Posts Tagged Trump

Trump’ın elinden düşen iki kart

ABD’nin iki stratejik kartı var: Kürt kartı ve Tayvan kartı. 

İlkini bölgemizde, Türkiye’de, İran’da, Irak’ta ve Suriye’de kullanıyor. İkincisini ise Çin’e karşı kışkırtıyor.

İran ve Çin, Trump’ın elindeki bu iki kartın koz değerini düşürdü. 

ABD basını: Trump Tayvan’ı sattı

ABD Başkanı Donald Trump, Çin’den dönerken uçakta gazetecilere şöyle dedi: “Çin çok büyük, çok güçlü bir ülke. Tayvan ise çok küçük bir ada. Düşünün, orası Çin’e sadece 59 mil uzaklıkta. Biz ise 9 bin 500 mil uzaktayız. Bu biraz zor bir problem.”

Bu yorum ABD basını tarafından “Trump Tayvan’ı sattı” diye yorumlandı. 

Peki Trump’ı bu değerlendirmeye mecbur eden neydi? Çin’in gücü ve önceki yazımızda da altını çizdiğimiz gibi Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in ilk kez bu konuda ABD’ye “çatışma” uyarısı yapmasıydı. 

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, ABD-Çin zirvesini değerlendirdiği ertesi günkü açıklamasında bunun altını bir kez daha kalın bir şekilde çizdi: “Tayvan sorunu uygun şekilde ele alınırsa ABD-Çin ilişkileri istikrarlı olacak. Aksi halde, iki ülke arasında gerginlikler ve hatta çatışmalar yaşanabilir, ilişkilerin geneli tehlikeye girebilir.”

İran Kürt kartını zayıflattı

Trump’ın elindeki Kürt kartını düşüren ise İran oldu. 

ABD’nin İran’a saldırısından önce İran’daki beş Kürt örgütü birleşerek rejimi yıkma hedefi ilan etmişti. Ancak İran ABD’ye direnirken ve ABD’nin müttefik ülkelerindeki üslerini vururken, bu beş örgüt harekete geçemedi bile. 

ABD ve İsrail bunun üzerine uzun yıllardır yatırım yaptıkları Kuzey Irak’taki Kürtleri devreye sokmaya çalıştı. Trump, savaşın ortasında bizzat Barzani ile Talabani’yi arayarak İran’da devreye girmelerini istedi. Ama onlar da genel gidişatı gördükleri için Washington’un çağrısını geçiştirdiler. 

Trump o günden beri bölgedeki Kürt örgütlerini suçluyor; “para verdik, silah verdik ama işlerini yapmadılar” diyor. 

Kürtlere ve Tayvan’a “hırsızlık” suçlaması

ABD Başkanı Donald Trump’ın elindeki Tayvan kartının Çin’in gücü ve Kürt kartının da İran’ın direnişi karşısında zayıflaması, bölgemizdeki Kürtler açısından da Tayvan Çinlileri açısından da derslerle doludur.

Bir kere Trump’ın Kürtlere ve Tayvan Çinlilerine yönelik yaptığı “hırsızlık” suçlaması bile yeterince ağır bir derstir. 

Trump İran’a karşı Kürtleri harekete geçiremediği günden bu yana neredeyse her gün en az bir kez Kürtleri “hırsızlıkla” suçluyor, “gönderdiğimiz silahları çaldılar” diyor, “verdiğimiz silahları isyancılara ulaştırmadılar” diyor. 

Trump Tayvan konusunda da “hırsızlık” suçlaması yaptı. Çin dönüşü uçakta gazetecilere açıklama yaparken “Tayvan bizim çip endüstrimizi çaldı” dedi. 

Bu tarz Trump’a özgüdür sanılmasın, genel emperyalist ABD liderliği tutumudur; kimi zaman kullanır atar, kimi zaman böyle suçlar. Kürtlerin de Tayvan Çinlilerinin de çıkaracağı bir başka ders işte budur.

ABD güvenlik şemsiyesi delik deşik

Dünya siyasi tarihi açısından çok önemli bir dönemi yaşıyoruz. Emperyalist ABD’nin hegemonyasının zayıfladığı ve küresel liderlik kapasitesinin erozyona uğradığı ve çok merkezli/kutuplu bir dünyanın inşa olduğu bir süreç. ABD’nin bu gidişatı frenleyebilmek için attığı askeri adım Hürmüz Boğazı’na takıldı. 

Bunun birçok sonucu ortaya çıkmaya başladı. İşaret ettiğimiz “koz kartları” meselesi zorunlu sonuçlardan biridir. 

Ama daha önemlisi ve bu türden koz kartlarını sıra sıra düşürecek olanı ise şu: ABD’nin müttefiklerine açtığı “güvenlik şemsiyesinin” işe yaramadığı Körfez’de çok net bir şekilde görüldü. 

Bunun yansımalarını görmeye daha yeni başlıyoruz… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

İran’da askeri, Çin’de diplomatik yenilgi

ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin ziyaretinden önce Ufuk Ötesi’nde yaptığımız analizde, “Trump’ın İran’da yenilerek, zayıf bir elle Çin’e gittiğini” belirtmiştik. 

Trump İran’da askeri yenilgi alarak gittiği Çin’de, bir de diplomatik yenilgi aldı. 

Atlantik’te şımarık, Çin’de saygılı Trump

Trump, iki ay öncesine kadar Çin’e karşı çatışmacı bir dil kullanıyordu. Bu ziyarette Trump’ın çatışmacı dilinin yerini, işbirliği arayan çok ölçülü bir dil aldı. Trump birçok meselede Çin ile birlikte hareket etmeye istekli görüntü verdi. 

Birçok uluslararası gözlemci, Trump’ın Pekin’deki konuşmasını, “ilk kez devlet adamlığı profiline yaklaştı” diye yorumladı. Trump’ın saldırgan, kibirli, şımarık, üsttenci, ölçüsüz dilinin yerine, Pekin’de muhatabına çok saygılı ve kibar bir dili vardı.

Özetle Atlantik ve Ortadoğu başkentlerindeki şımarık Trump’ın yerine, Çin’in başkenti Pekin’de çok saygılı ve ölçülü bir Trump gördük. 

İran’ın ABD’ye verdiği ders

Trump’ın ruh hali düzelmiş değil elbette. Onu Pekin’de saygılı olmaya zorlayan güçtür; birincisi Çin’in büyük gücü ve ikincisi de İran’ın verdiği ders. 

Bu köşede daha önce “Trump Hürmüz’de battı” başlıklı bir analiz yapmıştık. Evet, Trump İran’da boyunun ölçüsünü aldı ve o ölçünün de etkisiyle, başka ülkelere davrandığı gibi Çin’e davranamayacağını gördü. 

İran’a diz çöktüremeyen ABD’nin, Çin karşısında eşitliği ve dengeli ilişkiyi kabul etmek dışında bir çaresi yok artık. 

Tukidides Tuzağı kaçınılmaz değil

ABD’nin güç kullanımı seçeneği elbette var ama bu bir çözüm ya da çare değil. Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping açık açık uyardı Trump’ı, “Tukidides Tuzağına” düşülmemesini, “o tuzağı aşarak büyük güç ilişkilerinde yeni bir paradigma oluşturulmasını” savundu. 

Nedir Tukidides Tuzağı? Antik Yunan tarihçi Thucydides, Atina ile Sparta arasında yaşanan Peloponez Savaşı’nın kaçınılmazlığını şu şekilde kaydetmişti: “Savaşı kaçınılmaz kılan şey, Sparta’nın yükselişi ve bunun Atina’da yarattığı korkuydu.”

ABD ve Çin aynı kaçınılmaz durumla karşı karşıya mı peki? Xi Jinping’in uyarısı bundan kaçınılabileceğine işaret ediyor. 

Tukidides Tuzağı, Batılı kodlara sahip ve hegemonik güç mücadelesi anlayışına dayanıyor. Bir ölçüde satranç gibi; rakibin şahı ele geçirilmeli.

Çin ise Batılı kodlara sahip değil, hegemonya karşıtı, hegemonik güç mücadelesini reddediyor. Diplomasisine satranç yerine go oyunu anlayışı yansıyor; yani rakibin hareket alanını daraltmayı esas alıyor. 

Buradan bakılınca, Çin’in geçiş sürecini savaşsız sağlamayı başarabileceği görülüyor. Çin yönetimi, zamana yayıyor, hareket alanını daraltıyor ve ABD’yi savaşı tercih edemeyecek duruma mecbur etmeye çalışıyor. 

İlk kez “çatışma” uyarısı

ABD’ye savaşı tercih etmemesi gerektiğini anlatmanın yollarından biri de savaşın maliyetini göstermektir. İran Küresel Güney adına, Asya adına iyi bir ders vermiş ve o maliyeti hissettirmiş oldu ABD’ye. Çin bunun üzerine “çatışma” uyarısı ekleyerek ABD’ye kesin bir sınır çizdi. 

Evet, Pekin’deki ABD-Çin zirvesinin en kritik konusu Tayvan’dı ve Xi Jinping ilk kez geleneksel Çin diplomasisini aşarak ABD’ye “çatışma” uyarısı yaptı. Xi Trump’a Tayvan konusu iyi yönetilmezse, iki ülke arasında çatışma yaşanabileceğini söyledi. 

Bu, bugüne kadar Çin’in ABD’ye Tayvan konusunda yaptığı en sert uyarıydı. 

Çünkü İran’da da görüldü ki ABD’nin en iyi anladığı dil, gücün dilidir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mayıs 2026

, , , , , ,

1 Yorum

Trump Çin’e yenilerek gidiyor

ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz Savaşı nedeniyle ertelediği Çin ziyareti, 14-15 Mayıs’ta olacak. Demek ki Hürmüz Savaşının en azından bu aşamasının sonu geldi. 

Çünkü Hürmüz Savaşı ya da ABD’nin İran’a saldırısı, son tahlilde ABD’nin Asya’ya saldırısının başlangıcıydı. ABD fırsat buldukça, Asya’ya karşı “silahlı siyaset” izlemeyi sürdürmek isteyecektir. Tabii İran’ın etkili yanıtı, ABD’nin fırsat koridorunu fazlasıyla daraltmış oldu.

Trump’ın eli zayıf

Hürmüz Savaşı’nın bu haliyle ABD’ye çok kritik bir yenilgi tattırdığı ortada. 

Bu ABD-Çin ilişkileri bağlamında şu anlama geliyor: Trump, ertelediği eski tarihe göre, şimdi Çin’e daha zayıf bir elle gidiyor. 

ABD İran’da yenildi, Trump İran’da siyaseten kaybetti. Bu, Trump’ın Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in karşısına daha zayıf oturması demek. 

Daha geniş planda ise anlamı şu: ABD Çin’e ticaret savaşını kazanamadı, ardından Trump’ın yaptırımları Pekin’in geri adım atmaması nedeniyle sonuç alamadı. 

Bunların üstüne İran’da yenilmiş bir ABD’nin Çin üzerinde baskı kurabilmesi artık düne göre çok daha zor.

Siyasi kaldıraçlar

Trump’ın Çin ziyaretinin zemini ekonomi-politik, öncelikli amacı da Çin’le ticareti dengelemek ve Çin’in ticaret kapasitesini sınırlayabilmek. 

ABD bunu sadece ekonomik araçlarla, yani gümrük tarifelerini artırmak benzeri araçlarla yapmıyor, aynı zamanda siyasi araçları kaldıraç olarak kullanmaya çalışıyor. 

Bu siyasi kaldıraçlar şunlar: Japonya ve Güney Kore’deki askeri varlığı, Filipinler ve Avustralya gibi ülkelerle Çin’e karşı işbirliği, Uygur kışkırtması ve Tayvan meselesi. 

Ancak ABD bu siyasi araçları bakımından da Hürmüz’de kan kaybetmiş oldu. 

Amerikan caydırıcılığı’ sorunu

İran’da yenilen, müttefiklerine açtığı güvenlik şemsiyesi işe yaramayan, müttefik desteği olmadığında bir bölge savaşını kazanamayan, stok yenileme zorluğu yaşayan ABD’nin elindeki kartları daha etkili kullanabilme kapasitesi zayıfladı. 

Örneğin “İran’a karşı Arap ülkelerindeki üslerini koruyamayan bir ABD, Çin’e karşı topraklarımızdaki üslerini nasıl korur” sorusu artık Japonların ve Güney Korelilerin gündemindedir. Bu ülkelerde ABD stratejisine eklemlenerek Çin’e düşmanlık yapılmasını savunanların eli zayıflıyor, Çin’le bağımsız ve iyi ilişki geliştirmek isteyenlerin eli güçleniyor.

Dolayısıyla ABD’nin İran’da yenilmesi, Washington’un Çin’e uygulamaya çalıştığı askeri çevreleme stratejisini zayıflatacaktır.

ABD’nin nafile Tayvan hamlesi

Gelelim asıl konuya, Tayvan’a. Çin için ABD’yle kurulacak her türden ilişkinin, yapılacak her türlü işbirliğinin ön şartı Tayvan’dır, “tek Çin” politikasıdır. Dolayısıyla konu Trump’ın ziyaretinin de parçasıdır. 

ABD resmen “tek Çin” politikasını kabul ediyor ama attığı imzalara aykırı olarak Tayvan’la farklı bir tür ilişki geliştirmeye çalışıyor. ABD Tayvan’ı bağımsız bir ülke olarak tanımıyor ama uydusu niteliğindeki çoğu ada devleti olan 11 ülkenin Tayvan’ı tanımasını sağlıyor. 

Tayvan’ı tanıyan tek Afrika ülkesi olan Esvati’ye bir “Tayvan lideri” gezisi planlandı. Bu gezi, Trump’ın Çin ziyareti öncesinde, Washington’un “Tayvan kartı elimde” mesajından başka bir şey değil. Tam da Tayvan’ın ana muhalefet partisi Kuomintang’ın lideri Cheng Li-wun’un Pekin’i ziyaret ederek Xi Jinping’le görüştüğü ve “barışın tohumlarını ekme” mesajı verdiği süreçte “Tayvan liderini” uluslararası sahaya çıkarmak, tipik bir Amerikan işi. 

Şu farkla ki Washington’un bu çabalarının artık koz değeri yok.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Dezenformasyon ağı

Bir süredir iddiam şu: Atlantik dünyasında devlet adamı/insanı erozyonu yaşanıyor. 

ABD’nin hali ortada: Psikiyatristler seçim sürecinde tam sayfa ilan vererek uyarmıştı, dünya şimdi yaşayarak görüyor Trump’ı.

Güney Amerika’daki liderlerde de erozyon yaşanıyor. Arjantin’in başındaki Javier Milei’nin ırkçılığı, nazi hayranlığı, soykırımcı İsrail’e desteği, bireysel silahlanmayı savunması yanında, devlet adamından ziyade bir TV şovmeni gibi hareket etmesi, en azından ülkesinin yarısı için büyük utanç oldu. 

Atlantik sisteminin çürümesi 

Atlantik’in Avrupa kanadı da aynı; belki de eski kıtadaki son devlet adamı/insanı Angela Merkel’di… 

Tacizleri ve partileriyle ünlü İtalya Başbakanı Berlusconi, sahte fatura ve telekulak skandallarıyla Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, bağış karşılığı devlete bürokrat atayan ve eşine kıyak makamlar bağlayan İngiltere Başbakanı Boris Johnson, üstüne kanal kurulup tv şovlarıyla parlatılan Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski…

Katar’dan rüşvet alan Avrupalı vekiller, video skandalları ortalığa saçılan Avrupalı bakanlar, altın klozetleri ve yolsuzluklarıyla halklarına ihanet eden Ukraynalı bakanlar, uyuşturucu kullanan Avrupalı siyasetçiler… 

Atlantik devlet adamlarının erozyonu, kuşkusuz Atlantik sisteminin çürümesiyle ilgili… 

Teröristleşen liderler

Uzun bir giriş oldu ama aslında konumuz bu değil, ikinci iddiam: Atlantik dünyası liderleri teröristleşiyor.

ABD liderliği doğrudan terör eylemlerine imza atıyor. İranlı Ordu Komutanı Kasım Süleymani’ye suikastten Venezuela lideri Maduro’yu evinden kaçırmaya, tekne batırmaktan uçak kaçırmaya son dönemde onlarca terörist eylemin emrini verdi ABD başkanları… 

İsrail liderlerinin ve emri uygulayanların yaptıklarına ise terör ve soykırım kelimesi eksik kalıyor. Binleri katlettiler, milyonları aç, susuz ve ilaçsız bıraktılar, yardıma giden teknelere saldırdılar, aktivistleri kaçırdılar, gazetecileri öldürdüler, resmi yetkililere suikast düzenlediler… 

Zelenski’den dünya liderlerine tehdit

Washington-Brüksel’e piyonluk yapan ve İsrail Başbakanı Netanyahu’nun en sıkı destekçisi olan Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski de terör eylemlerine imza atan isimlerden biri. CIA ve MI6 işbirliği ile yapılan sabotajlar, Kuzey Akım ve Mavi Akım boru hatlarına saldırılar, elektrik santrallerine sabotajlar…

Zelenski şimdi de açıkça Moskova’ya gidecek ülke liderlerini tehdit ediyor!

9 Mayıs, SSCB’nin Nazi’lere karşı zaferinin yıldönümü ve SSCB dağıldıktan sonra da Rusya başta eski SSCB üyesi ülkelerde kutlanıyor. 

Zelenski bu yıl Moskova’daki 9 Mayıs törenini kana bulamakla tehdit etti. Zelenski Moskova’ya gidecek dünya liderlerine “gitmenizi tavsiye etmiyorum” diye seslendi ve “Kızıl Meydan’a dron gönderebileceğini” söyledi. 

Hondurasgate skandalı

Bakınız, aynılar aynı yerdeler… 

ABD Başkanı Trump, İsrail Başbakanı Netanyahu ve Arjantin Cumhurbaşkanı Milei destekli “Latin Amerikan dezenformasyon ağı” ifşa oldu. 

İspanyol gazetelerinin yayımladığı ve “Hondurasgate” adını verdikleri skandal, uyuşturucudan hapis yatan eski Honduras Devlet Başkanı Hernandez’in soruşturmasındaki ses kayıtlarına dayanıyor. Buna göre Hernandez, Trump, Netanyahu ve Milei’den destek alarak, Meksika ve Veneuzela’daki sol hükümetleri hedef alan bir dezenformasyon haber sitesi kurmaya çalışmış. 

Konuyu Honduras Devlet Başkanı Asfura’ya anlatan Hernandez şöyle diyor: “Buradan, ABD’den yönetilecek bir hücre kuracağız. Böylece Honduras’tan izlenmeyeceğiz. Latin Amerika haber sitesi gibi görünecek.”

Hernandez devamında ABD yönetiminden nasıl destek aldıklarını anlatıyor, Milei’nin 350 bin dolarlık destek verdiğini söylüyor. Bunun üzerine Asfura da 150 bin dolar vereceğini belirtiyor. “Solun kanserini söküp atacağız” diye konuşuyorlar.

Ayrıntılar buraya sığmayacak kadar çok ve önemli. Şunu belirterek bitirelim: Soruşturmaya göre İsrail Başbakanı Netanyahu, Hernández’in serbest bırakılması sürecinde devreye giren uluslararası siyasi ilişkiler ağının parçasıydı!

Özetle, kimler kimleri nasıl da koruyor, kolluyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Mayıs 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Trump Hürmüz’de battı

ABD Başkanı Donald Trump, Hürmüz Boğazı’nı açmak üzere başlattığı “Özgürlük Operasyonu”nu 24 saat sürmeden durdurduğunu açıkladı. 

Uzun analizlere gerek yok. Trump’ın 24 saat dolmadan çark etmesinin nedeni, bu türden bir operasyonun başarı şansının olmamasıydı. 

İran’ın Hürmüz’ü ABD ve İsrail gemilerine kapatmasından beri çare arayan Trump yönetimi, ne NATO müttefiklerinden yardım alabildi ne “ablukaya abluka” taktiğiyle sorunu çözebildi ve ne de sözde özgürlük operasyonuyla… 

Daha vahimi de şu:

ABD’nin hedefleri fiyasko

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, “Hürmüz Boğazı’nın savaş öncesindeki statüsüne dönmesini istiyoruz” dedi. Haliyle Amerikalılar soruyor: “O zaman savaşa neden girdik?

Böylece bu sonuncusu da dahil, ABD yönetiminin açıkladığı hiçbir hedef gerçekleşmemiş oldu. Ne rejim değişikliği, ne halk ayaklanması, ne Kürtlerin harekete geçmesi, ne füze kapasitesinin imhası ne Tahran’ın siyasi iradesinin kırılabilmesi… 

Hepsi fiyasko, üstüne şimdi “Hürmüz’de savaş öncesi statüye dönme” hedefi ilan ediliyorlar. Ama ABD için acı tablo artık şudur: Yenildiler, Hürmüz’ü ele geçiremediler ve şimdi “bari eskisi gibi kalsın” diyorlar.

Hürmüz’ün statüsü

ABD, Hürmüz Boğazı’nın savaştan önceki statüsüne razıysa da İran pek razı görünmüyor. Önceki yazımızda da işaret ettiğimiz gibi Tahran Hürmüz Boğazı’nın nasıl yönetileceğini kritik önemde görüyor.

İran Meclis Başkan Yardımcısı Ali Nikzad’a göre “Hürmüz’ün yönetim biçimi petrolün millileştirilmesi kadar önemli”, İran Meclisi Bayındırlık Komisyonu Başkanı Muhammed Rıza Rızai’ye göre “Hürmüz Boğazı’nı yönetmek, nükleer silah elde etmekten daha önemli.”

Kim korsan?

ABD tam bir çaresizlik içinde ve bu da Trump ve diğer yöneticilerin açıklamalarına yansıyır. Örneğin ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun son açıklaması, ABD diplomasinin de nasıl tel tel döküldüğünü resmetti.

Rubio, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasının “uluslararası hukuka temelden aykırı” olduğunu savundu ve Tahran yönetiminin bu tutumunu “korsanlık” diye niteledi. Oysa iki gün önce ABD Başkanı Trump, tersine kendilerini “korsan” ilan etmişti: Gemilere yaptıkları operasyonu anlatırken, “Petrole el koyuyoruz. Çok kârlı bir iş. Korsanlar gibiyiz” demişti.

Hürmüz’ün kapatılmasının hukukuna gelirsek… ABD’nin İran’ı ezmek amacıyla savaş gemilerini Hürmüz Boğazı’ndan geçirmeyi kendine hak görmesi ama İran’ın kendini savunmak amacıyla Hürmüz’ü ABD ve İsrail’e kapatmasını uluslararası hukuka aykırı bulması, en hafifinden emperyalizmin ikiyüzlülüğüdür.

Rubio BM’den yardım istedi

Rubio’nun BM’yi göreve çağıran şu sözleri ise düştükleri çaresizliğin nasıl bir trajediye dönüştüğünü resmediyor: “BM’den İran’a, gemileri havaya uçurmayı durdurması, mayınları kaldırması ve insani yardım geçişine izin vermesi çağrısında bulunmasını istiyoruz. Eğer uluslararası toplum bunu çözemez ise o zaman BM sistemi ne işe yarıyor?”

– ABD BM’den İran’a karşı yardım istiyor. Peki İran’a saldırırken BM’ye danıştı mı? Tersine BM şartını ihlal etti.

– ABD, BM’den İran’a “gemileri havaya uçurmayı durdurma” çağrısı yapmasını istiyor.  Peki ABD saldırdığı 40 gün boyunca kaç gemi vurdu? Trump övüne övüne her gün İran gemilerini nasıl vurduklarını ekranlardan anlatmıyor muydu?

– ABD, İran’ın insanı geçişlere izin vermesi için BM’den yardım istiyor. Hangi insani geçiş? Körfez ülkelerindeki ABD üslerine silah ve mühimmat taşıyan gemiler insani geçiş mi yapıyor? ABD insani geçişlere çok duyarlıysa, önce ileri karakolu İsrail’in Gazze’ye insani yardım götüren gemilere saldırmasını önlemeli, Küba’ya uyguladığı ablukayı kaldırmalı!

Tam bir yalancılık ve ikiyüzlülük… 

Trump ilk kez doğru söyledi

Rubio’nun yalanları, Trump’ın yalanlarıyla yarışacak düzeydeydi kısacası. 

Hatta Trump, Rubio’nun yalanları sıraladığı gün, ilk kez bir konuda doğru söyledi: “Eğer İran, nükleer silaha sahip olsaydı bugün belki de burada olamazdık.”

Evet, en yalın gerçek budur: İran’ın nükleer silahı olsaydı, ABD İran’a saldıramazdı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Mayıs 2026

, , , ,

Yorum bırakın

Korsan Trump

İran Pakistan aracılığıyla ABD’ye 14 maddelik bir plan önerdi: Planın dört maddesi savaşın sona ermesinin ve yenilenmeyeceğinin garantisiyle, dört maddesi abluka ve Hürmüz Boğazı’nın açılmasıyla, üç maddesi yaptırımların kaldırılmasıyla ve üç maddesi de nükleer müzakerelerle ilgili.

Özetle Tahran yönetimi Washington’a üç aşamalı bir plan sunmuş oluyor: İlk aşamada savaşın bitirilmesinin ve yenilenmeyeceğinin garanti edilmesini istiyor. İkinci aşamada Hürmüz Boğazı’nı açması karşılığında, yaptırımların kaldırılmasını istiyor. Bunların ardından ise üçüncü aşamada nükleer müzakereye geçilmesini istiyor. 

ABD ise tersine önce nükleer anlaşmayı şart koşuyor. (ABD’nin şimdi aradığı ve razı olacağı bir nükleer anlaşmanın çok daha iyisinin Obama döneminde ABD ile İran arasında imzalandığını ama Trump’ın 2018’de o anlaşmadan çekildiğini önemle anımsatalım.)

Hürmüz nükleer silahtan önemli

İran, 14 maddelik bu planının dışında, bir de Hürmüz Boğazı için 12 maddelik plan hazırladı. İran Meclis Başkan Yardımcısı Ali Nikzad’ın açıklamasına göre geçişler şu şekilde planlıyor. : 

– İsrail gemilerinin Hürmüz Boğazı’ndan geçişine izin verilmeyecek. 

– İran’a düşmanca girişimde bulunan gemiler, savaş tazminatı ödemeleri karşılığında Hürmüz Boğazı’ndan geçebilecekler. 

– Diğer gemiler de İran Meclisi’nin çıkaracağı yasaya ve Tahran’ın izin ve kurallarına göre Hürmüz Boğazı’nı kullanabilecekler. 

İranlı yetkililere göre Hürmüz İran için kritik önemde: İran Meclis Başkan Yardımcısı Ali Nikzad’a göre “Hürmüz’deki gemi trafiği savaştan önceki gibi olmayacak” ve “Hürmüz’ün yönetim biçimi petrolün millileştirilmesi kadar önemli.” İran Meclisi Bayındırlık Komisyonu Başkanı Muhammed Rıza Rızai’ye göre ise “Hürmüz Boğazı’nı yönetmek, nükleer silah elde etmekten daha önemli.”

Abluka ve korsanlık

Hürmüz Boğazı’nın önemi ortada. Tahran Hürmüz Boğazı’nı ABD-İsrail bağlantılı gemilere kapattığı andan itibaren Washington yönetimi için kâbus başladı. Buna karşı bulabildikleri “çözüm” ise “ablukaya abluka” oldu. ABD İran’ın ablukasını, sonraki dış halkadan ablukaya aldı yani. 

Bunun ne kadar çalıştığı da tartışmalı. Zira ABD’nin ablukasına rağmen Çin başta bir çok ülkenin gemisi giriş çıkıp yaptı, yapıyor. 

ABD bu süreçte bazı tankerlere operasyon düzenleyerek caydırıcılık sergilemeye çalışıyor. ABD Başkanı Donald Trump ise bu operasyonları “Petrole el koyuyoruz. Çok kârlı bir iş. Korsanlar gibiyiz.” diye övünerek anlatıyor!

Trump’ın sözleri açıkça ABD’nin uluslararası denizcilik faaliyetlerine karşı işlediği suçların kabulü anlamına geliyor. Tahran yönetimi bu nedenle BM Genel Sekreteri ve üye ülkeleri bu korsanlığa karşı harekete geçmeye çağırdı.

Amerikan korsanlığı

Trump’ın sözleri ABD’nin suçlarına bir yenisini daha eklemiş oldu. 

Gerçi ABD uzun yıllardır denizde korsanlık yapıyor ama son dönemde korsanlık faaliyeti esas faaliyeti haline gelmiş durumda. Anımsayalım: Venezuela’nın petrol tankerlerine el koyup kendi limanına çekti, Venezuela’nın üçüncü bir ülkedeki uçağına el koydu, İngiltere ile birlikte Venezuela’nın altın ve döviz rezervlerine çöktü, Venezuela teknelerini vurdu, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu evinden kaçırıp New York’a götürdü. 

ABD bu türden gemiye, uçağa, altına, paraya çökme operasyonlarını İran başta başka ülkelere de yaptı. (ABD yönetiminin, Türkiye’nin parasını ödediği savaş uçaklarına el koyması ve parayı iade etmemesi de bir tür korsanlıktır.)

Korsanların sonu bellidir

Kısacası ABD için korsanlık, hırsızlık, haydutluk, hukuk dışılık artık sıradandır. 

Şu farkla: Emperyalizm ya hammaddesini ucuza alıp o ülkeye pahalı mal satarak sömürür, ya yatırım yoluyla büyük kâr transferleri yaparak sömürür ya da borçlandırıp bağımlı hale getirerek sömürür. Bunu iyi kötü sömürdüğü ülkeye bir hukuk dayatarak, yasaya bağlamaya çalışır.

Trump yönetimi ise emperyalizmin “açıktan hammadeye el koyarak sömürme” döneminin benzerini (ki orada da buna bir yasallık kılıfı uydurulmaya çalışılırdı) ama hegemonyası zayıfladığı için onun denizdeki korsanlık halini yani tam hukuksuzluk halini sergilemektedir.

Ama korsanlığın geleceği yoktur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Mayıs 2026

, , , ,

Yorum bırakın

ABD sahte zafere mi hazırlanıyor?

ABD Başkanı Donald Trump’ın sosyal medyadan paylaştığı şu mesaj, ABD’nin hegemonyasıyla birlikte, diplomasisinin de zayıfladığının somut işareti: “İran nükleer silahsızlanma anlaşması imzalamayı bilmiyor.”

Bu mesaj aynı zamanda Washington’un çaresizliğinin de ifadesi. Neden mi?

İran 2015’te imzalamıştı

İran 2015’te ABD’yle nükleer anlaşmayı imzalamıştı çünkü. Barrack Obama’nın başkanlığı döneminde imzalanan anlaşma özetle İran’ın nükleer programının sınırlanması karşılığında yaptırımların kaldırılmasını içeriyordu. 

Somutlarsak: İran’ın uranyum zenginleştirme oranı yüzde 3,67 ile sınırlanmıştı. (Nükleer silah için gereken oranın yüzde 90 olduğu düşünülürse, bu oranda anlaşmanın ABD için ne büyük kazanım olduğu görülür.) Öte yandan zenginleştirilmiş uranyum stoğu 300 kg ile sınırlanmıştı. Santrifüj sayısı azaltılmıştı. Yer altındaki Fordo tesisinin üretimden çıkarılıp araştırma merkezine dönüştürülmesinde anlaşılmıştı. 

Peki sonra ne oldu? Trump başkan olunca, Obama’nın imzaladığı o anlaşmadan 2018’de tek taraflı çekildi! Şimdi ise “İran nükleer silahsızlanma anlaşması imzalamayı bilmiyor” diye mesaj atıyor… 

Trump’ın açmazı

Trump sıkışmış durumda. Ne İran’a yeniden savaşı başlatabiliyor, ne de İran’ı kendi istediği şartlarda masaya oturtabiliyor. Trump bu açmaz nedeniyle ateşkesi sürekli uzatıyor…

Elbette bu ABD’nin yeni bir saldırı dalgasına hazırlık için zaman kazanma taktiği de olabilir. Ama günün sonunda ABD’nin yeni bir saldırısı da genel tabloyu değiştirmekten uzak görünüyor. Zira İran halkı birliğini ve direniş kararlılığını sürdürüyor, İran’ın füzeleri yanıt verme kapasitesini koruyor…

ABD istihbaratının çekilme hazırlığı

Reuters’in ABD’li yetkililere dayandırdığı şu haber, Washington’un savaştan çekilebileceğine işaret ediyor: Habere göre ABD istihbarat topluluğu, Trump’ın tek taraflı zafer ilan etmesi durumunda İran’ın hangi tepkileri vereceğini analiz ediyor. 

Reuters’e göre Trump zafer ilan ederek bölgedeki askerlerini çekerse, Tahran bu tabloyu tersine kendi zaferi olarak yazabilir. İşte istihbarat topluluğu, buna karşı önlem alabilmenin çalışmasında… 

İran o dişi söktü

Peki ortada Trump’ın tek taraflı zafer elde edebilmesini sağlayacak bir durum var mı? Yok. 

Tersine “Hürmüz savaşının yedi etkisi” başlıklı önceki yazımızda da incelediğimiz gibi ABD’nin siyasi kayıpları stratejik düzeyde… 

ABD istihbaratı, işte böylesi kötü bir durumu lehe çevirebilmenin çalışmasında özetle. ABD’den Atlantik’e ve oradan dünyaya yayılacak bir “sahte zaferi” nasıl propaganda edeceklerin çalışmasını yapıyorlar aslında… 

Peki, ABD’nin böyle bir işe hazırlık yapıyor olması bile savaşın 60 günlük asıl bilançosunun ne olduğunu ortaya koymuyor mu sizce?

”Medeniyet tek dişi kalmış canavardı”, İran işte “o dişi” söktü!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Nisan 2026

, , , ,

Yorum bırakın

Kirli ittifak: ‘İran’a karşılık Ukrayna’ pazarlığı

ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD’siz NATO’yu “kağıttan kaplan” ilan etmesi ve ABD’yi NATO’dan çekebileceği sözleri, Avrupalıları alternatif arayışlara itiyor. 

Bu arayışlardan birini dile getiren de eski Danimarka Başbakanı ve eski NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen oldu. Rasmussen The Telegraph’a verdiği demeçte bir nevi “Avrupa NATO’su” önerdi.

“İstekliler Koalisyonu”nu genişletme önerisi

Eski NATO Genel Sekreteri Rasmussen, Ukrayna’ya destek için oluşturulan “İstekliler Koalisyonu”nun Avrupa’nın savunma sorumluluğunu üstlenmek üzere genişletilmesini savundu. Rasmussen bu yapıya nükleer güç oldukları için İngiltere ve Fransa’nın öncülük etmesini istedi.

Bu ne kadar mümkün? Amacı ve yapısı nedeniyle, İstekliler Koalisyonu’nu doğrudan bir çeşit “Avrupa NATO’su”na dönüştürmenin en büyük sorunu, Ukrayna’dır. Trump yönetiminin Ukrayna’ya desteği azaltması nedeniyle Avrupalıların oluşturduğu bu grubun temel amacı Ukrayna’yı desteklemek. Grubu bu haliyle Avrupa NATO’suna dönüştürmek, Avrupa’yı bu kez  doğrudan Rusya’yla “açık savaş” içine sokar.

Rasmussen’den AB’ye Trump’la pazarlık önerisi

Eski bir genel sekreter olarak Rasmussen elbette öncelikle ve esas olarak NATO’yu, NATO’culuğu savunuyor. Hatta “Avrupa NATO’su” önerisinin altında bile aslında ABD’yle işleri düzeltme amacı var. 

Bir kere Rasmussen demecinde  açıkça “NATO’yu hâlâ Avrupa ve Kuzey Altantik güvenliğinin temel taşı olarak görüyorum” diyor. 

Daha önemlisi ise Rasmussen Avrupalı liderlere ABD’yle pazarlık öneriyor. Trump’ın İran’a karşı Avrupalılardan istediği desteğin karşılığında, Avrupalıların da Trump’tan istekleri olması gerektiğini savunuyor. 

Ve Rasmussen Avrupalı liderlerin Trump’a şunu demesini istiyor: “Ukrayna’ya destek dahil olmak üzere Avrupa ile ilişkilerinizi südürmeniz şartıyla size yardım etmeye hazırız.”

Böylece Rasmussen, ABD-İsrail ikilisinin İran’a karşı sürdürdüğü haksız ve hukuk dışı savaşa karşı çıkan Avrupalıları, Ukrayna karşılığında ABD’nin yanına hizalamayı amaçlıyor: ABD’nin Rusya’ya karşı Ukrayna’yı desteklemesi karşığında, Avrupa’nın da İran’a karşı ABD ve İsrail’i desteklemesi! Bu denli bir kirli ittifak önerisi yani Rasmussen’inki… 

Almanya’nın ABD ve İran kıyaslaması

Bu tip pazarlıklarla kurulacak kirli ittifakın pratikte iki amacı olur: İspanya gibi bu konuda ilkesel ve onurlu tutum sergileyen ülkelerle, Almanya gibi İran’ın gücü karşısında konuya dahil olmamayı seçen “gerçekçileri” zor duruma düşürmek… 

Şimdilik Almanya tutumunu sürdürüyor. Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in şu üç mesajı hem tabloyu analiz ediyor hem de sonucu bakımından Almanya’nın neden bu işin dışında kalması gerektiğini ortaya koyuyor:

1) “Amerikalıların bariz bir şekilde hiçbir stratejisi yok. Sadece içeri girmek yetmez, aynı zamanda oradan nasıl çıkacağınızı da bilmelisiniz. Şu an için Amerikalıların hangi stratejik çıkış yolunu tercih ettiklerini göremiyorum.”

2) “İranlılar çok yetenekli müzakere ediyor. İran yönetimi koca bir ulusu (ABD’yi) küçük düşürüyor.” 

3) “İranlılar bariz bir şekilde tahmin edilenden daha güçlüler ve Amerikalıların da bariz bir şekilde müzakerelerde ikna edici bir stratejileri yok gibi görünüyor.”

Avrasya Güvenlik Mimarisi ihtiyacı

Evet, AB’nin/Avrupa’nın ABD’ye bağımlılıktan kurtularak kendi savunmasını üstlenmesi doğrudur ama bunu Rusya’ya karşı savaş cephesini büyütmenin amacı olarak ortaya koyması yanlıştır ve felaketidir.

Güvenlik mimarisini Rusya karşıtlığı üzerine inşa eden bir Avrupa, çok merkezli bir dünyada, en zayıf merkez olarak kalır. 

Türkiye’nin ise Avrupa’ya jandarma yapılmak üzere AB üyesi yapılmadan Avrupa Güvenlik Mimarisi’ne dahil edilmesi, ulusal çıkarlar açısından felaket olur. 

Rusyasız bir Avrupa Güvenlik Mimarisi tasarlamak, yine ve daha büyük savaş riski demektir. Ama coğrafyadan hareketle Avrasya Güvenlik Mimarisi amaçlanırsa ve bunun gereği olarak hem Rusya’ya hem de Ukrayna’ya güvenlik garantisi sağlanırsa, bu, Türkiye, Rusya ve Avrupa için en iyi çözüm olur.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
29 Nisan 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin ‘Osmanlı 2.0’ mesajının anlamı

ABD Büyükelçisi Tom Barrack dışında kim “Türkiye ve İsrail liderlerinin karşılıklı sert söylemleri sadece siyasi retoriktir” dese, savcılıklar anında harekete geçerdi!

Ancak söyleyen ABD Büyükelçisi Barrack olunca, söyledikleri kamuoyunda sıkıntı yaratmasın diye yine görmezden ve duymazdan gelindi. İktidarın sözcüleri Barrack’a haddini bildirmedi. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Barrack’ın “persona nan grata” yani “istenmeyen adam” ilan edilmesini istemesi ise önemle not edilmeli.

Trump-Erdoğan ilişkisinin derinliği

Barrack’ın Antalya Diplomasi Forumu’ndaki konuşması, devletin ajansı tarafından da hakkıyla verilmedi, bu nedenle haliyle gazetelere de çok iyi yansımadı. 

Neden? Çünkü işadamı kökenli Tom Barrack, ABD’nin Türkiye planlarını açık açık dile getirdi. Bu “rahatlığının” nedenlerinden başında elbette Trump-Erdoğan ilişkisine duyduğu güven var. 

Nitekim konuşmasında bunu şu netlikte dile getirdi: “Son 16 ayda, ABD ile Türkiye ilişkilerinde son 15 yıldan daha fazla ilerleme kaydedildi.”

Barrack bu ilerlemenin unsurlarından biri olan Ankara’nın Hamas’ı ikna etme sürecini de konuşmasında, kimin kimi hangi saatte ne için aradığına kadar ayrıntılı anlattı.

ABD’nin monarşi önerisi

Barrack’ın konuşması daha çok monarşi mesajıyla öne çıktı. ABD Büyükelçisi Tom Barrack Ortadoğu’da demokrasilerin başarısız olduğunu söyleyerek “meşruti monarşi” ya da “merhametli monarşi” önerdi. 

Böylece Barrack emperyalizmin hedeflerini açıkça ortaya koymuş ve uzun yıllardır sürdürülen “demokrasi götürme” yalanının maskesini de çıkarmış oldu. (Nitekim Trump ve adamları, öncekilerden farklı olarak, bu türden maskelere hiç ihtiyaç duymuyorlar, ağızlarına geleni doğrudan söylüyorlar.)  

Peki nereden çıktı bu monarşi, hele de merhametli monarşi? İşte asıl mesele orada… 

Büyük İsrail – Büyük Türkiye

ABD Büyükelçisi Barrack’ın asıl dikkat çekici sözleri şunlardı: “Uyanıyorsunuz Tel Aviv’de, gazetelere bakıyorsunuz ve ne görüyorsunuz? Osmanlı İmparatorluğu 2.0’ın yeni bir versiyonunu görüyorsunuz. İşte İsrail şu anda Türkiye’nin olması gerektiği görüntüyü görüyor. Ve Türkiye’de sabah uyanıyor, İsrail 2.0’u görüyor.”

ABD Büyükelçisi Barrack’ın konuşmasının bütününe bakılınca, Osmanlı 2.0 ile İsrail 2.0, yani Büyük Türkiye ile Büyük İsrail, karşı çıkılan değil, amaçlanan bir ABD hedefi.

Ama bir şartla: Büyük Türkiye ile Büyük İsrail’in Ortadoğu’da ABD adına işbirliği yapması şartıyla… 

ABD adına bölge yönetimi

Barrack buna işaret ederken bir harita da çiziyor. Hazar’a, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Zengezur (Trump) koridoruna, Akdeniz’e, Suriye’ye, Körfez’e işaret ediyor. 

Bu konuşma önceki konuşmalarının da bütünleyeni. Anımsayacaksınız, bu köşede incelemiştik, Barrack iki kez “göreceksiniz, Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” demişti. 

İşte ABD Büyükelçisi Tom Barrack, Hazar-Akdeniz-Körfez üçgeninin, ABD adına Büyük Türkiye ile Büyük İsrail işbirliğinde “yönetilmesine” işaret ediyor özetle… 

Bunu ABD’nin ortaklarına sorumluluğu daha çok vererek Batı Yarımküreye yoğunlaşmayı esas alan yeni ABD stratejisine gönderme yaparak şekillendiriyor.

Ve asıl önemlisi…

Barrack’ın “Osmanlı 2.0” mesajı, NATO’daki alan kaydırma dönüşümü ve bunun uygulaması olan Akdeniz ve Ortadoğu’dan sorumlu Adana’daki yeni NATO Kolordu Karargâhı ile birlikte daha da anlamlı… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Nisan 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Trump’ın ablukası önce Atlantik’i vurur

Pakistan’daki 21 saatlik ABD-İran müzakeresi, ABD’nin savaşta alamadığını masada alma çabasına sahne oldu. İran, masada da ABD’ye istediğini vermeyince, ABD yeni bir “çareye” başvurdu: Abluka!

ABD Başkanı Donald Trump “Hürmüz Boğazı’na girmeye veya boğazdan çıkmaya çalışan tüm gemileri ablukaya alma süreci başlatacaklarını” ilan etti. 

Trump’ın Hürmüz çaresizliği

ABD açısından ne kadar vahim bir tablo: 

Hürmüz Boğazı zaten açıktı. ABD saldırınca, İran kapattı. 

Boğaz kapanınca enerji piyasaları altüst oldu. ABD bunu telafi edebilmek için rezervlerinden piyasaya petrol bile sürmeye mecbur kaldı. Ancak çare olmadı. 

Trump, Hürmüz’ü açabilmek için müttefiklerini yardıma çağırdı ama reddedildi. Sonra “Hürmüz benim sorunum değil, kim oradan petrol alıyorsa o açsın, Fransa açsın, İngiltere açsın, Çin açsın” dedi. Hatta Hürmüz’ü açmaya yardıma gelmiyorlar diye “NATO’dan çıkarım” şantajına bile başvurdu. 

Nihayetinde Trump Hürmüz’ü açamayınca İran’la müzakereye mecbur kaldı ama masada da beceremedi. 

Şimdi “ablukaya abluka” uygulama çaresine başvuruyor!

Tam bir çaresizlik…

ABD’nin abluka planı neden işe yaramaz?

Trump yönetimi, uygulayacakları deniz ablukasının Çin’i ve Avrupalıları vuracağını hesaplıyor. Çünkü bu ülkeler İran ve Körfez ülkelerinden petrol alıyor. Petrole erişimleri kesilince Çin’in İran’a baskı yapacağını, Avrupalıların da ABD’ye askeri destek vermek zorunda kalacağını hesaplıyorlar. 

Acaba öyle mi? Yoksa tersi sonuçlar mı üretecek?

Çin’in rezervi sağlam ve başka kaynakları da var. 

Avrupalılar ise ABD’ye destek vermeye mecbur olmayabilirler. Tersine ABD’nin bu hamlesi, ABD ile Avrupa arasındaki ağır sorunlara bir yenisini daha eklemiş olur ve Atlantik içindeki çatlak daha da büyüyebilir. 

Kısacası Trump-Rubio-Hegseth’in bu “çaresi” de diğerleri gibi ABD’ye çare olmayacak… 

ABD aslında kimlerle çarpışıyor?

ABD’nin Venezuela’ya saldırısı da İran’a saldırısı da sadece bu ülkelere saldırısı değildir. ABD bu ülkeler üzerinden Küresel Güney’le, Asya’yla, BRICS’le, Çin’le çarpışmaktadır aslında… 

ABD inişe geçen hegemonyasını koruyabilmek için, kurduğu düzenden kalanların üzerine oturabilmek için, aşınan liderlik kapasitesini sürdürebilmek için, kısacası inişini frenleyebilmek için saldırıyor… 

ABD rakiplerinin önünü kesebilmek için, rakiplerinin ticaretini boğabilmek için, rakiplerinin kaynaklara erişimini engelleyebilmek için saldırıyor… 

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, son açıklamasında bunu çırılçıplak ortaya koydu.

Rubio asıl hedefin Çin olduğunu söylüyor

Rubio, ABD’nin Venezuela’ya saldırısının asıl nedenini açıkladı: Venezuela’nın Çin, Rusya ve İran’la ilişkisi. 

1) Rubio, Venezuela petrol endüstrisinin ABD’nin düşmanları tarafından değil, ABD tarafından kontrol edilmesi için bu ülkeye saldırdıklarını söylüyor. 

Çin, Rusya ve İran, Rubio’nun iddia ettiği üzere Venezuela petrol endüstrisini kontrol etmiyordu, Venezuela’yla petrol ticareti yapıyordu. Rubio o ilişkiyi çarpıtırken kendi ilişki türünü sergilemiş oluyor: Venezuela petrol endüstrisini ABD kontrolünde tutmak!

2) Rubio, “Burası Batı yarımküre. Çin, Rusya ve İran’ın bizim coğrafyamızda ne işi var” diyor.

Dünyanın dört bir tarafında 180 askeri üssü olan, başkentlerin, hükümetlerin içine kadar girmiş emperyalist ABD, başkalarına “benim coğrafyama giremezsin, benim coğrafyamdaki bir ülkeyle ticaret yapamazsın” diyor. 

ABD’nin sahte müdahale gerekçeleri

Bu açıklamanın ortaya koyduğu gerçek şudur: ABD’nin herhangi bir ülkeye müdahalesini demokrasi, insan hakları, iyi-kötü yönetim üzerinden gerekçekelendirmek, ABD’nin emperyalist amaçlarının örtüsüdür. 

Buna Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de, Venezuela’da ve şimdi de İran’da aldanmak, elbette “aldanmak” değildir!

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
14 Nisan 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın