Posts Tagged Aydınlık

Aydınlık’ın mutfağı

20 sayfa atılımı yapan Aydınlık, günlerdir yeni yazarlarını ve eski yazarlarını, haklı olarak “Türkiye’nin birikimi” diyerek birinci sayfasından sizlerin huzuruna getiriyor. Yazarlarını tanıtan Aydınlık’ın bir yazarı olarak, ben de gazetemizin mutfağını bugün sizlere tanıtmak istiyorum.

Önce bazı saptamalar: Aydınlık Türkiye’nin yaşayan en eski, dolayısıyla en yaş’lı fakat en genç gazetesidir. Mutfağının yaş ortalaması 26! Gazete bağlandıktan sonra Genel Yayın Yönetmeni ve Yazı İşleri Müdürü’nün de dâhil olduğu su savaşlarının yapıldığı tek gazetededir! Yani, Erdoğan’ın TOMA’sına karşı su tabancası kullanan o muzip gençler Aydınlık’ın mutfağında artık…

Aydınlık Türkiye’nin en fedakâr gazetecilerinin en zor şartlarda bir araya geldiği gazetedir: Sabah yıkanılacak çamaşırlarını toplantıya getiren, giyeceklerini birbiriyle paylaşan, köyden gelen erzakını yazı işlerinin komününe sunan gençler… Bilgisayarı iki kişinin, fotoğraf makinesini üç kişinin kullandığı servisler… Genel Yayın Yönetmeni’nin odasını ve masasını kullanan yazarlar… Bu zorluklar, ortaya çıkan ürünleri nasıl değerli kılıyor, tahmin edersiniz…

Gelelim kadroya… Genel Yayın Yönetmeni İlker Yücel’i Türkiye TGB Başkanlığı’ndan ve halkı ayağa kaldıran eylemlerden tanıyor. Oradaki örgütçülüğü, liderliği şimdi Aydınlık’a büyük güç katıyor.

Yazı İşleri Müdürü Ergün Gedek, yolu TGB’den geçen gençlerden biri. Mutfak üst yönetiminin en tecrübelisi, 30 yaşında; üstelik 2,5 yıldır gazeteci!

Haber Müdürü Önder Öztürk de TGB emeklisi. Ulusal Kanal’da haber müdürlüğü yaptıktan sonra Aydınlık’a geçti. Fazlasıyla titiz. Benim kadar olmayan sinirlilik sorunu için, mutlaka akşamki su savaşlarına dâhil olmalı ve rahatlamalı.

Sorumlu Müdür Mehmet Bozkurt’u Gezi fotoğraflarından tanıyorsunuz.

Genç editörlerin en tecrübelisi Mustafa Gürbüz; önemli gazetelerde çalıştıktan sonra yolu Aydınlık’la kesişenlerden. Ardından Aysen Beyaz ile Emine Dölek geliyor. Dölek Ulusal Kanal’ın ilk döneminden. Sonra yine TGB emeklisi gençler var: Can Özçelik, Erdem Atay, Osman Erbil, Cansu Yiğit, Yiğit Eryılmaz, Murat Şimşek. Murat’ı tarif etmeliyim: Çok az konuşuyor ve sayfasını o kadar çabuk planlıyor ki, sabahın köründe haber önersen, mutlaka “yer yok” yanıtı veriyor!

Ekibe tecrübeli Füsun İkikardeş’in katıldığını da eklemeliyim.

Gelelim servislere… İstihbarat Servisi’nin başında Haftalık Aydınlık’tan beri yer alan Ceyhun Bozkurt var. Sezim Özadalı, Irmak Mete ve Gamze Çınlar’dan oluşan “melekler” ekibi nedeniyle bazen Charlie diye anılıyor. Ekibe daha sonra en gençler Ezgi Hotalak, Tuğçe Yıldız, Masum Gök, Soner Bahadır ve Muhammed Ulutaş katıldılar. Kimi stajyer, kimi gönüllü yardımcı… Bir de gönüllü kahramanlardan Derya Derviş ağabeyleri…

Emek servisinde deneyimli Esin Ergenç ile genç kardeşimiz Tarık Tekgözli var. Emekçi sınıfların karakterini taşıyan Tarık’ın en hoşuma giden özelliği şu: Toplantıda söz sırası kendine geldiğinde, o topluluk bir saattir konuşuyor bile olsa, önce selamlar!

Toplum sayfasında Ulusal Kanal’dan transfer Özlem Konur ile Gizem Koç var. Bir de onlara sonradan katılan Gökçen Beyaz ile genç Anıl Işık ve Ebru Bozköylü var.

Ekonomi servisi tek kişilik bir makine! Recep Erçin servisin müdürü, muhabiri, fotomuhabiri, editörü… Sanırım servise takviye yapılmasını sağlaması için, biraz tembellik numarası yapması gerekecek.

Dış Haberler servisinin başında, çarpıcı röportajlarıyla tanıdığınız Şafak Terzi var. Ancak içeriden ve dışarıdan servise yardım edenler bakımından en şanslısı. Yazar olanları geçiyorum fakat teorik çalışmaların adamı olan Erdem Ergen’i önemle belirtiyorum.

Hayati Asılyazıcı’nın yönettiği Kültür Sanat Servisi’nde Sema Sezen ve Aysun Bitir var. 20 sayfalı yeni Aydınlık’ta artık bir de TGB’den gönüllü yardımcı Ece Kırbaş var. Şimdiden röportajlarıyla kendisini size tanıttı zaten. Ayrıca özel olarak bu servisin fakat aslında tüm Aydınlık’ın emektar fotoğrafçısı olan Alpay Tuğlu

Spor Servisi’ni pek tanıyamadım. Anıl Budak, Fırat Çoban ve Hüseyin Kaya isimli genç kardeşlerimizi, koridorda arada odalarına göz attığımda görüyorum.

Gelelim sayfa sekreterlerine… Hakan Uğurluay, elinizde tuttuğunuz ve çoğunuzun beğendiği Aydınlık’ın yeni halinin mimarı. Ekipte Metin Tanrıver, İbrahim Türkmen, Nesrin Çelik, Mehmet Karafazlı, Ebru Taşdöğen, Ozan Kanal, Gamze Erdeyer, Gündüz Üç, Egemen Yamandağ, Alev Özgenç, Osman Nuri Yılmaz ve Mürsel Çetin yer alıyor. Sayfalardaki fotoğrafları ve grafikleri sizlere hazırlayanlar ise Sebahattin Önder, Turgay Oğuz ve Burak Çavdar.

Teknik ekibe geldik. Bu özel ekipteki ilk isim Melih Yıldırım benim Öncü Gençlik’ten çalışma arkadaşım. Matbaalar onun sorumluluğunda. Ali Duran TGB’den gelen genç bir bilgisayar uzmanı; internetteki Aydınlık’ın kaptanı. Güven Karakurt ise bozulan her şeyi onaran genç beyin.

Bir kısmının gönüllü yardımcı olduğu yukarıdaki isimleri geride bırakıyoruz ve idareye iniyoruz. Genel Müdürümüz Yalçın Büyükdağlı’yı tanıyorsunuz kuşkusuz. Personel Müdürü İsmet Öğütücü deneyimli bir yayıncıdır. Reklam Müdürü Saynur Okuroğlu ve yardımcısı Kamile Karakadılar Aydınlık’a gelir arayan arkadaşlarımız…

Metin Aktaş Türkiye gazetelerinin, ilginçtir, en sevilen muhasebe müdürüdür. Yanında Onur Yokuş ve Mehmet Akdemir var.  Halkla İlişkilere Selma Bolat geldi. Dağıtımdaki arkadaşlarımız Ergin Onay ve Müslüm Horoz ise 20 yıldır Aydınlık’ın emekçiliğini yapıyorlar.

Ve binanın en altındayız, arşivde… Fahir Özel’in 40 yıldır gözü gibi baktığı Aydınlık’ın kozmik odaları artık Ercan Dolapçı, Çetin Çağlayan ve Buket Yıldırım’ın ellerinde…

Suna Doğuz’la, genç arkadaşımız Seda Çift’i seslerinden tanıyorsunuz. Sizden gelen telefonları ilk onlar açıyor. Esma Hıdır ve Seyran Mert ise Aydınlık’ın en stratejik yerinin, çay ocağının sorumlusu arkadaşlarımız. Gece amirimiz Orhan Uluocak, şoförlerimiz Kubilay Deligöz ve Cüneyt Sevinçtaç ile gazetemizin temizliğinden sorumlu Yahya Gören ile Levent Gürbüzler’i de tanıtmalıyım. Ayrıca öğlen akşam karnımızı doyuran Özlem Öztürk, Nuray Doğru, Hatice Köşüm ve Celal Bilen’i de özel olarak tanıtalım.

Tabii Fatma Yazıcı’nın, yani 2000’e Doğru’nun o efsane sorumlu haber müdürünün de artık yeniden aramızda olduğunu söylemeliyim.

Ve son olarak Bilgi İşlem’in Mahmut Şen’i. Hani ara ara yazarız ya hep, “madde boşluk tanımaz” diye. İşte Mahmut bu yasadaki maddedir. Yetişemediğim bir canlı yayın programına yerime çıkacak kadar boşluğa düşmandır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Eylül 2013

Reklamlar

Yorum bırakın

ASKERİN ERGENEKON’DAKİ ROLÜ

 

Cezaları “bana değil, TSK’ye verildi” diye değerlendiren Eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ, bu nedenle Hürriyet’e gönderdiği mektupta açıkça Org. Necdet Özel’e sormuştu: “Bugün Genelkurmay Başkanlığı makamında oturan komutan, verilen bu kabul edilemez karar karşısında (…) devam eden sessizliği sürdürecek midir?” (Hürriyet, 9 Ağustos 2013)

Necdet Özel’in yanıtı dolaylı olarak Fikret Bila üzerinden geldi: “Aslında hiç susmadık ki!” (Milliyet, 10 Ağustos 2013)

Peki, susmayan Necdet Özel neler yapmış? Her gün bu konuda mesai harcamış. Konuyu ikili temaslarında hep gündeme getirmiş. Üstelik Adalet Bakanı’yla da bu konu üzerinde birlikte çalışmış.

Fakat birincisi yargıyı etkilemekle suçlanmasın diye, ikincisi de komutanlara zarar vermesin diye bu yaptıklarını sessiz yapmış.

Eminim bu “yanıt”, Silivri’de bulunan çoğu subayı derinden yaralamıştır. Hatta bir kısmı da yanıt ile makam arasındaki uyumsuzluğa üzülmüştür.

Kuşkusuz bu yanıta iktidar katında sevinenler de olmuştur.

TSK KENDİNİ KORUYAMADI

Bakın bu tertibin kovuşturmalı şekilde başlamasının üzerinden 6 yıl geçti. Hedefin Cumhuriyet ve Kemalizm olduğu, Türkiye’nin başta TSK olmak üzere tüm milli kuvvetlerinin bu nedenle operasyona uğradığı gerçeği artık tartışılamaz açıklıktadır.

Nitekim AKP yöneticilerince durum artık “100 yıllık parantezi kapatmak” ya da “100 yıllık hesaplaşma” biçiminde de isimlendirilmektedir.

Dolayısıyla soruna artık TSK açısından da bakmalıyız:

1. Görevi vatanı korumak olan Türk Ordusu, bu görevi yapabilmek için önce kendisini koruyabilmelidir. Ergenekon tertibi, komutanların kendisini ve ordusunu koruyamadığını belgeledi. (Bunun milli ordu ile NATO üyeliği çelişkisi bakımından incelenmesini ayrıca yaparız.)

2. Yargılanan kimi komutanların da önemle vurguladıkları gibi, içeriden birileri bu tertipte görev almasa, tertip bu noktalara ulaşamazdı.

3. Em. Org. İlker Başbuğ’un da itiraf ettiği gibi kendisi izin vermese, kozmik odaya girilemezdi! Başbuğ, kozmik odayı tertipçilere açarak, içeride bir şey olmadığını kanıtlamış olmadı, tersine Türk Ordusu’nun savunma kalkanlarını indirmiş ve operasyonlarda karşı tarafa inisiyatif vermiş oldu.

Nitekim subaylara yönelik en büyük operasyonlar bu dönemde, Başbuğ’un Genelkurmay Başkanlığı sırasında yapıldı.

MUSTAFA KEMAL’İN İSYAN ETTİĞİ HUKUK

4. 6 yıldır Genelkurmay Karargâhı’nın dilinden düşürmediği “hukuka saygı” en başından da belirttiğimiz gibi büyük bir aldatmacadır. Ortada hem hukuk yoktur, olan da zaten senin hukukun değildir! Mustafa Kemal, kendisine idam kararı verildiğinde o hukuka saygı göstermedi, tersine milletin hukukuna uygun olarak isyan etti, savaştı!

Necdet Özel’in bugün hâlâ “yargıyı etkilemekle suçlanmayalım diye medya üzerinden açıklama yapmadık” demesi, bu gerçeğin karargâhta zerre kadar anlaşılmadığını gösteriyor!

Millet kararı tanımaz ve karara isyan ederken, millet yasaklara boyun eğmeyip Silivri’ye dayanmışken, Türk Ordusu’nun hâlâ “ille de hukuk” çerçevesi içerisine sıkışıp kalması, en hafifinden gaflettir!

5. Türkiye’nin en birikimli kurumunun, en köklü yapısının kendisine kurulan bir tertibi “çözememesi” kesinlikle kabul edilemez. Bunun mazereti de yoktur. Her türlü istihbaratı elinde olan, her türlü teknik donanıma sahip olan bir kurumun bu tertibi açığa çıkaramaması vahimdir.

Üzülerek görüyoruz ki, İşçi Partisi’nin mücadelesi ve Aydınlık ile Ulusal Kanal’ın haberleri olmasa, Türk Ordusu kendisine tertip düzenlendiğini bile fark edemeyecek!

Genç subayların gördüğünü karargâhın görememesi, genç subayların anladığını generallerin anlayamaması, çok açık ki, en azından normal değildir!

6. Türk Ordusu’nun son 6 yıldaki tüm orgeneralleri ve hatta tüm generalleri bu yenilgiden sorumludur! Hadi isyan etmeyi geçtik ama lojmanlara sinerek, konuşmayarak, susarak, kaçarak sadece silah arkadaşlarını değil, ülkeyi savunmasız bırakmış oluyorlar!

Zira konuştuğumuz konu hukuki bir dava değil, Batı’nın Cumhuriyetle hesaplaşmasıdır! Kendi kurumunun boynunu ve dolayıyla da Cumhuriyet’in boynunu Batı’nın baltasının ucuna sessizce teslim eden bir zihniyeti bu millet affetmeyecek!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Ağustos 201

 

, , , , , ,

Yorum bırakın

AYDINLIKÇILIK MESELESİ

Aydınlık’ın 92. Yıl ekinde yer alan “kimler geldi, kimler geçti” listesindeki kimi isimler izlediğiniz gibi önemli bir tartışma yarattı. Zira öyle isimler vardı ki, eski Aydınlıkçı bile denemeyecek kadar Aydınlık düşmanıydı!

Ekin yayınlanmasından 6 gün sonra Doğu Perinçek, Mao’nun “karargâhı bombalayın” türünden bir çağrı yaptı: “Aydınlıkçılar, Aydınlık’ı kuşatın!Perinçek ertesi gün de “Silivri duvarlarına güvenilebilir mi” başlıklı yazısıyla, duvarı yıkıp geldiğini ve meseleye el koyduğunu ilan etti.

Ancak Perinçek’in bu iki yazısından da önce gelip meseleye el koyduğu anlaşılıyor. Zira bu yazılardan bir gün önce gazetenin künyesinde Mehmet Sabuncu’nun ve Serhan Bolluk’un isimleri artık yer almıyordu!

AYDINLIKÇI OLMAK HEM ZORDUR, HEM DE KOLAYDIR

Bir Aydınlıkçı olarak, zor da olsa konuyla ilgili görüşlerimi açıklamam gerekiyor. Sosyal medyada yer alan alçakça bir yorumu dikkatinize sunarak görüşlerime geçeğim: “Cengiz Çandar, Aydınlıkçıları birbirine düşürdü!”

Şimdi kendi görüşlerime geçiyorum:

1. Aydınlıkçı olmak zordur, çünkü Aydınlıkçılık bir tek mücadelenin içerisinde var olabilir. Yani 17 yaşından itibaren Aydınlıkçısınızdır, 30 yıl mücadele etmişsinizdir fakat bir gün herhangi bir sebeple mücadele hattının dışına çıkmışsınızdır. İşte o gün bitmiştir Aydınlıkçılığınız; eski Aydınlıkçı bile değilsinizdir artık. Yani o kadar zordur Aydınlıkçı olmak, kalmak…

40 yıl sistemden nemalanmışsınızdır, emekli olmuşsunuzdur. Vicdanen rahat olmak için örneğin, hayatınızın son virajında gelmişsinizdir… Mücadele hattındasınızdır yani artık ve de Aydınlıkçısınızdır! İşte Aydınlıkçı olmak bu kadar da kolaydır…

LİSTEDEKİ EKSİKLİK, FAZLALIKTAN DAHA VAHİM

2. Cengiz Çandar’ın o listeye girmesi Serhan Bolluk’un ve Mehmet Sabuncu’nun kararı değildir ve bu yanlış yorumlanmaması için özellikle bilinmelidir!

Listenin yayımlandığı gün Serhan Bolluk’u arayıp şöyle dedim: “Cengiz Çandar’ın bile olduğu bir listede neden Tunca Arslan ve Asaf Güven Aksel yok?

Kısa ve tatsız konuşmamızda ortaya çıktı ki, Bolluk listenin son halini görmemişti!

Listede başka çok önemli eksikler de vardı. Bırakın eskiyi, şimdiki Aydınlık’ın yazarlarından bile unutulanlar vardı. Açık ki, tek kişi hazırlamış ve doğal olarak unutmuştu. Üstelik Işık Soner, Halil Alkan, Fahir Özel gibi Aydınlıkçılar nezdindeki sembol isimleri bile…

Nitekim ben de ilgili arkadaşa fark ettiğim eksik isimleri çıkarıp, bir liste halinde yolladım; bir vesileyle Aydınlık’ta bu hata telafi edilir diye… Çünkü Çandar’ın bile girdiği listede olmadıklarını görmek, en azından bir kısmını oldukça üzecekti.

Sonrasında Mehmet Sabuncu’nun da listenin son halinden habersiz olduğunu öğrendim. Acaba her ikisinde de yılların “nasıl olsa her şey Doğu Perinçek’in kontrolü altındadır” rahatlığı mı vardı? Öyle ya, Genel Başkanımız Doğu Perinçek 40 yıldır, biz yanlış yapmayalım diye kendi yapmaktadır. Ayağı takılıp düşmesin diye çocuğunu kucaklayan bir baba edasıyla…

Bunun doğru bir yöntem olmadığı ortada; bu yöntemin yarattığı sıkıntılar da ortada…

Ancak madalyonun öbür yüzü de önemli: Ortada ideolojik bir hata vardır ve bu nedenle görevlendirmeyi yapan, listeyi yapan arkadaştan daha fazla sorumludur. Zira görevi alanın listesinin, üç aşağı beş yukarı böyle olacağı malumdur. Bu görülerek, böylesi ciddi bir işin tek kişi yerine üç kişilik bir komisyona verilmesi gerekirdi.

PERİNÇEK’İN İNDİRDİĞİ KALKAN

3. Doğu Perinçek’in “Aydınlıkçılar, neden Aydınlık’ı kuşatmıyor” diye sormasının yanıtı içindedir. Aydınlık hep Aydınlıkçıların kuşatması altındadır. Bunu ben dışarıdan yazan bir Aydınlıkçı olarak gelen eleştirilerden biliyorum. Perinçek’in köşesinden Aydınlık yönetimini sertçe eleştirdiği günler, okur eleştirileri 20 kat artar. Üstelik hem dostlardan hem de düşmanlardan!

Örneğin Perinçek’in köşesinden Aydınlık’ın yönetimini psikolojik savaşa alet olmakla suçladığı gün, en çok “Aydınlık’a sızmış gizli Kürtçü” diye suçlandığım gündür!

Aydınlıkçıların kaderinde vardır bu haksızlıklar…

Kuşkusuz Perinçek’in otoritesi, düşmanı bile cesaretlendirecek kadar büyük ve önemlidir. Düşman, Perinçek’in eleştirilerini fırsat bilmekte ve yararlanmaktadır.

DOĞRU SAPTANDI, EĞRİ ÇÖZÜLDÜ

4. Zannımca bu mesele, yani görevden almalar, “doğru saptanmış fakat eğri çözülmüş” bir meseledir! Yapılan hata ne kadar vahimse, hatayı düzeltmek yerine koparıp atmaya yönelmek de o kadar vahimdir; hatta sonuçları bakımından daha da vahimdir!

Üstelik bir vahim hatanın bu şekilde düzeltildiği(!) ilk olaydır; en azından benim bildiğim…

Mücadele hattında olan bir gazete her zaman hatalar yapar. Serhan Bolluk’un yaptığı türden hataları önceki yayın yönetmenleri de yapmıştır hatta fazlasıyla ama o hataları konuşmak şimdi yersiz ve yararsızdır elbette…

Ama şu kadarını söylemeliyim: “Cengiz Çandar Aydınlıkçıları birbirine düşürdü” cümlesi çok ağırıma gitti! Keşke daha farklı bir yöntemle çözseydik de düşmanı memnun etmeseydik!

Daha doğrusu bu kadar keskin cepheleşme yaşandığı bir savaş koşulunda, iç cephedeki tartışmayı düşmanı memnun edercesine göz önüne getirmeseydik!

AYDINLIKÇILIK, HER DURUMDA AYAĞA KALKMAKTIR

5. Gelelim Aydınlıkçı olmanın en önemli parametresine. Biz Aydınlıkçılar, düşen kayayı inatla yukarıya yeniden ve yeniden yuvarlayan insanlarız. Zorluklar bizim genlerimizi güçlendiriyor.

Şimdi bu “yanlış çözülmüş” konudan da mücadelenin yararına sonuçlar çıkaracağızdır, eminim… Kolektif önderliği güçlendirmek ve gazeteyi kolektif yönetmek açısından sıçrama yapacağız. Kolektif çalışmanın ve yönetmenin önüne geçen hatayı bulup masaya yatıracağız ve sorunu kökünden çözeceğiz.

Çünkü Aydınlıkçılık düştükçe ayağa kalkmak ve her kalkışta daha da hızlı koşmak demektir!

Çandar Aydınlıkçıları birbirine düşüremez! Değil düşürmek ayağımıza bile takılamaz! Biz onun ayakçılık yaptığı yerlere meydan okuyarak büyüyoruz çünkü!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Mart 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

BERFO ANA ASIL BİZİM ANAMIZ

13 Eylül 1980 günü oğlu Cemil Kırbayır elinden alındığından beri, dönmesini bekliyordu Berfo Ana. 33 yıldır bir gün döner diye kapısını da kilitlemiyordu.

105 yaşındaydı ve son aylarda en çok şöyle diyordu kendisini görmeye gelenlere: “Tek dileğim ölmeden oğlumun mezarını görebilmek. Başbakan bana söz vermişti, oğlumun kemiklerinin gömüldüğü yeri bulacaktı.”

‘BİZİM OĞLANLAR’ SÖZÜNDE DURMAZ!

Başbakan sözünü tutmadı ve Berfo Ana oğlunun mezarını göremeden aramızdan ayrıldı. Oysa Cemil Kırbayır’ı hangi birimin gözaltına aldığı, hangi birimin sorguladığı daha doğrusu işkence yaptığı belliydi. Elinde devletin tüm imkânlarını bulunduran Başbakanlığın bu cinayeti çözememesi normal koşullarda mümkün değildi.

Ama koşullar normal değildi. Zira iktidar, içinden geldiği 12 Eylül rejimiyle hesaplaşamaz, Ergenekon tertibine kamuoyu desteği yaratabilmek için yalnızca 12 Eylül’ün sembol isimlerine dava açabilirdi ancak.

Çünkü o rejimin bürokratları kendileriydi; çünkü o rejimin valileri kendileriydi; çünkü o rejimin asıl sahibi 10 yıllık iktidarlarının da dayanağıydı…

BERFO ANA’NIN ACISINI SÖMÜRDÜLER

Dün 12 Eylül rejimi bugün de kendileri Kemalist Devleti hedef almıştı.

Dün 12 Eylül’ün maskesi “Atatürkçülüktü”, bugün kendilerinin maskesi bazen Berfo Ana oldu, bazen 12 Eylül rejiminin yok ettiği gençler oldu… Meclis kürsülerinde mektuplarını okuyup ağlama ayinleri bile yaptılar!

Berfo Ana’yı da 12 Eylül’ün kurbanlarını da Türk Ordusu’na diz çöktürme tertiplerine alet etmek istediler.

Berfo Ana’nın acısını sömürdüler!

Kapitalistlerin Che Guavera’yı metalaştırması ve onun ününden para kazanması gibi Berfo Ana’nın acısından faydalandılar!

Berfo Ana’ya medya önünde “Ana” deyip ona sözler verdiler. Ancak biz biliyorduk ki çiftçisine “Ananı da al git” diyenler elbette “analarına” da yalan söylerlerdi.

Nitekim Berfo Ana’ya verdikleri “sözü” tutmadılar. Berfo Ana 105 yaşında “Cemil’im” diye diye ayrıldı aramızdan…

ANALARIMIZ BEFO ANA’YDI

Berfo Ana onların değil bizim anamızdı…

Onlar “Kürt yok dağ Türk’ü var” derken, onlar Kürt’e kıro derken, biz Kürt analarımızın acılarını paylaştık, sırf Kürt oldukları için işkence gören ve öldürülen oğullarının katillerinden hesap sorduk!

Çünkü Berfo Ana bizim anamızdı; hepimizin anası birer Berfo Ana’ydı…

Bugün Berfo Ana’nın acısını sömürerek onu sayfalarına taşıyanlar “Kürt” sözünden bile tiksinirken biz Kürdümüze zulmedilmesine göğüs gerdik; bu yüzden kurşunlandık, toplatıldık, kapatıldık…

2000 DOĞRU’NUN HABERCİLİĞİ

Bugün Berfo Ana’nın acısını sömüren, sayfalarına taşıyan kimi utanmazların bu Kürtçe ismi değil sayfalarına taşımak ağızlarına bile almadıkları o yıllara gidelim en iyisi…

Örneğin 15 Ocak 1989’da… Ve Aydınlık’ın şimdiki arşiv sorumlusu Ercan Dolapçı’nın 2000’e Doğru’da yayımlanan bir yazısına göz atalım:

“12 Eylül sabahı ‘eyvah mahvolduk’ diye uyanmamızın üstünden 10 yıl geçti. Bu noktaya gelebileceğimiz hiç aklıma gelmemişti. 1984’te Batı’dan Doğu’ya doğru gittiğimde yangının ne kadar büyük olduğunu gördüm. Her ilde, her ilçede sırf Kürt oldukları için işkence gören, baskı gören insanlar gördüm. Kaybolan, sakat kalan ve çıldıran insanlar. Gece olmasın diye dua edenleri gördüm. Hem de 1980’den dört yıl sonra. Hangi köye gitsem işkenceden payını alan insanları dinledim. Dayak yiyen muhtarları da görünce devletin kendi kendini de dövdüğünü düşündüm. Kars-Göle’de Cemil Kırbayır’ın babasını dinleyince kendimi kitaplardan bildiğim Güney Amerika’da sandım. Dört yıldır kayıp olan oğlunu arıyordu.”

BERFO ANA’NIN OĞLUNUN KATİLLERİ

Dolapçı 1984’te oğlunu arayan İsmail Baba’nın, 1989’da da tıpkı diğer babalar gibi hâlâ oğlunu aradığını belirterek bitiriyor yazısını.

Sonra 1991’de İsmail Baba’yı kaybediyoruz, Berfo Ana sürdürüyor nöbeti…

Ve yıllar sonra 2011’de “Kürt Açılımı” gereği Berfo Ana’yı keşfediyorlar.

Üstelik kayıp oğlunu arayan ana ve baba haberini 22 yıl geciktiklerinden hiç utanmadan, “12 Eylül’le nasıl hesaplaştıklarını” da yazabiliyorlar.

2 yıl sonra 2013’te, bu kez Başbakan Erdoğan’ın Berfo Ana’ya verdiği sözü tutmadığını yazmadan, arkasından sahte gözyaşı döküyorlar…

Başbakan bulamadı (!) ama baba İsmail Kırbayır oğlunun katillerini isim isim biliyordu ve gazeteci İsmail Saymaz’ın “Oğlumu Öldürdünüz Arz Ederim” isimli kitabında da yer alan dilekçesinde o isimleri vermişti: 1. Şube’de görevli Mehmet Aytan, Selçuk Ayyıldız ve Mehmet Ali Akın ile Taner isimli Japon lakaplı MİT mensubu…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Şubat 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

YEŞİL GLADYO

Eren Erdem’le İbrahim Horuz’un Ulusal Kanal’daki Ezber Bozanlar programına konuktuk önceki gece… Eski Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, Eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, Caferi Selahattin Özgündüz ve Yazar Kenan Çamurcu’yla 5 saat süren program boyunca ağırlıklı olarak Suriye eksenli gelişmeleri konuştuk.

Konukların AKP’nin Suriye politikasına yaptıkları eleştiriler hem çok önemliydi hem de emperyalizm ile İslamcı kesimlerin ilişkisi açısından oldukça dikkat çeken saptamalarla doluydu. Bu nedenle hem Aydınlık okurları için özetleyelim, hem de bu önemli saptamaları yazılı olarak kayda geçirelim istedik.

‘ERDOĞAN, KUDÜS’Ü İSRAİL’E BAŞKENT YAPACAK’

AKP hükümetinde Başbakan Yardımcısı olarak yer alan Abdüllatif Şener’in söyledikleri oldukça çarpıcıydı. Şener, Erdoğan’ın uyguladığı politikaların, fiilen İsrail’in Kudüs’ü başkent yapmasına yönelik olduğunu savundu.

AKP hükümetine seslenen Abdüllatif Şener, “Haçlı ordusuna Müslüman bir ülkeyi bombalatmak, hangi kitabın neresine uyar!?” dedi. Şener Suriye’deki “muhalefete” dikkat çekerek çetelerin yüzde 80’inin Suriyeli olmadığını da belirtti.

Şener’in şu saptaması ise İslamcı çevreler tarafından mutlaka sorgulanmalıdır: “NATO Patriotları, yabancı askerler Türkiye’ye geliyor, ses yok. Bu nasıl bir tablo? Patriotlar bu hükümetten önce, Ecevit hükümeti döneminde gelseydi, her Cuma eylem olurdu. Camilerden çıkan Müslümanlar Patroitları getireni de protesto ederdi.”

Eski Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’in şu saptaması ise AKP’ye oy verenler tarafından mutlaka üzerinde düşünülmelidir: “AKP’nin izlediği Suriye politikası ne insanidir, ne İslamidir, ne de millidir.

‘ABD, TÜRKİYE-İRAN SAVAŞI İSTİYOR’

Eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, Abdüllatif Şener’in çarpıcı konuşmasına değinerek “sizin seslendiğiniz bu isimler, muhataplarınız, uluslararası bir tezgâhın parçası olmasalardı eğer, onlar da sizin gibi konuşabilirlerdi” dedi.

İran direnişin merkezidir” diyen Namık Kemal Zeybek, emperyalizmin Türkiye ile İran’ı çatıştırmak istediğine dikkat çekti. Zeybek’e göre Şii-Sünni eksenli bir savaşla bölge yeniden tanzim edilmek isteniyor.

Namık Kemal Zeybek, Kürecik Radarı ile Patriot füzelerinin de Şeytan’ın iki gözü olduğunu belirtti.

Zeybek, AKP hükümetinin Suriye için yaptığı “Alevi diktatörlüğü” suçlamasının doğru olmadığını, Esad ailesinin Alevi olduğunu fakat Suriye devlet yönetiminde Sünnilerin çoğunluk olduğunu belirtti. Zeybek Suriye’yi suçlayanlara şu soruyu yöneltti: “Türkiye’de bir tek Alevi Bakan var mı? Alevi Vali var mı? Alevi müsteşar var mı?”

Namık Kemal Zeybek’in şu saptaması ise İslamcılık ve emperyalizm ilişkisi bakımından oldukça çarpıcıydı: “Emperyalizme direnen Hugo Chavez, Allah’a, emperyalizme teslim olan Müslümanlardan daha yakındır.

‘SURİYE ÜZERİNDEN GLADYO İNŞA EDİLİYOR’

Hafta içi Hizbullah lideri Nasrallah’la görüşen Caferilerin lideri Selahattin Özgündüz ise Gazze direnişi örneğini vererek ABD ve İsrail’den korkulmaması gerektiğini belirtti.

Özgündüz, Tayyip Erdoğanların her ne kadar ecdat vurgusu yapsa da, gerçekte İngilizlerin piyonu olarak ecdadımızı arkadan hançerleyen Vahabi Suud ailesiyle işbirliği yaptığına dikkat çekti. Selahattin Özgündüz, Suriye’de Esad’a karşı silahlı eylem yapanların terörist olduğunu, çoluk çocuk demeden katliam yaptıklarını, ABD’nin piyonları olduklarını belirtti.

Yazar Kenan Çamurcu NATO patriotları konusunda oldukça dikkat çeken bir değerlendirme yaptı. Çamurcu, bugün Türkiye’de Suriye meselesi ve NATO faaliyetleri üzerinden “Yeşil Gladyo” inşa edildiğini belirtti!

BİR TEK AYDINLIK

Eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek program öncesi sohbetimizde Aydınlık gazetesini çok beğendiğini, eğer tek bir gazete alacaksa, Aydınlık’ı aldığını belirtti. Zeybek Aydınlık ve Ulusal Kanal’ın neden güçlü bir muhalefet yapabildiğini, diğer konuklara şöyle izah etti: “Çünkü tek bir ‘patronu’ yok, binlerce ‘sahibi’ var!”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Ocak 2012

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

KILIÇDAROĞLU’NUN TAHRİBATLARI

Doğu ve Güneydoğu Oda ve Borsa Başkanlarını konuk eden Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Bu ülkenin birliği, bütünlüğü konusunda hiçbir endişem yok” demesi, 23 Kasım’da katıldığım TV8’de yayımlanan Haber Aktif programındaki bir saptamayı anımsattı…

Aydınlık’ın da ertesi gün bir özetini verdiği programda Gökmen Karadağ’ın sorularını yanıtlamış, Fikri Akyüz ve Barış Yarkadaş’la “Kılıçdaroğlu’nun Aydınlık’ı hedef almasını” tartışmıştık.

CHP’li Barış Yarkadaş’a göre Aydınlık’ın yorumladığı haliyle bir “Seyyid Rıza ittifakı” yoktu. Hüseyin Aygün provokasyon yapmıştı, Kılıçdaroğlu da aslında o sözleriyle ulusalcı olan 8 milletvekilini hedef almıştı.

Biz de, 135 CHP milletvekilinden sadece 8’i ulusalcı ise CHP açısından ortada gerçekten ciddi bir sorun olduğuna dikkat çekmiştik.

CHP’NİN LAİKLİK TAHRİBATI

Böyle bir meclis grubu yapısına sahip olan CHP’nin, ülke bütünlüğü endişesi duymaması da haliyle normaldi…

Aslında Kılıçdaroğlu’nun endişeli olmaması bizi iki kere endişelendirdi. Çünkü laiklik konusunda da endişesi olmayan Kılıçdaroğlu’nun laikliği nasıl tahrip ettiğini somut olarak gördük. Anımsayalım:

1. Türban konusu 2006’da hukuken kapanmış, AKP de bu nedenle konuyu rafa kaldırmıştı. Ancak Kemal Kılıçdaroğlu 12 Eylül halkoylaması sırasında “türbanı biz çözeriz” diyerek konuyu gündeme getirdi. (CNN Türk, 22 Ağustos 2010)

Ana muhalefetin bu “çıkışı” AKP’de, “CHP engeli kalktı” diye yorumlandı. Bunun üzerine YÖK, anayasayı da yok sayarak, “türban serbest” yönetmeliği çıkardı!

Böylece Kılıçdaroğlu türbanı çözmüş(!) ve sadece üniversitelere değil, ilköğretim okullarına bile girmesini sağlamıştı!

2. Kemal Kılıçdaroğlu, “laiklik tehlikededir diyemem” sözleriyle, yeni bir CHP’yi hedeflediklerini işaret etti. (Akşam, 22 Eylül 2010)

3. Laiklik konusunda bir endişesi olmayan Kemal Kılıçdaroğlu, “siyaset yapmayan tarikatlara ve cemaatlere saygılı” olduğunu da ilan etti. (Hürriyet, 24 Ocak 2011)

4. Tarikat ve cemaatlere saygılı Kılıçdaroğlu’nun PM’ye aldığı Muhammed Çakmak daha da ileri bir noktadaydı. Çakmak, Fethullah Gülen’e hayran olduğunu ilan ediyordu! (Akşam, 21 Aralık 2010) Çakmak’a göre laiklik, zaten postmodern çağa uygun değildi! (Zaman, 11 Mayıs 2011)

5. Tarikat ve cemaatlere saygılı bir genel başkanın partisinde, tekke ve zaviyeler de savunuluyordu artık. CHP milletvekili Bülent Kuşoğlu, Atatürk’ün kapattığı tekke ve zaviyeleri “üretim yeriydi, eğitim ve kültür kurumuydu” diye övüyor ve yeniden açılmasını savunuyordu artık. (Zaman, 24 Nisan 2011)

6. CHP, tehlikede görmediği laikliğin tanımını, hazırladığı “Türkiye’ye Kılavuzluk Edecek Çağdaş Anayasa” taslağında da, artık değiştirmişti! (Radikal, 17 Mart 2011)

CHP’NİN BİRLİK TAHRİBATI

Laiklik endişesi olmayan Kılıçdaroğlu, laikliği işte böyle tahrip etti. O nedenle ülke bütünlüğünden endişe etmemesi, bizi iki kere endişelendirdi!

Kaldı ki, Yeni CHP bu konuda da tahribat yapmaya başlamış durumda. Yerimiz yettiği oranda bu tahribatları da anımsayalım:

1. PKK’ye yakın Fırat Haber Ajansı’na röportaj veren CHP Genel Başkan Yardımcısı Mesut Değer, “Teşkilatlarımız CHP-BDP ittifakına sıcak bakıyor” dedi. (ANF, 20 Kasım 2010)

2. Kılıçdaroğlu, “neden Kürt sözcüğünü kullanmadınız” diye soran gazeteci Murat Yetkin’e üçüncü bir tarafmışçasına şu çarpıcı yanıtı verdi: “Ben Kürt demedim ama Türk de demedim.” (Radikal, 27 Mayıs 2010)

3. Kemal Kılıçdaroğlu, PKK’nin “demokratik özerklik” ilan ettiği koşullarda, ısrarla Türkiye’nin Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik şartındaki çekincesini kaldırmasını savundu.

4. Kılıçdaroğlu, partisindeki ulusalcı kanadı, BDP’den milletvekili seçilen Levent Tüzel ve EMEP heyetine şikâyet etti: “CHP’de bazı kanatlar, özellikle Kürt sorununun çözümü konusunda adım atmamızı zaman zaman engellemek istiyor.”

Kılıçdaroğlu, bu engele rağmen “anadilde savunma konusunda tavır koyduklarını” belirtiyor ve anadilde eğitime de yeşil ışık yakıyor: “Anadilde eğitim şimdi olmasa da, süreç içinde, demokratik zeminde tartışılabilir.” (Hürriyet, 23 Kasım 2012)

5. Kılıçdaroğlu’nun Yeni CHP’si, “Türk’süz anayasa” konusunda AKP ve BDP ile ittifak halindedir. Nitekim CHP’nin Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sunduğu “yemin” önerisinde “büyük Türk milleti” ifadesi bulunmuyor! (9 Kasım 2012)

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Aralık 2012

, , , , , , , , , , , , , , ,

2 Yorum

GAZETECİLERE NOTLAR

Ergenekon davasındaki bir gazeteci tanıklığı, Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım’ın 3 yıldır boşuna boşuna esir tutulduğunu ortaya koydu.

Bu cümlenin yanlış anlaşılmaması için belirtelim elbette: Bizim Deniz ve diğerleri, tüm Silivri esirleri, bu tanıklıktan önce de zaten haksız ve hukuksuz esir tutuluyorlardı…

TAYFUN DEVECİOĞLU

Bizim Deniz, Başbakan Erdoğan’ın kasetlerini yayınlamaktan yatıyor. Tarih elbette bu kasetleri yayınlamayı değil tersine kasetin konusunu mahkum edecek, o ayrı… Ancak Ergenekon davasında tanıklık yapan Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu, o kasetlerin kendilerinde de olduğunu, zaten tüm basına e-postayla servis edildiğini, o dönem yayın yönetmenliğini yaptığı Vatan gazetesinin de bu kasetleri haber yaptığını ancak içeriğini yayınlamadığını anlattı.

Bu tanıklık, o kasetleri basın açıklamasıyla duyuran İşçi Partisi yöneticilerini de, o basın açıklamasını haber yapan Aydınlık ve Ulusal Kanal yöneticilerini, bir kez daha aklamış oluyor!

Meslektaşımız Tayfun Devecioğlu, bu açıklamayı daha önce yaptı mı? Ben duymadım… Keşke daha önce de yapsaydı!

ASLI AYDINTAŞBAŞ

Daha önce yapsaydı demişken…

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in Silivri’de tutuklu olmasının en büyük kanıtı(!) kendisine ait olduğu iddia edilen Ergenekon belgeleriydi… Perinçek 5 yıldır o bozuk Türkçeyle yazılmış çapsız metnin kendisine ait olamayacağını anlatıyor, metni kendisiyle röportaj yapan gazeteci Aslı Aydıntaşbaş’ın verdiğini söylüyor…

Geçenlerde Perinçek, Aydıntaşbaş’ı davaya tanık olarak getirtti. Aydıntaşbaş belgede kendi el yazısıyla notları olduğu için “o belgeyi ben verdim” demek durumunda kaldı.

Yukarıdaki soruyu bu kez daha vurgulu sormak durumundayım: Ey Aslı Aydıntaşbaş, Türk basınının en militarist kalemi, Suriye’ye savaş ilan eden gazeteci… Neden 5 yıldır çıkıp da “o belgeyi Perinçek’e ben verdim” demedin?

ŞAMİL TAYYAR

Militarizmden bahsetmişken…

Aslı Aydıntaşbaş’la bu alanda yarışan isimlerden biri de gazeteci-milletvekili Şamil Tayyar.

Tayyar, “3 saatte Şam’a varırız” diyor ve Şam’ı Şam’il yapma rüyası görüyor! DSP adaylığından AKP yandaşlığına geçiş hızına göre yapıldığı anlaşılan bu hız hesabı, onun artık “ben buldum, patladı gitti” diyen atıcılar kralı Seyyar Tayyar’ı da geçtiğini gösteriyor!

SELÇUK ÖZDAĞ

Gazetecilikten, daha doğrusu Vakit’ten TBMM’ye transfer olanlardan biri de AKP Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ

Özdağ, “Nazım Hikmet’in naaşı Kurtuluş Savaşı topraklarını kirletir” başlıklı yazısını da koyduğu “Vakitsiz Yazılar” kitabını Meclis’te dağıtmış…

Bakalım, Kurtuluş Savaşı Destanı’nı yazan Nazım’ın naaşını diline dolayan Özdağ’ın Meclis’i kirletmesine ses çıkarılacak mı?

AHMET ŞIK

Bir sözümüz de gazeteci Ahmet Şık’a… Kendisi de Ergenekon tertibiyle bir süre esir kalan Şık, hiç de şık olmayan bir işe imza atmış…

Taraf gazetesini eleştiren Ahmet Şık, meseleyi ne yapıp edip Aydınlık gazetesine getirmiş ve her ikisini de aynı kefeye koyma gafletine düşmüş.

Bu özel yeteneğinin üzerinde durmayacağım ama şimdilik şu kadarıyla yetinelim. Yolu Aydınlık’tan geçmiş Cengiz Çandar, Halil Berktay, Oral Çalışlar ve Alper Görmüş üzerinden Aydınlık’a saldırmak hem şık değil, hem ahlaki değil, hem akıl işi değil, hem de doğru değil…

ORAL ÇALIŞLAR

Oral Çalışlar demişken…

Ustamız Hasan Yalçın aramızda olsaydı, Çalışlar’ın şu yazısından kesin müthiş bir teori çıkarırdı. Bizim çapımız yetmez, naçizane şu kadarını söyleyeyim: Dönmek sadece onur gibi, şeref gibi kavramları değil, doğrudan zekâyı da etkiliyormuş!

Aksi takdirde Çalışlar, Lenin ile Erdoğan arasında nasıl bir ilişki kurabilirdi ki?! Zira parayla yazdırsan, yazılmaz!

Bakın Çalışlar dünkü köşesinde ne diyor: “Lenin’e ait ve çokça kullandığımız bir deyim vardı: ‘Devrim yolu Nevski Bulvarı gibi düz ve engebesiz değildir.’ AK Parti’nin Kürt Sorunu’yla ilişkisi, demokrasi konusundaki tercihleri de çok inişli çıkışlı bir yol izliyor.”

AKP yandaşlığına Lenin’i referans gösterebilmek, en çapsızına nasip oldu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ekim 2012

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: