Posts Tagged Çok kutupluluk

Faturacılar

Henüz ABD-İsrail saldırganlığı yokken, çok kutupluluğa şu eleştiri yapılırdı: “Çok kutupluluk halka ne kazandırdı, emekçilerin hayatını iyileştirdi mi?”

ABD-İsrail saldırganlığıyla birlikte, bu kez çok kutupluluğa şu tür “sağdan eleştiri” gelmeye başladı: “Çok kutupluluk, ABD’nin dünyaya pervasızca yayılmasına zemin hazırladı.”

Sanırsınız ABD köşesinde sakin sakin duruyordu, Çin liderliğindeki Küresel Güney ülkeleri çok kutupluluk isteyerek ABD’yi kışkırtmış oldular! Yani çok kutupluluk başlamasa, ABD dünyaya pervasızca yayılmayacaktı!

Oysa Afganistan ve Irak işgalleri örneğin, çok kutupluluk yokken ve ABD egemenliğinde tek kutupluluk varken yaşanmıştı.

Antidemokratik anlayış

Gerçi “sağdan eleştiri” diyoruz ama bu yapılan aslında eleştiriden ziyade “fatura” çıkarmaktır, emperyalist ABD’nin saldırganlığına ve pervasızlığına gerekçe üretmektir. 

Bu türden gerekçe üretmenin daha kabasını kimi gazeteciler sosyal medyadan “konu petrol değil, konu demokrasi” diyerek yapıyorlar, “Maduro yolsuzluk yapıyor, Maduro diktatör oldu” diyerek yapıyorlar. Buradan hareketle ABD’nin Venezuela’ya saldırısında güya “ahlaki” bir yön olduğununa kamuoyunu ikna etmeye çalışıyorlar. 

Halbuki “demokrasi yok diyerek bir ülkenin başka bir ülkeye saldırmasının” ve bunun savunulabilmesinin kendisi baştan sona antidemokratiktir. Demokrat, bir ülkede yolsuzluk varsa onun hesabının o ülkenin halkı tarafından sorulmasını ister çünkü… 

Konu petrol ve petrodolar sistemi

Diğer yandan medyamızda bolca yer alan “konu petrol değil, konu demokrasi” yalanını, ABD’deki Amerikalılar bile savunamıyor. Zira ABD Başkanı Donald Trump’ın Venezuela’ya saldırdığı 3 Ocak’tan bu yana en büyük mesaisi, ABD’li petrol şirketlerinin yöneticileriyle Venezuela petrolünün nasıl paylaşılacağını tartışmakla geçiyor. 

Yirmi civarında petrol şirketi yöneticisiyle görüşen Trump’ın verdiği mesaj şu: “Venezuela’yı ve ABD’yi bir araya getirdiğinizde, dünyadaki petrolün yüzde 55’ine sahip oluyoruz.”

Hani konu petrol değildi? Konu bal gibi de petrol. Elbette ABD’nin kullanmak için petrole ihtiyacı yok ama petrolün ne kadar üretildiği, fiyatının nasıl belirlendiği, hangi para biriminden satıldığı konuları ABD için kritik önemdedir. Daha da somutlarsak, petrolün dolarla satılması ABD ekonomisi için hayati önemdedir. Çin’in Rusya’dan, İran’dan, Venezuela’dan ve Suudi Arabistan’dan dolar yerine “yuan” ve diğer ülke paralarıyla petrol almasını ABD fiilen savaş nedeni saymış durumda. 

Fakat “Küçük Amerika”nın “küçük Amerikancıları”, sosyal medyadan “konu petrol değil, demokrasi” demeye devam ediyorlar. “Çok kutupluluk, ABD’nin dünyaya pervasızca yayılmasına zemin hazırladı” diyenler de herhalde “Çin yuanla petrol almasa, ABD saldırganlaşmazdı” diyecekler!

Faturayı ABD’ye değil Kaddafi’ye kestiler

Ne yazık ki Türkiye’de de dünyada da böyle bir “entelektüel” tutumu var; siyasette, akademide, medyada, bürokraside bu fikirler savunuluyor. 

Dün ABD’nin Irak’a saldırısına “ama Irak’ta demokrasi yok” diye gerekçe üretip, faturayı Saddam Hüseyin’e kesiyorlardı!

Dün ABD’nin Libya’ya saldırısına “ama Libya’da özgürlük yok” diye gerekçe üretip, faturayı Muammer Kaddafi’ye kesiyorlardı!

Dün ABD’nin Suriye’ye saldırısına “ama Suriye’de adalet yok” diye gerekçe üretip, faturayı Beşar Esad’a kesiyorlardı. 

Bugün ABD’nin Venezuela’ya saldırısına “ama Venezuela’da fakirlik var” diye gerekçe üretip, faturayı Nicolas Maduro’ya kesiyorlar… 

Zalime değil mazluma fatura

Sadece ABD’nin saldırdığı Irak, Libya, Suriye, Venezuela ve diğerleri mi? Ya Türkiye?

ABD darbe yapıyor, faturayı solculara kesiyorlar. ABD ekonomik operasyon yapıyor, faturayı S-400’e kesiyorlar. ABD Irak-Süleymaniye’de askerlerimizin başına çuval geçiriyor, “ne işleri var orada” diye soruyorlar. ABD Türkiye’ye Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle ağır ambargo uyguluyor, faturayı Ecevit’e kesiyorlar.

Kısacası faturayı saldırana değil, saldırılanlara kesiyorlar; zalime değil mazluma kesiyorlar. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ocak 2026 

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Uzun çöküş

ABD’nin bir operasyonla Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırması, emperyalist haydutluktur. (Bir devlet başkanının bu kadar kolayca ele geçirilmiş olması ise üzerinde ayrıca durulması gereken vahim bir durumdur.)

Olayın yaşanmasından saatler sonra Youtube kanalımda yaptığım yayında da vurguladığım gibi bu saldırının üç temel nedeni var: Beyaz Saray, 1) ABD’li emperyalist şirketleri kovan milli-sol Chavez programından ve bunun Güney Amerika’ya etkisinden rahatsız, 2) Venezuela’nın hammadde kaynaklarına çökmek istiyor, 3) Çin’e karşı Güney Amerika kıtasına yönelik yeni-Monroe doktrini uygulama amacında.

Çünkü Trump’ın “önce Amerika” doktrini, pratikte “önce ABD şirketlerinin çıkarları sonra diğerleri” demek. Trump yönetimi de “Amerika Birleşik Şirketleri”nin çıkarlarını koordine etme kuruludur.

Petrodolar sistemi sorunu

Venezuela, dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervine sahip. Doğalgaz rezervleri de olağanüstü. Ayrıca Venezuela altın rezervleri başta pek çok maden bakımından da zengin bir ülke. (ABD 25 yıldır bu kaynakların üretilmesini ve satılmasını engelliyor ki Venezuela ekonomisi zayıflasın ve Chavez programı halk desteğini kaybetsin!)

Milli-sol Chavez, 2001’de iktidar olduğunda ABD’li şirketleri kovdu ve petrolü millileştirdi. Trump’ın kovulan şirketlere atıfla, aylardır “aslında Venezuela petrolü bizim” demesi bundan. 

Kuşkusuz ABD’nin bir süredir petrole doğrudan ihtiyacı yok, üretiyor ve satıyor. Ama yeni Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde de ifade ettikleri gibi 1) petrolün düşman saydıkları güçlerin eline geçmesini engelleme peşindeler, 2) “petrodolar sistemi” için petrolün satışının kontrollerinde olmasını istiyorlar, 3) enerji nakil hatlarını denetimde tutmayı amaçlıyorlar.

Bu o kadar açık ki başta eski ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris olmak üzere pek çok ABD’li siyasetçi, olayı “bu demokrasi ya da uyuşturucuyla mücadele değil, petrol ve güç arayışıyla ilgili” diye yorumladılar.

Nitekim Trump Venezuela’ya saldırıdan sonra yaptığı açıklamada “ABD’nin dev petrol şirketlerini Venezuela’da devreye sokacağız” dedi.

Stratejik gerilemede taktik hamle

ABD İsrail’i Ortadoğu’da saldırtıyor, doğrudan İran’ı vurdu, Grönland’ı istiyor, Panama’yı alma peşinde, Kanada’yı 52. eyalet yapma amacında, Güney Kafkasya’ya Trump Koridoru ile girdi…

Haliyle şu soruluyor: Hani ABD hegemonyası zayıflıyordu, hani çok kutuplu dünya inşa oluyordu?

Evet, burada bir değişiklik yok, ABD hegemonyası zayıflıyor ve çok kutuplu dünya inşa oluyor. Geçen yüzyılda “düzen kuran ABD” dünya üretiminin neredeyse yarısını yapıyordu şimdi yüzde 15’leree geriledi. Doların rezerv para olma oranı yüzde 60’ın altına düştü. İkili ticaretlerde ulusal paraları kullanma oranı adım adım artıyor. ABD’nin finans sistemine alternatifler ortaya çıkıyor. ABD, teknolojinin en önemli alanlarında geçilmiş durumda.

İşte tam da böyle olduğu için ABD saldırgan.

Emperyalist ABD, stratejik gerilemede taktik hamleler yaparak, gerilemeyi yavaşlatma ve çözülen düzeninden kalanları koruma peşinde. Hâlâ dünyanın en güçlü ordusuna sahipken, buna dayanarak mevzi tutmaya çalışıyor. Son Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde özetle “Batı yarım küresi benim, kalanı için de uğraşacağım” demesi bundan. Ve evet, Savunma Bakanlığının ismini Savaş Bakanlığı yapmaları da bundan.

Chavez’in saptaması

Yazımı Amerikan Hegemonyasının Sonu (Kırmızı Kedi, 2019) kitabımın girişine aldığım sözle bitereyim: “Bütün tarih boyunca ABD İmparatorluğu’ndan daha terörist bir devlet görülmemiştir. Yankee İmparatorluğu çökecektir ve bu çöküş bu yüzyıl içinde olacaktır.”

Bu sözün sahibi Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’di. 2009’da bu saptamayı yapan Chavez, emperyalizmin iki yüzüne işaret etmişti. Emperyalist ABD hem terörist bir devletti ama hem de çöküşe gidiyordu. 

Evet, dünyanın hakimi konumundaki düzen kurucu süper devletlerin çöküşü uzun olur ama ergeç olur. ABD süper devlet olmaktan çıktı, iki büyük devlet içinde büyüğü kalmaya çalışıyor aslında. 

Stratejik düzlemde olan budur, taktik düzlemde yaşananların bunu değiştirmesi olası değil.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ocak 2026 

, , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin hakimiyet dönemi bitti

ABD Başkanı Donald Trump, West Point Askeri Akademisi’nde önemli bir konuşma yaptı. Trump, “ABD’nin başka ülkelere silah gücüyle ‘demokrasi yerleştirme‘ politikasına son verdiğini” açıkladı: “Askerlerimiz kendi ülkemizle hiçbir bağlantısı olmayan ülkelere gönderildi. Orada devlet inşası ile uğraşmak zorunda bırakıldılar. Ama şimdi bunların hepsi geride kaldı, artık o tür hataları tekrarlamayacağız.”

Trump, ABD ordusunun bu şekilde birkaç yanlış savaşa itildiğini, bunun da hem ABD’ye büyük maddi kayıpları getirdiğini, hem de çok sayıda insan hayatına mal olduğunu belirtti. 

Trump, ABD ordusunun görevinin silah zoruyla devlet kurmak olmadığını, ülkenin güvenliğini sağlamak olduğunu belirtti. ABD Başkanı Trump, bu kararıyla ABD ordusunun uluslararası arenada yeniden saygı ve prestij kazanacağını kaydetti.

Vance’in dile getirdiği gerçek

Peki Trump bu kararı gerçekten de o politikayı yanlış bulduğu için mi, başka ülkelere demokrasi götürmeyi ahlaki saymadığı için mi aldı? Yoksa ABD’nin bu tür operasyonlara artık gücünün yetmediğini gördüğü için mi aldı?

Yardımcısının aynı gün yaptığı bir başka konuşma, aslında bu soruya yanıt veriyor. 

ABD Başkan Yardımcısı James David Vance, “ABD’nin tartışmasız hakimiyet döneminin bittiğini” açıkladı. ABD Deniz Harp Okulunun mezuniyet töreninde konuşan Vance, “Bu nedenle artık ucu açık çatışmalara girmeyeceklerini” söyledi. 

ABD Başkan Yardımcısı Vance, “çatışmalardan artık bir bedel ödemeden çıkmayı varsayamacaklarını”, bu nedenle “savunma alanında teknolojik atılım yapmak zorunda olduklarını” belirtti.

Amerikan hegemonyasının sonu

Vance’in sözleri, uzunca bir süredir anlatmaya çalıştığım, 2018’de de Amerikan Hegemonyasının Sonu ismiyle bir kitapla işaret ettiğim yakın gelecek, işte geldi… 

ABD artık dünyanın “efendisi” değil. Öyle Irak’taki gibi dünyaya “ya bendensiniz, ya düşmanımsınız” diyebilme lüksü yok. Tersine ABD küresel liderliğinin erozyona uğradığı gerçeğini kabul ederek, ona göre yeniden konumlanıyor. Trump’ın Atlantik dünyasında şaşkınlık uyandıran bazı politikalarının esas nedeni de bu. 

ABD hegemonyasının zayıflaması, çok kutuplu dünya inşasını kolaylaştırıyor; çok kutuplu dünya inşası da ABD hegemonyasının zayıflamasını hızlandırıyor. 

Ve ABD hegemonyasının zayıflaması, Atlantik dışı dünya ülkelerine yarıyor. Bu gerçeği gören ülkeler, işte bu yeni duruma göre pozisyon alıyorlar. 

Devrimci cumhuriyet

Türkiye de bu gerçeğe göre konumlanmalıdır. Türkiye’nin çok taraflı politika izleme şansı bugün düne göre daha fazladır, yarın bugüne göre çok daha fazla olacaktır. 

Bu durum, Türk siyasetine de yansıyacak: Yarın BOP eşbaşkanlarının, Atlantikçilerin, NATO’cuların, Amerikancıların, katıksız Batıcıların, neoliberalizme bağlananların değil; bağımsızlıkçıların, antiemperyalistlerin, kamucularındır… 

Tansu Çiller’in ifadesiyle “son sosyalist devleti yıktık” diyerep kutladıkları, Abdullah Gül’ün ifadesiyle “devletin içindeki Sovyetler Birliği çöküyor” dedikleri, kısacası Menderes’ten Demirel-Özal’a, Çiller’den Erdoğan’a, elbirliğiyle Atlantik’te batırdıkları cumhuriyetimizi yarın “devrimci bir cumhuriyet” olarak yeniden kurmanın arifesindeyiz aslında bugünlerde… 

Cumhuriyetçiler, işte bu bilinçle dün “Cumhuriyetçiler Kurultayı”nı yaptılar Ankara’da. Şimdi sıra bunu bir kuvvete dönüştürmekte… 

Adım adım… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Mayıs 2025

, , , , ,

1 Yorum

Putin Münih’e döndü

61. Münih Güvenlik Konferansı 14 Şubat’ta başlıyor. Öncesinde “Münih Güvenlik Raporu 2025” yayınlandı. 151 sayfalık raporun başlığı “Çok Kutupluluk”.

Önemli saptamalar içeren raporu ana hatlarıyla incelemeye çalışalım:

1. ABD liderliğindeki tek kutupluluk bitti

Raporun en önemli saptaması şu: “Dünya, ABD liderliğindeki tek kutupluluktan çok kutupluluğa doğru kayıyor.” Rapor bu süreci “gerilim ve belirsizliklerin arttığı bir dönem” olarak değerlendiriyor.

Kuşkusuz bu saptama özelikle Asyalılar için yeni bir şey ifade etmiyor. Çünkü Çin’den Rusya’ya, İran’dan Hindistan’a pek çok Asya ülkesi, uzunca bir süredir zaten “çok kutupluluk” döneminin başladığına işaret ediyordu. Hatta bu gerçeğin çeşitli Avrupalı siyasetçiler tarafından da dile getirildiği biliniyor. 

Yine de Atlantik dünyasının Davos gibi önemli organizasyonlarından biri olan Münih Güvenlik Konferansı’nda bu gerçeğin artık dile getirilmek zorunda kalması iki kere önemlidir. İkincisini yazının sonunda söyleyeceğim.

2. ABD-Çin rekabetinin geleceği

Raporda dikkati çeken ikinci konu ABD-Çin rekabetine dair görüştür. Münih Güvenlik Raporu, “Geleceğin, ABD-Çin rekabetinin hakimiyetinde mi yoksa daha geniş bir çok kutuplu sisteme mi evrileceği belirsiz” diyor. 

Evet, çok kutuplu bir dünya inşa oluyor ama bu zamanla iki kutba dönüşür mü? Amerikan Hegemonyası’nın Sonu (Kırmızı Kedi Yayınevi, 1. Baskı Mart 2019, 8. Baskı Nisan 2020) isimli kitabımda dünyanın beş merkezli bir sisteme doğru evrildiğine işaret etmiştim. O merkezler ABD, Çin, AB, Rusya ve Hindistan’dı. Kuşkusuz kitaplarımda ve yazılarımda, ABD’nin süreci götürme biçiminin bu beş merkezi, iki kutba zorlayabileceğini de belirtiyorum. 

Emperyalist ABD’nin küresel liderlik için daha sert yöntemler seçmesi, Çin merkezli bir ülkeler grubu oluşumunu kaçınılmaz kılabilir.

3. ABD’nin rolü

Raporda “ABD’nin küresel liderlik rolünden çekilmesinin savaş ve barış konularının ötesinde sonuçlar doğuracağı” belirtiliyor ve “ABD olmadan, insanlığın karşı karşıya olduğu birçok ciddi tehdidin bazılarıyla mücadele edebilmenin hayal olduğu” savunuluyor. 

Bu daha çok güvenliğini tamamen ABD’ye devretmiş Atlantikçi Avrupa kanadının görüşünü yansıtıyor. Oysa bugün ABD Avrupa açısından bile sorun çözücü değil, bizzat sorunun kaynağı durumundadır. Örneğin ABD’nin “Avrupa-Rusya” bağını koparmak üzere Avrasyacılığa karşı izlediği çizgi Avrupa ekonomilerini felç etmiş durumda.

4. Liberalizm zayıflıyor

Münih Güvenlik Raporu’nun dikkat çeken saptamalarından biri de şu: “Çok kutupluluk sadece yükselen güçlerin artan etkisinde değil, aynı zamanda liberal değerlerin hem uluslar içinde hem de küresel sistem genelinde hakimiyetini kaybetmesiyle ideolojik bölünmelerin genişlemesinde de kendini gösteriyor.”

Amerikan liberalizminin küresel ölçekte zayıflamaya başladığı ortada. Atlantik’in ideolojik aygıtları bu erozyona “liberalizm zayıflarsa aşırı sağcılık, ırkçılık hortlar” iddiasıyla engel olmaya çalışıyor. 

Oysa Avrupa’nın şikayet ettiği aşırı sağcılık da liberalizm ve serbest piyasacılık zeminindedir. Asıl mesele ise kamuculuktur. Dünya özellikle Covid-19 pandemisiyle birlikte kamuculuğun önemini bir kez daha görmeye başladı, çünkü liberalizm büyük insanlık sorunlarında yetersizdi. 

5. Trump Atlantik’i zayıflatır

Münih Güvenlik Konferansı’nın raporu, Donald Trump’ın ikinci ABD başkanlığı döneminin çok kutupluluk sürecini hızlandıracağını düşünüyor. 

Trump’ın “küresel işbirliğinden ziyade ABD çıkarlarına öncelik veren yaklaşımının, özellikle Avrupa’daki ittifakları zorlayacağı” savunuluyor. 

Doğru. Trump’ın AB ülkelerine yaptırımları, ek vergileri ve AB toprağı durumundaki Grönland’ı zorla satın almak istemesi ABD-AB ittifakını zorluyor.

Raporda ayrıca “Trump’ın mevcut uluslararası düzeni elverişsiz olarak gördüğü ve muhtemelen ABD çıkarlarına ve Çin’in çevrelenmesine öncelik vereceği, bunun da müttefiklerle ilişkileri zorlayacağı” değerlendiriliyor. 

Bu önemli. ABD’nin Çin‘le mücadeleyi ele alış biçiminden etkilenecek ülkeler AB ve Hindistan’dır. Washington’un tutumu bu iki müttefiki ile olan bağını zayıflatabilir.

6. ABD istikrar çıpası değil

Raporun en dikkat çeken saptamalarından biri de şu: “ABD artık bir istikrar çıpası değil, aksine korunulması gereken bir risk.”

Raporu yazanlar bu sonuca Trump’ın Grönland, Panama ve Gazze politikalarından hareketle ulaşmış durumdalar. Elbette ABD’yi dünya için sakınılması gereken bir risk olarak ortaya koyan başka bir çok politikası var.

Putin’in Münih konuşması Genelkurmay’ın sitesinde

151 sayfalık raporu bu ölçekte bir makalede inceleyebilmek elbette mümkün değil ama ana hatlarına dikkat çekmeye çalıştım.

Gelelim yukarıda “Münih Güvenlik Konferansı’nda çok kutupluluk gerçeğinin artık dile getirilmek zorunda kalması iki kere önemlidir” dememe…

Evet, konunun ikinci önemi şurada. Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin’in 2007 yılında Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma bir milattı. Putin “Tek kutuplu dünyanın artık kabul edilemeyeceğini ve ABD’nin tek güç olamayacağını” ilan ederek, kimi Atlantikçilerin ifadesiyle “batı düzeninde ilk kırılmayı” başlatmıştı.

Konunun Türkiye’yi ilgilendiren kısmı ise şuydu: Genelkurmay Başkanlığı, Putin’in Münih’te yaptığı o konuşmanın tam metnini internet sitesinden yayınlamıştı. 

Sonuç olarak 2007’de “tek kutupluluk bitti, çok kutupluluk başladı” diyerek Münih’te Atlantik dünyasına seslenen Putin, Münih Güvenlik Konferansı’nın “Çok Kutupluluk” başlıklı 2025 yılı raporuyla yeniden Münih’e dönmüş oldu!

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
11 Şubat 2025

, , , , ,

Yorum bırakın

Amerikan kâbusu: Dolarsızlaşma

ABD Başkanı Donald Trump, BRICS ülkelerini tehdit ederek, “Dolara karşı yeni bir para birimi yaratmanız ya da doların yerini alacak bir para birimini desteklemeniz halinde, size yüzde 100 vergi uygulayacağım” dedi.

BRICS’in gündeminde yeni bir para birimi yaratma konusu (henüz) yok, BRICS üç ayaklı bir para politikası belirlemiş durumda: 

1) Ulusal paraların rolünün artırılması.

2) Ortak ödeme sisteminin oluşturulması.

3) BRICS Yeni Kalkınma Bankası rezervlerinin geliştirilmesi. 

Yani BRICS ülkeleri, esas olarak ticarette ulusal paraların kullanılmasınının artırılmasına odaklanmış durumda. İşte bu bile ABD finans kapitalinin ürkmesine yetiyor. Çünkü:

Doların saltanatı

Amerikan hegemonyası, iki temel sütuna dayanıyor: Askeri güç ve dolar gücü. 

ABD, II. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru 1944’te, Bretton Woods anlaşması ile Avrupalılara doları altına bağlı tek para birimi olarak kabul ettirdi. Böylece hem yeni bir finans sistemi kurmuş oldu hem de o finans sistemi üzerinden kendi egemenliğinde bir “kapitalist Batı dünyası” inşa etti. 

Emperyalist ABD güçlendikçe, doların altına bağlı olmasını da devreden çıkardı. Böylece ABD açısından dolar, sadece kağıt maliyeti olan bir konuya dönüştü. Bu ABD’ye borçlanma sorunu yaşamadan istediği kadar dolar basabilme ve istediği kadar ithalat yapabilme ve bu yolla da içeride refah sağlama olanağı sağladı. Daha önemlisi de ABD bu avantajıyla dünyanın dört bir tarafında üs kurabildi, asker bulundurabildi, savaş gemisi dolaştırabildi. 

Tek para sistemi yıkılıyor

Ancak ABD’nin Irak ve Afganistan işgallerinin başarıszlığı ile onu izleyen kapitalizmin 2008 krizi, bu “dolar saltanatına” dayanan “Amerikan rüyasını”nın sonunu getirmeye başladı. O tarihten bu yana ABD’nin hegemonyası zayıflayarak azalıyor.

Artık “tek para, tek sistem, tek egemen” esaslı dünya yerine,  “çok para birimli, çok kutuplu/merkezli” dünya var.

Doların hem rezerv para olma oranı hem de ticaretteki kullanılma oranı azalıyor. Doları zayıflatan bu sürecin ana motoru ise BRICS’tir. Çünkü:

1) BRICS ülkeleri hızla büyüyor; BRICS ve BRICS+ ülkelerinin küresel ekonomideki payı yüzde 30’u geçmiş durumda.

2) BRICS ülkeleri kendi aralarındaki ticareti ulusal paralarıyla yapmaya başladı ve bu oran her yıl artıyor.

3) BRICS ülkeleri rezervlerindeki dolar oranını düşürmeye başladı. 

4) BRICS ülkeleri, ticaret yaptıkları Küresel Güney ülkeleriyle de ulusal paralara dayanan bir ticareti öncelik haline getirmeye başladı. 

Vergi sopası işe yaramayacak

Uluslararası ticarette ulusal paraların kullanılma eğiliminin artışı, hele de petrol ve doğalgaz ticaretinde dolar dışı paraların kullanımının artmaya başlaması, Amerikan kapitalizmi için büyük tehlike anlamına geliyor.

Örneğin ABD Hazine Bakanlığı’nın eski müsteşarlarından Monica Crowley,          “Suudi Arabistan gibi OPEC ülkelerinin de başka para birimlerinde petrol satmaya karar vermesi, ABD ekonomik sisteminin çökmesi ve büyük bir felaket anlamına gelir” (AA, 6.4.2023) diyordu.

İşte Donald Trump, “ABD ekonomik sisteminin çökmesini” önlemek için BRCIS ülkelerine “vergi sopası” sallamaya çalışıyor. 

Peki işe yarar mı? Yaramayacak. Trump ilk başkanlık döneminde işe yarayacağını hesaplayarak Çin’e ticaret savaşı açmıştı; tamam Çin bundan zarar gördü ama ABD de hasar aldı.

350 milyonluk ABD pazarı elbette alım gücünün yüksekliği nedeniyle önemli ama BRICS dünyası çok daha büyük bir pazar ve üstelik alım gücü yükselen bir pazar… 

Kısacası sonuç değişmeyecek: “Amerikan rüyası” dedikleri, gerçekte doların küresel saltanatının ABD’ye sağladığı avantajlardı. Trump’ın önünü kesemeyeceği dolarsızlaşma eğilimi ile “Amerikan rüyası”nın yerini “Amerikan kâbusu” alacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Şubat 2025

, , , ,

Yorum bırakın

Küresel güç mücadelesi açısından Suriye

Suriye’de Beşar Esad yönetiminin yıkılması sorunu, aynı zamanda küresel güç mücadelesinin bir parçasıdır. O perspektiften bakıldığında, elbette Esad’ın yıkılması Küresel Güney cephesi açısından bir yenilgidir. 

Ancak bu yenilgi üzerinden “liberal kapitalizmin” ve Atlantik’in zaferi bağlamında, tıpkı 90’larda olduğu gibi bir “tarihin sonu” okuması yapmak elbette doğru değildir. Zira küresel güç mücadelesi inişli çıkışlıdır, düz bir doğru şeklinde ilerlemez.

Atlantik cephesinin ideologları ve propaganda makineleri, Esad’ın yenilgisini dar anlamda Rusya-İran cephesine, geniş anlamda Çin’in inisiyatifinde gelişen Küresel Güney cephesine bir hezimet olarak yazmaya çalışmaktadır ama bu hem tarihin kısa bir anı hem de asıl görüntünün içinde bir kesitten ibarettir.

Doğru, Suriye cephesinde bir yenilgi yaşanmıştır ama mücadele Batı Asya’da, Güney Amerika’da, Afrika’da, Asya’da sürmektedir; ve Küresel Güneycilik hâlâ hamle üstünlüğüne sahip olan taraftır.

Küresel Güneycilik

Meseleye güneyden baktığı halde “kesin yenilgi” görenler ise Küresel Güneyciliği eski blok siyasetiyle karıştırmaktadır. “Hani Çin nerede?” diye soranlar, Küresel Güneyciliği ya da çok kutupluluğu, blok siyasetinde olduğu gibi, herkesin birinin arkasına dizilmesi şeklinde algılamaktadır. Oysa çok kutupluluk özü itibariyle hegemonyacılıkla mücadeledir; yeni bir hegemonun arkasında bloklaşmak değildir. 

Dolayısıyla sorun çıkan her yere asker göndermek, soruna çatışma riski alarak doğrudan müdahil olmak Küresel Güneycilik değildir. Küresel Güneycilik, Atlantik’in hegemonyasını kırarak, gelişmekte olan ülkelere alan açma işidir. Üstelik “büyük savaş”sız çözüm gereği ağır ileleyecek bir süreçtir. Haliyle inişli çıkışlı olacaktır. Zira Atlantik de kendi düzenini tamamen yitirmemek için hamleler yapacaktır.

Atlantik cephesinin durumu

İşte Suriye’de olan budur; Atlantik kuvvetleri, el birliğiyle, vekillerinin toplamıyla bir hamle yaptı. Öyle olduğu için de karşıt görünümlüler fiilen aynı cephede buluşabildi. 

ABD için Suriye cephesi, küresel düzlemde Rusya’yla, bölgesel düzlemde İran’la mücadele edilecek sahadır. O sahada stratejik hedef Suriye’nin kuzeyinde bir PKK devleti kurmaktır; yolu Esad’ı yıkmaktır.

İsrail için Suriye cephesi, bölgesel düzlemde İran’la mücadele edilecek ve direniş eksenini kıracak sahadır. Tel Aviv bu nedenle güvenliği açısından müttefiki gördüğü PKK devletini istemekte ve Suriye’nin güneyinden parça koparmayı amaçlamaktadır.

Durumu en karışık olan ise Türkiye’dir; çünkü Türkiye’nin ulusal çıkarları ile Türkiye’yi yönetenlerin siyasi çıkarları çelişmektedir. O nedenle neden-sonuç bağlamında açmazlar yaşanmaktadır; hem PKK devletine karşı çıkıp hem de Esad’ı yıkmaya çalışmak gibi, hem İsrail’e karşı olup hem de İsrail’in Esad ve İran karşıtlığıyla fiilen uyumlu olmak gibi… 

Sonuçta ABD, İsrail ve Türkiye Esad’ı yıkmakta ortak; Esad’ın yıkılmasının doğurduğu iki sonuçtan “HTŞ devletine” bakışta ortak, “PKK/PYD devletine” bakışta karşıttır. Washington’un yeni uğraşı, işte bu karşıtlığı uyumlulaştırmaktır.

13 yıl direnebilmek

Bitirirken önemle belirteyim: Baas ve Esad’ın 13 yıl boyunca Atlantik saldırganlığına karşı direnebilmesi, petrolü ve doğalgazı olmayan bir ülkenin 13 yıl boyunca ambargoyla mücadele edebilmesi, dünyanın dört bir tarafından terörist akınına uğrayan bir ülkenin 13 yıl boyunca terörle mücadeleyi sürdürebilmesi hiç kolay değildir.

Üstelik bu 13 yıl boyunca Atlantik cephesi silahtan ideolojik aygıtlara, psikolojik savaştan sabotajlara kadar pek çok aracı kullanmışken… 

Ve evet, Esad’ın 13 yıl direnebilmesi de çok kutupluluğun, Küresel Güneyciliğin etkisiyledir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Aralık 2024

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Gelecek Paktı ve yeni düzen

BM Genel Kurulu öncesinde düzenlenen “Geleceğin Zirvesi”nde, 143 üyenin evet oyuyla “Gelecek Paktı” kabul edildi. Nedir Gelecek Paktı peki?

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres‘in şu açıklaması yanıta işaret ediyor: “Geleceğin Zirvesi bize az önce kabul edilen bir pakt ortaya çıkardı. Bu pakt sadece acil krizlere çözüm bulma vaadimizi değil, aynı zamanda sürdürülebilir, adil ve barışçıl bir küresel düzen için temel atma vaadimizi de temsil ediyor.” (AA, 22.9.2024).

Böylece Gelecek Paktı ile yeni bir küresel düzen için temel atılmış oluyor. Nasıl bir küresel düzen peki? Sürdürülebilir, adil ve barışçıl. Çünkü mevcut 1945 düzeni artık ihtiyacı karşılamıyor. 

21 Eylül’de Cumhuriyet’te “BM Güvenlik Konseyi’nde reform” başlığıyla ele aldım: “Çok kutupluluk BM Güvenlik Konseyi’nde reformu zorunlu hale getirdi, buradan dönüş yok. Artık mesele bunun nasıl olacağı ve kimleri kapsayacağı. Asıl mücadele de burada yürüyecek.”

İşte o mücadele başladı. 143 üyenin evet oyuyla Gelecek Paktı’nın kabul edildiği müzakerelerde, “BM Güvenlik Konseyi reformu” konusunda bir anlaşma sağlanamadıysa da (AA, 22.9.2024) konu artık gündemdedir. 

Mevcut düzeni kimler istiyor?

Mevcut düzeni ABD ile müttefikleri İngiltere ve İsrail istiyor. Çünkü mevcut düzendeki ABD’nin “keyfi vetosundan” en çok İsrail yararlanıyor. Avrupa devletlerinin bir bölümü bile, özellikle AB’yi “stratejik özerk” yapmak isteyenler de mevcut düzenin değişmesi gerektiğini savunuyor. 

Böyle olduğu için de ABD olası bir değişimi kontrolünde tutmaya, kendi konumunu korumaya çalışıyor. İşte ABD’nin “BM Güvenlik Konseyi genişlesin ama yeni üyelerin veto hakkı olmasın” yaklaşımı bu nedenledir.

Evet, Avrupa’nın ABD’den stratejik özerk olunması gerektiğini savunan ülkeleri de mevcut düzenin değişmesi gerektiğini savunuyor. Bunların başında da Fransa geliyor. 

Fransa’dan yeni düzen çağrısı

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron mevcut düzenin “eksik ve adaletsiz” olduğunu savunarak, yeni bir düzenin inşa edilmesi gerektiğini savundu ve bu yönde çağrı yaptı.

Macron’un iki temel mesajı var: 

– “Avrupa’nın ne tam olarak AB ne de kararlı bir şekilde NATO olmadığı gerçeği hesaba katılmalı. Yeni bir Avrupa örgütlenmesi düşünülmeli.” (Nitekim Paris bu nedenle Avrupa Siyasal Topluluğu’nun inşasını savunuyor.)

– “Yüksek nüfuslu birçok ülke yeterince temsil hakkına sahip olmadığından, uluslararası sistem eksik ve adaletsizdir. Bu nedenle yeni uluslararası düzen inşa edilmeli.” (AA, 23.9.2024)

BM’nin merkezi koordinasyon rolü

Görüldüğü gibi yeni düzen ihtiyacı, artık kaçınılmazdır. Çünkü çok kutupluluk şartlarında, çok kutupluluğa uygun düzen gerekmektedir.  Çünkü ekonomik ve siyasal ağırlığı artan Küresel Güney’in ağırlığına orantılı temsiliyeti şarttır. 

Gelecek Paktı ile birlikte konu artık BM’nin de gündemindir. Dahası BM Küresel Güney ülkelerinin de savunduğu gibi, bu dönüşümün merkezinde olacaktır. 

Geleceğin Zirvesi’nde konuşan Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Verşinin o role şu sözlerle işaret etmektedir: “BM’nin çok kutuplu dünyamızda, küresel meydan okumalara BM Genel Kurulu düzeyinde yanıt bulma yolunda örgüte üye ülkelerin pozisyonlarını yaklaştırarak merkezi bir koordinasyon rolü oynaması gerektiğine inanıyoruz.” (Sputnik, 23.9.2024)

Sonuç olarak, küresel büyük dönüşüm başladı, savaşsız dönüşüm için ağır, kontrollü ve dengeli ilerliyor. 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk Gazetesi
24.9.2024

, , , ,

1 Yorum

Çok kutupluluk neye yarar?

Türkiye’nin BRICS üyeliği başvurusu karşısında soruyorlar: “Çok kutupluluk neye yarar?”

Bu soru, nesnel olarak soranın hem Türkiye’nin BRICS üyeliğine karşı olduğuna hem de eski tek kutuplu dünyayı yeğ tuttuğuna işaret ediyor.

Bu nedenle ”çok kutupluluk neye yarar” sorusunu yanıtlamaya tek kutupluluk ile somut farkından başlayalım:

Çok kutupluluk “tek kutuplu ABD’yi” sınırladı

Buradan hareketle soruya ilk yanıtı şöyle verelim: SSCB’nin dağılmasının ardından emperyalist ABD’nin tek kutup haline gelmesinden daha kötü değildir çok kutupluluk… 

1990’larda ve 2000’lerde çok kutupluluk olsaydı, ABD bu kadar rahat Irak ve Afganistan’ı işgal edemeyecek, Yugoslavya’yı bu kadar kolay parçalayamayacaktı. 

2010’larda hegemonyasının zayıflaması ve çok kutupluluğun başlaması, ABD’nin Irak ve Afganistan’a girebildiği ölçekte Suriye’ye girememesine, Yugoslavya’yı parçaladığı gibi Libya’yı parçalayamamasına neden oldu. 

Elbette Suriye’yi de Libya’yı da büyük oranda tahrip etti ama çok kutupluluğun başlaması tahribatı sınırlı tuttu. Somutlarsak, Rusya sahaya girdi ve ABD Esad yönetimini yıkamadı!

Çok kutupluluk inşa oldukça ve sağlamlaştıkça, ABD’nin elinin kolunun daha da sınırlanabileceğini göreceğiz.

Çok kutupluluk İsrail’i soykırımla yargılıyor

Çok kutupluluğa itiraz edenlerin bazıları, İsrail’in Gazze’de soykırımına işaret ederek kendilerine haklılık zemini oluşturmaya çalışıyorlar. “İsrail Gazze’de katliam yaptığına ve çok kutupluluk bunu önleyemediğine göre, demek ki bir yararı yok” diyorlar özetle… 

Elbette çok kutupluluk bir süreç ve daha başındayız. ABD hâlâ dünyanın açık ara en büyük askeri gücü ve engelleyebilmek bugünden yarına hemen olmaz, olamaz… 

Ama çok kutupluluk başlamamış olsaydı, ABD bugün Netanyahu’yu barışa zorlamaya bile çalışmazdı. 

Çok kutupluluğun bu konudaki somut yararına gelirsek… Çok kutupluluk inşa olmaya başlamasa, Güney Afrika İsrail’i soykırımla suçlayarak Uluslararası Adalet Divanı’na dava açamazdı. Divan’ın, ABD’nin tüm tehditlerine rağmen davayı kabul edebilmesi, çok kutupluluk sayesindedir. Güney Afrika, sonucu İsrail’i savaş yenilgisi kadar etkileyecek bu davayı elbette üyesi olduğu BRICS’in desteğiyle yürütüyor.

Çok kutupluluk BOP’u durdurdu, doları zayıflatıyor

Çok kutupluluk olmasa, ABD Büyük Ortadoğu Projesi’ni ilerletecek, belirlediği 22 ülkenin sınırlarını ya da rejimlerini değiştirecekti.

Çok kutupluluk olmasa, ABD Afganistan’dan çekilmeyecekti.

Çok kutupluluk olmasa, ABD Irak’tan çekilmeyecekti. (Irak, kalan 2500 ABD askerini de göndermeye çalışıyor ve Washington ile müzakere ediyor. Açıklanan son anlaşmaya göre yarısı 2025’te, yarısı da 2026’da gönderilmiş olacak.)

Çok kutupluluk olmasa, Nijer ABD askerlerini kovamayacaktı.

Çok kutupluluk olmasa, Afrika ülkeleri Fransa’yı topraklarından atamayacaktı.

Çok kutupluluk olmasa, ABD dolarının dünyada rezerv olma oranı düşmeyecekti. 1999 yılında rezervlerdeki dolar oranı yüzde 71 iken geçen yıl bu oran yüzde 58’e geriledi. Doların rezerv olma oranının düşmesi, ikili ticaretlerde dolar yerine ulusal paraların kullanılmaya başlaması, doların saltanatını sallamaya başladı… Doların saltanatının sallanması, ulusal ekonomilerin çıkarınadır.

Çok kutupluluk, çok taraflılık sağladı

Tek kutupluluk, tek kutup olan ülkenin istediğini kolayca yapabilmesi, istediği ülkeyi işgal edip isteği ülkeyi parçalayabilmesidir. 

Çok kutuplu sistemde ise her kutup diğer kutuplarca sınırlanır ve dengelenir; bu da diğer ülkelerin elini rahatlatır. 

Çok kutupluluk, ülkelere çok taraflı hareket edebilme olanağı sağlar, daha geniş manevra alanı oluşturur.

Çok kutupluluğun inşasının daha başındayız, o nedenle “neden tüm problemleri çözemiyor” diyemeyiz; problemler sosyal ve siyasal yasalar gereği birden değil hafifleyerek, azalarak çözülecektir. “Çok kutupluluk neye yarar” sorusu, henüz ikinci katı çıkmakta olan inşaata bakıp, “ama onuncu katından deniz görünmüyor” demeye benziyor. Halbuki denizin kokusu birinci kata kadar geliyor bile!

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
11 Eylül 2024

, ,

2 Yorum

Afrika kutbu

Avrupa ile Kuzey Amerika’nın 500 yıllık üstünlüğünün nedenlerinden biri Güney Amerika, Afrika ve Asya’yı sömürmesiydi. Bu üç coğrafyanın sadece altınını, gümüşünü, baharatını değil, insanını da köleleştirerek sömürdüler; kapitallerini büyüttüler. 

Ulusal kurtuluş ve devrimler çağı, geçen yüzyılda sosyalizm dalgasının da yükselmesiyle Afrika ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmasını sağladı. Yine de “Beyaz Efendi” kara kıtanın bazı ülkelerini çeşitli yollarla daha alt seviyede sömürebilmeyi sürdürdü. 

2000’lerde ise Afrika açısından yeni bir süreç başladı. İkinci dalga diyebileceğimiz bu süreçte, Afrika ülkeleri kalan sömürü ilişkilerini de temizlemeye koyuldu. Sıra sıra ABD’yi, İngiltere’yi, Fransa’yı sırtlarından atıyorlar… 

Modernleşmeyi ilerletmek

2000 yılı, Afrika açısından diplomaside de önemli bir yıldı: “Çin-Afrika İşbirliği Forumu” başladı.

Şu anda dokuzuncusu düzenlenen forum, hem Çin’in hem de Afrika ülkelerinin uluslararası ilişkilerde en değer verdiği işbirliği modelinin başında geliyor. Üç yılda bir düzenlenen forumun bu yılki teması “modernleşmeyi ilerletmek”, önemli gündem başlıklarından biri ise “barış ve güvenlik.”

Afrika’nın kendi barış gücünü oluşturması, güvenlik alanındaki meydan okumalara ortak çözüm bulunması, dünyanın barış içinde gelişiminin hızlandırılması, bu yılki Çin-Afrika İşbirliği Forumu’nun hedefleri… 

Afrika’nın 2063 acendası

Bir önceki forumda, Çin ve Afrika “2035 vizyonu” belirlemişti. Sekiz alanda yapılacak işbirliği Afrika Birliği’nin “2063 acendası”ndaki temel hedefi gerçekleştirmek içindi. O hedef, Afrika Birliği Örgütü’nün kuruluşunun 100. yılında, 2063’te, Afrika’nın ”küresel bir güç merkezi” olmasıdır.

Aslında Afrika küresel bir güç merkezi olmaya da başladı. Afrikalı liderlerin Rusya-Ukrayna savaşında arabuluculuğa soyunması ve Moskova ile Kiev’e barış planı sunması, Güney Afrika’nın İsrail soykırımına karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda dava açarak siyasi liderlik üstlenmesi, “yükselen Afrika”nın göstergeleridir.

Nitekim Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Jinping, Afrika Birliği Komisyonu Başkanı Musa Faki Muhammed ile yaptığı görüşmede Afrika’yı “dünyanın önemli bir kutbu” olarak nitelemiştir.

53 Afrika ülkesi, işte bu hedefi hızlandırmak üzere “kalkınma için Çin’le işbirliği” modelini Pekin’deki forumda daha da geliştirmeye çalışıyor. 

ABD’nin kara propagandası

ABD, Çin ile Afrika’nın bu işbirliğinden en rahatsız ülke. O nedenle elindeki tüm medya gücüyle uzunca bir süredir kara propaganda yapıyor, Çin’in Afrika’yı sömürdüğünü, borç tuzağına düşürdüğünü vb iddia ediyor. 

Elbette Atlantik’in iddiaları yalan; Çin’in 2000-2023 arasında Afrika ülkelerine verdiği toplam 180 milyar dolarlık kredinin şartları Dünya Bankası ve IMF’nin kredilerinden çok daha uygun. Dahası Çin’in yatırımları ile Afrika ülkeleri büyük kazanımlar elde ediyorlar. Ve Afrika için Çin çok önemli bir pazar. Bu Afrika’nın Çin’e artan ihracat verilerinden de görülüyor. Özetle Afrika ülkelerinin ekonomilerinin büyüdüğü ve siyasi etkilerinin arttığı ortada.

Kaldı ki Atlantik medyasının söylediği gibi ortada bir borç tuzağı ve yeni tip sömürü ilişkisi olsa, Afrika ülkeleri Çin’le işbirliğini bu denli önemsiyorlar olmazdı zaten! Baksanıza, 54 Afrika ülkesinin 53’ü, devlet ve hükümet başkanları ile dışişleri bakanları olarak forumda yer alıyorlar.

Çin’in “5 hayır” ilkesi

Çünkü Çin, yıllardır sömüren Batı’dan farklı olarak, Afrika’yla ilişkisini “5 hayır” ilkesine dayandırıyor. 1) Afrika ülkelerinin içişlerine karışmama, 2) tercih ettiği kalkınma yoluna müdahale etmeme, 3) dışarıdan irade dayatmama, 4) yardımları siyasi şartlara bağlamama, 5) yatırım ve finans işlerinde bencil kazanç arayışında olmama.

İşte bu ilkeler, Batı’nın tüm propagandasına rağmen Afrika’nın Çin’le kazan-kazan ilişkisini sürdürmesinin zeminini oluştuyor.

Sonuç olarak çok kutuplu bir dünya kuruluyor ve Afrika da o dünyada bir kutba dönüşüyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Eylül 2024

, ,

1 Yorum

AKP’ye göre BRICS: Jeopolitik dengeleyici

Batı merkezli bakış açısına göre çok kutupluluk, Güney’in (ya da Doğu’nun) Batı’nın karşısına bir kutup çıkarmasıdır. Haliyle “liberal kapitalist dünya” bu yaklaşımıyla çok kutupluluğu “bloklaşma” olarak yorumlamaktadır.

Oysa çok kutupluluk bloklaşma değildir, uluslararası sistemi demokratikleştirme çabasıdır; uluslararası sorunlarda “küçük devletler”in de etkili olabilmesinin yoludur. BRICS üyesi Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail’e karşı soykırım davasına liderlik edebilmesi örneğinde olduğu gibi… 

Küresel ekonomiyi demokratikleştirmek

Nasıl ki çok kutupluluk uluslararası sistemi demokratikleştirme yolu ve çabası ise BRICS de küresel ekonomiyi demokratikleştirmenin kurumlaşmasıdır. Ama bununla sınırlı değil…

Çin’in BRICS’i “yeni tip çok taraflı işbirliği mekanizması” diye tarif etmesi bundandır. 

Çünkü kurallarını emperyalist ABD’nin yazdığı “kurallı düzen” artık işlememektedir: ABD kendi yazdığı kuralların bazılarını, bugünkü çıkarları gereği uygulamamaktadır. Bu da düzensizliğe ya da tek yönlü düzene yol açmaktadır: ABD’nin ticaret savaşı açması, pek çok ülkeye yaptırım uygulaması, uluslararası hukuka aykırı olarak devletlerin merkez bankası rezervlerine el koyması, savaş hukukuna bile aykırı olarak işgal ettiği ülkelerin petrolünü, buğdayını çalması vb.

Emperyalist eşkiyalığa karşı BRICS

İşte BRICS bu “emperyalist eşkiyalığın” karşısında demokratik ve eşit ekonomik ilişkiler kurulabilmesinin mekanizmasıdır.

BRICS’in büyük ilgi görüyor olması bu nedenledir. ABD’nin antidemokratik uygulamaları arttıkça BRICS bir çekim merkezine dönüşmektedir. 5 üyeli BRICS bu nedenle geçen yıl 10 üyeli bir yapıya dönüştü. Şu anda 30’dan fazla ülke çok kutupluluğun en önemli aracı görülen bu platforma ilgi göstermektedir. Bu nedenle bir süredir BRICS+ formatlı toplantılar da yapılmaktadır. (Kremlin sözcüsü Peskov, yeni formatlar üzerinde de çalışıldığını söyledi.)

BRICS’e ilgi gösteren ülkelerden biri de Türkiye’dir. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, BRICS toplantısı için Rusya’da bulunan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı kabulünde söylediği şu sözlerle Türkiye’nin üyelik isteğini bir nevi resmileşleştirmiştir: “Türkiye’nin BRICS çalışmalarına gösterdiği ilgiyi memnuniyetle karşılıyoruz ve bu birliğe üye ülkelerle birlikte olma arzusunu kesinlikle mümkün olan her şekilde destekleyeceğiz.”

Nitekim Fidan da “kurallara dayalı sistem olarak adlandırılan düzenin dengeli ve hızlı çözüm sunmada yetersiz kaldığını” savunarak “BRICS ile işbirliğimize değer veriyoruz. BRICS içindeki çeşitliliğin kalkınma ve istikrarı artırmak için önemli bir araç olduğuna inanıyoruz” dedi.

Zihin bulanıklığı

Ancak AKP’de genel olarak BRICS hâlâ stratejik bir kurum olarak görülmemektedir. AKP Batı’yla ilişkilerinde BRICS’ten taktik “jeopolitik dengeleyici” olarak yararlanmak istemektedir.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan BRICS’i, “çok taraflılık” uygulamasında değerlendirilecek bir araç olarak görürken, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek için BRICS, “yeni Kalkınma Bankası’nın fonlarından yararlanmak” için ilgi gösterilecek adrestir. Cumhurbaşkanı Erdoğan için ise BRICS, ABD ile pazarlıkta kullanılacak bir karttır.

Türkiye’yi yükselen Asya’da parlak bir yıldıza dönüştürmek, kuşkusuz “neo-Abdülhamitçi”liğin ve neoliberalizmin neden olduğu bu zihniyet bulanıklığını aşabilmeye bağlıdır. Bu da öncelikle temel bir iç politika sorunudur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Haziran 2024

, , , , , , ,

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın