.”

Bu sözler sadece İşbaşaran’ın değil, Özal’ın, Çiller’in ve de Tayip Erdoğan – Abdullah Gül ikilisinin sözleridir.

Bu sözler Annancıların sözleridir!

TANIMAYA KALKANLARA ENGEL OLDULAR

Bu Amerikancı yönetimler, aynı zamanda KKTC’nin tanınmasının önünde “engel” olanlardır.

Dikkat edin, “KKTC’nin tanınması için çalışmadılar” demiyorum, “KKTC’nin tanınmasına engel oldular” diyorum.

Azerbaycan’ın, Pakistan’ın ve Bangladeş’in çeşitli dönemlerde KKTC’yi tanıma isteğinin önüne geçip, “Aman durun, böyle bir şey yapmayın. Bizi de ABD ile karşı karşıya sakın getirmeyin” dediler.

ÖZAL DÖNEMİ

Özal’ın dönemiyle başlayalım.

Tarih 1987. KKTC Dışişleri Bakanı Kenan Atakol, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın talimatıyla beş ülkeye yönelik bir tanınma ziyaretine çıkıyor. Atakol, Maldiv Adaları, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman Sultanlığı, Pakistan ve Bangladeş’i ziyaret ediyor.

19 Ocak 1987 tarihli Cumhuriyet gazetesinden devam edelim:

“Türkiye’nin ayrıca, açıkça KKTC’nin tanınması talebiyle sahneye çıkmayacağı, ancak uzun dönemde tanıma sürecini açacak olan ‘eşit muamele’ kavramını ortaya atacağı belirtiliyor. Ancak, açıkça KKTC’nin tanınmasını istememekle birlikte, Türkiye’nin İslam ülkelerinin KKTC ile kültürel, ticari ve sportif alanlarda temas etmeleri yolunda bir çağrının bildiride yer almasını arzuladığı anlaşılıyor. Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki beklentilerini düşük tutmasının iki nedeni var: 1. Türk tarafı BM Genel Sekreteri’nin hazırladığı son belgeyi kabul ederek Rumların bu öneriyi reddetmiş olmasının ışığında uluslararası alanda avantajlı bir konuma geçti. Tanınma konusunda bir karar çıkartılması, Türk tarafının BM Genel Sekreteri’nin yürüttüğü süreçten ayrıldığı şeklinde görülebilir ve dolayısıyla avantajlı durumunu yitirmesine yol açabilir. 2. Türkiye’nin KKTC’nin tanınması konusunda zirveden bir karar çıkartabilmesi için İslam zirvesinde yeterli siyasi desteği toplayabilmesi güç gözüküyor. Türkiye, istediğini elde edemeyerek zirvede prestij kaybına uğramak istemiyor.”

AKP DÖNEMİ

Tarih 2004. Türkiye yine Rumların reddettiği bir BM Genel Sekreteri planı sonrasında uluslararası bir avantaj elde etti. Daha doğrusu Türkiye’yi yönetenler Türk milletine böyle söyledi. Ve Türkiye yine bu avantajı kaybetmemek için, değil tanınma, ambargoların kaldırılması için bile uğraşmadı!

Tarih 2005. Türkiye bu kez İslam Konferansı Örgütü’nün genel sekreteri oldu. 18 yıl önce zirvede prestij kaybetmemek adına KKTC’nin tanınması girişiminde bulunmayan Türkiye, prestiji elde etti ama hâlâ bir girişimde bulunmadı!

Bulunmadığı gibi, geçen bu yıllar içinde KKTC’yi tanımaya kalkan ülkeleri durdurdu, engel oldu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Ocak 2012

, , , , ,

1 Yorum

12 EYLÜL YALANLARI

Eski Genelkurmay Başkanı Em.Org. İlker Başbuğ’un tutuklanması ve eşzamanlı olarak12 Eylül yargılamasının başlaması, en çok “yetmez ama evet”çileri rahatlattı. “Mesele darbecilikse, AKP neden 12 Eylül’ü yargılamıyor” diyenlere karşı mahcubiyet duymaktan kurtuldular.

AKP kalemşorları ise daha da mutlu, “12 Eylül generallerini yargılıyoruz” havasındalar…

Peki, gerçekte ne oluyor?

12 EYLÜL, 24 OCAK’TIR

Tahsin Şahinkaya’nın 1,Kenan Evren’in de 2 numara olduğu 12 Eylül iddianamesi bir kandırmacadır.

Çünkü önemli olan95 yaşındaki 12 Eylülcülerin değil, 12 Eylül sisteminin yargılanmasıdır; o sistemden hesap sorulmasıdır.

12 Eylül, 24 Ocak kararlarının uygulanması için yapılmıştır. O nedenle de, 12 Eylül iddianamesinin 1 numarası Paul Henze, 2 numarası da Turgut Özal’dır.

Tayyip Erdoğanlar, Abdullah Güller bu nedenle 12 Eylül’den hesap soramazlar. Çünkü kendilerinin de büyük gururla söyledikleri gibi, Özal’ın mirasçısıdırlar.

CUMHURİYET EKONOMİSİNİ YIKMA GÖREVİ

Neydi 24 Ocak kararları?

24 Ocak kararları, Cumhuriyet ekonomisini yıkıp, onu emperyalistlerin serbest piyasasına entegre etmekti. Cumhuriyet’in ekonomik kurumlarını özelleştirmeler yoluyla uluslararası tekellere peşkeş çekmekti. Gümrük Birliği ile ulusal pazarın duvarını yıktırmaktı.

Bunları gerçekleştirmek ancak süngüyle mümkündü. İşte bugün iddianameye 1 ve 2numara olarak sokulanlar, yalnızca o süngüyü tutanlardı…

12 Eylül, Türkiye’nin “Türk-İslam sentezi”ne göre yeniden biçimlendirilmesi, Kemalist devletin devrimciliğinin budanması demekti.

Bugün Türkiye’yi yönetenler, o günkü iklimde staj yaptırılanlardı; siyasi partilerin gençlik kolları başkanları arasında, tutuklanmayan tek isimlerdi.

EVREN İLE ÖZAL VE KARADAYI İLE ÖZKÖK FARKI

Kimi eski solcu, yeni liberaller ise Em. Org. İlker Başbuğ’un tutuklanmasını, 12 Eylül rejimini sonlandırma hamlesi olarak yorumluyorlar. Okurlarını ve dinleyenlerini ikna etmek için de, “Ordu, hep aynı ordudur” demektedirler.

Salt Genelkurmay Başkanları düzleminde baksak bile, bunun gerçek olmadığı görülür.

Özal’ın arkasındaki süngü olan Kenan Evren ile Özal’ın Türk Ordusu’nu ABD adına Irak’a sokma planına karşı çıkan Necip Torumtay aynı mıdır?

Haçlı irticaya karşı mücadele eden İsmail Hakkı Karadayı ve Hüseyin Kıvrıkoğlu ile haçlı irticayla şiir gibi çalışan Hilmi Özkök aynı mıdır?

Paul Henze’nin “bizim oğlanlar” dediği generallerle, ABD’nin 90’larda “hizadan çıktılar” dediği generaller aynı olabilir mi?

ABD BELGELERİNDE TÜRK ORDUSU

Türk Ordusu’ndaki kırılmaları, iki farklı kurmay tutumunu, iki ayrı konumlanma durumunu aslında bize en iyi olarak ABD belgeleri göstermektedir. Değerli gazeteci ustalarımdan Hasan Bögün, işte o belgeleri inceledi ve kitaplaştırdı.

Kaynak Yayınları’ndan çıkan “ABD ve AB Belgeleriyle Türk Ordusu” kitabı okunmadan, Türkiye’deki ordu tartışmaları anlaşılamaz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Ocak 2012

, , , , , , , , ,

1 Yorum

KOPARAN OPERASYON

17 ilde 123 adrese yapılan baskınlarla yeni bir aşamaya ulaşan KCK operasyonu ne anlama geliyor? Daha önce avukatlara ve gazetecilere yapılan operasyonlarla birlikte düşünüldüğünde, “yeni bir durum” mu oluştuğunu değerlendirmeliyiz?

Başbakan Erdoğan, “terörle mücadele, siyasetle müzakere” diye isimlendirdiği politikasından geri adım mı atıyor?

Bu sorulara yanıt bulmak için yaptığımız soruşturmada, dikkat çeken saptamalarla karşılaştık. Özetleyelim:

DEVLET – PKK GÖRÜŞMELERİ YENİDEN BAŞLADI

1. Bugünü anlamamız için son 6 ayı değerlendirmemiz gerektiğini söyleyen bir güvenlik uzmanı, 12 Haziran seçimlerinden sonraki tabloyu şu çarpıcı soruyla birlikte yorumluyor:”PKK, son 6 aydır süren operasyonlar karşısında neden sessiz?”

Kaynağımız, PKK’nin belinin kırıldığı, yanıt veremeyecek kadar köşeye sıkıştığı şeklindeki, hükümet çevrelerinden gelen değerlendirmelerin doğru olmadığının altını çiziyor.

2. Güvenlik uzmanının teyit ettiği bir bilgi, meseleyi daha da ilginç kılıyor. Birkaç haftadır çeşitli kesimlerde de dillendirilen bu bilgiye göre hükümet – PKK görüşmeleri yeniden başladı.

AYRIŞTIRMA SÜRECİ

Gelin güvenlik uzmanının bu iki saptamasını, bazı resmi açıklamaları hatırlayarak, değerlendirelim.

Hükümete yakın çevrelerde dillendirilen, “BDP’yi PKK boyunduruğundan kurtarmak için KCK operasyonu yapılıyor” şeklindeki değerlendirmeyi bir kenara bırakırsak, en dikkat çeken açıklama Leyla Zana’dan geldi: “Demokratik zemine olan inançtır bizi Ankara’da tutan. İnşallah demokratik zemini daha fazla dinamitlemezler.”

Zana’nın “Bu uygulamalarla toplumu daha çok ayrıştırdıklarını görüyoruz” sözleri ise çıplak bir gerçeğe işaret ediyor.

ATLANTİK’E ÇIPALI KUVVETLER

Karışık görünen sürecin turnusol kağıdı, AKP ile PKK’nin Atlantik’e çıpalı olduğu gerçeğidir.

Washington elindeki PKK kartını duruma göre iki türlü kullanıyor: Hem AKP’yi kendi bölgesel politikalarına zorlamak için, hem de Türkiye’yi zayıflatmak için.

AKP’nin durumu da, bazen havuç bazen de sopa olan PKK’den farklı değildir.

Geride kalan 9 yılda ABD, iki kuvveti bazen toplayarak, bazen de birbiriyle çarparak, Türkiye’yi bir noktaya getirdi.

ABD’nin gerçekleştirmek istediği proje, Irak’ın kuzeyindeki yapıyı, Ankara’nın himayesi adı altında Türkiye’ye genişletmek ve Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmak…

20 yılda, Irak’taki 160 bin askeriyle bu projeyi gerçekleştiremeyen ABD’nin tek çıkışı, Türk ve Kürt’ü, Türkiye’de ayrıştırmak…

KCK operasyonlarıyla biriktirilen gaz, bu nedenle önemli.

Kürtleri Ankara’dan kopartmanın yolunu, BDP’yi Ankara’dan kopartmakta görüyorlar.

Ancak başaramayacaklar…

NOT:Bugün Adana’da, 5. Çukurova Kitap Fuarı’nda, okurlarımızla buluşuyor ve kitaplarımızı imzalıyoruz. Adanalı hemşerilerimizi bekliyoruz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Ocak 2012

, , , ,

Yorum bırakın

NATOTÜRKÇÜLÜK EŞİTTİR KÜRT DÜŞMANLIĞI

Bu sütunda daha önce eleştirdiğimiz Prof. Dr. Anıl Çeçen’in, önceki gün basına yansıyan ve tepki çeken yeni sözleri, bir fikri devamlılık göstergesi aslında…

Gelin, önce o sözleri anımsayalım:

TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’na davet edilen Prof. Dr. Anıl Çeçen, “Güneydoğu’da yaşanan teröre artık biz normal koşullarda insan hakları açısından bakamayız. Savaş hukuku açısından bakmak durumundayız.” dedi. Çeçen, ayrıca “Kürtlere doğum kontrolü uygulanmasını” da istedi.

‘GÖSTERİCİLERE FÜZE ATILSIN’

İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nda dile getirilen bu sözleriyle de yetinmemiş Anıl Çeçen. Radikal’e verdiği demeç, daha da vahim:

Nerede bir topluluk varsa uydu üzerinden yer tespiti ile bir füze göndermek mümkün. 40 – 50 kişi bir araya geldiyse ve bu olaylar tırmandırılmak isteniyorsa pekâlâ hedef olacak. O zaman terörün tırmanmasını önlemek üzere geçici bir süre, silahlı çatışma ortamı ortadan kalkana kadar bu tür toplantılar sınırlanabilir. Ama sürekli olur demiyorum.”

NATOTÜRKÇÜ AVRASYACILIK

“Göstericilere füze atılsın” diyen bu zihniyetle Avrasyacılık tartışmıştık anımsarsanız.

Anıl Çeçen, Rusya ve Çin’in de ABD gibi emperyalist bir devlet olduğunu ileri sürmüş ve Türkiye’nin bu iki devletten uzak durarak, İran’la Avrasya ittifakı kurmasını savunmuştu. Çeçen, daha da ileri giderek, Türkiye’nin İran’la birlikte, olmayan Çin ve Rus yayılmacılığına karşı durması gerektiğini söylemişti. Çeçen’in o tartışmada, “Çin ve Rusya’nın İran’a destek vermemesini” istemesi ise İran dostluğunun da soru işaretleriyle dolu olduğunu gösteriyordu.

Biz de, “Bugün Rusya ve Çin düşmanlığı yaparak, nesnel olarak Amerikancılık yapmış olursunuz!” diyerek, Prof. Çeçen’i uyarmıştık. İran’ın Çin ve Rusya desteğiyle ancak ABD saldırısına direnebildiğine dikkat çekmiştik. İttifakları tarihsel düşmanlıkların değil, güncel tehditlerin ve ulusal çıkarların belirleyeceğine Mustafa Kemal’den örnek vermiş ve onun Sovyet Rusya’yla dostluk politikasına dikkat çekmiştik.

Ancak bu maddi olgular, Anıl Çeçen’i “Çin ve Rusya karşıtlığında” bir santim bile geri adım attırmamıştı.

Prof. Dr. Çeçen’in kendisini tarif ederken “NATO düşmanı değilim” demesi ve NATO’nun BM’ye bağlanmasını istemesi ise meğer bugünkü sözlerinin aslında işaretiymiş.

Çünkü bakış aynı bakış…

SAVAŞ KÜRTLERLE DEĞİL, ABD’YLE

Anıl Çeçen, güneydoğuda bir ön savaş yaşandığını söylüyor ama bunun taraflarını Türkler ile Kürtler şeklinde çiziyor. Haliyle düşman Kürtler olunca, üzerlerine füze gönderilmesini istiyor.

Doğru, bir ön savaş var ama bu savaş Türklerle Kürtler arasında değil, Türkiye ile ABD arasında!

Ama NATOTürkçü zihniyetin varacağı yer, ABD’nin rolünden bahsetmeyip, toptan Kürtleri hedef almaya varır ancak…

Ve böylece “savaşın tarafı” ilan ettiği PKK’yi de, terör örgütü olmaktan daha fazlasına terfi ettirir! Çünkü savaşlarda devletin karşısında devlet olur, terör örgütü değil!

KEMALİZM, TÜRK – KÜRT KARDEŞLİĞİDİR

Anıl Çeçen’in zihniyetini, onu yandaş medyada parlatanlara havale ediyoruz. AKP’nin bilumum destekçileri bir ara onu hemen her gün programlarına konuk alıyor ve “Ergenekoncu olmayan gerçek Kemalist”, “darbeci olmayan, gerçek ulusalcı” diye kamuoyuna pazarlıyorlardı.

Kendisini Kemalist diye tarif eden birinin, AKP kalemşorlarının övgülerine mazhar olması manidar elbette.

Ama biz biliyoruz ki Mustafa Kemal, Türk – Kürt kardeşliği kurarak emperyalizme karşı başarılı oldu. Bugün de ABD emperyalizmine karşı Türkiye’yi gerçekten savunmanın yolu Türk – Kürt kardeşliğinden geçmektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Ocak 2012

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın