Mehmet Ali Güller
This user hasn't shared any biographical information
Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com
Katargate
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/04/2025
İsrail’deki Katargate skandalı, aslında Arap ülkelerini ve Türkiye’yi de ilgilendiriyor. Ama konu İsraillileri rahatsız ettiği kadar ne yazık ki Arapları ve Türkleri rahatsız etmiyor!
Önce bilmeyenler için Katargate skandalını anımsatalım:
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun yakın çalışma arkadaşlarının Katar’dan 2012 seçiminde 15 milyon dolar, 2018 seçiminde 50 milyon dolar para aldığı ortaya çıktı. Netanyahu’nun sözcüsü Eliezer Feldstein ile Netanyahu’nun danışmanları Jonathan Urich ve Srulik Einhorn’un aldığı paraların açığa çıkması İsrail’de kriz yarattı. Soruşturma başladı, Netanyahu’nun ekibi sanık sandalyesine oturdu ve tutuklandı. Dahası Başbakan Netanyahu da polise ifade vermek zorunda kaldı.
Netanyahu her ne kadar bunu siyasi rakiplerinin bir oyunu olarak sunsa da ses kayıtları ve itiraflar Katar-Netanyahu hükümeti ilişkisini ortaya koymuş oldu.
Ankara sessiz
İsrailliler, “Netanyahu hükümeti nasıl olur da Katarlı işadamları üzerinden para alırlar“ diye tepki gösterirken, Araplar, “Katarlı işadamı üzerinden İsrail’in soykırımcı hükümeti nasıl fonlanır” diye bir rahatsızlık duymuyor!
Filistin meselesinde “söylem düzeyinde” en ileri tutumu alan Türk hükümeti de sessiz. Ankara’dan “Katarlı işadamları üzerinden katil Netanyahu nasıl desteklenir” diye bir tepki gelmedi.
Filistin konusunda başından beri bölge ülkelerinin en azından bir kısmının aslında hiç de net bir tutumu olmadığı gerçeği, bu olayla birlikte bir kez daha görüldü. Filistin’in yenilgi tarihi, aynı zamanda bazı Arap ülkelerinin Filistinlileri satma tarihidir çünkü…
Katar İsrail’le ortak tatbikatta
Gelelim konunun bir başka boyutuna…
Yunanistan’da “Iniochos 2025” hava tatbikatı başladı. Ev sahibi Yunanistan dışında, katılımcıları arasında ABD, Fransa, İtalya, İspanya, Polonya, Karadağ ve Slovenya gibi Batı ülkeleri ile Hindistan var.
Ve İsrail de var. Ama daha dikkat çekici olanı Katar ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) de bu tatbikatta yer alması! Bahreyn ise Güney Kıbrıs ve Slovakya ile birlikte gözlemci. Katar F-15 uçaklarıyla, BAE Mirage 2000 uçaklarıyla İsrail’le ortak tatbikatta…
Gazze’de soykırım bitmedi, sürüyor ama Katar, BAE ve Bahreyn, İsrail’le birlikte tatbikat yapıyor!
Dikkat ederseniz tatbikattaki bu cephenin iki yönü var: Bu ülkeler hem Türkiye karşıtı Doğu Akdeniz’deki enerji işbirliği cephesini oluşturuyor ama hem de Hindistan-İsrail-Güney Kıbrıs üzerinden Avrupa’ya uzanan Kuşak ve Yol’a alternatif projenin ortaklarını biraraya getiriyor.
Türkiye’nin Katargate skandalı
Türkiye karşıtı bu cephede, AKP hükümetinin en önemli ortağı Katar da var yani.
Dolayısıyla tablo şudur: Türkiye’nin askeri, ekonomik, finans, hizmet, turizm ve medya şirketleri ve arazileri Katar’a “satılıyor”, AKP hükümeti Katar’la çok özel bir ilişki sürdürüyor, Katar Türkiye karşıtı Doğu Akdeniz cephesinde yer alıyor, Katarlı işadamı İsrail seçimlerinde Netanyahu hükümetini fonluyor, Katar İsrail’le ortak tatbikat yapıyor ve AKP hükümeti sessiz!
İşte asıl Katargate skandalı budur ve Türkiye açısından vahimdir!
AKP’nin Katarcılığı
Katar’a 23 yılda nelerin verildiğinin listesi için internette bir arama yaptığınızda, ne yazık ki ”Türk” sandığınız, “yerli ve milli” sandığınız pek çok markanın bile yıllar içinde adım adım Katarlaştığını göreceksiniz.
İktidarın uzun süre İsrail’le ticareti kesmekte ayak sürmesinin ve ancak kamuoyu baskısı karşısında ambargo uygulamak zorunda kalmasının nedenlerinden biri de demek ki bu Katarcılığıymış!
Ortadoğu’da ne yazık ki sahne ve arkası böyledir. İktidarların ne söylediği değil, ne yaptığı önemlidir. İktidarlar yaptıklarını örtmek için tersini söylerler. Katargate skandalı işte budur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Nisan 2025
Darbenin dış kaynağı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/03/2025
CHP Genel Başkanı Özgür Özel tarihi Maltepe mitinginde, ilk kez 19 Mart darbesinin dış kaynağına işaret etti: “19 Mart günü, yurtdışındaki belli odaklardan icazetli bir darbe planı hayata geçirildi” (cumhuriyet.com.tr, 29.3.2025).
Her ne kadar adını koymasa da, Özel’in “yurtdışındaki belli odak” ile kastettiğinin ABD Başkanı Trump olduğu anlaşılıyor. Bu durumda icazet de Erdoğan’ın 16 Mart’ta Trump ile yaptığı telefon görüşmesinde alınmış oluyor.
İmamoğlu’na operasyon ile üç gün öncesindeki o telefon görüşmesinin ilişkisini geçen hafta bu köşede “16 Mart – 19 Mart bağı” başlığıyla incelemiştim.
ABD’nin konuya bakışı
Umarız Özgür Özel’in bu saptaması, dış basına verdiği ”ideolojik zaaflı ve sorunlu mesajlara” bir son vermesine neden olur!
Zira ABD ve Avrupa için önemli olan demokrasi değil, çıkarlarıdır. Çıkarlarını uygulayan iktidarların politik yönelimi, emperyalistler için hiçbir zaman öncelikli değildir. “Liberal demokrasinin” kalesi emperyalist ABD bu nedenle onlarca yerde seçilmişlere karşı askeri darbe yapmış ama krallarla, emirlerle, diktatörlüklerle demokrasi kaygısı duymadan çalışmıştır.
Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio kendileri açısından esas olana işaret etti: “Türkiye’de istikrarsızlık görmek istemiyoruz. Trump’ın ilk yönetim döneminde Erdoğan ile çok iyi bir çalışma ilişkisi vardı. Bunu yeniden başlatmak istiyor” (cumhuriyet.com.tr, 28.3.2025).
Politik – toplumsal – gençlik hareketleri
29 Mart’taki Maltepe mitingi, birkaç nedenle tarihi nitelikteydi.
1) 2.2 milyon yurttaş, “egemenlik kayıtsız şartsız benimdir” diyerek, İmamoğlu’nun hukuku sorununu çoktan aşmış bir temel meselede, kendisini artık politik düzlemde aktör konumuna yükseltmiştir. Alandaki kitlenin dinamizminin temel dayanağı budur.
2) Toplumsal harekete dönüşmüş bu kitlenin gücü, Maltepe’nin bir final olmasını önlemiş, yeni bir başlangıç olmasını sağlamıştır. Özgür Özel, mitingden sonra sosyal medyadan yaptığı paylaşımda, “her çarşamba İstanbul’da, her haftasonu bir ilde miting yapılacağını” ilan etti.
3) Sürecin bu aşamasındaki başarı, üç hareketin yan yana gelebilmesinden kaynaklanmış görünüyor. Politik hareket(ler), toplumsal hareket ve gençlik hareketi aynı düzlemde buluşmuş ve birbirini etkileyerek güç toplamaktadır.
Tüketimden gelen gücün kullanımı
4) CHP liderliği, CHP’yi aştığını gördüğü bu büyük halk hareketi dalgasının başarı kazanmasının, “tüketimden gelen gücün” kullanılmasından geçtiğini hesaplıyor. İktidara yakın medya ile bazı markalara yapılan boykot çağrısının nedeni bu.
Bu, etkili olduğu için iktidar cephesi, boykotun demokrasiye, hukuka, haber alma-verme ve ifade özgürlüğüne aykırı olduğunu propaganda ediyor. RTÜK, TV kanallarına yapılacak boykota karşı barikat olmaya çalışıyor.
Oysa Erdoğan başbakan olduğu 2008 yılında Doğan Medya Grubu’nun televizyon ve gazetelerine karşı boykot çağrısı yapmıştı, “Bu gazeteleri evlerinize sokmayın, almayın” demişti. Dahası yöneticilerine “Kampanyayı başlatıyoruz, almayacağız. Hangi dilden anlıyorsanız o dilden konuşacağız” diye seslenmişti.
Aslında Türk milletini ayağa kaldıran nedenlerden biri de tam olarak budur: Çifte standart. Kendileri yaparsa hukuki, karşıtları yaparsa hukukdışı; kendileri için demokratik hak olan karşıtları yaptığında darbe oluyor!
Üretimden gelen gücün önemi
5) CHP liderliğinin, “tüketimden gelen gücü” politik, toplumsal ve gençlik hareketlerinin daha etkili olabilmesi için bir kaldıraç olarak kullanmak istemesi, elbette önemli bir çarpandır. Ancak asıl çarpan etki, “üreticiden gelen güç”tür. Dolayısıyla CHP liderliğinin, politik, toplumsal ve gençlik hareketlerini “üretimden gelen güç”le buluşturması, yani emek hareketleriyle birleştirmesi gerekir.
Çünkü…
Demokrasi dışarıdan gelmez, haklar yukarıdan verilmez. Dünyadaki mevcut demokrasi, burjuvazinin topluma verdiği haklarla değil, emekçilerin mücadelesiyle kazanılmış haklardır.
Bu nedenle CHP; dışarıdan medet ummadan, sadece Türk milletine dayanarak ve üretimden gelen gücün çarpan etkisiyle, erken seçimi hedeflemelidir.
Uzlaşma arayan, pazarlık eden kaybeder, kitle yeni liderlerle eninde sonunda tarih yazar…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Mart 2025
Üçüncü dalga
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/03/2025
24 Ocak’ta, gazetemizin kıdemli yazarlarından Zeynep Oral ile birlikte, Marmaris’te, Uğur Mumcu’yu anma toplantısındaydım. Konuşmalarımızı yaptıktan sonra, izleyicilerin sorularını yanıtlamaya geçtik. Çeşitli sorulardan sonra, bir izleyici, salonda gençlerin olmamasından şikayet etti; çoğunluk o şikayete katılıyordu.
Evet, salonda genç yoktu. Hatta neredeyse salondaki en genç isimler, CHP Muğla Milletvekili Gizem Özcan ile Marmaris Belediye Başkanı Acar Ünlü’ydü.
Gençliğe güven
Salona, şikayetlerinin yersiz olduğunu belirterek somut örnek verdim: “20 Mayıs 2013 günü, yine bu salonda toplanmış olsaydık, tablo pek farklı olmayacaktı ve sizler yine gençlerin olmamasından şikayet edecektiniz. Ama bir hafta sonra ne oldu? O şikayet ettiğiniz gençler, İstanbul’da Taksim Gezi Parkı’nda ortaya çıktılar ve bir ay boyunca Türkiye’nin dört bir tarafında ayaklandılar.”
Salondakiler hak vermiş görünüyordu. Devam ettim: “Gençlerin doğası böyledir, gençlerden umut kesmeyin, hele bizim gençlerimizden hiç kesmeyin. Çünkü bizim gençlerimiz, dünyanın en dinamik gençleridir, Jön Türk geleneğinin mirasçılarıdır. O miras ansızın yine ortaya çıkar. Biriktirirler, biriktirirler ve günü geldiğinde patlarlar, göreceksiniz.”
Gençlik yine öncü
Bugün yaşadığımız işte budur. Tele1 TV sunucusu Burçin Atılgan’ın ifadesiyle, pijamasını yerden kaldırmayan, bardağını masadan kaldırmayan “Z kuşağı” gençler, Türkiye’yi ayağa kaldırdı.
19 Mart günü, üniversitelerinin diploma iptal etme skandalına itiraz ederek önce Beyazıt’a, sonra Saraçhane’ye akan İstanbul Üniversiteli gençler, tarih yazdı, yazıyor…
“Akın var akın, güneşe akın” diyerek Saraçhane’ye akan gençler, CHP’yi de sonunda alanlarda siyaset yapmaya mecbur etti. Öyle ki CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Kimse bizden artık binalarda, salonlarda siyaset beklemesin. Bundan sonra sokaklardayız, meydanlardayız” demek zorunda kaldı.
Öyle ki gençliğin eylemciliği, CHP’nin her finalini yeni bir başlangıç olmaya zorluyor. Salonlarda, binalarda pas tutmuş CHP üst yönetimi ve milletvekilleri, Jön Türklerin devrimci ateşiyle paslarını atıp, alanlarda, meydanlarda büyük işler yapıyorlar.
Jön Türk geleneği
Üçüncü dalgadır bu. Jön Türkler, son 18 yılda, üç kez ayağa kalktı. İlkinde 2007’de “Cumhuriyet mitingleri” ile laik cumhuriyet için mücadele etti, ikincisinde 2013’te Gezi’de Haziran Ayaklanması ile demokrasi için ayağa kalktı, üçüncüsünde 2025’te Saraçhane Direnişi’nde özgürlüğü savunuyor…
Her üç Jön Türk dalgasını da lekelemek için ellerinden geleni yaptılar; camide içki içmekle, türbanlı bacının üstüne işemekle suçladılar, ekonomiye operasyon diye propaganda ettiler, çapulcu dediler, terörist dediler, turuncu darbeci dediler, dış güçler yönlendiriyor dediler…
Nafile. Jön Türklere Abdülhamit’in propaganda aygıtlarının suçlamaları da leke süremedi, Neo-Abdülhamit’in propaganda aygıtları da süremeyecek.
Pazarlık
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan ilginç bir çıkış yaptı: “Biz CHP’nin eylemci kitlesi değiliz. Bizim kendi meselemiz var, bu meseleyi de aşan. Biz toplumsal barışı örgütlemeye çalışıyoruz. Bizim bunları aşan ciddi bir yoğunluğumuz var. İmamoğlu ile mücadeleyi bizim üzerimizden yürütmesinler, biz İmamoğlu’nu desteklemedik, kent uzlaşısı başka bir şeydir.”
DEM, Saraçhane tutumunu bu sözlerle açıklıyor. Halbuki Saraçhane’deki kitlenin büyük çoğunluğu CHP’nin eylemci kitlesi değil zaten. Dahası mesele İmamoğlu da değil, mesele İmamoğlu’nun hukuku konusunu aşmış, “egemenlik kayıtsız şartsız milletin midir, değil midir” meselesi olmuştur.
DEM bu gerçeği görmüyor olabilir mi? Yoksa DEM’in Saraçhane’ye kısmi desteği, iktidarla yürüttüğü pazarlıkta elini güçlendirmek amacını mı taşıyor?
Döngü
Anımsayın: 2013’te BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş “Gezi’de hükümete yapılmak istenen darbeyi gördük, mesafe koyduk” demişti. Sonra MİT devreye girdi, Öcalan talimat verdi: “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın!” Ardından Taksim’e Öcalan posterleri, PKK bayrakları sokuldu, “Mustafa Kemal’in askeriyiz” diyen Türk bayraklı kitlenin yavaş yavaş Gezi’ye soğuması amaçlandı.
18 yılın, üç dalganın ve üç açılımın döngüsüdür: Jön Türklerin her direnişi, siyasal İslamcıların ağır bir saldırısına karşıydı. Siyasal İslamcıların her ağır saldırısı, PKK ile pazarlık süreçlerine paraleldi.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Mart 2025
16 Mart – 19 Mart bağı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/03/2025
İktidarın önünde, Türkiye’yi yarı-demokratik bir rejimle bile sokmayı başaramayacağı yeni bir stratejik görev mi var?
Sorunun daha net anlaşılması için anımsatayım: ABD’nin Türkiye’yi Irak için kuzey cephesi yapma talebine Ecevit hükümeti ve TSK direnmiş; Başbakan Yardımcıs Bahçeli’nin koalisyon hükümetini bozmasıyla erken seçime gidilmiş, Washington’un görevine talip olan AKP’nin seçimi kazanabilmesi için Atlantik sponsorlu kampanya yürütülmüş ve sonrasında da Türkiye’nin önüne ABD’nin 1 Mart 2003 tezkeresi konmuştu. Ancak Türkiye AKP’ye rağmen yine de direnmiş ve tezkere geçmemişti. Sonra BOP Eş Başkanı Erdoğan, başka bir yolla ABD’ye hava ve deniz limanlarını açmıştı. İşte Ergenekon ve Balyoz kumpasları, o gün ABD’nin Irak planına direnen Türk ordusunu, ABD tezkeresine karşı çıkanları, ulusalcıları, Kemalistleri ezme operasyonuydu, sonraki işlerin önünü açma operasyonuydu.
Trump’ın İran planı
ABD’nin şimdi de İran’ı hedef aldığı ama Irak, Libya ya da Suriye’den farklı olarak ağır bir baskılama/çevreleme stratejisi izleyeceği anlaşılıyor.
Trump’ın 1) Gazze planı, 2) Yemen’e başlattığı saldırı, 3) “yeni Suriye” inşası ve 4) İran’ı baskılama/çevreleme hedefi, bir bütün ve İsrail’in güvenliği içindir.
Trump, bu kapsamlı stratejisinde AKP hükümetini “kullanabileceğini” hesaplıyor. Washington’a göre Türkiye bu dört konunun üçünde belirleyici aktör durumunda; Gazze planı için Hamas üzerindeki nüfuzu, yeni Suriye inşasında çeşitli örgütler üzerindeki kontrolü ama daha önemlisi İran’ı çevreleme konusunda gücü ABD açısından kritik önemde.
Trump Erdoğan’la hangi konuda çalışacak?
Baştaki sorumuza dönersek, AKP hükümeti, bugünkü yarı-demokratik rejimle bile Türkiye’yi ABD adına İran macerasına sokabilir mi? İşte 16 Mart Trump-Erdoğan telefon görüşmesi ile 19 Mart’ta İmamoğlu’na yapılan operasyon arasındaki bağ, bu sorunun yanıtıyla ilgilidir.
Ne dedi Trump 16 Mart’ta Erdoğan’a: “Bölgesel politikalarımızda sizinle çalışacağız” (A. Selvi, Hürriyet, 21.3.2025). Nasıl yorumladı o görüşmeyi Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff: “Muhteşem ve dönüşümsel” (AA, 22.3.2025).
İşte Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Beyaz Saray’a giderek “dönüşecek” ilişki için imzalayacağı mutabakatlanın hazırlığı amacıyla Washington’da mevkidaşı Marco Rubio ile görüştü. Açıklamalardan Suriye’den Gazze’ye, Rusya-Ukrayna ateşkesinden Azerbaycan-Ermenistan barışına, Bosna-Hersek’ten Avrupa ve Karadeniz’e pek çok konunun ele alındığı anlaşılıyor. Bunları Trump’ın Erdoğan’a “sizinle çalışacağız” dediği “bölgesel ABD politikalarının” listesi diye de okuyabilirsiniz.
Ama asıl olan ayrıntıda…
İran’a karşı Türk-Kürt ittifakı
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında, “Suriye’nin, İran’ın istikrar bozucu faaliyetlerinin güzergahı olmayacağı” konusunda Rubio ve Fidan’ın mutabık kaldığı belirtildi. Anımsayın, Fidan birkaç hafta önce de İran’ı bölgedeki faaliyetleri nedeniyle hedef almıştı ve konu Ankara-Tahran hattında gerilime neden olmuştu.
Öte yandan AKP-MHP’nin Öcalan açılımı ile Suriye’deki HTŞ-SDG anlaşması arasında doğrudan bir ilgi var. Bu süreçte bazı Kürt yayın organlarında İran’a karşı tarihi Türk-Kürt ittifakına işaret edilmesi dikkat çekiciydi.
Bunları tanımlayan bir de “başarı” listesi var. Trump’ın Erdoğan’a “bölgesel politikalarımızda sizinle çalışacağız” demesinin duyurulduğu yazıda belirtilen, “Erdoğan’ın hamlesiyle dengeler değişti: Baas bitti, Şii hilali çöktü, Rusların sıcak denizlere inme rüyası sona erdi” listesi, Türk-Amerikan ilişkilerindeki yeni “dönüşümsel” sürecin yönüne işaret etmektedir.
Bu stratejinin çalışması, haliyle Trump için Türkiye-İsrail normalleşmesini de gerektirmektedir.
Eylemlerin iki yönü
Görüleceği üzere iktidar, ABD stratejisine eklemlenerek, bir büyük göreve hazırlanıyor. Bunun için içeride siyasetin yeniden dizayn edilmesi, ana muhalefet partisinin yeni sürece uygun şekilde dönüştürülmesi, ihtiyaca uygun bir anayasa hazırlanarak sınırsız başkanlık yolunun açılması ve yeni göreve uygun yeni rejim inşası gerekmektedir.
23 yıl önce masada Irak tuzağı vardı, 23 yıl sonra masada İran tuzağı var.
Dolayısıyla milyonlarca yurttaşın “İmamoğlu’nun hukuku” konusunu aşarak “tek adam rejimi”ne karşı yürüttüğü “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” eylemleri, aynı zamanda Türkiye’yi “ulusal dış politika” zeminine çekme eylemleridir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Mart 2025
Trump Erdoğan’la hangi konuda çalışmak istiyor?
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 25/03/2025
“Tek adam rejimi”ne karşı “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” eylemleri yapılırken dış politika yazmak, konuşmak, okumak zordur…
Ama bugün içeriyi de etkileyen bir dış politika konusunu dikkatinize getireceğiz: ABD’nin Ortadoğu’daki işleri…
Trump’ın Erdoğan’a mesajı
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Beyaz Saray’a gitmek istiyor, Beyaz Saray’da vereceği görüntü ile hem içeriye hem bölgeye mesaj vermek istiyor.
Trump’ın da Erdoğan’ın bu isteğine sıcak baktığı anlaşılıyor: Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, bu ziyaretin altyapısını oluşturmak için Washington’da.
Bu arada Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 16 Mart’ta ABD Başkanı Donald Trump’la bir telefon konuşması yaptı. İçeriği Ankara ve Washington tarafından detaylı paylaşılmadı ama Abdülkadir Selvi ana mesajı yazdı, hükümetten bir düzeltme gelmedi. Buna göre Trump Erdoğan’a şöyle demişti: “Bölgesel politikalarımızda sizinle çalışacağız” (Hürriyet, 21 Mart 2025).
Peki neydi ABD’nin bölgesel politikaları? ABD Ortadoğu’da önüne hangi işleri koyuyurdu? Türkiye’yle Ortadoğu’daki hangi işlerde birlikte çalışmak istiyordu?
Astana’ya veda mı?
İp uçları Selvi’nin yazısında var. Şöyle ki Türkiye, başardığı işlerin listesini ABD’ye sunuyor o yazıda: “Erdoğan’ın hamlesiyle dengeler değişti: Baas bitti, Şii hilali çöktü, Rusların sıcak denizlere inme rüyası sona erdi.” (Hürriyet, 21 Mart 2025).
Peki “Erdoğan’ın hamlesi Rusya ve İran politikalarını engelledi” demek, Ankara’nın Washington’a “Astana bitti” mesajı anlamına gelmez mi? Türkiye Astana’ya veda ediyorsa, bölgede Rusya ve İran’la işbirliği yapmak yerine ABD’yle işbirliğini esas alacağı anlamına gelmez mi?
Gelir. Bir dönüşüm olduğu ortada. Bunu ABD de görüyor. Nitekim Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, Trump-Erdoğan görüşmesini değerlendirdiği açıklamasında iki kavram kullandı: Muhteşem ve dönüşümsel. (AA, 22 Mart 2025).
Dönüşümsel, Astana’dan Washington’un politikalarına dönüş anlamı taşıyor belli ki…
S-400 – F35 dosyası
Astana’ya veda etmek ya da Astana’yı feshetmeden etkisiz bir platform olarak tutmak, haliyle Türkiye’nin İran ve Rusya’yla ilişkilerini olumsuz etkileyecektir, etkilemeye de başladı. Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’ın bölge politikalarını hedef alan sözleri Ankara ile Tahran arasında ince bir gerilime neden oldu geçen haftalarda…
Rusya’yla sahaya yansıyacak olumsuzluklardan birinin S-400 olma riski belirmiş görünüyor. Trump’a yakın Fox News, ABD yönetimi yetkililerine dayandırdığı haber analizde şöyle dedi: “Trump, iki tarafın, Türkiye’nin S-400’leri çalışamaz hale getirecek bir anlaşmaya varması halinde Türkiye’ye F-35 uçaklarını satma fikrine açık” (AA, 21 Mart 2025).
Trump, Türkiye-İsrail normalleşmesi istiyor
ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli işi İsrail’in güvenliğidir. İsrail’in güvenliği konusu ise birincisi İsrail’in genişlemesine, ikincisi de İsrail’in politikalarına itiraz edenlerin hedef alınmasına dayandırılmaktadır.
Dolayısıyla bugün pratikte İsrail’in güvenliği, İran’ın güvenliksizliği demektir.
İşte Trump’ın Erdoğan’la çalışmak istediği asıl Ortadoğu işi budur. ABD, İsrail’in güvenliği için, İran’a karşı Türkiye’nin merkezinde olduğu yeni bir cephe inşa etmek istemektedir. Çünkü Suudi Arabistan’ın merkezinde olduğu İran karşıtı cephe, Çin’in Körfez-İran barışını sağlamasıyla işlevsizleşti.
Trump bu amaçla, Türkiye-İsrail ilişkilerini normalleştirmek istiyor.
Dolayısıyla Mayıs ayında yapılması planlanan Trump-Erdoğan görüşmesi, Ankara’nın bölge politikaları açısından kritik önemdedir.
Türkiye kabul edemez
AKP Hükümeti, sıcak paraya ihtiyacının kritik düzeyde olması nedeniyle, Batı’yla çalışmaya hevesli.
Nitekim Avrupa güvenliğinde aktif rol almak istediğini açıkça ilan etti. Diğer yandan İngiltere’nin Ukrayna için oluşturmaya çalıştığı “Gönüllüler Koalisyonu”nda olmayı istediği de anlaşılıyor. Buna bir de ABD ve İsrail için İran’a karşı konumlanma eklenirse, bu Türkiye açısından vahim bir dış politika olur.
Yola Büyük Ortadoğu Projesi Eş Başkanı olarak çıkanlar için mümkün olsa da, bunlar Türkiye için kabul edilemez nitelikte işlerdir. Türkiye’yi Avrupa’ya jandarma, ABD’ye Ortadoğu’da ileri karakol yapmaya kalkmak, iç politikadaki mevcut basıncı daha da büyütecektir.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
25 Mart 2025
Sarayın kılıcı, halkın kalkanı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/03/2025
Günlerdir manşet atıyorlardı; yolsuzluk diyorlardı, milyarlarca lira diyorlardı, teröre 100 milyon dolar diyorlardı, PKK diyorlardı, FETÖ diyorlardı…
Sonuç? Savcılık iddianamesinin özeti şudur: Yüzde 80’i gizli tanık ifadelerinden oluşuyor, onlar da “ben görmedim ama birinden duydum” özetli dedikodular aslında.
Kalan yüzde 20 de “akrabalarınız arasında terör örgütü üyesi var mı” gibi hukuk dışı sorular ve bir takım siyasi suçlamalar.
Savcı var, sav yok
Günlerdir en fırtına koparılan konu örneğin, teröre 100 milyon dolar finansman sağlanması iddiası…
Bu süreci en iyi izleyen gazetecilerin başında gelen Ersin Eroğlu’ndan aktarayım: “Ekrem İmamoğlu, Emrah Şahan, Mahir Polat ve Mehmet Ali Çalışkan’ın şüpheli olduğu terör soruşturmasında emniyet ve savcılık ifadeleri ile hakimlik sorgusunu okudum. Bu isimler hakkında hazırlanan 58 sayfalık MASAK raporunu inceledim. ‘Teröre 100 milyon dolar’ manşetine dair ne soru, ne sorgu ne de bir delil vardı.”
Özetle, evet bir savcı var ama elle tutulur bir sav yok!
Başsavcılık açıklamasındaki o ifade
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması kararını şöyle duyurdu:
“Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülen soruşturmalar kapsamında nöbetçi Sulh Ceza Hakimliğince; Mali nitelikli soruşturma kapsamında şüpheli Ekrem İmamoğlu’nun suç örgütü kurmak ve yönetmek, rüşvet almak, irtikap, hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetmek ve ihaleye fesat karıştırmak suçlarından tutuklanmasına; Şüpheli Ekrem İmamoğlu hakkında ise üzerine atılı silahlı terör örgütüne yardım etme suçundan kuvvetli suç şüphesi bulunmakla birlikte mali nitelikli suçlardan zaten tutuklanmasına karar verildiğinden bu aşamada gerek görülmemekle talebin reddine karar verilmiştir.”
İmamoğlu’nun “mali suçlardan zaten tutuklu olduğu için bu aşamada terör örgütüne yardım suçundan tutuklanmaması” ifadesi, hukuken sorunludur ama daha önemlisi siyasal bir yön taşımaktadır.
Sarayın kılıcı
Yargı, bu ifadeyle, açıkça sarayın kılıcını, Demokles’in kılıcı gibi İmamoğlu’nun ve CHP’nin üzerinde tutmak istemektedir.
İmamoğlu’nun yolsuzluktan tutuklanıp, terörden tutuklanmaması, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) kayyum atanıp atanmamasını etkilemektedir. Karşı görüşler olsa da hukukçular çoğunlukla kayyum atanamayacağı görüşündedir.
Ancak Başsavcılık açıklamasındaki “bu aşamada gerek görülmeyen” tutuklama, aslında, “sonraki aşamalarda gerek görülebilir“ anlamına gelmektedir. Yani sarayın kılıcı, kayyum meselesi için sallanmaktadır.
Bunu, iktidarın CHP’ye pazarlık teklifi diye okumak mümkün. Bu ifade, siyaseten “İmamoğlu’nun tasfiyesi karşılığında İBB’nin CHP’ye bırakılması ve CHP Kurultayı’na engel çıkarılmaması” teklifi anlamına gelebilmektedir. Bu ifade, aynı zamanda siyaseten “kitleyi alanlardan çek, İBB’yi al” teklifi anlamına da gelebilmektedir.
Halkın kalkanı
O ifadenin “Saraçhane cephesi“ açısından okunması ise şöyledir: Alanlara çıkan kitlelerin henüz potansiyelinin çok altındaki dört günlük gücü bile süreci etkiledi. Bunu sarayın kılıcına karşı halkın kalkanı diye de ifade edebiliriz.
Zira, Saraçhane başta Türkiye’nin dört bir tarafında meydanlara çıkan kitlelerin meselesi İmamoğlu’ndan çok, el konulmaya çalışılan iradeleridir. İmamoğlu’nun hukuku, milli egemenlik ve halk iradesi sorununun tetikleyicisi olmuştur.
Dolayısıyla sarayın pazarlık teklifi, “Saraçhane cephesi” açısından yok hükmündedir. Tersine, halkın kalkanının sarayın kılıcını püskürteceğinin işaretleri vardır. Alanlarda demokrasi mevzisini koruma kararlılığını sürdürebilmek, tutuklananların serbest kalmasını sağlayacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Mart 2025
Turuncu darbe değil kırmızı savunma
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/03/2025
Ekrem İmamoğlu’na operasyonu doğru okuyan kitleler tüm Türkiye’de ayağa kalkmış durumda. Öyle ki bu durum CHP üst yönetimini bile alanlarda olmaya mecbur etti.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in “Kimse bizden artık binalarda, salonlarda siyaset beklemesin. Bundan sonra sokaklardayız, meydanlardayız” çıkışı, 23 yıl sonra tarihi önemdedir. Bunca yıl alanlardan uzak olmaya özel gayret sarf etmiş bir partinin, bu gecikmiş halkla birleşme çizgisini kararlılıkla uygulayıp uygulayamayacağı kritik önemdedir.
İki renk arasındaki üç temel fark
Kitlelerin kararlılığı, İktidar cephesini endişelendirdi. Özel çevreler ve kalemler hemen harekete geçirildi. Gezi döneminde olduğu gibi kitle hareketini karalamaya, terörle ilişkili göstermeye ve “renkli devrim – turuncu darbe” diyerek lekelemeye çalışıyorlar. Hatta Ergenekon-Balyoz kumpaslarında rol alan bazıları, “çocuklarınızı sokağa bırakmayın, MİT takip ediyor” diyerek korku iklimi yaratmaya çalışıyor.
Gezi de bugünkü kitle eylemleri de turuncu darbe değildir, kırmızı savunmadır. Turuncu darbe ile kırmızı savunma arasında üç temel fark vardır:
1) Turuncu darbede, yapıldığı ülkelerde de görüldüğü üzere, kitlelerin elinde mavi AB bayrakları ve turuncu falamalar vardır. Gezi ve bugünkü eylemler, Türk bayraklarıyla gelincik tarlası gibidir, kıpkırmızıdır.
2) Turuncu darbede, yapıldığı ülkelerde de görüldüğü üzere, kitlelerin içinde, güvenlik güçlerini hedef alan silahlı özel yapılar vardır. Gezide ve bugünkü eylemlerde kitlelerin elinde bayrağı, maskesi, limonu vardır. (Halk hareketlerindeki kimi aşırılıkları, kimi provokasyonları, turuncu darbelerdeki silahlı eylemlerle karşılaştırmak büyük aldatmacadır.)
3) Turuncu darbede, ABD ve AB lehine siyasal konumlanma vardır; kırmızı savunmada ise cumhuriyet, demokrasi ve özgürlükler savunulmaktadır. Turuncu darbedeki özneler Soros’un fonlu elemanlarıdır; kırmızı savunmadaki halk ise Mustafa Kemal’in askeridir, en iyi üniversitelerin parlak öğrencileridir, emekçilerdir, aydınlardır…
Terörle asıl kim işbirliği yapıyor?
Alanlara çıkanları hedef alan bir başka propaganda ise klasik terör suçlamasıdır. Gerçi Yargıtay’ın bile Anayasa Mahkemesi üyelerini daha geçen yıl “terör örgütlerinin söylemleriyle uyumlu” diye suçlayarak haklarında Başsavcılığa suç duyurusunda bulunduğu şartlarda, bu türden suçlamanın eski ağırlığı kalmamıştır ama çaresizlik içinde yine de denemektedirler.
İmamoğlu ve gözaltına alınan 106 kişiyi PKK terörüyle işbirliği yapmakla suçlamak, öyle çaresiz bir girişimdir ki panzehiri doğrudan iktidarın kendisidir.
AKP’nin döne döne PKK ile işbirliği yapmasını barış, CHP’nin yerel seçimde DEM ile ittifak yapmasını ise terör diye yaftalamaya çalışmaları nafiledir.
AKP-MHP’nin DEM’lileri İmralı, Kandil, Barzanistan’da arabulucu olarak kullanmasını barış, CHP’nin DEM’lilerle seçim ittifak yapmasını ise terör diye yaftalamaya çalışmaları nafiledir.
Bu iddiayı, ekranlarda açılım propagandası yapan kimi yorumcular bile savunamamaktadır.
Kim Amerikancı?
Bir de komplo teorileri var. İmamoğlu’nu bazıları İsrail’in adamı, bazıları İngiltere’nin adamı, bazıları da ABD’nin adamı ilan ediyorlar.
İmamoğlu elbette son tahlilde siyaseten tıpkı CHP gibi Batıcıdır, ekonomi programı da neoliberal programdır ama herhalde pratik önemi bakımından Erdoğan’dan daha Batıcı değildir!
ABD Başkanı Donald Trump’ın, daha yeni Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Bölgesel politikalarımızda sizinle çalışacağız” dediği şartlarda, İmamoğlu’nu “küreselcilerin projesi” ilan etmek türünden propagandalar da işlevsizdir.
Gezi’nin iki dersi
Gezi’nin iki önemli deneyimidir:
1) Halk hareketini doğru hedefe yönlendirecek doğru liderlik ve doğru program olmazsa, zamanla sönümlenir ve enerji boşa gitmiş olur.
2) Sistem, kitlelerin eylemlere soğuması için özel operasyonlara ve kışkırtmalara imza atar. Bu türden faaliyetlere karşı önlem almak, ilerleyen günler için kritik önemdedir.
Bugün ayağa kalkan kitleler, İmamoğlu’nu savunmaktan çok, Türkiye’yi, cumhuriyeti, demokrasiyi, özgürlüğü savunmaktadır. Bu savunma, kimsenin turunculaştıramayacağı kırmızılıktadır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Mart 2025
Yeni rejim inşası darbesi
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/03/2025
Gezi üzerinden “anayasal düzeni ortadan kaldırmak”, kent uzlaşısı üzerinden “terör” ve İBB şirketleri üzerinden “yolsuzluk“ iddiasıyla Ekrem İmamoğlu başta 106 kişiye yapılan 19 Mart operasyonu, gerçekte yeni rejim inşası darbesidir.
Bunu çeşitli muhalefet çevreleri içinde hâlâ anlamayanlar var; hâlâ yatay geçiş diyorlar, hâlâ şu harcama diyorlar, hâlâ şu isim diyorlar. Ergenekon-Balyoz kumpaslarında da yaşadık; orada da hukuk dediler, şu isim dediler, bu dosya dediler, AKP’nin oltasına düştüler.
Mesele diploma, hukuk, yolsuzluk, terör, anayasal düzeni değiştirme vs değildir, mesele bunlarla suçlayıp, toplumu körleştirerek, muhalefeti dönüştürerek yeni rejim inşası için yeni anayasa ve sınırsız başkanlık yolunu açmaktır.
Terör ve anayasal düzen konusu
AKP’nin “yaptığının tersini söyleyen, söylediğinin tersini yapan” çizgisi ve yasa torbasına “iyiyi”, operasyon torbasına “kötüyü” koyan taktik tuzağı, bir muhalif avlama yöntemidir, ne acı ki hâlâ yutulabilmektedir.
106 kişiye operasyon torbasında, gezi ile anayasal düzeni ortadan kaldırma suçlaması var. Tersine, gezi, anayasal düzeni savunuyordu; nitekim geziyi aşan AKP anayasayı değiştirdi, parlamenter sistemi yıktı, anayasal düzeni değiştirdi ve yeni rejim inşa etmeye çalışıyor.
106 kişiye operasyon torbasında terör suçlaması var; CHP’nin İstanbul’da DEM ile yaptığı “kent uzlaşısı” ittifakını terörle işbirliği ve “PKK’ye yardım” sayıyorlar. Tersine, İstanbul belediye seçiminde “Kürtler CHP’ye oy vermesin” diye PKK’nin başı Öcalan’ı konuşturarak kendileri terörle işbirliği yaptılar. Tersine, şu anda “kurucu önder” ilan ettikleri Öcalan ile DEM’i “dönüştürüp” yeni anayasa – sınırsız başkanlık operasyonunda kullanmaya çalışıyorlar.
Tuzak reçeteler
Bu operasyonlar ve Erdoğan-Bahçeli-Öcalan açılımı aynı hedefin gereğidir: Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığını engellemek, muhalefeti zayıflatmak ve dönüştürmek, Öcalan’a taviz verip iç siyaseti dizayn etmek, yeni anayasa yapabilme sayısını bulmakta DEM’i kullanabilmek, DEM seçmeninin oyuyla sınırsız başkanlık kazanarak yeni rejim inşasını başarmak…
Meselenin bu olduğunu göremeyip hâlâ hukuk diyenler, hâlâ yatay geçiş ve diploma diyenler, hâlâ yolsuzluk diyenler, bari sunulan “çare” tuzaklarıdan öğrensinler; CHP’nin AKP ile anayasa değişikliğinde uzlaşarak operasyonlardan kurtulabileceğini tavsiye eden kumpas aparatlarına dikkat etsinler.
Ne yapmalı?
AKP’yi normal bir siyasi parti olarak değerlendirerek, onunla helalleşme ve normalleşme yöntemleriyle yarışabileceğini sanmanın faturası ödeniyor aslında.
Hadi önceki aşamaları geçelim ama bu son aşamayı, yani Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’i tutuklayarak başlatılan aşamayı bile tam olarak kavrayamadılar. Saray, tepkinin ölçüsünün zayıflığını görerek adım adım devam etti. Beşiktaş, Beykoz diyerek ilerledi ve sonuçta İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne kadar uzandı. Ve ne yazık ki CHP’nin tepkisinin ölçüsüne göre, tıpkı Ergenekon-Balyoz kumpaslarındaki gibi, yeni dalgalar da olası…
CHP’nin bu operasyonlara karşı izlediği sistem içi mücadele yönteminin başarısızlığı ortada. Sadece televizyonlara çıkıp konuşarak, parti binasında basın toplantısı düzenleyerek, TBMM grup toplantısında şikayet ederek, bu operasyonlar durdurulamaz. Kafanın önce sistemin dışına çıkarılması gerekir; demokratik kitle örgütleriyle birleşme, halkla bütünleşme, alanlarda demokrasi mevzisi inşa etme hedeflenmelidir.
Bazı CHP’li yöneticilerin 19 Mart darbesinden sonra bu yönde mesajlar vermesi, umut vericidir, bakalım…
Ve bitirirken önemle belirteyim: Ekrem İmamoğlu’na bu operasyon, aynı zamanda iktidarın onu (ya da Mansur Yavaş’ı) yenemeyeceğini anlamasının ve korktuğunun göstergesidir. İş, ana muhalefetin bu krizi iyi yönetebilmesine bağlıdır artık.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Mart 2025
Trump Güney Afrika’yı neden hedef aldı?
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 19/03/2025
ABD ile Güney Afrika arasında bir süredir derinleşerek süren bir kriz yaşanıyor. Krizin biri doğrudan, diğeri arka planda iki nedeni var.
Doğrudan neden ile başlayalım:
Siyahların kamulaştırma programı
Güney Afrika Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa, 24 Ocak 2025’te “Toprak Kamulaştırma Yasası”nı imzaladı. Güney Afrika yönetiminin amacı, bu yasayla, apartheid (siyahlara karşı ırk ayrımına dayalı rejim) döneminden kalan toprak mülkiyeti eşitsizliğini bir parça giderebilmek.
Beyaz Saray’da göreve başlamasından 4 gün sonra Güney Afrika’nın bu kararına karşı harekete geçen ABD Başkanı Donald Trump, bu ülkeyi hedef alan açıklamalar yaptı, “siyahların beyazların mülklerine el koyduğunu” belirterek, “siyahların ırkçılık yaptığını” bile savundu, ilk etapta bu ülkeye sağlanan fonları askıya aldı.
Devrim programı
”Mülke el koyma” karşısında demokrat(!) kesilen Trump’ın yönettiği emperyalist ABD, Rusların mallarına çöküyor, Venezuella’nın altınlarına, petrol taşıyan gemisine, satın aldığı uçaklara el koyuyor, Türkiye’nin satın aldığı uçakları vermiyor, üstelik parasını da iade etmiyor, İranlılara, Libyalılara, Suriyelilere, hedef gördüğü herkese zorbalık yapıyor.
“Toprak reformu” sadece “beyaz üstünlükçü” Trump’ın değil, tüm kapitalistlerin kabusudur. Zira “toprak reformu” aslında bir devrim programıdır.
Güney Afirka’daki toprak reformu ise zaten gecikmiş bir konu. 1948-1994 arasında uygulanan apartheid rejimi, özü itibariyle beyazların siyahları sömürmesine dayalı bir rejimdi. 1994’te hukuken son bulduysa da etkileri ekonomiden kültüre, pek çok alanda sürüyor.
Ülke nüfusunun yüzde 9’unu oluşturan beyaz azınlık, işlenebilir toprakların yüzde 75’ini elinde bulunduruyor. Görüleceği üzere mesele kaba bir el koyma değil, adaleti yerine getirme işlemidir.
Nitekim 24 Ocak 2025’te imzalanan yasa, her toprağın kamulaştırılması anlamına gelmiyor. Yasa, hükümete belirli durumlarda, özellikle aktif olarak kullanılmayan veya spekülatif amaçla tutulan arazileri, kamu yararına tazminatsız kamulaştırma yetkisi veriyor.
Kamulaştırma gecikmiş bir haktır, toprakları asıl sahiplerine döndürme işlemidir, tazminatsız olması meşrudur, zira beyazlar siyahların topraklarından uzun yıllar boyunca büyük kazançlar elde ettiler.
ABD büyükelçiyi “istenmeyen kişi” ilan etti
Trump hükümetinde önemli görevleri olan Elon Musk’ın da Güney Afrika doğumlu olması, emperyalist ABD ile Güney Afrika arasındaki krizi daha da ilginç kılıyor.
Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, “topraklara el koyduğu için Güney Afrika’nın Johannesburg kentinde 21-21 Şubat’ta düzenlenecek G20 Zirvesine katılmayacaklarını” ilan etti.
Ardından ABD, Güney Afrika’nın Washington Büyükelçisi Ebrahim Rasool’u “istenmeyen kişi” ilan etti. Rubio, Güney Afrika Büyükelçisini beyazlara karşı ırkçılık yapmakla ve ABD’den nefret etmekle suçladı ve artık ABD’de yeri olmadığını ifade etti.
ABD’nin asıl rahatsızlığı
Gelelim emperyalist ABD’nin Güney Afirka karşıtlığının arka plandaki nedenine…
Güney Afrika, çok kutuplu dünya inşasında Küresel Güney’i temsil eden çok önemli bir aktör olarak öne çıkmış durumda.
Çin, Rusya, Hindistan ve Brezilya ile birlikte BRICS’in üyesi olan Güney Afrika, özellikle İsrail’in Gazze soykırımına karşı dünyada en aktif tutum alan ülke oldu. İsrail’i Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırımla suçlayarak dava açan ülke Güney Afrika oldu. Güney Afrika’nın İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’yu hedef alan haklı ve öncü tutumu, emperyalist ABD’yi elbette son derece rahatsız etti.
Diğer yandan Güney Afrika’nın 10 Afrika ülkesiyle birlikte bir heyet kurarak hem Kiev’e hem Moskova’ya barış elçiliğine soyunması, bu ülkenin yine Küresel Güney içindeki öne çıkan rolüne işaret ediyordu.
Kısacası Güney Afrika, toprak reformuyla, İsrail’den hesap sormasıyla, çok kutupluluk inşasında aktif tutum almasıyla ABD için zaten ”rahatsızlık veren ülke“ konumundaydı.
Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tammy Bruce, dünkü basın toplantısında baklayı ağzından çıkardı ve ABD’nin bu rahatsızlığını ortaya koydu: ”Güney Afrika, ABD ve müttefiklerine karşı saldırgan bazı tutumlar benimsedi. Buna, Hamas’ı değil İsrail’i Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırımla suçlamaları da dahil. Aynı zamanda İran’la ticari ve askeri ilişkilerini geliştiriyorlar.”
Özetle, kara kıta, beyaz efendilere hadlerini bildirmeyi sürdürüyor…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
18 Mart 2025
Cumhurbaşkanlığı çarpışması
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/03/2025
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en sert cumhurbaşkanlığı çarpışmasını yaşıyoruz. Sertliğin derecesi üç nedenle arttı: Erdoğan’ın rakibinin gücü, Erdoğan’ın meşruiyet sorunu ve meselenin seçim değil rejim konusu olması.
Açalım:
Rakibin gücü
Gündemdeki diploma konusuyla başlayalım. Diploma konusu aslında bir hukuk konusu değil, İmamoğlu’nun adaylığını önleme operasyonudur.
Neden? Çünkü Erdoğan’ı 23 yılda yenen, hem de üç kez yenen tek isim Ekrem İmamoğlu’dur. İktidar bu nedenle İmamoğlu’nu bir kaç cepheden birden sıkıştırmaya çalışıyor.
Kuşkusuz İmamoğlu’nun adaylığını bu şekilde kesmek, Erdoğan’a umduğunu vermeyebilir, ters tepebilir. Saray bu nedenle “İmamoğlu’nun kolunu kanadını kırma” operasyonu uyguluyor. Yani aday olması engellenemezse, yıpratılmış bir aday konumuna düşürülmesi isteniyor. İşte CHP’li belediyelere, İmamoğlu’nun yakın çalışma arkadaşlarına, İBB birimlerine yapılan operasyonlar İmamoğlu’nun itibarını zayıflatmaya çalışma operasyonlarıdır. Ayrıca CHP ve medya içinden “adam devşirme” operasyonları, CHP içinde ikilik yaratmak içindir.
Siyasi rehinler
Konumuz CHP’nin çizgisi, Özgür Özel’in normalleşme diyerek yola yanlış taraftan girmesi ya da İmamoğlu’nun ideal aday olup olmaması değildir. Bu konuda ne düşündüğüm, Ufuk Ötesi’nin arşivinde var.
Konumuz bugün, sınırsız başkanlıkla yeni rejim inşası için sarayın nasıl bir mücadele yürüttüğüdür.
Osman Kavala’dan Ümit Özdağ’a, Ahmet Özer’den Selahattin Demirtaş’a, içerideki pek çok aktör, cumhurbaşkanlığı çarpışmalarının siyasi rehinlerdir.
Ve evet, Erdoğan, muhalefetin de etkisizliğiyle, bu çarpışmayı şu ana kadar getirebildi. Baksanıza, dün “Seni başkan yaptırmayacağız” diyerek siyasi rehin durumuna düşen Demirtaş, bugün “Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan’ın başarılı olabilmesi için elimden gelenin fazlasını yapacağım” deme durumunda. Arada Erdoğan’ın “Edirne’deki (Demirtaş), İmsarlı’dakine (Öcalan) hesap verecek” demişliği de var.
Meşruiyet sorunu
Cumhurbaşkanlığı çarpışmasının daha da sertleşmesinin ikinci nedeni, meşruiyet sorununun ağırlaşmasıdır. Erdoğan, anayasa hukukçularının da önemle belirttiği gibi, Anayasa’ya aykırı olarak üçüncü kez “seçilmiş” durumda. Bu, Erdoğan açısından özellikle “içeride” zaten bir meşruiyet sorunu yaşatıyor.
Ancak bunun zorla dörtlenmesi, dışarıda da meşruiyet sorununa dönüşecektir. Devletlerarası hukukun ayaklar altına alındığı, Trump’ın Zelenski’yi meşru görmediğini açıkça ilan edebildiği, yazılı kuralların bile takılmadığı bir süreçte, Erdoğan’ın anayasayı değiştirmeden zorla dördüncü kez seçilmesi, hem Erdoğan için risk ama hem de Türkiye’den taviz koparmak isteyenler için koz olacaktır.
Erdoğan bu nedenle yeni bir anayasa ile yeniden ve hatta bu kez sınırsız seçilme hakkı kazanmak istiyor. Bahçeli’nin koçbaşılığında başlatılan Öcalan’la anlaşma sürecinin “iç nedeni” budur. Erdoğan Öcalan’ın talimatıyla DEM oylarını alarak önce anayasayı değiştirebilmeyi, ardından da seçimi kazanabilmeyi umuyor.
Rejim konusu
Ne yazık ki DEM’in demokrasi, laiklik, rejim diye temel bir kaygısının olmadığı daha net ortaya çıkıyor. Erdoğan’ın ihtiyacını fırsata çevirerek statü elde etmeyi laiklikten de demokrasiden de daha önemli görüyorlar.
Kürt etnik milliyetçiliği ile NATO‘Türkçü ülkücülük, siyasal İslamcılığın potasında birleştiriliyor adım adım. AKP-MHP koalisyonu, yani Türk-İslam sentezi, DEM’in katılımıyla Türk-Kürt-İslam sentezine dönüşüyor.
Elbirliğiyle adım adım duvarlarını ve çoğu kolonlarını yıktıkları laik demokratik hukuk devletinin kalan birkaç sağlam kolonunu da kırarak, yeni bir rejim inşa etmeyi amaçlıyorlar.
İmamoğlu’nun diploması, Vedat Milör’ün hesaplı yemek videosu, İsmail Saymaz’ın haberleri, Ahmet Özer’in on yıl önceki taziye telefonu vb. hepsi ama hepsi cumhurbaşkanlığı çarpışması nedeniyle probleme dönüştürülmüştür.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Mart 2025