Posts Tagged NATO
Türkiye’nin güvenlik mimarisi sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/04/2026
Muhafazakârların ya da milliyetçilerin “Türkiye NATO’dan çıkmalı” tezine karşı ileri sürdüğü yanıt şu: “Türkiye Rusya’nın ya da Çin’in aparatı mı olsun?”
Bu antitezin dışavurduğu iki bakış var: Birincisi bu savunmanın sahipleri, aynı mantıkla tersinden Türkiye’nin ABD’nin aparatı olduğunu kabul ediyorlar. İkincisi ise bu savunmanın sahiplerinin aklına nedense hiç bağımsızlık, bağlantısızlık gelmiyor.
Türkiye hiç kimsenin aparatı olmasın, Türkiye kendisine nereden tehdit geliyorsa o tehdide karşı birlikte konumlanacağı ülkelerle işbirliği yapsın. Mesele budur.
Tehdidin kaynağı sorunu
Strateji, tehdidin nereden geldiğinin saptanmasının üzerine inşa edilir. Türkiye’nin güvenlik mimarisi de o stratejiye göre biçimlendirilir.
Türkiye ise ne acı ki tehdidin geldiği aktörle müttefiktir!
Bu paradoks, şöyle bir çelişki doğurmaktadır. Türkiye, normalde tehdide karşı konumlanması gerekirken, tehdidin kaynağının stratejisine uygun şekilde konumlanmaktadır.
Bunun doğal sonucunda da kendi doğal ortaklarına karşı pozisyon almaktadır. Türkiye’nin en büyük sorunu budur.
NATO’nun Ankara Zamanı
İktidarın siyasi, askeri, iktisadi aktörleri açısından güvenlik mimarisi ya “Avrupa güvenlik mimarisidir” ya da “NATO güvenlik mimarisi.” Hatta NATO içindeki yeni tartışmaya çözüm olmak üzere, Ankara ikisinin birleştirilmesini savunmaktadır.
Ankara’da bu amaçla bir konferans düzenlendi. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ile SETA’nın ortak düzenlediği “NATO’nun Ankara Zamanı: Dayanıklı Bir İttifak İçin Stratejik Konumlanma” adlı konferansta, Türkiye’nin bu perspektifi ana mesaj olarak verildi.
Konuşmacılar, hükümetin temel yaklaşımı olan “Türkiyesiz Avrupa güvenliği düşünülemez” iddiasını temel alıyorlar ve üzerine şunları koyuyorlar:
Cumhurbaşkanı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç: “Türkiye, NATO’nun güney kanadı ve aynı zamanda AB’nin de güney kanadıdır. Avrupa kıtasının güvenliği noktasında bir temel taşız.”
Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler: “Türkiye, Soğuk Savaş döneminde NATO’nun kanat ülkesi rolündeydi, artık Avrupa coğrafyasının tamamında güvenlik sağlayabilen merkezi bir müttefik konumundadır. Türkiye, NATO’nun güvenlik mimarisine yön veren başlıca ülkedir.”
Diğer konuşmacılar da özetle bu perspektifte mesajlar verdiler: Avrupa’nın güvenlik mimarisi, NATO’nun güvenlik mimarisi… Peki ya Türkiye’nin güvenlik mimarisi?
MHP Moskova’da TRÇ’yi konuşuyor
Ankara’da, tersine bir yaklaşım ise Cumhur İttifakının MHP kanadından geliyor.
Biliyorsunuz, Devlet Bahçeli TRÇ, yani Türkiye-Rusya-Çin ittifakı önermişti. Bahçeli, bu ittifak önerisini görüşmesi için MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Samsun Milletvekili Prof. Dr. İlyas Topsakal’ı görevlendirdi. Topsakal bu amaçla Moskova’da çeşitli temaslarda bulundu.
Topsakal’ın Rus Vedomosti gazetesine verdiği mesajlar bu bakımdan önemli. Medya Günlüğü’nden Fuad Safarov’un haberine göre Topsakal, Vedomosti’ye TRÇ’yi şöyle formüle etti: “Üç ülke arasında sağlanacak yakınlaşma yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda güvenlik açısından da kritik bir rol oynayabilir. Küresel dengelerin değiştiği bir dönemde Türkiye’nin alternatif ortaklıklar geliştirmesi gerekir.”
Daha ilginci de şu: Medya Günlüğü’nün Vedomosti’den aktardığına göre Topsakal, MHP’nin 2028 seçimlerinde AKP ile koalisyonunu sürdürmesinin gayriresmî şartının, “Rusya ve Çin ile işbirliğine yönelik bir programın kabul edilmesi olduğunu” söyledi!
Bu mesajı teyit etmek için İlyas Topsakal’a mesaj attım ama yazımı haber merkezine gönderdiğim saat 18.00’e kadar bir yanıt gelmedi.
Gelen yanıtı bir sonraki NATO incelememizde belirtirim. Çünkü NATO yazımız sürecek. NATO Genel Sekreteri’nin iki yönü olan ABD-NATO ilişkisine dair mesajı ile iktidarın “NATO’nun Ankara Zamanı” konferansında verdiği mesajları incelemeyi sürdüreceğiz.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Nisan 2026
Günümüzün mandacılığı NATO’culuktur
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/04/2026
Türkiye’de devletin tersine, toplumda ABD ve NATO karşıtlığı yüksektir. Böyle olduğu için de Amerikancılık ve NATO’culuk çoğunlukla örtülü yapılır.
Bir de Türkiye’nin NATO’da kalmaya devam etmesine gerekçe üreten bir yaklaşım vardır. Bu kesimlerin son dönemde iki argüman geliştirdiği görülüyor: 1) “Türkiye, NATO’da kalarak NATO’dan korunmaktadır!” 2) “Türkiye NATO’da kalarak Güney Kıbrıs’ın NATO üyesi olmasını önlemektedir.”
NATO üyeliği Türkiye’nin elini bağlıyor
İlk argüman önemli zira NATO’da kalmayı savunanların da artık kabul ettiği bir gerçekliktir Türkiye’ye tehdidin NATO ülkelerinden geldiği.
Adını koyalım, o ülke ABD’dir. Ama Türkiye’nin NATO’da bulunmaya devam etmesi ne tehdidi ortadan kaldırıyor ne de argümanda iddia edildiği türden bir savunma sağlıyor.
Türkiye’nin NATO üyesi olduğu şartlarda ABD Türkiye’de darbeler yaptı.
Türkiye’nin NATO üyesi olduğu şartlarda ABD Türkiye’ye silah gösterdi; gemimizi, uçağımızı vurdu, askerimizin başına çuval geçirdi.
Türkiye’nin NATO üyesi olduğu şartlarda ABD Türkiye’ye ambargo uyguladı; başka silah almayı da engelledi mevcut silahın mühimmatını da satmadı; parasını aldığı uçağa bile el koydu; ulusal silahlanmamızı geciktirdi.
Türkiye’nin NATO üyesi olduğu şartlarda ABD Türkiye’nin Mavi Vatan stratejisini hedef almaktadır.
Ve en önemlisi: Türkiye’nin NATO üyesi olduğu şartlarda ABD Türkiye’nin komşularını sıra sıra hedef alarak Türkiye’yi çevrelemektedir.
Peki Türkiye bu çevrelemeyi NATO içinde kalarak önleyebiliyor mu? Tersine NATO üyeliği, Türkiye’nin ABD’ye karşı elini kolunu bağlıyor.
Kağıt üzerindeki veto kartı
“Türkiye’nin NATO’da kalarak Güney Kıbrıs’ın üyeliğini önlediği” argümanı da geçersizdir. Bunun eski versiyonu, Türkiye’nin “veto kartı” olduğu iddiasıydı.
Türkiye kağıt üzerinde o kartı 1) 1976’da Yunanistan’ın NATO’ya geri dönüşünde, 2) 2009’da Rasmussen’in genel sekreterliğinde, 3) 2012’de İsrail’in NATO’ya işbirliği ortaklığında, 4) 2013’ten sonra Mısır’ın NATO tatbikatlarına katılmasında, 5) 2017’de Avusturya’nın NATO ortaklığında, 6) 2019’da Baltık ve Polonya Savunma Planı’nda ve 7) 2022’de İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğinde kullandı.
Peki uygulamada ne oldu? Yunanistan NATO’ya döndü, Rasmussen NATO genel sekreteri oldu, İsrail NATO’nun işbirliği ortağı oldu, NATO karargâhında odası oldu, Mısır tatbikatlara katılıyor, Avusturya ortaklığı sürdü, Baltık ve Polonya Savunma Planı hayata geçti, İsveç ve Finlandiya NATO üyesi oldu!
Güney Kıbrıs konusu da öyledir. Güney Kıbrıs ABD ve İsrail’in Asya’ya açtığı savaşta bir tramplen durumundadır. ABD Asya’ya saldırırken Güney Kıbrıs’taki üsleri zaten kullanmaktadır. ABD ve İsrail uçakları için Güney Kıbrıs geri hat üzerinde güvenli liman durumundadır. Yani Güney Kıbrıs, NATO üyeliği ile ABD’ye verebileceklerini zaten üye olmadan da vermektedir. Kaldı ki Türkiye Güney Kıbrıs’ın AB üyesi olmasını engellemeyerek asıl kozunu kaybetmiştir.
NATO Türk demokrasisinin katilidir
Türkiye’nin neden NATO’da kalması gerektiğini savunanlar daha çok taktik düzeyde kazançlara işaret ediyorlar. Oysa Türkiye 75 yılda, NATO üyeliği ile büyük stratejik kayıplar yaşadı.
NATO, demokrasi ve anayasal düzenin teminatı olarak resmedilir ama gerçekte ikisinin de katilidir.
NATO “Türk demokrasisinin teminatı” değil, katilidir. NATO Türk demokrasisini (Atatürk halkçılığını) biçti, “sol”la mücadele üzerinden siyasal İslamcılığın önünü açtı, Türk-İslam sentezinin iktidar olmasının yollarını döşedi; NATO’ya bağlı Gladyo aydınlarımızı katletti.
NATO “anayasal düzenin teminatı” değil, katilidir. NATO’cu darbeler, 12 Mart’lar, 12 Eylül’ler anayasal düzeni, 27 Mayıs Anayasası’nı hedef almıştır. 15 Temmuz darbe girişimi “anayasalı düzeni” ortadan kaldırmayı hedeflemiştir.
Ve en önemlisi, NATO’culuk Türk bağımsızlıkçılığını vurdu, Türkiye’nin mazlum milletlere örnek olan antiemperyalist tutumunu tırpanladı.
ABD NATO’yu güncelleme peşinde
3 ay sonra Türkiye’de yapılacak NATO zirvesi kritik önemde. Çünkü, bakmayın siz Trump’ın “NATO’dan çıkarım” sözlerine, ABD gerçekte NATO’yu güncellemeye çalışmaktadır.
Adana’daki kolordu, Polonya ve Romanya’yla birlikte üçlü bir mekanizmadır. Baltık, Karadeniz, Akdeniz hattıyla ilgilidir. ABD bu üç deniz üzerinden Avrasya’yla bir stratejik hesaplaşma başlattı. Washington, bunu, kuruluş belgelerine aksine, Avrupa’yı savunma yerine NATO’nun cephesini Avrasya’ya çevirerek güncelleme peşinde. Avrupa ile ABD arasındaki NATO tartışmasının zemini budur.
Bu stratejik konuları üç ay boyunca burada tartışacağız…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Nisan 2026
Hürmüz Koalisyonu için NATO şantajı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/04/2026
NATO için “kağıttan kaplan” benzetmesi yapan ABD Başkanı Donald Trump, şimdi de “ABD’yi NATO’dan çekmeyi düşünüyorum” mesajı verdi.
ABD’nin NATO’dan çekilmesi, NATO’nun çözülmesi ve tarihe karışması elbette tüm dünya halkları ve gelişmekte olan Küresel Güney ülkeleri için çok yararlı olur.
Hatta NATO’nun tarihe karışması, en çok da NATO üyesi Türkiye’nin yararına olur. Böylece “NATO üyesi olduğu halde NATO ülkelerinin hedefi olma” paradoksundan kurtulmuş olur!
NATO üyeleri Trump’a destek vermiyor
Trump’ın ABD’yi NATO’dan çekmesinin olası olup olmadığı ayrı bir tartışma. NATO’culuk bir sistem meselesidir. ABD dahil tüm ülkeler için de NATO’dan çıkmak, bir büyük iç çarpışma demektir.
Beyaz Saray açısından bugün yürütülen “NATO’dan çekilme” tartışması, NATO’dan çıkmaktan ziyade, NATO’yu ABD’nin İran stratejisine eklemleme çabasıdır. Böyle olduğu için de son tahlilde bir şantajdır.
Şantajdır çünkü NATO üyeleri, Trump başta ABD yöneticilerinin hemen her gün yaptığı “destek verin” çağrılarını reddetmektedir. Hatta kimi NATO üyeleri ABD’ye hava sahası kapatmakta, üs kullandırtmamaktadır.
Trump’ın “NATO’dan çıkarım” şantajı, NATO üyelerini ABD-İsrail ikilisine destek vermeye zorlamak içindir.
Hedef rejimden Hürmüz’e döndü
Trump’ı bu şantaja mecbur eden İran’ın kararlı ve etkili direnişi odu. ABD ve İsrail’in, İran’ı “tek başlarına” alt edemeyeceği ortaya çıktı. Bir kaç günde rejim değiştireceklerini umarken, şimdi büyük bir kriz doğuran Hürmüz Boğazı’nı açabilmeye çalışıyorlar.
Fakat onu da yapamıyorlar. ABD’nin o çok övündüğü donanması İran’ın ABD ve bağlantılı gemilere kapattığı Hürmüz’ü açamıyor. Trump için müttefik bulabilmek, savaşın bu aşamasında kritik bir konuya dönüştü.
Öyle sıkıştı ki işi artık “Hürmüz benim sorunum değil” demeye getirdi. “Kim o bölgenin petrolüne ihtiyaç duyuyorsa, gidip o açsın diyor” hatta.
Dedolarizasyon boğazı
Elbette doğru değil. Hürmüz ABD’nin sorunu, hem de büyük sorunu. Çünkü Hürmüz Boğazı sadece tüm petrol ve doğalgazın yüzde 20’sinin taşındığı bir boğaz değil, aynı zamanda petrol ve doğalgazın dolar dışı paralarla taşınmaya başladığı yer.
Hürmüz Boğazı aynı zamanda Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol için de kritik önemde.
Kuşak ve Yol ise pratikte bir dedolarizasyon yoludur, dolardan çıkış yoludur, dolarsızlaşma yoludur, dolar dışı ulusal paralarla ticaret yoludur. Dolayısıyla Hürmüz Boğazı da küresel ticaret açısından bir dedolarizasyon boğazıdır.
ABD için İran’a saldırı, bu nedenle petro-dolar sistemini kurtarabilme savaşıdır. Çünkü Hürmüz Boğazı dahil Kuşak ve Yol’un pek çok koridorunda dolardan çıkış sürüyor.
Yeni dünyanın ayak sesleri
Görünen o ki Trump’ın şantajı da yeni bir oyun kurmaya yetmedi. Trump son açıklamasında “(İran’dan) Ayrılacağız. Çünkü bunu sürdürmemiz için bir neden yok” dedi.
Elbette pek çok nedeni var ama son tahlilde bu da şantaj. Üstelik şu açıklamasına bakılırsa çok çaresizce bir şantaj: “Çok yakında oradan ayrılacağız ve eğer Fransa veya başka bir ülke petrol ve gaz almak isterse, Hürmüz Boğazı’ndan geçip kendi başlarının çaresine bakacak. Bence zaten çok güvenli olacak ama Hürmüz Boğazı’nda olan bitenle bizim hiçbir ilgimiz yok, hiçbir ilgimiz de olmayacak. Çünkü bu ülkeler, Çin, güzel gemilerini doldurup buradan ayrılacak ve kendi başlarının çaresine bakacaklar. Bunu bizim yapmamız için hiçbir neden yok.”
Bu açıklamalar, inişli çıkışlı da olsa, genel gidişata işaret ediyor: ABD hegemonyası zayıflıyor, yeni bir dünya kuruluyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Nisan 2026
İki yeni NATO komutanlığının anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/03/2026
NATO için geçenlerde “ABD’siz kağıttan kaplan” diyen ABD Başkanı Donald Trump, örgütü hedef almayı sürdürüyor. İran’da yardımına gelmedikleri için NATO üyelerine kızan Trump, “Onlar (NATO üyeleri) bizim yanımızda değilse, biz neden onların yanında olalım ki?” diyerek, “NATO çözülüyor mu” tartışmalarını körükledi.
Trump, konuşmasında Türkiye’yi ise diğer NATO üyelerinden ayırdı: “Türkiye bize son derece destekleyici oldu. Bence Türkiye şahaneydi, harikaydı. Onlar istediğimiz şeylerin dışında kaldılar. Bence Erdoğan harika bir lider.”
İktidara yakın medyanın Erdoğan övgüsü nedeniyle pek beğendikleri bu sözler, gerçekte büyük sorun içeriyor. “İstediğimiz şeylerin dışında kaldılar”, dolayısıyla “istemediğimiz şeyleri yapmadılar” diyen Trump neyi, hangi fiili kastediyor? Önemli.
Adana ve İstanbul’da yeni NATO yapıları
NATO’nun “beyin ölümü”, “kağıttan kaplanlığı”, “çözülmesi” tartışılırken, Türkiye daha da NATOculaşan işlere imza atmaya başladı ne yazık ki…
İlkini Cumhuriyet gazetesi yazarı Barış Terkoğlu ortaya çıkardı, Milli Savunma Bakanlığı kabul etmek zorunda kaldı: Adana’da NATO Kolordu Karargâhı kuruluyor.
Ardından Milli Savunma Bakanlığı bir ziyaret nedeniyle ikinci bir yapıyı daha duyurdu: İstanbul Boğazı’nda, Beykoz’da, NATO Deniz Unsur Komutanlığı kuruluyor.
Milli Savunma Bakanlığı’nın duyurdu ziyaret şuydu: “Çok Uluslu Kuvvet-Ukrayna Operasyonel Karargâhı Komutanı Tümgeneral Jean-Pierre Fague (Fransa) ve Komutan Yardımcısı Tümgeneral Richard Stewart Charles Bell (Birleşik Krallık) ile beraberindeki heyet tarafından, Anadolukavağı / Beykoz’da konuşlanması planlı Deniz Unsur Komutanlığına ziyaret gerçekleştirildi.”
Ne tesadüf! “Çok Uluslu Kuvvet-Ukrayna Operasyon Karargâhı Komutanlarının”nın ziyaretinden bir kaç gün önce, bir Türk petrol tankeri, İstanbul Boğazı’na 14 mil kala insansız hava ve deniz araçlarıyla vuruluyor!
ABD’nin Karadeniz stratejisine AKP desteği
Adana ve Boğaz’daki iki NATO yapısı, birbirini bütünlemektedir.
Adana’daki NATO Kolordu Karargâhı, Polonya ve Romanya’daki kolordularla birlikte kuzeyden güneye inen bir hat oluşturuyor. Baltık’tan Akdeniz’e inen ve esas olarak Rusya’ya ama daha geniş çerçevede Asya’ya karşı oluşturulan bir savaş cephesi inşa ediliyor.
İstanbul’daki NATO Deniz Unsur Komutanlığı da fiilen Rusya’yı hedef alıyor, dahası Montrö Boğazlar Sözleşmesini riske atacak bir potansiyel taşıyor. Türkiye’nin Lozan’ı Montrö’yle taçlandırarak elde ettiği silah tekelliğini ve Boğazlardaki egemenliğini sulandırır. Dahası Türkiye’nin kendi eliyle Karadeniz’i NATO’ya açması anlamına gelir.
Ne yazık ki bu tablo, ABD’nin Karadeniz stratejisinin bir parçası olarak Zengezur’u Trump Koridoru yapmasını ve ardından Gürcistan’da üs elde etme amacını da bütünleştirmiş olur.
Asya girişinde koçbaşı rolü
NATO’nun bu adımları, elbette ABD’nin geniş planlamasının içindedir. ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi ve Savunma Stratejisi belgeleri, emperyalist ABD’nin petrodolar sistemini kurtarabilmek için Asya’ya karşı başlattığı “uzun mücadeleye” işaret ediyor.
ABD, Türkiye’yi bu mücadelede, Asya’nın girişinde koçbaşı yapmak istemektedir. O nedenle NATO’ya karşı çıkmak ve İran’ı desteklemek gerekmektedir.
Hele de Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın A Haber’deki yayında yaptığı şu risk dolu açıklamasından sonra: “Hürmüz Boğazı ile ilgili taraflarla beraber bir paket üzerinde çalışıyoruz, çok detay vermek istemiyorum. Durum devam ederse İran’a karşı farklı yönlere gidecek bir koalisyon durumuna doğru gidecek konu.” (Hürriyet, 28.3.2026)
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mart 2026
Kağıttan kaplan
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/03/2026
Kağıttan kaplan benzetmesi, Çin devriminin lideri Mao Zedong’un emperyalist ABD için kullanılmasıyla bir siyasi kavrama dönüştü ve Çin’den dünyaya yayıldı.
Kavram, Mao’nun kağıttan kaplan dediği emperyalist ABD’nin Başkanı Donald Trump tarafından bu kez NATO için kullanıldı ve “ABD olmadan NATO kağıttan kaplandır” dedi.
Böylece 7 yıl arayla NATO, üyesi iki nükleer güç tarafından “zayıflığıyla” tanımlanmış oldu: Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 2019’da “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” demişti, 2026’a ABD Başkanı Donald Trump “ABD olmadan NATO kağıttan kaplandır” dedi.
ABD zayıfladığı için NATO zayıf
Mesele şu ki Trump’ın “ABD olmadan” vurgusu, NATO’nun ABD varsa kaplan olduğu anlamına gelmiyor.
NATO hâlâ ve esas olarak ABD’dir ve NATO’nun kağıttan kaplana dönüşmesi, ABD’nin kağıttan kaplana dönüşmesinin sonucudur. Yani NATO “ABD olmadığında” değil, ABD zayıfladığı için kağıttan kaplandır.
Dolayısıyla Mao bir kez daha haklı çıkmıştır: Emperyalist ABD kağıttan kaplandır.
ABD güçlü olsaydı yalnız kalmazdı
ABD zayıfladığı için NATO zayıflamıştır. ABD zayıfladığı için NATO üyeleri ABD’nin yardım çağrılarına sessizdir. ABD güçlü olsaydı, hepsi ABD’nin “en yanında” olabilmek için birbiriyle yarışacaktı bu ülkeler.
ABD gücünün zirvesinde Afganistan ve Irak’a saldırırken, geniş koalisyon kurabilmişti örneğin. Bugünse İran karşısında İsrail ile baş başa kalmış durumda. Yanına müttefik alabilmek için bir yandan diplomasiye başvuruyor bir yandan da provokasyona!
Kütle çekim kanunudur; gücün kadar müttefik toplarsın. Gücün varsa örneğin, Ankara’daki iktidar Irak’ta olduğu gibi “bir koyup üç alacağız” diyerek yanında savaşa girmek ister. Ama gücün zayıflamışsa, Ankara’daki iktidar İran’da “kontrollü dengeciliği” seçer. (ABD’nin İran’a diş geçirmeye başladığı görülürse, bugün çağrılara sessiz kalan müttefiklerinin çoğu ABD’nin yanındayız diye sıralanır, o ayrı elbette.)
Amerikan Hegemonyasının Sonu
Nicholas Mulder, 17 Mart 2026’da İngiliz Financial Times’da şu başlıkla yazdı: “ABD’nin ekonomik savaşta hakimiyeti dönemi sona erdi.”
Atlantik coğrafyasında konuşulan ve tartışılan artık budur. ABD’nin hegemonyasının zayıfladığı, “süper devlet” olmadığı, kurallarını koyduğu düzeni koruyamadığı, hatta çıkarı için kendisinin de düzenin kurallarına uymadığı, bu nedenle düzenin yıkılmakta olduğu artık ABD’nin müttefikleri tarafından saptanan ve Davos’ta, Münih’te dile getirilen bir gerçekliktir.
2019’da Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından basılan Amerikan Hegemonyasının Sonu adlı kitabımda ayrıntılı inceledim. ABD hegemonyasının zayıfladığını verilerle ortaya koyup, bununla çok kutuplu/merkezli dünya inşası arasındaki ilişkiyi analiz ettim. ABD’nin hegemonyasının “sonu” ise elbette bir “uzun çöküş” süreci içindedir.
ABD bir çıkış bulamazsa ki çıkışsızlıktan İran’a saldırdı, hamlesi tarihe bu sürecin hızlandırıcısı olarak kaydedilecektir.
Örtülü Amerikancılık
ABD’nin zayıflamasının bir başka yansıması da Amerikancıların halidir. Kamuoyunu yönlendirebilmekteki etkisizliklerini “Türkiye’de ne çok İrancı varmış” diyerek açıklamaya çalışıyorlar.
İrancılık diyerek karalamaya çalıştıkları, Türkiye’deki milyonların ABD-İsrail saldırısına karşı çıkmasıdır. Bugün milyonlar emperyalist-siyonist ittifakın komşusuna saldırısına karşı çıkarak hem haklının ve mazlumun yanında konumlanıyorlar, hem de ABD’nin “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni”ne itiraz ederek Türkiye’yi savunuyorlar.
Açıktan “Amerikancıyım, Atlantikçiyim” diyemeyenler ise milyonların bu tutumunu İrancılık diye yaftalayarak örtülü Amerikancılık-İsrailcilik yapıyorlar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mart 2026
Kürecik asıl şimdi riskli
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/03/2026
İkinci füze olayının hemen ardından Milli Savunma Bakanlığı’nın duyurduğu “Kürecik’e Patriot” haberi, ülkemiz için asıl riski başlatmış oldu.
Türkiye, Körfez’deki Arap ülkelerinden farklı olarak ABD üslerini İran’a saldırıda kullandırmıyordu. İran da bunu önemle gözetiyordu.
Tamam, Kürecik Radarı da ABD tarafından İran’a karşı kullanılıyordu ama Tahran burayı Körfez’deki füze atılan üsler gibi değerlendirmiyordu, burası sadece radar olduğu için saldırganlık bakımından pasifti.
Üs tuzağı
Geçen haftaki “Üs tuzağı” başlıklı yazımda, ABD’nin sıkıştıkça bölgedeki müttefiklerine ihtiyaç duyacağını ve müttefiklerini İran’a karşı harekete geçirebilmek için sıkıştıracağını belirtmiştim:
Türkiye’deki üsler, statüsü ne olursa olsun, ABD’nin faaliyetleri askıya alınmadığı müddetçe büyük risk durumundadır ve ABD açısından tuzak kurma potansiyeli barındırmaktadır. ABD oldubittiyle üslerden İran’a bir saldırı düzenlediğinde bunun faturası çok ağır olur. Ankara, böylesi bir tuzak kurabilme fırsatını ABD’nin elinde almalıdır. Komşuluk hukuku gereği, savaş bitene kadar ABD’nin bu üslerdeki faaliyetini durdurduğunu ilan etmelidir ve bunun gereğini yapmalıdır.
MSB’nin açıklamasındaki o boşluk
Türkiye bunu yapmalıyken, tersine Kürecik’e Patriot getirilmesini kabul ederek, riski büyüttü ne yazık ki. Çünkü Patriotlar Kürecik’i korumanın değil, Kürecik’i hedef yapmanın araçlarıdır fiilen.
Öte yandan konuyla ilgili duyuruda önemli bir boşluk var. Milli Savunma Bakanlığının açıklaması şöyleydi: “Millî düzeyde aldığımız tedbirlere ilave olarak NATO tarafından hava ve füze savunma tedbirleri artırılmıştır. Bu kapsamda, hava sahamızın korunmasına destek sağlamak üzere görevlendirilen bir Patriot Sistemi Malatya’da konuşlandırılmaktadır.”
Bu açıklama çok temel bir konuyu açıkta bırakıyor: Kürecik’e Patriot’u Türkiye mi istedi, yoksa karar NATO’nun mu, daha doğrusu ABD’nin mi?
Bu sorunun yanıtı, iki füze olayının aslını netleştirmeyi de kolaylaştırır!
Muhalefetin sorunlu itirazı
Ne yazık ki muhalefetin önemli bir kısmı “Kürecik’e Patriot yerleştirilmesini” yukarıda anlatmaya çalıştığım risk boyutuyla değil, S-400 boyutuyla tartışıyor.
S-400 neredeymiş, neden kullanılmıyormuş? Bu soru, meselenin tehlikesini hiç anlamamanın sorusudur. S-400’ler Kürecik’e getirilip kurulsa sorun çözülüyor mu yani? Kürecik Radar Üssü’ne Patriot ya da S-400 getirmenin bir farkı yok, iki durumda da Kürecik’in hedef olma potansiyeli artmış oluyor, mesele budur.
Ama ne yazık ki muhalefetin önemli bir kısmı S-400 üzerinden hükümeti sıkıştıracağını düşünerek konunun esasının üzerinden atlıyor. “S-400 nerede, neden kullanılmıyor, madem Patriot kullanılacaktı, S-400 neden alındı”, diye soruyor…
Demek ki S-400 meselesi hâlâ bir silahtan ibaret olarak görülüyor, hâlâ bağımlılığı azaltmak için silah envanterini çeşitlendirme yönü anlaşılmıyor, hâlâ S-400 üzerinden Türkiye’ye siyasi manevra alanı açılmasının önemi görülmüyor, hâlâ S-400’lerin Karabağ sorununu çözebilmekteki kolaylaştırıcılığı kavranmıyor…
Ne yapmalı?
Türkiye, ABD’nin baskısına rağmen 12 gündür İran’a karşı düşmanlık cephesine sokulamadı. Ankara iyi kötü buna direniyor. Muhalefet bu direnci güçlendirmenin politikalarını üretebilmeli. Muhalefet, ABD baskısına karşı iktidarı daha dik durabilmeye zorlamalı.
Muhalefet asıl önemlisi Kürecik’in kapatılmasını savunmalıdır, üslerin faaliyetinin askıya alınmasını istemelidir ve “S-400 – Halk Bankası – Patriot” üçgeninde kurulan Ankara-Washington pazarlığını bozmaya çalışmalıdır.
Türkiye’nin güvenliğini düşünenlerin izlemesi gereken yol budur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Mart 2026
NATO 3.0
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/02/2026
Münih Güvenlik Konferansının önemli başlıklarından biri de NATO’ydu. “Amerikan düzeninin yıkılmakta olduğu” ve “Transatlantik ilişkilerin hasar aldığı” saptamasını birçok konuşmacı dile getirdi.
Peki bu çözülme içinde NATO’nun geleceği ne olacaktı? Çünkü NATO hem yıkılmakta olduğu saptanan Amerikan düzeninin merkezindeydi hem de hasar aldığı belirtilen Transatlantik ilişkilerin ta kendisiydi.
Bu nedenle ABD Savaş Bakanlığı Politika Müsteşarı Elbridge Colby’nin konuşması merakla bekleniyordu.
Colby’nin 5. madde mesajı
Colby Washington yönetiminde yer alan özel isimlerden biri. Zira ekip içinde strateji çizen yönüyle öne çıkıyor. Örneğin geçen ay yayınlanan ABD Ulusal Savunma Stratejisinin mimarı o. Colby uzun zamandır ABD’nin Hint-Pasifik bölgesine yönelmesi gerektiğini savunanların başında geliyor.
Bu nedenle Pentagon temsilcisi Elbridge Colby’nin Münih’te ne söyleyeceği NATO Genel Sekreteri Mark Rutte başta olmak üzere Avrupa’nın şefleri tarafından merakla bekleniyordu.
Colby, ABD’nin 5. madde uyarınca NATO’nun ortak savunulmasına bağlı kalmaya devam edeceğini söyledi. Bu mesaj Avrupalılar tarafından önemli ölçüde “rahatlatan mesaj” diye yorumlandı. Çünkü “NATO’yla devam” anlamına geliyordu.
Ancak…
ABD strateji ve NATO
ABD Savaş Bakanlığı Politika Müsteşarı Elbridge Colby, Pentagon için çizdiği stratejiye uyumlu olarak, ABD’nin odağının Batı Yarımküre’de çıkarlarının savunulması ile Batı Pasifik’teki caydırıcılığın güçlendirilmesi olacağını, bu nedenle NATO’nun değişmesi gerekeceğini belirtti.
Bu Avrupalılar tarafından özetle şöyle anlaşılıyor: NATO faaliyetleri ittifak topraklarını savunmak esaslı olacak ve Avrupa kendi savunması için artık daha fazla para harcayacak.
Bu aynı zamanda “NATO’nun genişlemesi” meselesinde de bir fren anlamına geliyor. Gerçi Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi, zaten tam da NATO’nun genişlemesini durdurma hamlesiydi.
Avrupa’nın yükü Avrupa’ya
Avrupalılar Pentagon Politika Müsteşarı Elbridge Colby’nin işaret ettiği değişimi “NATO 3.0” diye yorumluyorlar. Örneğin Norveç Savunma Bakanı Tore Sandvik, “NATO 3.0, onun (Colby’nin) görüşünü açıklamak için iyi bir yol” dedi Politico’ya verdiği demeçte ve şunları ekledi: ”Amerikalıları tanıyoruz, Pasifik’te daha fazla varlık göstermeleri gerekiyor ve bu da NATO’yu değiştiriyor.”
Colby’nin konuşmasının ardından açıklamalarda bulunan Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, Fransa Savunma Bakanı Catherine Vautrin, Hollanda Savunma Bakanı Ruben Brekelmans başta çeşitli isimler, “Avrupalıların kıtanın savunması için daha fazla yük üstlenilmesi gerektiği konusunda hemfikir olduklarını” belirttiler.
ABD her cephede olamaz
ABD’nin Avrupa’nın sorumluluğunda esas yükü Avrupalılara bırakması, Ankara’nın da ilgisini çeken bir konu. İktidar, Avrupa’nın savunmasında rol alabilmek üzerinden AB’yle ilişkileri geliştirmeyi istiyor. (Böylesi bir “jandarmalığın” AB üyeliği getireceği fazlasıyla kuşkulu ama bu tür bir ilişkinin pekçok açıdan sorunlu olduğu kuşkusuz!)
Küresel ölçekte ise asıl “güncel” soru şu: Batı Yarımküre’de egemenlik kurmaya odaklanan ve Batı Pasifik’te caydırıcılığı güçlendirmeye çalışacak olan ABD’nin İran’a gerçek bir savaş açabilmesi mümkün mü?
Bunun pek olası olmadığı ortada. O nedenle Neo-Con’lar, yayınladıkları makalelerle, Trump’ın İran’a savaş açmasının Çin’e yarayacağını savunuyorlar bir süredir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Şubat 2026
BM düzenine üç tehdit
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/02/2026
Önce Davos’da, ardından Münih’te “uluslararası düzenin yıkıma uğradığı” saptandı. Uluslararası düzen dedikleri 1945 düzenidir, BM düzenidir. Yani II. Dünya Savaşı’nın galiplerinin veto yetkili güvenlik konseyini oluşturdukları düzendir. Beş daimi üyenin nükleer gücü nedeniyle nükleer düzen de diyebiliriz. (Amerikan düzeni ise 1947 Truman Doktrini ve 1947 Marshall Yardımı ile 1945 düzenini ABD lehine bozan ikinci bir yoldur.)
Şimdi Avrupa, bu BM düzeninin yıkıma uğradığından yakınıyor ki Avrupa’nın iki üyesi, İngiltere ve Fransa, BM düzeninin en tepesindeki beşli konseyin üyesidir.
Ama sorun şu ki bugüne gelinmesinde, yani BM düzeninin yıkıma uğramasında Avrupa’nın da payı ve suçu vardır.
BM düzenine NATO tehdidi
BM düzeni, dünden bugüne üç tehdit altında.
İlk tehdit SSCB’nin dağılmasının ardından NATO’nun başlattığı saldırganlıktı. Bu saldırganlık önce Yugoslavya’yı parçalayarak, ardından da Rusya’ya doğru genişleyerek ilerledi.
Bugün her ne kadar Avrupa Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesini BM düzenini bozan “egemenliğe karşı güç kullanımı” diye niteliyorsa da Rusya’nın müdahalesi bir neden değil sonuçtu. Düzeni asıl tehdit eden NATO genişlemesine karşı bir varlık-yokluk tepkisiydi. Askeri anlamda NATO kuşatmasına karşı bir yarma harekatıydı.
Dolayısıyla Avrupa, ABD’nin patronluğunda NATO’nun bu saldırgan genişlemesine destek vererek, dahası bizzat Almanya’nın Yugoslavya’nın parçalanmasında rol almasıyla, gerçekte BM düzenine ilk tehdidin bir parçası olmuştu.
BM düzenine İsrail tehdidi
BM düzenine ikinci tehdit, İsrail’in Filistin’i de aşarak yürüttüğü bölgesel saldırganlıktır. ABD ise beşli konseydeki veto yetkisiyle bu saldırganlığı dizginlemeye çalışan BM’nin elini kolunu bağlayarak BM düzenini arkadan vurmuştur. Elbette ABD doğrudan İsrail saldırganlığının askeri, mali ve siyasi sponsoru olarak BM düzenini önden de vurmuştur.
Washington şimdi “BM Gazze’ye barış getiremedi ama ABD Başkanı getirdi” diyerek, Trump’ın başkanlığındaki Barış Kurulu’nu alternatif BM’ye dönüştürme peşindedir.
Almanya ve Japonya nükleer peşinde
BM düzenine üçüncü tehdit, nükleer tehdittir.
Hayır, ABD, İsrail ve Avrupa’nın diline doladığı İran’ın nükleer çalışması değil tehdit olan. Ki İran uluslararası kurallara uyarak, tıpkı onlarca ülkenin yaptığı gibi askeri olmayan barışçıl nükleer çalışma yürütüyor. Ve Tahran yönetimi uzun yıllardır İran’ın nükleer silah peşinde olmadığını sürekli tekrarlıyor. Ki ilgili kurumlar da denetimlerinde bunu defalarca teyit ettiler.
BM düzenine yönelik nükleer tehdit Almanya, Japonya ve Polonya’dan geliyor!
Almanya Başbakanı Friedrich Merz CFR’nin ünlü dergisinde yazdı: “Avrupa’da nükleer caydırıcılık konusunda Fransa ile gizli görüşmelere başladık.” (Foreign Affairs, 13.2.2026)
Japonya’nın saldırgan Başbakanı Sanae Takaichi’nin danışmanı Japon medyasına konuştu, “Japonya artık kendi nükleer caydırıcılığını geliştirmeyi düşünmeli” dedi.
Yani 1945’in iki faşist mağlubu, Almanya ve Japonya birkaç yıldır başlattıkları askerileşmeyi ve silahlanmayı, şimdi nükleer ile taçlandırmak istiyorlar.
Onlara Avrupa’da merkezi bir güç olma peşindeki Polonya da dahil oldu. Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki, “Rusya tehdidi gerekçesini göstererek Polonya’nın kendi nükleer silah programını geliştirmesi gerektiğini” belirtti.
Çin’in rolü
Çin ise tersine “BM’nin öncü rolünün güçlendirilmesini” savunuyor. O nedenle Çin ve Rusya, BM düzeninin iyi-kötü hâlâ sürebiliyor olmasının dayanakları durumunda.
“BM’nin öncü rolünün güçlendirilmesi” ise BM Güvenlik Konseyi’nin reformuyla geliştirilebilir. Bunda kriter ise Güney Amerika ve Afrika’nın da BM Güvenlik Konseyi’nde doğrudan temsil edilebilmesidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Şubat 2026
Grönland ve NATO gerçeği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/01/2026
Trump yönetimi, Batı yarım küreyi Çin’e kapatabilmek için yeni-Monroe doktrini ilan etti. Gerçi bölgenin en kuzeyindeki Grönland’a çökmek istemesinin de temel nedeni Çin ve sonra Rusya ama mesele haliyle bir ABD-AB sorununa, hatta NATO içinde bir krize dönüşüyor. Zira ABD’nin çökmek istediği Grönland Danimarka toprağı ve Danimarka hem AB hem NATO üyesi.
Amerikan düzeni
Emperyalist ABD’nin Venezuela’ya saldırıp devlet başkanı Maduro’yu kaçırması, Danimarka toprağı Grönland için “ya bana verin ya da zorla alırım” demesi, Panama kanalına el koymaya çalışması, Kanada’yı 51. eyalet yapmak istemesi, bir nevi “ABD’nin kendi kurduğu düzeni kendisinin yıkması” olarak değerlendiriliyor. Şu farkla:
Aslında “Amerikan düzeni” de bir ölçüde böyleydi: ABD’nin Vietnam’dan Afganistan’a, Irak’tan Libya’ya saldırması Amerikan düzeniydi; Güney Amerika ülkelerinden Ortadoğu ülkelerine darbeler yapması Amerikan düzeniydi; dünyanın pek çok ülkesinde siyasilere suikastler yapması Amerikan düzeniydi…
Trump’ın Venezuela ve Grönland operasyonları ise çözülmekte olan düzenden kalanlar üzerine oturma saldırılarıdır. Dolayısıyla bu hamleleri kıdemli meslektaşım Hasan Bögün’ün ifadesiyle,”ABD’nin yeniden paylaşma talebi” diye de yorumlayabiliriz.
ABD’nin yeni düzen çabası
ABD hegemonyası artarken “Amerikan düzeni” operasyonları ABD’nin müttefiklerini de olumlu etkiledi, ABD hegemonyası gerilerken “Amerikan düzeninden kalanları koruma ve yeniden paylaşma talepli yeni düzen” operasyonları ise doğrudan ABD müttefiklerini de hedef almaya başladı. İşte Grönland krizi budur.
Geleceğin güç mücadelesi Arktik Okyanusunda. Buzulların erimesi yeni rezervler ortaya çıkarıyor. Yeni teknoloji için gereken nadir elementler var bölgede. Ayrıca ortaya çıkmaya başlayan kuzey rotasının kısalığı ve daha ekonomik olması da Arktik’i önemli yapıyor.
Emperyalist ABD bu nedenle Grönland’a çökmek istiyor ve bunu da “Grönland’ın etrafında Çin ve Rus gemileri kabul edilemez” diyerek gerekçelendirmeye çalışıyor.
ABD NATO’nun patronudur
Artık Trump işi açıktan tehdide dönüştürdü: “Grönland’a ihtiyacımız var. Amerikan çıkarları için hayati öneme sahip. Güzellikle vermezse Danimarka’nın ekonomisini çökertirim.”
Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ise topraklarına yönelik bu tehdit karşısında, Danimarka’nın bir NATO ülkesi olduğunu anımsatarak, “Eğer ABD başka bir NATO ülkesine saldırırsa NATO biter” diyor özetle, 4. ve 5. maddeleri de düşünerek…
Oysa NATO üyelerinin anlamadığı asıl gerçek şudur: O maddeler ABD isterse çalışır ve ABD NATO’nun patronudur. Bunu da Danimarka üzerinden tüm NATO üyelerine parmak sallayarak Trump’ın Politika ve İç Güvenlik Danışmanı Yardımcısı Stephen Miller anımsatıyor: “Grönland ABD’nin olacak ve kimse bu konuda ABD ile savaşmayacak.”
Öyle olduğu için de Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya İspanya ve Danimarka liderlerinin imzaladığı “Grönland Hakkında Ortak Bildiri” ABD’yi açıktan uyaramıyor.
NATO kalkan değildir
Görüldüğü üzere Neo-Nazi Trump, artık “müttefiklerinin” bahçelerine de çökme peşinde!
Yıllardır Türkiye’ye yönelik tehditlerin kaynağının emperyalist ABD olduğunu söylüyoruz, NATO’ya neden karşı olduğumuzu anlatıyoruz. Bu tehdidi gören kimi güvenlik bürokrasisi kökenli aydınlarımızın tezi ise “NATO’da kalarak ABD’den korunmak” şeklindeydi.
NATO’nun eşitler kulübü olmadığını anlatmaya çalıştık. ABD’nin Türk ekonomisini çökertme operasyonlarının NATO’nun bir kalkan olmadığını ortaya koyduğuna işaret ettik.
İşte geldiğimiz yer burasıdır: NATO demokrasisinin ABD’ye kadar demokrasi olduğu ve NATO’nun ABD karşısında üyelerine kalkan olmayacağı artık görülüyor olmalı…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ocak 2026
Özel’in görmediği o tehlike
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 29/12/2025
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, Karadeniz’den girerek Ankara yakınlarında düşürülen İHA konusunda edindiği ve paylaştığı bilgiler, medyada daha çok “düşürmek için Erdoğan’dan iki saat talimat beklendiği” boyutuyla ele alındı.
Oysaki aktarılanlar, Türkiye’nin ulusal güvenliğiyle ilgili çok önemli bir tehlikeye işaret ediyor. Ama ne yazık ki ana muhalefet partisi lideri de o tehlikeye değil, meselenin Erdoğan ve Rusya’yla ilişkiler boyutuna odaklanmış durumda.
Özel’in aldığı bilgi
Gelin önce Özel’in aldığı o bilgilere bakalım: “Ankara’ya kadar gelen İHA, karaya 50 kilometre kala tespit ediliyor. İspanya’daki NATO üssü, bunu Türkiye’deki NATO radarları üzerinden tespit ediyor. İspanya’daki NATO komutanlığı, Konya’dan ve Eskişehir’den F-16 kaldırıyor. İHA’nın yanına ulaştıklarında, İHA kara hudutlarımıza yeni gelmiş oluyor. Oradan itibaren İHA 2 saat 5 dakika seyir halinde kalıyor. Türk hava sahasına girdiğinde F-16’lar değişmiyor ama İspanya’daki NATO komutanı, uçağın kontrolünü Türk komuta merkezine devrediyor. Bunlar iki saat boyunca İHA’yı takip ediyor. Bu F-16’ların havada yakıtı bitiyor. İncirlik’ten yeni iki tane F-16 kalkıyor. Bunlar nihayet İHA’yı düşürüyor.”
Özel sözlerine şöyle devam ediyor: “Esas sorun iki saat boyunca İHA’nın düşürülmemesi. Çünkü geçen sefer Rusya’dan gelen uçağı Erdoğan ‘Ben düşürdüm’ deyip, sonra düşürdüğümüz uçak yüzünden 34 askerimizin şehit olması ve kapıda kalmamız birilerini Rus İHA’sını düşürmek için 2 saat 5 dakika düşünür hale getirmiş. Şu anda bir hava aracını düşürme yetkisi Erdoğan’da. Erdoğan’dan iki saat boyunca talimat gelmiyor. Değilse söylesinler. Daha denizin üstünde İHA’yı düşürme imkanımız vardı. Hava kuvvetlerimizin yetersizliğinden değil, İHA’nın menşeinden düşürülemedi.”
Bu arada Cumhurbaşkanlığı dün açıklama yaptı ve yetkinin Genelkurmay Başkanlığında olduğunu söyledi.
Müzmin Rus karşıtlığı
Özel’in meseleyi aldığı bilgilerle ortaya koyuş tarzı size de sorunlu geldi mi?
“Rus İHA’sı diye hemen düşürmediler, beklediler” diyerek Ankara’nın süreci yönetme yönteminden rahatsızlık duyulması tuhaf değil mi? Ne yani, hızla Rus İHA’sı düşürülerek Türkiye ile Rusya’nın karşı karşıya gelmesi mi isteniyor?
Tersine, Özel’in anlattığı önceki örnek yanlıştı. Ankara’nın, Suriye’deki operasyonları sırasında sınırı çok az süreyle ihlal eden Rus uçağını hemen düşürmesi hataydı. Cumhurbaşkanı ile Başbakanı’nın Washington’a mesaj verir gibi “emri ben verdim” yarışı yapması hataydı.
Bu gibi durumlarda “komşusunun balkonundan düşen mandal nedeniyle komşusunun kapısına dayanan” insan refleksiyle değil, kontrollü olan, sonuçlarını hesap eden, komşuluk ilişkilerine zarar vermemeyi esas alan “devlet adamı” refleksine ihtiyaç var!
NATO’körlük
Yazık ki Özgür Özel de Kemal Kılıçdaroğlu’nun düştüğü hataya düşmeye devam ediyor. CHP’nin olur olmaz Rusya karşıtlığı yapmasının ne CHP’ye ne de Türkiye’ye bir yararı var. Rusya karşıtlığı üzerinden ABD ve AB’ye mesaj vermenin siyasi bir getirisi olmadığı hâlâ görülmedi mi?
CHP yönetimleri neden Kurtuluş Savaşı’ndaki kodları yerine Soğuk Savaş’taki kodlarla hareket ediyor? Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nda Sovyet liderliğiyle ittifak yapmasının getirileri ve Kemalist-Bolşevik ittifakının bölgeye yararı hepten mi unutuldu?
NATO kontrolü tehlikesi
Oysa Özgür Özel’in aldığı bilgi de gösteriyor ki asıl tehlike şurada: Türk hava sahasına gelen bir hava aracının tespit edilmesinden önlenmesine kadarki süreçlerde NATO kontrolü fazla etkin.
Karadeniz’den giren bir hava aracına karşı Konya’dan kalkacak uçaklara ta İspanya’daki NATO komutanı talimat veriyor!
Vahimdir ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in asıl görmesi gereken tehlike budur.
NATO’ya bu kadar kontrol bırakılan bir durumda, İspanya’daki, Yunanistan’daki, Bulgaristan’daki bir NATO komutanı, Türkiye’yi Rusya’yla da İran’la da savaşa sokabilir!
CHP iktidar olmak istiyorsa asıl bu tehlikeye dikkat çekmeli ve asıl buna çözüm olacak “gerçek” bir ulusal savunma hedeflemelidir. “İktidar, Rus İHA’sı diye düşüremedi” şeklinde propaganda yaparak iktidara yürünmez, muhalefette kalınır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Aralık 2025