Posts Tagged Ahmet Davutoğlu

ANKARA NEÇİRVAN’I NEDEN MUHATAP ALDI?

Aydınlık’ta okudunuz: Neçirvan Barzani, PKK’nin Çukurca saldırısının ardından Ankara’ya geldi, hem Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la, hem de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile görüştü. Dışişleri Bakanlığı’ndaki iki saat süren görüşmeden sonra bir açıklama yapan Neçirvan Barzani, “Açılımı” desteklediklerini belirtti.

PEŞMERGE DESTEĞİ VAR MI?

AKP Hükümeti, yandaş basına, Barzani’ye şu mesajı verdiği bilgisini servis etti: “Artık kınama değil somut eyleme geçme vakti.”

Ve Başbakan Erdoğan’ın “ayar” toplantısına katılan basın kuruluşları, aynı kaynaktan çıkmışçasına, peşmergelerin, TSK’nin başlattığı sınır ötesi operasyona katılacağını duyurdular. Gerçi bu haber ekranlarda tartışılırken ve TSK’nin sınırı nereden, hangi kuvvetle, hangi teçhizatla ve silahlarla geçtiği harita üzerinden gösterilirken, Genelkurmay Başkanlığı sesini duyurmaya çalışıyordu, “Sınır ötesi açıklamamız yanlış anlaşılmış” diye.

Basının içine düştüğü bu “iliştirilmiş” durum, yazımızın konusu değil elbette. Biz Neçirvan Barzani’nin statüsüne takıldık.

NEÇİRVAN BARZANİ KİMLİĞİ

Kimdi Neçirvan Barzani? Molla Mustafa Barzani’nin torunuydu, İdris’in oğluydu ve Mesud’un yeğeniydi. Hatta bir dönem Kürt Bölgesi’nin Başbakanı’ydı… Peki, şimdiki görevi neydi Neçirvan Barzani’nin? Sadece KDP’nin Genel Başkan Yardımcısı!

Peki, bir partinin genel başkan yardımcı, nasıl oluyor da, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı ve Dışişleri Bakanı ile baş başa görüşebiliyordu? Nasıl resmi muhatap muamelesi görebiliyordu?

Neçirvan Barzani ile ille de görüşülmesi gerekiyorsa, neden Tayyip Erdoğan yerine AKP’nin herhangi bir genel başkan yardımcı görüşmemişti?

ERDOĞAN’IN GELENEK DIŞI GÖRÜŞME ANLAYIŞI

Anımsarsınız: Erdoğan, asla görüşmem dediği Ahmet Türk’le görüştükten sonra şöyle savunmuştu ilkeli tutumunu: “Başbakan olarak değil, AKP Genel Başkanı olarak görüştüm.”

Yine anımsarsınız: PKK ile görüştükleri ortaya çıktığında, “hükümet değil, devlet görüşüyor” demişti Başbakan Erdoğan. Oysa Başbakanlık müsteşarı Hakan Fidan bizzat Başbakan’ın temsilcisi olarak masada oturduğunu ve Erdoğan adına müzakere yürüttüğünü söylüyordu PKK’li muhataplarına…

Erdoğan’ın “devlet geleneklerini” bozması çok daha önceye dayanır: Erdoğan, 3 Kasım 2002 seçimlerinden hemen sonra dönemin ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’e mektup yazıyordu, Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’le “mahrem” bir görüşme ayarlasın diye… Ki o zaman Erdoğan, sadece AKP Genel Başkanıydı ve Özkök’ün muhatabı değildi. Ama Pentagon’un iki numarası ta o zamandan bozabilmişti Türk devletinin geleneğini… Erdoğan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’le de görüşebilmişti, Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’le de…

Şimdi de benzer bir durum yaşanıyor… AKP’den önce Ankara’da Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı’ndan daha üst seviyede resmi muhatap bulamayan Mesud Barzani, Türk devletine, Irak’ta resmi görevi bulunmayan yeğeni Neçirvan’ı bile gönderip, Başbakanlık katında kabul gördürebiliyor!

ERDOĞAN’IN KİMLİĞİ

Bitirirken bir anımsatma daha yapalım: Neçirvan Barzani, Barzani aşiretinin ve ekonomisinin de veliahtıdır.

Kuzey Irak’ta en büyük hacimli iş yapan Türk şirketlerinin başında ise Çalık Holding geliyor. Başbakan Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın genel müdür olduğu Çalık Holding, Açılım’la birlikte bölgede ihale üstüne ihale kazandı.

Çalık holding, Kuzey Irak’ın en büyük elektrik santralinin ihalesini, bazı petrol ve enerji ihalelerini ve hatta Celal Talabani’nin karargâhının inşaatını bile aldı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Ekim 2011 

, ,

Yorum bırakın

DAVUTOĞLU’NUN SURİYE KIŞKIRTMASINDAKİ ROLÜ

Hürriyet yazarı İsmet Berkan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun bir grup gazeteciyle yaptığı özel söyleşiyi köşesine taşıdı.

Davutoğlu’nun Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la yaptığı 6.5 saatlik görüşmenin perde arkası notları olarak değerlendirilebilecek bu özel söyleşi, bir bakıma Kanada Free Press’in yayınına yanıt niteliği taşıyor. Kanada Free Press gazetesi, “Davutoğlu’nun Esad’a değil, aslında Esad’ın Davutoğlu’na sert çıktığını” yazmıştı!

Davutoğlu’nun kendini nasıl övdüğüyle dolduracak değiliz elbette bu köşeyi. Satır aralarındaki özel bir itirafa mercek tutacağız. İsmet Berkan, köşesinde bu özel söyleşiye geçmeden önce, Davutoğlu’nun Libya’ya müdahalenin daha ilk günlerinde yaptığı bir “öngörüye” dikkat çekiyor:

O gün Davutoğlu biz gazetecilerden bu öngörüleri yazmamamızı rica etmişti, bu ricaya herkes uydu. O sırada Suriye görece sakindi ama Davutoğlu’nun saydığı ‘bir sonraki dalga ülkeler’ arasında Suriye de vardı. Nitekim çok geçmeden halk Suriye’de de Cuma namazları sonrası toplanmaya, rejime tepkisini dile getirmeye başladı.”

Ortada herhangi bir emare yokken “sıra Suriye’de” demek, elbette bir öngörü olamaz, ancak emperyalist bir plana ve o planın parçası olmaya işaret eder!

ERDOĞAN’IN ÖNGÖRÜLERİ

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ikilisi, Suriye ile ilgili başka öngörülerde de bulunmuşlardı:

Örneğin Suriye’de henüz hiçbir emare yokken, AKP hükümeti, “Esad halkına zulüm yapacak, halk bizim sınırımıza yığılacak” öngörüsüyle Hatay’da çadır kentler hazırlamıştı!

Yine Suriye’de henüz hiçbir emare yokken, Başbakan Erdoğan, Suriye’de “Alevi – Sünni çatışması” çıkmasından endişe etmişti!

Kuşkusuz bu üç öngörü de niyeti, planı işaret ediyor!

ABD’NİN ORTADOĞU PLANI

ABD’nin Suriye’ye dair hesaplarında kritik tarih 14 Mart 2011’dir. Bu tarihte ABD, AKP hükümetine “Değişim Liderleri Zirvesi”
düzenletti ve Erdoğan – Gül ikilisini Libya ve Suriye hedeflerine doğrulttu!

Erdoğan Zirve’de yaptığı konuşmada rolünü şöyle tarif ediyordu: “ (…) değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz.” (Yeni Şafak, 15 Mart 2011)

Davutoğlu da, Mısır ve Tunus’taki süreci göz önünde bulundurarak şu uyarıda bulunuyordu Zirve’de: “Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliğini yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerde en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”

ABD ve “model ortağı” Türkiye’nin, Tunus, Mısır, Ürdün, Yemen ve Bahreyn gibi Washington müttefiki ülkelerdeki halk hareketine dolaylı müdahale şekli, Libya ve Suriye gibi ABD karşıtı ülkelere müdahalesiydi yani… Yoksa Davutoğlu’nun da itiraf
ettiği gibi “süreçten en olumsuz etkilenen ülke” olurdu Türkiye!

YENİ RÜTBE: KAF EŞBAŞKANLIĞI

Ve anımsayacağınız gibi Erdoğan – Gül ikilisi bu zirveden sonra Suriye’ye dair ince hesaplanmış bir planın aşamalarını sergilemeye soyundular: Hatay’da çadır kentler kurdular, Antalya’da Suriye muhalefetini topladılar, İstanbul’da “Suriye Ulusal Meclisi” adı altında muhalefeti birleştirme çalışmasına soyundular, tek başlarına yaptırım uygulamaya başladılar…

Ve Erdoğan – Gül ikilisine tüm bu aşamalarda yeni bir rütbe de verildi: Bizzat ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un ağzından ikili, “Küresel Antiterör Forumu KAF” eşbaşkanı olmuşlardı. Erdoğan da bu yeni rütbe altında Mısır, Tunus ve Libya seferine çıkmıştı.

Davutoğlu şimdi de ABD adına, planın yeni bir aşaması olarak, “Suriye ile savaşa da hazırız” mesajı vermektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Ekim 2011

, , , ,

Yorum bırakın

AKP, PARTİ DE DEĞİLMİŞ!

Okurlar haklı olarak soruyorlar: Aynı anda İsrail’le, Yunanistan’la, Kıbrıs Rum Kesimi’yle, Suriye’yle, İran’la, Irak’la, Ermenistan’la hatta Azerbaycan’la sorunlu olmak akıl işi mi?

Kestirmeden söyleyelim: Akıldan ziyade çaresizliğin eseri! Ama AKP hükümetinden ziyade, ABD’nin çaresizliğinin eseri…

Çünkü AKP’nin dış politikası bağımsız değil ve Atlantik’e çıpalı.

Bağımsız olmadığı için de “NATO’nun Libya’da ne işi var” deyip, NATO’nun Libya’ya saldırısına Türkiye’yi karargâh yaparlar; Anders Fogh Rasmussen’e itiraz edip, sonra NATO Genel Sekreterliği’ni onaylarlar; Beşar Esad’a “kardeşim” deyip, sonra diktatör ilan ederler; İsrail’e diklenip, sonra İran’a karşı İsrail’e kalkan olurlar vs.

ABD ise üretmeyen ekonomisiyle, bölgede inisiyatifi kaybetmesiyle, dünya liderliğini sürdüremeyeceği gerçeğiyle ve en önemlisi
askeri başarısızlıkları nedeniyle çaresiz durumda!

SAVAŞA KİMİN İHTİYACI VAR?

Dolayısıyla ABD gibi projesinin eşbaşkanlığı da bu çaresizliği paylaşıyor. Çok değil daha üç ay önce yüzde 50 oy almış bir partinin,
şimdiden patlak lastikli kamyon görüntüsü vermesi başka nasıl açıklanır?

O yüzden Obama kadar Erdoğan’ın da savaşa ihtiyacı var; iktidarı için…

Hükümetin çaresizlikten kaynaklı savruk politikaları, üyelerinin sözlerine de yansıyor. Son 10 günde söylenilen şu sözlere bakınız:

HÜKÜMETİN PKK ÇARESİZLİĞİ

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, BM’de düzenlenen Terörizmle Uluslararası Mücadele Sempozyumu’nda yaptığı konumada Avrupa’ya şöyle seslendi: “PKK’nin faaliyetleri tolere edilmemeli.”

Avrupa, PKK ile görüştüğü ortaya çıkan AKP hükümetinin bu sözlerini acaba ne kadar ciddiye aldı!?

“PKK ile MİT değil hükümet görüştü” diyenlere yanıt vermeye çalışan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Başbakanlık Müsteşar yardımcısı sıfatıyla bu toplantıya katılıyor olması, onun (Hakan Fidan) Başbakanlıkla ilgili olduğunu göstermez” dedi.

Peki Arınç’ın Başbakan Yardımcısı olması, Başbakanlıkla ilgili olduğunu gösterir mi bu durumda?

GAF DEĞİL ZİHNİYET

AKP’li Burhan Kuzu BDP’nin Diyarbakır’da toplanmasını Kuvva-i Milliye’ye benzetti: “Osmanlı’dan kopup Ankara’ya gelen Atatürk ve arkadaşları Kuvva-i Milliye ruhunu oluşturmuşlardı. Sanki onun bir benzerini yapıyorlar gibi bir halleri var. Ama bu mantık ve bu yöntemle olayı çözemezler. Bir de onların Diyarbakır’da çok fazla kalacaklarına inanmıyorum. Ben öyle tahmin ediyorum ki 1 Ekim’de gelecekler.”

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin ise vatandaşlarını “tane” hesabıyla sayıyor artık. Bakan Şahin, Ankara’daki patlama sonrası şöyle bilgilendiriyordu kamuoyunu: “3 adet maalesef vatandaşımızın patlamadan dolayı can kaybına maruz kaldığı bilgisi var.”

AKP’nin Genel Başkan Yardımcısı ve Adana milletvekili Ömer Çelik ise liderinin Suriye’yi iç mesele görmesiyle yetinmemiş olmalı ki şöyle tweet yazıyordu New York’tan: “Filistin, Doğu Türkistan, Kerkük, Bosna; bizim için Ankara, Istanbul, Adana, Erzurum, Diyabakır gibidir.”

AKP NEDİR?

Doğu Perinçek önceki gün yazdı ve AKP’nin aslında hükümet olmadığını ortaya koydu. Muhtemelen Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in sözleri Silivri zindanına ulaşmadı. Ulaşsaydı, AKP “parti de değilmiş” diyecekti kuşkusuz!

Çünkü Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e, AKP’nin İngiltere’de bulunan  hangi partiye benzediği sorulduğunda evlere şenlik şu yanıtı veriyordu: “Muhafazakarız, liberaliz ve sosyalistiz.

AKP’nin aslında “hiçbir şey” olduğu, bundan daha güzel özetlenemezdi herhalde!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Eylül 2011

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Erdoğan, İsrail’le krizin bitmesini istemiyor

İlk günden itibaren Davos’taki “one minute” çıkışını bir “müsamere” olarak değerlendirmiş ve sonraki gelişmeleri AKP’nin İsrail’le “kontrollü gerilimi” olarak yorumlamıştık.

Her ne kadar zaman zaman Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kontrolü kaybetse de, “gerilim” tırmandırılarak sürdürülüyor. Çünkü ABD’nin Suriye ve İran hedefleri için hem TSK’ye hem de  Türkiye’nin bölgesel liderliğine ihtiyacı var. Ki bu liderlik esas olarak İran’ı yalnızlaştırmayı amaçlıyor. Türkiye’nin Arap coğrafyasında lider olabilmesinin en önemli şartı da, izleyeceği İsrail “karşıtlığı”dır.

İsrail özür dilemeyi kabul etmiş

Günışığına çıkan her yeni bilgi “kontrollü gerilimin” varlığını doğruluyor:

Örneğin Henri Barkey’den öğreniyoruz ki, Aralık ayında Türkiye ve İsrail uzlaşmaya çok yaklaşmış. İsrail özür dilemeyi ve tazminat ödemeyi kabul etmiş. Bugün tüm bu bölgesel fırtınanın merkezinde yer alan “özür” kelimesi o tarihte dilenecekmiş. Yalnız İsrail, özür karşılığında, operasyonun “kendini savunma” olduğuna ilişkin bir açıklama yapmak istemiş, AKP hükümeti reddetmiş. Böylece anlaşma yapılamamış! (AA, 8 Eylül 2011)

Nitekim Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, Rusya’ya giderken uçakta benzer şeyi söyledi: “Dört defa özür için bize geldiler, bu arkadaşımız (Davutoğlu) bizden onay aldı ama son anda caydılar.” (Hürriyet, 9 Eylül 2011)

Aslında AKP hükümetinin Mavi Marmara’ya İsrail’in kanlı baskınından sonra geliştirdiği şartlar öncelikle “özür ve tazminat ödenmesi”ydi. Bu gerçek, AKP hükümetinin Palmer Komisyonu’na atadığı büyükelçi Özdem Sanberk’in sözlerinde de var: “Daha önce her fırsatta hem İsrail’e hem de bu komisyona söylediğimiz gibi, Türk İsrail ilişkilerinin normalleşmesi ancak uygun bir özür ve tazminatla olabilir.” (Milliyet, 9 Eylül 2011)

Filistin davasına zarar veren şart

Gazze ablukasının kaldırılması diye bir üçüncü şart sonradan öne sürüldü. Ki İsrail devleti açısından esas önemli olan da “özür” değil, “Gazze ablukasının kaldırılması”ydı. Tel Aviv bu şartı kızmızı çizgi olarak değerlendiriyordu.

İsrail’in kesinlikle kabul etmeyeceği bu şartı AKP hükümetinin masaya sürmesi, krizi bitirmek istemeyeceğinin en önemli göstergesiydi.

Erdoğan’ın kabul edilmeyecek bir Gazze şartını masaya koyması en başından beri Filistin davasına zarar da veriyordu.

Palmer Raporu’yla birlikte, yani Gazze ablukasının bir BM dökümanında “yasal” kabul edilmesyle birlikte, Filistin davasına zararın boyutu daha da büyüdü.

Ancak Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 5 maddelik B planı içinde yer alan, abluka meselesini Uluslararası Adalet Divanı’na taşıma kararı, bu zararı daha da büyütecek gibi görünüyor. Emperyalizmin güdümündeki bu divandan ne karar çıkacağı şimdiden belli. Ki bu durumda BM raporundan sonra bir başka Uluslararası kurumca da Gazze ablukası yasal hale gelecek!

BM’deki Filistin oylaması nasıl etkilenir? 

Erdoğan’ın Gazze ablukasını şart koşarak izlediği bu çizgi, 20 Eylül’ün öncesinde İsrail’in elinini güçlendiriyor. Çünkü 20 Eylül’de BM Genel Kurulu’nda Filistin’in tanınması için oylama yapılacak. Ve bu oylamadan önce Gazze ablukası konusunun İsrail lehine raporlanması, Filistin devletini sıkıştıracaktır.

Daha kötüsü, Erdoğan’ın 12 Eylül’de ablukayı delmek üzere Refah Sınır Kapısı’nı zorlaması ve Türk savaş gemilerinin İsrail gemileriyle karşı karşıya gelmesi olacaktır. Türkiye’nin bu hamleleri, maalesef hem İsrail’in Gazze ablukasını daha da meşrulaştıracak, hem de Filistin’in BM oylamasını tehlikeye atacaktır.

Erdoğan’ın Filistin’e zarar veren çizgisinin evveliyatı da var. Erdoğan’ın “Arafat’ı barışın önünde engel görmesinden” tutun da, Ankara’da resmi bir kurumda Siyonizm anmasına izin vermesine kadar pek çok örnek mevcut hükümetin karnesinde…

AKP’nin İsrail’le derin ilişkisinin kısa tarihçesi de yarına…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Eylül 2011

, , , ,

Yorum bırakın

DAVUTOĞLU HAÇLILARI BÖLGEYE DAVET EDİYOR

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, gayrı resmi AB Dışişleri Bakanları toplantısında mevkidaşlarına Arap coğrafyasında yaşanan gelişmeler hakkında görüşlerini aktardı ve Batı’ya seslendi: “Avrupa tekrar bu bölgelere girmek istiyorsa haçlı ve sömürgeci psikolojisinin, algılamasının yerini değer temelli bir yaklaşım almalı.” (Hürriyet, 5 Eylül 2011)

Dışişleri Bakanı’nın sözlerinden daha vahimi, Türk medyasının bu sözleri “Davutoğlu tarih dersi verdi” diye sunmasıdır.

Davuoğlu’nun ‘Batı karşıtlığı’ korkusu

Davutoğlu Haçlı seferlerini ya da Avrupa’nın sömürgecilik tarihini gerçekten bilmiyor olabilir mi? Avrupa Davutoğlu’nun söylediği gibi sömürgeci bir psikolojiye sahip olduğu için mi, ya da Haçlı olduğu için mi bu coğrafyaya girdi?

Davutoğlu tersinin doğru olduğunu, yani Avrupa’nın bu coğrafyaya girebilmek için dini bir araç olarak kullandığını, bu araçla “birlik” oluşturabildiğini bilmez mi? Ya da Davutoğlu, sömürgeciliğin “psikolojiyle” ilgili olmadığını, Avrupa’nın pazar ve hammadde kaynakları ihtiyacıyla ilgili olduğunu bilmez mi?

Kuşkusuz bilir. Ancak Batı’yı bu coğrafyaya davet etmeye zorunlu bir programın görevlisi olması elini mahkum etmektedir.

Ne demek istediğimizi aslında yine Davutoğlu’nun kendisi, aynı toplantıdaki şu sözleriyle açıklıyor: “Bu ülkeleri bekleyen üç tehlike var. (…) Üçüncüsü ise anti-Batı ve anti-Avrupa refleksnin uluslararası bir soruna dönüşme tehlikesi.”

Arap coğrafyasında gelişecek bir anti-Batı refleksinden rahatsız olan bir Dışişleri Bakanı’na sahip olmak, 80 yıl önce mazlumlara örnek olmuş bir ülke için çok şey ifade etmeli!

Batı’nın en temel hedefi

Batı bu coğrafyaya birincisi Haçlı olarak, ikincisi sömürgeci olarak, üçüncüsü de emperyalist olarak girdi. 100 yıllık bir süreci olan bu emperyalist dönemin, Batı açısından günümüzdeki en temel hedefi “Kürt meselesini” Batı lehine çözmektir. ABD’nin birinci ve ikinci körfez harekatı da, bugün Suriye’yi ve İran’ı hedef alması da, doğrudan bu sorunun “Büyük Kürdistan” olarak çözümüyle ilgilidir. Büyük Kürdistan, ABD açısından ikinci bir İsrail olarak stratejik hedeftir.

İşte Davutoğlu da bu “startejk hedefin” küçük oyuncusudur. 2001’de yazdığı “stratejik derinlik” kitabı bu küçük oyunculuğunun gereğidir.

20 Mart 2009 günü Washington’da “Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak” sözü vererek, 40 gün sonra, 1 Mayıs 2009’da Dışişleri Bakanı olarak atanabilen Davutoğlu bakın ne diyor:

“Geçiş bölgesi açısından bu derece önemli bir konuma sahip olan bu coğrafyanın bir iç jeopolitik bütünlük oluşturamamasının en önemli sebebi doğrudan bir deniz bağlantısının olmayışıdır. Bu da bu coğrafyanın deniz bağlantısı olan bir bölge ülkesi ile bütünleşmesini kaçınılmaz kılmaktadır.” (Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, 2001, S. 438)

Kürt jeopolitiği uzun dönemde aidiyet hissini en yoğun bir şekilde yaşadığı bölgesel bir güç ile bütünleşme süreci içine görecektir. Uzun dönemde meselenin odak noktası bölge halkının aidiyet hissini pekiştiren bir kader birliği meşruiyeti ile çözümlenecektir” (s. 448-449)

Atlantik’e çıpalı Bakan

Görüldüğü gibi Davutoğlu da, daha AKP bile ortada yokken, Batı’nın “Büyük Kürdistan” stratejik hedefine çıpalanmıştır! Tıpkı Erdoğan ve Gül gibi…

Davutoğlu’nun Haçlıları bölgeye davet etmesi, NATO sözcülüğü yapması, Libya ve Suriye’ye meydan okuması bundandır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Eylül 2011 

Yorum bırakın

TÜRKİYE EN MALİYETSİZ NASIL BÖLÜNÜR?

Times’in “Türkiye Suriye’ye 2 hafta süre verdi” şeklindeki haberi kuşkusız “kışkırtma” amaçlı. Ancak bu denli ciddi bir haberin hâlâ yalanlanmamış olması, Washington merkezli bir baskıya da işaret ediyor. Şöyle ki; aslında Türkiye Suriye’ye 2 hafta süre vermemiştir, ABD Türkiye’ye 2 hafta süre vermiştir!

Timesın “Esad’ın devrilmesini ancak Türkiye sağlayabilir” şeklindeki bu analiz-haberini, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Victoria Nuland’ın Ahmet Davutoğlu’nu açığa düşüren açıklamasıyla birlikte değerlendirmek gerekir. Sözcü Nuland, daha bir gün önce “kendi mesajımızı götürdük” kaçışına sarılan Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nu “iki tarafın mesajlarını koordine ediyor” diye afişe etti!

Ancak daha önemlisi Nulandın şu sözleriydi: “Davutoğlu, Şam dönüşü Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile gerçekleştirdiği uzun telefon görüşmesinde Esad’a baskının arttırılmasını temin etmek için birlikte çalışmayı yeniden taahhüt etti.”

AKP’NİN ABD BAĞI

Meselenin özü, bu cümledeki “taahhüt” kelimesindedir. ABD Türkiye’yi Suriye ile savaşa zorlamaktadır, AKP de bu zor karşısında kıvranmakta ancak geçmişten gelen bağlar, anlaşmalar, sözleşmeler nedeniyle “yeniden taahhütler” vermektedir.

Kıvranma derken, AKP yönetiminin tercihinden değil elbette.; başta Aydınlık’ın Türkiye’nin ulusal çıkarlarını savunan “Suriye haberleri”nin yarattığı iklim koşullarında ortaya çıkan büyük itirazdan…

Bu büyük itiraz, AKP’yi “sabrımızın sonuna geldik” çizgisinden, 24 saat içerisinde “istediğimizi aldık” mevzisine geriletmiştir.

İşte ABD tam bu noktada hamle yapmış, Davutoğlu’nu “postacı” suçlamasının ortasında yakasından tutmuş, “yeniden taahhüt” almıştır!

ABD, TÜRKİYE’Yİ SURİYE’DE BÖLER

ABD Suriye’ye iki nedenle Türkiye‘yi kullanarak aldırmak istemektedir:

1.) ABD, 2003’te Irak’ta olduğu gibi bugün tek başına Suriye’ye saldıracak durumda değil. Libya’daki NATO çıkmazı ortada.

2.) ABD, Türkiye’yi Suriye’ye saldırtarak, Büyük Ortadoğu Projesi’ndeki nihai hedefine erişmeyi planlamaktadır. O hedef Türkiye’nin bölünmesidir!

ABD, BOP eşbaşkanlığı katından sıkıştırdığı Türkiye’yi Suriye üzerine sürerek, aslında Türkiye’nin de bölünmesini sağlamayı hesaplamaktadır. Suriye’ye savaş açacak Türkiye, kazansa da kaybedecektir. Çünkü Suriye’ye savaş; İran’la bir cephe, Kuzey Irak’la bir cephe, Araplarla bir cephe daha açılması, Türkiye’nin bölgeyle karşı karşıya gelmesi demektir. Böyle bir süreçten de en başta “Büyük Kürdistan” çıkar!

Ve ABD, bu durumda nihai hedefi olan Türkiye’yi kendisi için “en maliyetsiz” yolla parçalamış olur!

İSRAİL’DE SURİYE KOMPLOSUNA İTİRAZ SESLERİ

Yeri gelmişken belirtelim: İsrail’de bile aklı selim kimi sesler çıkmaya başladı ve Suriye’ye saldırının doğuracağı bölge yangınından en çok kendilerinin zarar göreceğini tespit etmeye başladı.

Çünkü açık görülmektedir ki, Suriye’ye saldırı bölgedeki tüm aktörleri karşı karşıya getirecek, sonuçta tüm coğrafyanın haritalarını değiştirecektir.

Türkiye de, AKP yüküne rağmen, bölgeyi ateşe düşürecek bu plana direnmeli ve teslim olmamalıdır.

Mehmet Ali Güller
Ayd
ınlık Gazetesi s:7
Ufuk Ötesi
13 A
ğustos 2011 

, , , , ,

Yorum bırakın

BÖLGENİN DÜĞÜMÜ: KUZEY IRAK

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la yaptığı 6.5 saatlik görüşmenin esasını, en çok şu cümle ortaya koyuyor: “Türk Dışişleri Bakanı Davutoğlı, Suriye ve Türkiye arasındaki stratejik ilişkilerin kat ettiği sürecin; iki ülke yönetimlerinin, iki ülkeden birinde yaşanan bir durumu diğerinin iç meselesi olarak düşünmelerine yol açtığını belirtti. Davutoğlu; Türkiye’nin Suriye’de yaşanan durumları iç mesele olarak gördüğü gibi Suriye’nin de Türkiye’nin karşılaştığı bir olayı aynı itibarla gördüğüne işaret etti.

Anlaşılan o ki, “sabrımızın sonuna geldik, Suriye iç meselemiz” türünden BOP eşbaşkanlığı diklenmeleri, sonuç getirmedi.

SURİYE GERİ ADIM ATMAYACAK

Bizi bu değerlendirmeye götüren iki sözü daha var Davutoğlu’nun. Birincisi, “hiç kimseden hiçbir mesaj taşımadığını” söylemek zorunda kalmasıydı. İkincisi de, “yönetimin kararlaştırdığı reform adımlarını uygulamasının ardından, Suriye’nin Esad yönetiminde Arap aleminde bir model teşkil edeceğini” vurgulamasıydı. Demek “Esad mutlaka gitmeli” noktasından da geri dönüldü!

Tüm bu geri adımların Esad’ın Davutoğlu’na açık olarak söylediği “silahlı terör gruplarına tolerans tanımayacağız” cümlesinden sonra gelmesi, devlet yönetiminde “kararlılığın” önemine işaret ediyor!

İRAN’IN YANITI K. IRAK’TAN

Henüz 6.5 saatlik görüşmenin notları kamuoyuna yansımadan önce, İran Devrim Muhafızları’nın haber ağında dikkat çeken bir yazı yayımlandı. İran Devrim Muhafızları Ana Karargahı’ndan üst düzey askeri bir istihbaratçıya ait olduğu belirtilen isimsiz bir açıklamada, “Suriye’ye saldırması halinde Türkiye’nin (Kuzey Irak’ta) hedef alınacağı” belirtildi.

İranlı yetkili, “ABD ve Türkiye’nin Suriye’ye saldırması halinde, Kuzey Irak’ı Afganistan’a çevireceklerini, ABD ve Türkiye’nin bölgedeki askeri ve ticari üslerini hedef alacaklarını” söyledi. İranlı üst düzey askeri yetkili, “Kandil başta olmak üzere PKK/PJAK denetimindeki bölgenin, İran devleti için Suriye’ye açılan bir kapı olduğunu, bu nedenle Kandil konusunda ısrarcı olduklarını” da ekledi.

Açıklama, ilginçtir, ilerleyen saatlerde yayından kaldırıldı. Ağ, açıklamanın yanlışlıkla yayınlandığını, Devrim Muhafızları’nın görüşlerini yansıtmadığını belirtti. Kimbilir, Şam’dan gelen bilgiler, belki de yazıyı gereksiz kıldı.

Yazının sahibiyle, neden yayınlandığı ya da kaldırıldığıyla ilgilenmiyoruz. Ama yazının içeriği önemli!

İRAN PKK’YLE DEĞİL, ABD’YLE ÇATIŞIYOR

Bölgenin ABD’yle çelişmesinin düğümlendiği adres Kuzey Irak’tır! Çünkü Kuzey Irak, ABD’dir, İsrail’dir! Çünkü Kuzey Irak, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin temel hedefidir!

ABD 1991’de fiilen kurduğu Kuzey Irak’taki Kürt devletini 20 yılda resmileştiremedi. Çünkü bu devletin yaşaması, esas olarak Türkiye’ye sonra da İran’a bağlı. Dolayısyla düğümün nasıl çözüleceği Türkiye ile İran’ı müttefik de yapar, düşman da…

Mevcut ABD planına göre Kuzey Irak’taki yapının Türkiye’ye doğru genişletilerek “Büyük Kürdistan” kurulması isteniyor. Aynı zamanda Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılması planlanıyor.

İran’ın ABD nüfuz alanı olan Kuzey Irak’a, PKK/PJAK nedeniyle operasyon yapması, işte bu planla ilgili… Dolayısıyla İran aslında PKK’yle değil, doğrudan ABD’yle çatışıyor!

SURİYE VE KUZEY IRAK CEPHELERİ

Bölge ile ABD arasındaki çelişmenin Suriye ve Kuzey Irak cepheleri, birbirine sıkı sıkıya bağlı.

ABD’nin Kuzey Irak planı gerçekleşirse, Suriye de, İran da, Türkiye de düşer. Suriye düşerse, Kuzey Irak Türkiye’ye genişler!

Ancak İran’ın ve nesnel olarak Türkiye’nin planı gerçekleşirse, bölge ABD’den kurtulur!

Tek sorun, Ankara’yı kimin yönettiği, daha doğrusu yöneteceği…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:7
Ufuk Ötesi
11 Ağustos 2011 

, , , ,

Yorum bırakın

CIA’NIN “BİRLEŞİK KIBRIS” OPERASYONU

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “birleşik Kıbrıs” için tarih verdi: Bu yılın sonunda anlaşma, 2012 başında referandum! Davutoğlu, hedefini, Kıbrıs’ın birleşik ve yeni bir devlet olarak AB dönem başkanlığını alması olarak açıkladı.

Peki, Davutoğlu neden böyle bir çıkış yaptı? BM Genel Sekreteri Ban-Ki-Mun’un başlattığı görüşmeler nedeniyle mi? Önceki Genel Sekreter Annan’ın planının, bizzat referandumda Rumlar tarafından reddedilmesinden bunca zaman sonra, yeniden bir BM planı olarak gündeme getirilmesi ne anlama geliyor?

Soruların yanıtının işaretlerinden biri Vamık Volkan! Açalım:

VAMIK VOLKAN’IN OPERASYON HAZIRLIĞI

Prof. Dr. Vamık Volkan, 1964 yılında ABD’ye yerleşen bir Kıbrıs Türk’ü. Çeşitli kitaplarında açıkça CIA adına görev yaptığını söyleyen Volkan, İsrail ve Filistin’de, Yugoslavya parçalanmadan önce Yugoslavya’da, Kuveyt’te, Bosna Hersek’te, Arnavutluk’ta, Kafkaslar’da, Ukrayna’da, Gürcistan’da ve Kıbrıs’ta görev yaptı. Bölgeler, görüldüğü gibi Pentagon girmeden önce Vamık Volkan’ın daha doğrusu CIA’nın girdiği bölgeler…

Volkan, Kürt Açılımı’nın Amerikalı mimarlarından David L. Philips’le birlikte “Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu”nda görev yaptığını da özellikle belirtelim.

Vamık Volkan, “Kürt Açılımı” ile birlikte 2009’da yeniden Türkiye’ye gönderildi. Cumhurbaşkanı Gül ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile görüşmeler yaptı. Ardından “Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Derneği – Ekopolitik” oluşturuldu. Prof. Dr. Vamık Volkan’ın başkanlığındaki ekipte kimler yoktu ki: Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, eski Özel Harp Dairesi Subayı Mete Yarar, Murat Belge, Ümit Fırat, Altan Tan, Avni Özgürel, Musa Serdar Çelebi vd.

Prof. Dr. Vamık Volkan ve ekibi  “Açılım Koordinatörü” Beşir Atalay’la birlikte mesai yaptı. Zaman zaman Cumhurbaşkanı Gül’e çıkıp raporlarını sundu.

İşte Vamık Volkan, “Kürt Açılımı” ile Türk ve Kürt’ü ayrıştırma faaliyetlerinden sonra, Kıbrıs Türk’ü ile Türkiye Türklerini ayrıştırma faaliyetine soyundu: 28 Haziran’da Girne’de, ekibiyle ve Kıbrıs katılımcılarıyla “Gizli Kuşatılmışlık – II” çalıştayı düzenledi. (Birincisini 4-5 Haziran 2009 tarihinde yapmışlardı).

Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçiliği Müsteşarı Barkan Umruk, Mersin Belediye Meclis Üyesi Yasmina Lokmanoğlu, KKTC Din İşleri Bakanı Talip Atalay, Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası Başkanı Şener Elçil, CTP Milletvekili Sibel Siber, Ömer Laçiner, Murat Belge, Türk İslam Kültür Cemiyeti Başkanı Işılay Arkan, İstanbul Türk Ocağı Başkanı Cezmi Bayram çalıştayın dikkat çeken kişileriydi…

Peki, neler konuşuldu, Volkan’ın başkanlık yaptığı çalıştay raporuna neler yansıdı?

“TSK GİTSİN, CAMİ AÇILSIN” RAPORU!

Çalıştay raporuna yansıyan görüşleri üç maddede özetleyebiliriz:

1.) TSK karşıtlığı bakımından:

Raporda, “Kıbrıs, İmralı adası gibi suç ve cezaevi adası görünümüne büründürülmüştür”, “Güvenlik kontrolünde yetki karmaşası vardır”, “AKP iktidarı sayesinde asker Kıbrıs’taki baskın konumundan nihayet ödün vermiştir”, “1974 müdahalesi gerekçelerine uyulmadı ve polis ve askerin çoğu çift uyruklu vatandaş durumunda bulunmaktadırlar” ve “Mevcut statükonun gücü içte ve dışta çözümsüzlük içerisindedir” denilmektedir!

2.) Kıbrıs Türk’ü ile Türkiye Türk’ünü karşı karşıya getirmek bakımından:

Raporda, “Kuzey Kıbrıslı Türkler yakın zamanda AİHM’e Türkiye karşıtı dava açma konusunda fikir birliği içerisindeler”, “90’lı yılların göçmenleri TC ve Kıbrıs arasında kaldılar”, “1974 sonrası gelenler Kıbrıslılara benzemektense, Kıbrıslıları kendilerine benzetmeye çalışmışlardır”, “Kıbrıs Rum tarafına giderken hissedilen yabancılaşma artık Türkiye’ye giderken de hissedilmektedir” ve “Kutuplaşma ileride ortaya çıkması muhtemel bir çatışma riskini taşımaktadır” denilerek, açıkça düşmanlık tohumları ekilmektedir.

3.) Din olgusu bakımından:

Rapora göre “İngiliz raporlarında 25 bin nüfus için 300 cami varken, şu anda 300 bin nüfus için 127 cami bulunmaktadır”!

“TÜRKLER, RUMLARLA YAŞAMAYA ALIŞMALI”!

Prof. Vamık Volkan’ın ekibi sorunları böyle sıraladıktan sonra, “çözüm” için reçete de öneriyor:

“Türkiye kendi farklılıklarına gösterdiği toleransı Kıbrıslılara da gösterebilmelidir”, “Kıbrıs da dahil olmak üzere, Türkiye’nin kendi iç ve dış meseleleriyle yüzleşememe ve Türk halkına bu meseleleri anlatamama sıkıntısı en kısa zamanda giderilmelidir”, “Kıbrıs Türkleri kendilerini Rumlarla birlikte yaşama fikrine alıştırmalı ve Rumlarla STK faaliyetleri içerisinde bulunulmalıdır”, “Kıbrıs için federal bir çözüm bu hususları da çözme konusunda elzem rol oynamaktadır”, “Gelen 100 bin TC öğrencisine Kıbrıs tarihi öğretilmelidir”, “500 yıllık Kuzey Kıbrıs kimliğine saygı duyulmalıdır”, “Türk askerinin adadaki yüksek yetkisi yeniden tanımlanmalıdır.”

Volkan ve ekibi, çalıştayın sonuçlarını aktarmak üzere Başbakan Erdoğan ile görüşecekler.

SONUÇ

Vamık Volkan’ın, Kıbrıs Açılımı’na soyunması, ABD’nin Türkiye’yi sıkıştırma ve kuşatma operasyonuyla ilgilidir. Washington, bugüne kadar Kürt Açılımı’nı ilerletmek için Ermeni ve Kıbrıs meselelerini sopa olarak kullandı. ABD’nin Libya ve Suriye üzerinden Türkiye’yi komşularıyla, Araplarla ve Müslümanlarla karşı karşıya getirdiği yeni süreçte Ankara’ya daha da çok abanacağı anlaşılmaktadır. Çünkü Türkiye’yi İran’la karşı karşıya getiremeyen ABD’nin bölgede kazanma şansı yoktur!

Mehmet Ali Güller
12 Temmuz 2011
Aydınlık Gazetesi / s:7

, ,

Yorum bırakın

DAVUTOĞLU’NUN OYUNU

New York Times’dan Scott Malcomson Türkiye’nin Libya’daki krizi fırsata dönüştürdüğünü yazmış. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu övgüleriyle dolu makalenin bizi ilgilendiren, daha doğrusu AKP’nin tabanını ilgilendirmesi gereken yeri ise şöyle: “Hangi büyük NATO üyesi ülke, Libya’da NATO’nun görev almasına şiddetle karşı çıkıp sonra bu planı savunma oyununu oynadı?

Davutoğlu’nun, daha doğrusu AKP’nin dış politikasının esası işte bu! Yani içeriye başka dışarıya başka davranmak ve muhatabına başka, model ortağına (ABD’ye) başka davranmak…

Gelin bugün, Malcomson’un övdüğü bu oyunun “sıfır soruna” nasıl yansıdığının çetelesini çıkaralım:

YUNANİSTAN

Daha dün, Erzurum’da “Türk Ordusu Kıbrıs’ta işgalcidir” diyen Yunanistan Başbakanı Papandreu’ya yanıt veremeyen Tayyip Erdoğan hükümeti, bugün dönüp Yunanistan’ı Bülent Arınç’ın ağzından “mendil açıp yardım dilenecek” diye küçük görmüş ve kriz çıkarmıştır!

SURİYE

Şam’la birkaç yıldır açılım üstüne açılım yapan, Şam-gen diye vize şovu yapan AKP, şimdilerde ABD’nin kışkırttığı kalkışmalara açıktan destek vermekle ve Beşar Esad’a baskı uygulamakla meşgul!

İRAN

ABD’nin isteği doğrultusunda “kolaylaştırıcı” rol üstlenerek Tahran’la müzakereler yürüten, Ahmedinejad’ı masada tutabilmek için “takas anlaşması” imzalayan Davutoğlu, sonra dönüp ABD’nin iki projesine onay verdi: Hem BM’nin yaptırım kararlarını uygulayarak İran uçaklarını durdurma noktasına geldi, hem de NATO’nun Tahran’ı hedef alan “füze kalkanı”na onay verdi. Sıfır sorunun vardığı son nokta şu: 24 Nisan günü bir Ermeni yönetmenin çektiği “soykırım” filmi Tahran’da gösterime girecek, hem de parlamenterlerin katılımıyla…

IRAK

Erdoğan ABD’nin üç parçalı Irak planına uygun bir şekilde, Bağdat-Necef-Erbil eksenli Irak ziyareti gerçekleştirdi. Sünni Irak’ın merkezi Bağdat’ı, Şii Irak’ın merkezi Necef’i ve Irak Kürdistanı’nın merkezi Erbil’i ayrı ayrı “tanıdı”!

İSRAİL

Başbakan Erdoğan Davos’ta “one minute” demiş ve Şimon Peres’in şaşkın bakışları arasında “bir daha da Davos’a gelmek” diyerek salonu terk etmişti. Erdoğan yan odaya geçtiğinde, “Ben one minute’i Peres’e değil, moderatöre dedim” şeklinde manevra yapmıştı! “Bir daha da Davos’a gelmem” diyen Erdoğan hükümeti, iki yıl sonraki Davos’a katılmıştı! Şimdilerde Şimon Peres’in İstanbul’a daveti gündemde…

LİBYA

Erdoğan-Davutoğlu ikilisi, önce “NATO’nun Libya’da ne işi var” diye tepki gösterdi, sonra İzmir’i Libya’ya NATO saldırısının karargâhı yaptı!

NATO

Başbakan Erdoğan, genel sekreterliği gündeme gelen eski Danimarka Başbakanı Rasmussen’e “Danimarka’da Müslüman karşıtı karikatürlere engel olmadığı” için karşı çıkmıştı! Rasmussen, bir hafta sonra NATO Genel Sekreteri olduğunda, Başbakan Erdoğan “istediğimizi aldık” demişti!

AFGANİSTAN, LÜBNAN, SOMALİ

AKP, ABD ve NATO’nun talepleri doğrultusunda Mehmetçik’i Afganistan, Lübnan ve Somali’ye sürdü! Ki Soros, Sabancı Üniversitesi’nde açık açık şöyle seslenmişti hükümete: “En iyi ihraç malınız, ordunuzdur”.

AZERBAYCAN

AKP’nin uyguladığı “Ermeni Açılımı”, Türkiye – Azerbaycan ilişkilerini donma noktasına getirdi. Öyle ki, Bakü – Ankara dostluğunun üzerinde sallanan en küçük kılıç, enerji kılıcı!

KKTC

Önce Rauf Denktaş’ı hedef ilan edip Türkiye’nin resmi Kıbrıs politikasını ABD – AB ekseninde kevgire çeviren AKP, süreç içinde hem KKTC’yi hem de Kıbrıs Türk’ünü karşısına aldı, kaybetti!

SONUÇ

Tüm bu “oyun” diye nitelenen dış politika facialarının sebebi AKP ile Washington arasındaki “BOP Eşbaşkanlığı” üzerinden kurulan ilişkidir. İlişkinin bu bağımlı biçimi, Türkiye’yi komşularıyla sıfır soruna değil, savaşa götürür!

MEHMET ALİ GÜLLER

, ,

Yorum bırakın

ARAP AYAKLANMASI, BOP EŞBAŞKANLIĞINI TELAŞLANDIRDI

Önce bir saptama: İran ve Libya’daki “kalkışma” ile Tunus, Mısır, Ürdün, Yemen ve Bahreyn’deki “halk hareketleri” birbirinden tamamen farklıdır.
Birincisi ABD’ye karşı ve mesafeli olan ülkelerde ortaya çıkmıştır, ikincisi ABD’nin nüfuz alanı olan ülkelerde… Birincisinin hedefi ABD’nin karşı olduğu Ahmedinejad ve Kaddafi’dir, ikincisinin ise ABD’nin müttefikleri olan Bin Ali, Mübarek, Abdullah Salih ve Kral Hamad’dır. Birincisinde isyancıların liderliğini –yine ortaya çıkan- “El Kaide” yapmaktadır, ikincisinde ise hem tek bir lider örgütten söz etmek mümkün değildir, hem de halk hareketinin unsurları, sağdan sola pek çok kesimi kapsamaktadır.
Konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgilenmek ve Ortadoğu’daki gelişmeleri incelemek isteyenler, yeni çıkan “Soros, CFR ve Arap Ayaklanması” isimli kitabı okumalıdırlar.[1]
ASKERİ MÜDAHALE RAFA KALKTI
Güçlü bir devlet olan İran, geçen yıllarda da zaman zaman ortaya çıkan bu tip Batı esintili kalkışmaları, anında bastırdı. Ancak daha zayıf bir ülke olan Libya hâlâ bu kalkışma ile uğraşıyor. Ancak ilk iki haftanın rüzgârı yön değiştirdi ve Kaddafi isyancıların ele geçirdiği yerleşim yerlerini tek tek geri alıyor!
Geçen hafta Libya’yla ilgili şunlar konuşuluyordu: ABD Başkanı Barack Obama, Libya’ya NATO’yla birlikte askeri müdahale seçeneğini değerlendirdiklerini ve aynı zamanda isyancılara silah desteği yapılmasının da gündemde olduğunu açıkladı.[2] İngiliz Independent gazetesinin Ortadoğu muhabiri Robert Fisk, ABD’nin isyancılara silah yardımının Suudi Arabistan üzeriden yapılacağını yazdı.[3] Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Libya’da herhangi bir askeri müdahaleye karşı olduklarını açıkladı: “Yabancı, özellikle de askeri bir müdahaleyi Libya’daki krizi çözmenin bir yolu olarak görmüyoruz. Libyalılar sorunlarını kendileri halletmelidirler”.[4]
Hatta bu gelişmeler, başından beri bölgedeki halk hareketlerini “ABD projesi” olarak değerlendiren kesimleri, tezlerine kanıt bulduklarını sanmaya sevk etti! ABD Tunus’ta düğmeye basmış ve nihai hedef Libya ve İran’a yönelmişti! “ABD’nin sırf Libya’da ayaklanma başlatabilmek için müttefikleri olan Tunus ve Mısır liderlerini feda ettiği” değerlendirmesine oturan bu tezin mantıki sakatlığı ortada, ancak tez buna rağmen bazı kesimlerde bayrak olmaya devam ediyor!
Biz, bu mantık dışılığı bir kenara bırakıp, kimi kesimlerin ortaya koyduğu, -daha mantıklı olan- şu tezi inceleyeceğiz: “Tamam ABD, Tunus ve Mısır’da kaybetti ama Libya’da kazanıyor”.
LİBYA’DA KİM KAZANIYOR?
Peki, gerçek bu mudur? Yani Tunus ve Mısır’da kaybeden ABD, Libya’da kazanıyor olabilir mi? Müttefikini savunamayan, kendi kalesini koruyamayan bir ABD, kendisine karşı olan, rakip bir kaleyi zapt edebilir mi?
Gelin bu soruya biz yanıt vermeyelim!
ABD Senatosu, bu soruya yanıt aramak için Ulusal İstihbarat Direktörü James Clapper’i dinledi geçen hafta. Clapper konuşmasında, “Zamanla Kaddafi güçleri zafer kazanan taraf olacaktır… Libyalı isyancılara saygı duyuyorum. Verdikleri savaşı kazanıp kazanmayacaklarını bilmiyorum. Şu an gerçekten ağır bir savaş veriyorlar” dedi.[5]
ABD Savunma İstihbarat Ajansı direktörü General Ronald Burgess, Clapper’a destek vererek, Libya’daki çatışmalarda güçlü olan tarafın “değişmeye başladığını” söyledi. Burgess, “Şu an Libya’da dengelerin eşit olduğu bir noktaya geldik. Ancak avantajın Kaddafi rejiminin yanında olduğu söylenebilir” dedi.[6]
Clapper’in açıklamalarına öfkelenen Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham ise, Obama’nın en üst düzey istihbarat danışmanının görevine son verilmesi çağrısı yaptı. Ulusal Güvenlik Danışmanı Tom Donilon ise Clapper’in sözlerini, Kaddafi’nin sahip olduğu askeri üstünlüğe dayanarak yapılan, “sabit ve tek boyutlu bir değerlendirme” olarak yorumladı. Donilon, Libya’daki durumu “çok boyutlu bakışla” değerlendirmeyi tercih edeceğini belirtti.[7]
Donilon’un “çok boyutlu” değerlendirmesi muhtemel ki, iki unsura dayanıyordu: Birincisi, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin, isyancıların ilan ettiği yeni Libya yönetimini tanımasıydı.[8] İkincisi ise Başbakan Erdoğan’ın, Kaddafi’yi arayarak, kendisine “arkasında halk desteği olan bir devlet başkanı atamasını” önermesiydi.[9]
Oysa Clapper haklıydı. Kaddafi teker teker isyancıların ele geçirdiği bölgeleri geri alıyordu!
Yani ABD, Tunus ve Mısır’da kaybettiği gibi Libya’da da kazanamıyordu!
BOP EŞBAŞKANLIĞI: BİZ ETKİLENİRİZ!
Halkların ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne yanıt vermesi, en başta BOP Eşbaşkanlığı’nı telaşa düşürdü.
İstanbul’da düzenlenen ve Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı “Değişim Liderleri Zirvesi” işte bu telaşı ortaya koydu. Zirvenin en önemli gündem maddesi, işte Büyük Ortadoğu’daki bu değişime karşı ne yapılması gerektiği üzerineydi.
Başbakan Erdoğan, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da değişen dengeler karşısında Türkiye’nin yeni rolünü anlattı: “Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki sorunları da ancak birlikte hareket ederek, ortak çözüm önerilerini ortaklaşa uygulama planına geçirerek çözebiliriz… Bizler, buralarda, değişimi kontrol etmek değil, değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz”.[10]
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise daha açık konuştu: “Türkiye bu değişim dalgasının sürükleyici lider ülkesi olmak durumunda. Böyle bir hedefle hareket ediyor. Yoksa bütün bu etrafta, değişim dalgasının olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenecek ülkelerden biridir. Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz”.[11]
BOP Eşbaşkanlığı gelişmelerin farkında… Ortadoğu’daki değişime “istikamet” verilemezse, değişime “liderlik” yapılamazsa, değişim en başta BOP Eşbaşkanlığı’nı etkileyecek!
Fark etme sırası, bu gelişmeleri “ABD projesi” olarak gören aydınlarımızda…
MEHMET ALİ GÜLLER


[1] Orhan Koloğlu, Mehmet Ali Güller, Barış Doster, Haluk Hepkon, “Soros, CFR ve Arap Ayaklanması”, Kırmızı Kedi Yayınları, 1. Basım, Mart 2011
[2] Obama’dan Libya’ya askeri müdahale sinyali, 8 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/planet/17211629.asp?gid=286, (Son erişim: 8 Mart 2011)
[3] ABD, Libya’daki isyancıları gizlice silahlandırmak istiyor, 8 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/planet/17203050.asp?gid=286, (Son erişim: 8 Mart 2011)
[4] Rusya: Libya’ya askeri müdahaleye karşıyız, 7 Mart 2011: http://www.aksam.com.tr/rusya-libyaya-askeri-mudahaleye-karsiyiz–24711h.html, (Son erişim: 8 Mart 2011)
[5] “Obama’nın en üst düzey casusu: ‘Kaddafi kazanan taraf olacak’, 11 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/planet/17241779.asp?gid=286, (Son erişim: 14 Mart 2011)
[6] Obama’nın en üst düzey casusu: ‘Kaddafi kazanan taraf olacak’, 11 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/planet/17241779.asp?gid=286, (Son erişim: 14 Mart 2011)
[7] Obama’nın en üst düzey casusu: ‘Kaddafi kazanan taraf olacak’, 11 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/planet/17241779.asp?gid=286, (Son erişim: 14 Mart 2011)
[8] “En büyük darbeyi Sarkozy’den yedi, 11 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/17235954.asp, (Son erişim: 14 Mart 2011)
[9] “Erdoğan’dan Kaddafi’ye müthiş teklif, 14 Mart 2011: http://www.hurriyet.com.tr/planet/17266157.asp?gid=286, (Son erişim: 14 Mart 2011)
[10] “Bölgemizdeki gelişmelere karşı önlemler görüşüldü”, 14 Mart 2011: http://www.ulusalkanal.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=19633:boelgemzdek-gelmelere-kari-oenlemler-goerueueldue&catid=80:orta-alt&Itemid=235, (Son erişim: 14 Mart 2011)
[11] “Bölgemizdeki gelişmelere karşı önlemler görüşüldü”, 14 Mart 2011: http://www.ulusalkanal.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=19633:boelgemzdek-gelmelere-kari-oenlemler-goerueueldue&catid=80:orta-alt&Itemid=235, (Son erişim: 14 Mart 2011)

, , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın