Posts Tagged NATO

DAVUTOĞLU TASFİYE Mİ EDİLDİ?

Dolmabahçe fotoğrafı aslında çok şey anlatıyor. 3 Türk ile 3 Rus yetkilinin müzakere görüntüsünden bahsediyoruz… Bu tip heyetler arası görüşmelerde her yetkili kendi mevkidaşının karşısında yer alır. O fotoğrafta ise farklıydı…

Tamam, Putin’in karşısında Erdoğan oturuyordu ama Rusya Dışişleri Bakanı’nın karşısında Ömer Çelik, Putin’in dış politika danışmanının karşısında ise Ahmet Davutoğlu oturuyordu!

Yoksa hükümette adı konmamış bir görev değişikliği mi vardı? Ahmet Davutoğlu danışmanlığa dönmüş, Ömer Çelik de Dışişleri Bakanı mı olmuştu?

ÖMER ÇELİK DENETÇİ Mİ?

Bu tablo aslında bir süredir sergileniyor… AKP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik, yurt dışı gezilerinde Erdoğan’a Dışişleri Bakanı gibi eşlik ediyor! Ya da Davutoğlu’nun gezilerinde Ömer Çelik mutlaka yer alıyor! Denetçi gibi…

Ufuk Ötesi’ni düzenli izleyen okurlarımız, Suriye konusunda son dönemde AKP içinde bir kırılma yaşandığını, Erdoğan ile Davutoğlu-Gül arasında farklılıklar belirdiğini, Erdoğan’ın Suriye sahnesinden çekilmek için İran ve Rusya ile müzakerelere yeşil ışık yaktığını anımsayacaklardır…

İşte bu fotoğraf, anlatmaya çalıştığımız ayrışmayı sergiliyor.

ANKARA-MOSKOVA HATTINA ABD SABOTAJI

Bakın bir ayrışma olduğunu başka nasıl anlıyoruz:

Dikkat ettiyseniz Erdoğan ile Putin’in buluşması aşağı yukarı her gazeteye olumlu yansıdı. Manşetlerde Erdoğan ile Putin’in Suriye konusunda birbirlerine yaklaştığına dikkat çekildi. Kimi gazeteciler konumları gereği Erdoğan’ın Putin’e değil, Putin’in Erdoğan’a yaklaştığını iddia ettiyseler de, ortada bir yakınlaşma vardı nihayetinde!

Tüm gazeteler Suriye konusunda Türkiye ile Rusya arasındaki görüş farklılığı makasının daraldığını saptıyordu. Başlıklar da öyle…

Peki, ideolojik bir araç işlevi olan ünlü Amerika’nın Sesi nasıl verdi bu haberi? İnternet sitelerindeki manşetlerinde başlık şöyleydi: “Putin ve Erdoğan, Suriye konusunda uzlaşamadı!

Bu manşet hem Moskova’dan kalkan Suriye uçağının CIA istihbaratıyla neden zorla Ankara’ya indirildiğini açıklıyor, hem de “füze yerine elektrik teçhizatı çıkan” operasyonun neden Ankara-Moskova hattında soğutulduğunu açıkılıyor!

MOSKOVA’NIN ANKARA’YA TEKLİFİ

Putin basın toplantısında çok açık bir şekilde ”Suriye’de pozisyonlarımız aynı ama hangi metotları kullanacağımız konusunda farklılık var” dedi. Bu söz tescilli Amerikancı gazeteciler tarafından her ne kadar “Esad’ın sandalyesini kim tekmeleyecek” şeklinde sunulduysa da, Ankara ile Moskova’nın “pozisyon yakınlaşması” içinde bulunduklarını dünyaya ilan etmesi çok önemli!

Nitekim Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 23 Kasım’da Moskova’da yaptığı basın toplantısında çok önemli bir bilgi vermişti: “Biz, Ankara ve Şam arasında doğrudan diyalogun kurulmasını teklif ettik. Maalesef, teklif henüz yerine getirilmedi, ama halen yürürlükte.

Erdoğan ve Putin’in 3 Aralık’taki buluşmasında işte bu teklif de konuşuldu. Nitekim önce Putin “Görüşmede yeni görüşler dile getirildi” dedi, ardından da Erdoğan şu sözlerle tamamladı: “Komşumuz Suriye’de barış ve istikrarın yeniden tesis edilmesi, hiç kuşkusuz hem ülkemiz hem de bölge için hayati bir öneme sahiptir. (…) Suriye’de akan kanın bir an önce durmasını istiyoruz. Dışişleri bakanlarımız bu konuda daha yoğun bir çalışma yolunda adımlar atacaktır.

Peki, daha önce Suriye politikası nedeniyle “Rusya’nın cezalandırılmasını” isteyen Davutoğlu, Erdoğan’ın işaret ettiği bu çalışmayı yürütebilir mi? Ya da Lavrov’un karşısında Davutoğlu yerine Ömer Çelik’in oturmasının sebebi bu mu?

ERDOĞAN PATRİOT’U BASINDAN ÖĞRENDİ!

Suriye konusunda yaşanan bu değişikliğin nedenlerinin başında kuşkusuz “Kürt koridoru” geliyor. Son dönemde Washington’dan Ankara’ya gelen “Suriyeli Kürtlerle anlaşın” baskısı, Suriye sahnesinden çekilme arayışlarını hızlandırdı!

İşte NATO ve Patriot meselesi de aslında bu arayışa Washington’un yanıtıdır. ABD ve Davutoğlu, Patriotlarla Türkiye’yi sahnede kalmaya mecbur etmeye çalışıyor.

Erdoğan ile Davutoğlu’nun basına yansıyan “Patriot istendi, istenmedi” tartışması da bu nedenledir. Türkiye Cumhuriyet Başbakanı, ülkesinin NATO’dan resmen Patriot istediğini basından öğrenmişti!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Aralık 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

ABD SUKO’YU NEDEN TANIMIYOR?

Türkiye’nin Suriye sınırına konuşlandırmak üzere NATO’dan Patriot istemesi ile ABD ve Türkiye Özel Kuvvetleri’nin tatbikat mutabakatına vardığının ortaya çıkması, Washignton’un artık Suriye konusuna ağırlık vermeye başladığı şeklinde yorumlanıyor. Hatta bazı çevrelere göre Esad’ın düşmesi bu kez an meselesi!

Peki, öyle mi? Yani Atlantik cephesi bu kez Çin, Rusya, İran, Irak, Suriye, Lübnan bloğunu yardı mı?

Hayır! Bırakın yarmayı, Washington daha istediği gibi bir Suriye muhalefet cephesi bile oluşturamadı! ABD bu nedenle Doha’da kurduğu Suriye Ulusal Koalisyonu SUKO’yu bile hâlâ resmi olarak tanımadı!

Oysa ABD, Türkiye merkezli Suriye Ulusal Konseyi SUK’u yetersiz gördüğünü açıkça belirtmiş ve ardından Doha’da bir hafta süren konferansta SUKO’yu inşa etmişti!

ABD kendi kurduğu SUKO’yu henüz tanımazken, Arap Birliği, Fransa, İngiltere ve Türkiye’nin tanıması, meseleyi daha da ilginç kılıyor.

ABD’NİN ZORUNLU KARARSIZLIĞI

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, hem Associated Press’in duyurduğu “ABD’nin yeni oluşturulan Suriye muhalefet cephesini resmen tanımaya hazırlanıyor” haberini, hem de New York Times’ın gündeme getirdiği “ABD’nin Suriyeli muhaliflere doğrudan silah yardımı yapmayı planladığı” iddiasını doğrulamadı.

Clinton Hürriyet’ten Tolga Tanış’ın aktardığına göre, 2013’te ülkesinin dış politika önceliklerini açıkladığı konuşmasında şöyle dedi: “Düzenli olarak durumu değerlendiriyor ve bazı adımlar atıyoruz. Eminim önümüzdeki haftalarda daha fazlasını yapacağız. Fakat henüz bir karar verilmiş değil ve günlük olarak bunu değerlendiriyoruz.”

Clinton silah yardımı konusunun ise 12 Aralık’ta Fas’ta yapılacak “Suriye (muhaliflerinin) dostları” toplantısında ele alınabileceğinin sinyalini verdi.

ABD’NİN NETLEŞEMEYEN POZİSYONU

ABD’nin Suriye Büyükelçisi Robert Ford’un açıklaması Washington’un neden SUKO’yu henüz tanımadığını ortaya koyuyor: “SUKO Suriye halkının arzularının meşru temsilcisidir. Onlarla işbirliği yapacağız. Suriye için bir vizyonları var. İlerleme kaydediyorlar, onlar geliştikçe bizim pozisyonumuzun da evrilmesini bekliyorum.”

Ford’un muhaliflere silah yardımı konusunda söyledikleri de önemli: “Birçok kişi, aktif olmayı silahlarla bağlantılandırıyor. Bunun bir hata olduğunu söylemeliyim. Silahlar bir strateji değildir, silahlar bir taktiktir. Bunu çok net söyleyeceğim; askeri çözümün Suriye için en iyi yol olmadığını düşünüyoruz. Bir tarafın diğer tarafı ele geçirerek kazanma çabaları sadece şiddeti uzatacaktır ve zaten korkunç vaziyette olan insani durumu daha da ağırlaştıracaktır.”

SURİYE MUHALEFETİNDE YARILMA

Clinton ve Ford’un açıklamalarından ortaya iki gerçek çıkıyor. 1. ABD silahlı mücadelenin başarı getirmeyeceğini saptıyor. 2. ABD, Suriyeli muhaliflerinin başarı şansı artıkça arkalarında duracak.

Peki, Suriye muhalefeti, ABD’nin daha somut pozisyon almasını sağlayacak işaretler veriyor mu? Yanıt hayır!

Üstelik Suriye muhalefetinin önünde artık daha büyük sorunlar var:

1. Tek parçalı Suriye muhalefeti bir türlü oluşturulamadı. Örneğin Ulusal Koordinasyon Kurulu UKK, Moskova’yla temasları artırıyor, Şam’la müzakereye hazır olduğunu ilan ediyor.

2. SUKO hafta içi Kahire’de yaptığı son toplantıda da uzlaşamadı. SUKO’yu oluşturan gruplar arasındaki anlaşmazlık sürüyor hatta Kürt meselesi boyutu üzerinden derinleşiyor. Suriye’deki Barzaniciler ile PKK/PYD’nin yeniden anlaşması, Araplarda endişe yaratıyor.

Clinton’un “Türkiye, Suriye’de hiçbir şey yapılmamasının özelikle PKK uzantısı olan Kürtleri güçlendirmesinden inanılmaz biçimde endişeli” demesi dikkat çekici.

3. Doha’da ABD, Türkiye, Katar ve SUKO arasında imzalanan ve İsrail’i gözeten gizli anlaşma muhalefet içinde kırılma yarattı. Ayrıntılarını bugün Aydınlık’ın dış haberler sayfasında okuyacağınız 12 maddelik bu gizli anlaşmayı, Suriyeli muhalefetin bir bütün olarak kabul etmesi mümkün görünmüyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Aralık 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

MUHTEŞEM ERDOĞAN

Meclis Darbe Komisyonu, bir daha darbe olmaması için 20 öneri yapmış. Raporda yer alan öneriler arasında “okul, hastane, sosyal tesislerden darbecilerin isimlerinin kaldırılması” bile var ama NATO’dan çıkmak yok!

İçinde “NATO’dan çıkalım” önerisi olmayan bir rapor, darbeyle değil TSK’yle hesaplaşıyordur. Nitekim raporda yer alan “AB reformları devam etmeli” önerisi, hedefin TSK olduğunu ortaya koymaktadır.

ERGENEKON İLE GLADYO’NUN NATO FARKI

NATO meselesi turnusol kâğıdı gibidir. “Türk Ordusu NATO’dan çıkmalı mı” sorusuna verilen yanıta göre, bir insanın TSK’ye bakışı da, emperyalizme bakışı da net olarak anlaşılır.

Yani “NATO’ya hayır” demek, gerçekten “one minute” demektir!

Çünkü NATO, ABD’nin üye ülkeleri denetleme aracıdır, o ülkeleri sinir merkezinden teslim alma organıdır, üye ülkelerin en kritik kurumlarını ele geçirme aracıdır… NATO, başkentleri Washington’a bağlama operasyonunun adıdır.

ABD bu operasyonu Gladyo ile gerçekleştirir, yani SüperNATO’yla… Bu nedenle Gladyo’nun üyeleri, Washington’da “bizim oğlanlar” diye bilinir.

Gladyo üyeleri pratikte en Amerikancı isimlerdir aynı zamanda… Onları Türk-Amerikan ilişkilerinde nasıl konumlandıklarına bakarak da tanıyabilirsiniz. En Türkiyeci görünene, en milli laflar edene şu soruyu sormanız yeterli: “Türkiye NATO’dan çıkmalı mı?”

NATO meselesi, Ergenekon ile Gladyo’nun farkını da ortaya koyar. ABD’ye en mesafeli isimler Ergenekoncu ilan edilerek tutuklanırken, Gladyo’nun en has memurları dışarıdadır ve Ergenekoncu avındadır!

NATO ÇARPMASI

Bakın bu NATO meselesi o kadar kritiktir ki, ecdadının gittiği yerlere göz diken ve at sırtında oralara gitmek isteyen Muhteşem Erdoğan’ın karizmasını, onu sırtından atan Cihangir isimli attan beter çizer!

Anımsayın: NATO’nun bir Haçlı Koalisyonu olarak Libya’ya çullanması gündeme geldiğinde Muhteşem Erdoğan kükremiş ve “NATO’nun ne işi var Libya’da” diyerek tepki göstermişti. Sonra bağıtlar anımsatılmış olmalı ki, Muhteşem Erdoğan şöyle demişti: “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’ya girmelidir.”

Bu tescil işi sıradan bir laf değildir. Doğrudur, NATO bir tescil makamıdır. Girdiği yere el kor!

Nitekim Muhteşem Erdoğan bu NATO çarpmasından sonra her yere NATO’yu çağırmaya başladı. Kuzey Irak’a çağırdı, Kandil’e çağırdı, Suriye’ye çağırdı… Olmayınca Türk topraklarına çağırdı ve tescil durumunu da daha NATO gelmeden kendi ilan etti: “Burası NATO toprağıdır.

E, madem buralar artık NATO toprağıydı, o zaman NATO, karargâhını da buralara taşımalıydı! Öyle de oldu. Yarın yapılacak törenle, İzmir’deki Müttefik Hava Komutanlığı, yerini NATO Kara Komutanlığı’na bırakacak. Yani artık karadan girecek NATO askerleri!

PARGALI ABDULLAH

Bakın bu NATO çarpması sıradan bir olay değildir. Kimi zaman Muhteşem Erdoğan’ın Pargalı Abdullah tarafından hizaya sokulmasını sağlar.

Anımsayın: Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği gündeme gelmiş ancak Müslümanlara hakaret eden karikatürleri ifade özgürlüğü sayan Rasmussen’in adaylığına Muhteşem Erdoğan karşı çıkmıştı. Öylesine karşıydı ki, tüm dünyaya “hayır” diyeceklerini ilan etmişti!

Sonra NATO çarptı ve Pargalı Abdullah, Rasmussen’in genel sekreterliğine Türkiye adına “evet” dedi.

HÜSEYİN TETİK

NATO’nun Patriot’larını, Kilis çevresindeki NATO toprağına getirten Muhteşem Erdoğan’ın yardımcısı Hüseyin Çelik, biliyorsunuz, “ama tetik bizde olacak” demişti.

Sonra onu da NATO çarptı. NATO Genel Sekreteri Rasmussen, “komuta NATO’da” dedi.

NATO çarpınca, Hüseyin Çelik, Hüseyin Tetik’e döndü ama “Hüseyin Ç. Bir Ankara Faciası” dizisinin senaryosu da tamamlanmış oldu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Kasım 2012

, , , ,

Yorum bırakın

TUZAĞA DÜŞÜRÜLEN 4 UÇAK

Başından beri belirtiyoruz: AKP’nin Suriye düşmanlığı, ABD’nin bölge planları gereğidir.

Bu gerçeklikten utanan muhafazakârlar, ABD’nin Suriye’de düşürülen uçağımızla ilgili takındığı tavrı fırsat bilip soruyor: “AKP’nin Suriye politikası ABD’nin eseri olsaydı, hiç Washington bu olayda Türkiye’yi ortada bırakır mıydı?”

Yanıtı vereceğiz. Ancak önce Türk-Amerikan ilişkileri açısından kritik öneme sahip bazı uçak olaylarını anımsayalım:

ORG. BİTLİS’İN UÇAĞI

Pentagon, ABD-PKK ilişkisini saptayan, ABD’nin Kuzey Irak planına karşı barikat kuran Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’in uçağını 17 Şubat 1993 günü düşürdü. Dönemin Genelkurmay’ı, daha hiçbir inceleme yapmadan “sabotaj yok, uçak buzlanma sonucu düştü” dedi.

Ancak raporlar bir süre sonra “sabotaj” yapıldığını ortaya çıkardı, çünkü buzlanma yoktu. Ama hâlâ Org. Bitlis’in uçağı “resmi olarak” düşmüştür, düşürülmemiştir! Türk devleti gerçeğe gözlerini kapatmıştır.

CASA UÇAĞI

Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın seçkin bordo bereli askerlerini taşıyan CASA uçağı, 16 Mayıs 2001 günü Malatya’da düşürüldü.

34 askerimizin şehit olduğu bu olay, resmi kayıtlara kaza olarak girdi: CASA uçağında “kumanda arızası” olmuştu!

ULUDERE’DEKİ UÇAK

28 Aralık 2011 günü, Uludere’de Türk F16’ları, 34 yurttaşımızı bombaladı. Aslında ABD Predatör’ü bilerek “yanlış istihbarat” vermiş ve Türk Ordusu’nu tuzağa düşürmüştü. Hatta ilk bombayı, Türk F16’larından önce, Amerikan Predatörü atmıştı.

Genelkurmay bu gerçek karşısında ısrarla, “istihbaratı ABD vermedi, biz kendimiz yanlışlık yaptık” dedi. Yani ABD Türk Ordusu’nu tuzağa düşürüyor ama Genelkurmay, “kimse bizi tuzağa düşürmedi, biz kendimiz tuzağa düştük” diyordu!

SURİYE’DE DÜŞ(ÜRÜL)EN UÇAK

Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu 25 gün önce “uçağımızı Suriye, hem de uluslararası hava sahasında ve füzeyle düşürdü” dedi. Yandaş medya kalemşorları savaş naraları attı, füzeler Suriye’ye çevrildi, MGK toplanıp “angajman kurallarını” değiştirdi, Türk uçakları sınırda Suriye helikopteri pususuna yattı…

25 gün sonra durum değişti. Erdoğan ve Davutoğlu’nun “uluslararası hava sahası” ve “füze” savları rafa kalktı. Hatta Genelkurmay’ın açıklamalarına bakılırsa, “uçağımızı Suriye düşürmedi, kendi düştü!”

ABD’Yİ SAPTAYAMAYAN, YENİLİR!

ABD ne zaman Türkiye’yi bir konuda sıkıştırmak için özel operasyon yapsa, NATO üyeliğinin bir sonucu olarak, o operasyon gizlenir, perdelenir; buzlanma denir, arıza denir…

Oysa her “kaza”, olduğu süreçteki kimi olaylarla bağlantılıdır. 1993, 2001, 2011 ve 2012’de gerçekleşen bu olaylar, ABD’nin kimi bölge planları için kritik işlevlere sahiptir. Son ikisi, ABD’nin Suriye planıyla ilgilidir.

Peki, ABD neden AKP Hükümeti’ni bu olayda ortada bıraktı? Yanıtı ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abromowitz’in makalesinden aktaralım: “Ancak bölgedeki hâkim gücüne rağmen Türkiye bu krizde askeri liderliği üstlenmeyi reddetti. Türkiye daha saldırgan bir Amerikan rolü görmeyi diledi.

Evet, ABD AKP Hükümeti üzerinden Türkiye’yi Suriye’ye saldırmaya zorladı. Ancak Türk Ordusu, en baştan “Suriye’nin iç meselesidir” deyip bu plana direndi. Hâlâ da direniyor. Direndiği için de hem Uludere’de, hem de bu olayda tuzağa düşürüldü.

Peki, ne yapmalı? Bu olayların yaşanmaması için plana teslim mi olunmalı? Hayır, plana direnilmeli. Ancak iyi direnebilmenin yolu, faili de ilan edebilme cesaretine bağlıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Temmuz 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

F4, SURİYE’DE UÇUKSAVARLA VURULDU

Başbakan Erdoğan dün tüm bölgenin merakla beklediği konuşmasında yine Türk uçağının uluslararası kara sularında vurulduğunu belirtti: “Altını çizerek söylüyorum. Suriye kara sularında uçağımız vurulmamıştır, uluslararası sularda vurulmuştur. Bunun bilinmesi lazım, bunun saptırma gayreti içinde olan içerde ve dışarıdakiler var.”

Diyelim ki Başbakan haklı ve uçağımız uluslararası sularda, yani 12.6 milde (20.3 kilometre) vuruldu. O zaman uçağımız mutlaka füzeyle vurulmuştur, çünkü bu menzile erişecek uçaksavar mermisi dünyada yok! Ve “uçağınız 100 metre yükseklikte alçak uçuş yaparken ve kıyılarımıza 2.5 km mesafedeyken uçaksavar mermisiyle vuruldu” diyen Suriye de yalan söylüyordur.

UÇAK VE RADAR FÜZE TESPİT ETMEDİ

Hürriyet‘ten Okan Konuralp çok önemli bir habere imza attı: BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Başbakan Erdoğan‘a soruyor: “Füze ateşlendiğinde, uçaktaki sistemin pilotu uyarması gerekmiyor mu? Bu uyarı doğrultusunda pilotların uçaktan ayrılması gerekmiyor mu?”

Başbakan Erdoğan‘ın yanıtı çok önemli bir gerçeği ortaya koyuyor: “Füzenin fırlatıldığı anı tespit edemedik. Ne uçağımız ne de kara radarlarımız bu yönde bir tespitte bulundu. Uçağın vurulmuş olabileceğini de irtibat kesildikten sonra anladık.”

Ne uçak ne de radarlarımız bu füzeyi tespit edemediğine göre demek ki ortada Suriye’den ateşlenen bir füze yok! Bu durumda da “uçaksavar mermisiyle vurduk” diyen Suriye haklıdır.

3. ÜLKE OLASILIĞI YOK

Bu çelişkiyi farkeden Erdoğan, Demirtaş‘a yanıtına şu sözleri de ekliyor: “Farklı bir füze donanımı olduğunu tahmin ediyoruz. Mobil bir rampa olduğunu tahmin ediyoruz.”

Bu durumda ortada Türkiye’nin, NATO’nun ve ABD’nin teknolojisinin çok ilerisinde geliştirilmiş korkunç bir füzeyle karşı karşıyayız! Haliyle bu teknolojinin Suriye’ye ait olamadığını düşünen Demirtaş yeniden soruyor Başbakan’a: “3. bir ülkenin uçağı düşürmesi ya da elektronik karartma yaparak düşürülmesine yol açması söz konusu mu?”

Erdoğan ve görüşmede yer alan asker ve sivil ekibi şu karşılığı veriyor: “O olasılığa da baktık. Böyle bir ihtimal görünmüyor. Füzenin ateşlenmesi ve sonrasında ön işaret alınmamış.”

Üzerinden beş gün geçmesine rağmen uçağımızın hangi silahla düşürüldüğü üstelik NATO teknolojisi ile hâlâ saptanamıyorsa, ortada artık iki seçenek vardır: Ya AKP hükümeti yalan söylüyor ya da Rusya – Çin teknolojisi almış başını gitmiş!

Aslında gerçek artık ortadadır: Uçağımız füzeyle düşürülmediğine göre uçaksavarla vuruldu. Uçamsavarla vurulabildiğine göre de uluslararası sularda değil, Suriye sınırları içinde vuruldu!

AKP TUZAĞI OKUYABİLECEK Mİ?

Sanki AKP hükümeti de “tuzağa düşürüldüğünü” anlamaya başlamış gibi görünüyor ancak iktidarının dayanağı olan ABD ile imzaladığı hizmet sözleşmeleri ve 10 yıldır girilen angajmanlar, onları çaresiz bırakmış durumda…

ABD istiyor diye Şam’a şahin kesilen, yüksek perdeden Beşar Esad‘a “istifa et” diyen, Şam karşıtlarını örgütleyen ve silahlandıran AKP hükümeti, şimdi “gerçek” durum kapıya dayanınca ortada kalmış oldu!

AKP hükümeti sözcüsü Bülent Arınç “savaş istemiyoruz” diyor, AKP sözcüsü Hüseyin Çelik “Bizim tabanımız ‘ordu Şam’a’ demez” diyor…

Hükümetin kalemşorları New York Times‘in uçağımızın düşürülmesinden bir gün önce yayınladığı “CIA Beşşar’a karşı Türkiye’de üslendi” şeklindeki haberin amacını anlamaya çalışıyor. Hatta bazıları bugüne kadar AKP’ye akıl hocalığı yapan Cengiz Çandar gibi isimlerin son dönemde neden kendilerini “ABD’nin Ortadoğu’daki taşeronu” diye suçladığını anlamaya çalışıyor.

Türkiye’nin bir tuzağa düşürüldüğü gerçeğini tam olarak anlamalarını ve Suriye’ye savaş açılmasına karşı çıkmalarını temenni ediyoruz. Geçmiş 10 yılı affettirmez belki ama en azından daha da kirlenmemiş olurlar!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Haziran 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

F4’ÜN NATO GÖREVİ NETLEŞTİ

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Suriye’nin düşürdüğü uçağımızla ilgili yaptığı resmi açıklama iki temel sorunumuzun ipuçlarını verdi.
Birincisi uçağımızın Suriye hava sahasını ihlal edip etmediği; ikincisi de uçağın görevinin ne olduğu…
HAVA SAHASI İHLALİ VAR
Davutoğlu uçağın Suriye hava sahasını, vurulma anından 15 dakika önce ihlal ettiğini belirtiyor ve ekliyor: “Uçağımız uluslararası hava sahasında vuruldu. Suriye hava sahası 12 mil. Pilotun kontrolü kaybettiği anda uçak kıyıdan 13 mil uzaktaydı. Daha sonra kıyıdan 8 mil açıkta Suriye karasularına düştü.”
Ancak Davutoğlu, aslında Şam’ın iddiasını doğrulamış oluyor. 15 dakika önce “yanlışlıkla” Suriye hava sahasına giren bir uçak, dışarı yönelmişken ve 13 mile, yani 12 milin dışına, yani uluslararası hava sahasına çıkmışken vurulduysa, nasıl olup da yeniden içeri yönelip düşüyor?
RADAR TESTİ
Ancak daha önemlisi uçağın görevine dair söylenendi…
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Suriye’nin düşürdüğü uçağımızla ilgili şu resmi bilgiyi veriyor: “Uçağımızın görev tanımı, çok net olarak söylüyorum, ulusal radar sistemimizin test edilmesi uçuşudur. Herhangi bir Suriye misyonu yoktur.”
Acaba “radar sistemimiz” nedir, nerededir? Zira bu soru, dün bu köşede “Türk uçağına NATO görevi mi verildi?” diye sormamıza da resmi yanıt içermektedir.
Gerçi Aydınlık dünkü manşetinde böyle bir görev verildiğini ortaya koydu. Ancak Davutoğlu “radar” diyerek meseleyi somut ve resmi hale getirmiş oldu!
En somut bilgiye ise Sabah’tan Okan Müderrisoğlu ulaşmış: “Uçak, Hatay’ın Amanoslar Dağı Zirvesi’nde konuşlu NATO üssü konumundaki Kisecik Radar İstasyonu ile bağlantılı olarak, alçak ve yüksek irtifa ‘elektronik muhabere’ tatbikatı yapıyordu.”
‘KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI’ İTİRAFI
Davutoğlu, TRT’den yaptığı bu resmi açıklamasında bundan sonra yapacaklarına ilişkin de şu dikkat çekici sözleri sarf etti: “İran ve Rusya ile olayın arka planını açıkladık. Kararsızlıktan itidal içinde değiliz, kararlılığımız bunu gerektiriyor. Biz tavrımızı nerede nasıl sergileyeceğimizi biliriz, kararı da bize aittir. Belli bir kriz yönetimi mantığı içinde, zihnimizdeki Ortadoğu resmine zarar vermeyecek biçimde sürdüreceğiz. Karşılıklı ekonomik etkileşim, yoğun kültürel iletişim, siyasi diyalog içinde barış havzasına dönüşen bir Ortadoğu. Ortadoğu halklarına kendi kaderlerini tayin etme hakkı verilse bu hemen gerçekleştir.”
Dünya dün Ahmet Davutoğlu’nun ne söyleyeceğine kilitlenmişti. Savaş isteyenler de, diplomasi diyenler de dün Ankara’nın bu resmi açıklamalarına odaklanmıştı.
Bu şartlar altında Davutoğlu’nun konuyu getirip “Ortadoğu halklarının kendi kaderlerini tayin etme hakkının verilmesine” bağlaması, Suriye meselesinin aslında bir Kürt ve Türk meselesi olduğunun da itirafıydı!
Irak’ın kuzeyindeki yapının Türkiye tarafından himaye edilip, kuzey Suriye üzerinden Akdeniz’e bağlanması meselesi, bütün meselelerin üstündedir ve ana meseledir!
Mehmet Ali Güler
Aydınlık Gazetesi
25 Haziran 2012

, ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN İSRAİL’E NEDEN SESSİZ?

Hafta sonu internet sitesine iki subayımızın konuşması düştü. Korg. V. A. ile Kur. Alb. A. K. olduğu iddia edilen iki kişi, “İsrail uçaklarının Hatay semalarında cirit attığını ancak vur emri verilmediği için Türk savaş uçaklarının avcı iken av konumuna düştüğünü”  belirtiyorlardı.

Daha önce defalarca Türk subaylarının bu internet sitesine düşen ses kasetlerini malzeme yapan yandaş medya, nedense bu ses kaydını görmezden geldi, kullanmadı, yayınlamadı…

Acaba neden?

Belki de yanıtı son bir haftalık gelişmelerin toplamında gizlidir. Anımsayalım:

İSRAİL UÇAKLARIYLA İT DALAŞI

1.) Genelkurmay Başkanlığı, internet sitesinden KKTC semalarında İsrail uçaklarıyla it dalaşı yaşandığını duyurdu. 14 Mayıs günü İsrail’e ait “tipi tespit edilemeyen” bir uçak KKTC hava sahasını toplam 8 dakika süreyle tam 5 kez ihlal etmişti. Türk Hava Kuvvetleri’ne ait iki F-16 uçağı, çift koldan İsrail uçağına yönelmiş ve KKTC hava sahasından çıkarmıştı.

2.) Anadolu Ajansı, İsrail’in Kıbrıs Rum Kesimi’ne 20 bin komando yerleştirmek istediğini iddia etti. Ajans iddiasını İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Rum yönetimi lideri Dimitris Hrstofyas arasında imzalanan savunma işbirliği anlaşmasına dayandırdı. Yandaş medya, Anadolu Ajansı’nın iddiasına “Kıbrıs Rum Kesimi’nde ‘Küçük İsrail’ isteği” gibi başlıklarla yer verdi.

Tel Aviv, iddiayı hızla yalanlarken, KKTC eski Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, “Adaya İsrail askerinin gelmesi mümkün değildir” diyordu.

İSRAİL’İN ASKERİ HAMLELERİ

Bu iki önemli olay dışında son dönemde ülkemizi yakından ilgilendiren başka gelişmeler de yaşandı. Kısaca anımsayalım:

3.) İsrail Balkanlar’da Türkiye karşıtı ortaklıklar kurmaya başladı, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan ile askeri ortaklık anlaşmaları imzaladı.

4.) İsrail Kafkaslarda da önemli hamleler yaptı; hem Azerbaycan’la hem de Gürcistan’la askeri ilişkilerini geliştirdi, silah anlaşmaları imzaladı.

5.) İsrail, Almanya’dan nükleer silah taşıma kapasiteli denizaltılar aldı.

6.) İsrail, ABD ve Yunanistan’la birlikte, burnumuzun dibinde, Meis Adası açıklarında askeri tatbikat yaptı. Yunan basını, tatbikattaki düşman ülkenin “Türkiye” olduğunu yazdı.

İSRAİL, SURİYE’Yİ HATAY’DAN VURMUŞTU

İsrail uçaklarının Hatay semalarında cirit attığı iddiası, İsrail’in 2007’de Suriye’yi Türk hava sahasını kullanarak vurması olayını akıllara getiriyor. Olay, İsrail uçaklarına ait iki yakıt deposunun Hatay – Gaziantep sınırına düşmesi ve çobanlar tarafından bulunması sonucu ortaya çıkmıştı.

7.) Buna bir de geçen aylarda Türk hava sahasına giren Heron bilgisini ekleyelim.

NETENYAHU’YA GÖNDERİLEN ÖZEL TEMSİLCİ

İsrail’e karşı yüksek perdeden sözler sarf etmeye oldukça meyilli olan Başbakan Erdoğan, neden bu kadar olguya rağmen hiç ses çıkarmıyor? Bu sessizlikte bir anormallik yok mu?

Bu sorumuzun yanıtı yoksa şu iddiada mı saklı?

8.) İsrail Chanel 10 televizyonu, geçen hafta Başbakan Erdoğan’ın dibe vuran ilişkileri canlandırmak üzere İsrail Başbakanı Netanyahu’ya özel temsilci gönderdiğini öne sürmüştü.

Bu durumda iki seçenekle karşı karşıyayız.

a.) Olgular dışındaki iddialar, AKP ve İsrail tarafından karşılıklı, birbirlerini yıpratmak için, yani psikolojik savaş gereği üretiliyor.

b.) Tıpkı ABD’nin en ağır bombardıman yaptığı gün Vietnam’la barış görüşmesi yapması gibi, tıpkı AKP’nin en ağır sözleri sarf ederken Oslo’da PKK’yle pazarlık yapması gibi, yoksa AKP ile İsrail, yoğun gerilim görüntüsü altında, aslında müzakere mi yapıyorlar? Ve bu müzakere, Türkiye’ye yeni NATO görevinin gereği midir?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Mayıs 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: