Posts Tagged Beşar Esad

IRAK’TA ABD BOŞLUĞU YOK

ABD’nin Irak’ı işgaline bir Pentagon yetkilisi kadar destek verenlerin bugünlerde yeni bir endişesi var. Birbirlerine sorup duruyorlar: “ABD çekildikten sonra Irak’taki boşluğu kim dolduracak?

Bu manidar soruya verdikleri yanıt daha da manidar. ABD’nin boşluğunu doldurmak için Türkiye ile İran’ın çatışacağını belirtiyorlar. Bunun bir endişeden ziyade, bir temenni olduğu ortada… Türkiye ile İran’ın çatışması, ABD’nin en büyük beklentisidir!

Boşluk kavgasını ortaya atanlar, bölgedeki cepheleşmeyi de şöyle çiziyorlar: İran, Irak’ın Şii nüfusu ve Suriye’deki Nusayriler bir tarafta; Türkiye, Irak’ın Sünni kesimi ile Kuzey Irak Kürtleri ve de Suriye’nin Nusayriler dışındaki kesimleri ise diğer tarafta.

Öncelikle şu gerçeği saptayalım: Irak’ta ABD boşluğu yoktur, olsaydı zaten ABD’nin kendisi o boşluğu doldururdu; çekilmek zorunda kalmazdı. Dolayısıyla bir başka kuvvetin ABD adına Irak’ta “boşluk” doldurması eşyanın tabiatına aykırıdır!

TÜRKİYE İRAN’LA ÇATIŞIR MI?

Peki, Türkiye ile İran’ın çatışması mümkün müdür? Bu soruya tersten yanıt arayalım:

AKP iktidarından önce, Türkiye ile İran arasında hangi bölgesel tehdit temelinde bir ittifak vardı?

Her iki ülke de, ABD’nin Irak’ın kuzeyinde resmiyete kavuşturmaya çalıştığı kukla Kürt devleti tehdidine karşı konumlanıyordu, cephe oluşturuyordu.

Üstelik bölgesel çıkar temelinde oluşan bu cephe, sadece Türkiye ve İran’dan ibaret değildi; Irak ve Suriye de bu cephedeydi.

Bu olgu şu denkleme işaret ediyor: Dört ülke, cephesini ABD’ye karşı döndüklerinde ittifak oluyorlar; ama içlerinden en az biri bile ABD’den yana tutum alınca, aralarında düşmanlık oluşuyor.

Türkiye’nin daha doğrusu AKP’nin Washington’a ayarlı çıkarları, bölgesel ittifakı ortadan kaldırıp, bölgenin kuvvetlerini karşı karşıya getiriyor.

O nedenle, bölgedeki cepheleşmeye neden olan konu Irak üzerinde Türkiye ve İran mücadelesi değildir.

TÜRKİYE HİMAYESİNDE KÜRDİSTAN

Cepheleşmenin nedeni, ABD’nin bölgeye dair bir numaralı hedefidir: Irak’ın kuzeyindeki kukla Kürt devletinin genişlemesi, Türkiye’den, Suriye’den ve İran’dan toprak alarak büyük Kürdistan’a dönüşmesidir.

ABD, Kürdistan’ı büyüterek, Türkiye de dahil, bölgedeki devletleri küçültmeyi hesaplamaktadır.

ABD’nin AKP’ye uygulatmaya çalıştığı plana göre Türkiye, Irak’ın kuzeyindeki kukla devleti önce himaye edecek. Sonra Suriye’nin kuzeyinde, Batı destekli tampon bölge oluşturacak. Ardından da kukla Kürt devletini, bu tampon bölgeyle birleştirip, Akdeniz’e açacaktır.

Himaye edilenin daha sonra Türkiye’den de parça koparıp bağımsızlığını ilan edeceği ortadadır.

CEHPHELEŞME EKSENİ

Irak başbakanı Nuri El Maliki ile Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı bugün yan yana getiren de işte bu tehlikedir. Hem Maliki hem de Esad, ülkelerinin birlik ve bütünlüğünü korumaya çalışıyorlar.

Maliki ve Esad’ı Ahmedinejad’la buluşturan da mezhepleri değil ulusal çıkarlarıdır. Şii oldukları için ittifak kurmuyorlar, ittifak kurmaları gerektiği için mezhepsel yakınlıklarını değerlendiriyorlar.

Bölge kuvvetleri, mezheplerine göre değil, ulusal çıkarlarına göre yan yana geliyorlar ve cephelerini ABD ve işbirlikçilerine dönüyorlar.

ASIL BOŞLUK TÜRKİYE’DE

ABD’nin geri çekilmesi Irak’ta değil, aslında Türkiye’de boşluk yarattı.

İktidarlarının dayanağı ABD askeri olanların telaşı bundandır.

Doldurulması gereken asıl boşluk da budur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Aralık 2011 

, ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN SURİYE’DEKİ YENİ STRATEJİSİ

Önce iki anımsatma yapalım:

1.) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, önce Mısır-Tunus-Libya seferine çıktı ve oralardan “Alevi – Sünni çatışması” endişesi adı altında, “Suriye’de iş savaş” işareti verdi. Ardından ABD Başkanı Barack Obama ile 21 Eylül tarihinde görüştü ve –tek başına- yaptırım kararı aldı. Erdoğan, Türkiye’ye döndükten sonra da Hatay’daki kampı ziyaret edip “yeni programı” ilan edeceğini açıkladı. Erdoğan’ın 40 gündür Hatay kampına gidememesi, program yoğunluğuna bağlandı!

2.) Erdoğan, “Suriye bizim iç meselemizdir” dedikten sonra Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a gönderdi. Davutoğlu’nun 9 Eylül tarihli 6,5 saatlik görüşmesinde, Suriye’ye “15 gün süre” tanındığı açıklandı. Bunun da üzerinden 50 gün geçti!

Kuşkusuz her iki “ültimatomun” da sonuçsuz kalmasının “program yoğunluğuyla” geçiştirilemeyecek gerçek nedenleri var. Ki bunların en başında da Çin ve Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye kalkan oluşturmaları gelmektedir.

Ancak ABD hedefinden vazgeçmiş değil, Erdoğan’ın hamleleri buna işaret ediyor:

AKP ALBAY’A RÖPORTAJ AYARLIYOR

“Hür Suriye Ordusu” komutanı olduğunu söyleyen firari Albay Riyad Esad, bulundukları Hatay kampından, Suriye’ye geçip, sınıra yakın bölgelere operasyonlar yaptıklarını açıkladı. Riyad Esad, iki ülkeyi savaşa sokacak nitelikteki bu açıklamalarını günlerdir sürdürüyor. Önce Reuters, ardından New York Times, sonra da Haber Türk’ten Amberin Zaman görüştü firari Albay’la…

Buradan şu sonucu çıkarabiliyoruz: Erdoğan hükümeti, firari Albay’a bizzat röportaj ayarlıyor! Dahası, Dışişleri Bakanlığı’nın önayak olduğu bu röportajlar valilik binasında yapılıyor. Firari Albay, röportaja aralarında bir keskin nişancının da olduğu 10 asker koruması altında getiriliyor.

Erdoğan hükümetinin bu tutumu en çok İsrail’i memnun etti. Haaretz yazdı: “Suriyeli isyancılar Erdoğan’ın desteğiyle güçleniyor.”

HEDEF: ŞEHİR DÜŞÜRMEK

ABD, “uluslararası hukuk” kılıfıyla Suriye’ye çullanamayacağını BM kararıyla gördü. Geriye tek bir seçenek kalıyor. Rejim karşıtı muhalefetin silahlandırılması, tıpkı Libya’da olduğu gibi, iki – üç yerleşim bölgesinin ele geçirilmesi ve buralardan merkeze saldırılması…

Şehir düşürme hedefi için önce firari Albay bulundu, sonra “Hür Suriye Ordusu” kurduruldu, şimdi de röportajlarla dünyaya tanıtılıyor, “güç” olduğu resmediliyor. Hatay kampında toplam 60 asker varken, Albay’ın röportajlarda 10 bin askerden bahsetmesi bundandır ve tipik bir propaganda faaliyetidir!

Plana göre, bir kaç küçük yerleşim bölgesinin ele geçirilmesiyle rüzgâr alacak rejim karşıtları, iki toplumsal ayak üzerinden ilerlemeye çalışacak. Bir yandan “Alevi – Sünni çatışması” körüklenecek, bir yandan da Temmo benzeri cinayetlerle Kürtler ayaklanmaya dâhil edilmeye çalışılacak.

Daha fazla kanın döküldüğü bu yeni durumda da, önce Türkiye’ye, ardından da NATO’ya müdahale imkânı doğacak!

İşte Erdoğan’ın Hatay kampına gidip de ilan edemediği yeni strateji budur! Gerçekleşmesi ise tarafların sağlayacağı kuvvete bağlıdır.

Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’in, Erdoğan’ın sözlerini yalanlarcasına, ‘Suriye, Suriyelilerin iç meselesidir’ demesi ise TSK’nin bu yeni plana itirazının işaretidir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Kasım 2011 

, , ,

Yorum bırakın

DAVUTOĞLU’NUN SURİYE KIŞKIRTMASINDAKİ ROLÜ

Hürriyet yazarı İsmet Berkan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun bir grup gazeteciyle yaptığı özel söyleşiyi köşesine taşıdı.

Davutoğlu’nun Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la yaptığı 6.5 saatlik görüşmenin perde arkası notları olarak değerlendirilebilecek bu özel söyleşi, bir bakıma Kanada Free Press’in yayınına yanıt niteliği taşıyor. Kanada Free Press gazetesi, “Davutoğlu’nun Esad’a değil, aslında Esad’ın Davutoğlu’na sert çıktığını” yazmıştı!

Davutoğlu’nun kendini nasıl övdüğüyle dolduracak değiliz elbette bu köşeyi. Satır aralarındaki özel bir itirafa mercek tutacağız. İsmet Berkan, köşesinde bu özel söyleşiye geçmeden önce, Davutoğlu’nun Libya’ya müdahalenin daha ilk günlerinde yaptığı bir “öngörüye” dikkat çekiyor:

O gün Davutoğlu biz gazetecilerden bu öngörüleri yazmamamızı rica etmişti, bu ricaya herkes uydu. O sırada Suriye görece sakindi ama Davutoğlu’nun saydığı ‘bir sonraki dalga ülkeler’ arasında Suriye de vardı. Nitekim çok geçmeden halk Suriye’de de Cuma namazları sonrası toplanmaya, rejime tepkisini dile getirmeye başladı.”

Ortada herhangi bir emare yokken “sıra Suriye’de” demek, elbette bir öngörü olamaz, ancak emperyalist bir plana ve o planın parçası olmaya işaret eder!

ERDOĞAN’IN ÖNGÖRÜLERİ

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ikilisi, Suriye ile ilgili başka öngörülerde de bulunmuşlardı:

Örneğin Suriye’de henüz hiçbir emare yokken, AKP hükümeti, “Esad halkına zulüm yapacak, halk bizim sınırımıza yığılacak” öngörüsüyle Hatay’da çadır kentler hazırlamıştı!

Yine Suriye’de henüz hiçbir emare yokken, Başbakan Erdoğan, Suriye’de “Alevi – Sünni çatışması” çıkmasından endişe etmişti!

Kuşkusuz bu üç öngörü de niyeti, planı işaret ediyor!

ABD’NİN ORTADOĞU PLANI

ABD’nin Suriye’ye dair hesaplarında kritik tarih 14 Mart 2011’dir. Bu tarihte ABD, AKP hükümetine “Değişim Liderleri Zirvesi”
düzenletti ve Erdoğan – Gül ikilisini Libya ve Suriye hedeflerine doğrulttu!

Erdoğan Zirve’de yaptığı konuşmada rolünü şöyle tarif ediyordu: “ (…) değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz.” (Yeni Şafak, 15 Mart 2011)

Davutoğlu da, Mısır ve Tunus’taki süreci göz önünde bulundurarak şu uyarıda bulunuyordu Zirve’de: “Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliğini yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerde en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”

ABD ve “model ortağı” Türkiye’nin, Tunus, Mısır, Ürdün, Yemen ve Bahreyn gibi Washington müttefiki ülkelerdeki halk hareketine dolaylı müdahale şekli, Libya ve Suriye gibi ABD karşıtı ülkelere müdahalesiydi yani… Yoksa Davutoğlu’nun da itiraf
ettiği gibi “süreçten en olumsuz etkilenen ülke” olurdu Türkiye!

YENİ RÜTBE: KAF EŞBAŞKANLIĞI

Ve anımsayacağınız gibi Erdoğan – Gül ikilisi bu zirveden sonra Suriye’ye dair ince hesaplanmış bir planın aşamalarını sergilemeye soyundular: Hatay’da çadır kentler kurdular, Antalya’da Suriye muhalefetini topladılar, İstanbul’da “Suriye Ulusal Meclisi” adı altında muhalefeti birleştirme çalışmasına soyundular, tek başlarına yaptırım uygulamaya başladılar…

Ve Erdoğan – Gül ikilisine tüm bu aşamalarda yeni bir rütbe de verildi: Bizzat ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un ağzından ikili, “Küresel Antiterör Forumu KAF” eşbaşkanı olmuşlardı. Erdoğan da bu yeni rütbe altında Mısır, Tunus ve Libya seferine çıkmıştı.

Davutoğlu şimdi de ABD adına, planın yeni bir aşaması olarak, “Suriye ile savaşa da hazırız” mesajı vermektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Ekim 2011

, , , ,

Yorum bırakın

ESAD HÂLÂ YANILIYOR: ERDOĞAN DEĞİŞMEDİ!

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, “ben değişmedim, Erdoğan değişti” demiş. Bu yanlış saptamaya yalnızca Suriye’de değil, Türkiye’de de rastlıyoruz.

Özellikle CHP çevreleri sık sık şu eleştiriyi yapıyor hükümete: “Başbakan Erdoğan, daha bir yıl önce ‘kardeşim Esad’ demişti, bir yılda ne değişti? Daha bir yıl önce sınırların kaldırılması konuşuluyordu, ortak bakanlar kurulu toplanıyordu, şimdi ne değişti?”

Bu eleştirilere göre Başbakan Erdoğan son bir yılda değişmişti!

HEDEF, ŞAM’IN TAHRAN BAĞINI KESMEKTİ

Oysa Erdoğan’ın değiştiği yok. Erdoğan o gün de, bugün de ABD’nin bölgesel ihtiyaçlarına göre konumlanıyor.

O zaman vurgulamıştık; internette, Odatv arşivlerinden ulaşabilirsiniz: Erdoğan, Suriye’yle, Şam’ın Tahran bağını kesmek için yakınlaşıyordu.

Davutoğlu’nun “Ortadoğu Birliği” dediği Türkiye – Suriye – Lübnan – Ürdün ittifakı, Büyük Ortadoğu Projesi’nin, “küresel alt
düzeni”ydi.

AKP hükümetine, bu ittifakla, bölgede İran’ı yalnızlaştırma görevi verilmişti.

Türkiye’nin bu ülkelerin İran bağını kesip, bu ülkelere ve  bölgeye lider olabilmesi için iki şeye ihtiyacı vardı: Filistin davasına sahip çıkmaya ve İsrail karşıtı görünmeye…

Davos’ta “one minute” ile başlayan süreç, bu hesap içindedir!

AKP’NİN EKSENİ KAYMADI

Şimdi Erdoğan’a “bir yılda ne değişti” diye soranlar, o gün de “eksen kayıyor” diye endişeleniyorlardı.

Oysa elbette dünya değişiyordu, dünyanın ekseni Batı’dan Doğu’ya kayıyordu ama AKP’nin ekseninde kayma yoktu. AKP varoluşu
gereği Atlantik’e çıpalıydı!

Türkiye’deki endişelerin tersine Washington rahattı.

İşte bugün de Erdoğan’a Washington’da methiyeler düzülüyor, “Türk – Amerikan ilişkilerinde zirve”
sevinci gösteriliyor.

SURİYE SİZE DERS OLSUN!

AKP’nin Suriye politikaları tıpkı CHP’de olduğu gibi, İslamcı çevrelerde de şaşkınlık yaratmış durumda. AKP tabanında, izlenen Suriye politikasına büyük tepki var. AKP tabanı da, “Suriye ile ilişkilerde ne değişti” diye soruyor.

Bu tepkileri göğüslemeye soyunan yandaş kalemler ise her gün yeni bir Suriye aldatmacası yazıyorlar. Ama içlerinde hiçbiri Zaman yazarı İhsan Dağı kadar yaratıcı olamadı. Dağı, “Suriye bize ders olsun” başlıklı yazısında bakın neler söylüyor:

Demokrasi ile yönetilmeyen bir ülkeyle uzun süreli ve istikrarlı bir ilişki sürdürmeniz imkânsızdır. Kurduğunuz iyi ilişkiler pamuk ipliğine bağlıdır. İşbirlikleri ‘yapısallaşamaz’, kişiseldir; liderlerin tercihlerine bağlıdır. Her an geri çevrilebilir. Veya o rejimler her an çökebilir. Derinlemesine, kalıcı işbirlikleri ‘demokratik’ ülkelerle kurulabilir.”

İhsan Dağı’nın böylesi çürük, dayanaksız bir iddiaya sarılması, aslında İslamcı çevrelerde büyüyen tepkiye işaret ediyor.

Bu tepkilerin nereye uzanacağını hep birlikte göreceğiz…

ERDOĞAN DEĞİŞMEZ ÇÜNKÜ BOP EŞBAŞKANI

Bitirirken bir kez daha vurgulayalım: Erdoğan değişmedi!

8 yıl önce ABD’nin Irak saldırısına destek veriyordu, şimdi de NATO’nun Libya saldırısına destek veriyor…

Daha önce İsrail’den cesaret madalyası alıyordu, Suriye sınırındaki mayınlı araziyi İsrail’e vermeye çalışıyordu, şimdi de füze kalkanı ile İsrail’i İran’a karşı koruyor…

Erdoğan değişmedi! Çünkü hala BOP eşbaşkanı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Ekim 2011

,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN SAVAŞ ÇIKARACAK TEKLİFİ

Başbakan Erdoğan, “Suriye bizim iç meselemizdir” dediği günlerde, meğer Şam’da iktidarın kimlerden oluşacağına da karışmaktaymış!

Anımsanacağı gibi Erdoğan, “Suriye bizim iç meselemizdir” şeklindeki “savaş nedeni” sayılabilecek çıkışını 7 Ağustos’ta yapmıştı. Haziran ayında ise Erdoğan’ın Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a kabine dayattığı ortaya çıktı.

KABİNEYE MÜSLÜMAN KARDEŞLER TALEBİ

Ahram gazetesinde ve AFP haber ajansında yayımlanan ve Avrupalı bir diplomata dayandırılan haberde, Erdoğan’ın Esad’dan Müslüman Kardeşler’den bazı isimleri kabineye almasını istediği öğrenildi. Haberde Erdoğan’ın, bu
talep karşılığında, ayaklanmayı bastırmada Şam’a yardımcı olacağını söylediği
belirtildi.

Habere göre Erdoğan, dördünün önemli bakanlık olması şartıyla, kabinenin dörtte birinin Müslüman Kardeşler’e açılmasını istedi.

Bir ülkenin egemenliğine müdahale anlamı taşıyan bu talebin reddedildiği anlaşılıyor. Böylece Erdoğan’ın Suriye’ye ikinci kez “savaş nedeni” sayılacak bir dayatmada bulunduğu da ortaya çıkmış oluyor!

GAZİ MISIRLI, ERDOĞAN’IN ARKADAŞI ÇIKTI

Peki, Erdoğan neden böyle bir dayatmada bulundu? Erdoğan Suriye yönetiminde neden Müslüman Kardeşler’i görmek istiyor?

Aydınlık arşivine göz atalım: Suriye’deki Müslüman Kardeşler örgütünün Türkiye’deki lideri Gazi Mısırlı, Erdoğan’ın arkadaşı çıktı!

Asıl ismi Gazwan Masri olan Gazi Mısırlı, aynı zamanda MÜSİAD’ın Yüksek İstişare Hayeti üyesi ve Ortadoğu Koordinatörü.
Müslüman Kardeşler’in Türkiye’deki diğer bir önemli adamı da Cemalettin Kerim. Dış ticaretle uğraşan Kerim Mazlum-Der ve İHH’nin de sponsoru!

Aydınlık’ın Gazi Mısırlı’yı sorduğu Suriye’nin Ankara Büyükelçisi Nidal Kabalan çarpıcı bir bilgi veriyor: “Esad 2009 yılında İstanbul’a geldiğinde, Sayın Erdoğan bu adamı tanıştırdı ve ‘lütfen, kardeşim Esad, bu adama yardım edin’ dedi. Eylemlerin çoğunu işte bu Mısırlı organize ediyor. Bizzat Esad tarafından Suriye’ye dönmesi çağrısı yapılarak hoş karşılandı. Bu bir buçuk sene önceydi ve bu çağrıya tek bir yanıt vermedi.” (3 Haziran 2011)

ERDOĞAN’IN KARDEŞLERİ

Erdoğan’ın kardeşlerinin Mısırlı ve Kerim’le sınırlı olmadığı anlaşılıyor. İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Cengiz, Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler’le ilişkisinin 1995 yılına dayandığını belgelerle ortaya koydu: İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişlerinin 27.01.1999 tarihli raporunda ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı’nın 1999/540 sayılı hazırlık
soruşturmasında yer alan ifade şöyle:

“Yasadışı İslami Kurtuluş Çeçen Direnişine mensup 4 kişi ve Müslüman Kardeşler Ürdün Sorumlusu Mohammed Ashmawey ile Mısır Sorumlusu Hasan Huvaydi’nin Türkiye’ye geldikleri, Holiday Inn oteline yerleştirildikleri ve Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile (…) bu otelde bir dizi gizli görüşmeler yapıldığı, adı geçenlerin otel, konaklama, telefon ve diğer giderlerinin Belediyenin iştirakçisi olduğu İstanbul Ulaşım Sanayi Tic. A.Ş. tarafından ödendiği saptanmıştır.”

KARDEŞLİĞİN BAĞI

Peki, Erdoğan’ı bu isimlerle bir araya getiren nedir? Müslümanlık mı?

Ortadoğu tarihi, hele de Türkiye tarihi, “kanlı pazarlar, Komünizmle Mücadele Dernekleri, Çorum, Malatya, Maraş olayları” bize öyle olmadığını gösteriyor.

Erdoğan’ı bu isimlerle buluşturan kuvvet, ABD’dir; Washington’un ikinci dünya savaşından sonra başlattığı SSCB’yi yeşil kuşakla çerçeveleme projesidir.

Erdoğan şimdi de, yine ABD’nin ihtiyaçları gereği, Müslüman Kardeşler’in bölünmesine oynamaktadır. ABD
Başkanı Barack Obama’nın 2009 Kahire konuşmasıyla başlattığı bu çalışmada, Erdoğan’ın da rol aldığı görülüyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Ekim 2011

, , , , ,

Yorum bırakın

ÖMER ÇELİK’E YANIT

Başbakan Erdoğan’ın gezisine katılan AKP milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik Tunus’tan soruyor: “Sarkozy niçin Tunus’a gelmiyor da, Libya’ya gidiyor?

Çelik, twitter’dan sorduğu sorusuna yine twitter’dan sorulu yanıt veriyor: “Sarkozy Libya’da muhalifleri tutarken, Tunus’ta neden statükoyu tutuyor? Cevaba bile gerek yok.

SURİYE’DE SİLAH, TUNUS’TA SANDIK TEMENNİSİ

Ömer Çelik’in verdiği yanlış yanıtı şimdilik bir kenara bırakıp, doğru sorusuna katkı sunan bir başka soruyu da biz soralım:

Başbakan Erdoğan, Libya’da silahlı isyancılara maddi yardımda bulunurken, Suriye’deki muhaliflerden Beşar Esad rejimini yıkmasını isterken, neden Tunus’ta “devrimler, kanla değil seçim sandığıyla gerçekleşmeli” diye konuştu?

Hem Çelik’in sorusunun yanıtı hem de Erdoğan’ın Tunus’ta “sandık” vurgusu yapmasının nedeni ortadadır: Çünkü Tunus başka, Suriye ve Libya başkadır!

Daha da genişleterek söyleyecek olursak, Mısır, Tunus, Ürdün, Bahreyn, Yemen başkadır, İran, Libya ve Suriye başkadır.

Bunu maalesef Türkiye’deki bazı kesimler de göremiyor ve yukarıda sıraladığımız tüm ülkelerdeki gelişmeleri ABD’nin eseri sayıyor. Ama Sarkozy görüyor!

Ömer Çelik de Sarkozy’nin ne gördüğünü anlayamadığı için soruyu doğru soruyor ama yanlış yanıtlıyor. Sarkozy’nin “Libya’da muhalifleri tutarken, Tunus’ta statükoyu tutmasının” nedeni, iki ülkedeki gelişmelerin farklı cephelerin eseri olmasındandır.

Kaldı ki Çelik’in “statüko” dediği Tunus’ta da yönetim, 1 yıllıktır; 30 yıllık Zeynel Abidin Bin Ali’nin devrilmesinden sonra kurulmuştur.

LİBYA VE TUNUS FARKI

Gelelim farka…

1.) Mısır, Tunus, Ürdün, Yemen ve Bahreyn ABD’nin nüfuz alanlarıdır. Libya ve Suriye ise ABD karşıtıdır.

2.) ABD Tunus’ta “hazırlıksız yakalandı”, Mısır’da da önce Mübarek’i savundu, ardından yıkılmasını engelleyemeyeceğini gördüğünde de, “Mübarek’i verip, rejimi kurtarma” çizgisi izledi. Bu çizgi, Mısır’daki halk hareketinde iniş çıkışlara, geri çekilmelere, uzlaşmalara neden oldu.

İsrail, en önemli müttefiki olan Mübarek’in savunulabilmesi için yoğun uğraş verdi.

ABD Yemen ve Bahreyn’deki muhalefeti ise kanla durdurmaya çalıştı. Örneğin Bahreyn’de halk ayağa kalktıkça, ABD Suudi Arabistan askerlerini bu ülkeye sürdü, hâlâ da sürüyor!

Yemen’de ve Bahreyn’de ölen insan sayısı, NATO müdahalesi öncesi Libya’da ölen insan sayısından çok daha fazladır! Buna rağmen Batı’nın Yemen’de ve Bahreyn’de değil de, Libya’da “insan hakkı” araması öğreticidir!

ABD’NİN SÜRECE AKP’Lİ MÜDAHALESİ

3.) Colombia Üniversitesi’nden Prof. Richard Bulliet’in de söylediği gibi “Mısır’ı kaybeden ABD, bölgede çözülmeye başlar.

İşte ABD bu gerçek nedeniyle hızla bölgedeki en önemli müttefiki olan AKP’yi devreye soktu. Ve 2010 Ocak ve Şubat aylarında Tunus ve Mısır’da gelişen halk hareketlerinden sonra, 14 Mart’ta İstanbul’da “değişim liderleri zirvesi” düzenledi. Zirvede AKP üzerinden “sürece müdahale” kararı alındı.

ABD bu tarihten sonra, kendi nüfuz alanlarındaki gelişmeleri frenleyebilmek için nüfuz alanı dışındaki ülkeleri karıştırma hamlesine soyundu. Ve İran, Suriye ile Libya’da kalkışmalar başlattı. Ki hem Suriye’de hem de İran’da, belli gruplar 2003 yılından beri kışkırtılıyordu.

Güçlü bir devlet olan İran bu son kalkışmayı hızla bastırırken, Libya bastırmakta zorlandı. Ve kalkışma büyüdükçe emperyalizmin müdahalesine “gerekçe” oluştu!

Suriye’de de benzer bir “gerekçenin” yaratılmasına çalışılıyor: Erdoğan’ın durduk yere Suriye’de “Alevi-Sünni çatışmasından kaygı duyması” anlamlıdır.

Dolayısıyla AKP’liler, Sarkozy’nin neden Tunus’a gidemediğini sorgulamaktansa, Erdoğan’ın neden Suriye’ye gidemediğini sorgulamalılar!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Eylül 2011 

, , , , ,

Yorum bırakın

ESAD’A 15 GÜN VERDİLER, BİR AY OLDU!

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun İsrail’e 5 maddelik yaptırım ilanı ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “C planı da sırada“ demesi, medyada savaş baltalarının kuşanılmasına, savaş çığlıklarının atılmasına neden oldu.

Hele Başbakan Erdoğan’ın “donanmamız Doğu Akdeniz’de daha fazla görünecek” demesi, Kıbrıs’ta “ver kurtul” diyenleri bile Barbaros’a dönüştürdü!

Yandaş medyanın kalemşorları, İsrail’e “haddini bildiren” Erdoğan’ı göklere çıkarmakta, onun Refah Sınır Kapısından Gazze’ye girmesine hazırlanmaktadırlar!
Özetle, tüm asker karşıtları “savaşçı” kesildi!

Peki bu durum ne kadar gerçekçi?

ESAD’A VERİLEN SÜRE İKİ KEZ DOLDU

Bugün 9 Eylül. Yani, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la dünyada gündem olan 6.5 saatlik görüşmesinin ve ona “15 gün süre tanımasının” birinci ayı!

Bugün İsrail’e sefere hazırlanan kalemşarlar, o gün de Suriye’ye “savaş” istiyorlardı. Peki ne oldu? Suriye’ye “15 gün” süre veren AKP dışpolitikası, geçen iki kere 15 günden sonra bu konuyu unuttu mu,  kapattı mı?

İSRAİL’E DÜŞMANLIK İMAJI

Türkiye’nin aynı anda hem Suriye’ye hem de İsrail’e “düşmanlık” yapması siyaseten de, teknik olarak da mümkün değil. Ki İsrail ile Suriye zaten birbirine karşıt.

Kaldı ki, AKP’nin bu konuda 3 yıla sığdırdığı “politika” da ortada: Erdoğan önce İsrail ile Suriye arasında arabulucu oldu. Sonra Suriye’ye dost olup İsrail’a “düşman” oldu, ardından Suriye’ye de düşman oldu!

Bir politikacının iki ülkeyi barıştırmak üzere yola çıkıp, sonra her ikisine de “düşman” olması tarihi başarıdır!

Ama dediğimiz gibi birinden biri gerçek değil, görüntüdür. Peki hangisi? Yanıtı bugün bizim yerimize bölgeden iki isim versin:

Arap dünyasının seçkin gazeteci yazarlarından Gusan Bin Cedu Türkiye’nin bu çelişkili tutumuna dikkat çekiyor ve Ankara’nın Tel Aviv’e karşı böyle bir politika izleyerek İsrail’in düşmanı olduğu imajını yaratmaya çalıştığını belirtiyor.

Nitekim İran Meclisi Milli Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanvekili Kevseri de “hem Haçlıların hem de Müslümanların yanında olunamayacağını” belirterek AKP’ye sesleniyor ve “safını belirlemesini” istiyor.

Bölgeden çok sayıda benzer değerlendirme sesleri yükseldiğini de not edelim.

7 MADDE NEDEN 5’E DÜŞTÜ?

AKP’nin İsrail politikası pek çok açıdan dikkat çekici. Örneğin Mavi Marmara raporunun New York Times’a sızmasından bir kaç gün önce, AKP hükümetin Türk medyasına yaptırımlar listesi sızdırması oldukça anlamlıydı. İsrail’in özür dilememesi halinde hükümetin uygulayacağı “7 maddelik B planı” şöyleydi:

“Maslahatgüzar dönecek, İsrail Büyükelçisi’ne vize verilmeyecek, Erdoğan Gazze’ye gidecek, İsrail’e dava desteklenecek, Filistin’e tam destek, askeri işbirliği bitecek, ticari yaptırım uygulanacak.

Mavi Marmara raporu açıklandıktan sonra Dışişleri Bakanı Davutoğlu hükümetin B planını açıkladı; ancak B planı artık 5 maddeydi! İsrail’e ticari yaptırım uygulanması paketten çıkarılmıştı!

TİCARİ İLİŞKİ

Tıpkı Tayyip Erdoğan’ın “Amerikan Musevi Komitesi”nden aldığı ve herşeye rağmen bir türlü iade etmediği “cesaret madalyası” gibi, İsrail’le “ticari ilişkilerden” de bir türlü vazgeçilmiyor!

Erdoğan’ı o madalyaya bağlayan, “o madalyayı alan tek Müslüman” olmasıdır herhalde… Peki ticari ilişkilerden vazgeçilememesinin nedeni ne?

Libya’ya düşmanlık pahasına 25 milyar doları elinin tersiyle itebilen bir hükümet, İsrail’le yıllık 3,5 milyar dolarlık ilişkiden neden vazgeçemiyor?

Bakalım Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu herkesin merakla beklediği bu soruya yanıt verecek mi?

Yoksa, Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin 49 yıllığına İsrail’li şirkete verilmesine itiraz ettiğimizde, Başbakan Erdoğan’ın bizi “Yahudi düşmanlığı” yapmakla suçlaması gibi yine “Yahudi düşmanlığı” ile mi suçlanacağız?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Eylül 2011

, , , ,

Yorum bırakın

İran’ın Kandil operasyonunun anlamı

“Karayılan yakalandı mı, yakanmadı mı” bulmacasının yaratığı sis perdesini aralayıp, İran’ın Kandil operasyonunu incelemeliyiz. Çünkü Tahran’ın bu hamlesi, Karayılan’ı yakalamaktan ve törerle mücadele etmekten öte anlamlar taşıyor:

Bağdat’ı Washington’dan koparıyor

1..) Tahran’ın Kandil operasyonu, Bağdat’ı  Washington’dan koparıyor. İran inisiyatif aldıkça, ABD geriliyor; ABD geriledikçe, Bağdat’ın önü açılıyor.

Bu güç değişiminin iki önemli sonucu oldu: Birincisi, İran-Irak-Suriye-Lübnan güzergâhlı 5 bin 600 km’lik bir doğalgaz boru hattı anlaşmasının imzalanmasıydı. İkincisi ise Bağdat’ın “ABD’nin Irak’tan asker çekmeye yanaşmayan yeni tutumuna” yüz vermemesiydi. Maliki hükümeti, Pentagon’un baskısına direndi. Sadr, 2011 Aralık’ından sonra tek bir ABD askeri istemediklerini “ölüm tehdidiyle” birlikte ilan etti.

Tahran ile Bağdat’ın eksen oluşturan ilişkileri özellikle son bir yılda ivmelendi: ABD’nin Allavi seçeneğine karşı Maliki hükümetinin kurulması için güçbirliği yapıldı. İki ülke arasında hacmi 30 milyar doları bulacak anlaşmalara imzalar atıldı. Irak Genelkurmay Başkanı’nın ağzından “bölge güvenliği için İran’la stratejik işbirliği” yönelimi ilan edildi.

ABD toprağına müdahale

2..) Tahran’ın Kandil’e, yani Kuzey Irak’a müdahalesi, fiilen ABD toprağına müdahaledir! Çünkü Kuzey Irak, ABD’nin 1991’de fiilen kurduğu kukla devletinin coğrafyasıdır.

Türkiye o coğrafyaya AKP hükümetinin Washington’a çıpalı siyasetleri nedeniyle uzun zamandır giremiyor, terörle sınır ötesinde mücadele edemiyor. Son olarak artan kamuoyu baskısı neticesinde, 2008 yılında ancak sınırlı ve süreli olarak girilebilmişti.

TSK’nin her operasyon ihtiyacı belirdiğinde, AKP yandaşları “ABD ne der” yapay endişesini kamuoyuna pompaladı!

Yapay diyoruz çünkü ABD, İran’ın Kandil operasyonuna doğru düzgün tepki bile veremedi. Washington, Tahran’a, “sınır sorunlarını silahla değil, Bağdat’la müzakere ederek çöz” demekten öteye gidemedi. Çünkü ABD siyasi, askeri ve ekonomik olarak baş aşağı gitmektedir. Korkulacak kuvvet değildir!

BOP’a yanıt

3..) İran’ın Kandil operasyonu, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne yanıttır. Büyük Ortadoğu Projesi’nin temel hedefi, ABD’nin fiilen kurduğu Kürt devletini, Türkiye’ye doğru genişletmek ve resmileştirmektir.

Türkiye bu plana AKP öncesinde kararlılıkla direniyor, hatta Ankara-Tahran-Şam ekseni oluşturarak, fiili mücadele örgütlüyordu. Türkiye’ye AKP darbesiyle birlikte, bu eksen de yavaş yavaş silindi.

İşte Tahran, Kandil operasyonuyla ABD’nin Kürt devletine ve Büyük Ortadoğu Projesi’ne müdahale etmektedir. Operasyon, tek başına bu nedenle bile Türkiye’nin yararınadır!

Suriye’ye saldırı hazırlığına yanıt

4..) İran’ın Kandil’e operasyonu, ABD’nin Suriye’ye saldırı hazırlığına yanıttır.

Ahmet Davutoğlu’nun Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la görüştüğü saatlerde İran’ın Fars Haber Ajanı’nda yer alan bir açıklama dikkat çekciydi. İran Devrim Muhafızları Ana Karargahı’ndan üst düzey askeri bir istihbaratçıya ait olduğu belirtilen isimsiz açıklamada, “ABD ve Türkiye’nin Suriye’ye saldırması halinde, İran’ın Kuzey Irak’ı Afganistan’a çevireceği, ABD ve Türkiye’nin bölgedeki askeri ve ticari üslerini hedef alacağı” belirtiliyordu. İranlı üst düzey askeri yetkili, “Kandil başta olmak üzere PKK/PJAK denetimindeki bölgenin, İran devleti için Suriye’ye açılan bir kapı olduğunu, bu nedenle Kandil konusunda ısrarcı olduklarını” vurguluyordu.

AKP pazarlıkta, İran Kandil’de

5..) İran’ın Kandil operasyonunun bizi en çok ilgilendiren yönü ise AKP’nin tutumudur. Erdoğan-Gül ikilisinin, ABD Başkanı Barrack Obama’nın isteğiyle 2009 yılında başlattığı “Kürt Açılımı” Kandil’le pazarlık noktasına kadar geldi.

2009 yılında Kandil’le ve Öcalan’la ayrı ayı yürütülen görüşmeler önce müzakereye sonra da mutabakata dönüştü. Öcalan, son olarak “Barış ve Anayasa Konseyleri” kurulması konusunda mutabakata vardıklarını da açıkladı.

Kandil’le süren pazarlıkların da gelip düğümlendiği nokta “Öcalan’ın özgürlüğüdür.”

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş “Hükümet Öcalan’ın koşullarını düzeltmelidir. Açıktan müzakereleri yürütmelidir. Hatta özgürlüğü dâhil olmak üzere her şeyi tartışmalıdır.” diyebilmektedir.

Cemaat de, Mümtaz’er Türköne’nin ağzından pazarlığa açık destek vermektedir: “Bugün, Öcalan‘ın hapishane şartlarının gözden geçirilmesi ve terörün azalması şartıyla dışarıyla aracısız ilişkiler kurması tartışılabilir. Öcalan‘ı ne yapmalı sorusunun cevabı, bir ikilemin konusu. Ya asmalı ya da önünü açmalı.”

AKP-Cemaat ittifakına göre yanıt belli: Asılmayacağına göre serbest bırakılmalı!

İran-ABD savaşının ismi: Kandil

Sonuç olarak İran ordusunun Kandil operasyonu, İran-ABD savaşının şimdiki ismidir! Bu savaşta yükselen kuvvet İran, inişe geçen kuvvet ise ABD’dir.

Irak ve hatta Mübarek’siz Mısır, bu değişime uygun konumlanmakta ve ABD yerine İran’a yaklaşmaktadır.

İran-Irak-Suriye ekseni, Lübnan ve Mısır’ı da kapsayarak Libya’ya kadar uzanmaktadır.

ABD Suriye’ye saldırsa da, saldırmasa da, bu coğrafyada yenilecektir. Artık mesele, ABD’nin yenilgisine ortak olmamaktadır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Ağustos 2011 

, , , , , ,

Yorum bırakın

Irak’ın Suriye’ye desteği ne anlama geliyor?

Birkaç haftadır, bölgedeki bazı somut gelişmelere dayanarak “İran’ın Irak’ta inisiyatif aldığını, İran ordusunun kuzey Irak operasyonunun Bağdat’ı Washington’dan kopardığını” yazmıştık.

Irak Başbakanı Nuri Maliki’nin Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a destek açıklaması, bu saptamamızı daha da kuvvetlendirdi. Maliki, Suriye’deki göstericilerden “devleti sabote etmemelerini” istedi.

Peki Maliki’nin Beşar Esad’a bu açık desteği bölgedeki gelişmeler ışığında nasıl okunmalı?

Öncelikle ABD işgali altındaki Irak’tan böyle bir çıkışın yükselmesi; Irak’ın 8 yıllık direnişinden, ABD’nin baş aşağı gitmesinden ve İran’ın bölgedeki aktif tutumundan kaynaklanmaktadır.

ABD-İran savaşı

Daha berraklaştırarak söylersek, bölgede ABD ile İran uzun süredir çatışmaktadır. Çatışmanın başında ABD’nin cephesinde İsrail, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve körfez ülkeleri ile işgal altındaki Irak vardı. İran’ın cephesinde ise Suriye ve Lübnan bulunuyordu.

Ancak her iki cephede de önemli değişiklikler yaratan şu gelişmeler yaşandı:

1- Irak: Irak’taki son hükümet kurulma süreci, çok önemli bir güç mücadelesine sahne oldu. ABD ve Türkiye İyad Allavi’nin, İran ise Nuri Maliki’nin başbakanlığını destekledi. Bu çarpışma nedeniyle, Irak’ta hükümetin kurulması 9 ay gecikti.

2- Türkiye: AKP Hükümeti, Suriye ve Lübnan ile Ürdün’ü kapsayan, ikinci aşamada İsrail’i de içine alacak bir “Ortadoğu birliği”ne soyundu. O zaman da vurguladığımız gibi, BOP Eşbaşkanlığı’nın bu girişiminin temel hedefi, Suriye ve Lübnan’ı İran’dan kopartmaktı.

3- Enerji güvenliği: İran, Irak ve Suriye ile doğalgazının Akdeniz’e ulaştırılmasını sağlayan boru hattı anlaşması imzaladı. 5 bin 600 kilometrelik boru hattının güzergâhı, aynı zamanda ABD-İran savaşının da ön cephesini oluşturdu.

4- Kuzey Irak: İran ordusu, Kuzey Irak’a “çelik harekâtı” düzenledi. ABD, Tahran’ın kapsamlı operasyonu karşısında çaresiz kaldı; Tahran’ın sınır sorunlarını Bağdat’la müzakere etmesini istemekten öteye geçemedi.

5- Suriye: Rusya, Suriye’nin Tartus kentindeki deniz üssünü tahkim etti. Ardından Suriye’nin Lazkiye kentinde kurulacak askeri üsse, İran’ın katkısı gündeme geldi.

6- Mısır: ABD, Mübarek’in halk hareketiyle devrilmesine engel olamadı. Washington, “Mübarek’i verip rejmi kurtarmaya” yöneldi. Ancak Mübarek’siz Mısır, İran’la diplomatik ilişkileri yeniden kurma adımları attı, Süveyş Kanalı’ndan İran askeri gemilerinin geçmesine izin verdi, Gazze kapısını araladı vs.

7. Lübnan: İsrail, tek yanlı olarak denizde münhasır ekonomik bölgeyi Lübnan’ın karasularına kadar genişletme planları yapmıştı. Lübnan Parlamentosu, buna karşılık olarak, İran’a kendi karasularında ve ekonomik bölgesinde doğalgaz arama imtiyazı verme kararı aldı.

ABD cephesi daraldı

İşte son 1 yıla damgasını vuran bu gelişmelerden sonra ABD ve İran cephelerinde önemli değişiklikler oldu. ABD’nin Mısır ve Irak’taki etkinliği önemli ölçüde geriledi. Bu iki ülke İran cephesine, daha doğrusu bölge cephesine kayma eğilimi gösterdi.

Başlıktaki sorumuza dönersek…

Irak’ın Suriye’ye desteği şu gerçeği gösteriyor: Emperyalizm, ancak zor kullanılarak püskürtülür!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetes / s: 7
15 Ağustos 2011 

, , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın