ABD’ye çok taviz, sıfır kazanç
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi on 28/09/2024
Yunan Kathimerini gazetesi günler önce şu iddiayı yazdı: “ABD, S-400’lerin İncirlik Üssü’ne konulması karşılığında Türkiye’yi F-35 programına geri almayı teklif etti.”
Günler geçti ama Ankara bu konuda herhangi bir açıklama yapmadı. Dahası Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın BM Genel Kurulu için bulunduğu New York’ta yaptığı açıklamalarda “CAATSA yaptırımlarını kaldırmaya çalıştıklarını” belirtmesi ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Amacımız CAATSA’dan çıkmak. Yaratıcı formüller, çözümler neler olabilir, onlar üzerinde duruyoruz” demesi bu bağlamda değerlendirildi. Zira ABD CAATSA yaptırımlarını, Türkiye’nin S-400 alması nedeniyle uyguluyor.
Baştan belirtelim: Ortada Kathimerini gazetesinin iddia ettiği gibi “S-400 İncirlik’e, Türkiye F-35 programına” pazarlığı varsa, bu vahimdir, geri adımdır, baskılara boyun eğmektir…
Neo-Abdülhamitçiliğin sonu
Erdoğan’ın siyaset yapma tarzını yıllardır “neo-Abdülhamitçilik” diye niteliyorum. Erdoğan bölgede kendisine alan açmak için Rusya’ya işbirliği yapıyor, bu işbirliğini ABD’yle ilişkilerinde pazarlık kartı olarak kullanmaya çalışıyor ve AB’yi bu iki büyük gücün dengeleyicisi niyetine yedekte tutuyor.
Elbette çok kutupluluk şartlarında her ülkenin önünde çok taraflı politika uygulayarak kazanç sağlama fırsatı var. Ancak iktidarın uyguladığı “dengecilik”, çok taraftan kazanç yerine, çok tarafa tavize dönüşüyor sürekli.
Örneğin ABD S-400 aldığı için Türkiye’ye CAATSA yaptırımları uyguladı, Türkiye’yi F-35 programından çıkardı, Türkiye’nin parasını verdiği uçaklara el koydu, parasını da geri vermedi. İktidar ise ABD’nin el koyduğu 1.4 milyar doları kurtarabilmek için karşılığında F-16 alabilmeyi başarı diye pazarladı ve Finlandiya ile İsveç’in NATO’ya üyeliğini bu pazarlığın konusu yaptı. Sonuç? Finlandiya ve İsveç NATO üyesi, ABD F-16 sözünü tutmuyor ve Erdoğan dün yine hâlâ şöyle diyordu: “1 milyar 450 milyon dolar alacağımız var. Şimdi bu alacağımızı tahsil etme noktasında adımlarımızı atmaya devam edeceğiz.”
ABD’yle sıfır kazançlı pazarlık
Anımsayalım: Aslında füze savunma sistemi ihalesini önce Çin kazanmıştı, bir yıl sonra Erdoğan iptal etti. Bu Pekin’le “güven ilişkilerini” sıkıntıya soktu ve Orta Koridor’un Kuşak ve Yol’daki ağırlığını zayıflattı. Ardından yeni ihaleyi “iki S-400 sistemi ve dört batarya” olarak Rusya kazandı. Ama iktidar ABD’nin baskısı nedeniyle sadece “bir sistem ve iki batarya” aldı. Şimdi de bunun İncirlik’te depolanmasının pazarlığının yapıldığı iddia ediliyor.
Günlerdir Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin Kathimerini’nin iddiasını yalanlamasını bekliyoruz ama sosyal medyadaki mesajlara bile pür dikkat kesilen merkez, Yunan gazetesinin iddiasına sessiz.
ABD Başkanıyla açıkça “ver papazı, al papazı” pazarlığı yapan bir iktidarın bu konuda da pazarlık yapıyor oluşu elbette sürpriz olmaz. Umarım ABD’li papazı verip, Pensilvanyalı papazı alamadıkları gibi sonuçlanmaz yine!
ABD ve Rusya’da Türkçe konuşabilmek
İktidarın bu tutumu, iktidarın politikalarını uzun süredir olumlayan kesimlerde bile rahatsızlık yarattı. Örneğin Aydınlık gazetesi iktidarın bu tutumuna 25 Eylül’de “İşte Hükümet’in çıkmazı: Amerika’da Amerikanca, Rusya’da Rusça” manşetiyle, 26 Eylül’de de “Boyun Eğmenin Adı ‘Yaratıcı Formül’ Oldu” manşetiyle tepki gösterdi.
Tam da Erdoğan’ın Neo-Abdülhamitçiliği ile bunu anlatmaya çalışıyoruz yıllardır. Erdoğan başından beri Amerika’da Amerikanca, Rusya’da Rusça, Avrupa’da Almanca-Fransızca, Körfez’de Arapça konuşuyor. Bu tarzı da “çok kazanç” değil, “çok taviz” sonucunu üretiyor.
Çünkü mesele Amerika’da da, Rusya’da da, Avrupa’da da, Körfez’de de Türkçe konuşabilmektir. Çünkü çok taraflılığı sağlıklı uygulayabilmenin şartı, bağımsızlıkçı çizgide yürümektir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Eylül 2024
Küresel düzen savaşsız değişir mi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/09/2024
Haklı olarak soruluyor: Mevcut küresel düzen II. Dünya Savaşı’yla oluştu, savaşsız değişir mi?
Tarihte bu tür değişikliklerin büyük oranda savaşla olduğu bir gerçek. Çağımızdaki son değişim ise bir istisna: İngiltere liderliğini ABD’ye savaşsız teslim etti, daha doğrusu iki savaşla güçten düştüğü için savaşsız teslim etmek zorunda kaldı.
Peki ABD savaşmadan liderliğini bırakır mı?
Savaşsız çözüm yolları
Küresel Güney şu üç yolla savaşsız çözüm arıyor:
1) Kolektivizm: Çin başta Küresel Güney ülkelerinin ekonomi ve siyasi ağırlıkları oranında uluslararası örgüt ve kurumlarda temsiliyet istedikleri ortada. Ama bu Çin’in bir dünya liderliği devri istediği anlamına gelmiyor. Zaten çok kutupluluk, demokratik bir küresel yönetişimi gerektiriyor. Uluslararası düzenin demokratikliği de ülkelerin adil temsiliyetine dayanacaktır.
Kısacası ABD’nin “tek” liderliğine karşı, çok merkezli bir düzen. İşte bu kolektivizm anlayışı, ABD’yi savaşsız çözüme zorlamaktadır.
2) BM’nin rolü: Küresel Güney ülkeleri, uluslararası düzenin adil ve demokratik dönüşümünde BM’nin merkezi bir koordinasyon rolüne işaret ediyorlar. Bu da ABD’yi savaşsız çözüme zorlayacaktır.
3) Zamana yayma: Bu büyük küresel dönüşümün savaşsız olması için Çin’in izlediği ağır, zamana yayan, kontrollü ve dengeli yol da önemli bir faktör elbette…
Artık 193 üye var
BM’de reform çağrıları işte bu şartlarda gelişiyor. 79. BM Genel Kurulu, liderlerin reform çağrılarına sahne oldu.
Çünkü 1945 düzeni artık çalışmıyor, Soğuk Savaş bitti, ABD’nin kısa süreli tek kutuplu dünya hakimiyeti dönemi de bitti. Artık çok kutuplu dünya döneminin başındayız. BM’nin de buna göre dönüşmesi gerekiyor.
Daha somut söylersek: BM, 1945’te 50 ülkenin bulunduğu bir dünyada ve II. Dünya Savaşı’nın galiplerinin BM Güvenlik Konseyi’nin veto kartlı 5 daimi üyesini oluşturduğu şartlarda kuruldu.
Ancak bugün BM’de 193 ülke var!
Reform ama nasıl?
ABD, “reformun şart olduğu” gerçeğini görüyor ve mecbur kalacağı değişimin kontrolünde olmasını, veto gücünü sürdürebilmeyi hedefliyor. O nedenle de BM Güvenlik Konseyi’nin genişlemesinde; birincisi istediği yeni ülkelerin bulunmasını, ikincisi de yeni üyelerin veto hakkının olmamasını savunuyor.
Evet, BM’de reform şart ama nasıl? Artık asıl mesele bu…
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ABD’nin bu “kontrollü reform” çabasına karşı uyarıyor; BM Güvenlik Konseyi’ndeki reformun “suni bir şekilde hızlandırılmaya çalışıldığına” dikkat çekiyor ve “Çin’le birlikte sürecin tehlikeli oyunlara dönüştürülmesine izin vermeyeceklerini” belirtiyor (Sputnik, 25.9.2024)
Lavrov, daha önemlisi, BM’nin bölünmesi yerine ortak mutabakat sağlanmasına çabaladıklarını vurguluyor.
Reformda iki temel yol
Sonuç olarak çok kutupluluk şartlarında BM Güvenlik Konseyi’nde reform yapılması artık kaçınılmaz. Küresel Güney ülkeleri, ağırlıklarını elbette temsiliyetlerine yansıtacaklar.
Reformun önünde iki temel yol var: Kolektif Batı’nın BM Güvenlik Konseyi’ndeki konumunu korumaya çalışan yolu ve Küresel Güney’in BM düzenini demokratikleştirmek yani adil temsiliyeti sağlamak isteyen yolu.
Bu ikinci yol, BM Genel Kurulu’nun yetkisinin genişletilmesine, kararlarda BM Genel Kurulu ile BM Güvenlik Konseyi arasında sıkı bir ilişki olmasına, vetoda nitelikli çoğunluk aranmasına, azınlık vetolarının işlerliğinin ancak BM Genel Kurulu’nda nitelikli çoğunluk tarafından kabulüne dayanmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Eylül 2024
Gelecek Paktı ve yeni düzen
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 24/09/2024
BM Genel Kurulu öncesinde düzenlenen “Geleceğin Zirvesi”nde, 143 üyenin evet oyuyla “Gelecek Paktı” kabul edildi. Nedir Gelecek Paktı peki?
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres‘in şu açıklaması yanıta işaret ediyor: “Geleceğin Zirvesi bize az önce kabul edilen bir pakt ortaya çıkardı. Bu pakt sadece acil krizlere çözüm bulma vaadimizi değil, aynı zamanda sürdürülebilir, adil ve barışçıl bir küresel düzen için temel atma vaadimizi de temsil ediyor.” (AA, 22.9.2024).
Böylece Gelecek Paktı ile yeni bir küresel düzen için temel atılmış oluyor. Nasıl bir küresel düzen peki? Sürdürülebilir, adil ve barışçıl. Çünkü mevcut 1945 düzeni artık ihtiyacı karşılamıyor.
21 Eylül’de Cumhuriyet’te “BM Güvenlik Konseyi’nde reform” başlığıyla ele aldım: “Çok kutupluluk BM Güvenlik Konseyi’nde reformu zorunlu hale getirdi, buradan dönüş yok. Artık mesele bunun nasıl olacağı ve kimleri kapsayacağı. Asıl mücadele de burada yürüyecek.”
İşte o mücadele başladı. 143 üyenin evet oyuyla Gelecek Paktı’nın kabul edildiği müzakerelerde, “BM Güvenlik Konseyi reformu” konusunda bir anlaşma sağlanamadıysa da (AA, 22.9.2024) konu artık gündemdedir.
Mevcut düzeni kimler istiyor?
Mevcut düzeni ABD ile müttefikleri İngiltere ve İsrail istiyor. Çünkü mevcut düzendeki ABD’nin “keyfi vetosundan” en çok İsrail yararlanıyor. Avrupa devletlerinin bir bölümü bile, özellikle AB’yi “stratejik özerk” yapmak isteyenler de mevcut düzenin değişmesi gerektiğini savunuyor.
Böyle olduğu için de ABD olası bir değişimi kontrolünde tutmaya, kendi konumunu korumaya çalışıyor. İşte ABD’nin “BM Güvenlik Konseyi genişlesin ama yeni üyelerin veto hakkı olmasın” yaklaşımı bu nedenledir.
Evet, Avrupa’nın ABD’den stratejik özerk olunması gerektiğini savunan ülkeleri de mevcut düzenin değişmesi gerektiğini savunuyor. Bunların başında da Fransa geliyor.
Fransa’dan yeni düzen çağrısı
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron mevcut düzenin “eksik ve adaletsiz” olduğunu savunarak, yeni bir düzenin inşa edilmesi gerektiğini savundu ve bu yönde çağrı yaptı.
Macron’un iki temel mesajı var:
– “Avrupa’nın ne tam olarak AB ne de kararlı bir şekilde NATO olmadığı gerçeği hesaba katılmalı. Yeni bir Avrupa örgütlenmesi düşünülmeli.” (Nitekim Paris bu nedenle Avrupa Siyasal Topluluğu’nun inşasını savunuyor.)
– “Yüksek nüfuslu birçok ülke yeterince temsil hakkına sahip olmadığından, uluslararası sistem eksik ve adaletsizdir. Bu nedenle yeni uluslararası düzen inşa edilmeli.” (AA, 23.9.2024)
BM’nin merkezi koordinasyon rolü
Görüldüğü gibi yeni düzen ihtiyacı, artık kaçınılmazdır. Çünkü çok kutupluluk şartlarında, çok kutupluluğa uygun düzen gerekmektedir. Çünkü ekonomik ve siyasal ağırlığı artan Küresel Güney’in ağırlığına orantılı temsiliyeti şarttır.
Gelecek Paktı ile birlikte konu artık BM’nin de gündemindir. Dahası BM Küresel Güney ülkelerinin de savunduğu gibi, bu dönüşümün merkezinde olacaktır.
Geleceğin Zirvesi’nde konuşan Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Verşinin o role şu sözlerle işaret etmektedir: “BM’nin çok kutuplu dünyamızda, küresel meydan okumalara BM Genel Kurulu düzeyinde yanıt bulma yolunda örgüte üye ülkelerin pozisyonlarını yaklaştırarak merkezi bir koordinasyon rolü oynaması gerektiğine inanıyoruz.” (Sputnik, 23.9.2024)
Sonuç olarak, küresel büyük dönüşüm başladı, savaşsız dönüşüm için ağır, kontrollü ve dengeli ilerliyor.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk Gazetesi
24.9.2024
AKP’nin normalleşme pazarlığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/09/2024
Erdoğan “Suriye’yle normalleşmeye hazırız” diyor, ardından Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler “Suriye’nin yeni anayasayı kabul etmesini, seçim yapmasını ve sınırları güvence altına almasını” şart koşuyor.
Erdoğan “Esad’la görüşmeye hazırım” diyor, ardından Dışişleri Bakanı Hakan Fidan şartlar sıralıyor; “BM kararı” diyor, “önce rejimle muhalefet barışsın” diyor, “çekilirsek daha çok sığınmacı gelir”, diyor.
Üstelik Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad bu süreçte, “Türkiye güçlerini çekmezse görüşmelere başlamayacağımız doğru değil” demesine rağmen!
Erdoğan ve bakanları “iyi polisi – kötü polis” oynamayacaklarına göre, Suriye’yle normalleşme konusundaki bu çelişkili açıklamalarının başka nedenleri olmalı.
Açık ki iktidar Suriye’yle normalleşmeyi stratejik ihtiyaçlar için değil, taktik pazarlıklar için kullanıyor. Üstelik hem ABD’yle hem Rusya’yla hem de İran’la ayrı ayrı pazarlık halindeler.
Özerk bölge pazarlığı
İktidar önce Suriye’de Esad yönetimini devirip bir İhvan rejimi kurmak istedi, olmadı. Bunun için radikal İslamcı örgütlerden PYD’ye kadar geniş bir ağ ile hareket etmeye çalıştı. Ankara’da PYD lideri Salih Müslüm’e “özerkliğine karışmayız, yeterki Esad’ı devirmek için ÖSO’yla hareket et” dendi.
PYD ABD’yi seçti; Washington’un “Kürt koridoru” planının aktörlüğüne soyundu. AKP bu kez Türk devletinin “koridoru engelleme” politikasını, kendisinin “ÖSO nüfuz alanı” oluşturma hedefine dönüştürmeye çalıştı.
Bu durum ise bölgede İdlib merkezli bir tıkanma doğurdu. Ancak bu tıkanma ABD-PYD stratejisine yarıyor. ABD Suriye petrolü çalmayı, PYD’yi ordulaştırmayı sürdürüyor, PYD ise özerk bölge yönetme deneyimini geliştiriyor.
AKP’nin ABD’yle pazarlığının temelini de nesnel olarak bu zamana bırakılmış tablo oluşturuyor: ABD’nin PYD bölgesine karşi AKP’nin ÖSO bölgesi!
İç içe pazarlıklar
Suriye’yle normalleşme, Moskova’nın Ankara’dan talebiyle başlayan bir konuydu. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ukrayna’yla savaşırken, Suriye’deki İdlib merkezli sorunla daha fazla uğraşmak istemiyordu. Bunun için de bizzat Erdoğan’dan Esad’la normalleşmesini istemişti.
Erdoğan ise süreci hem iç politikanın hem de dış politikanın ihtiyaçlarına göre ağırdan aldı: Örneğin seçim sürecinde muhalefetin sığınmacı sorunu baskısına karşı kullandı. Dış politikada ise Rusya’yla çok boyutlu ilişkileri kontrollü bir dengede tutabilmenin aracı olarak görüyor.
AKP aynı zamanda konuyu, İran’la Güney Kafkasya’daki rekabet alanları için de bir pazarlık kartı olarak görüyor. AKP’ye yakın medyada İran konusunda inişli çıkışlı tutumlar alınması, hatta Suriye’deki Türk askeri varlığını İran’ı dengeleyici faktör olarak ABD’ye pazarlama çabaları, konuyu iyice çıkmaza sokuyor.
En acil, en önemli normalleşme
Çıkmaza düşmemenin tek yolu var: Suriye’yle normalleşmeyi stratejik düzlemde ele almak.
Zira o düzlemde Türkiye’nin çıkarları var: Sığınmacı sorununa çözüm yoluna girmek var, Doğu Akdeniz’deki enerji-politik güç mücadelesinde müttefik kazanmak var, ABD projelerini birlikte engelleme olanağı var, sınır güvenliğini en maliyetsiz şekilde çözmek var…
İktidar 15 Temmuz’un sponsoru ilan ettiği Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile normalleşti, Kaşıkçı cinayeti nedeniyle ilişkilerini kopardığı Suudi Arabistan’la normalleşti, İhvan uğruna ilişkilerini kopardığı Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’yle normalleşti, “bir gece ansızın geliriz” dediği Yunanistan’la normalleşiyor, 7 Ekim olmasa İsrail’le başlattığı normalleşmeyi sonuçlandırmış olacaktı…
Oysa Suriye’yle normalleşme bu normalleşmelerin hepsinden daha acil, hepsinden daha fazla ihtiyaç ve hepsinin toplamından daha önemlidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Eylül 2024
BM Güvenlik Konseyi’nde reform
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/09/2024
BM Genel Kurulu başlıyor. BM Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) reform yapılması, bu yılki genel kurulun önemli konu başlıklarından biri. Genel kurul başlamadan bazı ülkeler bu konuda görüş açıkladılar.
Nitekim BM Genel Sekreteri Antonio Guterres de “mevcut çok taraflı kurumların 80 yıl önce oluşturulduğunu, küresel kurumların 21. yüzyıla göre uyarlanması ve güncellenmesi gerektiğini, mevcut sınamalarla mücadele için değişimin şart olduğunu” belirtti (AA, 18.9.2024).
1945 düzeninin sonu geldi
BM Güvenlik Konseyi’nde şu iki temel nedenle reforma ihtiyaç var:
1) Veto yetkisinin kötüye kullanılması, sorunları kangrenleştiriyor. Örneğin ABD’nin İsrail’i koruyan ve bir Filistin Devleti’nin kurulmasını önleyen vetoları, bu sorunun çözümünü engelliyor.
2) 1945 düzeni, II. Dünya Savaşı’nın galiplerinin düzenidir. BMGK’nin beş daimi üyesi, ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin, hem galip hem de nükleer güçtür. Ancak dünya değişiyor. Batı’nın ekonomik ve siyasi ağırlığı azalıyor; Asya yükseliyor, Afrika ayağa kalkıyor, Güney Amerika silkiniyor, kısacası Küresel Güney ülkeleri yeni dünyada daha fazla ağırlık kazanıyor. Çok kutuplu yeni bir dünya inşa oluyor. Bu tablonun elbette BM Güvenlik Konseyi’ne yansıması lazım.
ABD “vetosuz yeni üye” istiyor
Peki ABD işaret ettiğimiz bu iki temel gerekçe hakkında ne düşünüyor?
ABD’nin en büyük endişesi veto hakkı. Bu konuda ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Linda Thomas Greenfield açık ve net konuştu: “BMGK’deki veto yetkimizi, çıkarlarımızı gözetmek için kullanıyoruz, bunun için bir mazeret beyan etmeyeceğiz.” (AA, 17.9.2024).
ABD artık karşısında duramayacağı BM Güvenlik Konseyi’nin genişlemesi konusunu da vetoya bakışı temelinde çözmek istiyor. Şöyle ki ABD, BMGK’ye Afrika kıtasından iki yeni üyenin katılmasını istiyor ama veto hakları bulunmaması şartlarıyla!
Yani ABD vetoyu mazeret belirtmeden sadece çıkarları için kullandığını söylüyor ama yeni daimi üyelere veto hakkı verilmesini istemiyor. Gerekçesini de şöyle açıklıyor: “Veto hakkı olan ülke sayısının artması, BM Güvenlik Konseyi’ni kilitler!” Oysa uygulamada konseyi kilitleyen, küresel sorunların çözümünü engelleyen asıl veto, kendisininki!
Afrika’sız BM düzeni olmaz
ABD ayrıca, BM Güvenlik Konseyi genişleyecekse, burada Almanya ve Japonya gibi müttefikleriyle, Çin’e karşı denge aracı gördüğü Hindistan’ın olmasını istiyor (AA, 12.9.2024).
Bunun bir sulandırma olduğu ortada. Nitekim BRICS üyesi Güney Afrika Devlet Başkanı Cyrill Methamel Ramaposa, ikinci sınıf daimi üyeliği kabul etmediklerini, mevcut üyelerle benzer haklara sahip olmaları gerektiğini, 1.3 milyar nüfuslu Afrika’nın güvenlik konseyinde temsil edilmediği BM’nin rolünün zayıflayacağını belirtti (Report, 13.9.2024).
Dikkat çekici önerilerden biri de NATO’nun yeni üyesi Finlandiya’dan geldi. Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb’ın BM Genel Kurulu’nda gündeme getireceğini belirttiği öneri şöyle: “BMGK’nin daimi üye sayısı beşten ona çıkarılmalı. Bu yeni beş üyenin biri Güney Amerika’dan, ikisi Afrika’dan ve diğer ikisi de Asya’dan olmalı.” (Harici, 18.9.2024).
Ancak Stubb BM Güvenlik Konseyi’nde hiçbir ülkenin veto hakkının olmamasını istiyor. Hatta Rusya’nın üyelikten çıkarılmasını savunuyor.
Çok kutupluluğa uygun BMGK
Çok kutupluluk BMGK’de reformu zorunlu hale getirdi, buradan dönüş yok. Artık mesele bunun nasıl olacağı ve kimleri kapsayacağı. Asıl mücadele de burada yürüyecek.
Çünkü Batı biliyor ki buna direnilirse, BM düzeni toptan çökecek. Nitekim Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb buna işaret ediyor: “Güney Amerika, Afrika ve Asya’dan Küresel Güney ülkeleri sistemde temsil edilmezse, BM’ye sırt çevirecekler.”
Sonuç olarak dünya değişiyor, çok kutupluluğa uygun “geniş BMGK”nin ayak sesleri geliyor ama bizdeki kimi kesimler hâlâ BRICS’e dudak büküyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Eylül 2024
İsrail teröründe yeni aşama
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/09/2024
İsrail, Lübnan’da (ve bir kısmı da Suriye’de) büyük bölümünü Hizbullah üyelerinin kullandığı 5 bin çağrı cihazını patlatarak yeni bir terör saldırısına imza attı: 12 kişi öldü, 3 bine yakın kişi yaralandı.
Uzmanlar saldırının nasıl yapılabildiği konusunda üç olasılık üzerinde duruyorlar:
1) İsrail üretim sürecinde, çağrı cihazlarına zararlı yazılım yüklemiş olabilir. Böylece internet olmadan da zararlı yazılım üzerinden bataryayı ısıtıp patlatabilir.
2) Cihazlarda yer alan bir açık üzerinden bataryaların ısıtılarak patlatılmasını sağlayacak bir mesaj göndermiş olabilir. (Örneğin bir telefon markası, yazılımdaki bir açık nedeniyle yabancı karakterli mesajla bataryasının aşırı ısınma problemi yaşamış ve ürünlerini geri çekmişti.)
İsrail’in destekçileri
3) Ancak tahribat büyüklüğü, batarya patlamasından öte bir duruma işaret ediyor. Dolayısıyla İsrail yine tedarik ya da üretim sürecinde çağrı cihazlarına patlayıcı yerleştirmiş olabilir. (Daha önce 15 gram patlayıcı yerleştirilmiş cep telefonuyla bir Hamas yöneticisine suikast düzenlemişti.)
Her durumda İsrail bu saldırı için ABD’den üretici firmaya kadar bir dizi iç ve dış aktörle işbirliği yapmış olabilir. (Üretici Tayvan firması, çağrı cihazlarının, lisans verdikleri bir Macar şirketi tarafından Budapeşte’de üretildiğini söyledi.)
Peki İsrail, kendi teröründe yeni bir aşama sayılacak bu insanlık dışı saldırıyı neden yaptı?
Amaç savaşı bölgeselleştirmek
İsrail savaşı bölgeselleştirmek istiyor. Bu nedenle İran’ı iki kez kışkırttı. İran’ın diplomatik temsilciliğini vurarak, kendisine saldırmaya mecbur etmeye çalıştı. Bölgesel bir savaş istemeyen İran ise savaş çıkartmayacak düşüklükte ama İsrail’i de vurabileceğini gösterecek büyüklükte, ölçülü bir yanıt verdi.
Netanyahu hükümeti yeniden İran’ı kışkırtabilmek için, bu kez Hamas lideri Haniye’yi vurdu. Haniye, helikopter kazasında ölen İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin cenaze töreni için İran’a gelmişti. Tahran yönetimi, zamanını ve yöntemini açık tutarak İsrail’e vereceği yanıtı şimdilik bekletiyor.
Netanyahu hükümeti bu nedenle şimdi de savaşı Hizbullah üzerinden Lübnan’a yaymaya çalışıyor. Bu amaçla sık sık Lübnan’a füze saldırısı yaptı. Hizbullah da yine füze saldırılarıyla karşılık verdi. İsrail, ABD’nin de İran gibi bölgesel savaş istemediği şartlarda, savaşı bu yöntemle Lübnan’a yayabilme fırsatına kavuşamadı.
İşte İsrail, çağrı cihazlarını patlatarak düzenlediği terör saldırısıyla, Hizbullah’ın vereceği karşı saldırı üzerinden savaşı Lübnan’a yaymak istiyor. Nitekim hızla Lübnan sınırına bir tümen gönderdi.
Kötülük organizasyonu: İsrail
İsrail, çağımızın gördüğü ve belki de göreceği en büyük kötülük organizasyonudur. Bir terör devletidir, soykırımcıdır, kitlesel katliamları ile en büyük insanlık düşmanıdır.
Binlerce yıllık dini metinler ile toprak işgaline en gerici gerekçeler üreten, ırkçı ve dinci anayasası ile kendini seçilmiş halk görüp buradan hareketle Ortadoğu’da Filistinlilere soykırım uygulayan, emperyalist ABD’nin bölgesel karakolu olarak onun askeri, istihbari, siyasi ve ekonomik desteğiyle coğrafyamızda cinayetler ve suikastler işleyen, 1948’deki kuruluşundan önce terörle başladığı yolda terörle ilerleyen bir büyük kötülük organizasyonudur İsrail…
İsrail’in pervasızlığı ve dokunulmazlığı, ABD’nin gücüdür. Dolayısıyla İsrail’e karşı mücadele, ABD’ye karşı mücadeleden geçmektedir. 75 yıldır İsrail’e karşı bu coğrafyanın çaresiz kalmasının nedeni, Amerikancılık ile İsrail karşıtlığının yapılamayacağıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Eylül 2024
Kalkınma Yolu’nda Türkiye-Irak-İran
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 18/09/2024
İran, Türkiye ile Irak arasındaki Kalkınma Yolu projesine katılacak mı? Bu sorunun yanıtı hem bölgesel işbirliğinin derinleşmesine hem de Güney Kafkasya’daki yol problemlerinin çözümüne katkı yapacak.
Zira Azerbaycan ile Nahçıvan arasında oluşturulmaya çalışılan Zengezur Koridoru konusunda İran’ın endişeleri var. Tahran yönetimi “ulaşım yollarındaki engellerin ortadan kaldırılmasını” kategorik olarak destekliyor ancak bölgede “sınır değişikliği” oluşmasına ise itiraz ediyor.
Peki bir sınır değişikliği oluşturmadan, örneğin tünel yoluyla, hatta İran’ı da dahil ederek, Azerbaycan ile Nahçıvan arasında bir bağlantı kurulmaz mı?
Bunu ayrıca tartışmamız gerekiyor ancak asıl konumuza, İran’ın Kalkınma Yolu’na katılıp katılmayacağı konusuna bakalım.
Irak davet etti, İran memnun
Irak, Kalkınma Yolu’na katılımı için İran’a davette bulundu. İran’ın Bağdat Büyükelçisi Muhammed Kazım Sadık, davet için Irak hükümetine teşekkür ederek Tahran’ın memnuniyetini aktardı: “Bölge ülkelerinin arasında ekonominin ve ticaretin büyümesine ve refahına katkıda bulunabilecek her türlü projeyi memnuniyetle karşılıyoruz.”
Büyükelçi Sadık, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pazeşkiyan’ın “bölge ülkelerinin demiryolu ve karayolu hatlarının birbirine bağlanmasının bir zorunluluk olduğu” görüşünü de aktardı.
Özetle İran yönetimi, Türkiye ve Irak’ın Kalkınma Yolu’na ilgi gösteriyor diyebiliriz.
MEHR’in işaret ettiği bağ
Bu haberi servis eden İran’ın MEHR haber ajansının Kalkınma Yolu ile ilgili değerlendirmesi önemli, çünkü “Kalkınma Yolu” ile “Kuşak ve Yol“ arasında bir bağ kuruyor. Ajans, Çin’in Pakistan’daki Gwadar Limanı’nı 2015 yılından beri işletiyor olmasının, Irak’ın jeopolitik önemini artırdığını vurgulayarak şöyle diyor:
“Çünkü Gwadar’a ulaşan Çin malları, Süveyş Kanalı’ndan geçerek deniz yoluyla Avrupa’ya ulaşmak yerine çok daha düşük maliyetle kısa sürede Avrupa’ya varacaktır.” (MEHR Haber Ajansı, 15.9.2024)
İşte bu gerçek, Türkiye ve Irak ile Çin’in ekonomik işbirliğini de daha derineleştirecektir.
Unutulmamlı: Haziran’da Çin’i ziyaret eden Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “Kalkınma Yolu ile Kuşak ve Yol’u entegre etmek istiyoruz” demişti.
Kuşak ve Yol ile kalkınma Yolu birleşecek
Bağdat’taki Kalkınma Yolu Projesi Konferansı’ndan hemen sonra Cumhuriyet’te yazdığım makalede, tam da buna dikkat çekmiştim:
”Kalkınma Yolu Projesi, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol ile aslında birbirini bütünleyen bir projedir. Kaldı ki Fırat ve Dicle nehirlerinin birleşerek Körfez’e boşaldığı bölgedeki Büyük Fav Limanı, Çin’in işlettiği Pakistan’daki Gwadar Limanı’yla birlikte daha da önem kazanmaktadır.
“Şöyle ki, Gwadar Limanı, Çin’in Körfez’den aldığı petrolü ABD denetimindeki Malakka Boğazı’ndan geçirmesine gerek kalmadan, yoldan ve süreden tasarruf etmek için Pakistan üzerinden transfer ettiği adrestir. Petrol, buradan boru hattıyla Çin’in Sincan bölgesine ulaştırılmaktadır. (ABD’nin Uygur kışkırtmasının bir nedeni de budur.)
“Dolayısıyla şimdi Gwadar Limanı ile Büyük Fav Limanı ticarette bütünlük oluşturacak, Çin mallarının daha kısa bir yol üzerinden ve daha kısa bir sürede Avrupa’ya ulaştırılması sağlanacaktır.
“Yani Kuşak ve Yol ile Kalkınma Yolu birleşecek, Batı Asya’nın birlikte kazanmasının ve kalkınmasının yolu olarak Körfez bölgesi Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlanacaktır.”
Akraba ülkeler
Başta değindiğimiz konuya dönersek…
Körfez’deki Fav Limanı ile Avrupa arasında Irak ve Türkiye topraklarından geçecek bu kara ve demiryolu projesi, önemli bir ticaret köprüsü olmanın dışında, bölge barışı için de önemli potansiyeller taşıyor.
Örneğin İran’ın Kalkınma Yolu’na katılması, sınır değişikliğine yol açmadan bulunabilecek çözüm üzerinden Zengezur Koridoru için de kolaylaştırıcı olacaktır.
Ve bitirirken belirtelim: İran Cumhurbaşkanı Pazeşkiyan ilk yurtdışı ziyaretini Irak’a yaptı ve ülkesinde düzenlediği ilk basın toplantısında, “Türkiye dostumuz, kardeşimiz ve akrabamızdır” diyerek yakın zamanda Türkiye’yi ziyaret edeceğini ifade etti.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
17 Eylül 2024
Askeri Komite’de görüş birliği yok
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/09/2024
ABD ve İngiltere, “uzun savaş” gereği, Ukrayna’da savaşın düzeyini yükseltmeye çalışıyor. Kursk saldırısı bunun gereğiydi. Şimdi de Ukrayna’ya yüksek hassasiyetli uzun menzilli füzeler vermeye çalışıyorlar.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, bu çabanın “NATO’nun savaşa doğrudan taraf olması anlamına geldiğini” belirterek, Washington ve Londra’yı uyardı. Bu tür silahlarla saldırıya uğradığında, Moskova, bunu Ukrayna’nın değil, NATO’nun saldırısı olarak değerlendirecek ve ona göre hareket edecek.
Putin bunun neden NATO saldırısı sayılacağını da açıkça ortaya koydu:
1) Ukrayna’nın elinde bu silahları yönlendirecek uydu yok. Ukrayna bu füzeleri ancak Batı uydularının yardımıyla kullanabilecek.
2) Askeri personel desteği verilmeden, Ukrayna’nın bu tür silahları kullanabilmesi olası değil.
NATO’da birlik sağlanamadı
ABD Başkanı Joe Biden’ın Beyaz Saray’da İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile yaptığı görüşmenin ana konusu da Ukrayna’ya desteğin sürdürülebilmesiydi.
NATO Askeri Komitesi de önceki gün yine bu gündemle Prag’da toplandı. Toplantı sonrası basına konuşan NATO Askeri Komitesi Başkanı Oramiral Rob Bauer, iki konuya işaret etti:
1) Rus topraklarını hedef alacak uzun menzilli silahlar kullanmak Ukrayna’nın hakkı. Ancak ABD buna henüz onay vermedi.
2) NATO ülkeleri, Ukrayna’ya gönderdikleri silahlara sınırlama getirme konusunda egemenlik hakkına sahiptir.
Bu iki açıklama şu anlama geliyor: Ukrayna’ya verilen füzelerle Rus topraklarının vurulabilmesi konusunda NATO’da birlik sağlanamadı, itiraz eden ülkeler var. ABD bu nedenle onay veremiyor.
Harris aynı stratejiyi sürdürecek mi?
Peki Biden yönetimi, üç aylık ömrü kalmasına rağmen, neden dünyayı ateşe atacak böylesi bir kararı zorluyor?
1) Çünkü Donald Trump seçimi kazanırsa, Ukrayna savaşını 24 saatte bitireceğini belirtiyor. Trump’ın yardımcı adayı James David Vance, seçimi kazanınca Rusya’yla masaya oturacaklarını, mevcut sınırı tescil ettireceklerini, ihtilaflı bölgelerin silahtan arındırılacağını, Ukrayna’nın NATO üyesi yapılmayacağını, daimi tarafsız statü verileceğini söylüyor.
Bu, Rusya’nın Ukrayna’da savaş çıkmaması için Aralık 2021’de ABD ve NATO’ya sunduğu anlaşmanın zeminiydi aslında. Ancak Rusya’nın bu saatten sonra, bunu yine bir anlaşmanın zemini olarak kabul edip etmeyeceği ise artık şüpheli…
2) Çünkü Kamala Harris’in seçimi kazanması durumunda, Biden yönetiminin mevcut Ukrayna stratejisini tamamen sürdürüp sürdürmeyeceği kesin değil. Harris’in başkan seçildiğinde Ukrayna politikalarını gözden geçirebileceği belirtiliyor.
ABD mali sermaye sınıfı da işte bu riskler nedeniyle Ukrayna’da “uzun savaş” stratejisinden geri dönüş yapılamamasını sağlayacak kadar ileri gidebilmeye çalışıyor. Biden yönetiminin kalan son haftaları, bu amaçla değerlendirilmeye çalışılıyor. Kursk saldırısının istenilen sonucu getirmemesi nedeniyle, şimdi yeni bir yol daha denemek istiyorlar.
Türkiye ne yapmalı?
Ancak bu yol çok riskli. Rusya Devlet Başkanı Putin’in “açık uyarısı”, herkesin üzerinde uzun uzun düşünmesini gerektiriyor. Zira NATO’nun yeni kışkırtıcılığı nükleer riski artıracaktır. Bundan en fazla zarar görecek ülkelerin başında da ne yazık ki ülkemiz geliyor.
Türkiye bu nedenle ABD’nin NATO’daki o çabalarına engel olmaya çalışan Macaristan ve Slovakya gibi ülkelerle birlikte çalışmalı ve güç birliği yapmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Eylül 2024
ABD’nin Kıbrıs-İsrail ekseni
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/09/2024
ABD Güney Kıbrıs ile beş yıllık savunma işbirliğinin yol haritasını belirleyen bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşma ABD’nin Güney Kıbrıs’ı adım adım İsrail’le birlikte Avrupa-Kuzey Afrika-Ortadoğu üçgeninde eksen yapma çalışmasının son halkası oldu.
ABD Güney Kıbrıs ile 2018’de Savunma İşbirliği Niyet Beyanı imzladı; 2021’de Güvenlik Diyalogu İşbirliği Mekanizması kurdu; Güney Kıbrıs’a 1987’den beri uyguladığı silah ambargosunu Eylül 2022’de kaldırdı; Rum Ulusal Muhafız Ordusu’nu New Jersey Eyaleti Ulusal Muhafızı ile eşleştirerek Devlet Ortaklığı Programı başlattı; 17 Haziran 2024’te stratejik diyalog anlaşması yaptı ve şimdi de “İkili Savunma İşbirliği Yol Haritası” anlaşmasını imzaladı.
ABD için Kıbrıs’ın anlamı
Peki ABD Güney Kıbrıs’a neden böylesi bir askeri yığınaklanma içinde?
Güney Kıbrıs Savunma Bakanı Vassilis Palmas ile “İkili Savunma İşbirliği Yol Haritası” anlaşmasını imzalayan ABD Savunma Bakan Yardımcısı Celeste Wallender “adayı Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun kesişme alanında güvenli bir liman” olarak niteledi ve Güney Kıbrıs’ın kilit role sahip olduğunu belirtti.
ABD Savunma Bakanlığı Pentagon da anlaşma sonrası yayınladığı açıklamada “Avrupa ve Doğu Akdeniz’in istikrar ve güvenliği ABD ve Güney Kıbrıs için hayati önem taşıyor” dedi.
Dedeağaç-Girit-Kıbrıs zinciri
Evet, başta da belirttiğimiz gibi ABD Doğu Akdeniz merkezli, Avrupa-Kuzey Afrika-Ortadoğu üçgeninde Kıbrıs-İsrail ekseni oluşturmaya çalışıyor.
Bu ABD’nin Avrupa ile Asya arasına inşa etmeye çalıştığı “yeni demir perde” hedefinin bir gereği. ABD’nin Ukrayna’da “uzun savaş” stratejisini incelediğim makalelerde işaret etmiştim. ABD Arktik Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e yeni bir demir perde indirmeye çalışıyor. ABD’nin İsveç ve Finlandiya’yı NATO üyesi yapmaya çalışmasının nedenlerinden biri buydu. Böylece Arktik Okyanusu, Baltık Denizi, Ukrayna merkezli Doğu Avrupa, Batı Karadeniz, Batı Trakya ve Ege’den Doğu Akdeniz ile Kıbrıs-İsrail’e bağlanan bir perde…
ABD’nin Batı Trakya’da Dedeağaç, Ege’nin ağzında Girit-Suda ve Güney Kıbrıs’ta askeri varlık gösteren zinciri de işte bu demir perdenin gereği…
ABD’nin dört amacı
ABD böylece şu amaçlara ulaşmak istiyor:
1) İsrail’i Güney Kıbrıs’tan da koruyarak güvenliğini artırmak.
2) Güney Kıbrıs’tan Süveyş Kanalı’nın girişini tutmak.
3) Güney Kıbrıs’tan İskenderun Körfezi – Levanten Kıyıları hattını tutmak.
4) İsrail’i Körfez ile Doğu Akdeniz arasında enerji ve ulaşım hatlarının merkezi yapmak.
Güney Kıbrıs sırf Türkiye ve KKTC’ye karşı destek bulmak adına bu projeleri kabulleniyor ancak aynı zamanda güvenliğini de riske atıyor. Çünkü ABD’nin İngiltere’yle birlikte İsrail’i Güney Kıbrıs’tan askeri olarak desteklemesi, adayı İsrail karşıtı kuvvetlerin hedefi haline getiriyor. (Nasrallah’ın “vururuz” açıklaması bu bağlamda anımsanmalıdır.)
NATO üyeliği sorunu
Asıl soru şu: ABD aslında adım adım Güney Kıbrıs’ı NATO üyeliğine mi hazırlıyor?
Ankara’nın AB kapısında Annan Planı savunma hataları Güney Kıbrıs’ı AB üyesi yaptı. Ankara’nın “stratejik hedefimiz AB üyeliği” körlüğü Güney Kıbrıs’ı Doğu Akdeniz’de önemli bir aktör haline getirdi. Ankara’nın 2018’den beri izleyici konumunda kalması, ABD’nin Güney Kıbrıs ile adım adım ilişkilerini derinleştirmesine neden oldu.
Ankara böyle devam ederse, ABD’nin Güney Kıbrıs’ı NATO üyesi yapma baskısıyla da karşılacaktır.
Peki bu süreç karşısında ne yapılmalı? Üzerinde duracağız ama bugünlük “elbette bir bütünlüklü strateji belirlenmeli” demekle yetinelim….
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Eylül 2024
CIA-MI6’nın ortak mesajı kimlere?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/09/2024
Eski ABD Başkanı Donald Trump, ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris ile seçim yarışında yaptığı canlı yayın tartışmasında tekrarladı: “Seçildiğimde 24 saat içerisinde Ukrayna’daki savaşı durduracağım.”
Trump’ın bunu gerçekleştirebilmesi için Amerikan mali sermaye sınıfını hem seçimde hem de seçim sonrasındaki iç mücadelede yenebilmesi gerekiyor. Zira Ukrayna’da son Ukraynalı kalana kadar “uzun savaş” isteyen asıl kesim mali sermayedir, finans kapitaldir…
Burns ve Moore’un ortak mesajı
CIA-MI6 şeflerinin ortak deklarasyonu da aslında bir yönüyle Trump’a ve onu destekleyen sermaye kesimlerine, bir yönüyle de Avrupa’ya mesajdır.
CIA Direktörü William J. Burns ile MI6 Başkanı Richard Moore’un ortak kaleme aldıkları ve 7 Eylül’de Financial Times’ta yayınlanan makale, üç temel mesaj veriyor:
1) Artık çekişmeli bir uluslararası sistem var ve CIA ile MI6 birlikte direniyor ama bu işbirliğini özel sektörle olan ortaklık ağıyla güçlendirmeliyiz.
2) ABD ve İngiltere, Ukrayna’yı savunmaktan vazgeçemez.
3) CIA ve MI6 için asıl zorluk Çin’dir; buna göre hazırlanıyoruz. Çin’i Rusya, Ortadoğu ve ekonomi alanındaki mücadele izliyor.
Scholz’un çıkışı
Ukrayna’nın Kursk saldırısı 5 Kasım seçimi öncesinde ABD’yi “uzun savaş” stratejisinde tutmak için CIA ve Pentagon tarafından planlanmış bir saldırıydı. Ukrayna Batı’nın büyük desteğiyle bin kilometrekarelik alanı köprü başı yapmaya çalışırken, Rusya bu süreçte Donetsk’in batısında bunun bir kaç katı alanı ele geçirdi.
Kurks’teki durum, ABD mali sermaye sınıfını memnun edemese de, Alman sanayi sınıfı için yeni bir hamle yapma fırsatı doğurdu muhtemelen. Alman Şansölyesi Olaf Scholz’un şu çıkışı buna işaret olmalı: “Ukrayna’da barışla ilgili yeni bir konferans daha yapılmalı. Üstelik Rusya da müzakere masasında olmalı. Bu görevi şimdi yerine getirmeliyiz.”
Amerikan mali sermayesi, askeri endüstrisi, enerji şirketleri Ukrayna’da savaşın uzamasından memnun ama savaş uzadıkça bu Alman sanayisini zayıflatıyor. Geçen yıl binlerce şirket iflas etmişti, bu yıl sayı daha da arttı: Almanya’daki iflas eden şirket sayısı, bu yılın ilk yarısında, geçen yıla göre yüzde 24,9 artarak, 10 bin 702 şirketin iflasına ulaştı.
Draghi’nin raporu
Ukrayna krizi sadece Almana’yı değil, Avrupa’yı tümden olumsuz etkiledi. ABD’nin Avrupa’yı Rusya’ya karşı yaptırımlara zorlaması, Rusya-Avrupa ucuz enerji işbirliğini kesmesi Avrupa ülkelerinin ekonomilerini çok olumsuz etkiledi.
İşte Avrupa Komisyonu bu amaçla Eski Avrupa Merkez Bankası Başkanı ve Eski İtalya Başbakanı Mario Draghi’den “Avrupa sanayisi için yeni bir çıkış/çare stratejisi” hazırlamasını istemişti. Draghi raporunu bu hafta sundu. Özetle rapor AB’nin yılda ek 800 milyar avro yatırıma ihtiyacı olduğuna işaret ediyor! Rapor ayrıca “kamu desteği olmadan özel sektör finansmanının yetmeyeceğini” saptıyor ve AB düzeyinde yeni vergi çağrısı yapıyor.
İşin daha önemli yanı ise Draghi’nin Avrupa Parlamentosu üyelerine ve daha sonra üye ülke diplomatlarına yaptığı sunumlarda, hem Çin’den ama hem de ABD’den, “Avrupa’nın ekonomik rakipleri” diye bahsetmesi oldu.
Final değil başlangıç
Kısacası ABD’de Donald Trump ile mali sermaye, Avrupa’da stratejik özerkçilerle transatlantikçiler, Almanya içinde “iki Almanya” çarpışıyor.
5 Kasım ise final değil, yeni bir başlangıç olacak.
Peki Türkiye bu tablodan nasıl etkilenecek, bu çelişmelerden yararlanabilecek mi? Bizim için ise asıl mesele bu elbette…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Eylül 2024