KARAYILAN HİKÂYESİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 13/10/2011
Yeni Şafak’ın Albülkadir Selvi imzalı, “Yakalanan Karayılan Urumiye’ye götürülmüş” manşeti, önceki gün başkenti heyecanlandırdı. Haberde özetle İran’ın Murat Karayılan’ı yakaladığı ve Türkiye’ye karşı kullanmak üzere pazarlık yapıp, serbest bıraktığı iddia ediliyordu.
Konu dün de Hürriyet’te sürdürüldü. Metehan Demir, “başkentin bu konuda en çok dikkate alınması gereken isimlerinden
birine”, “Karayılan meselesinde aslında ne oldu” diye soruyor ve Karayılan’ın yakalanmadığı yanıtını alıyor.
Demir’in bu bilgiyi aldığı resmi kişi kuşkusuz hükümeti de bilgilendiriyordur. Ancak buna rağmen hükümetin Yeni Şafak manşeti üzerinden İran’ı suçlaması anlamlıdır.
İRANLI KAYNAKLARIMIZIN İDDİASI
Gelelim Karayılan’ın hikâyesine…
Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır. Bu konuya ilk kez 23 Ağustos 2011’de değinmiş ve şöyle yazmıştık:
“Karayılan yakalandı şeklindeki, sonradan yalanlanan açıklamayla ilgili değerlendirme yapan İranlı kaynaklar, haberin önce duyurulmasına sonra yalanlanmasına önemle dikkat çekiyorlar. Kaynaklar, Karayılan’ın bölge politikalarına baskılandığına, ABD çizgisi dışına çıkarılmaya zorlanmış olabileceğine işaret ediyorlar!”
İranlı kaynakların bu bilgisi Karayılan’ın 21 gün sonra, 3 Eylül’de ortaya çıkıp “işte buradayım” demesiyle, aslında daha da kuvvet kazanmıştı.
7 Eylül’de bu köşede şu soruyu sormuştuk: “Karayılan acaba ‘ABD çizgisi dışına çıkarıldığı’ için mi, 21 gün sonra ortaya çıkabiliyor ve ‘işte buradayım’ diye konuşabiliyor?”
ASLINDA NE OLMUŞTU
Yeni Şafak’ın kafa karıştıran manşetini berraklaştırmak için 7 Eylül tarihli Ufuk Ötesi’nden anımsatalım:
İranlı kaynaklarımızın iddiasına göre Karayılan’ın 23 Temmuz tarihli açıklamasıyla başladı her şey… 23 Temmuz’da, yani İran’ın Kandil operasyonundan bir hafta sonra Karayılan “Aslında biz hareket olarak İran’a karşı herhangi bir savaş kararı almış değiliz” demiş ve eklemişti: “Hatta PJAK’ı, sadece kendini savunma, siyasal ve örgütsel faaliyetlerle yetinme gibi bir
doğrultuya ikna için bir hayli çabamız da oldu.”
İranlı kaynaklarımız, Karayılan’ın bu açıklamasından sonra Tahran tarafından “çağrıldığını”, heyette aslında Cemil Bayık’ın da bulunduğunu, bu heyetin Tahran tarafından bir süre alıkonulduğunu ve baskılandığını belirtmişlerdi.
21 GÜNDE NELR OLDU?
Karayılan’ın sessiz kaldığı 21 gün içinde, ikisi bölge adına biri ABD adına, çok önemli üç gelişme yaşandı:
1.) İran’ın Fars Haber Ajansı’na göre, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Başbakan Erdoğan’ı Boğaziçi Köprüsü girişinde telefonla yakaladı ve şu mesajı verdi: “Yeni Ortadoğu’yu ABD değil, İran’la Türkiye belirleyecek.”
2.) Irak Başbakanı Nuri El Maliki, “terörle mücadeleye karşı Irak-İran-Türkiye işbirliğinin gerektiğini” açıkladı.
3.) ABD’nin Irak’taki askeri sözcüsü Tuğg. Jeffrey Buchanan, Türk sınırı ile Kandil arasında devriye gezmeye başladıklarını açıkladı.
KUZEYDE BAĞDAT OTORİTESİ İHTİMALİ
İlginçtir, en az yukarıdakiler kadar önemli bir gelişme daha yaşandı bu hafta başında…
4.) Irak Başbakanı Nuri El Maliki, Yeni Şafak’ın manşetinden bir gün önce, PKK ile mücadelede Irak ordusunun rol oynaması gerektiğini açıkladı.
Irak Ordusu’nun PKK’yle mücadele adı altında kuzeye gitme ihtimali, aynı zamanda Bağdat otoritesinin yeniden tesis edilmesi demek.
ABD 1991’de çizdiği 36. paralelle, bölgeyi sadece uçuşa yasaklamadı, aynı zamanda Irak ordusunu da bölgeye sokmayarak Kürt devletini fiilen kurdu! Saddam Hüseyin son olarak o bölgeye TSK ile ittifak yaparak 1996 yılında girebilmişti…
Dolayısıyla Kuzey Irak’ta Irak ordusunun olması, ABD’nin aleyhine ve bölgenin lehinedir.
Tek sıkıntı AKP hükümetinin de bölgenin aleyhinde olmasıdır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ekim 2011
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 12/10/2011
BİRAND’IN ERDOĞAN KORKUSU
Mehmet Ali Birand, İngiltere’nin Ditchley Park şatosunda hafta sonu yapılan Oxford Konferansı’nı yazdı köşesinde dün…
Türkiye ile Britanya arasındaki ilişkileri derinleştirmek için sürekli toplanacak bir mekanizmanın da ilk adımıymış bu konferans. Siyasiler, akademisyenler, eski büyükelçiler, gazeteciler ve iş adamaları davet edilmiş.
İki ülkenin Dışişleri Bakanları Ahmet Davutoğlu ve William Hague, bizzat mektup yazıp katılımcıları davet etmiş. Konferansın eş başkanlıklarını ise her iki ülkenin eski Dışişleri Bakanları Yaşar Yakış ile Jack Straw yapmış.
TÜRK TARAFI NEDEN GELMEDİ?
Gelin konferansla ilgili notların devamını doğrudan Birand’dan dinleyelim:
“Doğrusunu söyleyeyim, Britanya tarafı bu toplantıyı çok ciddiye almıştı. Katılımı üst düzeyde tutmuştu. AB Komisyonu Dış İlişkiler Sorumlusu Ashton’den, AB İşlerinden Sorumlu Bakan Lidington’a kadar davet edilenlerin hemen tümü gelmişti.
“Türk tarafı ise son dakika iptalleriyle bu konularda ne kadar ciddiyetten uzak olduğunu gösterdi. Nice iş adamımız, politikacımız gelmedi. Akademisyenler tam kadro gelmişlerdi ve çok önemli katkılarda bulundular.” (Posta, 11 Ekim 2011)
Birand yazısının devamında konuşulan konuları, konferansın yararlı olup olmadığını vs. yazmış ancak Türk tarafındaki son dakika iptallerinin nedenine değinmemiş!
KÖŞESİNDE DEĞİL TWITTER’DA YAZABİLDİ!
Merak ettik, araştırdık.
Meğer Türk tarafı, Başbakan Erdoğan’ın annesinin vefatı nedeniyle, cenazede olabilmek ya da eve taziyeye gidebilmek için iptal etmiş programlarını…
Aslında Mehmet Ali Birand, yazısında değil ama bir gün önce twitter’da takipçilerine açıklıyordu durumu: “Oxford konferansında Türkiye’yi tartıştık. İngilizleri en çok ne hayret ettirdi biliyor musunuz? Başbakan’ın annesi öldü diye son dakikada konferansa katılmaktan vazgeçen işadamları, politikacılar ve hatta bazı gazeteciler.”
KORKUTAN İKLİMİ ÖVMEYECEKSİN!
Peki, 40 yılın gazetecisi Mehmet Ali Birand bu gerçeği köşesinde neden yazamadı? Okurlarından neden sakladı bu gerçeği? Twitter’daki takipçileriyle bu gerçeği paylaşan Birand, Türkiye’nin en çok satan gazetesinde neden yazamadı aynı şeyi?
Yanıtı ortada: Birand da çoğu meslektaşımız gibi Başbakan’ın hışmına uğramaktan korkuyor!
Denebilir ki, “korku da insana dair, olabilir, Birand da korkabilir”, kısmen anlayabiliriz, ama şunu da söylemeden edemeyiz:
Korkuyorsan, yazmaktan korkuyorsan, fikrini söylemekten korkuyorsan, o zaman “AKP’nin darbeci zihniyeti temizleyerek
memlekete demokrasi getirdiğini ve Türkiye’de çok güzel bir iklim oluşturduğunu” da iddia etmeyeceksin, yazmayacaksın!
Sen o iklimde düşünceni yazamıyorsan, o iklimi de övmeyeceksin!
KORKU HAYSİYET EŞİĞİNİ AŞMAMALI
Nuray Mert’in de başka bir vesileyle söylediği gibi, korku haysiyet eşiğini aşmamalı: “İktidarlar korkutucudur, hiçbirimiz kahraman olmak zorunda da değiliz, hepimiz sıradan insanlar olabiliriz ama sıradan insan olarak yaşamanın haysiyetini taşımak zorundayız. Böylesi güçlü iktidarlardan ne kadar korkarsak, haysiyetimizden, hayatımızdan o denli fedakârlık yapmak durumunda kalırız. Sıradan bir insan olarak korkmamız anlaşılır ama korkumuz haysiyet eşiğini aşmadığı sürece. Yoksa insan suretinde bir yılgınlık hayaleti olarak yaşamaya mahkûm oluruz. İnanın bu yaşanası bir hayat değildir.” (Milliyet, 6 Ekim 2011)
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Ekim 2011
KARAYILAN HİKÂYESİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 11/10/2011
Yeni Şafak’ın Albülkadir Selvi imzalı, “Yakalanan Karayılan Urumiye’ye götürülmüş” manşeti, önceki gün başkenti heyecanlandırdı. Haberde özetle İran’ın Murat Karayılan’ı yakaladığı ve Türkiye’ye karşı kullanmak üzere pazarlık yapıp, serbest bıraktığı iddia ediliyordu.
Konu dün de Hürriyet’te sürdürüldü. Metehan Demir, “başkentin bu konuda en çok dikkate alınması gereken isimlerinden
birine”, “Karayılan meselesinde aslında ne oldu” diye soruyor ve Karayılan’ın yakalanmadığı yanıtını alıyor.
Demir’in bu bilgiyi aldığı resmi kişi kuşkusuz hükümeti de bilgilendiriyordur. Ancak buna rağmen hükümetin Yeni Şafak manşeti üzerinden İran’ı suçlaması anlamlıdır.
İRANLI KAYNAKLARIMIZIN İDDİASI
Gelelim Karayılan’ın hikâyesine…
Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır. Bu konuya ilk kez 23 Ağustos 2011’de değinmiş ve şöyle yazmıştık:
“Karayılan yakalandı şeklindeki, sonradan yalanlanan açıklamayla ilgili değerlendirme yapan İranlı kaynaklar, haberin önce duyurulmasına sonra yalanlanmasına önemle dikkat çekiyorlar. Kaynaklar, Karayılan’ın bölge politikalarına baskılandığına, ABD çizgisi dışına çıkarılmaya zorlanmış olabileceğine işaret ediyorlar!”
İranlı kaynakların bu bilgisi Karayılan’ın 21 gün sonra, 3 Eylül’de ortaya çıkıp “işte buradayım” demesiyle, aslında daha da kuvvet kazanmıştı.
7 Eylül’de bu köşede şu soruyu sormuştuk: “Karayılan acaba ‘ABD çizgisi dışına çıkarıldığı’ için mi, 21 gün sonra ortaya çıkabiliyor ve ‘işte buradayım’ diye konuşabiliyor?”
ASLINDA NE OLMUŞTU
Yeni Şafak’ın kafa karıştıran manşetini berraklaştırmak için 7 Eylül tarihli Ufuk Ötesi’nden anımsatalım:
İranlı kaynaklarımızın iddiasına göre Karayılan’ın 23 Temmuz tarihli açıklamasıyla başladı her şey… 23 Temmuz’da, yani İran’ın Kandil operasyonundan bir hafta sonra Karayılan “Aslında biz hareket olarak İran’a karşı herhangi bir savaş kararı almış değiliz” demiş ve eklemişti: “Hatta PJAK’ı, sadece kendini savunma, siyasal ve örgütsel faaliyetlerle yetinme gibi bir
doğrultuya ikna için bir hayli çabamız da oldu.”
İranlı kaynaklarımız, Karayılan’ın bu açıklamasından sonra Tahran tarafından “çağrıldığını”, heyette aslında Cemil Bayık’ın da bulunduğunu, bu heyetin Tahran tarafından bir süre alıkonulduğunu ve baskılandığını belirtmişlerdi.
21 GÜNDE NE OLDU
Karayılan’ın sessiz kaldığı 21 gün içinde, ikisi bölge adına biri ABD adına, çok önemli üç gelişme yaşandı:
1.) İran’ın Fars Haber Ajansı’na göre, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Başbakan Erdoğan’ı Boğaziçi Köprüsü girişinde telefonla yakaladı ve şu mesajı verdi: “Yeni Ortadoğu’yu ABD değil, İran’la Türkiye belirleyecek.”
2.) Irak Başbakanı Nuri El Maliki, “terörle mücadeleye karşı Irak-İran-Türkiye işbirliğinin gerektiğini” açıkladı.
3.) ABD’nin Irak’taki askeri sözcüsü Tuğg. Jeffrey Buchanan, Türk sınırı ile Kandil arasında devriye gezmeye başladıklarını açıkladı.
KUZEYDE BAĞDAT OTORİTESİ İHTİMALİ
İlginçtir, en az yukarıdakiler kadar önemli bir gelişme daha yaşandı bu hafta başında…
4.) Irak Başbakanı Nuri El Maliki, Yeni Şafak’ın manşetinden bir gün önce, PKK ile mücadelede Irak ordusunun rol oynaması gerektiğini açıkladı.
Irak Ordusu’nun PKK’yle mücadele adı altında kuzeye gitme ihtimali, aynı zamanda Bağdat otoritesinin yeniden tesis edilmesi demek.
ABD 1991’de çizdiği 36. paralelle, bölgeyi sadece uçuşa yasaklamadı, aynı zamanda Irak ordusunu da bölgeye sokmayarak Kürt devletini fiilen kurdu! Saddam Hüseyin son olarak o bölgeye TSK ile ittifak yaparak 1996 yılında girebilmişti…
Dolayısıyla Kuzey Irak’ta Irak ordusunun olması, ABD’nin aleyhine ve bölgenin lehinedir.
Tek sıkıntı AKP hükümetinin de bölgenin aleyhinde olmasıdır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ekim 2011
ORTA SINIF YOK, ÜST VE ALT SINIFLAR VAR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 11/10/2011
New York’taki eylemleri yerinde izleyen Milliyet yazarı Aslı Aydıntaşbaş’ın aktardığı notları okuduğumda, aklıma eski bir Bakan’la yaşadığım tartışma geldi. Aydıntaşbaş’ın notlarına döneceğiz ama önce o kısa tartışmayı aktarayım.
AKP’ye karşı “merkez sağ”ı örgütlemeye kalkan eski bir Bakan’a 2005 yılında söylemiştim: “Merkez sağ için orta direk lazım. Orta direk, ekonominin en üst ve en alt dilimlerinin dışında kalan ortadaki üç adet yüzde yirmilik, yani yüzde altmışlık dilimdir. Oysa Türkiye’de artık, yüzde 20’lik bu üç dilim, en alt yüzde 20’lik dilimle en üst yüzde 20’lik dilime eşit mesafede değil ki! En
üstteki yüzde 20’lik dilimle, diğer dilimler arasındaki makas açıldı. Hatta en üst yüzde 20’lik dilimin kendi içinde bile makas açıldı. Dolayısıyla Turgut Özal gibi iktidar şansı olan ‘merkez sağ’ bir parti kurmanız mümkün değil!”
Sonrası malumunuz… AKP’ye alternatif bir merkez sağ parti kurulamadı. Ve bırakınız kurulacak merkez sağ bir partiyi, TBMM’ye girebilmeyi sağlayan mevcutlar bile AKP’ye alternatif olmadılar, olamazlar. Zira AKP’nin alternatifinin, “sistem içi çözüm arayan bir parti” olamayacağı gerçeği ortada. Çünkü sistem içinde artık çözüm yok.
ABD’DE ARTIK SADECE ÜST SINIF VAR
Peki, 6 yıl geriye gidip bu tartışmayı anımsamama neden olan neydi? Doğrudan Aslı Aydıntaşbaş’ın New York eylem notlarından, “Wall Street İşgalcileri” ile sohbetlerinden aktaralım:
“Etrafa bakıp biraz provokatif olmaya karar veriyorum: ‘Burada orta sınıftan kimse yok. Başarılı olmanız için orta sınıf desteği lazım.’ Maryland’den yuvarlak gözlüklü ve daha sonra 2008’de işini kaybettikten sonra mortgage’ını ödeyemediği için evini de kaybettiğini anlatan Erin cevap veriyor: ‘Artık orta sınıf yok ki. Üst ve alt sınıflar var. Ve aşağıdaki herkes üst sınıfı zengin etmek için çalışıyor. Üstelik…’ diye devam ediyor ‘Her hareket ufak başlar. İngilizlere karşı ulusal mücadelemiz de marjinal bir hareket sayılmıştı.’” (Milliyet, 10 Ekim 2011)
Wall Street İşgalcileri’nin en çok kullandığı sloganların “Bu düzen devam etmez” ve “Zenginler zenginleşiyor, fakirler
fakirleşiyor. Eşitlik istiyoruz.” olduğunu da belirtelim.
WISCONSIN İŞGALİ
İşgalci Erin’in “İngilizlere karşı ulusal mücadelemiz de marjinal bir hareket sayılmıştı” şeklindeki iddiasını bir kenara bırakırsak, bugünün eylemini anlamamız için ABD’deki şu son dönem gelişmeleri anımsamalıyız.
2008 krizinin bir türlü aşılamaması, ABD eyaletleri içinde de büyük tartışma yarattı. Zengin eyaletler, ürettiklerini fakir eyaletlerle artık paylaşmak istemiyor! Bu durum, eyalet meclisleri ile federal meclis arasında çeşitli krizlerle kendini
gösterdi.
Pek çok eyaletin zorunlu bütçe kesintisi uygulaması, ABD’de eylemli muhalefet yarattı. Örneğin “sendikaların toplu sözleşme hakkını ve kamu sektörü çalışanlarının haklarını” budayan yasayı geçiren Wisconsin Eyalet Meclisi, haftalarca işgal edildi. 70 bin kişilik eylemlerde işçiler, öğretmenler, öğrenciler, Wisconsin Üniversitesi asistanları ve yerel işletme sahipleri yer alıyordu.
PAYLAŞILACAK ZENGİNLİK KALMADI
Zenginliğin paylaşıldığı, bu zenginlikten alt sınıflara da pay dağıtıldığı dönem artık geride kaldı! ABD’nin paylaştıracağı bir zenginliği kalmadı… Üstelik ABD, dünyanın en borçlu ülkesi…
Yoksulluk oranı 2011’de yüzde 15,1’e yükseldi; 46,2 milyon ABD’li yoksulluk sınırın altında yaşıyor. Yani her altı ABD’liden biri artık yoksul! Ve her 10 ABD’liden biri de işsiz! (ABD’de işsizlik oranı yüzde 9,2 iken, siyahlar arasında bu oran yüzde 20.) Mississippi, Tennessee, Louisiana, Kentucky, Alabama gibi eyaletlerde sağlık sigortası olmayanların oranı yüzde 20’lere kadar
çıkıyor!
Kısacası Amerikan rüyası bitiyor ve yeni bir “Asya Çağı” başlıyor!
Artık mesele, Türkiye’nin “Küçük Amerika” olmaktan vazgeçmesi ve Asyalı olduğunu anımsamasıdır! Ve Türkiye’ye Asyalı olduğunu da ancak “sistem dışı çözümü olan” Avrasyacı bir parti, İşçi Partisi gösterebilir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Ekim 2011
ANKARA’YA KRİTİK ÜÇ MESAJ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 10/10/2011
AKP hükümetinin Suriye’ye yaptırım ve İran’ı hedef alan füze radarı kararı, Ankara’yı komşu başkentlerle karşı karşıya getiriyor.
BİRİNCİ MESAJ BAĞDAT’TAN
İran’ın Fars Haber Ajansı, Iraklı parlamenter Ali Allak’ın ağzından “Türkiye Irak’ın milli egemenliğini ihlal ediyor” dedi!
Elbette bu iddia doğru değil ama iddianın yanlışlığından çok, Bağdat ve Tahran neden böyle bir mesaj verdiği önemli. Çünkü Tahran, Ankara’nın Irak’ın kuzeyine yönelik “sınır ötesi harekâtlarını” çok uzun zamandır “ihlal” kategorisinde değerlendirmiyordu.
Üstelik İran’ın kendisi Irak’ın kuzeyinde operasyon yapıyor!
Bağdat ve Tahran’ın Ankara’ya bu kritik birinci mesajı, aşağıdaki ikinci mesajla birleştiğinde daha da anlamlı hale geliyor.
İKİNCİ MESAJ TAHRAN’DAN
Tahran, dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in askeri danışmanı Tümgeneral Yahya Rahim Safevi’nin ağzından ikinci bir mesaj daha verdi Ankara’ya…
Tümg. Safevi “Amerika’nın hedefleri doğrultusunda hareket eden Türk devlet adamlarının Suriye ve İran’a yönelik tavırlarının çok yanlış olduğunu” belirtiyor ve ekliyor: “Eğer Türkiye bu alışılmadık politikalarını terk etmezse, hem kendi halkını küstürecektir, hem de Suriye, Irak ve İran Türkiye’yle ilişkilerini yeniden değerlendirecektir.”
ÜÇÜNCÜ MESAJ ŞAM’DAN
Nitekim AKP hükümetinin Suriyelileri Beşar Esad rejimine karşı kışkırtan tavırları, Şam’da gün geçtikçe daha büyük tepki doğuruyor. Esad’ın Lübnan El Manar TV’deki uyarıları bu bakımdan önemliydi:
“Eğer herhangi bir ülke bizim sorunlarımızdan faydalanmak isterse, o ülke de bu durumdan etkilenecektir. Onların krizi bizimkinden de büyük olacaktır. Türkiye’deki durum tedbirli olmayı gerektirse de çok büyük etkileri ve
sonuçları yok, Suriye’nin içişleri için doğrudan tehdit yaratmıyor.”
BÖLGE AKP HÜKÜMETİNİN KARŞISINDA
Israrla vurguladığımız gerçek buydu: AKP hükümetinin ABD adına izlediği bölgesel politikalar, Türkiye’yi komşularıyla düşman yapacak!
İşte şimdi Tahran başta olmak üzere Şam ve Bağdat, bu gerçeği Ankara’ya bir kez daha gösteriyor ve uyarıyor: AKP hükümeti bu çizgiyi sürdürürse, üç komşusunu da bir ittifak halinde karşısında bulacak!
Sonuç olarak AKP hükümeti, “Türkiye’nin dört bir tarafının düşmanlarla çevrili olduğu” efsanesini sonunda ete kemiğe büründürüyor, gerçeğe dönüştürüyor!
SINIR GÜVENLİĞİ
Demokrasicilik oynayıp, vicdani retçiliği savunan ve militarizm karşıtlığı yapan ama AKP yandaşlığı nedeniyle Suriye’ye savaş baltalarını kuşananlar, “Türkiye büyük devlettir” nutukları atadursun… Komşularımızı ittifak halinde karşımızda bulmanın maliyeti büyüktür:
Türkiye aslında dünyada belki de sınırları konusunda en şanslı ülkeydi şimdiye kadar! İran’la 400 yıllık barış sınırı, Bağdat’ın 40 yıldır Ankara’ya sağladığı “sınır ötesi operasyon” kolaylığı ve 1998 Adana mutabakatı ile birlikte Türkiye ve Suriye sınırlarının sadece Türk Ordusu tarafından korunması…
Ya PKK diyecek olanlara anımsatalım: Irak’ın kuzeyinden Türkiye’ye sızan PKK, Bağdat’tan değil, Washington’dan pasaportludur!
Ve bitirirken belirtelim: Türkiye, AKP hükümeti yüzünden sadece komşularını değil, Rusya ve Çin’i de karşısında bulacak!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Ekim 2011
DAVUTOĞLU’NUN SURİYE KIŞKIRTMASINDAKİ ROLÜ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 09/10/2011
Hürriyet yazarı İsmet Berkan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun bir grup gazeteciyle yaptığı özel söyleşiyi köşesine taşıdı.
Davutoğlu’nun Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la yaptığı 6.5 saatlik görüşmenin perde arkası notları olarak değerlendirilebilecek bu özel söyleşi, bir bakıma Kanada Free Press’in yayınına yanıt niteliği taşıyor. Kanada Free Press gazetesi, “Davutoğlu’nun Esad’a değil, aslında Esad’ın Davutoğlu’na sert çıktığını” yazmıştı!
Davutoğlu’nun kendini nasıl övdüğüyle dolduracak değiliz elbette bu köşeyi. Satır aralarındaki özel bir itirafa mercek tutacağız. İsmet Berkan, köşesinde bu özel söyleşiye geçmeden önce, Davutoğlu’nun Libya’ya müdahalenin daha ilk günlerinde yaptığı bir “öngörüye” dikkat çekiyor:
“O gün Davutoğlu biz gazetecilerden bu öngörüleri yazmamamızı rica etmişti, bu ricaya herkes uydu. O sırada Suriye görece sakindi ama Davutoğlu’nun saydığı ‘bir sonraki dalga ülkeler’ arasında Suriye de vardı. Nitekim çok geçmeden halk Suriye’de de Cuma namazları sonrası toplanmaya, rejime tepkisini dile getirmeye başladı.”
Ortada herhangi bir emare yokken “sıra Suriye’de” demek, elbette bir öngörü olamaz, ancak emperyalist bir plana ve o planın parçası olmaya işaret eder!
ERDOĞAN’IN ÖNGÖRÜLERİ
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ikilisi, Suriye ile ilgili başka öngörülerde de bulunmuşlardı:
Örneğin Suriye’de henüz hiçbir emare yokken, AKP hükümeti, “Esad halkına zulüm yapacak, halk bizim sınırımıza yığılacak” öngörüsüyle Hatay’da çadır kentler hazırlamıştı!
Yine Suriye’de henüz hiçbir emare yokken, Başbakan Erdoğan, Suriye’de “Alevi – Sünni çatışması” çıkmasından endişe etmişti!
Kuşkusuz bu üç öngörü de niyeti, planı işaret ediyor!
ABD’NİN ORTADOĞU PLANI
ABD’nin Suriye’ye dair hesaplarında kritik tarih 14 Mart 2011’dir. Bu tarihte ABD, AKP hükümetine “Değişim Liderleri Zirvesi”
düzenletti ve Erdoğan – Gül ikilisini Libya ve Suriye hedeflerine doğrulttu!
Erdoğan Zirve’de yaptığı konuşmada rolünü şöyle tarif ediyordu: “ (…) değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz.” (Yeni Şafak, 15 Mart 2011)
Davutoğlu da, Mısır ve Tunus’taki süreci göz önünde bulundurarak şu uyarıda bulunuyordu Zirve’de: “Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliğini yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerde en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”
ABD ve “model ortağı” Türkiye’nin, Tunus, Mısır, Ürdün, Yemen ve Bahreyn gibi Washington müttefiki ülkelerdeki halk hareketine dolaylı müdahale şekli, Libya ve Suriye gibi ABD karşıtı ülkelere müdahalesiydi yani… Yoksa Davutoğlu’nun da itiraf
ettiği gibi “süreçten en olumsuz etkilenen ülke” olurdu Türkiye!
YENİ RÜTBE: KAF EŞBAŞKANLIĞI
Ve anımsayacağınız gibi Erdoğan – Gül ikilisi bu zirveden sonra Suriye’ye dair ince hesaplanmış bir planın aşamalarını sergilemeye soyundular: Hatay’da çadır kentler kurdular, Antalya’da Suriye muhalefetini topladılar, İstanbul’da “Suriye Ulusal Meclisi” adı altında muhalefeti birleştirme çalışmasına soyundular, tek başlarına yaptırım uygulamaya başladılar…
Ve Erdoğan – Gül ikilisine tüm bu aşamalarda yeni bir rütbe de verildi: Bizzat ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un ağzından ikili, “Küresel Antiterör Forumu KAF” eşbaşkanı olmuşlardı. Erdoğan da bu yeni rütbe altında Mısır, Tunus ve Libya seferine çıkmıştı.
Davutoğlu şimdi de ABD adına, planın yeni bir aşaması olarak, “Suriye ile savaşa da hazırız” mesajı vermektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Ekim 2011
ESAD HÂLÂ YANILIYOR: ERDOĞAN DEĞİŞMEDİ!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 08/10/2011
Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, “ben değişmedim, Erdoğan değişti” demiş. Bu yanlış saptamaya yalnızca Suriye’de değil, Türkiye’de de rastlıyoruz.
Özellikle CHP çevreleri sık sık şu eleştiriyi yapıyor hükümete: “Başbakan Erdoğan, daha bir yıl önce ‘kardeşim Esad’ demişti, bir yılda ne değişti? Daha bir yıl önce sınırların kaldırılması konuşuluyordu, ortak bakanlar kurulu toplanıyordu, şimdi ne değişti?”
Bu eleştirilere göre Başbakan Erdoğan son bir yılda değişmişti!
HEDEF, ŞAM’IN TAHRAN BAĞINI KESMEKTİ
Oysa Erdoğan’ın değiştiği yok. Erdoğan o gün de, bugün de ABD’nin bölgesel ihtiyaçlarına göre konumlanıyor.
O zaman vurgulamıştık; internette, Odatv arşivlerinden ulaşabilirsiniz: Erdoğan, Suriye’yle, Şam’ın Tahran bağını kesmek için yakınlaşıyordu.
Davutoğlu’nun “Ortadoğu Birliği” dediği Türkiye – Suriye – Lübnan – Ürdün ittifakı, Büyük Ortadoğu Projesi’nin, “küresel alt
düzeni”ydi.
AKP hükümetine, bu ittifakla, bölgede İran’ı yalnızlaştırma görevi verilmişti.
Türkiye’nin bu ülkelerin İran bağını kesip, bu ülkelere ve bölgeye lider olabilmesi için iki şeye ihtiyacı vardı: Filistin davasına sahip çıkmaya ve İsrail karşıtı görünmeye…
Davos’ta “one minute” ile başlayan süreç, bu hesap içindedir!
AKP’NİN EKSENİ KAYMADI
Şimdi Erdoğan’a “bir yılda ne değişti” diye soranlar, o gün de “eksen kayıyor” diye endişeleniyorlardı.
Oysa elbette dünya değişiyordu, dünyanın ekseni Batı’dan Doğu’ya kayıyordu ama AKP’nin ekseninde kayma yoktu. AKP varoluşu
gereği Atlantik’e çıpalıydı!
Türkiye’deki endişelerin tersine Washington rahattı.
İşte bugün de Erdoğan’a Washington’da methiyeler düzülüyor, “Türk – Amerikan ilişkilerinde zirve”
sevinci gösteriliyor.
SURİYE SİZE DERS OLSUN!
AKP’nin Suriye politikaları tıpkı CHP’de olduğu gibi, İslamcı çevrelerde de şaşkınlık yaratmış durumda. AKP tabanında, izlenen Suriye politikasına büyük tepki var. AKP tabanı da, “Suriye ile ilişkilerde ne değişti” diye soruyor.
Bu tepkileri göğüslemeye soyunan yandaş kalemler ise her gün yeni bir Suriye aldatmacası yazıyorlar. Ama içlerinde hiçbiri Zaman yazarı İhsan Dağı kadar yaratıcı olamadı. Dağı, “Suriye bize ders olsun” başlıklı yazısında bakın neler söylüyor:
“Demokrasi ile yönetilmeyen bir ülkeyle uzun süreli ve istikrarlı bir ilişki sürdürmeniz imkânsızdır. Kurduğunuz iyi ilişkiler pamuk ipliğine bağlıdır. İşbirlikleri ‘yapısallaşamaz’, kişiseldir; liderlerin tercihlerine bağlıdır. Her an geri çevrilebilir. Veya o rejimler her an çökebilir. Derinlemesine, kalıcı işbirlikleri ‘demokratik’ ülkelerle kurulabilir.”
İhsan Dağı’nın böylesi çürük, dayanaksız bir iddiaya sarılması, aslında İslamcı çevrelerde büyüyen tepkiye işaret ediyor.
Bu tepkilerin nereye uzanacağını hep birlikte göreceğiz…
ERDOĞAN DEĞİŞMEZ ÇÜNKÜ BOP EŞBAŞKANI
Bitirirken bir kez daha vurgulayalım: Erdoğan değişmedi!
8 yıl önce ABD’nin Irak saldırısına destek veriyordu, şimdi de NATO’nun Libya saldırısına destek veriyor…
Daha önce İsrail’den cesaret madalyası alıyordu, Suriye sınırındaki mayınlı araziyi İsrail’e vermeye çalışıyordu, şimdi de füze kalkanı ile İsrail’i İran’a karşı koruyor…
Erdoğan değişmedi! Çünkü hala BOP eşbaşkanı!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Ekim 2011
KCK OPERASYONUNUN ANLAMI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 07/10/2011
Kürt Açılımı’na destek veren liberal kesimler, artan KCK operasyonlarını endişeyle izliyorlar ve şu ortak soruyu soruyorlar: “Madem hükümet dağdakileri indirmek istiyordu, şehirdekilere neden operasyon yapıyor?”
Hepsinin ortak kanaati, bu operasyonların Kürt gençlerini dağa yönlendireceği şeklinde…
Liberal kesimlerin sorusunun kendi içinde bir mantığı var kuşkusuz. Bu soruya biz de yanıt arıyoruz. AKP hükümeti neden KCK
operasyonlarını artırdı? Bulduğumuz yanıtlar şunlar:
TUTUKLANANLAR BARZANİ KARŞITIYDI
1..) Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı KCK iddianamesini 28 Mayıs 2009’da hazırladı, Abdullah Gül’ün “Kürt Açılımını” başlattığı günlerde… İlk operasyon ise tam yedi ay sonra, 24 Aralık 2009’da yapıldı.
Peki, yedi ay neden beklenmişti? 19 Ekim 2009’daki “Habur yol kazası” nedeniyle mi? Hükümet, anlaşmayı lehine uygulayarak, kamuoyu nezdinde kendini zora sokan PKK’nin tavrına ceza mı kesmişti?
24 Aralık 2009’daki bu ilk operasyon 11 ilde eşzamanlı yapılmış ve 17’si belediye başkanı olmak üzere 80’in üzerinde kişi gözaltına alınmıştı. Ancak dikkat çeken bir durum vardı: Tutuklananların çoğu, Barzani karşıtıydı!
İYİ NİYETİ YANITSIZ KALAN ERDOĞAN’IN KIZGINLIĞI
2..) Üst düzey bir AKP’linin bize söylediğine göre, bugün KCK operasyonlarının yeniden başlamasının nedeni, PKK’nin tavrı!
Risk almasına ve iyi niyet göstermesine rağmen, PKK’nin eylemlerden vazgeçmemesi, Erdoğan’ın tepesini attırmış!
OPERASYONLARI CEMAAT YAPIYOR
3..) Bir başka iddiaya göre, KCK operasyonlarının mimarı cemaat; üstelik cemaat bu operasyonları kritik zamanlarda ve AKP hükümetine rağmen yapıyor.
Operasyonların kritik zamanlarda olduğu kuşkusuz doğru ama hükümete rağmen olduğu iddiası biraz havada kalıyor.
Ancak KCK operasyonlarının bir hedefinin de, bölgede Gülen cemaatini güçlendirmek olduğu anlaşılıyor.
ASIL PAZARLIĞIN ÖN HAZIRLIĞI
4..) Bugünün KCK operasyonu ise çok daha özel bir anlam içeriyor bize göre.
Karşıt görüntülü AKP ve PKK’nin ABD’nin bölge politikaları nedeniyle, aslında birbirlerini bütünlediğini daha önce ortaya koymuştuk. Nitekim mevcut hedef, AKP ve PKK’nin “Yeni Anayasa” ortaklığıdır; daha doğrusu iktidarı paylaşmanın pazarlığıdır. Şimdi bu hedef için masaya oturacaklar.
Zaten bunun hazırlıkları da yapıldı, yapılıyor. Kamuoyu imal ediliyor, muhalefetin de desteğiyle “PKK’yle müzakere normaldir” görüşü topluma enjekte ediliyor.
AKP ve PKK ise masaya oturmadan önce elini kuvvetlendirmek için baskı oluşturuyor. PKK saldırılarını artırıp hükümeti sıkıştırıyor, AKP KCK operasyonu düzenleyip PKK’yi sıkıştırıyor.
Her iki taraf da, hamlelerinin “irade kırmak” üzerine olduğunu değerlendiriyor.
5..) AKP’nin PKK’yle bu kez açıktan masaya oturabilmesi için kamuoyunun desteğine, daha doğrusu itiraz etmemesine ihtiyacı var.
Başbakan Erdoğan’ın sonuçları önceki gün kamuoyuna yansıyan anketi de aslında, bu desteğin kontrolü içindi.
İtirazın oluşmaması için Erdoğan’ın bir parça “milliyetçi” sosa bulanmış sözlere ve de PKK ile mücadele ediyor görüntüsüne ihtiyacı var! Kandil’e hava operasyonu, KCK operasyonu ve hatta dün TBMM’de süresi uzatılan “sınır ötesi” tezkere de bu amaçla değerlendiriliyor.
İPLER ABD’DE…
AKP’nin KCK operasyonu da, PKK’nin saldırıları da, her iki kuvveti de kullanan ABD’nin işine geliyor. Daha doğrusu Washington,
işine geldiği için, iki kuvveti de böylesi bir sürece zorluyor.
Çünkü bu durum, toplumda “bıkkınlık” yaratıyor. Ve bu durumdan bıkmış bir milletin gözleri önünde ancak ülkesi bölünebilir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Ekim 2011
TSK, ‘SURİYE PLANI’NDA YER ALIR MI?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 06/10/2011
“BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkisi olan ülkelerin kölesi miyiz” diye çıkış yapan Başbakan Erdoğan’ın olgularla NATO’cu olduğunu daha önce ortaya koymuştuk. Ve de sormuştuk: “Erdoğan’ın BM eleştirisi, Güvenlik Konseyi’ndeki Rusya ve Çin’i mi hedef alıyor yoksa?”
Önceki gün yazdığımız bu satırları BM Güvenlik Konseyi’ndeki oylama nedeniyle anımsattık.
RUSYA-ÇİN VETOSU
AB ülkelerinin hazırladığı Suriye’ye uluslararası yaptırım öngören karar tasarısı BM Güvenlik Konseyi tarafından reddedildi. Daha doğrusu tasarı, Rusya ve Çin tarafından veto edildi.
İki ülkenin veto kararı en çok ABD ve Türkiye’yi rahatsız etti. Çünkü karar, Obama ve Erdoğan’ın Suriye planlarının önüne barikat kuruyor.
ABD kızgınlığını BM temsilcisi Susan Rice’ın ağzından “Cesur Suriye halkı, özgürlük hareketlerini kimin destekleyip kimin desteklemediğini artık biliyor” sözleriyle gösterdi.
ERDOĞAN, BM PLANLARININ UYGULAYICISI
Erdoğan’ın BM karşıtı görüntülü sözleri ve Suriye’ye tavrı ile BM’nin ret kararını yan yana getirdiğimizde ortaya tek bir sonuç çıkıyor: Erdoğan, BM’ye değil, ABD’nin Suriye planlarına destek vermeyen BM’ye karşı!
Zira Erdoğan, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Kıbrıs için hazırladığı planın en büyük destekçisiydi; BM’nin Afganistan, Irak kararlarının alkışçısıydı; BM’nin Libya kararının uygulayıcısıydı…
Her konuda BM’ci olan Erdoğan’ın bugün BM’yi eleştirmesinin tek nedeni, Suriye konusunda çıkmayan karardandır!
Bildiğiniz gibi Erdoğan, henüz uluslararası bir yaptırım kararı çıkmadan önce, Obama ile görüşmüş ve Suriye’ye yaptırım uygulamaya karar vermişti. Daha doğrusu Obama’nın kararını kabul etmişti; öyle olmasa en azından BM oylamasını beklerdi!
ERDOĞAN’IN ÜÇ HAMLESİ
1..) Erdoğan oylamadan sonra yaptığı açıklamada, karar tasarısının Türkiye’yi etkilemeyeceğini söyledi: “Türkiye bu konuda adımlar atacaktır, yaptırımlarımızı engellemez. Biz şu anda bir yaptırım paketini ister istemez devreye sokacağız.”
“İster istemez” durumunun bir zorunluluktan kaynaklandığını not edelim elbette! Ancak daha önemlisi Erdoğan’ın bu kararının, Türkiye’yi uluslararası camiayla karşı karşıya getireceği gerçeğidir.
2..) Erdoğan, New York’ta Obama ile görüştükten sonra, Hatay kampını ziyaret edeceğini ve ondan sonra yeni Suriye planını açıklayacağını söylemişti. Erdoğan Güney Afrika ziyareti sırasında yaptığı açıklamada da bu kararı sürdüreceğini gösterdi: “Suriye’deki gelişmelere çok daha fazla seyirci kalamayız. Hatay kampını ziyaretten sonra değerlendirmemizi yapıp ondan sonra da açıklamalarımızı yapacağız.”
ERDOĞAN’IN DEĞİL, MİLLETİN ORDUSU
3..) Bu arada TSK’nin Hatay’da yaptığı tatbikat da dikkat çekiyor. “Her yıl değişik bir ilde yapılan tatbikat, bu yıl da Hatay’a denk geldi” türünden açıklamalar ikna edici değil.
Özal’ın Irak seferine “evet” demeyen Türk Ordusu’nun, Erdoğan’ın Suriye planına da “evet” dememesi gerekiyor.
Türk Ordusu, milletin ordusudur ve ülkeyi korur; emperyalist planlar adına komşu bir ülkede rejim değiştirmeye araç olmaz,
olmamalıdır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Ekim 2011
HAKKANİ ÖRGÜTÜNÜ CIA KURDU
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 05/10/2011
28 Eylül günü Ufuk Ötesi’nde olguları alt alta sıralamış ve “ABD Pakistan’ı kaybediyor” sonucuna ulaşmıştık. Gelişmeler gün geçtikçe bu yönde ilerliyor.
PAKİSTAN ABD’YE MEYDAN OKUDU
30 Eylül günü Pakistan devletinin en üst düzey 50 yetkilisi bir araya gelerek ABD ile ilişkileri masaya yatırdı. Toplantıdan şu
önemli sonuçlar çıktı:
1.) ABD’nin Pakistan’a yönelik suçlamaları kınandı.
2.) ABD’nin yaptırımlarına karşı rest çekildi.
3.) Pakistan’ın bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünün korunmasında kararlılık ilan edildi.
4.) Başbakan Yusuf Rıza Gilani, “Pakistan, ordusuyla gurur duyuyor ve ulusal güvenliği sağlamak konusunda sahip olduğu kapasiteye güveniyor” diyerek ABD’nin olası saldırısına meydan okudu.
İslamabad yönetiminin üst düzey 50 liderinin bu toplantısı, katılan isimler bakımından da, “ABD saldırısına karşı birlik mesajı” olarak yorumlandı.
Süreci bu noktaya getiren son ve en önemli iki gelişme, eski Afganistan Cumhurbaşkanı Burhaneddin Rabbani’nin öldürülmesi ve ABD’nin Kabil Büyükelçiliği’ne düzenlenen saldırıydı. Washington, saldırının Hakkani örgütü tarafından yapıldığını açıkladı. ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen, daha da ileri giderek, saldırıdan Hakkani örgütünü kontrol ettiğini iddia ettiği Pakistan askeri istihbaratı ISI’yı sorumlu tuttu.
HAKKANİ PAKİSTAN’I SUÇLUYOR
Hakkani örgütü ise ABD’nin iddialarıyla ilgili BBC’ye dikkat çeken açıklamalar yaptı ve Pakistan’ı suçladı.
Örgütün lideri Siraceddin Hakkani, hem Burhaneddin Rabbani suikastını hem de Kabil’deki saldırıları reddetti. Daha da ilginci, Siraceddin Hakkani Kabil’deki saldırıların “Pakistan’daki yapılar tarafından düzenlendiğini” iddia etti! Hakkani örgütü bu suçlamayla da yetinmeyip, Pakistan devletini İslami değerlere özen göstermeye çağırdı.
ABD, Taliban’ın silah bırakmasının hedeflendiği Yüksek Barış Şurası’na başkanlık eden Burhaneddin Rabbani’nin ölümünden Hakkani’yi sorumlu tutmuş, Hamid Karzai yönetimi de, 20 Eylül’deki bu suikast üzerine, Taliban’la müzakereleri sona erdireceklerini açıklamıştı.
Sonuç olarak Hakkani örgütünün “yaptığı” ya da “ona mal edilen saldırılar” Afganistan – Pakistan hattında önemli gelişmelere neden oluyor…
HAKKANİ ABD’NİN ADAMIYDI
Peki, kimdir bu Hakkani örgütü? Ne zaman ve nasıl kurulmuştur? Kime hizmet etmiştir?
Hakkani örgütü, SSCB’nin Afganistan’ı işgaline karşı, CIA tarafından Celaleddin Hakkani’ye kurduruldu. Celaleddin Hakkani, o dönemde CIA’nın en güvendiği komutandı. ABD, şimdi suçladığı ISI üzerinden, Hakkani örgütüne yıllarca silah sevk etti.
ABD, Afganistan’ın Paktia bölgesindeki Cadran aşireti üyesi olan Celaleddin Hakkani ve adamlarını, Pakistan’ın Kuzey Veziristan bölgesine yerleştirdi. Hakkani, SSCB’ye karşı saldırılarını buradan düzenledi.
SSCB işgali bittikten sonra Celaleddin Hakkani Taliban hükümetinde bakanlık yaptı.
ABD, 2001’de Taliban’ı hedef alarak Afganistan’a saldırdığında, Celaleddin Hakkani Taliban lideri Molla Ömer’e destek verdi. Örgütün başında artık Celaleddin’in oğlu Siraceddin Hakkani var.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Ekim 2011