Archive for category CGTN Türk

Trump Erdoğan’la hangi konuda çalışmak istiyor?

“Tek adam rejimi”ne karşı “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” eylemleri yapılırken dış politika yazmak, konuşmak, okumak zordur… 

Ama bugün içeriyi de etkileyen bir dış politika konusunu dikkatinize getireceğiz: ABD’nin Ortadoğu’daki işleri…

Trump’ın Erdoğan’a mesajı

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Beyaz Saray’a gitmek istiyor, Beyaz Saray’da vereceği görüntü ile hem içeriye hem bölgeye mesaj vermek istiyor. 

Trump’ın da Erdoğan’ın bu isteğine sıcak baktığı anlaşılıyor: Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, bu ziyaretin altyapısını oluşturmak için Washington’da.

Bu arada Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 16 Mart’ta ABD Başkanı Donald Trump’la bir telefon konuşması yaptı. İçeriği Ankara ve Washington tarafından detaylı paylaşılmadı ama Abdülkadir Selvi ana mesajı yazdı, hükümetten bir düzeltme gelmedi. Buna göre Trump Erdoğan’a şöyle demişti: “Bölgesel politikalarımızda sizinle çalışacağız” (Hürriyet, 21 Mart 2025).

Peki neydi ABD’nin bölgesel politikaları? ABD Ortadoğu’da önüne hangi işleri koyuyurdu? Türkiye’yle Ortadoğu’daki hangi işlerde birlikte çalışmak istiyordu?

Astana’ya veda mı?

İp uçları Selvi’nin yazısında var. Şöyle ki Türkiye, başardığı işlerin listesini ABD’ye sunuyor o yazıda: “Erdoğan’ın hamlesiyle dengeler değişti: Baas bitti, Şii hilali çöktü, Rusların sıcak denizlere inme rüyası sona erdi.” (Hürriyet, 21 Mart 2025). 

Peki “Erdoğan’ın hamlesi Rusya ve İran politikalarını engelledi” demek, Ankara’nın Washington’a “Astana bitti” mesajı anlamına gelmez mi? Türkiye Astana’ya veda ediyorsa, bölgede Rusya ve İran’la işbirliği yapmak yerine ABD’yle işbirliğini esas alacağı anlamına gelmez mi? 

Gelir. Bir dönüşüm olduğu ortada. Bunu ABD de görüyor. Nitekim Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, Trump-Erdoğan görüşmesini değerlendirdiği açıklamasında iki kavram kullandı: Muhteşem ve dönüşümsel. (AA, 22 Mart 2025).

Dönüşümsel, Astana’dan Washington’un politikalarına dönüş anlamı taşıyor belli ki… 

S-400 – F35 dosyası

Astana’ya veda etmek ya da Astana’yı feshetmeden etkisiz bir platform olarak tutmak, haliyle Türkiye’nin İran ve Rusya’yla ilişkilerini olumsuz etkileyecektir, etkilemeye de başladı. Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’ın bölge politikalarını hedef alan sözleri Ankara ile Tahran arasında ince bir gerilime neden oldu geçen haftalarda… 

Rusya’yla sahaya yansıyacak olumsuzluklardan birinin S-400 olma riski belirmiş görünüyor. Trump’a yakın Fox News, ABD yönetimi yetkililerine dayandırdığı haber analizde şöyle dedi: “Trump, iki tarafın, Türkiye’nin S-400’leri çalışamaz hale getirecek bir anlaşmaya varması halinde Türkiye’ye F-35 uçaklarını satma fikrine açık” (AA, 21 Mart 2025).

Trump, Türkiye-İsrail normalleşmesi istiyor

ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli işi İsrail’in güvenliğidir. İsrail’in güvenliği konusu ise birincisi İsrail’in genişlemesine, ikincisi de İsrail’in politikalarına itiraz edenlerin hedef alınmasına dayandırılmaktadır. 

Dolayısıyla bugün pratikte İsrail’in güvenliği, İran’ın güvenliksizliği demektir.

İşte Trump’ın Erdoğan’la çalışmak istediği asıl Ortadoğu işi budur. ABD, İsrail’in güvenliği için, İran’a karşı Türkiye’nin merkezinde olduğu yeni bir cephe inşa etmek istemektedir. Çünkü Suudi Arabistan’ın merkezinde olduğu İran karşıtı cephe, Çin’in Körfez-İran barışını sağlamasıyla işlevsizleşti. 

Trump bu amaçla, Türkiye-İsrail ilişkilerini normalleştirmek istiyor. 

Dolayısıyla Mayıs ayında yapılması planlanan Trump-Erdoğan görüşmesi, Ankara’nın bölge politikaları açısından kritik önemdedir.

Türkiye kabul edemez

AKP Hükümeti, sıcak paraya ihtiyacının kritik düzeyde olması nedeniyle, Batı’yla çalışmaya hevesli. 

Nitekim Avrupa güvenliğinde aktif rol almak istediğini açıkça ilan etti. Diğer yandan İngiltere’nin Ukrayna için oluşturmaya çalıştığı “Gönüllüler Koalisyonu”nda olmayı istediği de anlaşılıyor. Buna bir de ABD ve İsrail için İran’a karşı konumlanma eklenirse, bu Türkiye açısından vahim bir dış politika olur.

Yola Büyük Ortadoğu Projesi Eş Başkanı olarak çıkanlar için mümkün olsa da, bunlar Türkiye için kabul edilemez nitelikte işlerdir. Türkiye’yi Avrupa’ya jandarma, ABD’ye Ortadoğu’da ileri karakol yapmaya kalkmak, iç politikadaki mevcut basıncı daha da büyütecektir.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
25 Mart 2025

, , , , , ,

Yorum bırakın

Trump Güney Afrika’yı neden hedef aldı?

ABD ile Güney Afrika arasında bir süredir derinleşerek süren bir kriz yaşanıyor. Krizin biri doğrudan, diğeri arka planda iki nedeni var. 

Doğrudan neden ile başlayalım: 

Siyahların kamulaştırma programı

Güney Afrika Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa, 24 Ocak 2025’te “Toprak Kamulaştırma Yasası”nı imzaladı. Güney Afrika yönetiminin amacı, bu yasayla, apartheid (siyahlara karşı ırk ayrımına dayalı rejim) döneminden kalan toprak mülkiyeti eşitsizliğini bir parça giderebilmek. 

Beyaz Saray’da göreve başlamasından 4 gün sonra Güney Afrika’nın bu kararına karşı harekete geçen ABD Başkanı Donald Trump, bu ülkeyi hedef alan açıklamalar yaptı, “siyahların beyazların mülklerine el koyduğunu” belirterek, “siyahların ırkçılık yaptığını” bile savundu, ilk etapta bu ülkeye sağlanan fonları askıya aldı.

Devrim programı

”Mülke el koyma” karşısında demokrat(!) kesilen Trump’ın yönettiği emperyalist ABD, Rusların mallarına çöküyor, Venezuella’nın altınlarına, petrol taşıyan gemisine, satın aldığı uçaklara el koyuyor, Türkiye’nin satın aldığı uçakları vermiyor, üstelik parasını da iade etmiyor, İranlılara, Libyalılara, Suriyelilere, hedef gördüğü herkese zorbalık yapıyor.

“Toprak reformu” sadece “beyaz üstünlükçü” Trump’ın değil, tüm kapitalistlerin kabusudur. Zira “toprak reformu” aslında bir devrim programıdır. 

Güney Afirka’daki toprak reformu ise zaten gecikmiş bir konu. 1948-1994 arasında uygulanan apartheid rejimi, özü itibariyle beyazların siyahları sömürmesine dayalı bir rejimdi. 1994’te hukuken son bulduysa da etkileri ekonomiden kültüre, pek çok alanda sürüyor. 

Ülke nüfusunun yüzde 9’unu oluşturan beyaz azınlık, işlenebilir toprakların yüzde 75’ini elinde bulunduruyor. Görüleceği üzere mesele kaba bir el koyma değil, adaleti yerine getirme işlemidir.

Nitekim 24 Ocak 2025’te imzalanan yasa, her toprağın kamulaştırılması anlamına gelmiyor. Yasa, hükümete belirli durumlarda, özellikle aktif olarak kullanılmayan veya spekülatif amaçla tutulan arazileri, kamu yararına tazminatsız kamulaştırma yetkisi veriyor.

Kamulaştırma gecikmiş bir haktır, toprakları asıl sahiplerine döndürme işlemidir, tazminatsız olması meşrudur, zira beyazlar siyahların topraklarından uzun yıllar boyunca büyük kazançlar elde ettiler.

ABD büyükelçiyi “istenmeyen kişi” ilan etti

Trump hükümetinde önemli görevleri olan Elon Musk’ın da Güney Afrika doğumlu olması, emperyalist ABD ile Güney Afrika arasındaki krizi daha da ilginç kılıyor. 

Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, “topraklara el koyduğu için Güney Afrika’nın Johannesburg kentinde 21-21 Şubat’ta düzenlenecek G20 Zirvesine katılmayacaklarını” ilan etti. 

Ardından ABD, Güney Afrika’nın Washington Büyükelçisi Ebrahim Rasool’u “istenmeyen kişi” ilan etti. Rubio, Güney Afrika Büyükelçisini beyazlara karşı ırkçılık yapmakla ve ABD’den nefret etmekle suçladı ve artık ABD’de yeri olmadığını ifade etti.

ABD’nin asıl rahatsızlığı

Gelelim emperyalist ABD’nin Güney Afirka karşıtlığının arka plandaki nedenine… 

Güney Afrika, çok kutuplu dünya inşasında Küresel Güney’i temsil eden çok önemli bir aktör olarak öne çıkmış durumda. 

Çin, Rusya, Hindistan ve Brezilya ile birlikte BRICS’in üyesi olan Güney Afrika, özellikle İsrail’in Gazze soykırımına karşı dünyada en aktif tutum alan ülke oldu. İsrail’i Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırımla suçlayarak dava açan ülke Güney Afrika oldu. Güney Afrika’nın İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’yu hedef alan haklı ve öncü tutumu, emperyalist ABD’yi elbette son derece rahatsız etti.

Diğer yandan Güney Afrika’nın 10 Afrika ülkesiyle birlikte bir heyet kurarak hem Kiev’e hem Moskova’ya barış elçiliğine soyunması, bu ülkenin yine Küresel Güney içindeki öne çıkan rolüne işaret ediyordu.

Kısacası Güney Afrika, toprak reformuyla, İsrail’den hesap sormasıyla, çok kutupluluk inşasında aktif tutum almasıyla ABD için zaten ”rahatsızlık veren ülke“ konumundaydı. 

Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tammy Bruce, dünkü basın toplantısında baklayı ağzından çıkardı ve ABD’nin bu rahatsızlığını ortaya koydu: ”Güney Afrika, ABD ve müttefiklerine karşı saldırgan bazı tutumlar benimsedi. Buna, Hamas’ı değil İsrail’i Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırımla suçlamaları da dahil. Aynı zamanda İran’la ticari ve askeri ilişkilerini geliştiriyorlar.”

Özetle, kara kıta, beyaz efendilere hadlerini bildirmeyi sürdürüyor… 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
18 Mart 2025

, , ,

Yorum bırakın

AB’yi kurtarma misyonu

Cumhurbaşkanı Erdoğan yeni bir misyon açıkladı: AB’yi kurtarmak!

Erdoğan kabine toplantısı sonrası yaptığı açıklamada aynen şöyle dedi: “Avrupa Birliği’ni (AB) ekonomiden savunmaya, siyasetten uluslararası itibara içine düştüğü çıkmazdan sadece Türkiye kurtarabilir. Türkiye’nin Birliğe tam üyeliği kurtarabilir” (AA, 24.2.2025).

Erdoğan’ın bu çıkışı yapmasını sağlayan konu, ABD Başkanı Donald Trump’ın politikalarının AB’de doğurduğu endişe, yeni ABD yönetiminin Rusya’yla Ukrayna sorununu AB’siz çözme hamlesi, AB liderlerinin bu nedenle yaptığı kaygılı açıklamalardır aslında…

Liberal demokrasi

Ama Erdoğan “AB’yi kurtarma” misyonunu, buraya değil, liberal demokrasinin erozyonuna bağlıyor ve şöyle diyor: “Bir dönem tüm sorunların ilacı olarak gösterilen liberal demokrasi artık eski gücünü, eski itibarını ve etkisini yitirmiştir. Topluma rota çizmekte siyasete anlam kazandırmakta insanlara umut ve güven vermekte yetersiz kalmaktadır. Hayat gibi siyaset de boşluk kabul etmez. Batı’da bugün yaşanan durum işte budur. Avrupa demokrasilerinde ortaya çıkan boşluğu son seçimlerde görüldüğü üzere aşırı sağcı demagoglar dolduruyor” (AA, 24.2.2025)

”Liberal demokrasi”nin gücünü, etkisini, itibarını yitirdiği açık, bu konuda Erdoğan’ın saptaması elbette doğru. Nitekim Erdoğan da bindiği “liberal demokrasi” tramvayından uzun süre önce inmişti.

Ancak mesele şu: Erdoğan, liberal demokrasiyi terkederken, daha ileri bir demokrasi modeline geçmiş değil, tersine “liberal demokrasi”nin çok gerisine ülkeyi çapalamış durumda.

Erdoğan’ın “Avrupa’da liberal demokrasinin boşluğunu aşırı sağ dolduruyor” dediği durum, Türkiye’de zaten gerçekleşti: Siyasal İslamcılık, Türk-İslam sentezi sağdır, Cumhur İttifakı koalisyonunun HUDA-PAR gibi bileşenleri aşırı sağdır, AKP’nin dayandığı tarikatlar, cemaatler aşırı sağdır.

AB’ye jandarma olma dilekçesi

Türkiye’nin “AB’yi ekonomiden savunmaya, siyasetten uluslararası itibara, içine düştüğü çıkmazdan kurtarabilmesi” ise bir “iç propagandadan” öte anlam taşımıyor. Çünkü:

1) Türkiye’nin AB ekonomisini kurtaracak gücü yok: “Almanya bizi kıskanıyor” konusu ekonominin derin krizini perdeleme çabasından başka bir şey değil. Çalışanların çoğu asgari ücretli ve asgari ücret yoksulluk sınırının altında. İşsiz işçilerimizin de AB’ye ilaç olabilmesi mümkün değil çünkü Avrupa’da da işsizlik sorunu var artık.

2) Türkiye’nin AB savunmasını kurtarma konusu ise aslında çok sorunlu bir konudur. Birincisi bu, temelde “AB’ye jandarma” olma dilekçesidir, onur kırıcıdır. İkincisi AB’nin kime karşı savunmasına çare olunacaktır? Rusya’ya mı? Vahimdir… 

AB’yi sığınmacılardan koruma misyonu

“Türkiye’nin tam üyeliğinin AB’yi kurtaracağı” konusu hem kurtarılacak olan açısından hem de kurtarmaya soyunan açısından iki yönlü yanılsamadır.

AB’nin Türkiye’yi “tam üye” yapma olasılığı 40 yıldır zaten yoktu, olmayacaktır. Brüksel, Berlin, Paris için Türkiye’nin yeri AB değil, Avrupa Siyasal Topluluğu’dur. İlki birleşik devlettir, ikincisi coğrafi bir topluluktur.

AB’nin Türkiye için belirlediği pozisyon açıktır; AB ile Ortadoğu arasında “tampon ülke” olmak. Nitekim o rolün gereği anlaşmaları da “AB’yi kurmartma misyonuna” soyunan AKP iktidarı yaptı, sığınmacıları geri kabul anlaşmasıyla “Avrupa’yı istiladan kurtarma” görevini kabul etti. 

AKP’li Başbakan Binali Yıldırıım 2016’da “Türkiye olmasa mülteciler Avrupa’yı istila edecek” diyerek, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan 2019’da “Avrupa’nın huzurunun, 4 milyon sığınmacının Türkiye’de tutulmasına bağlı olduğunu” belirterek o anlaşmaları savundular.

Yani Türkiye’nin “AB ekonomisini ve savunmasını kurtarması” söz konusu değil ama Türkiye’yi yönetenlerin AB’yi sığınmacılardan koruduğu bir gerçektir. 

Atlantik sistemi,, Türkiye’yi içeri almayacağı AB kapısında bekleterek yükselen Asya’dan, BRICS’ten uzak tutmaya çalışırken, AKP de “AB üyeliği” propagandası ile kendisini düşmekte olduğu iktidar çıtasının üstünde tutmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla Türk toplumuna yeniden “AB üyeliği” propagandası yapmak, çaresizliğe çare arama çabasından başka bir şey değildir.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
25 Şubat 2025

, , , , , ,

Yorum bırakın

Paris’teki masa

ABD Başkanı Donald Trump’ın Ukrayna-Rusya savaşını sona erdirmek amacıyla Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’e açtığı telefon, önce ABD-AB ilişkilerini vurdu. 

Zira Trump ile Putin’in “uzun telefonundan” ikili görüşme çıktı. ABD’nin Ukrayna ve Rusya Özel Temsilcisi Keith Kellogg, Avrupa’nın Rusya-Ukrayna barış görüşmelerinde yer almayacağını duyurdu (AA, 15.2.2025). 

Nitekim ABD ve Rusya bugün ilk yüz yüze görüşmeyi Riyad’da yapıyorlar.

İngiltere’nin rolü

Avrupa ülkeleri ABD’nin bu tutumuna tepki olarak Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un davetiyle Paris’te toplandı. 

Ukrayna konulu olağanüstü güvenlik zirvesine Almanya Başbakanı Olaf Scholz, İngiltere Başbakanı Keir Starmer, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Polonya Başbakanı Donald Tusk, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, Hollanda Başbakanı Dick Scoof ve Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen katıldı.

Zirveye ayrıca AB Konseyi Başkanı Antonio Costa, AB Komisyonu Başkanı Ursula von Der Leyen ve NATO Genel Sekreteri Mark Rutte katıldı.

Görüldüğü üzere Riyad’da AB yok ama Paris’te Starmer ve Rustte ile aslında ABD vardı. İngiltere Başbakanı Starmer, toplantıdan sonra yaptığı açıklamada ABD’ye gidip Trump’la görüşeceğini, sonraAB liderleriyle yeniden bir araya geleceğini açıkladı.

Paris’te fikir birliği yok

Paris’teki toplantıdan çıkan tek ortak sonuç ABD’ye verilen “Avrupa ve ABD arasında güvenlik ve sorumluluk paylaşımında bölünme olmaması gerektiği” mesajıydı.

Ama nasıl bir yol izleneceği konusunda fikir birliği oluşmadı. Fransa’nın başını çektiği kesim Ukrayna’ya asker göndermeyi savunurken, Almanya’nın başını çektiği kesim buna karşı çıktı. 

AB Konseyi ve AB Komisyonu başkanları ise yaptıkları ortak basın açıklamasında Ukrayna’nın barış masasına güçlü bir pozisyonda oturması gerektiğini belirterek, barışın ancak Ukrayna’nın bağımsızlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü ve güçlü güvenlik garantileriyle birlikte gelebileceğini savundu.

Savaşı ABD başlattı

Masada olma tartışması ABD-AB ilişkilerini nereye götürür ya da AB’nin olmadığı bir masadan barış çıkar mı gibi sorular tartışılıyor. 

Öncelikle şu iki saptamayı yapalım: 

1) Tamam, savaş Avrupa topraklarında yaşanıyor ama savaşın sahibi Avrupa değil ABD’dir. Nitekim Kissinger başta pek çok ABD’li siyaset bilimci ve uluslararası ilişkiler uzmanı da savaşın “ana nedeninin” NATO’nun genişlemesi olduğunu belirtiyorlar. NATO’nun genişlemesi ise en başında beri bir Washington stratejisiydi.

2) Savaşın Ukrayna’dan sonra en çok kaybedeni ise doğrudan Avrupa ülkeleri oldu. AB-Rusya enerji bağının kesilmesi ve açığın daha pahalı ABD sıvılaştırılmış doğalgazıyla kapatılmaya çalışılması Avrupa ekonomilerini vurdu. Avrupa’nın Ukrayna’ya zorunlu mali ve askeri desteği ile Ukraynalı göçü gibi faktörler de AB ülkelerini olumsuz etkiledi. Ve asıl önemlisi, ABD zoruyla Rusya’ya yapılan yaptırımlar AB ekonomilerini daralttı.  Sonuçta Avrupa’nın en büyük ekonomisi olan Almanya başta pek ülkede ekonomik durgunluk yaşanıyor.

Avrupa’nın asıl sorunu

Bu iki sonuçtan hareket edilirse, Ukrayna savaşının bir an önce sona erdirilmesi, öncelikle AB ülkelerinin çıkarınadır. Dolayısıyla masanın olmasının masada bulunulmasından daha önemli olduğu ortada.

Öte yandan AB’nin masada olması hangi sonucu değiştirecek? AB, ABD’den farklı bir tutum alabilecek mi? Savaşları sona erdirme masalarında pozisyon alabilmede belirleyici olan güç, askeri güçtür ve AB’nin böyle bir gücü yok. Nitekim İngiltere Başbakanı Keir Starmer de Paris’teki toplantıdan sonra yaptığı açıklamada net bir şekilde ifade etti: “Ukrayna’da barışa giden tek yol ABD’nin güvenlik garantisidir” (AA, 17.2.2025).

AB’nin asıl sorunu masada olup olmama sorunu değildir, AB’nin asıl sorunu ABD’den stratejik özerklik kazanıp kazanamayacağı sorunudur. Çok kutuplu dünya inşasında Avrupa ABD’nin Asya’ya karşı cephesi mi olacak yoksa başlı başına bir merkez mi olacak? Asıl mesele budur…

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
18 Şubat 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Putin Münih’e döndü

61. Münih Güvenlik Konferansı 14 Şubat’ta başlıyor. Öncesinde “Münih Güvenlik Raporu 2025” yayınlandı. 151 sayfalık raporun başlığı “Çok Kutupluluk”.

Önemli saptamalar içeren raporu ana hatlarıyla incelemeye çalışalım:

1. ABD liderliğindeki tek kutupluluk bitti

Raporun en önemli saptaması şu: “Dünya, ABD liderliğindeki tek kutupluluktan çok kutupluluğa doğru kayıyor.” Rapor bu süreci “gerilim ve belirsizliklerin arttığı bir dönem” olarak değerlendiriyor.

Kuşkusuz bu saptama özelikle Asyalılar için yeni bir şey ifade etmiyor. Çünkü Çin’den Rusya’ya, İran’dan Hindistan’a pek çok Asya ülkesi, uzunca bir süredir zaten “çok kutupluluk” döneminin başladığına işaret ediyordu. Hatta bu gerçeğin çeşitli Avrupalı siyasetçiler tarafından da dile getirildiği biliniyor. 

Yine de Atlantik dünyasının Davos gibi önemli organizasyonlarından biri olan Münih Güvenlik Konferansı’nda bu gerçeğin artık dile getirilmek zorunda kalması iki kere önemlidir. İkincisini yazının sonunda söyleyeceğim.

2. ABD-Çin rekabetinin geleceği

Raporda dikkati çeken ikinci konu ABD-Çin rekabetine dair görüştür. Münih Güvenlik Raporu, “Geleceğin, ABD-Çin rekabetinin hakimiyetinde mi yoksa daha geniş bir çok kutuplu sisteme mi evrileceği belirsiz” diyor. 

Evet, çok kutuplu bir dünya inşa oluyor ama bu zamanla iki kutba dönüşür mü? Amerikan Hegemonyası’nın Sonu (Kırmızı Kedi Yayınevi, 1. Baskı Mart 2019, 8. Baskı Nisan 2020) isimli kitabımda dünyanın beş merkezli bir sisteme doğru evrildiğine işaret etmiştim. O merkezler ABD, Çin, AB, Rusya ve Hindistan’dı. Kuşkusuz kitaplarımda ve yazılarımda, ABD’nin süreci götürme biçiminin bu beş merkezi, iki kutba zorlayabileceğini de belirtiyorum. 

Emperyalist ABD’nin küresel liderlik için daha sert yöntemler seçmesi, Çin merkezli bir ülkeler grubu oluşumunu kaçınılmaz kılabilir.

3. ABD’nin rolü

Raporda “ABD’nin küresel liderlik rolünden çekilmesinin savaş ve barış konularının ötesinde sonuçlar doğuracağı” belirtiliyor ve “ABD olmadan, insanlığın karşı karşıya olduğu birçok ciddi tehdidin bazılarıyla mücadele edebilmenin hayal olduğu” savunuluyor. 

Bu daha çok güvenliğini tamamen ABD’ye devretmiş Atlantikçi Avrupa kanadının görüşünü yansıtıyor. Oysa bugün ABD Avrupa açısından bile sorun çözücü değil, bizzat sorunun kaynağı durumundadır. Örneğin ABD’nin “Avrupa-Rusya” bağını koparmak üzere Avrasyacılığa karşı izlediği çizgi Avrupa ekonomilerini felç etmiş durumda.

4. Liberalizm zayıflıyor

Münih Güvenlik Raporu’nun dikkat çeken saptamalarından biri de şu: “Çok kutupluluk sadece yükselen güçlerin artan etkisinde değil, aynı zamanda liberal değerlerin hem uluslar içinde hem de küresel sistem genelinde hakimiyetini kaybetmesiyle ideolojik bölünmelerin genişlemesinde de kendini gösteriyor.”

Amerikan liberalizminin küresel ölçekte zayıflamaya başladığı ortada. Atlantik’in ideolojik aygıtları bu erozyona “liberalizm zayıflarsa aşırı sağcılık, ırkçılık hortlar” iddiasıyla engel olmaya çalışıyor. 

Oysa Avrupa’nın şikayet ettiği aşırı sağcılık da liberalizm ve serbest piyasacılık zeminindedir. Asıl mesele ise kamuculuktur. Dünya özellikle Covid-19 pandemisiyle birlikte kamuculuğun önemini bir kez daha görmeye başladı, çünkü liberalizm büyük insanlık sorunlarında yetersizdi. 

5. Trump Atlantik’i zayıflatır

Münih Güvenlik Konferansı’nın raporu, Donald Trump’ın ikinci ABD başkanlığı döneminin çok kutupluluk sürecini hızlandıracağını düşünüyor. 

Trump’ın “küresel işbirliğinden ziyade ABD çıkarlarına öncelik veren yaklaşımının, özellikle Avrupa’daki ittifakları zorlayacağı” savunuluyor. 

Doğru. Trump’ın AB ülkelerine yaptırımları, ek vergileri ve AB toprağı durumundaki Grönland’ı zorla satın almak istemesi ABD-AB ittifakını zorluyor.

Raporda ayrıca “Trump’ın mevcut uluslararası düzeni elverişsiz olarak gördüğü ve muhtemelen ABD çıkarlarına ve Çin’in çevrelenmesine öncelik vereceği, bunun da müttefiklerle ilişkileri zorlayacağı” değerlendiriliyor. 

Bu önemli. ABD’nin Çin‘le mücadeleyi ele alış biçiminden etkilenecek ülkeler AB ve Hindistan’dır. Washington’un tutumu bu iki müttefiki ile olan bağını zayıflatabilir.

6. ABD istikrar çıpası değil

Raporun en dikkat çeken saptamalarından biri de şu: “ABD artık bir istikrar çıpası değil, aksine korunulması gereken bir risk.”

Raporu yazanlar bu sonuca Trump’ın Grönland, Panama ve Gazze politikalarından hareketle ulaşmış durumdalar. Elbette ABD’yi dünya için sakınılması gereken bir risk olarak ortaya koyan başka bir çok politikası var.

Putin’in Münih konuşması Genelkurmay’ın sitesinde

151 sayfalık raporu bu ölçekte bir makalede inceleyebilmek elbette mümkün değil ama ana hatlarına dikkat çekmeye çalıştım.

Gelelim yukarıda “Münih Güvenlik Konferansı’nda çok kutupluluk gerçeğinin artık dile getirilmek zorunda kalması iki kere önemlidir” dememe…

Evet, konunun ikinci önemi şurada. Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin’in 2007 yılında Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma bir milattı. Putin “Tek kutuplu dünyanın artık kabul edilemeyeceğini ve ABD’nin tek güç olamayacağını” ilan ederek, kimi Atlantikçilerin ifadesiyle “batı düzeninde ilk kırılmayı” başlatmıştı.

Konunun Türkiye’yi ilgilendiren kısmı ise şuydu: Genelkurmay Başkanlığı, Putin’in Münih’te yaptığı o konuşmanın tam metnini internet sitesinden yayınlamıştı. 

Sonuç olarak 2007’de “tek kutupluluk bitti, çok kutupluluk başladı” diyerek Münih’te Atlantik dünyasına seslenen Putin, Münih Güvenlik Konferansı’nın “Çok Kutupluluk” başlıklı 2025 yılı raporuyla yeniden Münih’e dönmüş oldu!

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
11 Şubat 2025

, , , , ,

Yorum bırakın

Demokratik yapay zeka

Çinli yapay zeka uygulaması DeepSeek, küresel piyasaları altüst etti. Bloomberg’in haberine göre DeepSeek, ABD ve Avrupa teknoloji hisselerinde yaklaşık 1 trilyon dolarlık bir düşüşe yol açtı. ABD’li çip firması Nvidia, yüzde 17’lik büyük bir kayıp yaşadı. 

DeepSeek 20 Ocak’ta piyasaya çıktı ve hızla ilgi gördü. Örneğin ABD’de AppStore’de en çok indirilen yapay zeka oldu. Peki neden?

Ucuz alternatif

DeepSeek’in en önemli avantajı “ucuz alternatif” oluşu. Gelişim maliyeti, diğer yapay zeka uygulamalarına göre yüzde 94 daha ucuz. DeepSeek’in R1 modeli 5,6 milyon dolara maloldu. ChatGPT’de bu maliyet 100 milyon dolardı. Çünkü DeepSeek çok daha az çiple, açık kaynak kodlarıyla ve kısa sürede yazıldı. Ayrıca DeepSeek’in enerji tüketimi de daha düşük. 

İşte bu özellikleri “ABD’li teknoloji devlerinin fiyatlandırma gücünü” tartışmalı hale getirdi ve bu da piyasalara yansıyarak teknoloji şirketlerinin değer kaybına yol açtı.

Trump: DeepSeek uyandırma çağrısı olmalı

DeepSeek’in ucuzluğu ABD Başkanı Donald Trump’ın da konuya eğilmesine yol açtı. Trump DeepSeek’in ABD şirketleri için bir “uyandırma çağrısı” olması gerektiğini söyledi.

Trump’ın DeepSeek’in ucuzluğuyla ilgili yorumu şöyle: “Bunu olumlu birşey olarak görüyorum, çünkü siz de bunu yapacaksınız. Böylece çok fazla harcama yapmayacaksınız ve umarım aynı sonucu alacaksınız. Çinli bir şirketin DeepSeek’i piyasaya sürmesi, kazanmak için rekabet etmeye odaklanmamız gerektiği konusunda bizim endüstrilerimiz için bir uyandıurma çağrısı olmalı.” 

Uzmanlara göre DeepSeek etkileyici 

ABD’li ChatGPT’nin geliştiricisi OpenAI şirketinin üst yöneticisi (CEO) Sam Altman, Çinli DeepSeek hakkında sosyal medyada değerlendirmelerde bulundu: “DeepSeek’in R1’i etkileyici bir model. Elbette çok daha iyi modeller sunacağız ve ayrıca yeni bir rakibimizin olması gerçekten enerji verici.”

Teknoloji uzmanlarının genel değerlendirmesi de Altman’ın değerlendirmesiyle örtüşüyor: DeepSeek R1, kullanıcı dostu ve çok etkileyici olarak değerlendiriliyor. 

İlk deneyimim olumlu

Konunun uzmanı değilim, hatta yapay zeka uygulamalarını pek kullandığım da söylenmez. Ama çıkan her yapay zeka uygulamasını mutlaka deneyen, sonrasında seyrek de olsa kullanan biri olarak söyleyebilirim ki DeepSeek gerçekten de diğer uygulamalardan daha iyi. Bir kere kullanımı kolay, o nedenle kullanıcı dostu tanımlaması yapılıyor. Diğer yandan performansı da diğerlerinden daha iyi izlenimi verdi.

DeepSeek’in ücretsiz sunulan uygulaması, ABD’li yapay zekaların ücretsiz uygulamalarından çok daha iyi ve uzmanların belirttiğine göre ücretli uygulamalarıyla da yarışır.

Yapay zekanın demokratikleşmesi mümkün mü?

Böylesi önemli bir konu hakkında yazan var mı, kim ne yazmış, diye bakarken başlığıyla bir yazı ilgilimi çekti: “Yapay zeka dünyasında bir ‘sputnik anı’: DeepSeek.”

Serbestiyet’ten Senai Bilir’in yazısına attığı bu başlık çok şey anlatıyor. Ama daha dikkat çekeni ise yazısının sonunda: “DeepSeek’in yükselişi bize iki önemli şey söylüyor. Birincisi, yapay zekanın demokratikleşmesi mümkün, herkesin erişebileceği açık kaynaklı modellerle bu teknoloji daha geniş kitlelere ulaşabilir. İkincisi ise rekabetin giderek kızıştığı bu alanda maliyet etkinliği ve şeffaflık büyük avantaj sağlayabilir.”

Peki DeepSeek ne diyor?

Senai Bilir’in “yapay zekanın demokratikleşmesi”ne dikkat çekmesini çok önemsedim. Peki acaba bir yapay zeka olan DeepSeek, yapay zekanın demokratikleşmesi hakkında ne düşünüyordu? Örneğin DeepSeek kendisini diğer yapay zeka uygulamalarından daha demokratik buluyor muydu? Doğrudan kendisine sordum. 

DeepSeek’in soruma yanıtı şöyle oldu: 

“DeepSeek’in ‘daha demokratik’ olup olmadığı, kullanım senaryolarına, erişilebilirlik politikalarına ve sunduğu hizmetlerin kapsamına bağlıdır. DeepSeek, yapay zeka ve büyük veri alanlarında gelişmiş çözümler sunarken, kullanıcı dostu arayüzler ve entegrasyon kolaylığı gibi özelliklerle erişilebilirliği artırmayı hedefler. Ancak, ‘demokratik’ bir yapay zeka uygulaması olarak nitelendirilmesi için şu faktörler göz önünde bulundurulmalıdır:

1. Erişilebilirlik: DeepSeek’in ürün ve hizmetlerinin geniş bir kullanıcı kitlesine açık olup olmadığı.

2. Fiyatlandırma: Uygun fiyatlandırma modelleriyle küçük işletmeler ve bireysel kullanıcılar için erişilebilir olması.

3. Şeffaflık: Algoritmaların ve veri kullanımının şeffaf olması, kullanıcıların nasıl çalıştığını anlayabilmesi.

4. Kapsayıcılık: Farklı dil, kültür ve ihtiyaçlara uygun çözümler sunması.

5. Topluluk Katılımı: Açık kaynak projeler veya topluluk destekli inisiyatiflerle kullanıcıların katılımına imkan tanıması.

DeepSeek’in bu kriterleri ne ölçüde karşıladığı, sunduğu hizmetlerin detaylarına ve kullanıcı deneyimlerine bağlıdır.”

Evet, DeepSeek, yapay zekanın demokratikliği konusunda bu kriterleri ortaya koyuyor ve kararı bize bırakıyor 🙂

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
28 Ocak 2025

, , , , ,

Yorum bırakın

Tanrının seçtiği Trump!

Kongre’deki törende yemin ederek resmen ABD Başkanı olan Donald Trump, ilk konuşmasında “Amerika’yı yeniden büyük yapmam için Tanrı hayatımı kurtardı” dedi. 

Böylece ABD’nin daha önceki başkanlar döneminde küresel saldırganlığa grekçe yaptığı “Tanrı tarafından seçilmiş halk” söylemi, Trump tarafından doğrudan “Tanrı tarafından seçilen başkan” olarak güncellendi!

Trump, Tanrı tarafından seçildiğini ilan etti ama yemin ederken İncil’e el basmadı!

Trump önce “güney sınırı”na odaklanacak

Ve “Tanrının seçtiği ABD Başkanı Trump”, törendeki ilk konuşmasında ilk odaklanacağı coğrafyanın, ABD’nin güneyindeki Orta Amerika bölgesi olduğuna işaret etti. Trump bu amaçla;

1) Göçmenlere karşı ABD’nin güney sınırına asker göndereceğini,

2) Meksika Körfezi’nin adını Amerika Körfezi olarak değiştireceğini,

3) Panama Kanalı’nı geri alacağını, açıkladı.

Trump’ın ajandasında her konu Çin’e bağlanıyor

Trump Panama Kanalı da dahil, konuşmasının sonraki bölümünde değindiği ekonomi alanındaki icraatları konusunda da hedefe Çin’i oturttu.

Trump’a göre Panama Kanalı’nı Çin işletiyor ve ABD, kanalı Çin’e vermemişti.

Trump Amerikan halkını zenginleştirmek için Çin başta yabancı ülkelere tarife uygulayacağını açıkladı.

Trump, Çin’in ağırlık kazandığı otomotiv endüstrisini kurtaracak önlemler alacağını belirtti. 

Washington’un önündeki ikilem

Trump başkanlığının ilk döneminde de Çin’i hedef almış ve ticaret savaşı başlatmıştı. Ancak o savaş her iki ekonomiye de olumsuz yansımıştı. 

Trump’ın şimdi de “Çin’e zarar veren ama ABD’nin etkilenmediği bir ticaret savaşı” formülü yok. 

Emperyalist ABD’nin önündeki bu gerçek, geniş planda Washington’u şu ikileme sokuyor: Çin’le kazanamayacağı savaşa girmek mi, ABD’nin kendi bölgesinde hegemonyasını sürdürmesi mi?

Önümüzdeki süreçte daha da belirginleşecek olan bu ikilem ABD’nin Ortadoğu ve Doğu Avrupa siyasetlerine de yansıyacak. Dolayısıyla Trump’ın seçim öncesinde vaat ettiği Ukrayna savaşını bitirme adımı atıp atmayacağı da, Suriye’nin kuzeyindeki ABD askerlerini çekip çekmeyeceği de, bu ikilemden hangisinin ağırlık kazanacağına bağlı.

Zira ABD’nin hem Pasifik’te Çin’le daha sert mücadele edip, hem Ortadoğu’da sınır ve rejim değiştirme operasyonlarını sürdürmeye ve Rusya’ya karşı Avrupa’da “uzun savaş” stratejisini uygulmaya gücü yok.

Biden’dan Trump’ın hedef alacağı isimlere koruma

Trump’ın yemin töreninden daha ilginci Joe Biden’ın ABD başkanlığını bırakmadan önceki son icraatıydı. 

Biden Trump’ın görevi almasına saatler kala Trump’ın hedef alabileceği bazı isimler için af çıkardı. Böylece Biden ilk kez, haklarında bir soruşturma olmayan kişileri affederek af yetkisini kullanmış oldu. 

Eski Genelkurmay Başkanı Mark Milley, Biden’ın korumaya aldığı isimler arasında en dikkat çekeni. Trump, Milley’in Çinli mevkidaşıyla görüşmesini “arkasından iş çevrilmesi” olarak yorumlamış, Milley’i “Çin’i ABD Başkanı’nın düşünceleri hakkında bilgilendirmekle” suçlamış ve “bu o kadar korkunç bir eylem ki geçmişte cezası ölüm olurdu” demişti. 

Biden’in Trump’a karşı korumaya aldığı bir diğer isim ise ABD Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsünü yöneten Dr. Anthony Fauci’ydi. Trump yönetimi ve Cumhuriyetçi Parti, Dr. Fauci’yi “Covid virüsünün kökenlerinin örtbas edilmesini organize etmekle” suçluyor. Zira Dr. Fauci, Beyaz Saray’ın tüm baskısına rağmen Çin’i sorumlu tutan bir açıklama yapmamıştı. Dr. Fauci, “virüsün laboratuvarda üretildiğine dair bir kanıt olmadığını, doğada evrimleşerek canlılara bulaştığını“ açıklamıştı. 

Trump’ın ana gündemi Çin

Özetle Panama Kanalı’ndan Genelkurmay Başkanı Milley’e, otomotiv endüstrisinden Dr. Fauci’ye hemen her konu doğrudan Çin’le ilgili… 

ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin gündemi, önündeki dört yılın en önemli ana başlığı olacak. Mesele bu başlıktaki konuları rekabet sınırları içerisinde ele almayı tercih edip etmeyeceği… 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
21.1.2025

, , , , , ,

2 Yorum

Demirtaş’ın palavrası

Liberal kapitalist ekonomistler yıllardır Çin ekonomisine ömür biçiyorlar. Küçük verilerden yola çıkarak büyük sonuçlar çıkarıyorlar. 

Örneğin…

Liberal kapitalist ülkelerden daha fazla büyüdüğü halde, “Çin’in büyümesi küçüldü” verisi üzerinden krize işaret ediyorlar; Covid’in her ülkede yarattığı durumu Çin’de çöküşün göstergesi sayıyorlar; tüketimin azalmasına bakarak, “Çin’de halkın protestolara başlayacağını” varsayıyorlar.

Elbette gerçekte olanı değil, olmasını istediklerini yazıyorlar, anlatıyorlar…

‘Çin ekonomisi paramparça’ propagandası 

Batıdaki bu liberal kapitalist iktisatçı propagandası elbette bizde de mevcut. Son üç dört yılın çarpıcı iktisatçı “analizlerine” bakarsanız, Çin defalarca çökmüş olmalı… 

Bunların sonuncusu Özgür Demirtaş’tı. Geçen hafta sosyal medyadan yaptığı açıklamada “Çin ekonomisi paramparça” dedi. Demirtaş Çin ekonomisinin paramparça olduğundan o kadar emin ki geçmişte bunun olacağını söylediğinde kendisine inanmayanlara sosyal medyadan “n’oldu?” diyerek laf atıyor, “hangi veriye dayanıyorsun” diye soranlara “balon patlıyor” diyor… 

Gerçi Demirtaş Türk ekonomisinin de uçacağı kehanetinde bulunmuştu; sonuç ortada! Elbette kendileri açısından haklıydı. Bizim ceplerimiz boşalırken, Demirtaş’ın patronu Sabancı kârına kâr katıyor, bu yüzden de iktidarın iktisadını övüyordu sürekli…  

Neyse, konumuz Demirtaş ve patronu Sabancı değil, Çin ekonomisinin durumu…

Çin ekonomisi büyümeye devam ediyor

Çin ekonomisinin durumu neden bizi ilgilendiriyor peki? Çünkü Çin dünyanın ikinci büyük ekonomisi ve Türkiye’nin önemli bir ticaret ortağı. Tıpkı ABD gibi Çin de, ekonomisi nedeniyle dünyamızı etkiliyor. O nedenle Çin ekonomisinin gerçek durumunu bilmemiz gerekiyor. 

Peki gerçek ne? 

Gerçek şu: Çin ekonomisi paramparça değil, çöküşte değil, kapıda Çin’den hareketle dünyamızı etkileyecek bir büyük kriz de yok. 

Ne var peki? Çin ekonomisi için felaket öngörenlerin, daha doğrusu umanların dayandağı en temel veri, büyümenin küçülmesi. Orada da vahim bir durum yok zaten. Çinli yetkililer büyümenin yüzde 5 civarında olacağını öngörmüştü, 4,7 çıkacağı sanılıyor. Yani Çin büyümeye devam ediyor, sadece büyümesi bir miktar azaldı, o kadar.

Bunun elbette bir çok nedeni var; başta tüm dünyayı olumsuz etkileyen Covid kapanmalarının hâlâ süren etkisi. 

Ayrıca, Çin ABD’den daha çok büyüyor!

Çin dış ticaret fazlası rekor kırdı

Konu aslında bir iktisat konusu değil, siyaset ve propaganda konusudur. O nedenle “Çin ekonomisi paramparça” iddiasına karşı uzun uzun ekonomik veriler açıklamaya gerek yok; zaten benim uzmanlık alanım da değil. 

Ama son açıklanan ticaret verileri çok şey anlattığı için dikkat çekeyim: ”Çin Gümrükler Genel İdaresi’nin açıkladığı verilere göre, 2024 yılında ihracat yıllık bazda yüzde 5,9 artarak 3,58 trilyon dolara yükselirken, ithalat ise yüzde 1,1 artışla 2,59 trilyon dolar oldu. Böylece dış ticaret fazlası 992,1 milyar dolar ile tüm zamanların en yüksek seviyesine çıktı.”

Evet, dünyanın en fazla ticaret yapan ülkesi Çin’in dış ticaret fazlası büyümeye devam ediyor ve bu fazla 1 trilyon dolara dayandı.

Yani Çin üretmeye, satmaya, kazanmaya ve bunu içeride vatandaşlarının refahını yükseltmede kullanmaya devam ediyor.

Biz asıl kendi durumumuza odaklanalım… 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
14 Ocak 2025

, , ,

1 Yorum

Suriye’de federalizm mücadelesi

BAAS partisi ve onun temsilcisi Beşar Esad, Suriye’deki etnik grupları, farklı din ve mezhepleri birarada tutan ana faktördü. 

13 yıl süren ağır Atlantik saldırısının bu faktörü ortadan kaldırması, “Suriye’nin birliğini” zora soktu. Şimdi çeşitli gruplar, “toprak bütünlüğü içinde ama merkezi olmayan bir yeni Suriye” istiyor. Üstelik her grubu destekleyen bir uluslararası güç var.

ABD Kürtlerin hamisi

ABD Suriye Kürtlerinin arkasında. Zaten IŞİD’e karşı mücadelede YPG’yi “kara ordusu” olarak değerlendirerek, ülkenin kuzeydoğusunda fiilen bir özerk yönetim kurmasını sağladı. 

YPG, PYD’nin silahlı kanadı. PYD ise PKK’nin Suriye kolu. ABD bu örgütün siyasi, ekonomik ve askeri destekçisi durumunda.

ABD, müttefiki Türkiye’yi yatıştırmak için önce “PKK başka PYD başka” tezine sarıldı. Bunun gerçekçi olmaması nedeniyle, daha sonra omurgasını YPG’nin oluşturduğu ve bazı Arap aşiretlerini de dahil ettiği Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) inşa etti.

Suriye’nin kuzeydoğusunda bir de ENKS (Kürt Ulusal Konseyi) var. Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetimin patronu durumundaki Barzani’ye yakın ENKS, Türkiye’nin de desteğine sahip. Hatta Ankara Barzani peşmergelerinin Türkiye sınırı üzerinden Kobani’ye geçmesini sağlamıştı. ENKS, aynı zamanda Türkiye’nin sponsorluğundaki Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu’nun (SMDK) parçası. 

ABD Suriye’de “Kürt birliği” kurmak istiyor

ABD, ENKS ile SDG’yi, “yeni Suriye” mücadelesinde tek bir merkez yapmak istiyor. 

Scott Bowles başkanlığındaki ABD heyeti, bu amaçla ENKS heyetiyle görüştü. 5 Ocak pazar günü Kamışlı’daki ENKS ofisinde yapılan görüşme, ABD’nin “Kürt birliğini” kurmaya çalıştığına iaşret ediyor. 

ENKS Sözcüsü Faysal Yusuf, “ABD’nin toplantıda Kürt tarafının birleşerek Suriye’nin geçici hükümetiyle tek ses olarak müzakere etmesini istediğini” açıkladı (Rudaw, 6.1.2025).

Amaç ne? Suriye’nin kuzeydoğusundaki “Kürt özerk yapısının” korunması.

Nitekim Barzanici ENKS, Türkiye’nin desteklediği SMDK’nin parçası olsa da Suriye’de federalizmi istiyor. ENKS Temsilcisi Abdülhakim Beşar, “Suriye’nin geleceğinin federalizm” olduğunu belirtiyor. 

Aynı zamanda SMDK Başkan Yardımcısı olan ENKS Temsilcisi Aldülhakim Beşar ENKS’nin görüşlerini şu sözlerle özetledi: “Suriye’nin geleceğinin federal olduğunu görüyorum. Dürziler kendi kendilerini yönetmek istiyor. Aleviler de aynı şekilde, ayrıca Dera halkı da. Biz Kürtler de kendimizi yönetmek istiyoruz. Suriye’nin geleceği için önemli bir rolü olan büyük bir halktır. Şimdiki yönetim federasyona karşı olduklarını söylüyor ama tek başlarına karar vermiyorlar, Suriye halkı kendisi karar veriyor. Suriye’nin geleceği federaldir.” (Rudaw, 6.1.2025)

İsrail’in Kürtlere ve Dürzilere desteği

Suriye’nin siyasal birliğine en karşı olan ülke İsrail. Suriye ordusunu ve İran destekli grupları aylarca havadan vurarak HTŞ’nin Şam’ı ele geçirmesini kolaylaştıran İsrail, şimdi bunun meyvelerini toplamak istiyor. İsrail bu amaçla şu üç hedefi savunuyor:

1) İşgal altında tuttuğu Suriye’nin Golan bölgesini genişleten İsrail, Suriye’nin güneyinde bir tampon oluşturmak istiyor.

2) İsrail, Dürzilerin ayrı bir özerk bölge olarak kendisine “asıl komşunun” olmasını istiyor. Bu amaçla Suriye’nin güneyindeki  Dürzilere açık destek veriyor.

3) İsrail, Kürtlerin devletleşmesini istiyor. Hatta İsrail sadece Suriye’de değil, Irak, İran ve Türkiye Kürtlerinin “Büyük Kürdistan”ı kurmasını savunuyor.

Dürziler federasyon istiyor

Nitekim Dürziler de açıkça “federal Suriye” istiyor. Şam’a HTŞ’den önce giren Süveyda Operasyon Odası komutanlarından Mervan el-Rızk “Biz Suveyda vilayetinde ademi merkeziyeti tercih ediyoruz” dedi (Harici, 6.1.2025).

”Şam yönetimi kendi şeriatını bize dayatamaz” diyen Rızk, İsrail’in işgaline de karşı çıkmıyor. Hatta Rudaw muhabirinin bu konudaki ısrarlı sorusunu, tersinden şöyle yanıtladı: “Eğer bir gün burada Suriye’de bir devlet kurulur ve tüm Suriyeliler bunu onaylar ve bu devlet İsrail devletine barış için elini uzatırsa, bizim barışa karşı hiçbir engelimiz yok” (Harici, 6.1.2025).

Bu arada Şam’daki geçici yönetimi oluşturan HTŞ’nin de İsrail’in Suriye işgaline karşı çıkmadığını, HTŞ lideri Ahmed Şera – Colani’nin sık sık “İsrail’le çatışma istemiyoruz” dediğini de önemle not edelim. 

Türkiye ve HTŞ

Türkiye, 27 Kasım’da Halep hedefli saldırı başladığında, uzun yıllardır yatırım yaptığı Suriye Milli Ordusu’nu (SMO) destekliyordu. Ancak SMO’nun daha etkili durumdaki HTŞ’nin önüne geçme şansı yoktu. Yarışı HTŞ kazandı.

Ankara hızla bu gerçeğe göre konumlandı ve HTŞ’nin hamisi olmaya soyundu. Terör örgütü kabul edilen HTŞ’ye ilk açık desteği veren, görüşen, büyükelçilik açan Ankara oldu.

Ankara bu yolla Şam üzerinde etkin olarak, merkezi yönetimin Suriye’nin kuzeydoğusuna ilişkin politikasında belirleyici olmak istedi. Bu amaçla HTŞ’den YPG’ye baskı kurmasını, özerkliği kabul etmemesini, federal Suriye’ye karşı çıkmasını istedi.

HTŞ ise ele geçirdiği iktidarı koruyabilmek için bu süreci her tarafla denge kurmaya çalışarak yürütmeye çalışıyor: İlk açık desteği nedeniyle Ankara’nın taleplerini “dile getiriyor” ama diğer yandan ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye yerine Suudi Arabistan’a yapıyor. Ve daha önemlisi ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa ile görüşerek, uluslararası meşruiyet kazanmaya çalışıyor. HTŞ’nin iktidarını sürdürebilmesi için Suriye’ye uygulanan yaptırımların kaldırılması gerek. ABD ise 2029’a uzattığı yaptırımları, HTŞ’nin SDG’nin kazanımlarına dokunmaması şartına bağlamış durumda. Washington bu amaçla yaptırımları HTŞ’nin tutumuna göre aşama aşama kaldıracağının iaşretini verdi. 

Yeni Suriye’de parça kapma kavgası

Görüldüğü üzere Esad’ı yıktılar, şimdi “yeni Suriye”de parça kazanma mücadelesine başladılar. 

Böylece altına imza attıkları BM kararlarını da yok sayıyorlar. Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunuyorlar ama siyasal birliğini kabul etmiyorlar. 13 yıldır yaptıkları yatırımın karşılığını, federal Suriye üzerinden almak istiyorlar.

Irak ve Libya’dan sonra Suriye’nin de içine düştüğü bu durumdan bölgemizin alacağı ne çok ders var…

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
7 Ocak 2025

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Trump’ın Panama ve Grönland saldırganlığı

Donald Trump, daha koltuğa oturmadan emperyalist ABD’ye özgü iki saldırgan ve yayılmacı politika açıkladı. 

İlki Panama Kanalı ile ilgiliydi. Trump, Panama’yı kanaldan yüksek ücret istemekle suçladı ve düzgün yönetilmediği takdirde ABD’ye geri verilmesini isteyebileceğini söyledi. 

Trump’ın ikinci küstahlığı ise Grönland’la ilgiliydi: “Ulusal güvenlik ve dünya genelinde özgürlük için ABD, Grönland’ın mülkiyet ve kontrolünün mutlak bir zorunluluk olduğunu düşünüyor.”

Arktik Okyanusu’nun önemi

1914 yılında emperyalist ABD’nin çıkarları için kanlı bir şekilde açılan Panama Kanalı’nın mülkiyeti, 1977 yılında yapılan anlaşmayla Panama’ya geçmiş ve kanal 1999’da bu ülkeye devredilmişti.

Gönland, Danimarka’ya bağlı özerk bir bölge. Eski ABD Başkanı Harry Truman 1946’da Grönland’ı satın almak için Danimarka’ya 100 milyon dolarlık altın teklif etmişti. ABD’nin Grönland’a sahip olma isteğinin gerekçesi zengin uranyum, altın, petrol ve gaz rezervlerinin bulunmasıydı. 

73 yıl sonra bir başka ABD Başkanı Donald Trump da Grönland’ı satın almak istemişti. Washington’un gerekçesi artık farklıydı: Arktik Okyanusu’nun stratejik önemi. Konu ABD ile Danimarka arasında diplomatik krize neden olmuştu. Trump açıklamasıyla, başkanlığının ikinci döneminde de bu emperyalist politikasını sürdürereceğini göstermiş oldu. 

ABD topraklarını nasıl genişletti?

ABD, kurulduğundan bu yana yayılmacı ve genişlemeci bir ülkedir. Trump’ın açıklamaları, ABD’nin doyumsuzluğunu ve fırsat bulduğunda yeni yerlere genişleme peşinde olduğunu ortaya koymaktadır. Üstelik ABD bu yayılmacılığını, Trump’ın açıklamasında da olduğu gibi, “dünya genelinde özgürlük sağlanması” diye açıklıyor. Tersine özgürlük, emperyalist boyunduruktan kurtulmaktır!

ABD’nin şu andaki yüzölçümü 9.5 milyon kilometre karedir. Oysa kurulduğunda, Mississippi Nehrinin doğusundaydı ve arada Kızılderili bölgesi de vardı. Önce onları katletti, sürdü ve topraklarını genişletti; ardından yeni katliamlarla kıtanın diğer bölgelerine doğru yayıldı.

1803 yılında 1 milyon 425 bin km karelik Lousiana’yı, 1819’da 96 bin km karelik Florida’yı, 1845’te 625 bin km karelik Texas’ı Meksika’dan kopararak, 1846’da 460 bin km karelik Oregon’u, 1867’de Alaska’yı Rusya’dan 7 milyon 200 bin dolara satın alarak, 1848’de 660 bin km karelik California’yı, 1857’de Pasifik’te Howland ve Baker adalarını, 1867’de Pasifik’te Midway adalarını, Hawai’yi, Filipinleri topraklarına kattı. 

ABD’nin genişlemesinin ayrıntılarını anlatmaya bu köşe yetmez. Özetlersek, ABD, yaklaşık 100 yıl boyunca savaş ve saldırganlıkla Meksika’nın topraklarını adımı adım kendine kattı; Pasifik’teki saldırganlığıyla pek çok adayı topraklarına kattı; neredeyse bütün Latin Amerika ülkelerine müdahale etti ve ekonomilerini sömürdü.

ABD en son 1976’da genişledi: Kuzey Mariana Adaları “siyasi yapıya dahil olmadan ABD dış bölgesi” yani sömürgesi haline geldi. 

ABD Kolombiya’yı bölerek kanal açtı

ABD’nin, daha kısa mesafede daha kârlı deniz ticaret için bir kanal açmak istemesi süreci de çok kanlı oldu. ABD kanalı açmak istediği Kolombiya topraklarını ele geçirmek için çeşitli şirket operasyonları yaptı. Sonra Kolombiya’da 1855’te bir demiryolu kurdu. Demiryolu hattına saldırıları bahane ederek bölgeye altı kez askeri müdahalede bulundu. 

Ancak her şeye rağmen Kolombiya ABD’ye toprak vermeyi reddetti. ABD bunun üzerine kanalı planladığı bölgede 1903 yılında bir ayaklanma çıkarttı. Ayaklananlar Kolombiya Cumhuriyeti’nden ayrılarak Panama Cumhuriyeti’ni kurduklarını ilan ettiler. ABD hemen bu yeni ülkeyi tanıdı ve “Panama’nın bağımsızlığını korumayı” üstlenen bir anlaşma imzaladı. Elbette bir de 10 mil derinlikte bir koridoru ABD’ye bırakan bir anlaşma yaptı!

Kanal 1914’te tamamlandı. Yapımı sırasında 28 bin işçi öldü! ABD kanal dışında Panama Körfezi’ndeki beş adayı da aldı. 

ABD sonraki yıllarda kanalı elinde tutabilmek için Panama’ya silahlı müdahalelerde bulundu, darbeler yaptırdı ve iktidarlar değiştirdi.

ABD müttefiklerine de saldırgan

Özetle, ABD milyonları katlederek, milyon kilometre kareleri gaspederek, zenginliklerine el koyarak büyüdü. Hâlâ da “dünya genelinde özgürlük sağlamak” yalanı üzerinden toprak ele geçirmeye çalışıyor. 

Demokrasi diyerek başka ülkeleri işgal eden, özgürlük diyerek başka ülkeleri bölen, insan hakları diyerek başka ülkelerde ayaklanma kışkırtan emperyalist ABD, tüm dünyanın baş düşmanıdır. 

Üstelik gittikçe müttefiklerine karşı da saldırganlaşan, onlara yaptırım uygulayan, hatta 51. eyalet yapma tehdidi savuran bir ABD var çünkü…

Emperyalist ABD’ye karşı kesin tutum almak ve onu dizginlemek için işbirlikleri yapmak bugün dünya açısından en önemli ihtiyaçtır.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
24 Aralık 2024

, , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın