Posts Tagged Barrack Obama

ABD MISIR’IN NERESİNDE?

AKP hükümetinin yarattığı iklimde yorum yapanlara göre, Mısır’da Mursi’yi ABD devirdi ve Washington bu nedenle olanlara “darbe” demedi. Bu yorumu yapanların çoğunluğu, Gezi’nin arkasında da ABD’nin olduğunu iddia etmişti.

Kuşkusuz 11 yıldır ABD’nin projelerini uygulayanların Amerikan karşıtlığı görüntüsü sergilemeleri, pek inandırıcı olmuyor. Irak’ta, Libya’da, Suriye’de Batı’nın Müslüman kanı dökmesine itiraz etmeyen ve hatta destek açıklayanların, Mısır’ı İslam’a sarılarak yorumlamaları da inandırıcı olmuyor.

Her neyse, bu konuyu yeniden tartışmak üzere bir kenara bırakıyor ve ABD’nin Mısır’daki gelişmelerin neresinde olduğunu incelemeye geçiyoruz:

ABD ARTIK BELİRLEYEN DEĞİL

Önce bir saptama: ABD’nin Mısır’daki rolü, dünyadaki rolünden bağımsız değildir.  Ve ABD, artık ülkelerin kaderinde tek söz sahibi değildir. Washington’un belirleyiciliği gün geçtikçe azalmaktadır.

Şöyle de söyleyebiliriz: ABD’nin en güçlü olduğu ülke, iktidarını hâlâ sürdürdüğü için, Türkiye’dir. Washington Gürcistan’da, Kırgızistan’da, Ukrayna’da turuncu darbe iktidarlarını yitirmiştir ama Türkiye’de AKP hâlâ iktidardır.

Afganistan’da Taliban’la müzakere başlatmak zorunda kalan, Irak’ı İran merkezli bölgecilik anlayışının egemenliğine terk etmek zorunda kalan ABD, artık herhangi bir ülkedeki herhangi bir gelişmesinin yegâne sorumlusu değildir.

ABD’nin Mısır’daki rolüne artık geçebiliriz. Bunun için Mısır’daki gelişmeleri üç ayrı düzleme ayırarak incelemeliyiz:

2011 ÖNCESİ: MÜBAREK DÖNEMİ

Hüsnü Mübarek ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli aktörüydü. Enver Sedat’ın imzaladığı ve Mübarek’in uyguladığı Camp David rejimi, ABD’nin ileri karakol devleti olan İsrail’in güvenliğinin garantisiydi.

Mübarek 30 yıllık saltanatı boyunca Camp David rejiminin bekçiliğini yaparak Washington’a hizmet etmişti.

2011 – 2013: GEÇİŞ DÖNEMİ

Tahrir Meydanı, 2006 yılından itibaren Mısır halkının rejimi protestolarına sahne oldu. Yani Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan ve Ocak 2011’de Mısır’a sıçrayan halk hareketi, en az beş yıllık fiili tecrübeye sahipti.

ABD ilk günler Mübarek’in arkasında durdu ve ona destek açıklamaları yaptı. Ancak halkın rejimi devirme gücü anlaşıldığı andan itibaren, ABD “Mübarek’i verip, rejimi kurtarmaya” yöneldi.

Mübarek devrildikten sonra da iktidar adayı olabilecek her kesimle arayı iyi tutmaya çalıştı. Zira ABD açısından Mısır’ın karşısında olmak, kırmızı çizgiydi! Washington her halükarda Mısır’ı elinde tutmalıydı. Üstelik seçeneklerin karşısında durmağı müddetçe, seçenekler arasında bir tercih yaratma şansı da olacaktı.

En örgütlü kuvvetlerden Müslüman Kardeşler’in bir seçenek olarak ortaya çıkması ve ABD’nin nispeten ılımlı olan Mursi’ye itiraz etmemesi yeni bir ilişkiyi doğurdu. İktidar olmak isteyen Müslüman Kardeşler, Camp David’e sadık kalabilir ve ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarına karşı durmayabilirdi.

Mursi’li rejim bu üstü örtük anlaşmanın üzerinden kuruldu. ABD desteği, Mübarek’i deviren kuvvetlerin iç mücadelesi ve iki turlu sandık sistemi, Mursi’yi cumhurbaşkanı yaptı.

2013 SONRASI: HALKIN DÖNEMİ

Mübarek’i deviren geniş halk kitleleri Mursi’nin iktidarına da bir yıl dayanabildi. Bir yandan özgürlükleri budayan iç uygulamalar, bir yandan Suriye’ye cihat ilan eden, Camp David’e dokunmayan dış politikalar halkın sabrını taşırdı. 30 Haziran’da alanlara dökülen 30 milyon Mısırlı Mursi’nin istifasını istedi. Neticede ordu, taraf tutmak zorunda kaldığı 3 Temmuz günü Mursi’yi devirdi.

ABD ise o dört günlük süre zarfında hem Mursi’den, hem de halkı destekleyen ordudan yana oldu! Zira ABD için kimin başta olduğundan daha önemlisi, Mısır’la ilişkilerini sürdürebilmekti. Kim kazanırsa, ABD onunla yürümek istiyordu.

4 Temmuz’dan 14 Ağustos’a kadar geçen bu süreç içerisinde hem ABD Başkanı Barrack Obama, hem de Dışişleri Bakanı John Kerry “genel geçer” açıklamalar ile zamanı ve ilişkileri kolladı. Hâlâ da kolluyor…

Üstelik bu durum ABD’deki iç çarpışmanın da yeni malzemesi oldu. Örneğin Cumhuriyetçi Parti’nin en güçlü iki ismi John McCain ile Lindsey Graham’ın Obama’yı yerden yere vuran açıklamaları bile, Washington’un Mısır’daki kuvvetlerden herhangi birinin tamamen arkasında olmadığının tek başına göstergesidir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Ağustos 2013

Reklamlar

, , , , , , ,

Yorum bırakın

DÜŞİŞLERİ BAKANLIĞI

Birkaç gündür dünya, CIA çalışanı Edward Snowden’in açıkladığı belgelerle çalkalanıyor. Çünkü bu belgelerle, ABD’nin en önemli müttefikleri dâhil 38 ülkeyi açıkça dinlediği kesinlik kazanıyor.

Belgelerden, dinlemenin özel anten cihazı (böcek) ve e-posta izleyerek yapıldığından tutun da ilgili ülkenin istihbarat servisinin doğrudan Washington’a bilgi verdiğine kadar çeşitli yöntemlerle yapıldığını öğreniyoruz.

Wikileaks’ten sonra şimdi de gizli dinlemeleri ortaya çıkan ABD, artık işi pişkinliğe vurdu. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry “sizi dinlememiz anormal değil ki” diyerek, ABD Başkanı Barrack Obama da “Her istihbarat servisi dünyada ne olduğunu anlamak ister, medyayla yetinemez” diyerek dünyaya seslendiler.

Peki ya bizde durum ne?

DAVUTOĞLU: KERRY’NİN BİLGİSİ YOKMUŞ

Türkiye de ABD’nin dinlediği müttefikleri arasında. Ayrıca eski ajan Wayne Madsen’a göre Türkiye’de hedef yer ve kişileri ABD’nin dinlemesine gerek kalmadan MİT dinliyor ve dosyayı doğrudan NSA’ya veriyor!

Tüm bu gerçekler nedeniyle Erdoğan’ın dinlenme olayı da yeniden gündeme geldi. CHP Erdoğan’a “Başbakanlığı CIA mı dinledi” diye sordu.

Fakat asıl ibretlik durum bundan sonra başlıyor. Yoğun baskılar nedeniyle hem Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu hem de Bakanlık konuyla ilgili açıklamalar yapıyor. Ama ne açıklama!

Güneydoğu Asya Uluslar Topluğu (ASEAN) toplantıları sırasında Kerry ile görüşen Davutoğlu şöyle diyor: “Kendisine bu konuda bir açıklama talep ettiğimizi ifade ettim. Bu konuda bilgilerinin sınırlı olduğunu ancak gerekli çalışmalar, bilgileri edindikten sonra paylaşacaklarını ifade ettiler.”

Daha önce “dinlememizde bir anormallik yok” diyen Kerry’nin Davutoğlu’na “bilgimiz yok”  demesi haliyle ilginç. Kerry Davutoğlu’ndan çekinmeyeceğine göre, geriye Bakanın iç kamuoyunu oyalama açıklaması yaptığı gerçeği kalıyor!

Dışişleri bünyesinde kraldan çok kralcılığın yapıldığının ikinci göstergesi ise Vatan’daki şu açıklamadır: “Bakanlığımız düzenli olarak teknik incelemeler yapmaktadır. İlgili temsilciliğimizde yapılan kontrollerde olumsuz bir gelişme yaşanmamıştır.”

Yani ABD’nin dinlediği temsilciliğimizin “temiz” olduğundan eminiz!

KAHİRE BÜYÜKELÇİLİĞİMİZİN TAHRİR’E NEREDEN BAKIYOR?

Amerika’yı Amerikalılardan daha çok seven Dışişleri Bakanlığımızın bu açıklamaları ibretliktir fakat istisna değildir! Davutoğlu ve ekibi, ABD’nin dünyadaki tüm politikalarına angaje olmuş durumda.

Bakın Türkiye’nin Kahire Büyükelçiliğinden Ankara’ya gelen son bilgi ne: “Ordunun verdiği ültimatomu, ‘Eğer siyasi bir çözüm bulunmazsa ordu Türkiye’nin geçmişindekine benzer şekilde darbe yapacak’ diye değerlendirmek yanlış olur. Mısır Ordusu’nun geleneğinde sokağa çıkmak var ancak darbe yok.”

Yazıyı gazeteye teslim ettiğimizde Mısır Ordusu’nu verdiği 48 saatlik süre henüz son bulmamıştı. Dolayısıyla Ordu’nun darbe yapıp yapmadığını henüz bilmiyoruz ama bildiğimiz şu. Kahire Büyükelçiliğimiz, Mübarek devrilmeden hemen önce Ankara’ya geçtiği bilgi notunda “Mübarek’in koltuğunu kesinlikle koruyacağını” belirtmişti!

Hadi “Ordu’nun darbe yapıp yapmayacağı konusu bilgiye, duyuma dayalıdır ama sonuçta yorumdur, elbette yanlış çıkabilir” diyelim, fakat Büyükelçiliğimizin geçtiği nottaki şu “saptamayı” nereye koyacağız: “Mübarek’in devrilmesine yol açan protestolarla bir karşılaştırma yapıldığında bu seferki gösteriler çok daha barışçıl.”

İnsaf! 40 gün süren o eylemlerde toplam 12 Mısırlı hayatını kaybetmişti. Oysa şu anda daha 4 gün dolmadan 30’un üzerinde ölü var! Acaba Kahire Büyükelçiliğimiz, Mursi’nin eli satırlı sopalı adamlarının saldırılarını perdelemkle mi görevli!

SIFIR ‘SORUNLU’ HARİCİYE

Uzatmayalım ama bitirirken bir iktidarın bir bakanlığın prestijli diplomatlarını nasıl sıradanlaştırabildiğini, geleneğini nasıl yok edebildiğini ve koca kuruma nasıl beyin ölümü geçirttiğini acı acı saptayalım!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Temmuz 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN BOP’ÇU, GÜLEN PASİFİKÇİ

Fethullah Gülen Cemaati’nin sözcüsü Hüseyin Gülerce, Reyhanlı saldırısının bir BOP tuzağı olduğunu yazdı dün! Hatta hızını alamayan Gülerce ABD’nin Irak’ı işgal ettiğini anımsatarak Ortadoğu’yu bölmek istediğini, sınırları yeniden çizmek istediğini, mezhep çatışması yaratmak istediğini de yazdı!

Hayır, Cemaatin geçmişte Irak işgalini nasıl alkışladığını anımsatmayacağız. Ya da Erdoğan’ın, Gülerce’nin bu yazısından sonra Salı grup konuşmasında “sol işaret parmağıyla Kılıçdaroğlu’nu, sağ işaret parmağıyla Bahçeli’yi yönlendiren Perinçek, başparmağıyla da cemaati yönlendiriyor” deme ihtimalini de hesaplamayacağız.

Sadece bölünmenin bu düzeye çıkmasının asıl nedenini inceleyeceğiz:

ABD’DE KIRAN KIRANA ÇARPIŞMA

Ufuk Ötesi’nde sık sık işaret ettiğimiz gibi ABD’deki bölünme kıran kırana çarpışmalara sahne oluyor. Son yazımızdan bu yana bile taraflar birkaç yeni cephede daha çarpışmaya başladı:

1. ABD’deki yarılma kuşkusuz hâkim sınıflar içindeki çelişmenin sonucudur ama şu andaki somut yansıması Beyaz Saray ile Kongre’nin karşı karşıya olması şeklindedir.

Bunu neden belirttik? Şundan: Başbakan Erdoğan, ABD Başkanı Barrack Obama dışında, ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Joan Boehner ile bir araya gelecek.

Peki, bunun önemi ne? Bildiğiniz gibi Asya-Pasifik merkezli bir stratejiyle ABD’yi düzlüğe çıkaracağını varsayan Obama yönetimi, Suriye konusunu Türkiye’nin çözmesini bekliyor. Ancak ABD’nin geleceğini Ortadoğu’da görenler ise Suriye’ye doğrudan müdahale için bastırıyor.

Müdahaleciler bu nedenle Kongre’ye “Suriye’de İstikrarın Sağlanması-2013” isimli bir yasa tasarısı sundular. Tasarı ABD’nin Suriye’de uçuşa yasaklı bölge ilan etmesine ve muhaliflere ağır silah verilmesine izin veriyor. Tasarıyı hazırlayanlar, ABD’nin Rusya’yla uzlaşarak yapmayı planladığı Uluslararası Suriye Konferansı’na da ateş püskürüyor!

2. ABD Kongresi, geçen hafta Bingazi Saldırısı’nı yeniden gündeme getirdi. Cumhuriyetçiler,  Kongre’de dinlenen ABD’nin Libya’daki eski Misyon Şefi Yardımcısı Gregory Hicks’in açıklamaları üzerinden sadece Obama yönetimini değil, Hillary Clinton’un 2016 başkanlık adaylığını da hedef aldılar!

3. ABD Adalet Bakanlığı’nın, AP’ye haber sızdıran yetkilileri yakalamak için ajansın tüm çalışanlarını dinlemeye aldığı ortaya çıktı. Hürriyet’ten Tolga Tanış’ın bildirdiğine göre skandal şöyle gelişti: AP Yemen’de hâlâ süren bir CIA operasyonunu deşifre etti. Beyaz Saray haberin yayımlanmamasını istedi ancak AP dinlemedi. İş büyüdü.  Hatta FBI, şimdiki CIA Direktörü John Brennan dâhil birçok kişiyi olay nedeniyle sorguladı.

4. Hâkim sınıflar arasındaki yarılma Pentagon’a da yansıdı. Örneğin NATO Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Komutanı Oramiral James Stavridis’in istifa ettiği haberi servis edildi medyaya. Ancak Stavridis görevinin başındaydı! Ne olmuştu gerçekte peki? Bu durum acaba Stavridis’in Obama’nın aksine Suriye’ye müdahale yanlısı olmasıyla ilgili miydi?

ERDOĞAN-GÜLEN ÇARPIŞMASI

ABD içindeki bu yarılma, haliyle Türkiye’deki temsilcilerine de yansıyor. Üstelik Obama’nın göreve geldiği 2009’un başından beri!

AKP ve Cemaat, Kürt Açılımı’nda da, Suriye konusunda da uyumlu değil.

Kuşkusuz bu iki konu başlığındaki çelişmenin ana dayanaklarından biri Erdoğan’ın “Kuzey Irak’ın Fethullahlaştırılması ve Güneydoğu’nun Barzanileştirilmesi” yerine, yola Abdullah Öcalan ile devam etme kararıdır. AKP’ye ortak yapılan PKK’nin Cemaati hedef alması ve Cemaatin de “çözüm sürecine” mesafe koyması bu nedenledir. Ancak bu ayrışmanın kaynağı da ABD’deki yarılmadır.

Bu yarılma, kimi AKP yetkililerinin “Washington önce Kuzey Irak’la ilişki kurmuyoruz diye kızıyordu, şimdiyse ilişkimizden rahatsız” diye yakınmasını da açıklıyor. Zira Obama’nın Ankara-Erbil yakınlaşmasından değil, bu yakınlaşma nedeniyle Maliki’nin İran’ın yanına itilmesinden rahatsız olduğunu anlamıyorlar.

AKP İLE CEMAAT’İN İSTİHBARAT SAVAŞLARI

AKP-MİT cephesiyle Cemaat-Emniyet İstihbarat cephesinin çarpışması, “Başbakanlığa böcek” olayından sonra, şimdi de Reyhanlı saldırısına yansıdı.

Erdoğan, Reyhanlı saldırısı sonrası açıkça Emniyet’i suçladı ve MİT’in istihbaratının doğru fakat Emniyet’in uygulamasının eksik olduğunu açıkladı. Başbakanlık Teftik Kurulu’nu harekete geçirdi.

Cemaat ise kalemşorlarının “MİT Muhaberat’ın oyununa geldi” yazılarıyla bu saldırıya yanıt veriyor. Emre Uslu’nun MİT’i açıkça hedef alan dünkü yazısında “Aydınlıkçılar MİT’i de kontrol ediyor” diye yazması ise cemaatin çapsız bir yalana sarılacak kadar sıkıştığını gösteriyor.

ABD YARILDI, F-AK KOALİSYONU BÖLÜNDÜ

Sonuç olarak ABD yarılınca, Türkiye şube temsilcileri de bölündü.

ABD’deki yarılma Türkiye’ye fiilen şöyle yansıyor: Erdoğan ABD’nin BOP’çu, Ortadoğucu kesimlerinin Türkiye şubesi olmayı sürdürüyor, Gülen Cemaati ise yeni stratejiye uygun olarak Pasifikçiliği seçiyor ve BOP eleştirisine soyunuyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Mayıs 2013

, , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

KERRY’NİN BOŞ ÇANTASI

Yarın Türkiye’yi de kapsayacak Avrupa ve Ortadoğu turuna başlayacak olan ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı John Kerry’yi büyük zorluklar bekliyor. Zira ABD dış politikasının dayanağı olan “silahın” zayıflaması, Kerry’nin elini diplomaside Moskova’ya mecbur ediyor.

Kerry’nin bu tura çıkmadan önce kamuoyu önünde yaptığı ilk konuşması da bu türden zorluklara işaret ediyordu. 20 Şubat’ta Virgina Üniversitesi’nde konuşan Kerry’nin sözlerinde üç vurgu vardı:

1. “ABD dış politikasının önündeki en büyük engel, diplomatik çalışmalar değil; engel Kongre’den kaynaklanıyor. Önümüzdeki günlerde yapılacak bütçe kısıntısı, kimsenin görmek istemediği bir durum.”

2. “Günümüzde, diplomatları dış göreve göndermek için yapılan masrafın, yarın asker göndermek için yapılan masraftan çok daha düşük olacağını söyleyebilirim.”

3. “Aslında dış politikanın temeli, yabancı ülkelere asker gönderip göndermememize değil, üniversite mezunlarını verimli şekilde istihdam edip etmemize bağlı.”

Özetle Kerry, küresel dış politika ağırlıklarının mali nedenlerle azalacağını söylüyordu…

PENTAGON PARAYA MUHTAÇ

Bu konuşmadan bir gün sonra Pentagon’dan gelen açıklama da aynı yöndeydi. Amerikan Savunma Bakanlığı, Kongre’nin bütçe üzerinde bir anlaşmaya varamaması halinde 1 Mart’ta çok büyük ölçekli kesintilere gitmek mecburiyetinde kalacağını ilan ediyordu.

Barack Obama’nın Savunma Bakan adayı Chuck Hagel Senato’dan hâlâ vize alamadığı için göreve devam eden Leon Panetta, tabloyu şu sözlerle özetliyordu: “Bütün ülkede 800 bine yakın sivil bakanlık personeline 22 güne kadar ücretsiz izin vermek zorunda kalacağız. Maaşlarında yüzde 20 kesinti olacak. Bunun ekonomimize etkisi olmaması imkânsız.”

Yeni kesintilerin, Pentagon’un mevcut 10 yılda 500 milyar dolarlık kesinti programına ek olacağı gerçeğine dikkat çeken savunma uzmanları, ABD dış politikasının iyice açmaza gireceğini belirtiyorlar.

‘SURİYE KRİZİNİ SONA ERDİRİLMESİ’

İşte John Kerry bu tabloyla Avrupa ve Ortadoğu yollarına düşüyor. Kerry’nin programına dair ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklama da aslında bu zorluğa işaret ediyor. Kimi gazeteler her ne kadar sözcü Victoria Nuland’ın açıklamasını “Kerry’nin çantasında Suriye dosyası var” diye genel geçer ifadelerle verdiyseler de, o çarpıcı ayrıntı örneğin Hürriyet’te vardı: “Nuland, Kerry’nin Türkiye ziyaretinde, Suriye’deki krizinin sona erdirilmesini…

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın iki yılın ardından meseleyi “krizi sona erdirmek” şeklinde ifade etmeye başlaması oldukça önemli.

Kerry seçildikten sonra bunun işaretlerini vermeye başlamıştı aslında. Birincisi, “Suriye’de diplomatik çözümden umutlu olduğunu” belirtmişti. İkincisi Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’la yaptığı telefon görüşmesinden sonra Washington ile Moskova’nın “Suriye’de şiddetin sona erdirilmesi ve taraflar arasında diyalog başlatılması konusunda fikir birliği içinde” olduğu açıklanmıştı. Üçüncüsü, SUKO Başkanı Muaz El Hatip’in Moskova’da bu diyaloga başlamasına onay verilmişti.

Amerikan basınında son günlerde sıkça çıkmaya başlayan “Suriyeli muhaliflere silah sevkiyatı azaldı” şeklindeki haberler de bu “zorunlu” eğilime işaret ediyor aslında.

DAVUTOĞLU’NUN DA SONA ERDİRİLMESİ!

Ancak gelişmeler, ABD’nin Suriye cephesini tümden bırakacağı anlamına gelmiyor elbette… Tamam, para yok, silah yok ama Baas Partisi’ni hedef alan bombalı saldırılara bakılırsa “özel savaş” sürüyor!

Bir süre de bu yolu deneyecekler. Zira bir şekilde bölgede istikrarsızlığın sürmesinin, sonrasında kendilerine yeni fırsatlar yaratacağını düşünmektedirler.

Ancak bu da nafiledir ve her ne olursa olsun, iki yılın ardından ABD’nin “Suriye krizini sona erdirme” noktasına gerilemesi, bölge adına büyük bir zaferdir!

Tabi “Suriye krizini zona erdirmek” demek, pratikte “Davutoğlu’nun da sona erdirilmesi” demektir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Şubat 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

TAHRAN’DAN KÜRT KORİDORU’NA GEÇİT YOK

ABD’nin nihai hedefinin Basra’dan Doğu Akdeniz’e bir Kürt Koridoru açmak olduğunu, bunun yolunun da kuzey Irak’taki yapıyı, Suriye’nin kuzeyinden İskenderun’a taşımak olduğunu biliyoruz.

Nitekim AKP hükümeti de ABD’nin bu stratejisi gereği Şam yönetimini hedef almakta ve Bağdat’a karşı Erbil’le yakınlaşmaktadır. Erdoğan hükümetinin içeride Kürt Açılımı başlatması ve Öcalan’la müzakereye oturması da, bu bölgesel planın gereğidir.

ABD’NİN IRAK AÇIKLAMALARI

Peki, son haftalarda bu ana planda bir değişiklik mi oldu? Zira Washington’dan gelen açıklamalar, hem Ankara’yı Irak konusunda uyarır hem de AKP’nin hedef tahtasına oturttuğu Nuri El Maliki’yi destekler niteliktedir.

Örneğin Milliyet’ten Pınar Ersoy’un sorularını yanıtlayan ABD Başkanı Barrack Obama, Irak konusundaki soruyu es geçti. Örneğin ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Victoria Nuland, Bağdat’ın onayı olmadan Kuzey Irak’tan petrol ihraç edilmesini desteklemediklerini ilan etti. Örneğin Akşam gazetesine konuşan ABD’li yetkili, iki tarafın kazandığı bir model yerine dört tarafın da (Ankara, Erbil, Bağdat ve Washington) kazandığı bir modeli desteklediklerini belirtti. Örneğin ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone, Türkiye’nin sadece Irak’ın kuzeyiyle değil, tümüyle ekonomik ilişkiye geçmesi gerektiğini savundu.  Örneğin Erbil’e gidecek Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın uçağının ABD’nin bilgisi dâhilinde Bağdat tarafından engellendiği ortaya çıktı.

ABD’NİN İRAN ENDİŞESİ

Bu açıklamalar ne anlama geliyor? ABD kendi stratejisinde bir değişikliğe mi gitti? Washington’un Ankara’ya uyarıları ne anlama geliyor?

Bizi yanıtlara götürecek “mesaj” Başbakan Erdoğan’ın yapacağı ABD ziyaretinin ön hazırlığı için geçen ay Washington’a giden Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu’nun temaslarında var. Yeni Şafak Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi’den dinleyelim: “Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu’na ABD temasları sırasında, ‘Enerji konusunda yaptıklarınızla (Kuzey Irak’la yapılan anlaşmalar) siz Maliki’yi İran’a itiyorsunuz’ diyorlar.” (Yeni Şafak, 22 Ocak 2013)

Bir başka ipucu da Mensur Akgün’den… TESEV’in “Ortadoğu’da Türkiye Algısı” raporunu sunmak için Washington’a giden Akgün’e ABD’li yetkililer, Türkiye’nin Kuzey Irak’la boru hattı inşasının hayata geçmesinden rahatsız olduklarını, Irak’ın parçalanmasını istemediklerini, çünkü İran’ın bölgedeki nüfuzunun daha da artmasından endişe ettiklerini belirtiyorlar. (Star, 16 Şubat 2013)

Mensur Akgün’ün temasları neticesinde vardığı değerlendirme şu: “ABD, Maliki’nin ancak Kürtlerin içinde yer aldığı bir siyasi yapıda dengelenebileceğine inanıyor.

TAHRAN: IRAK BÖLÜNEMEZ

ABD’nin haklı endişesini doğrulayan Tahran merkezli çok kritik birkaç gelişmeyi anımsayalım:

1. İran, Tahran-Bağdat-Şam hattını inşa etti. Öyle ki bu hat ABD’nin Kürt Koridoru’na karşı bölgenin koridoru oldu ve Türkiye’yi de güneyi boyunca kuşattı.

2. Tahran, Şam’a yapılacak müdahaleyi kendisine yapılmış sayacağını başta Ankara olmak üzere bölgedeki tüm aktörlere ilan etti.

3. İran, Irak’ın parçalanması ve kuzeyde bir Kürt devletinin kurulmasına izin vermeyeceğini ilan etti. Tahran’ın bu kararlı tavrı, Kuzey Irak’ın ikinci önemli aktörü olan Celal Talabani ve partisi KYB’de etkisini buldu. Irak Cumhurbaşkanı Talabani, Davutoğlu-Barzani yakınlaşması sürecinde Irak’ın birliğinden yana tutum aldı.

4. KYB Genel Sekreteri Kusret Resul ve yardımcısı Behram Salih geçen hafta Tahran’daydı. İran KYB yetkililerine bölgede istikrar istedikleri ve Erbil’in Bağdat’la ilişkisini sürdürmesi gerektiği mesajını verdi.

5. KYB Siyasi Bürosu yetkilisi Behram Mecidhan, Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin Kuzey Irak’a harekâtını İran’ın durdurduğunu açıkladı! Bu Tahran’ın Barzani’ye en sert ve somut mesajıydı!

BÖLGENİN ZAAFI: ANKARA’DAKİ BOP EŞBAŞKANLIĞI

Sonuç olarak Tahran, ABD’nin Kürt Koridoru planına karşı kararlılık sergiledi ve ABD’ye geri adımlar attırdı. Ekonomik krizle boğuşan, içe yönelen ve dışarıda Asya-Pasifik’i esas alacağını ilan eden Washington, bu süreçte Maliki’nin karşısında kazanacak bir seçenek olmadığı ve Suriye’ye de aktif müdahalede bulunamayacağı için Irak konusunda söylem değişikliğine geçti.

Ancak bu nihai hedefinden vazgeçtiği anlamına gelmiyor kuşkusuz. ABD’nin Türkiye üzerinden bölgede varlık göstermeyi sürdüreceği ve mümkün olduğu kadar Ankara ile Tahran’ı karşı karşıya getirerek mevzi arayacağı görülüyor.

Bölgenin bu olumlu konjonktürdeki en önemli dezavantajı ise Ankara’daki BOP Eşbaşkanlığı’dır maalesef!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Şubat 2013

, , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ŞAM’IN PİYON HAREKÂTI

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nın Cilvegözü patlamasıyla ilgili söylediği şu sözler, stratejik derinliğin iflasıdır: “Saldırı, Türkiye’yi Suriye’ye çekmek isteyenlerin işi.”

Sanırsın 2 yıldır Suriye’ye girmek isteyen, Emevi Camisi’nde namaz kılmayı hedefleyen, Esad’a 15 gün süre tanıyan, Esad karşıtı teröristleri Türkiye’de tek çatı altında toplayan, teröristlere koordinatörlük yapan ve Şam yönetimini sürekli tehdit eden başkası…

Bu sözler aynı zamanda Asya’yı Suriye üzerinden hedef alan Altantik kampının da yenilgisinin bir ifadesidir!

ABD’NİN SURİYE PLANI?

Nitekim kampın başındaki kuvvet olan ABD de benzer açıklamalarla yenilgiyi teyit ediyor. Barrack Obama 12 sayfalık Birliğin Durumu konuşmasında dış politikaya bir sayfa ve Suriye’ye sadece iki cümle ayırırken, ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı John Kerry de “diplomatik çözüm” demeye başladı.

Türk basınında da yer alan “Kerry’den yeni Suriye planı” başlıklı Washington Post haberi, yeni bir planı değil fakat ABD’nin Rusya planına mecbur kaldığını göstermektedir.

Kerry ayrıntıları açıklamıyor ama yeni planının “diplomatik çözüm” içerdiğini özellikle belirtiyor. Dahası ABD Dışişleri Bakanı, Suriyeli muhaliflerin Şam yönetimiyle diyaloga girme çabasını da övüyor. Kerry ayrıca “barışçı bir değişim” sürecinin kolay olmayacağını, çünkü son aylarda çok sayıda gücün devreye girdiğine dikkat çekiyor.

Mart başında İsrail, Türkiye ve Ürdün’e gelecek olan Kerry’nin yeni planının ayrıntılarını müttefiklerine aktaracağı öngörülüyor.

ABD KRİZİN SÜRMESİNDEN YANA

Kuşkusuz ABD’nin dış müdahale içermeyen ve diplomatik çözümü esas alan “yeni bir plan” için harekete geçmesi, tercih değil fakat zorunluluktur.

Emperyalist ABD krizi lehine çözemeyecekse, krizin sürmesini isteyecektir. Böylece hem bölge kuvvetlerinin bu krize enerji harcamasını sağlamış olacak, hem de şartlar lehine geliştiğinde bu kriz üzerinden bölgeye yeniden müdahil olabilecektir.

Kerry’nin yeni planının esası budur.

Fakat tarihin tekerleğinin Asya lehine döndüğü şartlarda, bu da sonuç vermeyecektir.

KERRY LAVROV’A 48 SAAT ULAŞAMADI!

Rusya’nın ABD’ye karşı kazandığı bu çarpışmanın sonuçları, etkisini diplomasi alanında Asya lehine göstermeye başladı bile… Örneğin:

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin sözcüsü, gazetecilere Bakanın iki gündür Rus meslektaşına ulaşamadığından yakındı. Öyle ki, gazetecilerden biri sözcüye, “Telefonla ulaşamıyorsanız SMS atın” diye espri dahi yaptı.

Washington adına esas hüsran ise Rus ajanslarında yer alan şu ifadeydi bizce: “Kuzey Kore’nin nükleer denemesiyle başlayan krizi konuşmak için Sergey Lavrov’u arayan Kerry’nin, dört ülkeyi kapsayan yoğun Afrika gezisinde bulunan Rus bakan ile temas kuramadığı belirtildi. Bu arada Kerry’nin telefonlarına çıkmayan Lavrov’un Çin dışişleri bakanı ile aynı konuyu konuşmaya zaman bulduğu belirtildi.”

ESAD SURİYE’Yİ AYAKTA TUTTU

Suriye sahnesindeki Asya-Atlantik çarpışmasının geldiği yer burasıdır.

Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın kendisini ziyaret eden bir Ürdün heyetine, “uzlaşma sağlanırsa çekilmeye hazırım” demesi de işte bu konjonktürde anlamlıdır. Esad özetle, “Batı saldırısına karşı Suriye’yi ayakta tutma görevimi gerçekleştirdim ve esas olan rejimdir” demektedir.

Satranç tahtasına bakınca, Beşar Esad’ın merkeze hâkim olduğunu ve artık piyon “kırışmaya başlayacağını” söyleyebiliriz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Şubat 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

ABD 67 YILLIK TAHTINDAN İNDİ

ABD Başkanı Barrack Obama’nın geleneksel Birliğin Durumu konuşması, Washington’un en azından bu dört yıl boyunca dışarıyı değil, içeriyi esas alacağını bir kez daha ortaya koydu. Obama, en öncelikli işin orta sınıfın durumu olduğunu belirtti ve asgari saat ücretini 2015 yılına kadar 7.25 dolardan 9 dolara çıkarmaya çalışacaklarını vurguladı.

ABD’nin 1945-2012 yılları arasındaki 67 yıllık dünya ticaret birinciliğinin sona erdiğinin ilan edilmesinden hemen sonra gelen bu konuşma, aslında yeni dönemin Washington için ne denli zorlu geçeceğine işaret ediyor.

Zira ABD birinciliklerini kaybetmeye başladı.

ÇİN ABD’Yİ GEÇTİ

2012 yılında Çin, 3,87 trilyon dolarlık ihracat ve ithalat toplamı ile ABD’yi geride bırakarak dünyanın en çok ticaret yapan ülkesi oldu. ABD 3,82 trilyon dolarda kaldı.

Çin ayrıca 127 ülkenin başlıca ticari ortağı haline gelirken, ABD 76 ülkede kaldı.

Yani ABD, yuanın değeri için baskı da yapsa, Çinli ileri teknoloji şirketlerine yaptırım da uygulasa, Çin mallarına ağır vergiler de koysa sonucu değiştiremiyor. ABD’nin Çin ekonomisini, ekonomik gücüyle frenleme olanağı yok!

PASİFİK’TE ‘BİRLİK’ SAVAŞI

Nitekim Obama yönetimi bu gerçeği kabullendi ve 2010 yılında Asya-Pasifik merkezli strateji belirledi. ABD Pasifik’te Japonya, Güney Kore, Avustralya gibi müttefiklerine dayanarak Çin’i kuşatmayı hedef koydu önüne…

Washington bu amaçla kimi bölgesel birlik modelleri de inşa etti: 2011’de Pasifik’in sekiz ülkesi ile Trans-Pasifik Ortaklığı’nı (TPP) kurdu. ABD bu ortaklığı Japonya’yı da üye yaparak genişletmenin peşinde…

Çin ise 16 ülkeyi kapsayan ve 2015’te hayata geçecek “Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık İlişkileri Anlaşması (RCEP)” ile önemli bir hamle yaptı. Bu 16 üyeden 10’u Güneydoğu Asya Uluslar Birliği ASEAN üyesi.

Çin Bilimler Akademisi Asya-Pasifik Araştırmaları Enstitüsü’nden Xu Liping, bu anlaşmanın, kuracakları bölgesel serbest ticaret alanı için prototip olduğuna dikkat çekiyor.

ABD’NİN ÇİN STRATEJİLERİ

Ancak ABD’nin Asya-Pasifik merkezli stratejisinin Çin’e karşı bir hamle olmaktan ziyade, Çin’in hamlelerine yanıt vermeyi esas aldığını belirtmeliyiz. Bunu sadece yukarıda verdiğimiz örneğe dayanarak değil, kabaca üçe ayıracağımız ABD-Çin ilişkileri döneminin eğilimine bakarak da söyleyebiliriz. Şöyle:

1970-1994: ABD’nin Çin’i uluslararası sisteme entegre ederek hem kontrol altında tutma hem de SSCB’ye karşı dayanak yapma dönemi.

1994-2010: “Bütünleştir ama çevrele” stratejisi dönemi. Washington bu stratejiyle, bir yandan Çin’i Dünya Ticaret Örgütü’ne kabul ederek geçmişin “uluslararası sisteme entegrasyon” modelini sürdürdü, bir yandan da Japonya ve Hindistan’a dayanarak Çin’i “düşmanlaştırmadan” çevreledi. Dahası Washington, 2005 yılında Dışişleri Bakan Yardımcısı Robert Zoellick’in açıklamasıyla, “sorumlu bir hissedar” olarak Çin’in yükselişini kabullendiklerini ilan etti.

2010 sonrası: Kuşatma dönemi. Kuvvet dağılımına bakılırsa, ABD’nin Çin’i kuşatması, SSCB’yi kuşatmasına hiç benzemeyecek. Nitekim soru işaretleriyle dolu Asya-Pasifik merkezli stratejinin kabul edilmesine rağmen, nasıl uygulanacağı hâlâ tartışılıyor.

Örneğin Zbigniew Brzezinski ABD’nin Rusya ve Türkiye’yi içeren “daha geniş Batı” inşa ederek Çin’i dengeleyebileceğini savunuyor.

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Thomas Donilon ise “işbirliği ve rekabeti” içeren ikili bir model öneriyor.

Ancak Joseph Nye gibi Pentagon danışmanlığı yapan akademisyenler ise “kuşatma, Çin’in yükselişiyle baş etme amacına uygun bir politika aracı değildir” görüşünü savunuyorlar. Bu isimlere göre ABD Asya-Pasifik’te Çin’le “işbirliğini” esas almalı!

Yani özetle birincisi rekabet, ikincisi rekabet ve işbirliği, üçüncüsü de işbirliği esasına dayanan üç çizgi savunuluyor.

Ancak Çin’in tek çizgisi var: Sosyalist piyasa ekonomisi ile büyümek ve kalkınmak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Şubat 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: