Posts Tagged Recep Tayyip Erdoğan

ESAD KALDI, FİDAN GİDİYOR, DAVUTOĞLU SALLANIYOR

Atlantik kuvvetlerinin Suriye’ye karşı 2,5 yıl önce başlattığı saldırıda hangi noktaya gelindiğinin özeti şu üç haberdir:

KATAR’IN YENİ EMİRİ, ESKİ EMİRİ TUTUKLATTI

1. 3 ay önce babasını devirerek Katar Emiri olan Şeyh Tamim, annesi Eski Kraliçe Sheika’nın harcamalarına kızarak, silah çektiği babasını hapse attırdı! (gazetevatan.com, 21 Ekim 2013)

Ülke Katar, konu para ve görgüsüzce harcama olunca, Tamim’in babasını tutuklatmasının gerekçesi olarak açıklanan annenin harcamaları, haliyle gerçekçi durmuyor. Ya o zaman?

Şeyh Tamim’in, babasının koltuğuna el koyduktan sonra ülkesinin Suriye politikasını değiştirmeye soyunduğunu ve Beşar Esad’a bu yönde mesaj da gönderdiğini Ufuk Ötesi’nde not etmiştik!

ÖSO, KOMUTANINI TUTUKLUYOR

2. Özgür Suriye Ordusu, kendi Genelkurmay Başkanı olan Selim İdris’in tutuklanmasını istedi! (YDH, 21 Ekim 2013)

Bu köşede geçen hafta yazmıştık: Özgür Suriye Ordusu’nun sözcüsü Fahd el-Masri, Lazkiye’de Alevi katliamı yapılmasından ÖSO Genelkurmay Başkanı Selim İdris’i sorumlu tutmuş ve onu komşu ülke istihbarat örgütlerinin maşası olmakla suçlamıştı. İdris ise Masri’nin ÖSO sözcülüğünü tanımadığını açıklamıştı.

İşte bu restleşmenin ardından ÖSO sözcülüğü, ÖSO Genelkurmay Başkanı’nın tutuklanması kararı aldı!

EL KAİDE’YE KARŞI ÖSO-ŞAM GÖRÜŞMESİ

3. Suriye muhalefetinin bölünmesi sonucunda karşı karşıya gelen ÖSO ile El Kaide arasındaki çatışma gittikçe büyüyor. Daha doğrusu El Kaide, ÖSO’nun elindeki mevzileri adım adım ele geçiriyor.

El Kaide son olarak ÖSO’nun denetimindeki Bab-es-Selam Sınır Kapısı’nı ele geçirdi. (zaman.com.tr, 19 Ekim 2013)

Böylece Öncüpınar Sınır Kapısı’nın Suriye tarafının denetimini ele geçiren El Kaide, Türkiye’ye AKP’nin eliyle komşu oldu!

Daha ilginci ise ÖSO’nın El Kaide’ye karşı Şam’la görüşmelere başlamış olmasıdır. Lübnan’da yayımlanan es-Sefir gazetesi ÖSO kaynaklarına dayandırdığı haberinde, ÖSO’nun El Kaide’ye karşı Şam yönetimi ile sorunun Suriyeliler arasında çözümünü öngören gizli görüşmeler başlattığını duyurdu. (YDH, 20 Ekim 2013)

ESAD KALDI, ATLANTİKÇİLER DÖKÜLÜYOR

Artık yapılması gereken muhasebe şudur:

AKP Beşar Esad’a 15 gün süre tanıdı, 2,5 yıl doldu; 100 bin mülteci sınırını kırmızı çizgi ilan etti, mülteci sayısı 600 bin oldu; kurduğu SUK ile Esad’ı yıkamayınca ABD kızıp Katar merkezli SUKO’yu kurdu; sınırını uluslararası terör örgütlerine açtı, Afganistan’dan Bosna’ya kadar pek çok ülkeden El Kaide militanı Hatay üzerinden Suriye’ye geçti; Adana’da yakalanan Sarin gazı sonrası Suriye muhalefetine kimyasal silah desteği sağlamakla suçlandı; desteklediği muhalefet sürekli bölündü, PYD ile El Kaide, ÖSO ile El Kaide ve PYD ile ÖSO hakimiyet mücadelesi veriyor; Türkiye-Suriye sınırının bir bölümü El Kaide’nin, bir bölümü de PYD’nin denetimine geçti; Türkiye-Suriye sınırı uluslararası terörün yatağına dönüştü, istihbarat örgütlerinin örtülü savaş alanı oldu…

Bu gerçeklik öncesinde AKP’nin kendi kurduğu denklem şöyleydi: Ya Erdoğan gidecek, ya Esad!

Bu gerçeklik sonrasında yeni denklem artık şöyle: Esad kaldı, Fidan gidiyor, Davutoğlu sallanıyor…

Erdoğan mı? O görev Türk milletinin…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Ekim 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

SURİYE’DE ERDOĞAN VE GÜL FARKI

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Suriye’yle ilgili son günlerde üst üste yaptığı açıklamalar, Çankaya’nın hükümetten farklı düşündüğünü ortaya koydu.

GÜL: İRAN DIŞLANAMAZ

Örneğin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Suriye’de açık açık savaş isterken, hatta TBMM’yi yok sayarak, “kurulacak her türlü koalisyonda rol almaya hazır olduklarını” ilan ederken, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tersini söylüyor ve “Türkiye’nin herhangi bir savaş arzusu yoktur” diyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Washington ile Moskova’nın uzlaştığı “diplomasiye” itiraz ederken, Gül diplomasinin tercih edilmesini memnuniyetle karşılıyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Suriye’de Esad’ı açık açık hedef alırken, Gül BM toplantıları için gittiği New York’ta gazetecilere yaptığı açıklamada, “iç savaş” yaşandığını belirttiği Suriye’de taraflardan birine özel bir vurgu yapmıyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin El Kaide’ye bağlı Nusra Cephesi’ni desteklediği herkesin bildiği bir sır iken, Gül “El Kaide tehlikesinin farkındayız” diyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Esad yönetimini desteklediği için açıkça İran’ı suçlamış ve karşısına almışken, Gül New York’ta gazetecilere yaptığı açıklamalarda yeni bir çıkış yapıyor ve “Suriye çözümünde İran’ın dışlanamayacağını” belirtiyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Cenevre sürecine ayak sürerken, Gül Cenevre’ye destek veriyor ve yetinmeyerek Cenevre’de başarının Rusya ve İran’ın çözüme angaje edilmesinden geçtiğini vurguluyor.

ERDOĞAN BOP’ÇU, GÜL PASİFİKÇİ

Peki, tüm bunlar ne anlama geliyor? İnceleyelim:

Tıpkı Erdoğan ile Fethullah Gülen’in karşı karşıya gelmesinin nedeninde olduğu gibi, Erdoğan ile Gül’ün ayrışmasında da iç nedenler dışında bir de dış neden vardır.

O dış neden, ABD’deki bölünmeden kaynaklanmaktadır: ABD hâkim sınıfları FBI’in CIA Başkanlarını sorguladığı, CIA başkanlarının “gönül ilişkisi” üzerinden tasfiye edildiği, Pentagon’da görevden almaların hızlandığı, Beyaz Saray’da beklenmedik istifaların geldiği bir yoğunlukta çarpışmaktadır.

16 Mayıs 2013 tarihli “Erdoğan BOP’çu, Gülen Pasifikçi” başlıklı incelememizde bu bölünmeye işaret etmiştik. Şimdi benzeri Erdoğan ile Gül arasında yaşanıyor.

Yani BOP’çu Erdoğan ile Pasifikçi-Obamacı Gül karşı karşıya geliyor.

AYRIŞMANIN İÇEREYE YANSIMASI

Peki ya içerideki nedenler? Daha doğrusu Washington’a dayanan bölünmenin içeriye nasıl yansıdığını da gelin özetle inceleyelim:

1. Gül, Obama’nın mecbur kaldığı “Suriye’de önce diplomasi” tercihine destek vererek, açık açık Washington’a Erdoğan’dan farklı olduğunu ve rol talep ettiğini göstermiş oluyor.

2. Gül Suriye’de Erdoğan’dan farklı konumlanarak, Gülen’le aynı cephede olduğunu sergilemiş oluyor.

3. Gül ile Gülen, ana muhalefet partisinin izlediği Suriye politikasına daha yakın durarak, ABD’ye “iktidar olabilecek toplam gücümüz var” mesajı vermiş oluyor.

YEDEĞE VURGU, ERDOĞAN’A YARAR

Ancak Washington’un Gül-Gülen ittifakının Kılıçdaroğlu ile bir cephe kurarak Erdoğan’a karşı rakip olabileceğini çok gerçekçi görmediğini düşünüyoruz. Zira Türkiye iç politikası üzerine tezler üretilen düşünce merkezleri, bu konuya henüz eğilmiyor.

Gül-Gülen ittifakı ile Kılıçdaroğlu’nun bir cephede buluşturulması Washington açısından ancak bir yedek plan olabilir ve o planın da hedefi iktidar olmaktan ziyade iktidarı terbiye etmektir!

Yani ABD, Erdoğan’ı istediği çizgide tutabilmek için bu yedek planıyla ara ara tehdit edecektir. Geçmiş dönemler, geride kalan hükümet senaryoları buna işaret etmektedir.

Dolayısıyla ABD’nin esas planını değil de, yedek planını hedef almak, Erdoğan kuvvetlerini tahkim edecek ve AKP içinde safları sıklaştıracaktır. Sonuç olarak da Erdoğan’a yarayacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Eylül 2013

, , , ,

Yorum bırakın

TÜRKİYE’Yİ ZOR DAVALAR BEKLİYOR

Rusya’nın BM Daimi Temsilcisi Vitaliy Çurkin, Güvenlik Konseyi’nin 68. oturumunda Suriye’deki kimyasal saldırının büyük bir komplo olduğunu söyledi. Çurkin’in tezine delili ise Türkiye açısından alarm zilleri çaldıracak cinstendi. Rus diplomat, “Mayıs ayında Türkiye’de Sarin maddesi ile yakalanan Suriyeli militanların gözaltına alınmasına ve bazı Suriyeli ve Türk vatandaşların kimyasal silah yapımı için 10 ton bileşim satın almaya kalkışmasına” dikkat çekti.

Bu tezlerin hem de BM toplantısında dile getiriliyor olması, artık Türkiye’nin nasıl bir sorunla karşı karşıya bulunduğunun göstergesidir!

Açık ki AKP Hükümeti, komşularına uyguladığı düşmanlık politikasıyla Ankara’yı bölgede ve dünyada yalnızlaştırmakla kalmıyor, davalar açılmasını gerektirecek noktalara sürüklüyor…

HÜKMETYAR’IN DİZİNİN DİBİNDEN

Kuşkusuz bu tablonun öyküsü, Recep Tayyip Erdoğan’ın “Hikmetyar’ın dizinin dibinde” oturduğu yerde başlıyor. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olacak Recep Tayyip Erdoğan, daha o gün hem ne türden ilişkilere gireceğini göstermiş oldu hem de Türkiye’yi nasıl yöneteceğini…

Bakın burası oldukça önemli. Çünkü Gülbeddin Hikmetyar ABD’nin SSCB’yi çevreleme stratejisinin enstrumanlarındandır, CIA’nın SSCB’ye karşı sahaya sürdüğü piyonlardandır.

Ve Hikmetyar aynı zamanda savaş suçlusudur. Ağustos 1992’de Hikmetyar kuvvetlerinin roket saldırısıyla en az 2 bin sivili öldürdüğü ve yarım milyon insanı da Kabil’i terk etmek zorunda bıraktığı, İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin raporlarındadır.

Her gün ekranlardan yalnızlıklarına “değerli” kavramı ekleyenlerin, yalnızlıklarını ahlaki tutumlarına bağlayanların geçmiş ilişkilerinde, işte bu türden katliam sahipleri vardır!

İKTİDARIN SUÇ DOSYASI

Ankara’nın kabaran dosyalarında nelerin olduğunu kısaca özetleyelim:

1. Yemen’e gönderilen ve bir kısmı Yemen güvenlik kuvvetlerince yakalanan silahlar.

2. Suriye’de savaşması için Libya’dan deniz yoluyla İskenderun’a getirilen teröristler.

3. 2003 Sinagog, Konsolosluk ve Demirbank saldırıları sonrası tutuklanan 63 El Kaide üyesinin tamamının 2011 yılına kadar parça parça serbest kalması ve bunların bir kısmının Suriye’de Şam yönetimine karşı savaşması.

4. Afganistan, Çeçenistan ve Bosna’dan gelen CIA eğitimli cihatçı grupların Hatay üzerinden Suriye’ye savaşmaya gitmesi.

5. Komşu bir devleti yıkmaya çalışan terörist gruplara koordinatörlük yapmak: Bu grupları Antalya’da otellerde ağırlamak, İstanbul’da kapalı toplantılarda örgütlemek, uluslararası tanınırlıkları için Dışişleri Bakanlığı’nı seferber etmek.

6. Suriyeli silahlı terörist gruplara lojistik destek vermek.

7. Artık ABD istihbarat raporlarına bile yansıyan “Nusra’ya kimyasal Türkiye’den gitti” suçlaması.

8. Irak’taki Maliki hükümetini devirmeye çalışmak. Maliki hükümetine karşı darbe yapmaktan mahkûm olan Haşimi’yi Türkiye’de aylarca ağırlamak.

TÜRKİYE’Yİ BELADAN KURTARMAK

İzlenen “düşmanlık” esaslı dış politika, açık ki sürekli suç üretiyor. Ve yalnızca bir kısmını listelediğimiz bu suçlar, dünya dengeleri ABD’nin aleyhine geliştikçe, uluslararası kamuoyunun gündemine sıra sıra gelecektir.

Türk devleti, Rus diplomat Vitaliy Çurkin’in kimyasal suçlamasını, ciddi bir uyarı olarak değerlendirmelidir. Daha doğrusu Türk milleti, Türkiye’nin daha fazla başının belaya girmemesi ve uluslararası davalara konu olmaması için bu soruna artık el koymalıdır.

Zira AKP iktidarı, Türkiye ve bölge için ciddi bir güvenlik sorunudur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Eylül 2013

, , , ,

1 Yorum

YA ERGENEON OLMASAYDI?

Bugün tarihi bir gün.

Birinci önemi şundan: 2001’de başlayan ve 2007’de uygulanan Ergenekon tertibinde kritik bir dönemece gelindi. Özel Görevli Mahkeme kararını verecek.

İkinci önemi şundan: Türk milleti 5 Ağustos’ta Silivri’de kendi kararını ilan edecek!

Bugün siz bu satırları okurken, Özel Görevli Mahkeme ile Türk milletinin kararı tarih önünde mücadele ediyor olacak! O mücadeleyi daha sonra yazacağız.

Gelin bugün şu soruya dayanarak tersine bir tarih okuması yapalım: “Ya Ergenekon davası olmasaydı, bugün kim nerede olurdu? Bu tertip uygulanmasa Türkiye nerede olurdu?”

ERDOĞAN TORUN BÜYÜTÜRDÜ

1. AKP Hükümeti’nin 11 yılı olmazdı! Bu partiyi Cumhuriyet karşıtı odak ilan edebilen Anayasa Mahkemesi, korkmadan gereğini de yapabilirdi! Kapatılmış ve yöneticileri bu kapatma kararı nedeniyle siyasetten men edilmiş AKP, yeniden iktidar olamazdı.

Abdullah Gül diye bir Cumhurbaşkanı, Cemil Çiçek diye bir Meclis Başkanı olamazdı. Recep Tayyip Erdoğan torun büyütüyor olurdu. Üstelik daha mutlu ve stressiz olurdu; Haziran ateşine düşmez, Eylül sendromu yaşamazdı.

Kemal Kılıçdaroğlu, belki en fazla bir dönem daha CHP’nin grup başkanvekili olur fakat asla genel başkan olamazdı.

MHP Washington icazetli iktidarlara gizli ortak olan Devlet Bahçeli’den kurtulur, ülkücüler kan ağlamazdı.

Baraj düşmüş, Meclis milletin tercihini daha doğru yansıtmış olurdu. Meclis’e girmiş ve grup kurmuş İşçi Partisi özellikle dış politikada Türkiye’nin önüne bölgenin yüzünü güldürecek programlar getirirdi. Doğu Perinçek’li, Ferit İlsever’li, Mehmet Bedri Gültekin’li, Erkan Önsel’li bir meclis, Atatürk’ün meclisi gibi olurdu.

Yalçın Küçük Meclis’e girmez, dışarıdan muhalefet ederdi.

2. Türk Silahlı Kuvvetleri tarihinde Org. Necdet Özel diye bir Genelkurmay Başkanı olmazdı. Korgeneral Salih Zeki Çolak, 2019’da Genelkurmay Başkanı olsun diye orgeneral yapılmazdı. Kuvvet komutanları, ordu komutanları, kolordu komutanları hep farklı isimler olurdu.

Yaşar Büyükanıt askeri lojmanlarda daha rahat dolaşırdı ama Hilmi Özkök için hiçbir şey değişmezdi!

YİĞİT BULUT’A DANIŞAN OLMAZDI

3. Gazeteler el değiştirmez, bugün işsiz kalan pek çok gazeteci işini korurdu. Yiğit Bulut Başbakan danışmanı olamazdı. Mehmet Ocaktan TMSF’nin el koyduğu bir gazeteye Genel Yayın Yönetmeni olamazdı. Rasim Ozan Kütahyalı ve Nagehan Alçı köşe yazarı olamazdı. Emre Uslu ve Mehmet Baransu önüne gelen meslektaşına “artistlik” yapamazdı, haddini bilirdi. Ahmet Kekeç ve Salih Tuna yine yazardı ama edepli yazardı.

Turan Özlü Ulusal Kanal’ın Genel Yayın Yönetmeni, Deniz Yıldırım Aydınlık Genel Yayın Yönetmeni görevlerini sürdürürdü. Yerlerine aşama aşama gelen TGB’nin başkanları Adnan Türkkan ve İlker Yücel, belki de hiç yayıncı olmaz ve tarihe geçecek kitle önderleri olurlardı. Hikmet Çiçek usta gazeteci olarak kimleri kimleri yetiştirirdi. Tuncay Özkan televizyonu elinden çıkarmak zorunda kalmaz, Mustafa Balbay’ın bulunduğu Cumhuriyet daha az savrulurdu. Soner Yalçın pazarları tam sayfa yazmayı sürdürürdü.

4.  Mehmet Haberal uluslararası ününü pekiştirecek ameliyatlara imza atar, Fatih Hilmioğlu YÖK Başkanı olurdu. Mehmet Perinçek Türk tezlerini dünyada en iyi savunan tarihçi olurdu.

Üniversiteler polisin karakolu olamazdı, bilim adamları bilim ölçütlerine göre belirlenirdi, özerk üniversiteler henüz tam kurulamadıysa da yaklaşılmış olurdu. Öğrencilerin üniversitelerde söz hakkı, hatta kim bilir oy hakkı bile olurdu.

Cumhuriyet devrimlerini savunan ve Anayasa’yı uygulayan Rennan Pekünlü’ye değil ceza verilmesi, dava bile açılamazdı. “Kızlı erkekli merdivenlerden iniyorlar” diyen bir il milli eğitim müdürü olamazdı. “Hamilelerin sokakta dolaşması terbiyesizliktir” diyen biri illaki yine olur ama bunu asla ekranlarda söyleyemezdi.

ÖCALAN EŞ BAŞBAKAN OLAMAZDI

5. Hakan Fidan Yenimahalle’nin önünden bile geçemez ve PKK ile Erdoğan adına anlaşmalar yapamazdı. Öcalan “eş başbakan” ya da “başbakan yardımcısı” olamaz, efendi efendi cezasını çekerdi.

PKK Güneydoğu’da otorite olamaz, Barzanistan serpilemez ve yeni bir kukla devletçik Suriye’nin kuzeyinde filizlenemezdi.

6. Hayatımızda Çalık, Sancak, Tamince, Gür isimleri olmazdı. Mücahitler mücahit kalırdı! Sokaklardaki 4×4 görgüsüzlüğü bu denli olmazdı. Zengin daha zengin, fakir daha fakir olmazdı. Milyarder sayımızla övünmezdik.

7. Türk-İş işçi sendikası olmayı sürdürürdü. TMMOB iktidar baskısı altında kalmazdı. “Yetmez ama evetçilik” diye kavram oluşmazdı.

8. Cumhuriyetin bütün kaleleri tek tek zapt edilmezdi ve Cumhuriyet yıkılmazdı.

Siz de bu satırları okuduğunuz şu 5 Ağustos günü Cumhuriyeti yeniden inşa etmek üzere seferber olmazdınız.

Ama oldu! ABD ve AKP tüm bunları dün başardı.

Ama bugün sıra sizde, bizde, hepimizde…

Türkiye’yi yeniden kurmak ve kurtarmak için görev başındayız! 5 Ağustos’ta başladık…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Ağustos 2013

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

SOMALİ’DEKİ SALDIRININ ANLAMI

Somali’nin başkenti Mogadişu’daki Türk Büyükelçiliğimizin saldırıya uğraması, dış politikamız açısından mutlaka masaya yatırılmalıdır. Zira Özel Harekât polisimiz Sinan Yılmaz’ın ölmesi ve 3 polisimizin de yaralanmasıyla sonuçlanan bu saldırı, açık bir “siyasal saldırıdır.”

Saldırıyı El Kaide’ye bağlı El Şebab örgütü üstlendi.  El Şebab Twitter adresinden, Türkiye’yi “mürtet rejime destek veren ve şeriat düzenini yok etmeye çalışan ülkelerden biri” olmakla suçladı. İstanbul’dan AFP’ye konuşan bir diplomat da “Türkiye, Somali’de çok aktif. Bu kadar çok aktif olunca da kolaylıkla hedef haline geliyorsunuz” dedi. (Hürriyet, 28 Temmuz 2013)

O zaman şu soruyu sormalıyız: Türkiye neden Somali’de çok aktif? Hangi ulusal çıkarlarımız nedeniyle bu ülkede aktifiz?

SOMALİ’DE ÇEVİK BİR – ERDOĞAN ORTAKLIĞI

Somali Afrika’nın doğusunda,  Afrika boynuzu denilen ve Arabistan yarımadasının güneyinde kalan coğrafyadadır. Bu konumu nedeniyle de oldukça stratejiktir.

İtalyan işgalinin ardından 1941 yılında İngiliz askeri yönetimi altına giren bölge, 1960 yılında Somali Cumhuriyeti olarak ilan edildi. Ancak asıl bağımsızlığını 1969 yılında Mohamed Siad Barre’nin iktidarı ele geçirmesi ve Somali Demokratik Cumhuriyeti’ni kurmasıyla kazandı.

1991 yılında dış kaynaklı iç savaşla “Jaalle Siyaad” yani “Yoldaş Siad” hükümeti düştü. Sonrası, Somali için hep kayıplar dönemidir, federal geçiş hükümetleri dönemidir…

Somali, aynı zamanda Çevik Bir’le Recep Tayyip Erdoğan’ı buluşturan ülkedir. Şöyle ki, Çevik Bir, 1993-1994 yıllarında Somali BM Barış Gücü Komutanlığı yaptı ve 28 Şubat’ta Truva Atı olmasını sağlayan ününe ve konumuna orada kavuştu. Erdoğan ise 2011 yılında, 60 yıl sonra bu ülkeyi ziyaret eden ikinci Afrika dışı lider oldu!

İki hafta önce ülkemize gelen Somali İçişleri Bakanı Abdülkerim Hüseyin Guled, Erdoğan’ı Somali’nin fatihi ilan etti! (AA, 12 Temmuz 2013) Böylece Erdoğan Çevik Bir’le, Yahudi madalyası almak dışında, Somali fatihliğinde de birleşmiş oldu!

Bir’den Erdoğan’a uzanan 20 yıllık süreçte ortaya çıkan Türkiye’nin Somali ilgisi, maalesef ABD-İsrail’in Somali ilgisinin bir yansımasıdır ve ulusal çıkarlarımızla ilgili değildir. Çünkü emperyalizm, Süveyş Kanalı ve sonrasında Aden Körfezi’nin çıkış noktası olan ve aynı zamanda Arap yarımadasını güneyden kuşatan bu ülkenin denetim altında olmasını stratejik hedef olarak görmüştür. Mayıs 1991’de General Mohamed Farrah Aidid’in sosyalist Siad hükümetini düşüren saldırısının kökleri bu hedefin içindedir!

SOMALİ’DE EL ŞEBAB, SURİYE’DE EL NUSRA

Ancak Türk Büyükelçiliği’ne yapılan saldırının bir başka boyutu daha vardır. O da AKP’nin Suriye politikasıyla ilgilidir.

AKP hükümeti Suriye’de açık açık El Nusra cephesini destekledi. El Kaide’ye bağlı bu örgüt Bosna’dan, Çeçenistan’dan, Pakistan’dan gelen cihatçılarla son bir yılda büyüdü. Cihatçıların havayoluyla İstanbul’a geldikten sonra Hatay üzerinden Suriye’ye geçtiği artık herkesçe bilinmektedir.

El Nusra dışında 2003 yılında İstanbul’u kana bulayan Türk El Kaidesi’nin de bir şekilde adım adım serbest kalarak(!) Suriye’ye Esad’a karşı savaşa gittiğini ve öldüğünü daha önce bu köşede birkaç kez isim isim yazmıştık, tekrarlamayacağız.

El Nusra, son olarak Suriye’de PYD ile çatışmasıyla gündeme geldi.

Ancak, PYD lideri Salih Müslim’in Türkiye’ye gelmesi ve AKP ile yaptığı görüşmeler perdenin arkasını daha da netleştirdi. Buna göre, Öcalan ile Erdoğan’ın anlaşmasının esası aslında Suriye’ydi; PKK’nin Suriye’ye çekilmesiydi.

Bu anlaşmaya bağlı olarak Öcalan PKK’den Esad’a karşı savaşmasını ve Suriye’de özerklik ilan etmesini istiyordu. Nitekim Erdoğan da Kırgızistan’da yaptığı açıklamada, Suriyeli PKK’lilerin, Türkiye’den Suriye’ye geçtiğini açıklıyordu. (Hürriyet, 11 Nisan 2013)

Hal böyle olunca, El Nusra PYD’ye karşı bir pazarlık kartı gibi kullanılmış oldu. Suriye El Kaidesi boşa düşünce de Somali El Kaidesi Türkiye’nin bu ülkedeki varlığından rahatsız oldu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Temmuz 2013

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

GÜL’ÜN DANIŞMANI, ERDOĞAN’IN MADALYA KARDEŞİ

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in başkanlığında 28 Şubat 1997 tarihinde toplanan ve Başbakan Necmettin Erbakan ile yardımcısı Tansu Çiller’in katıldığı Milli Güvenlik Kurulu’nda 18 maddelik kararlar “oy birliği” ile alındı. Tarihe 28 Şubat kararları olarak geçen bu maddeler, 13 Mart 1997 tarihinde hükümet tarafından imzalanarak Bakanlar Kurulu kararı haline getirildi!

O gün bu kararlara imza atanlar ve sürecin öne çıkan isimleri bugün nerede, ne yapıyor? Buyurun, 28 Şubat’ın farklı bir belgesini inceleyelim:

GÜL’ÜN 28 ŞUBAT’DA İMZASI VAR

Abdullah Gül’ün 28 Şubat kararlarının altında Devlet Bakanı olarak imzası var. 28 Şubat’taki partisini bölerek Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte AKP’yi kurdu. 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra Başbakan, ardından da Dışişleri Bakanı oldu. 2007 yılında Cumhurbaşkanı seçtirildi.

28 Şubat operasyonunu, kararların altındaki imzasını unutarak, “yaşanan hukuksuzluklar takip edilecektir” diye selamladı.

ERDOĞAN’IN UNUTULMAZ EVREN ÖVGÜSÜ

Recep Tayyip Erdoğan, 28 Şubat sırasında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’ydı. 28 Şubat sürecinde bir gün, 12 Eylül’ün Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’i şu sözlerle övdü: “Sizin zamanında Belediye başkanı olsaydım, İstanbul’u uçururdum.”

Oğlunun adını verdiği Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ı bazı partililerin ifadesiyle arkasından hançerleyerek, Abdullah Gül’le birlikte parti kurdu. Yasal durumu nedeniyle muhtar bile olamayacakken, Deniz Baykal’ın el uzatmasıyla, önce Siirt milletvekili oldu, ardından Başbakan, sonra da BOP eşbaşkanı oldu. Sıradaki hedefi, Başkanlık!

ERBAKAN KARŞITI GÜLEN

Fethullah Gülen, 28 Şubat kararlarından hemen sonra Samanyolu TV’ye çıkarak “asker, anayasal yetkisini kullandı” dedi. Gülen, 29 Mart’taki bu programda, 28 Şubat’a karşı çıkanlara şu sözlerle balans ayarı yaptı: “Asker demokratik yollarla sorunların çözümünü istedi.”

Gülen, 28 Şubat kararlarına rağmen başbakanlığı bırakmayan Erbakan’a ise 16 Nisan 1997 günü Kanal D ekranlarından posta koydu: “Erbakan bu işi (başbakanlığı) beceremedi, eline, yüzüne bulaştırdı; emaneti hemen vermelidir, millet adına yapmalıdır bunu…”

28 Şubat sürecinde “türban teferruattır” da diyen Fethullah Gülen, Yalçın Doğan’a “askerlerin, bazı sivillerden daha demokrat olduğunu” bile savundu.

Fethullah Gülen, 23 Aralık 1997 günü Zaman gazetesinin sahibi Alaattin Kaya’yı Genelkurmay Karargâhı’na gönderdi. Kaya, Genelkurmay 2. Başkanı Org. Çevik Bir’le baş başa görüştü!

ABD’de yaşayan Fethullah Gülen’in elemanları, bugün TSK’ye karşı yürütülen operasyonlarda aktif roller alıyor.

GÜL’ÜN DANIŞMANI: ÇEVİK BİR

Çevik Bir, 28 Şubat sürecinde Genelkurmay 2. Başkanı’ydı. 28 Şubat’ın “Truva atı” olduğu için Karadayı – Kıvrıkoğlu tarafından Genelkurmay Başkanlığı engellendi. Bir’i Genelkurmay Başkanı yaptıramayan ABD, onu Cumhurbaşkanı adayı olarak pazarladı.

Çevik Bir aynı zamanda Recep Tayyip Erdoğan’ın madalya kardeşidir. Bir ve Erdoğan ikilisi peş peşe ABD’deki Yahudi kurumlarından madalya aldılar!

Çevik Bir, daha sonra Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün danışmanlığını yaptı. Meral Akşener’in gündeme getirdiği bu iddiayı Gül ve Bir yalanlamadı.

Ülker Grubu’na da danışmanlık yapan Çevik Bir, 28 Şubat’tan tam 15 yıl sonra asıl hedefi Süleyman Demirel olan operasyonun açılışı için gözaltına alındı.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Nisan 2012

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN İNCİLERİ

40 kez “Ben Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanıyım” dedikten sonra, kendisini BOP eşbaşkanı diye niteleyenleri “yalancı” diye suçlayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yeni bir “pes artık” dedirten inciye imza attı.

IRAK’A GİRMEME KONUSU

Önceki gün grupta konuşan Erdoğan’ın Türk milletinin zekâsıyla alay eden sözleri şöyleydi: “ABD Irak’a girdiğinde bizim de girmemiz istendi ama biz Irak halkı istemiyor diye girmedik.

1 Mart tezkeresinin geçmesi için yoğun mücadele eden, tezkere geçmeyince uğradığı hayal kırıklığını açıkça ifade eden, Gül’den devraldığı başbakanlık görevinde ilk icraat olarak üsleri ABD’ye açan, ABD askerlerinin havadan Irak’a geçmesine Bakanlar Kurulu izni sağlayan, Irak’ı işgal eden ABD askerlerinin sağlığına duacı olduğunu söyleyen Recep Tayyip Erdoğan değil de, bir başkası sanki…

Tezkere oylaması öncesi seslendiği AKP milletvekillerine, “evet” derlerse kendisine oy vermiş olacaklarını, “hayır” derlerse “Doğu Perinçek’e oy vermiş olacaklarını” söyleyen Erdoğan değil de, bir başkası sanki…

MEZHEPÇİLİK KONUSU

Başbakan Erdoğan’ın son grup konuşması, birden çok inciyle doluydu. Devam edelim: “Sayın Maliki Irak’ta mezhep çatışması başlatırsa biz buna sessiz kalmayız.

Maliki’nin Irak’ın birliğini sağlamaya çalıştığını bu köşeden birkaç kez, olgularıyla ortaya koymuştuk. AKP’nin Sünni mezhepçiliği üzerinden Irak’a nüfuz etmeye çalıştığını, Kuzey Irak’ı himaye ajandasının yürürlükte olduğunu belirtmiştik. İç politikada rakiplerini “Alevi” diyerek sindirmeye çalışan Erdoğan’ın mezhepçi sicili, Suriye’de de ortaya çıkmış ve Başbakan, ortada en ufak bir emare yokken, bu ülkede “Alevi – Sünni çatışmasından endişe duyduğunu” söylemişti. Bu açıklama, Suriye’de endişe olarak değil de, AKP’nin temennisi olarak algılanmıştı.

‘SARKOZY ASLEN OSMANLI’

Erdoğan’ın Fransa Senatosu’nun kararıyla ilgili sözleri ise evlere şenlikti: “Sarkozy’nin dedesi Selanik’te doğmuştur yani soyu Osmanlı’ya dayanır. Ne kadar Türkiye düşmanlığı yaparsa yapsın Sarkozy, geçmişi İspanya’dan kaçıp Osmanlı’ya sığınan Musevilere dayanıyor. Sarkozy ne yaparsa yapsın Osmanlı hoşgörüsünden bize ödün verdiremeyecektir.”

Erdoğan’ın yorumlamakta zorlandığımız bu sözlerini bir kenara bırakıyor ve onun Fransa’ya nasıl tepki gösterdiğine geçiyoruz: “ Önlemlerimizi etap etap açıklayacağız. Şuan sabrediyoruz.

Fransa Temsilciler Meclisi bir ay önce bu kararı aldığında da Erdoğan, “önlemleri etap etap açıklayacaktı.” Erdoğan’ın tek “önlemi” büyük sözlerle Paris Büyükelçimizi geri çekmesi ancak kısa bir süre sonra da yeniden Paris’e göndermesi oldu.

Fransa Senatosu, alınmayan önlemler neticesinde bir ay sonra aynı kararı aldı ama Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, hâlâ “etap etap önlem açıklayacağını” söylüyor, şimdilik “sabrettiğini” belirtiyor. Kendi kalemize gol attığımız nasıl da ortada!

AKP ULUDERE’NİN İZİNDEYMİŞ!

Grupta Uludere konusuna da değinen Başbakan Erdoğan, bakın neler söyledi: “Aradan geçen bir ay içinde Uludere’ye samimiyetsizlikle yaklaşanlar meseleyi unutup kenara çekilirken, biz meseleyi takip ediyoruz. Biz Uludere’de yaşananların aydınlatılması için imkânlarımızı seferber ediyoruz.

İstihbaratın kaynağını açıklamak bu kadar zor mu? Hangi imkânlar seferber edildiği halde bu kadar basit bir bilgiye ulaşılamıyor?

Tüm bu incileri tek bir grup toplantısına sığdırabilme becerisinin kaynağı, “çaresizlik” olmalı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Ocak 2011

, , , , , ,

Yorum bırakın

ÖCALAN’IN KURYESİ

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan, Abdullah Öcalan için bazı düzenlemeler yapılacağını duyurdu. Aynı zamanda milletvekili de olan Akdoğan Zaman gazetesine konuştu: “Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde bir mahkum, cezaevinden tehditler yağdıramaz, terör örgütünü yönetmeye kalkamaz, terör eylemlerine yönelik talimatlar veremez. (…) Öcalan’ın durumu çok iyi irdelenmesi gereken bir konudur. Bu noktada da sanırım bazı düzenlemeler yapılacaktır.”

Bu sözlere bakılırsa, 9 yıldır iktidarda olan AKP büyük bir keşif yapmış oluyor: Meğer Öcalan, İmralı’dan Kandil’i yönetiyormuş!

Toplumsal hafızamızın seviyesine güvenen AKP kurmaylarının bu aldatmacasına yanıtı, haftaya çıkacak “Hükümet – PKK Görüşmeleri (1986 – 2011)” isimli yeni kitabımızdan verelim:

ZANA – ÖCALAN MEKTUPLAŞMALARI

1.) AKP, Leyla Zana ile Öcalan’ın mektuplaşmalarını sağladı. 2004 yılı boyunca süren mektuplaşmaların en dikkat çekeni, Zana’nın Öcalan’a “ateşkese ihtiyaç var” dediği mektubuydu…

2.) MİT Müsteşarı Emre Taner, 2005 yılında AKP adına Öcalan’la görüştü. Taner, İmralı’nın notlarını Mesud Barzani’ye aktardı. Barzani de Kandil’e…

3.) Kandil’in başı Murat Karayılan, 2006 yılında Talabani aracılığyla Başbakan Erdoğan’a mektup yazdı.

4.) Öcalan’ın 2009 yılında yazdığı mektubu “devlet” tarafından Avrupa’daki PKK’ye, oradan da Kandil’e ulaştırıldı.

ÖCALAN’IN PROTOKOLLERİ KARAYILAN’DA

5.) Yine 2009 yılında Öcalan’ın hazırladığı protokoller devlete teslim edildi. Devlet de  tartışılması ve onaylanması için Kandil’e, Karayılan’a ulaştırdı.

6.) AKP hükümeti, Kandil’den Habur’a barış gruplarının gelmesinin “Kürt Açılımı” için önemli olduğunu düşünüyordu. Talep Öcalan’a iletildi. Öcalan önce reddetti ama pazarlıklardan sonuç alınca, Kandil’e çağrı yaptı.

PKK İLE ÖCALAN ARASINDAKİ KURYE:MİT

7.) PKK ile masaya Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak oturan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın açıklamaları, MİT’in PKK ile Öcalan arasında kuryelik yaptığının en somut dayanağıdır. 2009 yılındaki 5. Oslo görüşmesinin tutanakları, bu bakımdan ibretliktir!

8.) 2011 Mayıs’ında, AKP ile Öcalan arasında seçim sonuna kadar saldırı olmayacağına dair ön protokol imzalandı. Milletvekili Şerafettin Elçi’nin açıkladığı bu ön protokol, İmralı’dan Kandil’e de ulaştırıldı.

AKP’Yİ DE PKK’Yİ DE ABD YÖNETİYOR

AKP ile PKK arasında, belgeleriyle saptayabildiğimiz tam 37 görüşme var. Ayrıntılarını kitabınızda okuyacağınız bu görüşmelerden yukarıda özetlediğimiz bir bölümünde ise AKP’nin İmralı ile Kandil arasında kuryelik yaptığı görülüyor!

Ancak Başbakan Erdoğan’ın siyasi Başdanışmanı Yalçın Akdoğan ise hiç bunlar yaşanmamış gibi, “Öcalan’ın cezaevinden örgütü yönetmesine izin vermeyeceğiz” diyebiliyor!

ABD’nin Irak’ın kuzeyindeki kukla devletini resmileştirmek istediği, bunun için de AKP hükümetini bu yapının hamiliğine soyundurduğu bu dönemde, kimin kimi nereden yönettiği karışmış durumda…

Ancak karşıklığı giderecek tek formul var: AKP’yi, İmralı’yı, Kandil’i, Talabani’yi, Barzani’yi ve de İsrail’i ABD yönetiyor! AKP’nin Öcalan’a 8 kez kurye olması da, AKP’nin PKK ile 37 kez görüşmesi de bu ilişkinin sonucudur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Kasım 2011

, , , , , ,

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: