NATO’CU İSLAMCILIK
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 04/12/2011
Cuma akşamı Ulusal Kanal’daki Ufuk Ötesi programımın konuğu İslami camianın en birikimli yazarlarından Kenan Çamurcu’ydu. Kendisiyle hem program öncesinde hem de program esnasında günümüzün İslamcı çevrelerini tartıştık. Doğrusu içeriden birinin söyledikleri kafamı çok açtı.
ERGENEKON SORUŞTURMASI, İSLAMCILARI DA DÖNÜŞTÜRDÜ
Örneğin uzun zamandır yanıtını aradığım sorulardan biri şuydu: Neden bizim İslamcılarımız Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesine, Libya’nın NATO tarafından bombalanmasına ve şimdi de Suriye’ye dış müdahale hazırlığı yapılmasına itiraz etmiyorlar? AKP tüm bu İslami çevreleri bu saldırılara nasıl ikna etti, ediyor?
Kenan Çamurcu, önce şu saptamayı yaptı. Ona göre İslami çevreler, aslında Irak’a saldırıya karşı çıkmıştı, nitekim 100 AKP milletvekilinin 1 Mart tezkeresine karşı çıkması da bu nedenleydi. Kenan Çamurcu’ya göre kırılma 2007-2008 dönemiydi.
Ergenekon soruşturması sadece ulusalcı ve Kemalist çevreleri hedef almamıştı Çamurcu’ya göre, aynı zamanda İslamcı çevreleri de “dönüştürmüştü.”
İslami kesimde, Ergenekon soruşturması üzerinden, “Ulusalcılar, Kemalistler bizi ezecekler, 40 yıllık siyasi birikimlerimiz yok olacak, siyaseten çıktığımız mevkiler elden gidecek” gibi korkuların hâkim kılındığı bu süreç, İslami kesimde köklü bir dönüşüme neden olmuş Kenan Çamurcu’ya göre. İşte bu dönemden sonra İslamcı çevreler, AKP’ye daha çok sarılmış ve bunun sonucu olarak da NATO’cu İslamcılık gelişmiş.
TÜRK – İSLAM SENTEZİ
Gelişmiş diyoruz, çünkü Kenan Çamurcu’ya göre ortaya çıkması çok önce. Çamurcu burada da esas olarak 12 Eylül’ü temel alıyor ve 12 Eylül’le birlikte ABD’nin inşa ettiği “Türk – İslam sentezi”nin NATO’cu İslamcılığı doğurduğunu belirtiyor.
Kenan Çamurcu, o günlerde kendilerini “Türk – İslam sentezi” sözü üzerinden eleştiren solculara nasıl kızdıklarını, ama bugün baktığında, bu suçlamanın haklı olduğunu, çünkü gerçek bir olgu olduğunu da büyük bir erdemle ifade ediyor.
Çamurcu’nun şu sorusu saptamasına büyük destek veriyor: İslamcılarımız Afganistan’a gitti, Bosna’ya gitti, Çeçenistan’a gitti ama neden Filistin’e gitmedi?
Soru oldukça anlamlı ve ağır bir yanıt yüklü!
Kenan Çamurcu İslamcılarımızın bu ülkelere, SSCB / Rusya’ya karşı ama ABD’nin yanında savaşmaya gidildiğine dikkat çekiyor! Ama Filistin’e gidilmiyor, çünkü Filistin adına savaşmak ABD çıkarına değil!
KENAN ÇAMURCU ve EREN ERDEM’LE PROGRAM
Program bitiminde Ufuk Ötesi’nden sonra başlayacak Ezber Bozan programının sunucusu ve köşe komşum Eren Erdem’le karşılaştık. Çamurcu ve Erdem, aynı dergilerde, aynı internet sitelerinde yazılar yazmışlar, birbirlerini biliyorlar ama Ulusal Kanal’da ilk defa karşılaştılar ve tanıştılar.
Eren Erdem de, Kenan Çamurcu’nun saptamalarına büyük önem verdi. Bu konuyu daha da derinleştirmeyi, önümüzdeki haftalarda hem Kenan Çamurcu’yu hem de Eren Erdem’i birlikte konuk ederek NATO’cu İslamcılık meselesini derinleştirmeyi, bu kesimlerle tartışmayı kararlaştırdık.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Aralık 2011
AKP’NİN SURİYE ÇIKMAZI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 03/12/2011
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Suriye iç meselemizdir” diyerek ABD adına başlattığı Suriye’de rejim değiştirme hamlesi, çıkmaza girdi.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın gelişmeleri “Suriye’nin kendi iç meselesi” olarak değerlendirmesi ve kimi AKP’li yazarların savaş baltalarını yerine koymaya başlaması, çıkmazın en önemli işaretleri.
‘KAZAN KAZAN’DAN ‘YA HEP YA HİÇ’E
Ancak cemaatin yazarı İhsan Dağı’nın da belirttiği gibi bu noktadan sonra geri adım atmak mümkün değil:
“Ok yaydan çıkmış durumda. Suriye ve Türkiye ilişkilerinin Esad gitmeden ‘normalleşmesi’ artık imkânsız. Daha da ötesi, Türkiye’nin son zamanlarda pek gurur duyduğu Ortadoğu’daki ‘yükselen gücü’, Suriye ‘düşmeden’ restore edilemeyecek. Esad’ın Şam’da oturmaya devam ettiği bir senaryo Türkiye’yi bölgesel politikada ‘kağıttan kaplan’a dönüştürecek, ‘düzen kurucu’ rol oynadığı iddiasını gülünç hale getirecek.
“Kısaca, Suriye politikasında Türkiye, ‘kazan kazan’ politikasından ‘ya hep ya hiç’ politikasına savrulmuş görülüyor.”
İhsan Dağı, Suriye’de rejim değişikliği hedefinin gerçekleşmemesi halinde AKP’nin “rezil” olacağını belirtiyor.
SURİYE CEPHESİ KUVVET TOPLUYOR
Ulusal çıkarları değil de başka çıkarları kollayarak yapılan dış politikanın sonuçları böyle olur!
Suriye konusunda yalnız kalan AKP hükümetinin son iki haftadır, başka kuvvetlere çağrı yapması bu açmaz nedeniyledir. Ancak çağrı esnasında bile şüpheler vardır. Zira AKP’li yazarların bir bölümü, destek verecek ülkelerin sonradan geri adım atabileceğini, hatta Türkiye’yi Suriye’de işgalci bile ilan edeceklerinden endişeleniyorlar. Haksız değiller.
Peki, bu çıkmazdan Türkiye nasıl kurtulacak?
Önce şu tespiti yapalım. Suriye AKP basınında aktarıldığı gibi tecrit edilmiş yalnız bir ülke değil. Tersine bölgede şöyle bir cephe oluşmuş durumda:
Bir cephede İran, Suriye, Irak ve Rusya var, diğer cephede de ABD, İsrail, Suudi Arabistan ve AKP.
Üstelik ABD Irak’tan çekiliyor. Dolayısıyla bölgedeki askeri kuvveti büyük oranda zayıfladı. Bu gerçek, örneğin Irak’ın ABD’nin yanında değil de Suriye’nin yanında yer almasına neden oldu.
Irak, bırakın Suriye’ye dış müdahaleyi, en küçük yaptırım uygulanmasına bile itiraz ediyor. Tüm çabalara rağmen Kürtlerin Suriye’de rejim karşıtı harekete katılmamasını da lütfen bir kenara not edin.
AKP’DEN KURTULMAK ARTIK DAHA KOLAY
Kuvvet dengesinin AKP’nin aleyhine olduğu bu tablodan Türkiye nasıl çıkacak? AKP’nin, “ya hep ya hiç” politikasının bölgeyi yangın yerine çevirmesi nasıl engellenecek?
Yanıt basit: Türkiye öncelikle AKP’den kurtulmalı!
Artık, yolunu yöntemini tartışmalıyız…
Üstelik AKP’den kurtulmak, sanılanın aksine dünden daha kolay. Çünkü arkasında ABD askeri gücü olmayan bir AKP’nin hükmetmesi kolay değil!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Aralık 2011
TAYYİPSEVERLİK
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 02/12/2011
E-posta kutum, “diğer gazeteler neden Kaşif Kozinoğlu’nun mektuplarına yer vermiyor” sorularıyla dolu… Lafı dolandırmadan yanıtlayalım: Tayyipseverlikten!
Hemen birkaç örnekle “Tayyipseverlik” kavramını açıklayalım:
‘ERDOĞAN’A OY VERMEYEN PUŞTTUR!’
Sabah Gazetesi’nden Ersin Ramoğlu, dün köşesinde “hain puştlar” başlığını kullanmış ve Time dergisinin “yılın adamı” anketine değinmiş. Ramoğlu, seviyeli(!) yazısında, ankette Tayyip Erdoğan’a oy vermeyenleri hain ve puşt olmakla suçlamış!
Ramoğlu, makalesinin sonunda da bir “not” yazmış: “Başarılı bir operasyon geçiren ve sağlığına kavuşan Sayın Başbakan’a geçmiş olsun dileklerimizi iletirken, ameliyatını ‘dalgaya’ alan malum medyanın candaşlarına da ‘Âllah ıslah etsin’ diyorum.”
‘ERDOĞAN TEHLİKEDEN KORUYOR’
Yeni Şafak’tan Yasin Doğan da, meslektaşları arasında Tayyipseverlik konusunda iddialı olanlardan. Doğan, Türkiye’nin tüm komşularıyla savaş pozisyonuna yaklaştığına gözlerini kapatarak şöyle yazabildi dün:
“Lider hem kitleyi aydınlık bir geleceğe doğru ‘sürükleyip götüren’dir, hem de kitlenin yanlış mecralara ‘sürüklenmesini’ önleyendir. Erdoğan, Türkiye’yi doğru mecraya sürükleyip götürüyor ve tehlikeli rotalara sürüklenmesini önlüyor. Başbakan’ın geçirdiği ameliyat, kendisine duyulan ihtiyacı, atfedilen önemi ve büyük sevgiyi bir kez daha ortaya koydu. Allah’tan acil şifalar diliyoruz.”
‘ERDOĞAN’A İHTİYACIMIZ VAR’
Star gazetesinden Ergun Babahan ise “Erdoğan’a ihtiyacımız var” diye başlık atanlardan… Babahan, bol methiyeli yazısında, 1789 Fransız Devrimi ile başlayan dönemin kapandığını ve yeni bir tarihin yazıldığını öne sürerek Erdoğan’ın Türkiye için bir şans olduğunu iddia ediyor: “Türkiye’nin şansı, ne istediğini bilen ve bunu hayata geçirebilen bir lider kadrosu ve iktidar partisine sahip olmasından geçiyor.”
Farklı cenahtan geldiğinden olsa gerek, yandaşlık yarışında en çok gayret eden isim olan Babahan, yazısını şu sözlerle bitiriyor: “Onun için bir yandan Erdoğan’a acil şifa diliyor, diğer yandan da ‘liderinizin kıymetini bilin’ diyorum.”
Gazeteler, böyle onlarca örnekle dolu…
ŞİNASİ GELENEĞİ YAŞAYACAK
Şinasi’nin 1862’de Tasvir-i Efkar’da “padişahın tahta çıkış ve doğum günlerinde övgüler koymayı reddetmesi” mesleğimizde bir dönüm noktasıdır. Artık 1862’nin gerisine düşmüş durumdayız!
Ancak tüm bu kokuşmuşluğun içinde Aydınlık, gerçeği halka ulaştırma görevini tüm engellere, tüm tehditlere, tüm baskılara rağmen başarıyla yerine getiriyor.
Aydınlık sizlerden aldığı kuvvetle, Şinasilerin geleneğini sürdürüyor!
Biliyoruz ki, “Dünyanın bir yanı karanlıkken, bir yanı her zaman aydınlık”tır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Aralık 2011
AVRASYA BİRLİĞİ’NDEN TÜRKİYE’YE DAVET
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 01/12/2011
Rusya Federasyonu Başbakanı Vladimir Putin’in, “Avrasya için yeni bir entegrasyon projesi” isimli makalesiyle açıkladığı Avrasya Projesi, Rusya, Kazakistan ve Belarus devlet başkanlarınca 18 Kasım’da imzalanmış ve hayata geçmişti.
Rusya Türkiye’yi de Avrasya Birliği’ne davet ediyor. Rusya’da iktidardaki Birleşik Rusya Partisi milletvekili olan Sergey Markov, Türkiye’nin gelecekte Rusya, Kazakistan ve Belarus arasında oluşturulan Avrasya Birliği’ne katılabileceğini söyledi.
AVRUPA DEĞİL AVRASYA BİRLİĞİ
Aynı zamanda siyaset uzmanı da olan Markov, AB üyeliği konusunda umduğunu bulamayan Türkiye’nin gelecekte bu birliğe dâhil olabileceğini savundu. Markov, “Dolayısıyla Avrupa yolu kapanan Türkiye’nin Avrasya Birliği’ne katılması gelecekte mantıklı olacaktır” dedi.
Türkiye’nin AB’ye üyeliği konusu, anımsanacağı gibi Putin tarafından da mizah konusu olarak değerlendirilmişti. Valday Kulübü toplantısında bir uzman Putin’e “Türkiye’nin AB üyeliğine nasıl baktığını” sormuş, Putin de şu esprili yanıtı vermişti: “Türkiye’nin AB’ye giriş kâğıtlarını verin imzalayayım. Bana ne zararı var?”
PERİNÇEK ve BATI ASYA TOPLULUĞU
Türkiye ve Avrasya Birliği projesi aslında yeni değil. İşçi Partisi 1990’ların başından beri bu projeyi teorileştirip, geliştirmiştir. İşçi Partisi’nin önderlik ettiği ve ilkini 1996 yılında yaptığı Uluslararası Avrasya Konferansları, Türkiye’den Rusya’ya, İran’dan Hindistan’a kadar pek çok ülkenin önemli siyasi partilerinin Avrasya Birliği’ni tartışma, geliştirme adresleri olmuştur.
Son olarak İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, bu teoriyi 2009 yılında daha da berraklaştırmış ve “köklü çözüm “olarak Batı Asya Topluluğu ismiyle Türkiye’nin ve bölgenin önüne koymuştu.
Perinçek, Batı Asya Topluluğu için ilk etapta KKTC ile bütünleşen Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Azerbaycan’ın isimlerini saymış ve şu saptamayı yapmıştı: “Topluluk olarak başlayıp, ileride belki de bir konfederasyona, bir tür devletler birliğine varabilecek olan bu örgütlenme, dünyanın beş büyük gücünden biri olur.”
KÖKLÜ ÇÖZÜM
4 Eylül 2009 günü yazılı bir açıklamayla bu projeyi sunan Perinçek, topluluğun bölgedeki hangi sorunlara da köklü çözüm getireceğini saptamıştı:
“Batı Asya Topluluğu, Kürdünü bölge çapında kucaklayarak Kürt meselesini tarihi bir hatıra haline getirir; kesin olarak çözer. Türkiye, Basra Körfezi’ni fetheder; komşu ülkeler de İstanbul’u fethetmiş olurlar.
“Ermeni sorunu diye bir sorunun adı bile kalmaz. Ağrı dağını zaten kimse yerinden oynatamaz.
“Batı Asya Topluluğu, Türkiye’yi Araplarla birleştirir; İran’la birleştirir; Yalnız kendi Kürdüyle değil, bölgenin bütün Kürtleriyle birleştirir; Irak’ın, Suriye’nin, İran’ın ve Azerbaycan’ın Türkleriyle birleştirir; Asya ile birleştirir.
“Batı Asya Topluluğu, Washington’u caydırır ve ABD’yi çılgın maceraların getireceği felaketlerden kurtarır. Bütün dünyada barış ve güvenlik için bir anahtar görevi yapar. Ulusal devletler, çağımızın gereğidir ve demokratik bir toplum kurmanın biricik örgütlenme biçimidir. Ancak ulusal devlet, emperyalizmin küresel saldırısı karşısında kendi sınırları içinde yaşayamaz. Çin bile birleşerek gelişiyor! Batı Asya Topluluğu, ulusal devletimizin yaşama ve gelişme çerçevesidir.”
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Aralık 2011
ABD PAKİSTAN’I NEDEN VURDU?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 30/11/2011
NATO daha doğrusu ABD, Pakistan’ın Afganistan sınırındaki iki karakoluna, iki saat boyunca saldırarak, 26 Pakistan askerini öldürdü!
ABD PAKİSTAN’I KAYBETTİ
Peki, ABD’nin Afganistan operasyonları kapsamında müttefiki olan Pakistan’la ilişkisi nasıl bu noktaya geldi? 28 Eylül günü bu köşede “ABD Pakistan’ı kaybediyor” demiş ve şu olguları sıralamıştık:
1.) Usame Bin Ladin operasyonu iki ülke arasındaki kırılma noktasıdır. Zira ABD, Pakistan Cumhurbaşkanı Zerdari’nin “11 Eylül’den üç ay sonra yakalayıp, ABD’ye teslim ettik. Ama onlar bıraktılar” dediği Bin Ladin’i, “miadı dolduğu” için ortadan kaldırmıştı.
2.) Pakistan Savunma Bakanı Ahmet Muhtar, 1 Temmuz’da, ABD’nin ülkenin güneybatısında bulunan Şemsi hava üssünü artık kullanamayacağını ilan etti.
3.) ABD Pakistan’a yıllık yaptığı 2,7 milyar dolarlık askeri yardımın üçte birini askıya aldı. ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen, iki ülke askeri ilişkilerinin zor şartlar altında olduğunu açıkladı.
4.) ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen, 13 Eylül’de ülkesinin Kabil Büyükelçiliği’ne düzenlenen saldırıdan Pakistan Askeri istihbaratını sorumlu tuttu.
5.) Pakistan suçlamaya sert yanıt verdi: Pakistan İçişleri Bakanı Rahman Malik, 22 Eylül’de, ABD askerlerinin terörle mücadelede Pakistan topraklarında konuşlanmasına artık izin vermeyeceklerini açıkladı.
Tüm bu olgular, ABD’nin Pakistan’ı kaybedişinin olgularıydı… 26 Pakistan askerinin öldürülmesi ise Pakistan’ı kaybetmiş ABD’nin “yanıt” arayışıydı!
Açıklayalım:
ÇİN KALKANI
ABD’nin Pakistan’la ilişkisinin bu noktaya gelmesinin en önemli nedeni, İslamabad yönetiminin Çin ile ilişkisidir. Çünkü Pakistan, Çin ile ittifak kurarak Washington’dan bölgeye yönelik tehditlere, Obama’nın “AfPak” projelerine direnebilmiştir.
1.) Pakistan devleti, son tahlilde ABD’nin hedefi olacağını gördüğünden, Çin üzerinden silahlanmayı hızlandırdı: İki ülke arasında son bir yıl içerisinde çok önemli askeri işbirliği anlaşmaları imzalandı. Pakistan, Çin’den JF-17 savaş uçakları, F-22P savaş gemileri ve orta menzilli füzeler almaktadır. Pakistan son bir yıl içerisinde Çin’den J-10 savaş uçakları alımı için de 250 adet sipariş verdi.
2.) Pakistan, 2 adet Nükleer Reaktör yapılması için Çin’le anlaşma imzaladı. Pekin ile İslamabad arasında ayrıca demiryolları, askeri ve sivil amaçlı limanlar yapılması konusunda da bir işbirliği imzalandı.
3.) Pakistan, Usame Bin Ladin’e operasyon sırasında düşen ABD’nin yeni tip görünmez helikopterinin enkazını Çin’e incelettirdi.
4.) ABD’nin Pakistan’a yönelik tehditlerine karşı Pekin yönetimi kırmızıçizgi çekti: “Pakistan’a müdahaleyi Çin’e müdahale sayarız.”
5.) Çin, 24 Kasım’da, Pakistan’la ortak tatbikata başladı. Bir hafta sürecek tatbikatta iki ülkenin en seçkin birlikleri görev yapıyor. Tatbikatla birlikte iki ülke ilişkilerinin “askeri ittifak” düzeyine ulaştığı belirtiliyor.
ÇİN’DEN HAMLE, ABD’DEN YANIT ARAYIŞI
İşte ABD’nin Pakistan saldırısı, Pekin – İslamabad ilişkisine verilmeye çalışılan bir yanıttır. Daha doğrusu ABD’nin Çin’e yanıtıdır.
Tıpkı, ABD’nin Avustralya’ya 250 asker yerleştirmesi gibi, bu gelişme de Washington’un Pekin’in hamlelerine yanıtıdır.
Hamle yapan Çin, hamlelere yanıt peşinde olan ABD’dir artık!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazete
30 Kasım 2011
SIRADA UÇAK GEMİSİ VAR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 29/11/2011
Geçen hafta üç Rus savaş gemisinin Suriye’nin Tartus limanına geldiği açıklandı gayri resmi olarak… Ne doğrulanan ne de yalanlanan bu haber, uluslararası gözlemciler tarafından, Moskova’nın Şam’a açık desteği olarak okundu.
Üç Savaş gemisi, aynı zamanda Suriye’ye müdahale arayan tüm ülkelere yanıttı.
Mesajı alan ABD de üç Rus savaş gemisine karşı, “George Bush uçak gemisi”ni Suriye açıklarına göndererek yanıt verdi. Tabi bu haber de gayri resmiydi; doğrulanmadı, yalanlanmadı.
Karşılıklı bu hamleler, ABD ile Rusya arasındaki savaşın birinci raunduydu…
İKİNCİ RAUND
Rusya, ABD’nin uçak gemisine uçak gemisi artı filo ile yanıt verdi şimdi de… İzvestiya gazetesinin haberine göre Moskova, Suriye’ye “Amiral Kuznetsov uçak gemisi”ni gönderiyor. Habere göre Moskova, uçak gemisine bir de deniz filosundan bir grup gemi ekleyecek ve Suriye’ye gönderecek. İzvestiya, Amiral Kuznetsov’un 2012’nin ilkbaharında Suriye’nin Tartus limanında olacağını belirtiyor.
İkinci raundun bu hamlesi, ilk raundun tersine resmiyet de kazandı. Rusya Federasyonu Askeri Deniz Filosu Genelkurmay Temsilcisi, İzvestiya’ya yaptığı açıklamada, Tartus Limanı’na ziyaretin, Suriye’deki gelişmelerle ilgili olmadığını söyledi (!) Zaten başka türlüsü de beklenemezdi…
Bu arada anımsatalım: İlkbaharda Amiral Kuznetsov uçak gemisiyle birlikte, Vladimir Putin de Rusya’nın başına geliyor. Başbakan Putin, 4 Mart 2012 seçimlerinin şimdiden galibi gibi…
‘İÇ MESELE’ DEĞİŞTİ!
Peki, Rusya’nın mesajı, Suriye’ye müdahale isteyen AKP tarafından acaba nasıl algılandı?
AKP’nin Suriye’ye müdahaleci çizgisinin sembol mesajı, Başbakan Erdoğan’ın dile getirdiği “Suriye iç meselemizdir” sözleriydi. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın gelişmeleri bu kez “Suriye’nin iç meselesi” olarak değerlendirmesi ise müdahaleci çizgiye bir fren gibi gözüküyor.
Nitekim Yeni Şafak’tan Abdülkadir Selvi de önceki gün Suriye konusunda “hükümet görüşü” açıkladı. Selvi, Ankara’da karar alma mekanizmalarında görev yapan bir yetkilinin şu sözlerine yer verdi köşesinde: “Batıdan ve çevremizden bazı ülkeler Suriye’ye girmemiz için bizi sırtımızdan itiyor. Bizim böyle bir planımız yok. Çünkü biz girdikten sonra batıdan ve çevremizden üç dört ülke geri dönüp, Türkler işgalci diyecekler, aleyhimize geçecekler.”
Selvi, AKP’nin, “bölgenin lideri olmak varken, Suriye’nin işgalcisi olmak gibi bir konuma düşmeye niyetli olmadığını” belirtiyor ve ekliyor:
“1-Türkiye, Suriye konusunda Arap Birliği’ni ön plana çıkarmaya özen gösteriyor. Bunda Türk-Arap savaşı tarzındaki fitneye meydan vermeme düşüncesi de bir ölçüde etkili.
“2-Uluslararası camia ile birlikte hareket ediyor. Suriye’nin işgali ya da bu aşamada Suriye içinde tek başına bir tampon bölge ilan etme gibi bir çabanın içinde değil. Ama ayrı bir yol haritasına sahip.”
Sonuç olarak; ABD bölgeden çekiliyor ve Rusya ile Çin’in bölgede artacak rolü, AKP’nin Suriye politikalarını daha da geriletecektir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Kasım 2011
CEMAAT İLE PKK’NİN SAİD-İ KURDİ KAVGASI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 28/11/2011
Nur cemaatinin lideri olan Said-i Nursi’nin, Gülenciler için ne ifade ettiği ortada. Cemaatin kılavuzu olan Said-i Nursi’nin son olarak filmini bile çektirdiler.
Nüfustaki adı Said Okur olan Said-i Nursi, son dönemde PKK tarafından da Said-i Kurdi olarak sahiplenilmeye başlanmıştı. Ancak bu sahiplenme yarışı artık kavgaya dönüşmüş durumda!
PKK’ye yakın Fırat Haber Ajansı’nda geçen hafta, Zana Zanyar imzasıyla “Fethullah Gülen’e göre ‘Said-i Kurdi’nin mezarını sormak küstahlık’” şeklinde bir makale yayımlandı.
Zanyar, önce Fethullah Gülen’in 14 Kasım 2011 tarihli röportajındaki konuyla ilgili sözlerini masaya yatırmış. Orada Gülen, Said-i Kurdi’nin “Talebelerine benim mezarımı bir iki kişiden başkası bilmesin” dediğini savunuyor ve fetvayı veriyor: “Onu delmek ne demektir, o bir küstahlıktır.”
Zanyar, Gülen’in “daha Said-i Kurdi yaşarken, ‘Kürt olduğu için O’nun yanına gitmeyi Türklük gururum kabul etmedi’ diyebilecek kadar ırkçı bir tavır sergilediğini” anımsatıyor. Hatta Gülen’i, Said-i Kurdi’nin Risale-i Nurlarında tahrifat yapmakla suçluyor.
Zana Zanyar, Said-i Kurdi’nin “mezarının bilinmesini istemediğine dair bir sözünün olmadığını”, tersine “Van’daki Horhor medresesine gömülmeyi vasiyet ettiğini” belirterek, buradan hareketle dönemin 2. Ordu Komutanı Cemal Tural ile Fethullah Gülen’i birlikte hareket etmekle suçluyor.
PKK: GÜLEN, 27 MAYISÇIDIR
PKK bu bağı, Said-i Kurdi’nin mezarının yerinin bilinmezliği nedeniyle kuruyor. Anımsatalım:
23 Mart 1960’da Urfa’da ölen Said-i Kurdi, Halilülrahman Camii’sine gömüldü. Ancak camideki mezarı, adeta bir tapınma merkezine dönüştü. 27 Mayıs yönetimi bunun üzerine, Said-i Kurdi’yi, kardeşinin de izniyle, 12 Temmuz 1960 gecesi Camii’den çıkarıp, bilinmeyen bir yere defnetti.
27 Mayısçıların Said-i Kurdi’nin mezarının yerini belirsiz bırakması ile Gülen’in yukarıda özetlediğimiz sözlerini yan yana getiren PKK, Gülen’i 27 Mayısçı ilan etmiş!
GÜLEN 27 MAYISÇI DEĞİL, AMERİKANCIDIR
Ancak Zana Zanyar’ın devamında verdiği bilgiler, Gülen’i 27 Mayısçı değil, tersine Amerikancı ve Süper NATO’cu yapmaktadır:
“Fetullah Gülen, 1961 yılında askere gider. Acemi birliğini Özel Harp Dairesi Elemanı Kurmay Başkanı Reşad Taylan’ın yanında yapar. Acemi birliğinde sadece istihbarat elemanlarının görevlendirildiği büyük telsiz eğitimini alır. Gülen’in Özel Harp Dairesi yani istihbarat ilişkisi 1957 yılına dayanıyordu. Daha 16 yaşındayken, Erzurum’da Özel Harp Dairesi elemanlarında üstteğmen Esad Keşafoğlu tarafından yetiştirilir ve Nur Cemaati’ne özel harp elemanı olarak sokulur. Bundan dolayıdır ki, gittiği her yerde istihbarat işini yapar. Acemi birliğinde büyük telsiz eğitimine alınmasının nedeni çok yetkin bir istihbaratçı olarak yetiştirilmesinin amaçlanmasıdır.
“Aynı görevlendirme zinciri usta birliğinde de olur. Gülen, usta birliğini İskenderun’da 2. Ordu karargâhında, Orgeneral Cemal Tural’ın yanında büyük telsizci -istihbarat elemanı- olarak yapar. Askeri kanuna göre bir askerin vaaz vermesi yasakken Gülen istihbaratçı olduğu için özel harp temelinde vaazlar verir. Gülen, Küçük Dünyam adlı kitabında bu durumu şöyle itiraf eder: ‘Askeri elbisenin üzerine cübbe giyilmezken ben böyle bir kıyafetle vaaz ediyordum.’”
Zanyar’ın, makalesini Said-i Kurdi’nin “Düşman nur postuna bürünmüş” sözleriyle bitirmesi ise artık kılıçların çekildiğini göstermektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Kasım 2011
DERSİM VE BİSMİL
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 27/11/2011
Başbakan Erdoğan, Dersim belgesi olarak eski Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarına başvurdu. Çağlayangil, o dönemde Emniyet Müdürü olarak, General Abdullah Alpdoğan ile birlikte bölgede isyancılarla görüşmüştür.
Başbakan Erdoğan’ın nedense değinmediği ancak Çağlayangil’in anılarının en önemli noktası olan şu bölümü dikkatinize sunuyoruz:
‘BİR ADAMIN BİR KOCASI OLUR’
“Tercümana Kürtçe anlattı. Tercüman bize tercüme etti: ‘Beyanatınız bizi duygulandırdı… Kürt bütün samimiyetiyle dedi ki: Bir adamın bir kocası olur dedi. Siz bir hareket yapıyorsunuz. Bu hareket gelir geçer. Buraları yine Kürt ağalarına kalır. O zamanlar bize zulüm ederler. Bizi kurtaramazsınız siz. Siz bütün Dersim’e hâkim olsanız, oraya devlet otoritesi girse zaten biz ağaya kul olmayız. Ama siz yoksunuz, bizim daimi muhatabımız ağa olduğu için ve kudret de onda olduğu için, size değil onlara itaate, sizin değil onların söylediğini yapmaya mecburuz.’ Abdullah Paşa, şimdiye kadar bu işin böyle olduğunu, fakat hükümetin bundan sonra kararlı olduğunu, Dersim’i de, yurdun öbür parçaları gibi hükümetin otoritesinin geçerli olduğu ve hükümetin üstünde hiçbir otoritenin bulunmadığı yer yapmakta kararlı olduğunu, ağaların lafına kapılmamasını, meseleyi tekrar tezekkür etmelerini’ söyledi. Bunu kabul etmediler.”
KİM OTORİTE OLACAK?
İşte meselenin esası budur: Dersim’de ağalar ve aşiretler mi otorite olacaktır, yoksa Cumhuriyet ve devrim mi?
Sayısız detaya girmeye gerek yok, tek başına ele geçirilen silah sayısı bile Dersim meselesini anlamaya yeterlidir. Çünkü silah otoritedir!
O gün devrimci Cumhuriyet, feodaliteyle hesaplaştı ve son tahlilde köylüyü özgürleştirdi. Ancak harekât sırasında kayıpları artıran yanlışlar da vardı. Ayrı biz yazının konusu olan bu yanlışlıkların temelini, 1926 – 1938 arasındaki 12 yıllık “sorunu barışçı yöntemlerle çözme döneminin” iyi değerlendirilemeyip, üstelik bir gecikmeye dönüşmesi ile Cumhuriyet yönetiminin sınıfsal yetersizliklerinin birleşmesi, oluşturmuştur.
EN YAKICI İHTİYAÇ: DEVRİM
Cumhuriyet devrimciyken, feodaliteyle hesaplaştı dedik… Ya karşı-devrimciliğin, daha 1939’larda, 46’larda harekete geçmesi, 50’lerde büyümesi, 80’lerde Cumhuriyeti kuşatması ve 2000’lerde Cumhuriyet’i “yıkması” döneminde durum neydi?
Anımsayalım: Diyarbakır Bismil’e bağlı Sinanlı ve Aslanoğlu köylüleri, “yaşasın Cumhuriyet, yıkılsın ağalık” diye ayağa kalktığında, toprak istediğinde, karşısında ağa ile birlikte kimi buldu? Kaymakamı ve Jandarmayı!
Bismil’de, sivil ve askeri idare, yani devlet köylünün karşısında, ağanın yanındaydı!
Yani Cumhuriyet devrimciyken, ağaya karşı köylünün yanında yer aldı; ancak karşı-devrimciliğin yıktığı Cumhuriyet köylüye karşı ağanın yanında saf tuttu.
Bu çıplak gerçek bile bir devrime nasıl da ihtiyaç duyduğumuzu gözler önüne sermektedir!
NOT: Dersim konusunu işleyen Mehmet Ali Birand dün köşesinin başlığından sormuş: “Genelkurmay arşivi neden açıklanmaz?” Büyük sıfatlı meslektaşlarımızın cehaletini önlemek için anımsatalım: Kaynak Yayınları, “Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları” diye o arşivi milletimizin hizmetine sundu ve iki ciltlik çok önemli bir eser yayımladı. Üstelik ikinci cilt Dersim’le ilgilidir! İlk kez 1992 yılında basılan bu kitaplar, Nisan 2011’de düzenlenerek okurlara yeniden sunulmuştur.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Kasım 2011
CHP, TSK KARŞITLIĞINDA ÖNE GEÇTİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 26/11/2011
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Asker Açılımı, “Bedelli askerlik gündemimizde yok” diyen Başbakan Erdoğan’ın şak diye bedelli ilan etmesinden daha tehlikeli! TSK’yi vurma konusunda ana muhalefetin iktidara göre bir adım önde olduğunu teslim etmeliyiz.
Bildiğiniz gibi Erdoğan, 30 yaşından büyüklerin askerlik yapmamalarının bedelini 30 bin lira olarak belirledi. Kuşkusuz bu TSK’ye yönelik Ergenekon operasyonunun devamı niteliğindedir. Hedef profesyonel ordu yaratıp TSK’yi küçültmek ve halk ordusunu bitirmektir!
Bu yalın gerçeği görüp de savunmaya geçmesi gereken CHP ise özellikle Kılıçdaroğlu’nun başa geçmesinden itibaren askere daha büyük saldırıya geçti!
Örneğin Kılıçdaroğlu 30 yaşa 30 bin bedelini bir sosyal demokrat olarak “haksızlık” diye değerlendirmiş: “Haliyle parası olan askerlik yapmasın, olan yapsın sonucu çıkıyor. Bu kamu vicdanına sığmaz.”
İşte o vicdanı sözde rahatlatmak adına Kılıçdaroğlu ağzındaki baklayı çıkarıyor: “Meclis aşamasında parası olmayanlar için önerge vereceğiz. Parası olmayanların da yararlanması için değişiklik önereceğiz.”
Yani Erdoğan 30 yaşından büyüklere 30 bin lira bedel karşılığında askere gitmeme olanağı sunarken, Kılıçdaroğlu bir adım daha öne çıkıp, parası olmayanın da bundan yaralanmasını istiyor. Askerliği toptan kaldırın, rahatlayın beraberce!
MHP’NİN VATAN BEDELİ: 600 TL
MHP ise daha da ilginç bir öneriyle güya TSK’yi savunuyor. “Haksızlığın” giderilmesi için askerlik yapanlara da 600 lira maaş ödenmesini istiyor! Türkeş milliyetçilerinin literatüründe, bedelli askerliğin alternatifi, para karşılığı askerlik yapmak oluyor! Halk ordusu, vatan sevgisi, şehitlik, hak ve ödev gibi kavramların yerini 600 lira alıyor! Bir nevi profesyonel ordu…
Nitekim MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, daha çok insanın bu kıyaktan yararlanması için bedelin aşağıya çekilmesini istiyor ve yeni bir askerlik sistemi öneriyor!
KILIÇDAROĞLU’NUN ASKER AÇILIMI
Kılıçdaroğlu’nun, Fikret Bila’nın “askerliği nasıl yaptınız” sorusuna yanıtı ibretlik: “Ben kısa dönem yaptım. Tabi kısa dönemde ne kadar askerlik olacak ki?”
Kısa dönem askerliğin askerlik bile olmayacağını tecrübe eden Kılıçdaroğlu, 12 Haziran seçimleri öncesinde ne vaat etmişti, anımsıyor musunuz? İşte o tarihi sözler: “Askerlik süresini dokuz aya indireceğiz, aşamalı olarak altı aya kadar indireceğiz, daha küçük ama daha profesyonel olacak. Çocuğunuz üniversitede okurken yaz tatillerinde gidecek askerliğini yapacak, mezun olunca da askerliği bitmiş olacak.”
Staj kabilinde askerlik öneren Kılıçdaroğlu’nun niyeti, gençlerin askerliğini hızla bitirmesi değil, askerliği bitirmektir. Bunun sayısız kanıtı vardır:
Kemal Kılıçdaroğlu “Bedelli askerliği gündeme getiren biziz.” dedi; “Orduyu terörle mücadelenin dışına çıkaracağız. Ordu kışlasında onurlu görev yapacak.” dedi; TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. Maddesi’nin değiştirilmesini teklif etti; Genelkurmay Başkanı’nın Milli Savunma Bakanı’na bağlanmasını istedi; 27 Mayıs’ı eleştirdi; 28 Şubat’a teslim olduğu için Refahyol hükümetini bile eleştirdi!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Kasım 2011
PAPAZ ELBİSESİNDE ALEVİCİLİK
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Odatv Yazıları on 25/11/2011
Başbakan Erdoğan, Dersim için “devlet adına“ özür diledi. Aynı Erdoğan, PKK ile kendilerinin değil, devletin görüştüğünü savunarak, sadece hükümet olduklarını, devlet olmadıklarını belirtmişti. Ancak devlet olmayan Erdoğan, şimdi devlet adına Dersim için özür diliyor!
Dersim Alevileri için özür dileyen Erdoğan’ın daha dün, “TSK’den ve Yargı’dan Alevileri temizlemek” üzerine inşa ettiği seçim kampanyası unutuldu nasılsa…
Tek başına bu olgu bile meselenin Alevilik ya da insanlık meselesi olmadığını göstermeye yetmeli. Zira hedefleri, Dersim üzerinden Cumhuriyet’e, Atatürk’e ve Devrim’e saldırmaktır.
YA MARAŞ ve SİVAS ALEVİLERİ?
Nitekim Kanlı Pazar, Malatya, Çorum ve Maraş ile Sivas katliamlarının yarattığı iklimde üretilen siyaset geleneğinden gelenlerin, Aleviler konusundaki kesin yargıları belleklerdedir.
Öyle bir düşmanlık zihniyetidir ki bu, sadece Türkiye’nin Alevilerini değil, Suriye’nin Alevilerini bile hedef alır! Ama bu düşmanlık tarihi Sünni – Şii mücadelesinden dolayı değil, Haçlı İrtica’dan dolayıdır.
HAÇLI İRTİCA
Haçlı İrtica ne mi demek? Artık daha da somutlaşmıştır bu kavram. Haçlı İrtica, Yahudilerin Erdoğan’a madalya takması, Hıristiyanların da Abdullah Gül’ü şövalye ilan etmesidir.
Böylece Irak’ta ve Libya’da Batı’nın Müslüman katliamına dolaylı destek imkânı sağlanmış olur, böylece Suriye Müslümanları hem iç savaşla hem de dış müdahale ile tehdit edilir!
ABD’deki Yahudi örgütü, Erdoğan’a cesaret madalyasını Irak saldırısı öncesinde takmıştı. Ki Erdoğan o madalyayı, “one minute” derken de, Mavi Marmara’da 9 yurttaşımız katledilirken de takmakta ısrar etti!
İngiltere Kraliçesi de, Abdullah Gül’ü Suriye’ye saldırı hazırlıklarının arifesinde şövalye ilan etmektedir!
‘KÜÇÜK BEYİN’ BENZETMESİ
Bunların sadece Dersim Alevileri’nden özürleri sahte değildir, yurttaşımıza bakışları da sahtedir! Daha dün “göbeğini kaşıyan adam” benzetmesi nedeniyle Bekir Coşkun’a ve “bidon kafalı” benzetmesi nedeniyle Yılmaz Özdil’e ölçüsüzce saldıranlar, bugün Türkiye’yi ve Türk insanını “küçük beyinli” ilan etmişlerdir.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun kendilerinden önceki Türkiye’yi “kaslı kolları, boş bir midesi, küçük beyni ve titrek bir kalbi” olan adama benzetmesinin üzerinde “faşizm korkusundan” dolayı durulmadı.
Coşkun ve Özdil’e sözde halk sevgileri nedeniyle görevli saldıranlar da, Davutoğlu’na “AKP’yi de 2002’de o ‘küçük beyin’ seçti” demedi haliyle!
ERDOĞAN: PAPAZ ELBİSESİ DAHİ GİYERİM
Netice olarak Cumhuriyet’le hesaplaşmanın aracıysa Dersim Alevileri’nin yanında olurlar, yurttaşlarımıza yapılan benzetmelere savaş açarlar! Ancak mesele önlerinin açılmasıysa, Sivas sanıklarına kalkan da olurlar, Hizbullah katillerine yol da verirler, Türkiye’yi “küçük beyin” de ilan ederler, Yahudi madalyası da takarlar, Hıristiyan şövalyesi de olurlar!
Recep Tayyip Erdoğan 1995 yılında şu sözleri boşuna söylememişti: “Bu mücadeleyi iktidara getirme noktasında gerekiyorsa ne yaparım dedim. Papaz elbisesi dahi giyerim. Bu var mı usulün içinde? Var tabii ki.”
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Kasım 2011