Posts Tagged İran

BÖLGENİN DÜĞÜMÜ: KUZEY IRAK

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la yaptığı 6.5 saatlik görüşmenin esasını, en çok şu cümle ortaya koyuyor: “Türk Dışişleri Bakanı Davutoğlı, Suriye ve Türkiye arasındaki stratejik ilişkilerin kat ettiği sürecin; iki ülke yönetimlerinin, iki ülkeden birinde yaşanan bir durumu diğerinin iç meselesi olarak düşünmelerine yol açtığını belirtti. Davutoğlu; Türkiye’nin Suriye’de yaşanan durumları iç mesele olarak gördüğü gibi Suriye’nin de Türkiye’nin karşılaştığı bir olayı aynı itibarla gördüğüne işaret etti.

Anlaşılan o ki, “sabrımızın sonuna geldik, Suriye iç meselemiz” türünden BOP eşbaşkanlığı diklenmeleri, sonuç getirmedi.

SURİYE GERİ ADIM ATMAYACAK

Bizi bu değerlendirmeye götüren iki sözü daha var Davutoğlu’nun. Birincisi, “hiç kimseden hiçbir mesaj taşımadığını” söylemek zorunda kalmasıydı. İkincisi de, “yönetimin kararlaştırdığı reform adımlarını uygulamasının ardından, Suriye’nin Esad yönetiminde Arap aleminde bir model teşkil edeceğini” vurgulamasıydı. Demek “Esad mutlaka gitmeli” noktasından da geri dönüldü!

Tüm bu geri adımların Esad’ın Davutoğlu’na açık olarak söylediği “silahlı terör gruplarına tolerans tanımayacağız” cümlesinden sonra gelmesi, devlet yönetiminde “kararlılığın” önemine işaret ediyor!

İRAN’IN YANITI K. IRAK’TAN

Henüz 6.5 saatlik görüşmenin notları kamuoyuna yansımadan önce, İran Devrim Muhafızları’nın haber ağında dikkat çeken bir yazı yayımlandı. İran Devrim Muhafızları Ana Karargahı’ndan üst düzey askeri bir istihbaratçıya ait olduğu belirtilen isimsiz bir açıklamada, “Suriye’ye saldırması halinde Türkiye’nin (Kuzey Irak’ta) hedef alınacağı” belirtildi.

İranlı yetkili, “ABD ve Türkiye’nin Suriye’ye saldırması halinde, Kuzey Irak’ı Afganistan’a çevireceklerini, ABD ve Türkiye’nin bölgedeki askeri ve ticari üslerini hedef alacaklarını” söyledi. İranlı üst düzey askeri yetkili, “Kandil başta olmak üzere PKK/PJAK denetimindeki bölgenin, İran devleti için Suriye’ye açılan bir kapı olduğunu, bu nedenle Kandil konusunda ısrarcı olduklarını” da ekledi.

Açıklama, ilginçtir, ilerleyen saatlerde yayından kaldırıldı. Ağ, açıklamanın yanlışlıkla yayınlandığını, Devrim Muhafızları’nın görüşlerini yansıtmadığını belirtti. Kimbilir, Şam’dan gelen bilgiler, belki de yazıyı gereksiz kıldı.

Yazının sahibiyle, neden yayınlandığı ya da kaldırıldığıyla ilgilenmiyoruz. Ama yazının içeriği önemli!

İRAN PKK’YLE DEĞİL, ABD’YLE ÇATIŞIYOR

Bölgenin ABD’yle çelişmesinin düğümlendiği adres Kuzey Irak’tır! Çünkü Kuzey Irak, ABD’dir, İsrail’dir! Çünkü Kuzey Irak, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin temel hedefidir!

ABD 1991’de fiilen kurduğu Kuzey Irak’taki Kürt devletini 20 yılda resmileştiremedi. Çünkü bu devletin yaşaması, esas olarak Türkiye’ye sonra da İran’a bağlı. Dolayısyla düğümün nasıl çözüleceği Türkiye ile İran’ı müttefik de yapar, düşman da…

Mevcut ABD planına göre Kuzey Irak’taki yapının Türkiye’ye doğru genişletilerek “Büyük Kürdistan” kurulması isteniyor. Aynı zamanda Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılması planlanıyor.

İran’ın ABD nüfuz alanı olan Kuzey Irak’a, PKK/PJAK nedeniyle operasyon yapması, işte bu planla ilgili… Dolayısıyla İran aslında PKK’yle değil, doğrudan ABD’yle çatışıyor!

SURİYE VE KUZEY IRAK CEPHELERİ

Bölge ile ABD arasındaki çelişmenin Suriye ve Kuzey Irak cepheleri, birbirine sıkı sıkıya bağlı.

ABD’nin Kuzey Irak planı gerçekleşirse, Suriye de, İran da, Türkiye de düşer. Suriye düşerse, Kuzey Irak Türkiye’ye genişler!

Ancak İran’ın ve nesnel olarak Türkiye’nin planı gerçekleşirse, bölge ABD’den kurtulur!

Tek sorun, Ankara’yı kimin yönettiği, daha doğrusu yöneteceği…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:7
Ufuk Ötesi
11 Ağustos 2011 

, , , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN SURİYE PLANI

Önce üç saptama yapalım:

Birincisi, Başbakan Erdoğan’ın “sabrımızın sonuna geldik, Suriye bizim iç meselemiz” şeklindeki çıkışı, akılla, diplomasi bilmemezlikle, ciddiyetsizlikle açıklanamaz. Bu çıkışın tek açıklaması vardır: Tayyip Erdoğan BOP Eşbaşkanı’dır!

İkincisi, Erdoğan’ın bu “savaş kışkırtan” açıklaması, en çok İsrail’i memnun etti. Bir kez daha ABD-İsrail-Türkiye ekseni adına bölgesel çıkış yapan Erdoğan, Türkiye’nin bölgedeki itibarını daha da düşürdü!

Üçüncüsü; ısrarla altını çiziyoruz: Baş aşağı giden ABD’nin, bölgeye ilişkin atak yapabilmesinin tek şartı, Türkiye’ye dayanmasıdır. AKP’nin ötesinde, Ankara’nın tümden ABD planlarına teslim olması, Washington’un adımlarını ve kararlarını belirleyecektir.

Bu üç saptamadan sonra ABD’nin Suriye planını incelemeye geçebiliriz.

ABD Suriye’ye saldırabilmenin koşullarını yaratabilmek için Nisan’dan bu yana uğraşıyor. Ancak koşullar ve zaman sürekli Washigntonûn aleyhine işledi.

ABD Türkiye’yi sürece dahil eden şu hamleleri sırasıyla denedi:

1. HAMLE: MUHALEFETİ BİRLEŞTİRMEK

Birinci hamle, Türkiye üzerinden Suriye muhalefetinin örgütlenmesiydi. Antalya’da muhalefet toplandı ancak çok parçalı muhalefet Batı’nın tüm gayretlerine rağmen birleştirilemedi.

2. HAMLE: HALKI SINIRA YIĞMAK

ABD’nin ikinci hamlesi, silahlandırdığı gruplar üzerinden yapacağı bir kışkırtıcı eylemle, halkın bölgeyi terketmek zorunda kalıp, sınırı geçip Türkiye’ye sığınmasıydı. AKP daha operasyon başlamadan çadırkent işine soyundu. Plan başta yürüdü. 15 bin Suriyeli sınırı geçip Türkiye’ye sığındı. Ancak Şam yönetimin doğru tutumu, halkını geri çağırması sonuç verdi ve çadıkkent tüm kışkırtıcı faaliyetlere rağmen gün geçtikçe geri dönüşlere sahne oldu. Şu anda yerleşimciler 5 bin civarında…

3. HAMLE: KENT DÜŞÜRMEK

ABD’nin üçüncü hamlesi, dayanak oluşturacak bir kentin ele geçirilmesiydi. Tıpkı Libya’da Bingazi’de olduğu gibi, muhalefetin kontrolüne geceçek bir kent karargah yapılacak ve oradan Şam’a yürünecekti.

Ancak Şam sağlam önlem aldı! ABD önce kuzeyden Cisrişugur’dan denedi, başaramadı. En güneyden Dara’dan denedi, aşiretleri geçemedi. Sonra merkezden Hama’dan denedi, ordu bastırdı. Şimdi de ülkenin doğusundan, Deyrelzor’dan deniyor ama yine sonuç alamıyor.

4. HAMLE: TÜRKİYE’YLE SICAK ÇATIŞMA

Bu üç hamleden sonuç alamayan ABD’nin şimdiki ve dördüncü hamlesi, Suriye’yi fiilen bir başka ülkeyle sıcak çatışmaya zorlamak. İşte burada AKP’nin devreye girdiği görülüyor. Yanlışlıkla düşecek bir top, istenmeden ateşlenecek bir silah gibi gerekçelerle tarihte savaşların çıktığı hep görülmüştür!

SURİYE DEĞİL BÖLGE YANAR!

Suriye konusu, ABD – İran savaşının ön cephesidir. ABD’nin Türkiye üzerinden yaptığı Suriye atağı, İran’ın Kuzey Irak üzerinden aldığı inisiyatife yanıt arayışıdır.

Öte yandan Suriye, Libya’dan farklı olarak Rusya için çok daha belirleyici öneme sahiptir. Suriye’nin Tartus limanındaki Rus deniz üssü, Rusya’nın denizaşırı iki üssünden biridir ve en önemlisidir! Bu durum, Moskova’yı BM Güvenlik Konseyi’nde, Irak ya da Libya kararlarından daha sağlam bir tutum almaya zorlayacaktır.

Dolayısıyla Türkiye, bu adımla sadece bölge ülkeleriyle değil, dünya ile de karşı karşıya kalacaktır.

Ayrıca ABD’nin Suriye’ye saldırısı Irak ya da Libya saldırılarından çok daha büyük bir sonuç yaratır. Suriye’ye saldırı, bölgesel bir savaşa yol açar. İsrail ve İran’dan başlayarak, bölgede pek çok devlet birbirine girer!

Org. Necip Torumtay’ın 20 yıl önce sadece Türkiye’yi değil, bölgeyi de bir ölçüde yangından kurtaran tutumu, bugün daha da büyük bir ihtiyaçtır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:7
10 Ağustos 2011 

, , , , ,

1 Yorum

DİK DURAN TAHRAN’IN BÖLGEYE ETKİSİ

Rusya’nın NATO Büyükelçisi Dmitri Rogozin meseleyi net ortaya koyuyor: “NATO, İran’a saldırmak için Suriye’de rejim değişikliği istiyor.

Biz de net söyleyelim; Suriye’nin toprak bütünlüğü İran’ın toprak bütünlüğüdür, Türkiye’nin toprak bütünlüğüdür.

Türk devletinin milli unsurlarının, ABD’nin Irak saldırısı öncesinde çizdiği rota da böyleydi: “Irak’ın siyasal birliği ve toprak bütünlüğünün korunması.”

İşte 28 Şubat 1997’de başlayan ve 3 Kasım 2002’ye kadar süren dönem, aslında Ankara’nın Tahran ve Şam’la ABD’nin bölge planlarına karşı ittifak zemininin oluşturulması süreciydi: Bölge merkezli dış politika ve Avrasyacılık! Ankara bölgesindeki bu çizgiyi, daha derin bir coğrafyada Moskova ve Pekin’le de ilerletiyordu.

Erdoğan-Gül ikilisinin işbaşı yaptırılması işte bu çizgiyi tasfiye etmek içindi. Ki ABD belgelerine de yansıdığı gibi bu çizginin sahiplerine Ergenekon tertibi uygulandı.

ÖNCE ANKARA, SONRA BAĞDAT DÜŞTÜ

Washington’un hedefindeki Ankara-Tahran-Şam-Bağdat hattının ilk düşen kalesi aslında Ankara oldu. Ankara kalesi düştüğü için 2003’te Bağdat kalesi düştü.

Ankara kalesi düştüğü içindir ki, Türkiye’yi, Irak’ta müslüman katleden ABD askerlerinin sağlığına duacı bir başbakan yönetiyor.

Şimdi hedefte Şam kalesi var. Ve düşmüş Ankara kalesinin surlarında, NATO’nun Libya’da müslüman katletmesine ses çıkarmayan ama Beşar Esad’ın vatanını savunmak için Hama’daki kalkışmayı bastırmasına “Ramazan” göndermesi yapan bir Cumhurbaşkanı var.

TAHRAN DİK DURDUKÇA, ŞAM DA DİRENİYOR

Lübnan’dan Suriye’ye uzanan hat, İran’ın ABD’ye karşı ön cephesi durumunda. Ve o cephede ABD-AKP-İsrail ittifakı var…

Ancak koşullar artık 2003’den farklı…

Tahran kalesi dik duruyor, önce direniyor, sonra karşı hamle yapıyor. Tahran dik durduğu için de Şam kalesi direnebiliyor.

TAHRAN, BAĞDAT’I WASHINGTON’DAN KOPARIYOR

Üstelik Tahran, düşen Bağdat kalesini de ayağa kaldırıyor. Tahran’ın Kuzey Irak’a operasyonu, Bağdat’ın Washington bağını da koparıyor, Irak’ı ABD’den kurtarıyor.

İran’ın Kuzey Irak hamlesi sadece Bağdat’ı değil, aslında Ankara’yı da rahatlatıyor; Ankara’ya PKK kartı üzerinden uygulanan Washington baskısına karşı aslında dayanak oluşturuyor. Ama Türkiye Ankara’da iktidar değil!

WASHINGTON SADECE ANKARA’DA İKTİDAR!

Ankara-Tahran-Şam-Bağdat hattının “belirleyeni” kaçınılmaz olarak Ankara’dır. Son tahlilde bu hattın geleceği Ankara’nın tavrına ve tutumuna bağlıdır. Ancak Ankara’da da Washington iktidardadır. Üstelik tüm dünyada bir tek Ankara’da iktidardır! O yüzden de Ankara’ya bu kadar abanmakta, AKP’ye bu kadar sarılmaktadır. AKP’nin efendisine zaman zaman şımarıklık yapması da bu zorunluluğun cilvesidir.

Ancak koşullar, Ankara kalesinin ayağa kaldırılması için de elverişli olmaya başladı. AKP’nin arkasındaki kuvvetin, ABD’nin hali ortada… ABD baş aşağı gidiyor; tankıyla, topuyla, borcuyla, çürüyen sistemiyle baş aşağı gidiyor. Latin Amerika’da, Orta Asya’da, Ortadoğu’da durum ortada.

AKP, ABD’nin gücüyle yapabileceklerinin sınırına geldi. Daha ötesi yok!

İşte bu yüzden da tarih, Türk devrimcilerinin önüne Ankara kalesine yeniden Türkiye bayrağı dikme fırsatını getiriyor… Mesele bayrağı asabilecek kuvveti toplamakta!

Mehmet Ali Güller
Ayd
ınlık Gazetesi / s:6
6 Ağustos 2011

, , , ,

Yorum bırakın

STRATFOR: ABD İRAN’LA UZLAŞMA ARIYOR

ABD’nin en önemli araştırma merkezlerinden Stratfor, “haftalık jeopolitik” bülteninde “ABD ve Suudi Arabistan’ın ikilemi: İran Fars körfezini yeniden biçimlendiriyor” başlıklı önemli bir analiz yayımladı.

Stratfor analizinde, şu üç nokta öne çıkıyor:

1.) Washington, Tahran’la uzlaşma aşamasına girmek üzere.

2.) İran, yakın gelecekte Fars Körfezi’nde ABD’nin etkisini kırıp, yerini alarak bölgenin en güçlü askeri gücü olacak.

3.) Gelişmeler nedeniyle Suudi Arabistan ABD’ye güvenemiyor. Riyad bu nedenle, muhalefeti ezmek için Bahreyn’e soktuğu asker sayısını düşürmeye ve Tahran’la sıcak ilişki aramaya başladı.

Bahreyn ve Körfez eksenli bu çatışma alanına dair saptama, aslında diğer alanlar için de geçerli.

CFR: İNİSİYATİF TAHRAN’DA

Örneğin Irak’ta inisiyatif İran’a geçti. Council on Foreign Relations’tan Micah Zenko, “Irak’tan çekilmek kolay değil” başlıklı analizinde bu duruma dikkat çekiyor. Zenko Irak’taki mevcut 47 bin ABD askerin yılsonunda çekileceğini, Washington’un İran’ın yeni pozisyonu nedeniyle en azında askerlerin bir bölümünü ( 4 bin ile 10 bin arasında) Irak’ta bırakmaya çalıştığını, fakat bu konuda Maliki yönetiminden olumlu bir yanıt alınamadığını özetliyor. Ancak analiz şu saptamayla bitiyor: 47 bin ABD askeriyle engellenemeyen İran etkisi, yeni bir anlaşmayla bölgede bırakılacak 10 bin asker tarafından kırılabilir mi?

Bağdat, Washington’un ısrarlarına prim vermiyor. Görünen o ki, aslında İran’ın Kuzey Irak operasyonu, en çok Bağdat’ın elini güçlendirdi!

TİM: TÜRKİYE-İRAN-MISIR EKSENİ

Washington ile Tahran’ın bir diğer çatışma alanı ise Mısır. Mübarek’in devrilmesi, sonuçları bakımında en çok Tahran’ı memnun etti. Tahran Kahire’yle kesilmiş diplomatik ilişkilerine başladı, Süveyş’ten savaş gemisi geçirme izni kopardı, Gazze’deki Mısır ablukasını kaldırttı, Mısır’la birlikte El Fetih – Hamas barışını geliştirdi.

Artık Tahran, Mısır’ı “ABD-İsrail-Türkiye-Suudi Arabistan” ekseninden çıkardığını yorumluyor. Mübarek sonrası Mısır yönetiminin İsrail’le mesafeli uygulamaları, Kahire’nin İsrail’i devre dışı bırakarak Arap yarımadasıyla köprü bağlantısı kurması gibi pek çok örnek Tahran’ın yorumunu kuvvetlendiriyor.

Keza İranlı bazı analistler, bölgeye ilişkin yeni bir eksenin “izlerinin” de oluştuğu görüşündeler: TİM. Yani, “Türkiye-İran-Mısır” ekseni…

Washington ise ancak ABD-İsrail-Türkiye ekseni kurarak bölgede varlık gösterebileceğinin farkında.

ZAMAN OBAMA’YA DEĞİL, ESAD’A ÇALIŞIYOR

Tahran’ın şu anda en önemli cephesini Lübnan-Suriye hattı oluşturuyor. ABD’nin AKP üzerinden Türkiye’yi de içine katarak Şam’a uyguladığı baskılar netice vermedi. Zaman Obama’nın değil, Beşar Esad’ın lehine çalışıyor.

Moskova’nın Libya için geliştirdiği ve İngiltere ile Fransa’nın da bir ölçüde desteğini aldığı “silahsız çözüm” çalışması, Suriye’yi rahatlattı. Ki Moskova, Suriye’ye açıkça “sonuna kadar diren” mesajı veriyor!

Rusya Jeopolitik Bilimler Akademisi Başkanı Leonid Ivashov, Suriye’nin tek çıkış yolunun “dış baskı, dayatma ve müdahalelere karşı sonuna kadar mücadele etmek” olduğunu belirtiyor.

ABD’NİN AGRATUR İHTİYACI YAKICI

ABD – İran savaşına dair özetlediğimiz yukarıdaki tablo, Washington açısından Türkiye ve Kıbrıs’ı vazgeçilmez kılıyor.

Artık ABD’nin Agratur ve Dikelya üslerine ihtiyacı daha yakıcı. ABD bu nedenle Kıbrıs konusunda bastırıyor. Rumların Agratur çekincesi maalesef Türkiye’den daha fazla… Mühimmat patlamasıyla başlayan ve Rum hükümetinin istifasıyla sonuçlanan süreç, acaba Rumların Agratur inadını kıracak mı?

ABD’nin bunca zorluğunu dengeleyen en önemli kozu ise AKP! Doğuya doru giden Türkiye’nin batıya çapalı hükümeti, Atlantik projesi içerisinde hem ülkeyi hem de bölgeyi zora sokuyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:7
1 Ağustos 2011

Odatv.com

, , ,

Yorum bırakın

ABD PKK’DEN VAZGEÇER Mİ?

PKK’li Murat Karayılan, İran’ın Kuzey Irak’a operasyonunu, “Ankara ve Tahran’ın ortak işgal projesi” olarak tanımlıyor ve ABD’nin de “Ankara-Tahran” projesine destek verdiğini belirtiyor. PKK’li Duran Kalkan bu iddiaya kanıt olarak “İran’ın saldırdığı günlerde, Türkiye’nin de sınıra yığınak yapması, saldırı ortaklığını gösterir” diyor.

‘TÜRKİYE OPERASYONUN İÇİNDE” İDDİASI

PKK’ye yakın Fırat Haber Ajansı ANF, 22 temmuz günü “300 Türk özel birlik üyesinin İran plakaları takılan 20 araçla İran’a geçtiğini”, 27 temmuz günü de “20 Türk tankının operasyona destek için operasyon bölgesine geçtiğini” ortaya atmıştı.

ANF de, süreci şu ziyaretler ekseninde analiz ediyor: Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu‘nun 11 Temmuz’da Tahran’ı ziyareti, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen‘in GülErdoğanDavutoğlu ile görüşmeleri, İran’ın 16 Temmuz’da Kandil’e operasyona başlaması, CIA Başkanı David Petraeus‘un 18 Temmuz’da Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşener‘le görüşmesi…

ABD, TAHRAN’A BAĞDAT’LA GÖRÜŞMEYİ TAVSİYE ETTİ

Karayılan‘ın gelişmeleri “ABD-Türkiye-İran ittifakı” olarak değerlendirmesinde kuşkusuz ABD’nin saldırıya uzun süre sessiz kalması da rol oynadı. Washington ilk kez 27 Temmuz’da ses verdi. ABD’nin Irak’taki askeri sorumlusu General Jeffrey Bucharan‘ın sesi gerçi kısıktı: “Eğer İran, Irak tarafında bir tehdit görüyorsa, Irak hükümeti ile görüşmeli ve sorunu çözmeli.”

ABD, Tahran’a yalnızca Bağdat’la görüşmeyi “tavsiye” edebiliyordu! Ancak PKK de en başından beri zaten Bağdat’ın Tahran’a seyirci kalmasına itiraz ediyordu. Hatta PKK’li Cemil Bayık, açıkça “ittifakın içinde Irak da var” diyordu.

Irak Parlamentosunun Kürt üyesi Mahmud Osman, daha da ileri gidip “Türkiye-İran-Irak arasında gizli bir anlaşma
olduğunu ileri sürüyordu. Irak Cumhurbaşkanı Talabani‘nin partisi KYB de bu anlaşmaya destek vermekle suçlanıyordu. Kuzey Irak’ta yayımlanan Levin dergisi, anlaşmaya göre İran’ın Kandil’i alıp, KYB’ye vereceğini yazıyordu. Barzani yönetimi de ilk günlerdeki birkaç cılız itiraz sonrasında, sessizliğe gömülmüştü…

CEMAAT-PKK SAVAŞI

Diğer yandan cemaat de dikkat çeken açıklamalar yapıyordu. Örneğin cemaatin yayın organlarının vazgeçilmez öznesi olan Em. Yarbay Şenol Özbek, “Kandil’e tek başına yapılan operasyonun ordu yutacağını” söylüyor ve ekliyordu: “Türkiye-ABD-İran-Irak birlikte operasyon düzenlemeli.”

Cemaatin sözcüsü Hüseyin Gülerce de, “Yeni Türkiye”nin oluştuğunu belirtiyor ve “Türk ulusalcıları kaybetti, Kürt ulusalcıları da kaybedecek” diyordu. ANF, Gülerce‘nin çıkışını, “Gülen cemaati savaş ilan etti” şeklinde karşıladı. PKK, “terörle mücadelede polis özel harekat konseptini”, “cemaatin PKK’yle savaşta, sahaya inmesi” olarak yorumluyordu.

ABD EN SONUNDA BARZANİ’YE DEĞİL PKK’YE DAYANIR

Peki PKK’nin iddia ettiği gibi İran operasyonu, aslında Türk-İran ortak operayonu mudur? Operasyonla ilgili ABD-İran-Türkiye-Irak mutabakatı gerçekten var mıdır? Daha da somutlarsak, ABD PKK’den vaz mı geçmiştir?

ABD’nin bölgedeki en temel hedefi, Kuzey Irak’ı Türkiye’nin güneydoğusuna genişletmektir, yani “Büyük Kürdistan” kurmaktır. Peki Büyük Kürdistan’ın ABD adına hakimi kim olacaktır?  Barzani mi, PKK mi? Siyasi, askeri, kültürel, sosyolojik, nüfus ve her türlü gelişmişlik parametreleri açısından bu sorunun tek yanıtı vardır: PKK!

Dolayısıyla ABD için “Büyük Kürdistan” hedefinde PKK’ye dayanmak, stratejik bir karardır. ABD’nin stratejik olarak PKK’den vazgeçmesi mümkün değildir!

Peki, o zaman ABD neden İran’a ses çıkarmamaktadır? ABD ve İran’ın, bütün düşmanlıklarına rağmen, PKK konusunda bir ortaklığı söz konusu olabilir mi?

Elbette hayır… Aslında meselenin özü de buradadır. ABD PKK’den vazgeçmemiş ama İran’a da engel olamamıştır. Çünkü bölgede inisiyatif ABD’de değil, İran’dadır!

ABD’yi bu duruma mahkûm eden bir diğer zorluk da Aralık ayında başlayacak ikinci geri çekilme sürecidir. Kuzey Irak üzerinden İskenderun-Mersin hattına uzanacak bu güzergahın “güvenliği”, bölgedeki dengeler açısından yeni bir parametredir.

HEDEF: YENİ TÜRKİYE

Gelişmeler Türkiye’ye iki şekilde yansımaktadır: Birincisi, gündemi AKP – PKK “takışması” üzerinden belirlenen “yeni anayasalı, Yeni Türkiye” hazırlanmaktadır; ikincisi de, buna hazırlık olarak, “Polis – Jandarma entegrasyonu” ile Türk Ordusu’nun karşısına “cemaat ordusu” konulmaya çalışılmaktadır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:7
30 Temmuz 2011

, , , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN STRATEJİK SAVUNMADA, TAKTİK ATAĞI

Tıpkı ABD Savunma Bakanı Robert Gates gibi ABD Genelkurmay Başkanı Ora. Michael Mullen da, Washington için kötü bir tablo çiziyor… Gates, ABD’nin Asya’daki dört savaşı (Kore, Vietnam, Afganistan, Irak) kaybettiğine işaret etmişti. Ora. Mullen da, Af-Pak başarısızlıklarını, Libya’daki NATO çıkmazını belirtiyor ve tek çıkışın ABD-İsrail-Türkiye eksenine, daha doğrusu Türkiye’ye bağlı olduğunu vurguluyor.

ABD’nin askeri kanadının bu saptamaları bile tek başına Washington’un “stratejik savunma” döneminde olduğunu görmeye yeter. ABD’nin 80’lerde çıkışa geçen ve 90’lardan 2000’lerin ortalarına kadar süren “dünya liderliği”, Rusya’nın 08.08.2008’de Gürcistan’a müdahale etmesiyle inişe geçti!

ABD’nin 2009’da Obamalı dönemle “yumuşak güç” seçeneğini devreye sokması “taktik atak” olmaktan öteye gidemedi… Libya ve Suriye baskıları da ABD’nin genel stratejik savunması içindeki, çaresiz taktik ataklarıdır.

MISIR’DA İKİNCİ DALGA

En başından beri “Tunus, Mısır, Yemen ve Bahreyn” ile “Libya ve Suriye”yi ayrı tutuyoruz. İlk dördü ABD’nin nüfuz alanıydı, son ikisi ABD’nin karşısında konumlanıyordu… Batı’nın, Libya’dan daha fazla insanın öldüğü Yemen’e neden çullanmadığına kafa yormak bile bu basit gerçeğe götürür bizi… Tersine ABD Yemen’de ve Bahreyn’de, Suudi askerler üzerinden muhalefeti kanla bastırmaya çalıştı.

Tunus ve Mısır’da Amerikancı diktatörler devrilirken, bunun bir halk hareketi olduğunu ama nihai sonuca ulaşması için maddi koşulların oluşmadığını belirtmiştik. Halk hareketlerinde inişlerin, çıkışların olacağına dikkat çekmiştik.

İşte Tunus ve Mısır’da yeniden bir çıkış süreci başladı. Şimdiden ismine ikinci dalga bile deniyor. Üstelik bu kez birinci dalganın kazanımları da eklenecek. Daha önemlisi, haftalardır Süveyş Kanalı’nda grev yapan işçiler de sürece ağırlık koyacaklar…

Bu ikinci dalgaya yol açan iç dinamikler dışında, Libya ve Suriye’nin ABD’ye direnmesi şeklindeki dış dinamiği de görmek gerekiyor. Emperyalizme karşı başarı, halkların önünü daha da açacak.

İRAN K. IRAK’A GİRDİ, ABD SUSTU

İşte İran örneği… Daha bir yıl öncesine kadar İran’a saldırının takvimi konuşuluyordu. Şimdi durum tersine gelişti. İran ordusu ABD toprağı sayılan Kuzey Irak’a, “çelik harekât?” yaptı, daha da derinleştiriyor üstelik…

“PKK’nin Kuzey Irak kampları kazınmalı” diyenlere “ABD korkusu” gösterenler, İran’dan ders almalı. Kararlılık en büyük silah çünkü!

BÖLGE İNİSİYATİFİ İRAN’DA

Bölgeyi yakından izleyen uzmanların üzerinde mutabık olduğu tek gerçek şu artık: Irak’ta inisiyatif ABD’de değil, İran’da!

Ki, Irak Petrol Bakanı El-Lueybi‘nin “ABD’nin yaptırımları, İran-Irak ilişkilerini etkilemez” sözü bile bu gerçeği gösteriyor.

En önemlisi de, İran’ın Irak ve Suriye ile yaptığı boru hattı anlaşmasıdır. Kuzey Irak’tan da geçecek boru hattının güvenliği, artık belirleyici olacaktır. Suriye’den Akdeniz’e, oradan Avrupa’ya ulaştırılacak İran gazı konusu, Tahran’ın Akdeniz’e, Aden’e hatta Atlantik’e savaş gemisi göndermesini de açıklıyor.

ABD 5. FİLOSUNU BAHREYN’DEN ÇEKİYOR

İngiliz Times gazetesi yazdı: ABD 5. Filosunu Bahreyn’den çekmeyi planlıyor! Washington, filosunu Katar ya da Birleşik Arap Emirlikleri’nde konuşlandırmaya çalışıyor. Tek gerekçe, Bahreyn’deki güvenlik!

Çünkü ABD-Suudi Arabistan askeri varlığı bile Bahreyn’deki Şii muhalefeti durduramadı! İran’ın Bahreyn’de de inisiyatifi ele geçirdiği belirtiliyor.

ABD’NİN TEK KARTI: TÜRKİYE

Tüm bu gelişmelere karşı ABD’nin elindeki tek silah Türkiye! ABD Genelkurmay Başkanlığı’nın en üste söylediğimiz saptaması bu bakımdan önemli. ABD’li yetkililerin bu dönemde sıklaştırdıkları ziyaretler, Türkiye’ye abanmaları da bu nedenle… Washington, Türkiye kartı için İsrail’e özür de diletecek.

ABD BAŞ AŞAĞI GİDİYOR!

Ancak…

Dışarıda bunları yaşayan ABD’nin içerideki mali krizi, Washington’un baş aşağı gidişini hızlandırıyor. Ki ABD hâkim sınıfları da bunu tartışıyor: Şerefli geri çekilme mi, bütün dünyayı ateşe vermek mi?

Her iki seçenek de, ABD’yi kurtaramayacak!

Türkiye ise ABD’nin silahı olmaktan vazgeçmediği taktirde, ABD’nin yenilgisini paylaşacak! Ki Obama-Erdoğan işbirliği Türkiye’yi şimdiden, Libya’yla, Suriye’yle, İran’la, Irak’la, Ermenistan’la, Azerbaycan’la, KKTC’yle karşı karşıya getirmeye yetti!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:7
29 Temmuz 2011
Odatv.com

, , , ,

Yorum bırakın

İRAN, K.IRAK’TA TAMPON BÖLGE OLUŞTURUYOR

Türkiye’nin yapamadığını, daha doğrusu AKP’nin Türk Ordusu’na yaptırtmadığını, İran Ordusu yapıyor… İran, Kuzey Irak’ta tampon bölge oluşturuyor!
Bir ay önce Kandil dağı eteklerine 10 bin asker yığan İran, 16 Temmuz’dan bu yana Kandil’i bombalıyor.
Tahran yönetimi şimdi operasyonunu daha da derinleştirme kararı aldı. İran ordusu Kandil’den sonra Hakurk, Sinere ve Kelaşin’e de operasyon yapacak. İran Ordusu’nun sonraki hedefi ise, Berdenaze, Berdebızına, Lelikan ve Şekif dağlarını alarak, Sideka üzerinde ikinci bir sınır hattı oluşturmak!
İran Ordusu bu amaçla, İran-Irak-Türkiye sınırlarının birleştiği Dalamper’den, Kandil zirvelerine dek tüm sınır hattına yığınak yapmış durumda… Bölgedeki kaynaklar, İran Ordusu’nun, bu hattaki tüm tepelere tank ve katuşa, obüs ve havan rampaları yerleştirdiğini belirtiyorlar.
Karayılan: İran’ın hedefi Kandil’i ele geçirmek
PKK liderlerinden Murat Karayılan, İran devletinin amacının Kandil’i ele geçirmek olduğunu söylüyor. Karayılan, “10-15 kilometrelik sahada bir cephe savaşı yürütüldüğünü, İran güçlerinin bu hatta ilerlediğini” belirtiyor. İran’ın bölgeye ek askerlerle birlikte, 30 bin asker yığdığını söyleyen Karayılan, tek hedefin kendileri olmadığını, Irak Federal Kürdistan Hükümeti’nin de hedef olduğunu savunuyor…
Ancak Karayılan’ın bu açıklamasına rağmen, Erbil tıpkı Bağdat gibi sessizliğini koruyor… Erbil demişken anımsatalım: İran Ordusu’nun Kuzey Irak’a operasyonunu tetikleyen olay, Barzani’nin PKK’nın İran kolu olan PJAK’a tahsis ettiği bölgeydi… İran Ordusu, “150 km uzunluğa ve 20 km derinliğe sahip bu bölgeyi” operasyonun en önemli gerekçesi yaptı. Ancak Barzani yönetiminin İran’ın operasyonuna karşı ilk birkaç gün yaptığı itirazın arkası gelmedi. Talabani yönetimi ise hiç ses vermedi!
ABD-İran savaşı
Peki, İran neden böylesi büyük çaplı bir operasyon yürütüyor? Tek neden, PJAK’ı etkisizleştirmek mi?
Aslında bölgede adı resmi olarak konulmamış bir ABD-İran savaşı yaşanıyor. Lübnan-Suriye-İran hattının içinde kalan Irak, Tahran için kritik öneme sahip. İran bu nedenle Irak’taki Şii nüfuzuna dayanarak, Bağdat’la ilişkileri hızla geliştiriyor. Tahran son dönemde iki önemli “ekonomik” hamle yaptı: Birincisi, Bağdat’la ticaret hacmini 20 milyar dolara çıkaracak anlaşmalara imza attı; ikincisi de, Irak ve Suriye ile üçlü boru hattı anlaşması imzaladı. Bu anlaşmayla Fars petrolleri, 1500 km’lik boru hattından, Irak üzerinden, Suriye’ye ve Akdeniz’e taşınacak.
ABD bu gelişmeler üzerine, yıl sonunda dolacak “asker çekme takvimini” yeniden masaya sürdü. Bağdat Büyükelçisi James Jeffrey, Washington’un 31 Aralık 2011’den sonra Irak’ta asker bulundurup bulundurmama konusunda karar vermediğini açıkladı.
Washington’un bu çıkışına ilk yanıt, Şii lideri Sadr’dan geldi: “2011 yılından sonra Irak’ta kalmak isteyen Amerikalı güçler, ölecek.”
Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani de, ABD-Irak güvenlik anlaşmasının süresini uzatmanın mümkün olmadığını belirtti. Son olarak Irak Dışişleri Bakanı Zebari de, ABD’yle güvenlik anlaşmasını uzatmanın çok zor biri iş olduğunu söyledi.
Mısır Cephesi
Bölgede ABD-İran savaşı sadece Irak üzerinden yapılmıyor… Mısır bu savaşın bir başka önemli cephesi durumunda. Mısır’da Mübarek’in devrilmesi İran’ın inisiyatif alanını geniletti. Yeni Mısır yönetimi, Tahran’la 30 yıldır kesilmiş olan diplomatik ilişkileri başlattı, İran savaş gemilerine Süveyş Kanalı’nı açtı, Gazze’ye kapattığı sınır kapısını araladı, Tahran’ın gayretiyle Hamas ve El Fetih’i buluşturdu…
En önemlisi İran’ın dengelemeye çalıştığı ABD destekli Mısır-Suudi Arabistan hattı zayıfladı.
Diğer önemli bir cephe de Yemen-Bahreyn hattı… İran, bu iki ülkedeki Şii nüfusa açık destek veriyor. Sözde insan hakları ve demokrasi için Suriye ve Libya muhalefetine destek veren ABD, Yemen ve Bahreyn’de rejimin düşmemesi için silaha bile başvurdu: Suudi askeri birlikleri üzerinden, muhalefeti kanla bastırmaya çalıştı.
ABD’nin Suriye’de ‘savunma’ savaşı
ABD, bir yıl önce İran’a saldırı için geri sayım yapıyordu: BM kararları, ambargolar, casus uçakları, öncü istihbarat saaşları… Ancak Washington şimdi, saldıran değil savunan pozisyonda! Bölgedeki kazanımlarını korumaya çalışan ABD’nin savunma hattının ön cephesi ise Suriye. Ancak ekonomik krizin ağırlaşması, ABD’yi bu hedeften de uzaklaştırıyor…
Washington açısında bu hedefin gerçekleşip gerçekleşmemesi, Ankara’nın tavrına bağlı.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:7
25 Temmuz 2011

, , ,

Yorum bırakın

MÜBAREK’İN DEVRİLMESİNİN SONUÇLARI

2004 yılında başlayan, 2006 yılında tam 220 adet grevle perçinlenen, 2009 yılında kanla bastırılarak geri püskürtülen Mısır Halk Hareketi, 2011 yılında önemli bir başarı kazanmış ve ABD-İsrail ikilisinin çok önemli bir müttefiki olan 31 yıllık Hüsnü Mübarek’i devirmişti.

25 Ocak 2011’de başlayan halk hareketinin ilk günlerinde Mübarek’e “hükümet sağlam” açıklamasıyla destek veren Washington, ilerleyen günlerde “rejimi kurtarmak için Mübarek’i feda etmişti.” Mübarek’in 11 Şubat günü devrilmesiyle, halk hareketinin birinci aşaması tamamlanmıştı. Ancak süreç devam ediyordu ve o günlerde inişlerin çıkışların yaşanacağına dikkat çekiyorduk.

MISIR’DA İKİ KUVVET ÇARPIŞIYOR

11 Şubat’tan bu yana Mısır içinde iki kuvvetin kıyasıya çarpıştığını görüyoruz.

Birinci kuvvet, ABD ve Mısır içindeki işbirlikçileridir. Mübarek sonrası rejim içindeki mevzilerini tahkim etmek isteyen ABD, Mısır’da İhvan’ın AKP’sini kurdurdu öncelikle. İhvan içinde şimdi kıyasıya bir mücadele yaşanıyor. Diğer kanat daha ziyade 2002 AKP’sinin içinde yer alan Milli Görüş ekibi izlenimi veriyor…

Bu birinci kuvvetin bölgesel düzlemdeki en önemli müttefiki AKP/Türkiye’dir. Obama’nın 2009 Ankara ziyareti sırasında “model ortak” ilan ettiği Türkiye’nin, Mübarek sonrasında Mısır’a “model” olması gerektiği tezlerini anımsayınız. Erdoğan’ın Mübarek’e yaptığı “çekil” çağrısı da bu “model” politikasının gereğiydi… Ki 14 Mart 2011’de İstanbul’da düzenlenen “Değişim Liderleri Zirvesi”nde, Tayyip Erdoğan bölgedeki gelişmeler karşısındaki misyonlarını şu sözlerle özetlemişti: “… değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyelerinde bulunmakla mükellefiz.” Ahmet Davutoğlu bir adım daha ileri gitmiş ve şunu söylemişti: “Türkiye bu değişim dalgasının sürükleyici lider ülkesi olmak durumunda. Yoksa bütün bu etrafta, değişim dalgasının olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenecek ülkelerden biridir. Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”

İkinci kuvvet ise Mısır’ın Nasır geleneğini sürdürmeye çalışan millici kesimleri…

Bu iki kuvvet arasındaki çarpışmanın nasıl sonuçlanacağı iç ve dış dinamiklere bağlı. En baştan söylediğimiz gibi inişler çıkışlar, ilerlemeler geri çekilmeler hep olacaktır…

İRAN MI İSRAİL Mİ?

Ancak gelinen süreçte Mübarek’in devrilmesinin olumlu sonuçları, olumsuzlara göre fazlasıyla ağır basıyor. İnceleyelim:

1.. İki İran savaş gemisi, İsrail’in tüm itirazlarına, tehditlerine rağmen, Basra Körfezi’nden çıkıp, Mübarek Mısır’ının Tahran’a kapattığı Süveyş Kanalı’ndan geçip, İsrail kara sularını yalayarak, Suriye’ye ulaşmıştı. İran 1979 yılından sonra ilk defa Akdeniz’e askeri gemi çıkartmıştı!

2.. 25 Ocak – 11 Şubat 2011 tarihleri arasında Mübarek’e en önemli desteği veren ülke İsrail’di. Çünkü Mübarek, Camp David anlaşmasıyla, İsrail’in Filistin sorunu konusunda en önemli nesnel müttefikiydi. Örneğin Gazze’ye ablukayı aslında Mübarek/Mısır uyguluyordu…  Dahası, Mübarek İsrail’in bölgedeki güvenliğinin garantisiydi; İsrail’i İran karşısında dengeleyen aktördü.

Mübarek’in devrilmesinin Filistin açısından ilk olumlu etkisi, Mısır’ın bir hafta içinde, insani durumlar ve Mısır’da kalan Filistinlilerin geçişi için sınırı açmaya karar vermesiydi!

Mısır’daki halk hareketinin en gerici unsurlarından biri olan Baradey bile, “İsrail Gazze’ye saldırırsa, biz de savaşırız.” demişti!

MISIR – İRAN DİPLOMATİK İLİŞKİSİ

3.. Mısır’ın yeni atanan Dışişleri Bakanı Nebil El Arabi, 30 Mart’ta düzenlediği ilk basın toplantısında “ülkesinin İran’ı diplomatik olarak tanımaya hazırlandığını” ilan etmişti! Bölge dengeleri açısından büyük önem taşıyan Kahire-Tahran ilişkisinin yeniden kurulacak olmasınını, İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi şu sözlerle değerlendirmişti: “İran ve Mısır arasındaki iyi ilişkiler, bölgenin güvenliğine, istikrarına ve kalkınmasına yardım edebilir.”

EL FETİH – HAMAS ANLAŞMASI

4.. 4 yıldır “savaş” durumunda olan Filistin’in El Fetih’i ile Hamas’ı Mısır’ın aktörlüğünde anlaştı! Filistin’i siyasal olarak da coğrafi olarak da bölen bu anlaşmazlığın ortadan kaldırılmasına İsrail sert tepki gösterdi!

Daha önemlisi, Mısır’ın yukarıda belirttiğimiz millici kuvvetleri, bu anlaşma ile Hamas’ı da Türkiye’nin (AKP) kontrolünden çekip aldı. Ahmet Davutoğlu’nun anlaşma fotoğrafı içinde yer alma gayretleri bu bakımdan önemliydi.

Bu olgular da gösteriyor ki, artık İsrail’i İran karşısında dengeleyen bir Mısır yerine, İsrail’e karşı İran’la ittifak kuran bir Mısır var!

TÜRKİYE’YE NASIL YANISYACAK?

Bu yeni dönem gelişmeleri, Türkiye’ye de yansıyacak. Hamas’ın kontrolünü Tahran-Kahire eksenine kaptıran Ankara, İsrail’le yeniden yakınlaşma seçeneğini zorunlu olarak uygulayacak. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 20 Nisan’da New York Times için kaleme aldığı makalede İsrail’e çağrı yapması, el uzatması da bu yeni zorunluluğun aslında ilk işaretiydi. Netenyahu’nun ABD Kongresi’nde yapacağı konuşma sırasında da, büyük ihtimalle, Washington’da Ankara-Tel Aviv ekseninde düzeltme operasyonu yapılacak.

ABD’nin gerçek ya da sanal da olsa Bin Ladin’i öldürmesiyle işaretini verdiği yeni dönem, “yani doğrudan askeri müdahale yerine yumuşak güç kullanılması ve özel savaş yürütülmesi dönemi”, bölge açısından çok önemli gelişmelere sahne olacak.

ABD, nüfuz bölgesi olan Tunus, Mısır, Ürdün, Bahreyn, Yemen ve Kuzey Irak’taki halk hareketlerini, kendisine karşı olan Libya, Suriye ve İran’da kışkırtmayla dengelemeye çalışmasını, şimdi bir adım daha ileri taşımaya çalışacak.

Ancak, şartlar artık Washington’un lehine değil!


Mehmet Ali Güller
5 Mayıs 2011 

, , , ,

Yorum bırakın

ABD-İRAN MÜZAKERE ŞARTLARI KAVGASINDA, AKP’YE BİÇİLEN ROL

Başbakan Erdoğan, Toronto’da G-20 zirvesi sırasında Obama ile yaptığı görüşmede bakın ne demiş: “İran konusunda amaçlarımız aynı, sadece yöntemlerimiz farklıdır. Türkiye elbette BM Güvenlik Konseyi’nin İran’a yaptırım kararının yükümlülüklerine uyacaktır”. (Hürriyet, 28 Haziran 2010)

Erdoğan’ın Obama’ya söylediği bu cümle, ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Susan Rice’in “hedef aynı, taktik farklı” yorumunu anımsattı bize. Oylamadan sonra Türkiye’nin “hayır” kararını soran muhabire şu yanıtı vermişti Rice: “Sanırım çok talihsiz bir karardı. Ama Türkiye’nin ve Brezilya’nın karşı oy kullanmakla ayrı bir sonuca ulaşmayı hedefledikleri söylenemez. Sadece taktik ve zamanlama farklılığı”. (Yeni Şafak, 11 Haziran 2010)

Sizce bu ifadeyle, BM Güvenlik Konseyi’nin İran’a yaptırım kararına Türkiye’nin “hayır” oyu vermesiyle koparılan fırtınanın, Ankara-Washington hattında bir sıkıntı doğurmadığı, sadece taktiksel olduğu iyice belirmiş olmadı mı?

Ya da şöyle soralım: Erdoğan, 18 Haziran tarihli konuşmasında dile getirdiği “biz Tahran Anlaşması’nı ABD Başkanı’nın bize yazdığı mektuplar çerçevesinde yürüttük” görevini acaba TC Başbakanı sıfatıyla mı, yoksa BOP eşbaşkanı görevlisi olarak mı yerine getirmiş oldu?

ABD DİYALOG KAPISINI YENİDEN AÇTI

Neyse…

“İran’a markaj” görevinin üstünü kazımayı sürdürelim.

Türkiye’nin de aralarında bulunduğu G-20 toplantısından önce, “asıl kararları” almak üzere zenginler kulübü olan G-8 zirvesi yapıldı. Zirve sonrası açıklanan sonuç bildirgesinde “İran, nükleer programı konusunda şeffaf bir diyaloga çağrıldı”; ayrıca “Türkiye ve Brezilya’nın anlaşma sağlamak için harcadıkları çabalara” dikkat çekildi.

Washington böylece, geçen hafta sinyallerini verdiği “Tahran nükleer takas anlaşması masada” görüşünü daha net ortaya koymuş oldu.

O zaman şu tespitin altını daha kalın bir kalemle çizelim: AKP, Obama’nın İran’daki barışçıl öncül kuvvetiymiş!

MÜZEKERE MASASI ŞARTLARI KAVGASI

BM oylamasından bu yana yazılanlardan ve konuşulanlardan, tam şu noktada haklı bir kafa karışıklığı ortaya çıktığı görüldü. Madem ABD AKP’den İran’la nükleer takas anlaşması yapmasını istedi, o zaman neden BM’den yaptırım kararı çıkarttı?

Ya da şöyle soralım: ABD İran’a yaptırım kararı çıkarttıktan sonra, neden bu kez G-8 zirvesi aracılığıyla diyalog kapısını açtı?

AKP’nin, “monşerleri” devre dışı bırakınca yanıtını bulamadığı sorular ve anlam veremediği ikircikli ABD tutumları işte şu ABD politikasından kaynaklanıyor:

İran’a “bu koşullar altında” sopa gösteremeyecek olan Washington, “Tahran’ı yalnızlaştırarak, kendi istediği koşullarda müzakerelere mecbur etmeye” çalışıyor. Yani ABD, AKP aracılığıyla Tahran’ı müzakere masasında tutuyor, BM üzerinden de izole etmeye çalışıyor. Washington’un hesabına göre BM ve diğer uluslararası kurumlar İran’ı izole ettikçe ve yalnızlaştırdıkça, ABD kendi istediği şartlarda masaya oturtacağı rakibinden daha çok şey kopartacak!

Acaba bu mümkün mü? ABD’nin 200 yıllık diplomasi deneyimi, 3 bin yıllık Pers diplomasisi karşısında ne derece etkin olabilecek? Çünkü “nükleer” diplomaside yeni bir evre başlıyor…

İran ABD manevralarına yeni bir manevrayla yanıt verdi ve  “batılı devletlerle nükleer görüşmelere Ağustos ayının sonuna doğru başlamaya hazırlandıklarını” ilan etti. Ahmedinejad, ülkesinin, Viyana Grubu’yla gerçekleştireceği görüşmelere geç katılma sebebinin Batı’yı “cezalandırmak” olduğunu belirtti.

Son söz olarak altını çizmek gerekir ki, ABD açısından diplomasi masası aslında zorunlu tercihtir, çünkü Washington hem Irak hem de Afganistan cephesinde yenilgiye geçti. Üstelik zaman Washington saatine göre ilerlemiyor!

MEHMET ALİ GÜLLER

,

Yorum bırakın

OBAMA’NIN İRAN’DAKİ BARIŞÇI ÖNCÜ KUVVETİ: AKP

İran uranyumunun takasıyla ilgili anlaşma İran, Brezilya ve Türkiye Dışişleri Bakanları tarafından imzalandı. Takas Türk topraklarında yapılacak.

Anlaşma, yine bir Davutoğlu başarı öyküsü gibi sunuluyor. Peki gerçekten öyle mi?

Gelin önce “İran uranyumunun takası” öyküsünü kısaca anımsayalım…

ABD’nin ilk hedefi İran’ın nükleer enerjiden tamamen uzak durmasıydı. Ancak Tahran Washington’un tüm tehditlerine rağmen nükleer enerji çalışmalarına başladı. Bu konuda en büyük destekçisi, nükleer enerji konusunda anlaşma yaptığı Moskova’ydı… Ancak ABD, Irak işgaliyle başlayan süreçte, arkasındaki rüzgârın da etkisiyle, Tahran’ı ölçüsüz oranda tehdit etti. Irak’ta kısa zamanda zafer kazanacak ABD’nin, hemen ardından İran’a saldıracağı düşünülüyordu. Ancak işler Washington’un istediği gibi gitmedi…

Irak’ta batağa saplanan, İran’a saldırma olasılığı zayıflayan ABD, Tahran konusundaki hedefini küçülttü. Kuşkusuz bu geri adımda, Çin ve Rusya gibi iki veto yetkisi olan BM Güvenlik Konseyi üyesinin Tahran’a yakın tutum izlemesi de önemli oranda etki yaptı.

ABD’NİN HEDEFİ AFGANİSTAN

Obama’nın başkan olmasıyla ABD’nin yeni stratejik hedefi Afganistan oldu. Daha doğrusu ABD, Irak işgalinden önce girdiği Afganistan’ı küresel askeri planlamasının sıklet merkezi ilan etti ve yığınak yapma kararı aldı. Bu durum İran’a hem zaman kazandırdı hem de elini güçlendirdi. Çünkü Afganistan’ın hedef olmasıyla, ABD Çin için daha yakın bir tehlike olma konumuna girmiş olacaktı.

İran’ın nükleer enerji çalışması karşısında eli kolu bağlı kalan Washington’un yeni hedefi artık zenginleştirilmiş uranyumdu… ABD, İran’dan elindeki uranyum stokların büyük bölümünü elden çıkarmasını istiyordu. Ekim 2009’da Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı UAEA, Tahran’a yeni bir teklif sundu. Buna göre Tahran, elindeki zenginleştirilmiş uranyumu verip karşılığında nükleer yakıt alacaktı. UAEA Başkanı Baradey, “İran Uranyumu Türkiye’de depolansın” önerisi sundu. Aracı olmaya dünden razı AKP ve Davutoğlu, Batı’nın önerisine hemen olumlu yanıt verdi ve aracı rolüne hazır olduğunu ilan etti. Davutoğlu, Türkiye’yi soktuğu pozisyonu da şöyle tanımlıyordu: “Bir nevi yediemin olacağız”.

‘AKP, OBAMA’NIN BARIŞÇI ÖNCÜ KUVVETİ’

Ancak Tahran, AKP’ye tam olarak güvenemiyordu. Ne de olsa Cengiz Çandar’ın yazdığı gibi, “AKP, Obama’nın ‘barışçı öncü kuvveti”ydi. Cumhurbaşkanı’nın uçağında Tahran’a giden Çandar, Gül’ün Tahran’a, “Obama dönemiyle açılan fırsat penceresini İran’ın kullanması gerektiği” mesajını götürdüğünü belirtiyordu.

Tahran bir yandan Türkiye ile ilişkileri olumlu tutmak istiyor ama bir yandan da AKP’nin Washington’un “barışçı öncü kuvveti” şeklindeki misyonundan ötürü güven sorunu yaşıyordu. Konu ilerleyen aylar içinde birkaç kez daha gündeme geldi. Ancak Tahran her seferinde Türkiye’nin arabulucu olma önerisini reddetti. Ankara’yı kırmak istemeyen Tahran, dururumu, uranyumu kendi topraklarında takas etmek istediği şeklinde gerekçelendiriyordu.

ABD, İRAN’A YAPTIRIM UZLAŞISI ÇIKARAMADI

ABD, bu koşullarda, düzenleyeceği nükleer zirvenin merkezine “İran’a yaptırım uzlaşısı” hedefi koydu. Ancak 12-13 Nisan 2010’da yapılan ve 47 ülke liderinin ve temsilcisinin katıldığı Nükleer Güvenlik Zirvesi’nden “İran’a yaptırım uzlaşısı” çıkmadı. Rusya, Çin ve Brezilya İran’a yaptırımlara karşı çıktı. Hatta Pekin yönetimi ortaya yeni bir üçüncü yol sundu: “Yaptırım yerine müzakere”.

TAHRAN’IN TAKTİK HAMLE BAŞARISI

Zirvenin ardından Türkiye, Washington’un talebi gereği bir kez daha aracı olmak istediğini Tahran’a beyan etti. Tahran bir kez daha reddetti.

Brezilya lideri Lula Da Silva ile görüşen İran lideri Ahmedinejat, yaptırım hamlelerini savuşturmak için bir taktik hamle yaptı. Ve Tahran, uranyum zenginleştirme hakkından feragat etmeden, zenginleştirilmiş uranyumunu nükleer yakıtla takas etmeyi kabul etti.

Böylece Tahran 7 yıl içinde, nükleer çalışmalarına tamamen karşı çıkan ABD’yi, nükleer çalışmalarını sürdürmeye ikna etmiş oldu! Ödediği bedel(!) ise uranyum zenginleştirme hakkından feragat etmeden, zenginleştirdiği uranyumun bir kısmını nükleer yakıt karşılığında takas etmeyi kabul etmesiydi!

TAHRAN’IN TERCİHİ TÜRKİYE DEĞİL BREZİLYA

Tahran’ın takas konusunda Türkiye’yi değil de Brezilya’yı tercih etmesi, sorunu büyük oranda çözmüş ancak takasın yapılacağı yer konusunu açıkta bırakmıştı. İşte tam bu noktada AKP, ABD adına bir kez daha devreye girdi. Üstelik takasın Türk topraklarında yapılacak olmasıyla Washington görüntüyü bir parça kurtarmış olacaktı. Rusya ve Çin’in desteklediği aracı olan Brezilya ile ABD’nin desteklediği aracı olan Türkiye’nin birlikte olması, uluslararası güçlerin de denge durumunu oluşturacaktı.

Koşulların bu yönde oluşmasının ardından önce Davutoğlu, ardından da Erdoğan apar topar Tahran’a gitti. Ve İran, Brezilya ve Türkiye takas konusunda mutabakat metni imzaladı.

Anlaşmaya göre Tahran az zenginleştirilmiş uranyumunun 1200 kilogramını Ankara’ya teslim edecek. Davutoğlu konuyla ilgili olarak şu teminatı verdi: “Tahran santralının yakıtı sağlanıncaya kadar İran uranyumunu kendi sermayemiz gibi Türkiye’de korumayı garanti verdik”.

ABD BREZİLYA SEÇENEĞİNE KARŞI ÇIKTI

Durumu özetlersek;

ABD, İran’ı etkisiz kılmak için Türkiye’nin arabuluculuğunda bir yöntem izledi. İran ise ABD baskısını savuşturmak için, Rusya ve Çin’in desteklediği Brezilya’nın arabuluculuğunu kabul etti. Sonuç olarak Türkiye’nin tek başına değil ama Brezilya’yla birlikte sürecin bir parçası olmasına Rusya ve Çin karşı çıkmadı. Ve anlaşma imzalandı.

Aslında durumu en çıplak şekilde ortaya koyan, imzadan hemen önce Brezilya Cumhurbaşkanı Lula Da Silva’nın ABD’yi işaret eden açıklamasıydı: “İran’ı ziyaret etmemem için birçok baskı yapıldı ancak tam güvenle Tahran’a geldim ve müzakerelerimizin yapıcı ve olumlu sonuçlanacağına inanıyorum”.

Peki, şimdi tüm bu gelişmelerde, sizce Davutoğlu ve AKP’nin uluslararası başarısı nerede?

MEHMET ALİ GÜLLER

, , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın