Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
ABD ORG. KIVRIKOĞLU’NA NASIL BAKIYOR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 20/10/2011
Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır. 27 Ağustos 2011’de bu köşede “AKP, Türk tarihini kimlere yazdırmaya kalkmış?” diye sormuş
ve yanıtını bizzat AKP’nin ilk Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış’ın ağzından vermiştik:
“Talat’ın Cumhurbaşkanı olduğu dönemde ise karşılıklı anlaşma ile tarihin tarihçiler tarafından yeniden yazılmasına karar verildi. Buna göre iki savaş arası dönem Bulgar bir tarihçi tarafından ve İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem ise Romanyalı bir tarihçi tarafından yazılacaktı.”
ABD-AB FONLU TARİH KİTAPLARI
Yazımız üzerine değerli bir okurumuz bizi uyardı. Meğer Yaşar Yakış’ın bahsettiği kitaplar ABD ve AB fonlarıyla dört cilt halinde yayımlanmış:
1. Kitap: Osmanlı İmparatorluğu – Bogdan Murgescu ve Halil Bektay
2. Kitap: Güneydoğu Avrupa’da milletler ve devletler – Mirela Luminita Murgescu
3. Kitap: Balkan Savaşı – Valery Kolev ve Christina Koulouri
4. Kitap: İkinci Dünya Savaşı – Kresimir Erdelja Kitaplar, belirtildiği gibi Bulgar ve Romen tarihçiler tarafından yazılmış… Yaşar akış’ın Halil Berktay’dan ne Türk olarak ne de tarihçi olarak hiç bahsetmemesi, sanırım sizin de dikkatinizi çekmiştir.
KİTAPLAR GİZLİ ABD BELGESİNDE
Gelelim ABD’nin Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Hayri Kıvrıkoğlu’na nasıl baktığına?
Wikileaks, 21 Şubat 2007 tarihli Lefkoşa çıkışlı bir ABD belgesi yayımladı. Belge yukarıda belirttiğimiz kitaplara paralel olarak
yazılan, her iki kesimin yeni tarih ders kitaplarıyla ilgili…
Belgede oldukça dikkat çeken tartışmalar var. Yerimizin sınırları nedeniyle bir kaçını anımsatacağız:
Öncelikle ABD’li yetkililerin, tarih kitaplarının hızla değiştirilmesinin neden gerektiğini belirten şu saptamasına dikkat ediniz: “2004’teki yeniden birleşme Annan Planı referandumunda, tüm nüfusa oranla 25 yaş altı Kıbrıslı Rumların daha büyük oranda reddetmeleri sürpriz değildir.”
Belgeye göre, Rum kesiminden kitaplara yoğun tepki var. Örneğin Rum yetkililer, kitap taslağında “bölümlenme” diye yazılan 1974
Kıbrıs çıkartmasının, “Şiddetle, Kıbrıs’ın kanunsuz bölünmesi” diye değiştirilmesini istemiş.
Yine Rum yetkililer, Kıbrıs’ın kuzeyinin “Türkiye’nin işgali altındaki Kıbrıs Cumhuriyeti Toprağı” olarak, güneyinin de “Kıbrıs Cumhuriyeti Özgür Bölgesi” olarak isimlendirilmesini istemiş.
ABD’li yetkililer, kitaplara sadece Güney’den gelen itirazları değil, Kuzey’den gelen itirazları da Washington’a iletmişler:
ABD: KIBRIKOĞLU MİLLİYETÇİLİĞİ KÖRÜKLÜYOR
Belgede şimdiki Kara Kuvvetleri Komutanı olan dönemin Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı Org. Hayri Kıvrıkoğlu’nun hem güneyin hem de kuzeyin kimi kurumlarının değerlendirmelerine tepki gösterdiği belirtiliyor.
ABD’nin Lefkoşa Büyükelçiliği, Org. Kıvrıkoğlu’nu “milliyetçiliği körüklemekle” ve “Kıbrıs sorununa bütünlüklü bir çözüm bulmak için gereken yapıcı atmosferin oluşmasını engellemekle” suçluyor.
ABD: KIVRIKOĞLU ÇÖZÜME KARŞI
ABD, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı’nın, KKTC’nin Türkiye’nin bir parçasıymış gibi davrandığından yakınıyor.
ABD’ye göre Org. Kıvrıkoğlu tarih kitaplarının değiştirilmesine iki nedenle karşı çıkıyor: Birincisi Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ı iğnelemek, ikincisi de KKTC’nin kalıcı olacağının mesajını vermek için.
ABD görevlilerinin Washington’a raporladıkları en dikkat çeken saptamaları ise tarih kitaplarına karşı çıkan Org. Kıvrıkoğlu ile Rumların hedefinin ortak olduğu. ABD’li görevlilere göre bu ortak hedef, Kıbrıs sorununa bütünlüklü çözümü engellemek!
Anlaşılan Washington, Annan Planı’na itiraz eden Türk ulusalcıları gibi, Annan Planı’nı reddeden Rum varlığı gerçeğini de üç yıl sonra bile unutmamış!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Ekim 2011
İKİ ABDULLAH MUTABAKATI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 19/10/2011
AKP’nin sadece son dönemde değil, daha Abdullah Gül’ün başbakanlığı döneminde bile Öcalan’la müzakere yaptığı
ortaya çıktı! AKP Milletvekili olan gazeteci Şamil Tayyar, yakında çıkacak yeni kitabında Abdullah Gül’ün başbakanlığı döneminde Abdullah Öcalan’la vardığı mutabakatı yazıyor. Mutabakat, kitap çıkmadan dünkü Milliyet’te yer aldı. Oradan aktaralım:
Başbakan Abdullah Gül, Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök ve MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’u çağırarak, PKK’yi dağdan indirecek kapsamlı bir çalışma yapmalarını ister. Gül ikilinin Adalet Bakanı Cemil Çiçek’le birlikte çalışmasını söyler ve daha sonra yeniden bir araya gelirler.
Bu görüşmelerde PKK’nin dağdan indirilmesi kararının alt yapısı oluşturulur. İmralı’da Öcalan’la görüşülerek mutabakata varılır.
Gül ve Öcalan’ın vardığı mutabakat şöyledir: “PKK’nin dağda 250 civarında yöneticisi var. Bunları Irak, İran ve Suriye’de dağıtarak eritelim. Kalanların tamamını affedelim.”
ÖCALAN PAZARLIĞI AÇIKLADI
Öcalan 10 Eylül 2003’te avukatlarına mutabakat sürecinde yapılan görüşmeleri şu sözlerle aktarıyor:
“Ateşkes sürecinde de karşılıklı yazışmalar devam etti. Bir süre sonra ‘Sizinle de görüşeceğiz, af falan da gündeme gelebilir. Gücünüzü dağların uygun yerine alın. Biz saldırmayacağız. Kontrol edemediğimiz güçlerden doğru bir saldırı gelirse de, meşru savunmanızı yaparsınız’ dediler. ‘Güvence nedir‘ diye sordum. ‘Güvenceniz sizin siyasi gücünüzdür’ dediler.
‘Diğer sorunlarımızı da demokratikleşme süreci içinde çözeriz’ denildi. Ben de çatışmayı derinleştirme yerine barışı esas aldım.”
Şamil Tayyar, Öcalan’ın o dönemde MİT üzerinden Abdullah Gül’e bir de mektup yazdığını aktarır.
AKP – PKK GÖRÜŞMELERİ
Tayyar’ın eksiklerini biz de yeni çıkacak “Devlet – PKK Görüşmeleri” kitabımızdan tamamlayalım:
Öcalan 12 Mart 2003’te Başbakan Abdullah Gül’e MİT üzerinden 16 sayfalık bir mektup gönderdi. Gül – Özkök – Atasagun üçlüsü, aslında bu mektupla Öcalan’ın görüşlerini alıyor, müzakere ediyordu.
Öcalan, mektubunda Gül’e barışın şartlarını aktarıyordu. Öcalan’a göre “çözüm” atılacak iki adımla gelebilirdi. Birinci adım demokrasinin uygulanmasını, ikinci adım da hukuki düzenlemeler yapılmasını içeriyordu. TBMM silahsızlanma ortamının
sağlanması için gerekli düzenlemeleri hızla yapmalıydı.
Öcalan’ın Gül’e mektubunun çok daha geniş ayrıntıları, Cengiz Kapmaz’ın “Öcalan’ın İmralı Günleri” kitabında var.
SÜRGÜN PAZARLIĞI
İki Abdullah’ın mutabakat sürecinde aslında bir de “sürgün pazarlığı” var:
AKP 2003 yılında Topluma Kazandırma Yasası’nı hazırlamaktadır. ABD, yasanın kapsamının genişletilmesini, PKK’li yöneticilerin Norveç’e gönderilmesini, diğerlerinin de affedilmesini ister.
Öcalan, 23 Haziran 20003’te, avukatlarına sürgüne hazır olduğunu söyler: “Mesela benim çıkışıma kamuoyu hazır değil diyorlarsa, sürgün formülü de olur. Nasıl Arafat için sürgüne gönderelim diyorlarsa, bizim için de bu olabilir. Ben dâhil PKK yönetimi bu fedakârlığı da yapabiliriz. Eğer Türkiye kamuoyu bizi ve KADEK yönetimini kabul etmezse, biz gönüllü olarak geçici bir süre için ABD ve NATO’nun güvencesinde bir sürgüne razıyız. Geriye silahlı adamların adım adım gelmesi kalıyor. Cezaevindekiler çıkarılır. Bir cezaevinden 500 kişi çıkar, bir dağdan 500 kişi gelir. Böyle adım adım gelişir. Bu süreci 2005’e kadar yol haritası olarak ilan ediyorum.”
TÜRK ORDUSU’NU AŞAMADILAR
Ancak TSK, bu pazarlıklara izin vermez! Hem Abdullah Gül hem de ABD’nin Ankara Büyükelçiliği geri adım atar ve “bu yönde bir plan ve hazırlık olmadığını” açıklar.
AKP iktidarının PKK ile dikensiz gül bahçesinde pazarlık yapabilmesi için TSK’nin aşılması ve Ergenekon soruşturmasının
başlaması gerekecektir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Ekim 2011
ABD İKİ AY BİLE BEKLEYEMEDİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 18/10/2011
Washington, eski ABD Başkanı George Bush döneminde imzalanan anlaşma gereği 2011 sonunda tüm askerlerini Irak’tan çekecekti. Barack Obama da bu anlaşmaya uymuş ve anlaşma takviminde yer aldığı gibi, ABD askerlerini aşama aşama geri çekmişti.
ÖNCE 30 BİN ASKER İÇİN BASTIRDI
Irak’ta en son 47 bin ABD askeri kalmıştı. Washington ile Bağdat arasında son üç aydır bu askerlerin en azından 30 bininin
ülkede kalması üzerine sert bir mücadele sürüyordu.
Irak Başbakanı Nuri El Maliki Pentagon’un baskısına direniyor ve ülkenin en güçlü şahıslarından Mukteda El Sadr’ın desteğini arkasında buluyordu. Anımsanacağı gibi Sadr, 2012’den itibaren ülkede kalacak tüm ABD askerlerini öldüreceklerini ilan etmişti.
30 bin askerin varlığını sürdürme talebini kabul ettiremeyen Washington, geçen ay bunu 15 bine çekti. Hatta Irak devleti içinden, bu yönde talep olduğuna dair açıklama çıkartmayı da başardı. Ancak Washington Maliki’yi yine aşamadı.
Son seçimlerde ABD’nin desteklediği İyad Allavi yerine dokuz aylık bir mücadele sonucunda Başbakan olan Nuri El Maliki’nin, ABD’yle bu mücadele sürerken, Tahran’la önemli ikili anlaşmalar imzaladığını anımsatalım.
ABD BEŞ BİNE RAZI OLMUŞTU
Washington son olarak, Irak ordusunu eğitmek üzere ülkede beş bin asker bulundurmayı teklif etti. Irak Başbakanı Maliki, eğitim için bile olsa ABD askeri istemediklerini açıkladı. Daha önemlisi, Sadr yine çıktı ve “sol elim Amerikancı olsa, onu bile keserim”
diyerek kararlılık ilan etti.
Ve nihayet ABD pes etti, Irak’taki askerlerini geri çekme süresini sonuna kadar kullanma kararından vazgeçti. ABD Aralık sonunu beklemeden, yani daha iki ay varken, tüm askerlerini geri çekeceğini bildirdi.
IRAK’TA 160 ABD ASKERİ KALACAK
Associated Press Ajansı Obama yönetimindeki üst düzey yetkililere dayandırarak yayınladığı haberde, ABD büyükelçiliğini korumakla görevli 160 asker dışında bütün askerlerini geri çekeceğini duyurdu.
Associated Press Ajansı, Pentagon’un, İran etkisini engellemek ve yerel güvenlik güçlerini eğitmek için 5 bin askerini Irak’ta tutmayı düşündüğünü ancak bunun gerçekleşmediğini belirtiyor. Ajans’a konuşan ABD’li yetkililer, gelecekte, istenmesi halinde eğitim görevi için ABD askerlerinin Irak’a gönderilebileceğini söylüyorlar.
BİR DÖNEM KAPANDI
ABD’nin geri çekilmesiyle, hem bölgede hem de dünyada bir dönem kapanmış oluyor. 20 Mart 2003’te Irak’a saldıran ABD’nin Ekim 2011’de tamamen geri çekilmesiyle, bölgede, şu sonuçlar ortaya çıkmış oluyor. Daha doğrusu çoktandır ortaya çıkan sonuçlar, kesinlik kazanıyor:
1.) ABD Irak’ta yenildi.
2.) ABD, Irak’tan hemen sonra işgal edeceğini ilan ettiği Suriye’ye saldıramadı.
3.) ABD, Suriye’den sonra saldıracağını ilan ettiği İran’a diş geçiremedi. Dahası bölgede inisiyatif kazanan İran’a yenildi!
4.) ABD, 1. Körfez savaşından sonra Irak’ın kuzeyinde fiilen kurduğu kukla devletini resmileştiremedi.
5.) ABD bölgedeki egemenliğini dayandırdığı dört kuvvetten biri olan Mısır’ı büyük ölçüde kaybetti.
6.) ABD, Büyük Ortadoğu Projesi’ni gerçekleştiremedi.
7.) ABD, Çin ve Rusya’nın etkisini kıramadı, tersine iki ülke daha da inisiyatif kazandı.
Bu yedi sonuç, aynı zamanda “tarihin sonu” ve “Amerikan yüzyılının başı” diye sunulan sürecin de başlamadan bittiğini gösteriyor.
Kısacası Amerikan Yüzyılı topu topu sekiz yıl sürdü!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Ekim 2011
LAGENDİJK HÂLÂ HADDİNİ ÖĞRENEMEMİŞ!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 17/10/2011
Cemaatin gazetesi Zaman’da köşe yazan Joost Lagendijk, Medya Derneği’nin düzenlediği “Değişim Sürecinde Medya” seminerinde konuşma yapmış. Konu başlığı “Dış basında ilişkiler” olan Lagendijk, nasıl yapmışsa, konuyu Odatv’ye bağlamış. Lagendijk, Odatv’nin gazeteciliği etiket olarak kullandığını iddia etmiş!
Joost Lagendijk, “gazeteciliği kimin meslek kimin etiket olarak kullandığına dikkat edilmesi gerektiğini” söyleyerek meslektaşlarını uyarmış ve “bu tarz gazetecilik yayınının Batı’da yer bulamayacağını” söylemiş!
Bizim de yazarı olduğumuz Odatv’nin bir internet medyası olduğunun kanıtlanmaya ihtiyacı yok. Türkiye’nin en çok okunan internet medyası olduğunu söylemek, yeterli sanırım.
Ancak şunu sormadan edemeyeceğiz. Odatv gazeteciliği etiket olarak kullanıyor da Lagendijk ne etiketi kullanıyor?
LAGENDİJK’IN ETİKETİ
Malumunuz: Biz onu Türkiye – AB Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı olarak tanıdık. Başbakan Erdoğan’ın AB ile ilgili yalan rüzgârı estirdiği dönemde, hemen her gün hükümete bir talimatı nedeniyle gazetelerin birinci sayfalarında olurdu…
Joost Lagendijk 2006 yılında NTV’nin Brüksel muhabiri Nevin Sungur’la evlendi. 2009 yılında Türkiye – AB Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanlığı görevi tamamlanan Lagendijk Türkiye’de kaldı ve Radikal’de köşe yazarı oldu! 2010 yılında ise cemaatin gazetesi Zaman’a transfer oldu.
Köşe yazarı dediysek, hepi topu iki yıldır yazıyor Lagendijk. Ancak yandaş Medya Derneği’nin etkinliğinde gazetecilere konuşma yapıp, tecrübe aktarıyor nasıl oluyorsa.
Üstelik Joost Lagendijk, Zaman’da yer alan habere göre, meslektaşlarımıza mesleğin inceliklerini de anlatmış. Gazetecileri eleştiren Lagendijk, ABD’deki röportajlarda “iki yıl önce şöyle konuştunuz, şimdi ne düşünüyorsunuz ya da eskiden şöyle demiştiniz” gibi sorular bulunduğunu, ancak Türkiye’de bu tarz soruları göremediğinden yakınmış!
Joost Lagendijk’a bunun birincisi AKP hükümetinin baskısından, ikincisi de hükümete yandaşlık yapma zihniyetinden kaynaklandığını öğretecek halimiz yok! Kendisi gayet iyi biliyor kuşkusuz…
LAGENDİJK’IN DENSİZLİKLERİ
Joost Lagendijk, Türkiye – AB Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı olduğu dönemde, sömürge valisi gibi davrandı:
Türk Ordusu’nu güneydoğuda kışkırtıcılık yapmakla itham etti. Türk Ordusu’nun PKK ile çatışmayı sevdiğini söyledi. Ordu’nun AKP – PKK diyalogunu baltalamak için durduk yere PKK’ye saldırdığını ama PKK’den yanıtı aldığını ileri sürdü. Türk yargıçlarını Hitler’in yargıçlarına benzetti. Türkiye’de görülen davalara müdahil gibi girip çıktı. Ergenekon soruşturmasına destek verdi. Askerlerin gözaltına alınmasının iyi bir şey olduğunu savundu. AB’den tarih istemeye hakkımız olmadığını söyledi. Bölgesel özerkliğin yerinde bir talep olduğunu savundu, tartışılmasını istedi…
Lagendijk, görevdeyken yaptığı bu açıklamalar nedeniyle sık sık “densiz” olmakla suçlandı, “haddini bil” diye uyarıldı! Ancak Joost Lagendijk’in cemaatin kollarında daha da pervasızlaştığı ve haddini hâlâ öğrenemediği görülüyor!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Ekim 2011
İKİ RESİM, İKİ ABD
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 16/10/2011
SEKİZ YIL ÖNCE
Tarih 5 Şubat 2003. ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell BM Genel Kurulu’nda, Irak’ta kitle imha silahları olduğunu iddia ediyor ve “kanıt” gösteriyor. Powell önce biyolojik laboratuarların olduğu yerlerin işaretlendiği bir haritayı gösteriyor, ardından da Iraklı bir generalle bir albayın arasında geçen konuşmanın kasetini sunuyor Genel Kurul’a… Powell elinde tuttuğu en güçlü “kanıt” olan minik şarbon şişesini de tüm dünyanın gözüne sokuyor!
Aslında Powell’ı BM Genel Kurulu’nda dinleyen hiç kimse, kanıtlara inanmıyor… Ama neredeyse hiç kimse de net bir biçimde “yalan” diyemiyor. Çünkü tüm dünya biliyor ki, ABD Irak’a saldıracak! Çünkü gücünün doruğunda olan ABD’nin onaya ihtiyacı yok! O yüzden de Powell’ın kanıtlarına inanmayanlar, inanmış gibi yapıyorlar.
SEKİZ YIL SONRA
Tarih 12 Ekim 2011. Washington, İran’ın ABD’deki Suudi Arabistan Büyükelçisi’ne suikast planladığını iddia ediyor. ABD’nin
iddiası, “komedi”, “Hollywood filmlerini aratmayacak senaryo” diye değerlendiriliyor. Yani ABD’nin iddiasına bu kez hiç kimse inanmıyor ve sekiz yıl öncekinden farklı olarak herkes inanmadığını dile getiriyor.
Washington’un düştüğü berbat durumu şu tablodan daha iyi hiçbir şey anlatamaz: ABD Başkanı Barack Obama, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Ulusal Güvenlik Danışmanı Thomas Donilon, Dışişleri Bakan Yardımcısı William Burns ve Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Müsteşarı Wendy Sherman bir araya gelip görev bölüşümü yapıyorlar ve telefonlara sarılıyorlar. Ve dünya başkentlerini arayarak, muhataplarını iddialarına inandırmaya çalışıyorlar. Hiç değilse İran’a karşı ABD’nin yanında olmasını istiyorlar!
DÜNYA ABD’DEN KORKMUYOR
Peki, bu iki resim arasındaki fark neden kaynaklanıyor? Daha sekiz yıl önce ABD’nin yalanlarına inanan, inanır görünen devletler, bugün neden Washington’a inanmıyorlar ve neden inanmadıklarını açıkça söyleyebiliyorlar?
Çünkü artık ABD’den korkmuyorlar, New York’un ekonomik yaptırımlarından çekinmiyorlar, Washington’un siyasi baskılarını umursamıyorlar, Pentagon’un silahlardan ürkmüyorlar!
KİSSİNGER’IN ‘NAZİK’ İTİRAFI
İki resim arasındaki fark, yeni resmi ortaya koyuyor. O resimde ABD’nin inişe geçtiği ve çökmeye başladığı görülüyor.
ABD’nin Zbigniev Brzezinski ile birlikte iki büyük politika yapıcısından biri olan Henry Kissinger, durumu daha nazikçe
ifade ediyor: “Ortadoğu’da baskın olan Washington, şimdi geri çekilmiş durumda…”
Kissinger’ın, “kişisel olarak ABD’nin bütün bunların sonunda toparlanacağına ve daha farklı bir konuma geleceğine inanması” ise yalnızca iyimser bir temenni olarak kalıyor satır aralarında…
OBAMA’NIN ŞANSI ERDOĞAN
Yalnız Kissinger’in ABD’nin yenilgisini kabullenen bu açıklamalarında, bizi ilgilendiren çok daha önemli bir konu var.
Kissinger, ABD’nin geri çekildiği Ortadoğu’da, çıkarlarını farklı oluşumlar içinde korumaya devam etmesi gerektiğini belirtiyor ve “bütün bu değişim ve oluşumlarda Türkiye’nin oynayabileceği çok önemli roller olduğunu” savunuyor!
Kissinger çok haklı: Bölgede ABD’nin artık “belirleyici” tek dayanağı Türkiye’dir. Ve Barack Obama’nın en büyük şansı Recep Tayyip Erdoğan’dır!
Erdoğan’ın dokuz yıldır iktidarda kalabilmesi de ABD’nin bu ihtiyacından kaynaklanmaktadır.
POWELL’IN İTİRAFININ ANLAMI
Bu arada sekiz yıl önce dünyaya yalan söyleyen Colin Powell, 11 Eylül 2011 günü bir açıklama yaparak, BM Genel Kurulu’ndaki o konuşmasından çok pişman olduğunu söylüyor. Irak’ta kitle imha silahlarına rastlanmadığını, çünkü kendisinin kandırıldığını savunuyor.
Tıpkı Kissinger’ın açıklaması gibi Powell’ın itirafı da, yeni resme, yani ABD’nin çöküşüne işaret ediyor. Çünkü ancak yenilen
kuvvetlerin temsilcileri arınma ihtiyacı duyar, itiraf eder!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Ekim 2011
İSRAİL İRAN’A SALDIRIRSA TÜRKİYE NE YAPAR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 15/10/2011
Soru bize ait değil. BİLGESAM’ı ziyaret eden ABD’li düşünce kuruluşu yetkilileri soruyor. Gelin hikâyeye en baştan başlayalım:
10 Ekim 2011 tarihinde ABD’li düşünce kuruluşları Amerikan İlerleme Merkezi, Hudson Enstitüsü ve Brookings Enstitüsü’nden
uzmanlar Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi BİLGESAM’ı ziyaret ediyor.
Amerikan İlerleme Merkezi’den Faiz Shakir, Hudson Enstitüsü’nden Richard Weltz ve Brookings Enstitüsü’nden Ted Piccone; son dönem Türk dış politikası, Türkiye-ABD ilişkileri, ABD sonrası Irak’ın geleceği ve Arap Baharı sürecinde İran’ın bölgedeki politikaları hakkında Bilge Adamlar Kurulu üyesi Prof. Dr. Ali Karaosmanoğlu ve BİLGESAM Başkanı Doç. Dr. Atilla Sandıklı’dan görüş istiyorlar.
NEDEN BİLGESAM?
Üç ABD’li düşünce kuruluşunun neden BİLGESAM’dan görüş istediğini eminim sizler de benim gibi merak etmişsinizdir. Gelin o zaman BİLGESAM’ı kısaca tanıyalım:
2007 yılında kurulan BİLGESAM’ın başkanı Doç. Dr. Atilla Sandıklı. BİLGESAM’a bağlı Bilge Adamlar Kurulu’nun başkanlığını Em. Oramiral Salim Dervişoğlu yapıyor, yardımcıları ise Sami Selçuk ve İlter Türkmen. Emekli askerler, bürokratlar ve büyükelçilerden oluşan kurulun üyeleri arasında eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal da var, Em. Büyükelçi Özdem Samberk de…
Özdem Samberk, AKP Hükümeti’nin Mavi Marmara raporu için BM komisyonuna gönderdiği isimdi. İlter Türkmen’i de Murat Karayılan, AKP – PKK görüşmelerine arabuluculuk yapacak “Akil adamlar” için önermişti…
Bu kısa bilgilerden sonra ABD’li düşünce kuruluşlarının BİLGESAM ziyareti daha iyi anlaşılmıştır herhalde…
TSK’NİN ÇİN VE RUSYA İLİŞKİLERİ
Başlıktaki soruya geçmeden önce ABD’lilerin diğer sorularına ve BİLGESAM’ın yanıtlarına göz atalım kısaca.
ABD’liler Türkiye’nin Rusya ve Çin ile geliştirdiği askeri ilişkilere odaklanıyorlar önce. BİLGESAM yetkilileri, Türkiye’nin NATO
üyesi bir ülke olarak Batılı güvenlik sisteminin içinde kalmak yönünde irade gösterdiğini belirtip, Batı’dan silah teknolojisi transferi sıkıntısı yaşandığına dikkat çekiyor. BİLGESAM yetkilileri, Türkiye’nin Batı’dan kaynaklanan bu açığı İsrail’le savunma teknolojileri transferi yaparak giderdiği anlatıyor.
ABD’lilerin odaklandığı ikinci konu ise ABD askerlerinin Irak’tan çekilmesiyle meydana gelebilecek gelişmeler ve Kuzey Irak
kaynaklı muhtemel problemler…
BİLGESAM Başkanı Atilla Sandıklı Kerkük petrollerinin paylaşımı nedeniyle Bağdat ve Erbil arasında sorun çıkabileceğini ve Bölgesel Kürt Yönetimi’nin Irak’tan ayrılma yönünde hareket etmesi durumunda yalnız kalacağını belirtiyor. Sandıklı ABD’nin çekilmesi halinde, Irak ordusunun dışarıdan gelebilecek tehditleri karşılayabilecek yeterliliğe ulaşmadığını savunuyor(!)
ABD’NİN İRAN ÇEKİNCESİ
ABD’liler daha sonra İran’ın Irak’taki nüfuzu konusuna yöneliyorlar. Atilla Sandıklı İran’ın son dönemde Ortadoğu’daki Şii nüfus üzerindeki etkisini arttırdığını, Tahran’ın Arap Baharı sürecinde bölgedeki Şii toplulukları etki altına almaya çalıştığını belirtiyor.
Ve ABD’liler BİLGESAM’dan İran’ın nükleer enerji programıyla ilgili görüşlerini de dinledikten sonra esas soruya geliyorlar: “İsrail’in İran’a saldırması durumunda Türkiye’nin tepkisi ne olacak?”
BİLGESAM Başkanı Atilla Sandıklı, İsrail’in saldırısının Ortadoğu’daki mevcut istikrarsız yapıyı daha da kötüleştireceğini, bölgede kalıcı barış ve istikrarı tesis etmenin imkânsız hale geleceğini belirtiyor.
ABD’lilerin yanıtını merak ettikleri soru önemli. İsrail’in İran’a saldırısı olası mıdır, ayrı konu… Ancak görüş alışverişinin bütününden çıkardığımız sonuç şu: ABD İran’ın bölgede inisiyatifi ele geçirmesinden rahatsız ve bunu dengeleyecek tek kuvvetin Türkiye olduğunu düşünüyorlar. İşte bu noktada AKP Hükümeti ile Türk Ordusu’nun pozisyonları, Washington için belirleyici önem kazanıyor!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Ekim 2011
STEVE JOBS DEVRİMCİ DEĞİLDİ!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 14/10/2011
Apple’ın kurucusu Steve Jobs’un 56 yaşında ölmesi kuşkusuz tüm dünyayı üzdü… Daha doğrusu insanlar aslında kendilerine üzüldü; dünyanın en zengin beş isminden birinin mal varlığının da ölüme çare olamaması, kanseri yenememesiydi bunda
etken olan…
Jobs’a üzülmeyi küreselleştiren ana etken ise kuşkusuz Apple’ın bilgisayarlarının ve telefonlarının günlük hayatımızda yoğun yer almasıydı…
Jobs’la ilgili Türkiye’de de çok şey yazıldı, çizildi ölümünün ardından. Ancak Steve Jobs’la ilgili en ilginç yazıyı Aydınlık’ta
okuduk: Aydınlık ekonomi servisi şefi Nazım Güvenç ağabey, önceki gün köşesini Jobs’a ayırmış ve “Steve Jobs bir devrimciydi” başlığını kullanmıştı.
Nazım ağabey, bu değerlendirmeyi şu varsayımlara göre yapıyor: “Jobs, Edison’u da aşan bir mucitti. Jobs, Bill Gates’le birlikte sanayi toplumundan, bilgi toplumuna geçişi sağladı. Dünyayı değiştirebilecek kadar yürekli ve yetenekli biriydi. Devrimcilik sadece siyasal düzlemle sınırlandırılacak kadar dar bir açıya sığmazdı, bu yüzden de Jobs, icatlarıyla gerçek bir devrimciydi. Üstelik Jobs üniversite terkti, eski çağın üniversitesine katlanamamıştı…”
JOBS MUCİT DEĞİLDİ, TASARIMCIYDI
Nazım ağabeyin yazısından hareketle temel sorumuz şu olacak: Steve Jobs, mucit miydi ve de her mucit devrimci midir?
Jobs’un onlarca icat yaptığını, günümüzün en önemli mucidi olduğunu iddia edenler, yazanlar çoğunlukta. Bu değerlendirmelere ise elbette “icat” kavramının, tıpkı pek çok kavram gibi sığlaştırılması yol açıyor. Artık her yeniliğe icat deniyor…
Bu nedenle Steve Jobs da mucit sayılıyor. Oysa Jobs mucit değil! Çünkü Jobs ne bilgisayarı icat etti ne de telefonu… Örneğin Apple’ın bilgisayarı olan Macintosh’ların ayırt edici özelliğinin Xerox’tan alındığı biliniyor. IPod’dan önce de MP3 çalarlar vardı, ITunes’dan önce de müzik dinleme programları vardı vs…
Steve Jobs, bu icatları aldı ve yeniden tasarladı; ama çok iyi tasarladı! Hepsi bu…
Ayrıca Jobs’un daha doğrusu Apple şirketinin tasarladığı pek çok ürünün, Jobs’un zekasının ürünü olmadığını, şirkette çalışan sayısız insanın emeğinin toplamı olduğunu da unutmamak gerekir. Üstelik her ürün, sonuçta metadır ve o metaya sahip olmak için organlarını satan gençlerle ilgili haberler yıllardır gazete sayfalarındadır.
BİLİŞİM, KAPİTALİST SİSTEM İÇİNDEDİR
Varsayalım ki, Jobs da bir mucitti. Bu onu devrimci yapar mı?
Aslında sıkıntı sistemin kavramları eğip bükmesinden kaynaklanıyor. Bu nedenle iki saptama yapmamız zorunludur:
1.) Bilgi toplumu, bilişim çağı gibi
kavramlar, sistem dışı değildir, tersine kapitalist sistemin içindedir.
2.) Bilgi üretimi, mucitlik ve hatta
devrimcilik gibi kavramlar da kapitalist sistem tarafından metalaştırılmakta,
paraya dönüştürülmektedir.
APPLE TEKELDİ
Şu örnekle konuyu biraz daha açalım:
Yazılım konusu dünyada tekelleşmiş durumda. Dünyanın en zengin ismi Bill Gates’in Microsoft’u ile onu izleyen Steve Jobs’un
Apple’ı rakiplerini yıllardır amansızca ezmekte, köşeye sıkıştırmakta ve sektör dışına fırlatıp atmaktadır. Her iki şirket de kapalı işletim sistemlerini tekel olarak rakiplerine karşı amansızca kullandılar.
Karşılarında “open office” yani açık yazılım direnmekte, varlık göstermeye çalışmaktadır. Ya da tıpkı Türk malı Pardus gibi
bazı ülkelerin kendi yazılımları…
Şöyle basitleştirelim; aldığımız her bilgisayar ile birlikte mecburi satın aldığımız Microsoft ya da Apple bir tarafta, benzer
yazılımı bize ücretsiz sunan, paylaşan Open Office diğer tarafta…
Apple devrimciyse, o zaman Open Office ya da Pardus ne? Aralarında sadece kalite farkı olması, Apple’ı devrimci yapar mı?
JOBS KAPİTAL SAHİBİDİR
Gelelim işin ekonomi-politiğine…
Hiç lafı uzatmaya gerek yok. Steve Jobs da, Bill Gates de kapitalist sistemin en tepesindeki isimlerdir. Kapitale, metaya, paraya
onlar hükmetmektedirler ve onların sistemi tüketimi belirlemektedir.
En çok metaya sahip olan Jobs’un devrimci olması, eşyanın tabiatına aykırıdır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Ekim 2011
KARAYILAN HİKÂYESİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 13/10/2011
Yeni Şafak’ın Albülkadir Selvi imzalı, “Yakalanan Karayılan Urumiye’ye götürülmüş” manşeti, önceki gün başkenti heyecanlandırdı. Haberde özetle İran’ın Murat Karayılan’ı yakaladığı ve Türkiye’ye karşı kullanmak üzere pazarlık yapıp, serbest bıraktığı iddia ediliyordu.
Konu dün de Hürriyet’te sürdürüldü. Metehan Demir, “başkentin bu konuda en çok dikkate alınması gereken isimlerinden
birine”, “Karayılan meselesinde aslında ne oldu” diye soruyor ve Karayılan’ın yakalanmadığı yanıtını alıyor.
Demir’in bu bilgiyi aldığı resmi kişi kuşkusuz hükümeti de bilgilendiriyordur. Ancak buna rağmen hükümetin Yeni Şafak manşeti üzerinden İran’ı suçlaması anlamlıdır.
İRANLI KAYNAKLARIMIZIN İDDİASI
Gelelim Karayılan’ın hikâyesine…
Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır. Bu konuya ilk kez 23 Ağustos 2011’de değinmiş ve şöyle yazmıştık:
“Karayılan yakalandı şeklindeki, sonradan yalanlanan açıklamayla ilgili değerlendirme yapan İranlı kaynaklar, haberin önce duyurulmasına sonra yalanlanmasına önemle dikkat çekiyorlar. Kaynaklar, Karayılan’ın bölge politikalarına baskılandığına, ABD çizgisi dışına çıkarılmaya zorlanmış olabileceğine işaret ediyorlar!”
İranlı kaynakların bu bilgisi Karayılan’ın 21 gün sonra, 3 Eylül’de ortaya çıkıp “işte buradayım” demesiyle, aslında daha da kuvvet kazanmıştı.
7 Eylül’de bu köşede şu soruyu sormuştuk: “Karayılan acaba ‘ABD çizgisi dışına çıkarıldığı’ için mi, 21 gün sonra ortaya çıkabiliyor ve ‘işte buradayım’ diye konuşabiliyor?”
ASLINDA NE OLMUŞTU
Yeni Şafak’ın kafa karıştıran manşetini berraklaştırmak için 7 Eylül tarihli Ufuk Ötesi’nden anımsatalım:
İranlı kaynaklarımızın iddiasına göre Karayılan’ın 23 Temmuz tarihli açıklamasıyla başladı her şey… 23 Temmuz’da, yani İran’ın Kandil operasyonundan bir hafta sonra Karayılan “Aslında biz hareket olarak İran’a karşı herhangi bir savaş kararı almış değiliz” demiş ve eklemişti: “Hatta PJAK’ı, sadece kendini savunma, siyasal ve örgütsel faaliyetlerle yetinme gibi bir
doğrultuya ikna için bir hayli çabamız da oldu.”
İranlı kaynaklarımız, Karayılan’ın bu açıklamasından sonra Tahran tarafından “çağrıldığını”, heyette aslında Cemil Bayık’ın da bulunduğunu, bu heyetin Tahran tarafından bir süre alıkonulduğunu ve baskılandığını belirtmişlerdi.
21 GÜNDE NELR OLDU?
Karayılan’ın sessiz kaldığı 21 gün içinde, ikisi bölge adına biri ABD adına, çok önemli üç gelişme yaşandı:
1.) İran’ın Fars Haber Ajansı’na göre, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Başbakan Erdoğan’ı Boğaziçi Köprüsü girişinde telefonla yakaladı ve şu mesajı verdi: “Yeni Ortadoğu’yu ABD değil, İran’la Türkiye belirleyecek.”
2.) Irak Başbakanı Nuri El Maliki, “terörle mücadeleye karşı Irak-İran-Türkiye işbirliğinin gerektiğini” açıkladı.
3.) ABD’nin Irak’taki askeri sözcüsü Tuğg. Jeffrey Buchanan, Türk sınırı ile Kandil arasında devriye gezmeye başladıklarını açıkladı.
KUZEYDE BAĞDAT OTORİTESİ İHTİMALİ
İlginçtir, en az yukarıdakiler kadar önemli bir gelişme daha yaşandı bu hafta başında…
4.) Irak Başbakanı Nuri El Maliki, Yeni Şafak’ın manşetinden bir gün önce, PKK ile mücadelede Irak ordusunun rol oynaması gerektiğini açıkladı.
Irak Ordusu’nun PKK’yle mücadele adı altında kuzeye gitme ihtimali, aynı zamanda Bağdat otoritesinin yeniden tesis edilmesi demek.
ABD 1991’de çizdiği 36. paralelle, bölgeyi sadece uçuşa yasaklamadı, aynı zamanda Irak ordusunu da bölgeye sokmayarak Kürt devletini fiilen kurdu! Saddam Hüseyin son olarak o bölgeye TSK ile ittifak yaparak 1996 yılında girebilmişti…
Dolayısıyla Kuzey Irak’ta Irak ordusunun olması, ABD’nin aleyhine ve bölgenin lehinedir.
Tek sıkıntı AKP hükümetinin de bölgenin aleyhinde olmasıdır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ekim 2011
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 12/10/2011
BİRAND’IN ERDOĞAN KORKUSU
Mehmet Ali Birand, İngiltere’nin Ditchley Park şatosunda hafta sonu yapılan Oxford Konferansı’nı yazdı köşesinde dün…
Türkiye ile Britanya arasındaki ilişkileri derinleştirmek için sürekli toplanacak bir mekanizmanın da ilk adımıymış bu konferans. Siyasiler, akademisyenler, eski büyükelçiler, gazeteciler ve iş adamaları davet edilmiş.
İki ülkenin Dışişleri Bakanları Ahmet Davutoğlu ve William Hague, bizzat mektup yazıp katılımcıları davet etmiş. Konferansın eş başkanlıklarını ise her iki ülkenin eski Dışişleri Bakanları Yaşar Yakış ile Jack Straw yapmış.
TÜRK TARAFI NEDEN GELMEDİ?
Gelin konferansla ilgili notların devamını doğrudan Birand’dan dinleyelim:
“Doğrusunu söyleyeyim, Britanya tarafı bu toplantıyı çok ciddiye almıştı. Katılımı üst düzeyde tutmuştu. AB Komisyonu Dış İlişkiler Sorumlusu Ashton’den, AB İşlerinden Sorumlu Bakan Lidington’a kadar davet edilenlerin hemen tümü gelmişti.
“Türk tarafı ise son dakika iptalleriyle bu konularda ne kadar ciddiyetten uzak olduğunu gösterdi. Nice iş adamımız, politikacımız gelmedi. Akademisyenler tam kadro gelmişlerdi ve çok önemli katkılarda bulundular.” (Posta, 11 Ekim 2011)
Birand yazısının devamında konuşulan konuları, konferansın yararlı olup olmadığını vs. yazmış ancak Türk tarafındaki son dakika iptallerinin nedenine değinmemiş!
KÖŞESİNDE DEĞİL TWITTER’DA YAZABİLDİ!
Merak ettik, araştırdık.
Meğer Türk tarafı, Başbakan Erdoğan’ın annesinin vefatı nedeniyle, cenazede olabilmek ya da eve taziyeye gidebilmek için iptal etmiş programlarını…
Aslında Mehmet Ali Birand, yazısında değil ama bir gün önce twitter’da takipçilerine açıklıyordu durumu: “Oxford konferansında Türkiye’yi tartıştık. İngilizleri en çok ne hayret ettirdi biliyor musunuz? Başbakan’ın annesi öldü diye son dakikada konferansa katılmaktan vazgeçen işadamları, politikacılar ve hatta bazı gazeteciler.”
KORKUTAN İKLİMİ ÖVMEYECEKSİN!
Peki, 40 yılın gazetecisi Mehmet Ali Birand bu gerçeği köşesinde neden yazamadı? Okurlarından neden sakladı bu gerçeği? Twitter’daki takipçileriyle bu gerçeği paylaşan Birand, Türkiye’nin en çok satan gazetesinde neden yazamadı aynı şeyi?
Yanıtı ortada: Birand da çoğu meslektaşımız gibi Başbakan’ın hışmına uğramaktan korkuyor!
Denebilir ki, “korku da insana dair, olabilir, Birand da korkabilir”, kısmen anlayabiliriz, ama şunu da söylemeden edemeyiz:
Korkuyorsan, yazmaktan korkuyorsan, fikrini söylemekten korkuyorsan, o zaman “AKP’nin darbeci zihniyeti temizleyerek
memlekete demokrasi getirdiğini ve Türkiye’de çok güzel bir iklim oluşturduğunu” da iddia etmeyeceksin, yazmayacaksın!
Sen o iklimde düşünceni yazamıyorsan, o iklimi de övmeyeceksin!
KORKU HAYSİYET EŞİĞİNİ AŞMAMALI
Nuray Mert’in de başka bir vesileyle söylediği gibi, korku haysiyet eşiğini aşmamalı: “İktidarlar korkutucudur, hiçbirimiz kahraman olmak zorunda da değiliz, hepimiz sıradan insanlar olabiliriz ama sıradan insan olarak yaşamanın haysiyetini taşımak zorundayız. Böylesi güçlü iktidarlardan ne kadar korkarsak, haysiyetimizden, hayatımızdan o denli fedakârlık yapmak durumunda kalırız. Sıradan bir insan olarak korkmamız anlaşılır ama korkumuz haysiyet eşiğini aşmadığı sürece. Yoksa insan suretinde bir yılgınlık hayaleti olarak yaşamaya mahkûm oluruz. İnanın bu yaşanası bir hayat değildir.” (Milliyet, 6 Ekim 2011)
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Ekim 2011
KARAYILAN HİKÂYESİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 11/10/2011
Yeni Şafak’ın Albülkadir Selvi imzalı, “Yakalanan Karayılan Urumiye’ye götürülmüş” manşeti, önceki gün başkenti heyecanlandırdı. Haberde özetle İran’ın Murat Karayılan’ı yakaladığı ve Türkiye’ye karşı kullanmak üzere pazarlık yapıp, serbest bıraktığı iddia ediliyordu.
Konu dün de Hürriyet’te sürdürüldü. Metehan Demir, “başkentin bu konuda en çok dikkate alınması gereken isimlerinden
birine”, “Karayılan meselesinde aslında ne oldu” diye soruyor ve Karayılan’ın yakalanmadığı yanıtını alıyor.
Demir’in bu bilgiyi aldığı resmi kişi kuşkusuz hükümeti de bilgilendiriyordur. Ancak buna rağmen hükümetin Yeni Şafak manşeti üzerinden İran’ı suçlaması anlamlıdır.
İRANLI KAYNAKLARIMIZIN İDDİASI
Gelelim Karayılan’ın hikâyesine…
Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır. Bu konuya ilk kez 23 Ağustos 2011’de değinmiş ve şöyle yazmıştık:
“Karayılan yakalandı şeklindeki, sonradan yalanlanan açıklamayla ilgili değerlendirme yapan İranlı kaynaklar, haberin önce duyurulmasına sonra yalanlanmasına önemle dikkat çekiyorlar. Kaynaklar, Karayılan’ın bölge politikalarına baskılandığına, ABD çizgisi dışına çıkarılmaya zorlanmış olabileceğine işaret ediyorlar!”
İranlı kaynakların bu bilgisi Karayılan’ın 21 gün sonra, 3 Eylül’de ortaya çıkıp “işte buradayım” demesiyle, aslında daha da kuvvet kazanmıştı.
7 Eylül’de bu köşede şu soruyu sormuştuk: “Karayılan acaba ‘ABD çizgisi dışına çıkarıldığı’ için mi, 21 gün sonra ortaya çıkabiliyor ve ‘işte buradayım’ diye konuşabiliyor?”
ASLINDA NE OLMUŞTU
Yeni Şafak’ın kafa karıştıran manşetini berraklaştırmak için 7 Eylül tarihli Ufuk Ötesi’nden anımsatalım:
İranlı kaynaklarımızın iddiasına göre Karayılan’ın 23 Temmuz tarihli açıklamasıyla başladı her şey… 23 Temmuz’da, yani İran’ın Kandil operasyonundan bir hafta sonra Karayılan “Aslında biz hareket olarak İran’a karşı herhangi bir savaş kararı almış değiliz” demiş ve eklemişti: “Hatta PJAK’ı, sadece kendini savunma, siyasal ve örgütsel faaliyetlerle yetinme gibi bir
doğrultuya ikna için bir hayli çabamız da oldu.”
İranlı kaynaklarımız, Karayılan’ın bu açıklamasından sonra Tahran tarafından “çağrıldığını”, heyette aslında Cemil Bayık’ın da bulunduğunu, bu heyetin Tahran tarafından bir süre alıkonulduğunu ve baskılandığını belirtmişlerdi.
21 GÜNDE NE OLDU
Karayılan’ın sessiz kaldığı 21 gün içinde, ikisi bölge adına biri ABD adına, çok önemli üç gelişme yaşandı:
1.) İran’ın Fars Haber Ajansı’na göre, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Başbakan Erdoğan’ı Boğaziçi Köprüsü girişinde telefonla yakaladı ve şu mesajı verdi: “Yeni Ortadoğu’yu ABD değil, İran’la Türkiye belirleyecek.”
2.) Irak Başbakanı Nuri El Maliki, “terörle mücadeleye karşı Irak-İran-Türkiye işbirliğinin gerektiğini” açıkladı.
3.) ABD’nin Irak’taki askeri sözcüsü Tuğg. Jeffrey Buchanan, Türk sınırı ile Kandil arasında devriye gezmeye başladıklarını açıkladı.
KUZEYDE BAĞDAT OTORİTESİ İHTİMALİ
İlginçtir, en az yukarıdakiler kadar önemli bir gelişme daha yaşandı bu hafta başında…
4.) Irak Başbakanı Nuri El Maliki, Yeni Şafak’ın manşetinden bir gün önce, PKK ile mücadelede Irak ordusunun rol oynaması gerektiğini açıkladı.
Irak Ordusu’nun PKK’yle mücadele adı altında kuzeye gitme ihtimali, aynı zamanda Bağdat otoritesinin yeniden tesis edilmesi demek.
ABD 1991’de çizdiği 36. paralelle, bölgeyi sadece uçuşa yasaklamadı, aynı zamanda Irak ordusunu da bölgeye sokmayarak Kürt devletini fiilen kurdu! Saddam Hüseyin son olarak o bölgeye TSK ile ittifak yaparak 1996 yılında girebilmişti…
Dolayısıyla Kuzey Irak’ta Irak ordusunun olması, ABD’nin aleyhine ve bölgenin lehinedir.
Tek sıkıntı AKP hükümetinin de bölgenin aleyhinde olmasıdır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ekim 2011