Posts Tagged Mursi

ARTIK BAŞKA BİR DÜNYADAYIZ

Olası görmediğimizi belirttiğimiz Suriye’ye saldırı, savaş medyasının ilan ettiği Perşembe sabahı gerçekleşmedi. Hatta bizi doğrulayan tersine rüzgârlar esmeye başladı…

Önce ABD geri adım attı, ardından da İngiltere ile Fransa çark etti. Erdoğan ise artık daha yalnız! Üstelik “değerli bir yalnızlık” da değil bu…

Son 24 saatte olanları hızla özetleyelim: ABD Başkanı Barack Obama “kesin bir kararımız yok” dedi. İngiltere İşçi Partisi, parlamentoda müdahale kararının önüne barikat kurdu. En ateşlisi olan Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande bu kez “Siyasi çözüm için her şey yapılmalı” dedi. BM Genel Sekreteri Ban Ki Mun, Suriye’deki heyetin süresini uzattı. NATO ise “bizlik bir şey yok” havasında…

Bir tek Erdoğan geri adım atmıyor. Daha doğrusu, adımlarını fazlasıyla ileri attığı için, şimdi geri atamıyor! Üstelik içeride çok daha sıkıntılı… Zira daha dün “Mısır’da darbenin arkasındalar” dedikleriyle Suriye’ye karşı savaşa soyunmayı tabanına açıklamak durumunda!

Aslında tablonun iki günde hızla değişeceğini Ahmet Davutoğlu’nun sözlerine bakarak da anlayabilirdik. Davutoğlu “yeni bir Suriye kurulacak” diyor. 15 gün ömür biçtiği Beşar Esad’ın hâlâ koltuğunu ve üstelik daha da sağlam bir şekilde koruduğu düşünülürse, elbette rüzgâr hızla ters esmeye başlayacaktı…

SURİYE MÜTTEFİK KAZANIYOR

Yeni bir Suriye kurulmayacak ama yeni bir dünya kuruluyor. Artık ABD’nin tek başına at koşturduğu, tek bir hamlesiyle ülkeleri hizaya soktuğu bir dünyada değiliz…

Örneğin Avusturya Başbakanı Werner Faymann, Almanya’daki Ramstein Amerikan üssünden kalkarak Suriye’yi vurmaya gidecek F-16 savaş uçaklarına hava sahasını açmayacağını ilan etti.

Örneğin, KKTC Dışişleri Bakanlığı, Kıbrıs’ın Suriye’ye saldırı için bir sıçrama tahtası olmayacağını açıkladı.

Örneğin Almanya’daki iktidar partisi dâhil tüm partiler, Suriye’ye müdahaleye karşı çıktı.

Örneğin Mursi’nin devrilmesiyle oluşturulan geçici hükümetin Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi, Suriye’ye müdahaleye karşı çıktı. Mursi döneminin Mısır’ının Haziran ayının son haftasında Suriye’ye cihat ilan ettiği anımsanırsa, bu köklü değişikliğin önemi daha iyi anlaşılır.

Rusya, Çin ve İran destekli Suriye’nin artık daha çok müttefiki var!

CENEVRE’YE GÜÇLÜ GİTME MÜCADELESİ

Bakınız oluşan tablo İsrail’i bile tedirgin etti. İsrail basınına da yansıyan tedirginlik şu: Olası bir Suriye saldırısıyla hedef olacak ilk ülke İsrail! Üstelik sadece Suriye değil, Hizbullah ve İran da İsrail’in üstüne çökecek.

Bu gerçeklik, ABD’nin müdahale isteklerini frenleyen etkenler içerisinde gün geçtikçe daha üst sıralara çıkmaya başladı.

Diğer yandan ABD’nin ekonomisi, ucu açık bir savaşa izin vermiyor. Ve Çin’in varlığı, ABD’nin ekonomisini savaşla düzeltmesine de imkân vermiyor!

ABD’nin nasıl bir açmaz içinde olduğu, en iyi New York Times’ın yayımladığı makalede görülüyor: “Şişirilmiş tehditlere ve hızlanan askeri hazırlıklara karşın Başkan Obama henüz Suriye’ye yönelik askeri operasyon konusunda ikna edici bir hukuki ve stratejik savunma ortaya koyabilmiş değil. (…) Askeri ya da başka türlü, her türlü eylemin Esad rejimiyle muhalefet arasında bir siyasi anlaşma kurmak için planlanması gerekiyor. Eğer askeri operasyonun daha geniş bir stratejik amacı varsa ve operasyon kapsamlı bir diplomatik planın parçasıysa, Obama’nın bunu açıklaması gerekiyor.”

Dün de belirttiğimiz gibi, Cenevre-2 toplantısı öncesinde masaya güçlü oturma hamleleri sıklaştı! Kimyasal komployla başlayan gelişmelere bu pencereden bakmak gerekiyor…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Ağustos 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

MİT, MOSSAD’IN POSTACISI MI?

Star gazetesi dün “Bölge hareketli, tedbirlerinizi alın” diyerek, MİT’in Mursi’yi “darbeden” önce uyardığını yazdı. Haberi manşet spotundan özetleyelim: “MİT Müsteşarı Fidan darbeden 15 gün önce yaptığı görüşmede Mısır Cumhurbaşkanı Mursi’ye Ankara’nın ‘Bölge hareketleniyor. Dikkatli olun” mesajını iletti. (Star, 23 Ağustos 2013)

Star’a göre Fidan, Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla Mursi’ye gitmişti!

Önceki gün de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Kanal 24’te, Fidan ile Mursi’nin “darbeden” 10-15 gün önce görüştüğünü açıklamıştı.

Bu açıklamalara ve haberlere bakılırsa, Mursi’nin devrileceğini birileri öngörüyordu. Peki, öngören MİT miydi, yoksa bir başka istihbarat örgütü müydü?

“Ne önemi var, önemli olan tespit edilmiş olmasıdır” diyebilirsiniz kuşkusuz… Ama bizce önemi var! Şundan:

PARDO FİDAN’A, FİDAN MURSİ’YE

Birkaç yazımızda anımsattık. İsrail istihbarat örgütü MOSSAD’ın başkanı Tamir Pardo, 11 Haziran’da apar topar İstanbul’a geldi. (Hürriyet, 12 Haziran 2013)

Basına yansıyan haberlere göre Tamir Pardo, Hakan Fidan’la görüşmüştü. Pardo’nun çantasında İran ve Suriye dosyaları ile Gezi eylemleri dosyası vardı!

Bu görüşme ve konuşulan konular hiç yalanlanmadı. Hatta AK-Medya, Başbakan ve kurmaylarının dile getirdiği “Gezi’nin arkasında faiz lobisi var, Yahudi diasporası var” gibi saptırmaları gölgelememek için hiç üzerinde bile durmadı!

Zira üzerinde durulsa, ortaya Pardo’nun kendi ülkesini AKP’ye ispiyonladığı gibi bir saçmalık çıkacaktı!

Her neyse… Sonraki gelişmelere bakılınca, Pardo’nun çantasında bir Mısır dosyası da olduğu anlaşılıyor! Hatta esas dosyanın Mısır olduğunu bile söyleyebiliriz.

Büyük olasılıkla Mursi’nin devrilebileceğine ilişkin istihbarat MOSSAD’ındı. İsrail, Mursi’yi MİT ve AKP üzerinden uyarıyordu.

Fidan-Pardo görüşmesi 11 Haziran’da, Fidan-Mursi görüşmesi de 30 Haziran’dan 15 gün önce gerçekleşti!

İSRAİL ‘DARBENİN’ DEĞİL, MURSİ’NİN ARKASINDA

Elbette şöyle denilebilir: Tamam, MOSSAD MİT’e Mursi’nin devrilebileceği istihbaratını getirmiş olabilir. Ama bu bilgiyi Mısır’a daha alt düzeyde bir kanal götüremez mi? İlle de Hakan Fidan’ın mı götürmesi gerekiyor?

Birincisi, Star’ın haberine bakılırsa Fidan‘ı Erdoğan göndermiş! İkincisi ve daha önemlisi, Fidan’ın tıpkı Erdoğan gibi tek çalıştığı gerçeği… Geçenlerde tüm müsteşar yardımcılarının ilk defa kurum dışından atandığını da özelikle belirtelim.

Tabii şu da söylenebilir: Mursi’nin devrilebileceği istihbaratını MOSSAD MİT’e, MİT de bizzat Mursi’ye iletmiş olabilir, ne var bunda?

Şu var: Erdoğan’ın “Belge elimizde, Mısır darbesinin arkasında İsrail var” sözlerinin uçurulmuş bir balon olduğunu ortaya koyuyor!

İran’a karşı Kürecik’te İsrail’e kalkan olan, Tel Aviv’in OECD üyeliğine ve Akdeniz diyalogu çerçevesinde NATO çalışmalarına katılmasına onay veren, Suriye’yi vurması için İsrail uçaklarına hava sahasını açan AKP, Mısır’da da İsrail’le aynı cephededir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Ağustos 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

MOSSAD SİSİ’YE Mİ ERDOĞAN’A MI YAKIN?

Başbakan Erdoğan, Mısır’daki “darbenin” arkasında İsrail’in olduğunu iddia ediyor ve ekliyor: “Elimizde belgeler var.” (Ajanslar, 20 Ağustos 2013)

Başbakan Erdoğan’ın elindeki “belge” ise bir gün önceki Yeni Şafak’ın manşetiydi: “Cuntanın patronu MOSSAD.”

Kanıt? Çetiner Çetin imzalı manşet haberde şöyle deniyor: “MOSSAD Başkanı Pardo’nun darbeden 3 gün önce Mısır İstihbarat Başkanı ile bir araya geldiği ortaya çıktı.” (Yeni Şafak, 19 Ağustos 2013)

Peki, MOSSAD Başkanı Tamir Pardo’nun 27 Haziran’da Mısır İstihbarat Servisi Başkanı’yla görüşmesi General Sisi’ye destek anlamına geliyorsa, iki hafta öncesinde de, yani 12 Haziran’da Türkiye’ye gelip gizlice MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la görüşmesi ne anlama geliyor? (hürriyet.com.tr, 12 Haziran 2013)

Yani MOSSAD Erdoğan’a da mı destek verdi? Üstelik Pardo’nun çantasında “Gezi eylemleri” olduğu da biliniyorken…

Gezi’nin arkasında faiz lobisinden Ergenekon’a, Beşar Esad’dan Vikingler’e kadar geniş bir yelpazede fail arayan bir hükümetin, Mısır’da “darbeye” bulduğu fail de ancak bu kadar olur!

İSRAİL İÇİN TEK ÖLÇÜT: CAMP DAVİD

Mısır’da olanı “darbe” diye nitelemediğimizi, 30 Haziran 2013’ün, çalınmış 25 Ocak 2011 devriminin ikinci dalgası olduğunu bu köşede yazdık, yinelemeyeceğiz…

Ancak biz Erdoğan’ın belgesini yine de ciddiye alıp, İsrail’in Mısır devrimini destekleyip desteklemediğini incelemeye çalışacağız. Ölçütümüz Cam David rejimidir.

Bildiğiniz gibi 1978 tarihli Camp David anlaşması, ABD’nin Mısır’a dayattığı ve İsrail’in güvenliğini garanti altına alan anlaşmadır. Ancak anlaşma, aynı zamanda Ortadoğu’da bir rejimin adıdır. Ve bu özelliğinden dolayı, Filistin meselesi ile İran konusu Camp David’in iki önemli sütunudur.

Dolayısıyla İsrail’in Mısır’daki her hangi bir siyasi olayı ya da aktörü destekleyip desteklemeyeceğinin göstergesi, o aktörün Camp David’e karşı tutumuna bağlıdır.

Örneğin Mursi, Camp David’e sadık kalmıştı; hatta Camp David’e imza atan Enver Sedat’ın ailesine, onun anısına üstün hizmet madalyası takmıştı! Peki, Mursi’yi yıkan halk-ordu devrimi Camp David’in neresinde? Bakalım…

MISIR’IN DEVRİMCİ PROGRAMI

Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi, ülkenin yeni dış politika önceliklerini sıraladığı açıklamasında sorumuzun ipuçlarını veriyor:

1. Nebil Fehmi Filistin meselesine nasıl baktıklarını şu sözlerle açıklıyor: “Mısır’da istikrar olmazsa, Filistinliler haklarını elde edemez. Mısır’ın sahneden çekilmesiyle İsrail-Filistin barış görüşmeleri girdiği yoldan çıkar. Filistin davası Mısır Dışişleri Bakanlığı’nın önceliğinde olacaktır.”

2. Ya İran? Bu köşede iki yıl önce belirtmiştik: 25 Ocak 2011 devrimi, 30 yıldır kesilmiş olan Mısır-İran ilişkilerini başlattı. Hatta bu ilişkiler birkaç ayda öyle bir ivme kazandı ki, Kahire Tahran’a Akdeniz’de savaş gemisi bulundurması için Süveyş’i bile açtı.

Bugün daha net anlaşılıyor ki, Mursi, devrimin bu devrimci gelişmesine doğrudan karşı çıkamamış. Nebil Fehmi’den dinleyelim: “Şimdi Mısır’da ve İran’da yeni hükümetler var, bu tabii ki Mısır’la olan eski dosyaların göz ardı edilmesi demek değildir. Mursi zamanında gerçekten bir yakınlaşma yoktu, sadece ziyaretler ve bir takım açıklamalar oldu.”

Yani Nebil Fehmi, İran’la yakınlaşmanın asıl şimdi başlayacağını belirtiyor.

3. Peki ya Batı’nın Sünni-Şii eksenli bölmeye çalıştığı Arapların birliğine nasıl bakıyor yeni hükümet?

“Arap dünyasını aynı 2. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi bölmeye çalışan yoğun bir çabaya şahit oluyoruz” diyen Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi, bu tabloya karşı mücadele edeceklerini ilan etmiş oluyor!

İSRAİL’İN BÖLGESEL STEPNESİ: AKP

İşte Mısır “darbesinin” arkasında İsrail’in olup olmadığının ölçütü bu açıklamalardır, hatta açıklamadan ziyade Kahire’nin bu konularda önümüzdeki aylarda neler yapacağıdır!

Dolayısıyla kimin arkasında kimin olduğunu tespit etmek için komplo yerine, bu türden ölçütlere başvurmalıyız. Ve o ölçütleri koyduğumuz zaman da karşımıza şu tablo çıkar:

1. AKP, Kürecik Radarı ile İran’a karşı İsrail’in güvenliğini sağlıyor.

2. AKP, İsrail’in OECD üyeliğine geçit verdi.

3. AKP, İsrail’in Akdeniz diyaloğu çerçevesinde NATO çalışmalarına katılmasına onay verdi.

4. AKP, Suriye’yi vurması için İsrail’e, hem de birkaç kez, hava sahasını açtı.

Dolayısıyla one minute’dı, özürdü, Mavi Marmara’ydı, faiz lobisiydi, MOSSAD cuntanın başıydı lafları, hikâyedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Ağustos 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD MISIR’IN NERESİNDE?

AKP hükümetinin yarattığı iklimde yorum yapanlara göre, Mısır’da Mursi’yi ABD devirdi ve Washington bu nedenle olanlara “darbe” demedi. Bu yorumu yapanların çoğunluğu, Gezi’nin arkasında da ABD’nin olduğunu iddia etmişti.

Kuşkusuz 11 yıldır ABD’nin projelerini uygulayanların Amerikan karşıtlığı görüntüsü sergilemeleri, pek inandırıcı olmuyor. Irak’ta, Libya’da, Suriye’de Batı’nın Müslüman kanı dökmesine itiraz etmeyen ve hatta destek açıklayanların, Mısır’ı İslam’a sarılarak yorumlamaları da inandırıcı olmuyor.

Her neyse, bu konuyu yeniden tartışmak üzere bir kenara bırakıyor ve ABD’nin Mısır’daki gelişmelerin neresinde olduğunu incelemeye geçiyoruz:

ABD ARTIK BELİRLEYEN DEĞİL

Önce bir saptama: ABD’nin Mısır’daki rolü, dünyadaki rolünden bağımsız değildir.  Ve ABD, artık ülkelerin kaderinde tek söz sahibi değildir. Washington’un belirleyiciliği gün geçtikçe azalmaktadır.

Şöyle de söyleyebiliriz: ABD’nin en güçlü olduğu ülke, iktidarını hâlâ sürdürdüğü için, Türkiye’dir. Washington Gürcistan’da, Kırgızistan’da, Ukrayna’da turuncu darbe iktidarlarını yitirmiştir ama Türkiye’de AKP hâlâ iktidardır.

Afganistan’da Taliban’la müzakere başlatmak zorunda kalan, Irak’ı İran merkezli bölgecilik anlayışının egemenliğine terk etmek zorunda kalan ABD, artık herhangi bir ülkedeki herhangi bir gelişmesinin yegâne sorumlusu değildir.

ABD’nin Mısır’daki rolüne artık geçebiliriz. Bunun için Mısır’daki gelişmeleri üç ayrı düzleme ayırarak incelemeliyiz:

2011 ÖNCESİ: MÜBAREK DÖNEMİ

Hüsnü Mübarek ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli aktörüydü. Enver Sedat’ın imzaladığı ve Mübarek’in uyguladığı Camp David rejimi, ABD’nin ileri karakol devleti olan İsrail’in güvenliğinin garantisiydi.

Mübarek 30 yıllık saltanatı boyunca Camp David rejiminin bekçiliğini yaparak Washington’a hizmet etmişti.

2011 – 2013: GEÇİŞ DÖNEMİ

Tahrir Meydanı, 2006 yılından itibaren Mısır halkının rejimi protestolarına sahne oldu. Yani Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan ve Ocak 2011’de Mısır’a sıçrayan halk hareketi, en az beş yıllık fiili tecrübeye sahipti.

ABD ilk günler Mübarek’in arkasında durdu ve ona destek açıklamaları yaptı. Ancak halkın rejimi devirme gücü anlaşıldığı andan itibaren, ABD “Mübarek’i verip, rejimi kurtarmaya” yöneldi.

Mübarek devrildikten sonra da iktidar adayı olabilecek her kesimle arayı iyi tutmaya çalıştı. Zira ABD açısından Mısır’ın karşısında olmak, kırmızı çizgiydi! Washington her halükarda Mısır’ı elinde tutmalıydı. Üstelik seçeneklerin karşısında durmağı müddetçe, seçenekler arasında bir tercih yaratma şansı da olacaktı.

En örgütlü kuvvetlerden Müslüman Kardeşler’in bir seçenek olarak ortaya çıkması ve ABD’nin nispeten ılımlı olan Mursi’ye itiraz etmemesi yeni bir ilişkiyi doğurdu. İktidar olmak isteyen Müslüman Kardeşler, Camp David’e sadık kalabilir ve ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarına karşı durmayabilirdi.

Mursi’li rejim bu üstü örtük anlaşmanın üzerinden kuruldu. ABD desteği, Mübarek’i deviren kuvvetlerin iç mücadelesi ve iki turlu sandık sistemi, Mursi’yi cumhurbaşkanı yaptı.

2013 SONRASI: HALKIN DÖNEMİ

Mübarek’i deviren geniş halk kitleleri Mursi’nin iktidarına da bir yıl dayanabildi. Bir yandan özgürlükleri budayan iç uygulamalar, bir yandan Suriye’ye cihat ilan eden, Camp David’e dokunmayan dış politikalar halkın sabrını taşırdı. 30 Haziran’da alanlara dökülen 30 milyon Mısırlı Mursi’nin istifasını istedi. Neticede ordu, taraf tutmak zorunda kaldığı 3 Temmuz günü Mursi’yi devirdi.

ABD ise o dört günlük süre zarfında hem Mursi’den, hem de halkı destekleyen ordudan yana oldu! Zira ABD için kimin başta olduğundan daha önemlisi, Mısır’la ilişkilerini sürdürebilmekti. Kim kazanırsa, ABD onunla yürümek istiyordu.

4 Temmuz’dan 14 Ağustos’a kadar geçen bu süreç içerisinde hem ABD Başkanı Barrack Obama, hem de Dışişleri Bakanı John Kerry “genel geçer” açıklamalar ile zamanı ve ilişkileri kolladı. Hâlâ da kolluyor…

Üstelik bu durum ABD’deki iç çarpışmanın da yeni malzemesi oldu. Örneğin Cumhuriyetçi Parti’nin en güçlü iki ismi John McCain ile Lindsey Graham’ın Obama’yı yerden yere vuran açıklamaları bile, Washington’un Mısır’daki kuvvetlerden herhangi birinin tamamen arkasında olmadığının tek başına göstergesidir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Ağustos 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

MISIR’DA KALKIŞMA BASTIRILDI

Kuşkusuz her ölüm, acıdır. Her doğal olmayan ölüm, daha da acıdır. Hele siyasal mücadeleler neticesinde ortaya çıkan ölümler, çok daha derin izler bırakan acılardandır. O nedenle kimi büyük olayları ilk anlarda değerlendirmek, kaçınılmaz olarak “ölüm acısını” merkeze alacağı için, nesnel ve sağlıklı olmaz.

Türkiye son 48 saattir böyle bir tablo yaşıyor ve siyasal nedenlerle Mursicilik yapanların dışındaki kesimler bile nesnel davranamıyor. Ancak gerçeğe ulaşabilmek için, “ölüm acısını” kenara koyarak bir değerlendirme yapmaya mecburuz.

İÇ SAVAŞ ÖNLENDİ

Üzerinden atlanamayacak asıl gerçeği yeniden hatırlayarak başlayalım: 30 Haziran’da 30 milyon Mısırlı alanlara çıktı ve Mursi’nin istifasını istedi. Mursi ise diyalogu bile reddedip, alanlardaki halkı ezmesi için askeri göreve çağırdı. Ortada bir iç savaş tehlikesi vardı ve asker ya Mursi’den ya da halktan yana tutum almak zorundaydı. Mısır Ordusu halktan yana tutum alarak her şeyden önemlisi bir iç savaşı önlemiş oldu.

Ancak Müslüman Kardeşler Mısır’ı germeyi sürdürdü. 4 Temmuz’dan bu yana Adeviye alanını işgal ederek 30 milyon Mısırlı’nın iradesine ipotek koymaya çalıştı. Başta AKP hükümeti olmak üzere kimi yönetimlerin de iç savaş tehlikesini “yok sayarak” Müslüman Kardeşler’i iktidarı alması için kışkırtması, süreci daha da çetrefilli hale getirdi.

Üstelik Adeviye ve Nahda alanlarında kamp kuran Müslüman Kardeşler militanları, açık açık kalkışma hazırlığı yaptılar. Mısır Ordusu iç savaşı ve daha büyük ölümleri engelleyebilmek için bu kalkışmayı bastırmak zorundaydı.

Kalaşnikoflu Müslüman Kardeşler üyelerinin dün ortaya çıkan fotoğrafları ve 43 polisin ölmesi, zaten ortada bir “direniş hareketi” değil, tersine silahlı ve kanlı bir kalkışma olduğunu gösteriyor.

Neticede Mısır Ordusu önceki sabah bir risk aldı ve 235’i Müslüman Kardeşler üyesi, 43’ü polis, toplam 278 Mısır yurttaşının ölümü pahasına Mısır’ı iç savaştan kurtardı!

Elbette keşke sıfır ölümle sonuçlansaydı diyoruz…

BÖLGESEL TERÖRİZMLE MÜCADELE

30 Haziran’da alanlara çıkarak Mursi’yi asıl deviren güç olan Temerrüd hareketi, olanları resmi internet sitesinde “örgütlenmiş bir terörizm ile mücadele” şeklinde niteliyor.

Bakın burası çok önemli. Çünkü bu cümle, Müslüman Kardeşler’den bir sevgi kelebeği yaratmaya çalışanlara, bu örgütün kanlı tarihini, terörist eylemlerini ve karanlık hedeflerini anımsatıyor!

Mısır’da halk ve ordu, sadece 2011 devrimini gasp eden bir örgütle değil, asıl önemlisi terörizmle mücadele ediyor. Üstelik sadece Mısır’ı değil, bölgeyi hedef alan bir terörizmle… 

Anımsayalım: Mursi, İsrail’in bölgesel güvenliğinin garantisi olan Camp David düzenine bağlı kaldığını, o düzenin mimarlarından Enver Sedat’ın ailesine üstün hizmet madalyası vererek gösterdi. O düzen kuşkusuz Suriye karşıtlığını da içeriyordu.

30 Haziran’da milyonları sokağa döken en önemli nedenlerden biri de Müslüman Kardeşler’in iki hafta önce Suriye’ye cihat ilan etmesiydi. Mursi yönetimi bu karar gereğince Kahire ile Şam’ın diplomatik ilişkilerini kesmişti.

Yani Mısır’daki Müslüman Kardeşler örgütü, ABD ve AKP desteğiyle Esad’ı devirmek için terörist saldırılar düzenleyen Suriye’deki Müslüman Kardeşler örgütüne yardıma koşmak istiyordu.

İşte 4 Temmuz devrimi, bu nedenle hem Mısır’ı hem de Suriye’yi korudu! 14 Ağustos sabahı ise kalkışma bastırılarak, bölgesel terörizme ağır bir darbe vuruldu!

AKP Hükümeti’nin 4 Temmuz hareketine bu kadar öfkeli olması ve Müslüman Kardeşler’i ilk günden itibaren Temerrüd çatısı altındaki halka ve Mısır Ordusu’na karşı kışkırtması bu nedenledir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Ağustos 2013

,

Yorum bırakın

ABD’NİN TAŞERONLARI BÖLÜNDÜ

ABD’nin 2011’de Ortadoğu halk hareketlerinin karşısına barikat diktiği cephe Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar üçlüsüydü. İstanbul’daki 14 Mart 2011 tarihli “Değişim Liderleri Zirvesi”nde Erdoğan ile Davutoğlu’nun “Ortadoğu’daki değişimi istediğimiz istikamete yönlendiremezsek, gelişmelerden en olumsuz etkilenen biz oluruz” sözleri, bu cephenin programıdır!

Ardından bu cephe Libya’ya haçlı koalisyonuna katıldı, Suriye’de Esad’ı devirmekle görevlendirildi ve Mısır’da Riyad’ın çekincelerine rağmen Müslüman Kardeşler’i iktidar yapmaya soyundu.

Peki, geçen iki yılda sonuç ne? ABD’nin kurduğu bu üçlü cephe hem Suriye’de hem de Mısır’da büyük yenilgi aldı. Üstelik Mısır’da ayrıca bölündüler!

Pratikte de son durum şudur: Esad ayakta; Mısır’ın Mursi’si yıkıldı, Katar’ın El Tani’si çekilmek zorunda kaldı, Suudi Arabistan’da taht kavgası var ve Türkiye’de Erdoğan’ın iktidarı sallanıyor.

SURİYE CEPHESİ

Suriye’de Esad’ı deviremeyen, üstelik son altı ayda ciddi kayıplar vererek mevzi kaybeden Atlantik cephesi, beklenildiği gibi dağılan kuvvetler girdabına girdi. Zararın tahsilatı adına var olan Suriye muhalefeti üzerinde ciddi bir nüfuz mücadelesi başlattılar.

ABD’nin ilan ettiği sürgündeki hükümetin başına getirilen Hasan Hitto ismi Suudi Arabistan ile Katar ve Türkiye’yi karşı karşıya getirdi. Zira Kürt kökenli bir Amerikalı olan Hasan Hitto, aynı zamanda İhvan (Müslüman Kardeşler) üyesiydi!

Riyad ve Doha, SUK’un yapısının belirlenmesinde de karşı karşıya geldi. Örneğin Suudi Arabistan, SUK’u 20 üyeyle daha büyütmek istiyor fakat Katar buna direniyordu. Çarpışma öyle bir hal aldı ki, 43 üyeli SUK, 114 üyeli SUKO haline geldi! Ancak SUKO Başkanı El Hatip, bir süre sonra istifa etti ve uzlaşma sağlanamadığı için örgüt başsız kaldı! (ABD’nin zorlamasıyla ancak dün SUKO’nun başına Ahmet El Cabra seçilebildi!)

Suriye’nin direnişi ve Esad’ın mevzi kazanması cephe içi çatışmaları sürekli büyüttü. Üstelik finans desteğin ve cihatçı seferber etmenin sorumluları olan Suudi Arabistan ve Katar bir ölçüde işini yapıyor ama Esad’ı devirmenin kuvvet adresi olan AKP sınıfta kalıyordu. İçerideki muhalefet nedeniyle Suriye’de zorlanan AKP, ABD’yi Ortadoğu’ya çağırıyordu. Oysa Irak ve Afganistan yenilgileri üzerine bölgeden adım adım çekilen ve Asya-Pasifik merkezli bir strateji belirleyen Washington, Ortadoğu’daki işlerini zaten model ortağına devretmişti!

MISIR CEPHESİ

Suudi Arabistan, Mısır’da İhvan’ın iktidar yapılmasına aslında karşıydı. Zira Riyad, Müslüman Kardeşler 1954’te Mısır’da Nasır’a karşı başarısız suikast düzenlediğinde, 1982’de Suriye’de Hafız Esad’a karşı başarısız bir ayaklanmaya kalkıştığında, bu örgüte kucak açmıştı. Ama son tahlilde Riyad, güçlenen İhvan’ın kendisine tehdit oluşturduğunu hep hesapta tutuyordu.

Ancak ABD’nin oluşturduğu üçlü cephenin diğer iki ayağı, Katar ve Türkiye İhvan’ın Mısır’da iktidar olmasını istiyordu. Sonunda ABD ve cephesi, 2011 devriminden korkan Mısır bürokrasisiyle de uzlaşarak Mursi’yi 2012’de iktidara taşıdı. Katar 8 milyar dolar, Türkiye ise 2 milyar dolar yardımla Mursi’ye yatırım yaptı. Kaldı ki, Erdoğan da zaten 70’lerde İhvan’ın gençlik yapılanması olan Dünya Müslüman Gençlik Birliği’nin üyesiydi.

Ancak geride kalan bir yılın sonunda Mısır halkı, 2006’dan beri sürdürdüğü halk hareketini yeniden yükseltti ve Ordu’yu da yanına çekerek Mursi’yi devirdi!

Suudi Arabistan İhvan devrildiği için sonuçtan memnun oldu, Türkiye ve Katar ise “darbe” diyerek karşı çıktı. ABD ise “kazananın yanında olma zorunluluğu” nedeniyle “çok kaygılıyız” diyerek ara bir yol oluşturdu. Öte yandan Ankara ve Doha, sert söylemlerine rağmen, Washington’un tutumu nedeniyle Mursi sonrası kurulan mevcut yönetimi “yok” sayamadı!

HALK HAREKETİNİN SONUÇLARI

Tüm bu süreçte üç ülkenin içinde neler oldu peki?

Suudi Arabistan: 22 yıl boyunca Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçiliği’ni yapan ve 19 Temmuz 2012’te istihbaratın başına geçirilen Prens Bendar Sultan, bir hafta sonra, 26 Temmuz 2012’de bir suikasta uğradı. Ölüp ölmediği netlik kazanmayan Prens’le ilgili tek gerçek, artık ortalarda olmadığıdır. Prens’in suikastının gerekçesi olarak en çok dillendirilen iddia ise ABD adına Suriye’deki faaliyetleri nedeniyle Tahran-Şam ekseninin hedefi olduğuydu.

Bir diğer iddia ise taht kavgasının da gerekçesi olan Riyad’ın İran politikasıyla ilgiliydi. Prens Bendar ABD’nin İran’a saldırmasını istiyor fakat Prens Türki ise bölgeyi istikrarsızlaştıracak bu operasyona karşı çıkıyordu.

Katar: Katar Emiri El Tani, 26 Haziran 2013’te ani bir kararla görevden çekildi ve koltuğunu oğluna bıraktı! El Tani’nin babası 1971’de bir saray darbesiyle başa geçmiş, kendisi de babasını 1995’de yine bir saray darbesiyle devirmişti.

Türkiye: 27 Mayıs 2013’te başlayan ve 1 Haziran’dan itibaren çok güçlü bir halk hareketine dönüşen eylemler, Erdoğan’ın koltuğunu sarstı. 5 Temmuz’da Mısır’ın Refah kapısından Gazze’ye girerek gövde gösterisi yapmaya ve içerideki konumunu bu görüntüyle güçlendirmeye hazırlanan Erdoğan, Mursi’nin yıkılmasıyla ikinci bir yenildi daha aldı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Temmuz 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

İHVAN’A KARŞI TAHRİR-TAKSİM

Çok değil üç yıl önce Tahrir’e selam duran Erdoğan iktidarının bugün Tahrir’e karşı çıkması ve halk hareketini “darbe provası” diye yaftalaması derslerle doludur:

REJİMİ KURTARMA HAMLESİ

Mısır halkı 25 Ocak 2011’de ayaklandı ve Hüsnü Mübarek’in devrilmesi için günlerce Tahrir meydanında eylem yaptı. Tıpkı bugün Taksim için söylendiği gibi o gün de Tahrir’de toplananların “dış mihrakların düğmeye basmasıyla” ayağa kalktığı iddia edildi.

Oysa gerçek değildi. Tahrir 2006’dan itibaren adım adım yükselen halk hareketine sahne oluyordu ve arkasında Süveyş Kanal işçilerinin etkili grevleri de vardı…

Tahrir’in yıkmak istediği Mübarek bölgedeki en önemli Amerikancı liderdi. Mübarek’in 30 yıllık iktidarı, her şeyden önce İsrail’in güvenliğinin dayanağıydı. ABD bu nedenle önce Tahrir’e karşı çıktı. Ancak halk hareketini engelleyemeyeceğini görünce mecrasını değiştirmeye yöneldi, “Mübarek’i feda edip, rejimi kurtarmaya” soyundu.

Zbigniew Brzezinski ABD’nin Tunus ve Mısır halk hareketlerine dair pozisyonunu şu sözlerle özetliyordu: “Olayın arkasında değilsek de önüne geçmeliyiz.

ERDOĞAN’IN KARDEŞLERİ

ABD’nin Mübarek’ten vazgeçmek zorunda kalması Erdoğan hükümetini de Tahrir’e selam durmaya itti. Ayrınca Washington’un “Mübarek’i verip, rejimi kurtarmaya” soyunacağı operasyonda dayanacağı kuvvet İhvan (Müslüman Kardeşler) olacaktı ve bu durum Erdoğan’a Ortadoğu’da yeni bir müttefik kazandırabilirdi.

Erdoğan İhvan’a dayalı iktidarların kurulmasını zaten hep istiyordu. Örneğin henüz köprüleri atmadan önce Beşar Esad’dan kabinenin dörtte birini İhvan üyelerinden seçmesini isteyen Erdoğan’dı. Hatta Suriye’nin Ankara Büyükelçisi Nidal Kabalan’ın açıklamasına göre Erdoğan 2009’da Gazi Mısırlı’yı Esad’la tanıştırmış ve ondan yakın arkadaşının faaliyetlerine yardımcı olmasını istemişti. Gazi Mısırlı İhvan’ın Türkiye’deki lideriydi, MÜSİAD Yüksek İstişare Heyeti üyesiydi.

Erdoğan’ın İhvan’la ilişkisi geçmişe dayanıyordu. Örneğin İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişleri raporunda ve DGM hazırlık soruşturması raporunda, İhvan’ın Ürdün sorumlusu Mohammed Ashmawey ile Mısır sorumlusu Hasan Huvaydi’nin bir otelde gizlice Tayyip Erdoğan’la görüştüğü bilgisi vardı.

Ayrıca Erdoğan 70’li yıllarda İhvan’ın kolu olan Dünya Müslüman Gençlik Birliği WAMY üyesiydi.  İhvan’ın sözcüsü Kemal Helbavi, 90’larda yaptığı bir söyleşide, Erdoğan, Rabbani, Enver İbrahim gibi isimlerle bu örgütte tanıştığını söylüyor ve “Hepimiz işe WAMY’de başladık” diyordu!

ERDOĞAN’IN ORTADOĞU’DAKİ MİSYONU

Neticede ABD, üç parçalı İhvan’ın merkezinde yer alan Mursi’nin Mübarek’in koltuğuna oturmasını “rejimi kurtarmak” adına yararlı buldu. Zaten Ordu da sistemin içinde kalınmasını istiyordu. (İlginçtir, bugün Mısır Ordusu’nun verdiği “48 saat” ültimatomuna takılanlar, o gün Mübarek’in yetkilerinin Askeri Konsey’e devredilmesinden hiç rahatsız değillerdi.)

ABD bu krizi Mursi’de uzlaşarak atlatmıştı fakat Ortadoğu’daki halk hareketlerinin bir an önce bastırılması ve barikat oluşturması için ABD karşıtı ülkelerde kalkışma başlatılması acil ihtiyaçtı! Zira Mısır’dan sonra Yemen ve Bahreyn gibi ABD nüfuzu altındaki ülkelerde de halk ayağa kalkıyordu.

İşte o günlerde ABD, İstanbul’da “Değişim Liderleri Zirvesi”ni topladı. 14 Mart 2011 tarihli bu zirvede Erdoğan misyonlarını şu sözlerle açıklıyordu: “Değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyelerinde bulunmakla mükellefiz.”

Ahmet Davutoğlu ise değişime yön veremezlerse ne olacağını ortaya koyuyordu: “Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”

Ve sonrasında Libya ve Suriye kalkışmaları başladı…

AYAKLANMAYA BULAŞAN ABD LEKESİ

Peki, bugün halk neden yine Tahrir’de?

Çünkü Mursi, ABD ile Ordu’nun üzerinde uzlaştığı bir isimdi. Çünkü bu uzlaşmayla halk hareketi soğutulacak ve rejim kurtulacaktı.

Ancak halk hareketleri inişli çıkışlı olurdu ve halk, 30 Haziran 2013’te koltuktaki birinci yılını dolduran Mursi’yi yıkıp, ayaklanmayı artık daha ileri bir noktaya taşımak istiyordu. 2011’deki ayaklanmaya bulaşan ABD lekesini temizlemek istiyordu!

Bu durum Taksim ile Tahrir arasında bir ilişki oluşturdu. Taksim için Erdoğan neyse, bugün Tahrir için de Mursi o anlama geliyor.

İhvan Erdoğan ile Mursi’yi, devrim ise Taksim ile Tahrir’i birleştiriyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Temmuz 2013

, , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

İKİ CÜZDAN, İKİ LİDER

ABD’nin siyasal bir güç olarak gerileme sürecine girdiğinin en önemli işaretlerinden biri de yönetememe sorunu olarak ortaya çıkıyor.

Şöyle ki, ABD, 10 yıllık “ulus inşa etme” dönemi içinde işgal ettiği Afganistan ve Irak’ta başta olan her iki isimle de sorunlu bir ilişki yaşıyor. Ancak diğer yanda da Türkiye örneği var…

Gelin bunu iki model olarak inceleyelim:

1. MODEL LİDERLER

ABD’nin işgal ettiği Afganistan’da Taliban’ın yerine başa getirdiği Hamid Karzai, 2004 yılından beri devlet başkanı…

Ancak Hamid Karzai, ABD’nin atadığı devlet başkanı olmasına rağmen, gittikçe Washington’un çıkarlarına mesafe koyan bir yönelime girdi. Hatta işin ironik tarafı, Karzai son günlerde Washington’u, Taliban’la işbirliği yapmakla suçluyor!

Kuşkusuz bunda ABD’nin siyasi geri çekiliş süreci ve Asya’nın yükselişi önemli yer tutuyor.

Benzer durum Irak’ta da geçerli. ABD işgali altında Allavi, Caferi ve Maliki yönetimlerinin sırasıyla hüküm sürdüğü bu ülke, artık Washington’dan değil, Bağdat’tan yönetiliyor. Öyle ki, ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin bir numaralı gerekçesi olan “Kürdistan” konusunda bile Washington, Bağdat’ı dikkate almayan adımlar atamıyor.

Maliki yönetimi, Irak’ı bir milli devlet olarak yeniden inşa ediyor. Hatta diyebiliriz ki, Irak şimdi ikinci milli devlet olma hamlesi yapıyor. Bağdat’ın hedefi “Iraklı” kimliği yaratmak!

Burada Karzai ve Maliki’nin sınıfsal konumu da önem kazanıyor.

Maliki’yi, kendinden önceki başbakanlar Allavi ve Caferi’den daha farklı kılan öncelikle sınıfsal konumudur. Allavi ve Caferi Irak’ın burjuvasıyken, Maliki, orta sınıftan.

Hatta Maliki, şimdiki siyasal rakipleriyle de sınıfsal konumu bakımından ayrı düşmektedir. Örneğin Musul’un önemli bir Sünni Arap ailesine mensup olan Meclis Başkanı Usame Nuceyfi, 24 milyar dolara hükmediyor!

Kuşkusuz Karzai’yi, Afganistan içinde varlıklı olarak değerlendirebiliriz. Ancak feodal bir ülke olan yani üretim ilişkilerinin kapitalizm öncesine dayandığı bir ülkede, hele de Gayri Safi Milli Hasılası 7,5 milyar dolar seviyesinde olan bir ülkede, Karzai’nin varlığını, Nuceyfi’yle kıyas bile demeyiz!

2. MODEL LİDERLER

ABD’yle ilişkileri bakımından ikinci modelin en önemli aktörü ise Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Siyaseten Erdoğan, işgal edilmemiş bir ülkenin başbakanı olmasına rağmen, ABD’ye işgal edilmiş ülkelerin başbakanlarından daha bağımlıdır.

Burada ayrımı ortaya koyan belirleyici faktörlerin başında kuşkusuz Erdoğan’ın da sınıfsal kimliği gelmektedir. Her ne kadar Başbakan Erdoğan kendisini “zenci Türk” diye nitelese de, ekonomik varlığı onu bal gibi “Beyaz-Türk-Sünni” (BTS) yapmaktadır.

Amerikan hâkim sınıflarının temsilcileri bildiğiniz gibi “White (beyaz), Anglo-Sakson (Irk), Protestan (mezhep)” kelimelerinin baş harfi olan WASP’a mensupturlar. Erdoğan da bir BTS olarak son tahlilde Koç ve Sabancı’nın temsil ettiği sınıfın önde gelenlerindendir.

Kuyumculuktan başbayiliğe ve gemi sahipliğine uzanan ekonomik varlığı, Erdoğan’ı en zenginler sınıfına sokmaktadır.

Erdoğan’la paralellik gösteren diğer iki lider ise Mısır Cumhurbaşkanı Mursi ve Tunus Cumhurbaşkanı Gannuşi’dir. Üçü de Müslüman Kardeş olan bu isimler, ülkelerindeki ekonomik piramidin en tepesindedirler.

Erdoğan’ı ayrıca “ülkeyi pazarlamak” alt başlığı içinde İtalya Başbakanı Berlusconi ile aynı kefeye, ancak bindiği şeyden düşmek kategorisi içinde de ABD Başkanı Bush ile aynı kefeye koyabiliriz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Mart 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: