Posts Tagged İşçi Partisi

YIKILAMAYAN İKİKALE: İP ve FENERBAHÇE

Aziz Yıldırım, açık ara farkla yeniden Fenerbahçe’ye başkan seçildikten sonra durumu özetledi: “3 Temmuz’la hesaplaştık.”

Evet, Yıldırım 3 Temmuz’la hesaplaşmıştı ve kazanmıştı!

Neydi 3 Temmuz?

3 Temmuz, 10 yıldır Cumhuriyet kurumlarını, kalelerini teker teker ele geçiren AKP rejiminin spora da el atması ve Fenerbahçe’ye operasyon yapmasıydı.

3 Temmuz tertibi sonrasında yandaş kalemlerin Ergenekon-Fenerbahçe ilişkisi kurması bile, operasyonun ana hedefini gösteriyordu.

FENERBAHÇE CAMİASI TEK VÜCUT OLDU

Ancak Fenerbahçe kulübü, başkanıyla, yönetimiyle, kongre üyeleriyle, taraftarlarıyla tertibi doğru okudu ve doğru yerde mevzilendi. Fenerbahçeli tribünler her 34. dakikada, aslında 3 Temmuz’la hesaplaştı. Fenerbahçeli taraftarlar Gezi eylemlerine katılarak, aslında 3 Temmuz’la hesaplaştı.

Fenerbahçe, bir tertiple içeri alınan Aziz Yıldırım’ın arkasında sonuna kadar durdu ve nihayet geçen hafta sonu onu yeniden seçerek 3 Temmuz’la hesaplaşmayı kazandı!

Fenerbahçe’yi kutluyoruz.

ERDOĞAN, YILDIRIM’A YANIT PEŞİNDE

Aziz Yıldırım’ın “3 Temmuz’la hesaplaştık” dediği konuşmasındaki şu cümlenin altını özellikle çiziyoruz: “Fenerbahçe’nin neferleriyiz. Çocuklarımıza, bizden sonra geleceklere bu Fenerbahçe’yi, Cumhuriyet ilkeleri doğrultusunda teslim edeceğiz. Bunun dışında kimse bir şey beklemesin.”

İşte 3 Temmuz bu Cumhuriyet kararlılığıyla, Cumhuriyet karşıtlarının mücadelesiydi. Erdoğan’ın Fenerbahçe Kongresi sırasında Aziz Yıldırım’ın yaptığı konuşmaya Kızılcahamam Kampı’ndan yanıt yetiştirmesi ve “sen kendini çevre bakanı mı sanıyorsun” demesi, işte bu mücadelenin yansımasıdır.

İP, TERTİBİ TERSİNE ÇEVİRDİ

AKP’nin yıkamadığı kurumların başında İşçi Partisi gelmektedir. Genel Başkanı’ndan başlayarak en üst düzey yöneticilerine dalga dalga tertip düzenlenmiş fakat İşçi Partisi sendeleyeceğine, daha hızlı koşmuştur.

Artık soru şudur: Peki İşçi Partisi ve Fenerbahçe’nin gösterdiği bu kararlı direnişi, neden diğer kurumlar, örneğin TSK, örneğin CHP, örneğin Yargı, örneğin Medya gösteremedi!

Kuşkusuz pek çok neden sayabiliriz. Bunlardan biri de kurumların önderlerinin tutumudur.

YILDIRIM DİRENDİ, BÜYÜKANIT TESLİM OLDU

Açalım:

İşçi Partisi, başta Doğu Perinçek olmak üzere parti önderliği direndiği için daha sağlam direnebildi.

Fenerbahçe camiası, kulüp başkanı Aziz Yıldırım direndiği için dik durabildi.

Aynı kararlılığı örneğin Deniz Baykal gösteremedi ve ahlaksız bir kasete teslim oldu. Örneğin Yaşar Büyükanıt direnemedi. Hatta tertiplerin işini kolaylaştıran üst düzey komutanlar da oldu!

Sonuç olarak artık şu saptamayı yapabiliriz: Cumhuriyet’i yeniden inşa edecek kararlılık, işte bu anlayış farkından kaynaklanarak uygulanacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Kasım 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

TÜRKİYE NASIL SAVUNULACAK

Erdoğan, türbanın Cumhuriyet yıkıcılığının sembolü olarak Meclis’e girmesini, “Allah’ın emri” olarak açıklıyor.

Kuşkusuz AKP tepe yönetiminde, türbanın Kuran’da yer almadığını, Kuran’ın örtülmesini emrettiği bölgenin kadının saçlarının olmadığını, Kuran’ın kadından sadece “farj” bölgelerini “hımar” ile örtmesini emrettiğini mutlaka bilen vardır.

1 Kasım’da, yani hilafetin kaldırılmasına giden yolun en önemli virajı olan saltanatın kaldırıldığı günde, türbanı Meclis’e sokmayı “Allah’ın emri” saymak, sadece din istismarcılığının zirvesi değil, açıkça Cumhuriyetle hesaplaşmaktır!

Bugün türbanı Meclis’e “Allah’ın emri” diye sokanlar, yarın da “Allah’ın emri değil” diyerek milletin meclisinde kanun çıkarmayacak, “Allah’ın kanunları zaten var” diyecektir.

Yetinmeyecek, yarın da “madem türban Allah’ın emri, hepiniz takacaksınız” diyeceklerdir.

Meseleyi “kıyafet özgürlüğü” sananların bir kısmı, o gün geldiğinde türbanın “inanç özgürlüğü” değil, fakat “inanç baskısı” olduğunu anlayacaklardır!

O gün “yetmez ama evet” diyenler, “özgürlük” budalaları, “sahte demokrasi havarileri, bilcümle liberaller, sosyal demokratlar, sol maskeliler ise yine anlamayacak, hatta başka uçuk teoriler üreteceklerdir.

Sırf onlar uçukluk yapamasın bile diye, o günün gelmesini bugünden önleyecek tedbirler almalıyız. Peki ne?

CUMHURİYET KAN AĞLIYOR, KILIÇDAROĞLU ÇOK MUTLU!

Bakınız, Kemal Kılıçdaroğlu’nun türbanın Meclis’e Cumhuriyet yıkıcılığının sembolü olarak girmesi karşısından “bugün çok mutluyum” demesi, artık tüm Cumhuriyetçilerin daha radikal bir tedbire yönelmesini gerektiriyor.

Dün kısaca özetledik. 2006’da kapanmış bir konu olan türbanı, 2010’da Kemal Kılıçdaroğlu gündeme getirdi. Sadece türbanı değil, tarikatlara ve cemaatlere özgürlüğü, tekke ve zaviyelere yeniden açılma yolunu hep Kılıçdaroğlu ve ekibi açtı.

Ve nihayetinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, türban konusunda AKP’ye yardımcı olduğu için 29 Ekim resepsiyonunda kendisine teşekkür etti!

Kılıçdaroğlu’nun başında bulunduğu CHP’nin Cumhuriyet’i savunamayacağı, tersine Cumhuriyet yıkıcılarına yardımcı olacağı, anlamamak isteyenler için de artık çok nettir. Dün belirttik: Kılıçdaroğlu’nun Yeni CHP’si, AKP’nin silahıyla sürekli Cumhuriyet’e ateş ediyor!

Peki, ne yapılmalı?

ADIM ADIM YAPILACAKLAR

Artık daha net şekilde saptayalım:

1. Tüm Cumhuriyetçi CHP’liler, bu sahneye alet olmaktansa, Atatürk’ün programını uygulamayı hedef edinmiş İşçi Partisi’ne gelmelidir.

2. CHP’nin devrimci, Atatürkçü, ulusalcı, solcu milletvekilleri İşçi Partisi’ne geçmeli ve grup kurmalıdır! İlk geçen kahraman olacaktır!

3. Bu iki doğal ve mecburi akış, emin olun CHP’ye en büyük iyilik olacaktır. Zira İşçi Partisi’ne bu katılım, güçbirliğine burun kıvıran CHP yönetimini bu hayati ihtiyaca mecbur edecektir!

4. Meclis’te grup kurarak tüm Türkiye’de çekim merkezi haline gelecek bir İşçi Partisi, sadece kalan sürede Meclis’i AKP-PKK bölücü ortaklığına dar etmekle kalmayacak, aynı zamanda kritik seçimli 18 ayı de Cumhuriyet lehine değerlendirecektir!

5. Büyümüş ve güçlenmiş bir İşçi Partisi, arkasında Haziran eylemleri bulunan halk hareketini de hükümet olma hedefine yönlendirebilecektir.

6. Ve en sonunda, merkezinde İşçi Partisi’nin bulunduğu devrimci ve Cumhuriyetçi bir milli hükümet kurulabilecektir!

Karar sizin!

Siz gelmeseniz de, biz biraz daha fazla zorlanacağız ama başaracağız! Atatürk’ün Türkiye’sini yıktırmayacağız!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Kasım 2013

, ,

1 Yorum

EN DEĞERLİ MEVZİ: İŞÇİ PARTİSİ

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki istifalara anlam verememiş, soruyor: “Samimi, dürüst, vatanını milletini seven bir generalin ve bir amiralin böyle süreçte istifa etmesi gerekmezdi. Nasıl böyle bir şey yaparlar anlamak da mümkün değil.” (hürriyet.com.tr, 15 Ekim 2013)

Bakmayın siz istifalara anlam veremeyen Erdoğan’a… Aslında bu istifaları en iyi anlayan kişi odur.

Fakat anlamayanlar gerçekten var. Hatta bize yazdıkları e-postalarda, istifa eden komutanları mevzileri terk etmekle suçlayanlar bile var!

ASKERİNİN SELAMINI ALAMAMAK

Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Koramiral Atilla Kezek ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Teknik Başkanı Tuğamiral Sami Örgüç’ün istifa etmesi kesinlikle bir mevzi terki değil fakat AKP hükümetine verilmiş şu anlamlı yanıttır: “Biat edeceğine istifa et ve yıldızsız fakat onurlu yaşa!

Bu “yıldızsız ve onurlu yaşamanın” ne kadar değerli olduğunu sanırım son zamanlarda en çok Hilmi Özkök anlamaktadır. Doğru, yıldızları hâlâ vardır ama ne selamını alabildiği bir askeri, ne de rahatça gidebildiği bir orduevi vardır!

ONURLU İSTİFALAR TARİHİ

Türk Ordusu’nun devrimci tarihi, aynı zamanda onurlu istifalar tarihidir. Yakın geçmişten iki örnek verelim:

Genel Kurmay Başkanı Org. Necip Torumtay istifa ederek sadece Turgut Özal’ın emrine itaatsizlik yapmış olmadı, aynı zamanda o emri dinlemeyerek ordusunu komşusuna saldırtan bir komutan olmaktan kurtuldu! Türk Ordusu’nu ve Türk milletini 100 yıl temizleyemeyeceği bir lekeden korudu.

Genel Kurmay Başkanı Org. Işık Koşaner, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Erdal Ceylanoğlu, Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Eşref Uğur Yiğit ve Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Hasan Aksay topluca istifa ederek, Türk subaylarını esir alanların emrinde olmayacaklarını ilan etmiş oldular!

Dört komutan istifa edip Türk subaylarının gönlünde yükselirken, istifa etmeyerek bir günde hem Kara Kuvvetleri Komutanı hem de Genel Kurmay Başkanı olan Necdet Özel, topuk selamı ve çene selamı rekorlarıyla altındaki komutanları utandırmıştır!

MUSTAFA KEMAL’İN İSTİFASI

İstifa etmek mevzi terk etmek değil fakat tersine devrimci mevziler kazanmaktır.

Örneğin, “Bu milletle neler yapılmaz” diyerek 8-9 Temmuz 1919 gecesi askerlikten istifa eden Mustafa Kemal bir mevzi kaybetmemiş, tersine Türk milletinin emperyalizmi yenebilmesi için Anadolu’da mevzilenmiştir!

Türk Ordusu’nun general ve amirallerinin dörtte birinin esir alındığı bir süreçte, hiçbir şey olmamış gibi koltuklarda oturmak, mevzi korumak değil, erdemli yaşamaktan vazgeçmek demektir!

MÜCADELE MEVZİSİ: İŞÇİ PARTİSİ

İşte denizci komutanlar Atilla Kezek ve Sami Örgüç, tıpkı Donanma Komutanı Ora. Nusret Güner gibi erdemli yaşamak üzere istifa etmiş ve bizce yeni bir mevzi kazanmıştır!

O mevzi bize göre, Türk milletine ve onun ordusuna karşı açılmış bu emperyalist savaşa karşı en kararlı mücadeleyi sürdüren, halkın en ileri devrimci örgütüdür artık!

İstifa eden değerli komutaların, Mustafa Kemal’in askerleri olarak asıl mücadele edebileceği o değerli mevzi, bugün İşçi Partisi’dir!

İşçi Partililerin, istifa eden değerli komutanların ve bağımsızlık mücadelesi veren Türk milletinin bayramı kutlu olsun!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Ekim 2013

,

Yorum bırakın

İP DELEGELERİ PERİNÇEK’İ DİNLEYECEK Mİ?

İşçi Partisi’nin 9. Kurultayı haberlerini Aydınlık’ta okuyorsunuz. Ben üç günlük bu tarihi önemdeki Kurultay’a dair dikkatimi çeken bazı noktaları sizlerle paylaşacağım.

PERİNÇEK: BENİ SEÇMEYİN

En dikkat çekici konu, haliyle dün İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in Aydınlık’taki köşesinden genel olarak İşçi Partisi delegelerine ve özel olarak da partinin yönetimine verdiği mesajıydı. Perinçek özetle şöyle diyordu: “Partimizin, duvarların arasında olan bir arkadaşın sözünü dinlememesi yerindedir. Bu sağlıklı tavrın hukuka da yansıtılması doğru olur.”

Yani Perinçek delegelerden kendisini seçmemesini istiyordu!

Kuşkusuz bu bile İşçi Partisi’nin Kurultayı’nı başlı başına çok önemli yapıyordu.

Artık delegelerin önünde şöyle bir ikilem vardı: Genel Başkan’ı dinleyip, kendisini Genel Başkan seçmeyecekler miydi? Yoksa Genel Başkan’ı dinlemeyip, kendisini yeniden Genel Başkan mı seçeceklerdi?

Bu sorunun yanıtını bugün oylama sonrasında öğreneceğiz.

Kuşkusuz 40 yıldır vatan savunması yapan ve her zorluğa göğüs gererek çelikleşen ve bu kırk yıl içerisinde yenilenen, tazelenen İşçi Partisi’nin en üst karar organı, yani Kurultay’ı en doğru kararı verecektir.

GENİŞLEME SORUNU

Ancak yanlış vereceklerini düşündüğüm bir karar da var!

Kurultay gündemine, tüzüğün merkez karar kurulu ve merkez yürütme kurulu üyeliklerini genişleten bir öneri yapıldı. Halen 60 asil ve 15 yedek üyenin bulunduğu merkez karar kurulunun daha da genişletilmesi, ne kadar işlevsel olacak? Doğrusu kuşkulu…

Zira her kurul üyesi 10 dakika konuşsa, kesintisiz 15 saat yapacak. Genişleyen kurul bu durumda hantallaşmaz mı? Kimi kurul üyeleri, sadece oy vermekle sınırlanmış olmaz mı?

Biz bu yazıyı yazmaya başladığımızda bu madde henüz oylanmamıştı. Önergenin gündeme alınmasına tek kişi karşı çıktığına göre, çok büyük ihtimalle öneri kabul edilecek!

Hayırlısı…

İŞÇİ PARTİSİ HIZLI BÜYÜYOR

Önergenin sahipleri, kurulu genişletme ihtiyaçlarını İşçi Partisi’nin büyümesine bağlıyorlar. Biz bunu kurulu genişletmeye gerekçe görmesek de, İşçi Partisi’nin büyüdüğü ortada…

Bir kere artık beşinci parti konumundalar. Medyanın yayınladığı anketlerde İşçi Partisi’nin yaz aylarında yüzde 2’den fazla oyla beşinci parti olduğu ortaya çıkmıştı.

Ben İşçi Partisi’nin beşinci parti olmasından çok, TBMM dışından alternatif görülen ilk parti olmasını daha çok önemsiyorum.

TBMM’deki ilk dört partiden hemen sonra en çok İşçi Partisi’nin tercih edilmesi, bence yeni dönem için ve Türkiye’nin geleceği için çok şey anlatıyor.

Bu yüzde 2 oyun, artık yüzde 2 ile yüzde 4 aralığında olduğu da anlaşılıyor. Bu kabaca artık 1 ile 2 milyon arasında yurttaşın, İşçi Partisi’ni tercih ettiği anlamına gelir.

DEVRİMİN MATEMATİĞİ

Bu rakamın anlamı, şu matematik hesabıyla birleşince asıl değerini kazanır:

1. Haziran Halk Hareketi’nin başlangıcı sayılabilecek eylem, TGB’nin Taksim’de 250 bin genci yürütmesiydi.

2. İşçi Partisi, artık 1 ile 2 milyon arası yurttaş tarafından tercih ediliyor.

3. Her ne kadar gerçeği tam yansıtmasa da, devletin resmi rakamlarına göre Haziran İsyanı’na yaklaşık 4 milyon yurttaş katılmıştı.

Bu rakamlar sadece İşçi Partisi’nin besleneceği bir havuzu anlatmıyor, aynı zamanda devrimin matematiği olarak da karşımızda somut duruyor!

İşçi Partisi’nin Kurultayı’nı izlerken ve konuşma yapan yaklaşık 100 civarında delegeyi dinlerken çok umutlandım: Bu Kurultay’la daha da tazelenecek olan İşçi Partisi, devrimin matematiğini uygulayabilecek çaptadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Ekim 2013

,

Yorum bırakın

ASKERİN ERGENEKON’DAKİ ROLÜ

 

Cezaları “bana değil, TSK’ye verildi” diye değerlendiren Eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ, bu nedenle Hürriyet’e gönderdiği mektupta açıkça Org. Necdet Özel’e sormuştu: “Bugün Genelkurmay Başkanlığı makamında oturan komutan, verilen bu kabul edilemez karar karşısında (…) devam eden sessizliği sürdürecek midir?” (Hürriyet, 9 Ağustos 2013)

Necdet Özel’in yanıtı dolaylı olarak Fikret Bila üzerinden geldi: “Aslında hiç susmadık ki!” (Milliyet, 10 Ağustos 2013)

Peki, susmayan Necdet Özel neler yapmış? Her gün bu konuda mesai harcamış. Konuyu ikili temaslarında hep gündeme getirmiş. Üstelik Adalet Bakanı’yla da bu konu üzerinde birlikte çalışmış.

Fakat birincisi yargıyı etkilemekle suçlanmasın diye, ikincisi de komutanlara zarar vermesin diye bu yaptıklarını sessiz yapmış.

Eminim bu “yanıt”, Silivri’de bulunan çoğu subayı derinden yaralamıştır. Hatta bir kısmı da yanıt ile makam arasındaki uyumsuzluğa üzülmüştür.

Kuşkusuz bu yanıta iktidar katında sevinenler de olmuştur.

TSK KENDİNİ KORUYAMADI

Bakın bu tertibin kovuşturmalı şekilde başlamasının üzerinden 6 yıl geçti. Hedefin Cumhuriyet ve Kemalizm olduğu, Türkiye’nin başta TSK olmak üzere tüm milli kuvvetlerinin bu nedenle operasyona uğradığı gerçeği artık tartışılamaz açıklıktadır.

Nitekim AKP yöneticilerince durum artık “100 yıllık parantezi kapatmak” ya da “100 yıllık hesaplaşma” biçiminde de isimlendirilmektedir.

Dolayısıyla soruna artık TSK açısından da bakmalıyız:

1. Görevi vatanı korumak olan Türk Ordusu, bu görevi yapabilmek için önce kendisini koruyabilmelidir. Ergenekon tertibi, komutanların kendisini ve ordusunu koruyamadığını belgeledi. (Bunun milli ordu ile NATO üyeliği çelişkisi bakımından incelenmesini ayrıca yaparız.)

2. Yargılanan kimi komutanların da önemle vurguladıkları gibi, içeriden birileri bu tertipte görev almasa, tertip bu noktalara ulaşamazdı.

3. Em. Org. İlker Başbuğ’un da itiraf ettiği gibi kendisi izin vermese, kozmik odaya girilemezdi! Başbuğ, kozmik odayı tertipçilere açarak, içeride bir şey olmadığını kanıtlamış olmadı, tersine Türk Ordusu’nun savunma kalkanlarını indirmiş ve operasyonlarda karşı tarafa inisiyatif vermiş oldu.

Nitekim subaylara yönelik en büyük operasyonlar bu dönemde, Başbuğ’un Genelkurmay Başkanlığı sırasında yapıldı.

MUSTAFA KEMAL’İN İSYAN ETTİĞİ HUKUK

4. 6 yıldır Genelkurmay Karargâhı’nın dilinden düşürmediği “hukuka saygı” en başından da belirttiğimiz gibi büyük bir aldatmacadır. Ortada hem hukuk yoktur, olan da zaten senin hukukun değildir! Mustafa Kemal, kendisine idam kararı verildiğinde o hukuka saygı göstermedi, tersine milletin hukukuna uygun olarak isyan etti, savaştı!

Necdet Özel’in bugün hâlâ “yargıyı etkilemekle suçlanmayalım diye medya üzerinden açıklama yapmadık” demesi, bu gerçeğin karargâhta zerre kadar anlaşılmadığını gösteriyor!

Millet kararı tanımaz ve karara isyan ederken, millet yasaklara boyun eğmeyip Silivri’ye dayanmışken, Türk Ordusu’nun hâlâ “ille de hukuk” çerçevesi içerisine sıkışıp kalması, en hafifinden gaflettir!

5. Türkiye’nin en birikimli kurumunun, en köklü yapısının kendisine kurulan bir tertibi “çözememesi” kesinlikle kabul edilemez. Bunun mazereti de yoktur. Her türlü istihbaratı elinde olan, her türlü teknik donanıma sahip olan bir kurumun bu tertibi açığa çıkaramaması vahimdir.

Üzülerek görüyoruz ki, İşçi Partisi’nin mücadelesi ve Aydınlık ile Ulusal Kanal’ın haberleri olmasa, Türk Ordusu kendisine tertip düzenlendiğini bile fark edemeyecek!

Genç subayların gördüğünü karargâhın görememesi, genç subayların anladığını generallerin anlayamaması, çok açık ki, en azından normal değildir!

6. Türk Ordusu’nun son 6 yıldaki tüm orgeneralleri ve hatta tüm generalleri bu yenilgiden sorumludur! Hadi isyan etmeyi geçtik ama lojmanlara sinerek, konuşmayarak, susarak, kaçarak sadece silah arkadaşlarını değil, ülkeyi savunmasız bırakmış oluyorlar!

Zira konuştuğumuz konu hukuki bir dava değil, Batı’nın Cumhuriyetle hesaplaşmasıdır! Kendi kurumunun boynunu ve dolayıyla da Cumhuriyet’in boynunu Batı’nın baltasının ucuna sessizce teslim eden bir zihniyeti bu millet affetmeyecek!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Ağustos 201

 

, , , , , ,

Yorum bırakın

SURİYE’YE DÜŞMANLIK CEPHESİ BÖLÜNDÜ

ABD’nin Suriye’yi bölme ve Irak’ın kuzeyini Suriye’nin kuzeyiyle birleştirme projesi Asya cephesinin direnişini aşamadı. ABD’nin liderlik ettiği cephe üç cephede birden bölündü: Suriye’ye düşmanlık cephesi hem ABD içinde, hem Ortadoğu’da, hem de Türkiye’de bölündü. İnceleyelim:

1. ABD’DE BÖLÜNME

ABD, Suriye’ye müdahale edilmesini isteyen kesimle, istemeyen kesim arasında bölünmüş durumda.

Irak ve Afganistan’dan sonra Suriye’de cephe açmanın ülkenin intiharı olduğunu düşünen Obama yönetimi, Suriye sahnesindeki Asya’yla savaşını iki yıldır Türkiye üzerinden yürütüyordu. Ancak buradan da bir sonuç çıkmadı.

Çaresiz Obama yönetimi artık Rusya ile uzlaşı arıyor.

2. ORTADOĞU’DA BÖLÜNME

2.1. ABD, Suriye’ye baskıyı, oluşturduğu Türkiye-Suudi Arabistan-Katar cephesi üzerinden sürdürüyordu. Her üç ülkenin de farklı görevleri vardı. Birinin parası, diğerinin sınırı ve askeri, öbürünün Sünni liderliği vs.

Ancak gelinen süreçte bu cephe içerinde bir yarılma oluştu. Bölemeyenler bölünmeye başladı.

İngiliz Guardian’ın başyazısındaki saptamalar önemli: “Müslüman Kardeşler’in Suriye’de kontrolü ele geçirmesine izin vermeyeceklerini söyleyen S. Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün ile Mısır ve Tunus’taki Müslüman Kardeşler’in hâkimiyetindeki rejimleri destekleyen Türkiye ve Katar arasındaki çatlak büyüyor.”

2.2. Suriye meselesi, Irak’ın kuzeyindeki yapının Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılması meselesi olduğu için, ABD’nin sahaya sürdüğü diğer önemli aktörler de Kürt örgütleri oldu: PKK, KDP ve İran’la da iyi ilişkileri olan KYB.

Suriye’deki uzantıları Erbil Anlaşması ile aynı çatı altına toplanan bu örgütler, son günlerde sıcak çatışmalara girmeye başladı. Örneğin PKK’nin Suriye kolu olan PYD, Suriye KDP’sinin 75 üyesini tutukladı. Barzani derhal serbest bırakılmalarını istedi ancak PYD bırakmadı. Bunun üzerine Barzani, Irak-Suriye sınırını kapattı.

Bu sorun çözülemezse, PKK’lilerin Türkiye’den Kuzey Irak’a, oradan da Suriye’ye savaşa gidecek olmaları olumsuz etkilenecektir.

Öte yandan KYB’nin 214 PKK’linin kendilerine katıldığını açıklaması, Kürt örgütleri arasında ciddi bir mücadelenin başladığına işaret ediyor.

3.. TÜRKİYE’DE BÖLÜNME

3.1. Türkiye, Suriye’ye düşmanlık yapan AKP ile bu düşmanlığa karşı çıkan İşçi Partisi, CHP ve MHP arasında bölünmüş durumda.

Erdoğan ve Davutoğlu ikilisi, her türlü iktidar olanağına rağmen kamuoyunu Suriye karşıtlığına ikna edemedi. Halkı, İşçi Partisi’nin merkezinde olduğu “Suriye’yle dostluk cephesi” kazandı.

3.2. ABD’nin Türkiye’deki temsilcileri olan AKP ile Cemaat de, ABD’deki bölünmeye paralel olarak ayrışıyor. Hem Suriye konusu, hem de “çözüm süreci” konusu AKP ile Cemaat arasındaki çarpışmanın iki önemli sahasıdır.

Fethullah Gülen AKP-PKK ortaklığına karşı çıkıyor ve şu sözleriyle Cemaat’inden sürece mesafe koymasını istiyordu: “Hükümet tam hazırlıklı değil. PKK tek bir yapı olmaktan çıktı, o nedenle alternatif planlar gerekir ki, onu görmüyorum. PKK her an farklı bir tavır gösterebilir.”

Gülen’in bu tutumunun kaynağı, ABD’deki bölünme ve bunun yansıması olarak AKP’nin “Güneydoğu’nun Barzanileştirimesi ve Kuzey Irak’ın Fethullahlaştırılması” yerine yola Öcalan ve PKK ile devam etme kararı almasıdır.

AKP’nin PKK’yle ortaklığının başlıca nedenlerinden biri de Suriye’dir; Suriye’nin kuzeyidir.

AKP ile Cemaat arasındaki çarpışmanın sürüp sürmeyeceği, Erdoğan’ın Washington ziyareti sırasında netleşti. Yalçın Doğan’dan öğrendiğimize göre Fethullah Gülen Erdoğan’ın temsilcilerine şu ağır yanıtı verdi: “28 Şubat’ta askerlere, ‘okulları alın, size vereyim’ demiştim. Şimdi de size ‘dershaneleri alın’ diyorum. ” (Hürriyet, 21 Mayıs 2013).

Bu yanıt, kılıçların kınına konulmayacağını gösteriyor!

ERDOĞAN KUŞATILDI

Sonuç olarak Suriye’ye düşmanlık cephesi kabaca şu şekilde ikiye bölünmüş durumda: “ABD (Neo-Con), İsrail-1, AKP, PKK” bir tarafta, “ABD (Obama), İsrail-2, Cemaat, KDP” diğer tarafta…

Ancak tüm unsurların oynak olduğunu, yer değiştirebileceğini ve kendi içlerinde de bölünmeye gebe olduğunu vurgulamalıyız. Özellikle AKP ve PKK bölünmeye en müsait olan iki yapıdır.

Üstelik Washington’dan eli boş ve çaresiz dönen Erdoğan’ın iki büyük sıkıntısı var:

1. İşçi Partisi merkezli muhalefetin ağır baskısı altında.

2. Köşeye sıkıştırmaya çalıştığı Cemaat’in kendisini kuşatan hamleleriyle boğuşuyor. Erdoğan’ın destekçisi Demirören’le ilgili 25 yıllık bir haberin gündeme getirilmesi, casusluk davasına bürokratlarının adının karıştırılması, Reyhanlı saldırısı üzerinden MİT ve Emniyet’in çarpışması gibi olaylar, Erdoğan’ı sıkıştırıyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Mayıs 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

OK YAYDAN FIRLAYACAK

2012’nin nasıl geçtiği, 2013’ün nasıl geçeceğine işaret ediyor. 2012’de yay gerilmişti, 2013’te ok yaydan fırlayacak!

2012, Atlantik kampının AKP’nin önüne koyduğu görevleri başaramaması ile Türk milletinin bu görevlerin karşısına dikilmesi olarak da özetlenebilir.

Elbette ABD Kürecik Radarı kurarak, Patriot bataryaları yerleştirerek önemli mevziler elde etmiştir ancak Suriye, Yeni Anayasa ve Başkanlık Sistemi gibi görevlerin, daha doğrusu muharebelerin en önemlilerini kazanamamıştır!

1 Mayıs’ta emekçilerin geçmiş yıllara nazaran birlik sergilemesi, 19 Mayıs’ta 240 bin gencin Atatürk’ün verdiği görev için ayağa kalkması, 16 Eylül’de Hataylıların Suriye ile kardeşlik istemesi, öncülerin 29 Ekim’de Ulus’ta geniş kitlelerle birleşmesi, 10 Kasım’da Tandoğan’da “Cumhuriyetin yeniden inşası” kararlılığı sergilenmesi, 13 Aralık’ta Silivri’nin kuşatılması, 18 Aralık’ta ODTÜ eylemi üzerinden üniversitelerin silkelenmesi, 23 Aralık’ta Menemen’de Kubilay ruhunun yeniden ortaya çıkması, yine 23 Aralık’ta sanatçıların tarihi misyonları için atılım yapması ve yıl boyunca Türkiye’nin dört bir tarafında yapılan Milli Anayasa Forumları, yayın gerildiğinin göstergeleriydi.

Kuşkusuz tüm bu eylemler Suriye, Yeni Anayasa ve Başkanlık Sistemi’nin neden gerçekleşmediğini de açıklıyordu ancak daha önemlisi okun yaydan fırlayacağını ortaya koyuyordu.

İŞÇİ PARTİSİ’NİN BÜYÜME YILI

2012, aynı zamanda tüm bu eylemlerin merkezinde yer alan bir kuvvetin de büyüme yılı oldu.

İşçi Partisi’nin TBMM’deki dört partiden hemen sonra 5. sıraya yükselmesi, onun artık çözümün adresi olduğunu gösteriyordu. Anketler sadece belgelemişti, zira İşçi Partisi 1 Mayıs, 19 Mayıs, 16 Eylül, 29 Ekim, 10 Kasım, 13 Aralık ve 23 Aralık’taki atılımların tümünde yer alan tek kuvvet olarak yerini zaten göstermişti.

Nitekim son 6 ayda Türkiye’nin dört bir tarafında İşçi Partisi’ne toplu katılımlar yaşanması, bu gerçeğin yansımasıdır.

Bu nedenle 2013, İşçi Partisi’nin kitleselleşmesi ve Milli Merkez’in odağı olma yılıdır.

Kuşkusuz AKP de bu gerçeğin farkındadır. Bülent Arınç’ın ODTÜ’de Başbakan Erdoğan’ın protesto edilmesi karşısında “ama Perinçek’i alkışlarlardı” demesi anlamlıdır. Doğu Perinçek’in yıl boyu Ergenekon savunması nedeniyle aldığı cezalar da işte o korku nedeniyledir.

Ancak son beş yıl, mücadele edecek kuvvetler için şu dersle doludur: İşçi Partisi’nin tarihi misyonunu gerçekleştirme azmi, Doğu Perinçek’in Silivri zindanında esir edilmesiyle de kırılamamıştır, tersine daha da bilenmiştir!

ATATÜRK’TE BİRLEŞMEK

Türkiye açısından korku dağları yıkılmıştır ve çeşitli kesimler ayağa kalkmaktadır.

İşçi Partili, CHP’li, DSP’li, MHP’li gençlerin TGB’de birleşebilmeleri, sanatçıların “sanat sanat için midir, yoksa toplum için midir” sorusuna kesin yanıtı anlamına da gelen atılımı ve Sanatçılar Girişimi altında birleşerek ve halkla kucaklaşarak “reddediyoruz” demesi ve ODTÜ eylemlerinden sonra akademisyenlerin Türkiye çapında seslerini yükselterek, “itiraz” etmesi, başka kesimlere de yansıyacaktır.

Gençlik hareketi ile Cumhuriyetçi hareketin birleştiği ve aydınlarla buluştuğu bu sürecin başarısı, emekçi hareketiyle iç içe geçmesine bağlıdır. Burada İşçi Partisi anahtar olacaktır.

Mustafa Kemal’in askerleri” olma iradesinin beyan edildiği 2012 mücadeleleri, tüm kesimlerin bir tek “Atatürk’te birleşebileceğini” göstermiştir. Bu gerçek Kürt yurttaşlarımız için de “birlik içinde yaşamanın” adresidir.

1920’de Atatürk ile Diyap Ağa’nın birliği emperyalizme karşı zaferi ve Cumhuriyeti getirmişti, 2013’te kurulacak benzer ittifaklar, emperyalizmi bir daha yenmeyi ve Cumhuriyeti yeniden kurmayı sağlayacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Ocak 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: