Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
TÜRKİYE SOLU VE PKK
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 03/09/2013
Türkiye solunun en önemli teorisyenlerinden Doğu Perinçek yine çok önemli bir kitaba imza attı. Sayısı 50’yi aşmış kitaplarından bu sonuncusu, hem Türkiye solunda hem de PKK dâhil tüm Kürt çevrelerinde eminiz tartışılacaktır. Zira Perinçek, her iki kesimi de ağır eleştiriyor.
Tabii Perinçek’in derdinin Türkiye’deki ayrışmayı ve bölünmeyi engelleme olduğunu en başta belirtelim!
Kitap, pek çok tez işliyor. Salt bu yönüyle bile oldukça çarpıcı. Bugün Ufuk Ötesi’nde bu tezlerden bazılarını işleyeceğiz:
PERİNÇEK’İN BAZI TEZLERİ
1. Tez: Etnik temelde ve ayrı örgütlenme emperyalizmle işbirliğine götürür. Perinçek bu saptamayı olgularla açıklıyor ve ABD-PKK ilişkilerine ayrıntısıyla dikkat çekiyor.
2. Tez: Silahlı mücadele, emperyalizmle işbirliğine götürür. Perinçek bu saptamayı şu gerçeğe dayandırıyor: “Büyük bir güçle baş edebilmek için daha büyük bir gücün yardımına başvurmak kaçınılmazdı.”
Burada bahsedilen silahlı mücadelenin, milli devlete karşı etnik temelde mücadele eden örgütlerin silahlı mücadelesi olduğunu anlıyoruz. Kategorik olarak tüm silahlı mücadeleleri “emperyalizmle işbirliğine götürür” diye nitelemek, kuşkusuz doğru olmayacaktır. Zira son yüzyıl, ülkesini emperyalizmden koparan silahlı mücadelelerin de tarihidir aynı zamanda.
3. Tez: Dört ülkede “Ortadoğu konfederasyonu” hedeflemek, dört ülkeye düşmanlık ve emperyalizme alet olmayı getirir. Perinçek, bu nedenle “Ortadoğu konfederasyonu” isteyenlerin, emperyalizme karşı halkların ve bölge ülkelerinin ittifakını isteyemeyeceğine dikkat çekmektedir.
4. Tez: Kürt milliyetçiliğinin tarihi, emperyalizmle işbirliği tarihidir. Perinçek bu tezi ortaya atarken, PKK’ye teorisyenlik yapan isimlerden İsmail Beşikçi’nin 40 yıldır söylediği “Kürt milliyetçiliği ABD ve İsrail ile işbirliği yapmalı” anlayışına dikkat çekiyor.
Perinçek, Lenin’in “gerici milliyetçilik” saptamasına başvurarak, “zayıf halkların” ezilen ve gelişen dünya ülkelerinde, bulunduğu ülkenin halklarıyla birleşmeden silahlı mücadeleye kalkışması halinde, emperyalizme sığınmaya mecbur olduğunu belirtiyor.
Kuşkusuz kitap daha pek çok önemli tezi içeriyor. Perinçek, PKK’nin emperyalizmin enstrümanı olduğu bu noktaya nasıl geldiğini tarihsel olarak açıklarken, bu saymadığım diğer tezleri de olgularıyla birlikte açıklıyor.
Hatalı “sömürge teorilerinden” başlayarak, PKK’nin “ezilen devletler arasındaki fesat faaliyetlerine” uzanan tarihini Perinçek’ten okumak, oldukça aydınlatıcı.
PKK’NİN 7 DÖNEMİ
Perinçek kitabında ayrıca PKK’nin tarihini yedi döneme ayırarak inceliyor:
1. 1975-1980: PKK’nin Gladyo desteğiyle Güneydoğu’da Türkiye soluna ve devrimci örgütlere terör uyguladığı dönem.
2. 1980-1991: PKK’nin Şam denetimindeki dönemi.
3. 1991-1998: ABD’nin Irak’ı işgali üzerine PKK’nin iki başlı hale geldiği dönem.
4. 1998-1999: ABD’nin baskısıyla Öcalan’ın Suriye’den sınır dışı edildiği ve PKK’nin iki başlılığının ortadan kalktığı dönem.
5. 1999-2004: Öcalan’ın “Kemalistlerle yürüme” dönemi.
6. 2004-2012: Öcalan’ın BOP Eşbaşkanlığı denetimine girdiği dönem.
7. 2012 sonrası: Öcalan’ın Erdoğan’a bir mektupla bağlandığı ve MİT denetiminde görev üstlendiği dönem.
PKK’yi bu dönemler içinde incelemek, Türkiye soluna ufuk açacaktır.
Ancak katılmadığım bir noktayı da belirtmeliyim: Perinçek, Öcalan’ın Suriye’den çıkartılması sürecini tamamen ABD’nin denetiminde bir süreç olarak ele alıyor. Oysa bana göre süreç milli başlamış fakat ABD’nin araya girmesiyle gayrı milli bir sürece dönüşmüştür.
Somutlarsak, Türk Ordusu’nun Şam’a yaptığı “Öcalan’ı çıkar” baskısı milliydi ve 28 Şubat’ın ürünüydü. Öcalan Suriye’yi terk etmek zorunda kaldıktan sonra ABD’nin devreye girmesi ve Öcalan’ı paketleyip “özel şartlarla” ve günü geldiğinde “kullanılmak” üzere Türkiye’ye teslim etmesi ise gayri milli süreçti.
Nitekim Perinçek’in belirlediği tarihsel dönemler içerisinde, bu süreci, Öcalan’ın “Kemalistlerle yürüme” süreci izliyor. Eğer bu süreç tamamen ABD’nin denetiminde olsaydı, zaten onu izleyen süreç “Kemalistlerle yürüme” süreci olamazdı.
Sonuç olarak çarpıcı, ufuk açıcı bir kitap elimizdeki… Ve Perinçek, en önemlisi, Kürt sorununun içeride Cumhuriyet ve emek hareketiyle, dışarıda ise “beş ülke beş deniz” formülüyle çözüleceğini belirterek, “bölünme ve parçalanma” tehlikesinin nasıl aşılacağını göstermiş oluyor.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Eylül 2013
Aydınlık’ın mutfağı
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 02/09/2013
20 sayfa atılımı yapan Aydınlık, günlerdir yeni yazarlarını ve eski yazarlarını, haklı olarak “Türkiye’nin birikimi” diyerek birinci sayfasından sizlerin huzuruna getiriyor. Yazarlarını tanıtan Aydınlık’ın bir yazarı olarak, ben de gazetemizin mutfağını bugün sizlere tanıtmak istiyorum.
Önce bazı saptamalar: Aydınlık Türkiye’nin yaşayan en eski, dolayısıyla en yaş’lı fakat en genç gazetesidir. Mutfağının yaş ortalaması 26! Gazete bağlandıktan sonra Genel Yayın Yönetmeni ve Yazı İşleri Müdürü’nün de dâhil olduğu su savaşlarının yapıldığı tek gazetededir! Yani, Erdoğan’ın TOMA’sına karşı su tabancası kullanan o muzip gençler Aydınlık’ın mutfağında artık…
Aydınlık Türkiye’nin en fedakâr gazetecilerinin en zor şartlarda bir araya geldiği gazetedir: Sabah yıkanılacak çamaşırlarını toplantıya getiren, giyeceklerini birbiriyle paylaşan, köyden gelen erzakını yazı işlerinin komününe sunan gençler… Bilgisayarı iki kişinin, fotoğraf makinesini üç kişinin kullandığı servisler… Genel Yayın Yönetmeni’nin odasını ve masasını kullanan yazarlar… Bu zorluklar, ortaya çıkan ürünleri nasıl değerli kılıyor, tahmin edersiniz…
Gelelim kadroya… Genel Yayın Yönetmeni İlker Yücel’i Türkiye TGB Başkanlığı’ndan ve halkı ayağa kaldıran eylemlerden tanıyor. Oradaki örgütçülüğü, liderliği şimdi Aydınlık’a büyük güç katıyor.
Yazı İşleri Müdürü Ergün Gedek, yolu TGB’den geçen gençlerden biri. Mutfak üst yönetiminin en tecrübelisi, 30 yaşında; üstelik 2,5 yıldır gazeteci!
Haber Müdürü Önder Öztürk de TGB emeklisi. Ulusal Kanal’da haber müdürlüğü yaptıktan sonra Aydınlık’a geçti. Fazlasıyla titiz. Benim kadar olmayan sinirlilik sorunu için, mutlaka akşamki su savaşlarına dâhil olmalı ve rahatlamalı.
Sorumlu Müdür Mehmet Bozkurt’u Gezi fotoğraflarından tanıyorsunuz.
Genç editörlerin en tecrübelisi Mustafa Gürbüz; önemli gazetelerde çalıştıktan sonra yolu Aydınlık’la kesişenlerden. Ardından Aysen Beyaz ile Emine Dölek geliyor. Dölek Ulusal Kanal’ın ilk döneminden. Sonra yine TGB emeklisi gençler var: Can Özçelik, Erdem Atay, Osman Erbil, Cansu Yiğit, Yiğit Eryılmaz, Murat Şimşek. Murat’ı tarif etmeliyim: Çok az konuşuyor ve sayfasını o kadar çabuk planlıyor ki, sabahın köründe haber önersen, mutlaka “yer yok” yanıtı veriyor!
Ekibe tecrübeli Füsun İkikardeş’in katıldığını da eklemeliyim.
Gelelim servislere… İstihbarat Servisi’nin başında Haftalık Aydınlık’tan beri yer alan Ceyhun Bozkurt var. Sezim Özadalı, Irmak Mete ve Gamze Çınlar’dan oluşan “melekler” ekibi nedeniyle bazen Charlie diye anılıyor. Ekibe daha sonra en gençler Ezgi Hotalak, Tuğçe Yıldız, Masum Gök, Soner Bahadır ve Muhammed Ulutaş katıldılar. Kimi stajyer, kimi gönüllü yardımcı… Bir de gönüllü kahramanlardan Derya Derviş ağabeyleri…
Emek servisinde deneyimli Esin Ergenç ile genç kardeşimiz Tarık Tekgözli var. Emekçi sınıfların karakterini taşıyan Tarık’ın en hoşuma giden özelliği şu: Toplantıda söz sırası kendine geldiğinde, o topluluk bir saattir konuşuyor bile olsa, önce selamlar!
Toplum sayfasında Ulusal Kanal’dan transfer Özlem Konur ile Gizem Koç var. Bir de onlara sonradan katılan Gökçen Beyaz ile genç Anıl Işık ve Ebru Bozköylü var.
Ekonomi servisi tek kişilik bir makine! Recep Erçin servisin müdürü, muhabiri, fotomuhabiri, editörü… Sanırım servise takviye yapılmasını sağlaması için, biraz tembellik numarası yapması gerekecek.
Dış Haberler servisinin başında, çarpıcı röportajlarıyla tanıdığınız Şafak Terzi var. Ancak içeriden ve dışarıdan servise yardım edenler bakımından en şanslısı. Yazar olanları geçiyorum fakat teorik çalışmaların adamı olan Erdem Ergen’i önemle belirtiyorum.
Hayati Asılyazıcı’nın yönettiği Kültür Sanat Servisi’nde Sema Sezen ve Aysun Bitir var. 20 sayfalı yeni Aydınlık’ta artık bir de TGB’den gönüllü yardımcı Ece Kırbaş var. Şimdiden röportajlarıyla kendisini size tanıttı zaten. Ayrıca özel olarak bu servisin fakat aslında tüm Aydınlık’ın emektar fotoğrafçısı olan Alpay Tuğlu…
Spor Servisi’ni pek tanıyamadım. Anıl Budak, Fırat Çoban ve Hüseyin Kaya isimli genç kardeşlerimizi, koridorda arada odalarına göz attığımda görüyorum.
Gelelim sayfa sekreterlerine… Hakan Uğurluay, elinizde tuttuğunuz ve çoğunuzun beğendiği Aydınlık’ın yeni halinin mimarı. Ekipte Metin Tanrıver, İbrahim Türkmen, Nesrin Çelik, Mehmet Karafazlı, Ebru Taşdöğen, Ozan Kanal, Gamze Erdeyer, Gündüz Üç, Egemen Yamandağ, Alev Özgenç, Osman Nuri Yılmaz ve Mürsel Çetin yer alıyor. Sayfalardaki fotoğrafları ve grafikleri sizlere hazırlayanlar ise Sebahattin Önder, Turgay Oğuz ve Burak Çavdar.
Teknik ekibe geldik. Bu özel ekipteki ilk isim Melih Yıldırım benim Öncü Gençlik’ten çalışma arkadaşım. Matbaalar onun sorumluluğunda. Ali Duran TGB’den gelen genç bir bilgisayar uzmanı; internetteki Aydınlık’ın kaptanı. Güven Karakurt ise bozulan her şeyi onaran genç beyin.
Bir kısmının gönüllü yardımcı olduğu yukarıdaki isimleri geride bırakıyoruz ve idareye iniyoruz. Genel Müdürümüz Yalçın Büyükdağlı’yı tanıyorsunuz kuşkusuz. Personel Müdürü İsmet Öğütücü deneyimli bir yayıncıdır. Reklam Müdürü Saynur Okuroğlu ve yardımcısı Kamile Karakadılar Aydınlık’a gelir arayan arkadaşlarımız…
Metin Aktaş Türkiye gazetelerinin, ilginçtir, en sevilen muhasebe müdürüdür. Yanında Onur Yokuş ve Mehmet Akdemir var. Halkla İlişkilere Selma Bolat geldi. Dağıtımdaki arkadaşlarımız Ergin Onay ve Müslüm Horoz ise 20 yıldır Aydınlık’ın emekçiliğini yapıyorlar.
Ve binanın en altındayız, arşivde… Fahir Özel’in 40 yıldır gözü gibi baktığı Aydınlık’ın kozmik odaları artık Ercan Dolapçı, Çetin Çağlayan ve Buket Yıldırım’ın ellerinde…
Suna Doğuz’la, genç arkadaşımız Seda Çift’i seslerinden tanıyorsunuz. Sizden gelen telefonları ilk onlar açıyor. Esma Hıdır ve Seyran Mert ise Aydınlık’ın en stratejik yerinin, çay ocağının sorumlusu arkadaşlarımız. Gece amirimiz Orhan Uluocak, şoförlerimiz Kubilay Deligöz ve Cüneyt Sevinçtaç ile gazetemizin temizliğinden sorumlu Yahya Gören ile Levent Gürbüzler’i de tanıtmalıyım. Ayrıca öğlen akşam karnımızı doyuran Özlem Öztürk, Nuray Doğru, Hatice Köşüm ve Celal Bilen’i de özel olarak tanıtalım.
Tabii Fatma Yazıcı’nın, yani 2000’e Doğru’nun o efsane sorumlu haber müdürünün de artık yeniden aramızda olduğunu söylemeliyim.
Ve son olarak Bilgi İşlem’in Mahmut Şen’i. Hani ara ara yazarız ya hep, “madde boşluk tanımaz” diye. İşte Mahmut bu yasadaki maddedir. Yetişemediğim bir canlı yayın programına yerime çıkacak kadar boşluğa düşmandır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Eylül 2013
ABD NEDEN SALDIRAMADI?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 31/08/2013
afta başında ABD’nin liderlik yapacağı Atlantik kuvvetlerinin Suriye’ye saldıracağı gündemdeydi. Hatta Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “biz de varız” diye öne fırlıyordu. Ancak bu rüzgâr adım adım sönümlendi ve Atlantik kuvvetleri, Suriye’ye saldıramadı.
Bu sonucun birincisi Batı açısından, ikincisi ve daha önemlisi olarak Doğu açısından nedenleri var. Bugün bu nedenleri inceleyeceğiz.
BATI AÇISINDAN SORUNLAR
1. ABD’nin yeni bir ülke işgaline harcayacak parası yok. Hafta içinde yayımlanan ABD Hazine Bakanı Jack Lew’in “Ekim ortasında para bitiyor” mektubu, bu gerçeğe işaret ediyordu.
Çin Komünist Partisi’nin son genel kongresinde aldığı karar üzerine, gelir makasını daraltmak adına kaynakları içeride değerlendirmek kararı, ABD’nin belini daha da büktü. Çin’den daha fazla borçlanamayan ABD çareyi kendi paralarını ülkeye çağırmakta arıyor. FED’in kararlarını bu kapsamda değerlendirmek lazım. Bu durum ve Çin’in dünya ekonomisindeki ağırlığı, ABD’nin ekonomisini savaşla da düzeltemeyeceğini ortaya koyuyor.
2. Washington, bu ekonomik gerçekliği göz önüne alarak yeni bir savunma stratejisi belirlemiş ve Asya-Pasifik’i esas alan, Ortadoğu’yu taşeronlarına devreden yeni bir dönemi başlatmıştı. ABD bu stratejisini uygulamaya mecbur.
3. ABD’deki iç çarpışma büyüyor ve dış politikaya da yansıyor. Suriye’ye aktif müdahale, temsilciliğini Obama’nın yaptığı kesimlerin değil, karşıtlarının isteği. Obama ise Suriye politikasını Türkiye-Suudi Arabistan-Katar üzerinden yürütmek istiyor. Nitekim bu Türkiye’yi İran’la çarpıştırmak bakımından daha elverişli bir yol.
4. ABD’nin işgalle neticelenmeyecek, dar ve kısıtlı hava müdahalelerinin ilk kurbanı İsrail olacak. Tel Aviv bu nedenle Suriye’ye yönelik 48 saatlik bir hava saldırısından endişe etti. ABD Tomehawk füzelerinin Suriye’ye yönelmesiyle birlikte Filistin’den Hamas, Lübnan’dan Hizbullah İsrail’e saldıracaktı. ABD içindeki etkili kesimler bu gerekçelerle, İsrail’in güvenliğini garanti etmeyen ve hatta riske atan bu saldırıya itiraz ettiler.
5. Fransa ve İngiltere, ABD’yi bile beklemeden Libya’ya saldırabilmişlerdi. Zira Libya’nın ne bu ülkeleri durduracak askeri gücü, ne de büyük müttefikleri vardı. Ancak Paris ve Londra, Suriye’nin Libya olmadığını çok iyi biliyordu. O nedenle bu kez ABD’yi beklemeye mecburdular.
DOĞU AÇISINDAN AVANTAJLAR
1. Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın liderliği ve Şam yönetiminin haklılığı, 2,5 yıldır süren ağır baskıya rağmen Suriye’yi ayakta tuttu. Suriye ordusu, Atlantik destekli terörist grupların saldırısını öncelikle sağlam bir şekilde göğüsledi. Uluslararası koşulları da kollayarak, fırsat buldukça üzerlerine yürüdü ve verdiği mevzileri geri aldı.
2. Suriye’nin Batı’nın denetimine açık olmayan kamucu ekonomisi, Esad’a büyük avantaj sağladı. Silahların dışında finansal krizlerin vuracağı bir Suriye, kuşkusuz çok daha zor savunulurdu.
3. Şam yönetimi, Atlantik baskısını göğüslemeye yarayacak bölgesel ilişkileri çok başarılı bir şekilde yürüttü. BM’de Çin’in desteğini, askeri alanda Rusya ve İran’ın desteğini alan Şam yönetimi böylece direncini artırdı.
4. 1991’den itibaren adım adım yaşam alanına giren ABD’yi nihayet 2008 yılında Gürcistan müdahalesi ile durduran Rusya, koşulları kullanarak tersi yönde ilerlemeye başladı. Moskova, Karadeniz’e bırakmadan, ABD’yi Doğu Akdeniz’de engellemeyi kararlaştırdı. Bu stratejik karar, Moskova’yı Suriye’yi daha agresif savunmaya yöneltti.
5. İran, Suriye kalesi yıkıldığında ilk hedefin kendisi olacağını biliyor. Tahran bu nedenle ülkesinin savunmasının, Suriye’nin savunmasından geçtiğini gördü ve bu gerçeğe göre konumlandı. İran’ın stratejik desteği, Şam yönetiminin terörle mücadelesine büyük katkı sağladı.
ABD’nin Irak’tan çekilmesiyle birlikte Ortadoğu’da önemli bir manevra kabiliyeti kazanan Tahran, bu dönemde Mısır ile Suudi Arabistan’ın bölgesel çelişkilerinden yararlandı ve Katar’ın da olduğu çoklu rakiplerini bazı alanlarda ayrıştırmayı sağladı. Bu durum Esad’a da yaradı.
SURİYE’NİN DEĞERLİ VARLIĞI
Kuşkusuz Batı açısından başka sorunlar ve Doğu açısından başka avantajlar da var. Köşe el verdiğince belli başlılarını incelemiş olduk. Geriye bir tek Türkiye’nin pozisyonu kaldı. Ülkemiz Doğu’da fakat Batı’nın denetiminde olduğu için Suriye krizinden en fazla etkilenen ülke oldu. Bu durumu da bir başka yazımızda inceleyeceğiz.
Son olarak belirtelim: ABD’nin Suriye’ye yönelik planları ve hatta fırsat bulduğunda saldırma hedefi yürürlüktedir. Zira ABD için Suriye; birincisi Kürt koridoru oluşturma, ikincisi de Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirme açısından fazlasıyla değerli bir hedeftir! Washington bu hedeften kolay kolay vazgeçmez.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ağustos 2013
CENEVRE MASASI ÖNCESİ ÇARPIŞMA
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 29/08/2013
Suriye için savaş boruları çalınıyor. Öyle ki AK Medya, manşetlerden füze reklamları bile yapmaya başladı. Sanırsın ABD silah lobilerinin gönüllü sözcüleri konuşuyor. Yok, Tomehawk füzeleri 5 metre hata payıyla hedefi vuruyormuş, yok bombardıman uçakları havada ikmalle Suriye semalarına rahatlıkla ulaşıyormuş…
Açık söyleyelim: Bu gazetecilik değil, ahlaksız yayıncılıktır! Gazeteci, emperyalist savaş baronlarının sözcüsü olmaz!
ABD: REJİM DEĞİŞTİRMEYE ODAKLANMADIK
Erdoğan’ın savaş ihtiyacına tercüman olmak ve ülkesi ile bölgesine Batı gözlüğüyle bakmak, maalesef Türk medyasının Pentagon bülteni gibi çıkmasına neden oldu. Bu bültenler de doğal olarak “savaş başlamak üzere” iklimi yarattı.
Peki, ABD Suriye’ye saldıracak mı? AK Medya’ya bakılırsa evet. Üstelik şu saatte, şuradan, şu kadar kuvvetle…
Ancak pek öyle görünmüyor. Zira Washington “saldırmamanın” gerekçelerini bulmaya odaklandı:
1. Beyaz Saray Sözcüsü Jay Carney Suriye’ye yönelik değerlendirilen seçeneklerde, odaklarının “rejim değiştirme” değil, “Suriye rejiminin kimyasal silah kullanımına eylemine yanıt verme” olduğunu ifade etti. (Hürriyet, 28 Ağustos 2013)
2. ABD’nin eski Dışişleri Bakan Yardımcısı olan BM Politik İşler Müsteşarı Jeffrey Feltman, Tahran’daydı. Feltman, İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif ile Suriye’de “politik çözümü” tartıştı.
BM sözcüsü Farhan Haq, Feltman’ın temasları için şu açıklamayı yaptı: “Feltman, İran’ın konumu ve bölgedeki nüfuzunu belirterek, Suriye’deki tarafların müzakere masasına oturması adına önemli bir rol oynayabileceklerini ifade etti.” (Gazetevatan.com, 28 Ağustos 2013)
3. Suriye’ye savaşın tartışıldığı saatlerde, ABD Hazine Bakanı Jack Lew’in Kongre’deki parti liderlerine gönderdiği mektup yayımlandı. Mektuba göre ABD yönetimi, finansal yükümlülüklerini yerine getirebilmek için gerekli kaynakları Ekim ayının ortalarına doğru tüketmiş olacak! Ekim ortasında Amerikan Hazinesi’nin harcayacak sadece 50 milyar doları kalacak! (Gazetevatan.com, 28 Ağustos 2013)
“Savaşa para yok” anlamına gelen bu mektup, acaba Washington’daki savaşa karşı kesimler tarafından mı servis edildi?
MASA DEVRİLMEDEN!
Kuşkusuz başka olgular da var. Onları da değerlendiririz. Şimdilik bu üçünün ne anlama geldiğini anlamaya çalışalım:
ABD Suriye’ye saldırmaktan hem stratejik nedenlerle, hem de ekonomik nedenlerle kaçınıyor. ABD’yi Suriye’ye saldırmaktan alıkoyan bir başka önemli etken de, 2,5 yıldır direnen Esad’ın, ülkesine saldıracak devletlere “ağır zarar” verebileceğini göstermiş olmasıdır.
ABD bu nedenlerle, zorunda kalmadıkça Suriye’ye saldırmayacak. Ancak İngiltere, Fransa ve Türkiye’nin baskısını geçiştirmek için göstermelik bir hava saldırısına yönelebilir.
Fakat ABD’nin asıl niyeti, kimyasal komplo ile sağlanmış uluslararası baskı ortamından yararlanıp, Cenevre-2 toplantısına Suriye’yi zayıf oturtmaktır!
Zira Cenevre-2 toplantısı er geç yapılacak ve taraflar masaya güçlü oturmak için öncesinde ellerindeki tüm kozları oynuyorlar: Esad yönetimi masaya oturmadan önce mümkün olduğu kadar kuzeye yönelmek ve teröristlerin elindeki mevzileri geri almak istiyor. ABD ise masaya oturmadan önce, önümüzdeki süreçte Şam’da ikili bir iktidar oluşmasının mevzilerini yaratmaya ve Suriye Ulusal Konseyi’nin etkisini artırmaya çalışıyor.
Artık mesele, bu ön çarpışmaların masayı devirmemesi!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Ağustos 2013
AL ANTİSAR MUAMMASI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 28/08/2013
Japon Sankei Shimbun gazetesinin haberine göre, 2013 yılı başlarında mühimmat yüklü bir gemi Kuzey Kore’den yola çıkar. Gemide 1,400 makineli tüfek, 30,000 mermi ve gaz maskeleri ile kimyasal saldırıdan korunma araçları vardır.
Gemi Kuzey Kore’den çıktığı andan itibaren ABD tarafından adım adım izlenir. Gemi ve mühimmatları konusunda Ankara bilgilendirilir. 3 Nisan’da Çanakkale Boğazı’ndan geçtiği sırada da durdurulur ve kargosuna el konulur.
Mühimmat Kuzey Kore tarafından Esad’a gönderilmektedir. Türkiye bu nedenle kargoyu da gemiyi de bağlar.
Japon Sankei Shimbun gazetesinin kaynağı ABD’dir. Haber, Japonya üzerinden tüm dünyaya servis edilir.
Haberdeki gemi Libya bandıralıdır ve ismi de Al Antisar’dır!
CIA İSKENDERUN’A YÜK BOŞALTTI
Eminim bu gemi ismi size tanıdık gelmiştir. Zira Libya’dan Suriye’ye silah sevkiyatında kullanılan ve İskenderun Limanı’na gelip, cihatçı da indiren Al Antisar gemisini, bu köşede birkaç kez konu etmiştik.
Gelin yukarıdaki haberin muammasını çözebilmek için, önce bazı haberleri anımsayalım:
Hürriyet 25 Nisan 2013’te “Türkiye’den giden binlerce silah son anda yakalandı” diye bir haber yaptı. Buna göre Türkiye’den Libya’ya gönderilmek üzere yola çıkan bir gemide yapılan aramada 990 tüfek ve 410 tabanca ile binlerce mermi ele geçirildi. Al Antisar isimli geminin Libyalı kaptanı ve silahları tedarik eden bir Türk tutuklandı.
Ancak haber eksikti. Çünkü geminin sahibi CIA’ydı ve silahlar da Libya’ya değil, Suriye’ye gidecekti.
Çünkü Al Antisar aslında daha önce İskenderun’a gelmişti. Aydınlık 21 Ağustos 2012’de “İnsani yardım gemisiyle Libya’dan 24 militan getirdiler” diye ayrıntılı vermişti o olayı.
19 Kasım 2012 tarihli Ufuk Ötesi’nde ise Al Antisar’ın sadece militanları değil, Suriye’ye sevk edilecek uçaksavar, RPG ve MANAD tipi füzeleri de getirdiğini yazmıştık. Ancak İskenderun açıklarında demirleyen Al Antisar’ın İHH alıcılı “tıbbi malzeme” görüntülü 400 tonluk yükü, bazı yetkililerin çıkardığı “yasal izin” problemi nedeniyle bir türlü boşaltılamıyordu.
ÖLDÜRÜLEN BÜYÜKELÇİ’NİN OPERASYONDAKİ ROLÜ
Devreye, daha sonra üç diplomatla birlikte öldürülecek olan, yükün sahibi ABD’nin Bingazi Büyükelçisi Chris Stevens girdi. Sonra 2 Eylül’de CIA Başkanı David Petraeus Türkiye’ye geldi ve Al Antisar’daki yük 6 Eylül’de “yasallık” kazandı!
Konu, Chris Stevens’ın ölümü nedeniyle önce ABD Kongresi’ne geldi, ardından da TBMM’de soru önergesi oldu.
İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in verdiği bilgilere göre, Libya bandıralı gemi, 14 Ağustos’ta İskenderun Limanı demir sahasına demirlemiş, 29 Ağustos günü İskenderun Limanı’na yanaşıp Bingazi’den getirdiği 353 ton yükü, İHH Vakfı için boşaltmıştı.
Geminin boş ve yolcusuz olarak 3 Eylül günü Türkiye’den ayrıldığını söyleyen Şahin, 24 Libyalının izni konusunda da topu Dışişleri Bakanlığı’na attı.
KİMYASAL KOMPLONUN İZLERİ
İşte tam da Suriye’de kimyasal komplo yapıldığı şu günlerde, Al Antisar yine gündeme geldi. Güya Kuzey Kore Esad’a silah ve gaz maskesi ile kimyasal saldırıdan korunmak için malzeme gönderiyordu. Kaynak da ABD’ydi.
Üstelik bir de harita yayınlamışlardı. Gemi Kuzey Kore’den kalkıyor, Hint okyanusunu geçiyor, Süveyş Kanalı’ndan geçip Çanakkale Boğazı’nda yakalanıyordu! Kuzey Kore Esad’a malzeme gönderdiyse, geminin Çanakkale’de ne işi vardı? Süveyş’i geçip kuzey doğuya yönelmesi gerekmiyor muydu?
Bu mantıksızlık dışında bir de arşivleri açınca, gerçeklerle karşılaşıyoruz: CIA kaynaklı haber hem esas operasyonu perdelemeye çalışıyor, hem de bunu yaparken Esad’ı zan altında bırakmaya çalışıyor. Gerçekte Al Antisar, Suriye’ye CIA yüklerini sevk ediyor! Gaz maskeleri ve kimyasal saldırılardan korunma malzemeleri ise, kimyasal silah kullanacak olan teröristlerin korunması için!
Şam’ın kenarındaki Doğu Guta bölgesinde Esad’ın yaptığı iddia edilen kimyasal saldırının ve olası yeni saldırıların altından bakalım daha neler çıkacak?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Ağustos 2013
ERDOĞAN’IN SAVAŞ İHTİYACI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 27/08/2013
AK Medya’ya bakılırsa Pentagon Suriye’yi her an vuracak. Gerçi bu beklentileri 2,5 yıldır gerçekleşmedi, ancak bu kez kesin diye umuyorlar…
Çünkü ABD’nin Suriye’yi vurmasına en çok bizim yandaş yorumcuların ihtiyacı var. 2,5 yıldır “ABD ha vurdu ha vuracak” dediler, “Esad ha düştü, ha düşecek” dediler… Aynı lafları aynı adamlar saat 20.00’de NTV’de, 22.00’de CNNTürk’te, 24.00’te Haber Türk’te söylediler…
Dünyanın en çok yanılan yorumcuları oldular… Ama en ufak bir yüz kızarması yaşamadan aynı yalanı 2,5 yıl boyunca sürdürdüler!
O nedenle Pentagon’a en çok onlar ihtiyaç duyuyor; bir parça AK’lanmak için!
ABD, SURİYE’YE SALDIRMAK İSTEMİYOR
Ancak ABD’nin Suriye’yi vur(a)mayacağını ısrarla belirtiyoruz. Washington’un 2010 tarihli savunma stratejisi ortada: Pentagon için öncelik artık Pasifik! Ortadoğu’daki işlerin taşeronu ise AKP Hükümeti olarak belirlendi.
Yani esası “Irak’ın kuzeyini Suriye’nin kuzeyi üzerinden Akdeniz’e bağlamak” olan Suriye sorunu, Erdoğan’a verilen bir görevdi!
Ancak Erdoğan o görevi yerine getiremedi: Ne Esad yönetimi terörist saldırılara pabuç bıraktı ne de AKP Hükümeti, içerideki muhalefeti aşarak açık askeri saldırıya yönelebildi.
Bakın Reuters’in geçtiği “Hatay’dan Suriye’ye 400 ton silah sevkiyatı” haberi bile ABD’nin Suriye’ye saldırmayacağının göstergesidir.
ABD bu haberle Erdoğan’a hem “iç kamuoyunun gazını almak için bile olsa çizgiyi aşan konuşmalar yapma” diye uyarıyor hem de Suriye sorununun sahibinin BOP Eş Başkanlığı olduğunun altını çiziyor!
Ankara ve Tel Aviv’de ise Washington’u göstermelik de olsa kısa bir hava harekâtına razı etme senaryoları konuşuluyor. Fransa’nın Libya’daki gibi öne çıkması ve ABD’nin mecburen destek vermesi türünden bir girişimin şansı hesaplanıyor.
TARİHİ AYIBA TÜRK MİLLETİ İZİN VERMEZ!
Başbakan Erdoğan için günü kurtaracak en önemli seçenek, ABD’nin kısa da olsa bir hava harekâtı yapması ve Türkiye için Suriye’ye saldıracak bir uluslararası meşruiyet yaratılması…
Zira hem sonbahar için hem de açık işaretleri ortaya çıkan ekonomik krizi ötelemek için AKP’nin herkesten çok savaşa ihtiyacı var!
Ancak Erdoğan ne içeride ne de dışarıda, bu savaşa bir meşruiyet yaratamayacak! Zira haksız savaşları, bin yalanla bile kabul ettiremezsiniz.
O nedenle savaş tamtamlarının çaldığı şu günlerde, yine altını ısrarla çizerek belirtelim: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin geleneğinde Müslüman komşulara karşı savaşmak yoktur! Turgut Özal’ın Irak’a süremediği Mehmetçik’i, Erdoğan da Suriye’ye süremeyecektir!
Elli tane Ergenekon operasyonu yapsanız, Necdet Özel’i klonlayıp tüm orduların, kolorduların, tümenlerin başına koysanız bile Türk Ordusu’nu komşusuna saldırtamayacaksınız!
Zira bu tarihi ayıba her şeyden önce Türk milleti izin vermeyecektir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Ağustos 2013
ISSIZ ADAM: ERDOĞAN
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 26/08/2013
Başbakan Erdoğan’ın siyasi danışmanı İbrahim Kalın’ın ortaya attığı “değerli yalnızlık” kavramı pek tutuldu. Başarısızlığı ahlak, vicdan gibi kavramlarla perdelemeye çalışan AK medya, hızla “değerli yalnızlığa” sarıldı.
Oysa “değerli yalnızlık” kavramı hem doğru bir çeviri değildi, hem de AKP’nin durumunu açıklamıyordu. Zira kavram, 19. Yüzyılın sonlarındaki İngiliz dış politikasına verilen isimdi ve Londra bu dönemde ittifaklardan kaçınmış, sömürgelerine odaklanarak ekonomisini daha da büyütmeye çalışmıştı.
Türkiye’nin ne odaklanacağı bir sömürgesi var, ne de ittifaka gerek duymayacağı bir coğrafyası!
Gerçeklik böyle olunca, haliyle İngilizlerin “değerli yalnızlığı”, AKP’nin “ıssız adamlığı” şeklini alıveriyor! Üstelik filmin kahramanı Alper’in karizmasının, Erdoğan’da kalmadığı türden bir ıssız adamlık…
DEĞERLİ YALNIZLIK, SIFIR SONUÇTUR
Alper’in “ıssız adamlığı” tek gecelik ilişkilerle dolu çok kadınlı bir yaşamdı ama neticede “bir artı bir” Alper’de “eşittir sıfır” oldu! Sahte ilişkilere boğulmuş Alper, gerçek bir ilişkiyi sürdüremedi. Sonuçta yalnız kaldı!
AKP’nin durumu da Alper’inki gibi… Atlantik’in Osmanlı coğrafyasına yönelik hedeflerinde enstrüman olan AKP, sahte ilişkilere soyundu:
İsrail ile Suriye arasında arabuluculuk, ABD ile İran arasında “kolaylaştırıcılık”, MOSSAD ile Müslüman Kardeşler arasında mesaj taşımacılık, Öcalan ile Kandil arasında postacılık…
Irak, Suriye ve Lübnan’la gerçek hedefi maskeleyen türden birlik arayışı…
Irak’ta Maliki’ye karşı darbecilik, yine Irak’ta Barzani’yi himaye ederek bölücülük…
Suriye’ye terör ihracı, Esad’a karşı örtülü operasyonlar, Bosna’dan, Çeçenistan’dan, Pakistan’dan Suriye sınırına El Kaide transferleri…
Lübnan’da Hizbullah’ı izole etme çabaları…
Mısır’da Müslüman Kardeşleri Tahrir’in iradesine karşı kışkırtma girişimleri…
Diplomasi bilimiyle somutlarsak: İsrail’de, Suriye’de, Irak’ta büyükelçimiz yok. Mısır’da ise Müslüman Kardeşler kuryeliği ile açıkça suçlanan bir büyükelçimiz, o da şimdilik var!
Özetlersek: Tüm komşulara “sıfır sorun” denilerek sahte el uzatıldı… Elin sahteliği ortaya çıktıkça da, “sıfır sorun” önce “sıfır komşu” sonra da “sıfır sonuç” oldu!
Yani AKP’nin bugün yaslandığı “değerli yalnızlık” aslında kocaman bir “sıfır sonuçtur!”
CUMHURİYET’İN YENİDEN DEVRİM İHTİYACI
Öte yanda “değerli yalnızlık”, durdurulamayan bir kartopu olmaktır. Sonuçları görürsünüz ama yuvarlanmaya başlayan kartopunu durduramazsınız.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun şu cümleleri, hızla yuvarlandıklarını gösteriyor: “Türkiye dünya ile ilişkilerde 10 yıl öncesi duruma dönerse, yani küresel ufuk açısından sınırlarına çekilirse varlığını koruyamaz.” (Ahmet Taşgetiren, Bugün, 25 Ağustos 2013)
Yani Davutoğlu hâlâ sınırları kaldırmak, Kürtlerle büyümek, Osmanlı sınırlarına yayılmak, Irak’ın kuzeyini Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmak peşinde… (Kuşkusuz bu ihtirasın dayanağı, BOP Eşbaşkanlığı görevidir.)
Türkiye’yi dış politikada yamaçtan aşağı yuvarlayan Erdoğan-Davutoğlu ikilisi, bir yandan da içeride yıkımı ilerletiyor. Davutoğlu tam yıkım niyetlerini de açıkça söylüyor: “İç yapımızda restorasyon ihtiyacı var. Bu sistem restorasyonu, bir anlamda ‘Cumhuriyet’in Tanzimat’ı’ gibi bir mahiyet arz ediyor.” (Ahmet Taşgetiren, Bugün, 25 Ağustos 2013)
Gerçi 2007’de Cumhuriyet’i yıkmışlardı… Şimdi restorasyon diyerek, Tanzimat diyerek toplum içindeki izlerini de kazımak istiyorlar.
Ancak belirtelim: AKP kazıyamadan, halk sonbaharda Cumhuriyet’in ‘yeniden devrim’ ihtiyacını karşılamaya başlayacak!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Ağustos 2013
TRABZON’DA İLERİ DEMOKRASİ YOK MU?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 25/08/2013
Başbakan Erdoğan Trabzon havalimanında bağırıyor: “Trabzon’a Gezi gelebildi mi? Giresun’a Ordu’ya gelebildi mi, Samsun’a gelebildi mi, Rize’ye gelebildi mi?” Ardından “Neden?” diye soruyor ve yanıtlıyor: “Çünkü aklıselimin yolu tektir.” (Hürriyet, 24 Ağustos 2013)
Sanırsın Karadeniz Sahil Yolu’nu tarif ediyor. Trabzon, Rize, Giresun, Ordu, Samsun hattında aklıselim var, memleketin geri kalan yüzde 90’ında aklıselim yok!
Kuşkusuz normal bir ülkede, normal bir başbakanın etmeyeceği laflar bunlar; bir tek sonbahar sendromuyla açıklayabiliyorum.
DAVUTOĞLU: GEZİ İLERİ DEMOKRASİ İŞİ
Başbakan Erdoğan Gezi’den sakınmak için kendisine Doğu Karadeniz’i “kurtarılmış bölge” ilan ederken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise Gezi’nin içeriğini boşaltmayı ve hatta onu rejimlerinin bir parçası gibi sunmaya çalışıyor.
En iyisi mi gelin o cümlenin tamamını birlikte okuyalım: “Türkiye’de de, demokratik bir ülke olduğu için gösteriler yapılması normaldir. Türkiye’de insanlar bir çevre meselesini protesto ettiler, protestoların ana sebebi bir kentleşme projesiydi. Mısır’da olduğu gibi adil ve özgür seçimler talebiyle ya da birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi işsizliği protesto etmek için yapılmadı. Çevre konusunun gündeme gelmesi, ileri demokrasi işidir.” (BBC, 23 Ağustos 2013)
Neymiş, Gezi bir ileri demokrasi işiymiş! Sıfır sorunun nasıl sıfır komşuya dönüşebildiğini anlayamayanlar belki bu slalom halinden anlarlar artık!
Milletin gözü önünde, BBC’nin Newsnight programında, “ileri demokrasi rejimine karşı yapılmış eylemleri, ileri demokrasi işi” sayan Davutoğlu, kim bilir görevi gereği görüştüğü mevkidaşlarına neler söylüyordur!
GEZİ, HAZİRAN’DA TRABZONDA’YDI
Normal bir hükümette, Başbakan’ın “Gezi girmeyen yerleri aklıselim” ilan ettiği sırada, Dışişleri Bakanı’nın “Gezi’yi ileri demokrasi işi” sayması, bir kriz nedenidir. Zıtlık, ikisinden birini utandıracak boyuttadır. Ancak bizimkiler profesyoneldir ve işe duygu karıştırmazlar!
Ve yine normal şartlarda, iktidardaki partisinin il başkanı çıkar ve “Gezi ileri demokrasi işiyse, Trabzon’da ileri demokrasi yok mu yani” diye sorar!
Ama anormallikler diz boyu olunca, sorular anlamsız kalır. Zira tezler en başından yanlıştır. Çünkü Başbakan’ın söylediğinin aksine Gezi Trabzon’a gitmiştir. Trabzon da memleketimizin her ili gibi, Haziran’da bir başka olmuş, güzelleşmiştir!
Tıpkı sonbaharda da olacağı gibi…
‘10 YIL DEĞİL, SON 3 YIL BAŞARILI’
Erdoğan, Davutoğlu’nun kendisini yalanlarcasına “Gezi ileri demokrasi işidir” demesine kızmayacaktır, nasılsa Davutoğlu BBC’ye İngilizce konuşmuştur ve Erdoğan İngilizce’yi “diklenecek” kadar bilmektedir!
Ancak danışmanları gıcıklık yapar da konuşma metnini Türkçe’ye çevirip önüne getirirse, durum değişebilir. Zira Davutoğlu’nun şu lafları tansiyon fırlatacak cinstendir: “Türkiye’nin son üç yılı büyük bir başarı hikâyesidir. Üç sebeple. Demokratik reformlar, ekonomik gelişme ve aktif dış politika.” (BBC, 23 Ağustos 2013)
Neden Erdoğan’ın iş başında olduğu 11 yıl değil de, son üç yıl? Yoksa Davutoğlu başarı ölçütünü kendi bakanlık tarihiyle mi başlatıyor?
Bakın bu sorular, etrafı Yiğit Bulut türünden danışmanlarla çevrili Erdoğan’a içten içe sordurulacaktır. Çünkü inişe geçen kuvvetlerde komplo daha iyi zemin bulur.
Sonbahar daha ne sancılara gebe…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Ağustos 2013