Posts Tagged Doğu Perinçek
SAKIK NEYE TANIK?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 08/11/2012
PKK’nin eski 2 numarasının TSK’nin yargılandığı Ergenekon Davası’nda tanık olması, kuşkusuz bir Gladyo marifetidir.
Gladyo marifeti, Şemdin Sakık’ın tanıklığının yandaş gazetelerde nasıl yer aldığıyla da sergilendi. Öyle ki bu gazetelere göre Sakık şu üç ilişkiye tanıktı:
1) PKK, Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük’le ilişkiliydi. Bu iki isim PKK’nin koordinatörüydü.
2) PKK, İran’la ilişkiliydi öyle ki Tahran örgüte uçak bile verecekti.
3) PKK’nin bilinen en kanlı eylemler, aslında TSK’nindi.
Bu üç saçmalığa inandırıcılık katmak için de yine tipik bir Gladyo taktiğine sarılmışlar ve 99 yalanın içine bir de doğru eklemişler. Sakık, Taraf gazetesinin PKK bülteni gibi çıktığını ve Cengiz Çandar’ın örgüte militanlarından daha yararlı olduğunu savunuyor.
Sakık’ın AKP’ye övgüleri de görevinin karşılığıdır.
Ancak tıpkı Tuncay Güney gibi o da, verilen görevle çapının ters orantılı olmasından ötürü, kendisinde olağanüstü güçler olduğuna inanmaya başlamış! Öyle ki, Öcalan’ı bile kendisinin getirttiğini söylüyor: “Öcalan’ın Şam’dan getirilmesi tamamen benim geliştirdiğim plan çerçevesinde oldu.”
YA ABD-PKK İLİŞKİSİ?
Doğu Perinçek ve İran’ı PKK’yle irtibatlandıran Şemdin Sakık’ın ABD-PKK ya da İsrail-PKK bağına dair tek bir şey söylememesi, bu operasyonun hedefini ortaya koymaktadır.
Nazlı Ilıcak gibi en profesyonellerinin, Şemdin Sakık’ı aklamaya dönük ve “Parmaksız Zeki”den bir melek çıkarma gayretli yazıları da, Gladyo operasyonunu ele vermektedir.
F tipi yayın organlarının Sakık’ın tanıklığını MİT servisli fotoğraflarla süslemeleri ise operasyonun araçlarını sergilemektedir.
SAKIK NEDEN TANIK?
Tertibin sahiplerinin böylesi bir rezilliğe soyunması iki telaş ve bir görevle açıklanabilir:
1) 29 Ekim’de Ulus-Anıtkabir hattında ayağa kalkan kesimlere barikat kurabilmek. Ki bu barikatı kurabilmek için dört koldan çalışıyorlar. “Perinçek çalıyor, Kılıçdaroğlu oynuyor” başlıkları ile Şemdin Sakık’ın tanıklığı bu telaşın gereğidir.
Cumhuriyetin yeniden inşası anlamına gelen bu ayağa kalkma eyleminin bu kez 10 Kasım’da önüne geçebilmek, Cumhuriyet yıkıcıları için acil görevdir. Tarih, bu göreve alet olarak Anıtkabir’i 09:05’te kapatanları da yargılayacaktır!
2) Şemdin Sakık’ın tanıklığı, çöken bir tertibe can katma hamlesidir aynı zamanda. Ancak nafiledir!
3) Şemdin Sakık’ın tanıklığıyla, AKP’nin “Kürt Açılımı” görevi arasında da kuşkusuz bir bağ vardır.
Geçmişte TSK’yi PKK’ye pusu kurmakla suçlayanların, “meğer PKK’nin bir numarası Karayılan değil Cemil Bayık’mış” türünden haberleri bugün neden servis ettiği sorgulanmalıdır.
İşi “İyi PKK, kötü PKK” safsatasına kadar vardıran bu çift meslekli gazetecilerin, Kürt Koridoru” planındaki görevleri açıktır.
EYMÜR, SIRRI SAKIK’I NEDEN HEDEF ALDI?
Şemdin Sakık’ın tanıklığının 6 Kasım’da aleniyet kazanmasından bir hafta önce Mehmet Eymür’ün ortaya çıkması ve BDP milletvekili Sırrı Sakık’ı MİT ile irtibatlı ilan etmesi dikkat çekicidir.
Ergenekon tertibinin kilit isimlerinden Eymür özetle şunları söylemişti: “Sırrı Sakık, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım ile görüşürdü. Ağabeyi Şemdin Sakık’ın da teslim olmak istediğini o söyledi…”
Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla iki kardeş konuşmuyordu bile. Peki, Eymür neden Sırrı Sakık’ı hedef almıştı?
Atlantik, Suriye’de ve Kürt Koridoru’nda bölünürken, Açılım’da da mı bölünüyordu acaba?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Kasım 2012
AKP, 2014’TE ÇÖZÜLÜR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 06/11/2012
AKP ile MHP’nin iki bin küsur hedefleri ilan etmeleri ne anlama geliyor? Erdoğan Malazgirt’in bininci yıldönümü olan 2071’i, Bahçeli de Anadolu’daki ilk Türk devletinin bininci yıldönümü olan 2077’i hedef ilan etti kongrelerinde…
İki olasılık var: Ya her iki parti de önümüzdeki 65 yılı hedef ilan edecek kadar güçlü, planlı ve stratejik hesaplar yapabiliyorlar ya da aslında önlerini bile göremiyorlar! Yanıtı biliyoruz.
AKP’nin 2014’te Çankaya’ya kimi çıkaracağını tartıştırması, işte bu önünü görememe halindendir. “Erdoğan mı, Gül mü” diye sordurulan ve bir papatya falına dönüştürülen bu illüzyonun en çok ana muhalefet partisi CHP’yi etkilemesi, kuşkusuz Cumhuriyet için ayağa kalkan kitle tarafından not edilmektedir.
ABD FERMANLI MİLLİYETÇİLİK
Peki, gerçekte durum ne? Somut olguları da sıralayacağız ancak önce AKP’nin mimarlarının analizlerine bakalım.
AKP’nin 7 akıl hocasından biri olan CFR üyesi Stephen Larrabee, anımsayacağınız gibi bir tehlikeye dikkat çekmişti iki yıl önce. Larrabee, Türkiye’de yeni bir milliyetçiliğin yükseleceğine dikkat çekmişti.
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Larrabee’nin bu sözlerinden hareketle şu saptamayı yapmıştı: ABD, yükselen milliyetçiliği AKP ile denetlemek isteyecek ve ortaya “ABD’nin fermanlı milliyetçisi” olan bir AKP çıkacaktı.
Nitekim öyle de oldu: AKP son iki yılda Kıbrıs, Ermeni ve Kürt meselelerinde “milliyetçi” bir görüntü ve söyleme yaslandı. Ancak Türkiye açısından daha önemlisi, CHP’nin bir operasyonla “yenileştirilmesi” ve milliyetçi, ulusalcı dalgayı etkisiz kılacak bir yapıya dönüştürülmesiydi.
Yani ABD bu iki yıl içinde milliyetçi dalgayı çeşitli araçlarıyla denetlemişti…
AKP’NİN DAYANAĞI CONİ
Ahmet Davutoğlu’na “danışmanlık” yaparak Türk Dış Politikasını biçimlendiren isimlerden biri olan Stephen Larrabee’nin öngörüsünün elbette maddi bir zemini vardı. Ki o zemin, AKP’yi iktidar yapan ABD’nin bölgesel ihtiyaçlarıydı. Daha somut söylersek, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi için Irak’a saldırmasıydı. Bölgedeki ABD askeri, AKP iktidarının en önemli dayanağıydı.
Nitekim bu gerçek nedeniyle iki yıldır şu iki saptamayı vurguluyoruz: 1) AKP, ABD askeriyle geldi ve ABD askerinin bölgeden çekilmeye başlamasıyla da gidecek. 2) AKP, Irak’la geldi, Suriye’yle gidecek.
YENİ BİR MERKEZ
Erdoğan’ın siyasi hayatı açısından en kilit role sahip olan kişi kuşkusuz Morton Abramowitz’dir. ABD’nin bu etkili eski Ankara Büyükelçisi, Erdoğan’ı daha Refah Partisi Beyoğlu İlçe Başkanı’yken keşfetmişti. Erdoğan ile Abramowitz görüşmesini ayarlayan kişi ise Ruşen Çakır’dı…
Her neyse… İşte bu kilit konumdaki Abramowitz, National Interest’te “Sallantıdaki Türkiye” başlıklı bir makale yazdı. Kürt meselesi ile Suriye konusunun AKP açısından içerdiği tehlikelere dikkat çeken Abramowitz makalesini şu sözlerle bitiriyor: “2014 itibariyle, içerde ve yanı başında devam eden karmaşa yeni partilerin ortaya çıkışına ve hatta belki de AKP’nin çözülmesine yol açabilir.” (Sendika.org, 27 Eylül 2012)
YENİDEN İNŞA DÖNEMİNE GİRİLDİ
Kuşkusuz Abramowitz’i bu saptamaya götüren, bize göre, iki temel neden var: 1) AKP’nin dışarıda Suriye kayasına çarpması. 2) İçeride büyüyen Cumhuriyetçi dalga: Milli Anayasa Forumlarının “Milli Merkez”e dönüşebilme işaretleri, TGB’nin 19 Mayıs’ta 250 bin genci seferber etmesi, Hatay’da AKP’nin dış politikasına karşı yapılan taarruz eylemi, 29 Ekim’de Ulus-Anıtkabir hattında ortaya çıkan seferberlik ve milyonların, Türkiye’nin dört bir köşesinde Cumhuriyet’i yeniden inşa etmek için ayağa kalkması…
ABD’nin ne yükselen milliyetçi dalgayı denetleyebileceği partileri ne de bu dalgaya set çekecek gücü var. Bu gerçek, 10 Kasım’da daha da net anlaşılacak!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Kasım 2012
GAZETECİLERE NOTLAR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 13/10/2012
Ergenekon davasındaki bir gazeteci tanıklığı, Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım’ın 3 yıldır boşuna boşuna esir tutulduğunu ortaya koydu.
Bu cümlenin yanlış anlaşılmaması için belirtelim elbette: Bizim Deniz ve diğerleri, tüm Silivri esirleri, bu tanıklıktan önce de zaten haksız ve hukuksuz esir tutuluyorlardı…
TAYFUN DEVECİOĞLU
Bizim Deniz, Başbakan Erdoğan’ın kasetlerini yayınlamaktan yatıyor. Tarih elbette bu kasetleri yayınlamayı değil tersine kasetin konusunu mahkum edecek, o ayrı… Ancak Ergenekon davasında tanıklık yapan Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu, o kasetlerin kendilerinde de olduğunu, zaten tüm basına e-postayla servis edildiğini, o dönem yayın yönetmenliğini yaptığı Vatan gazetesinin de bu kasetleri haber yaptığını ancak içeriğini yayınlamadığını anlattı.
Bu tanıklık, o kasetleri basın açıklamasıyla duyuran İşçi Partisi yöneticilerini de, o basın açıklamasını haber yapan Aydınlık ve Ulusal Kanal yöneticilerini, bir kez daha aklamış oluyor!
Meslektaşımız Tayfun Devecioğlu, bu açıklamayı daha önce yaptı mı? Ben duymadım… Keşke daha önce de yapsaydı!
ASLI AYDINTAŞBAŞ
Daha önce yapsaydı demişken…
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in Silivri’de tutuklu olmasının en büyük kanıtı(!) kendisine ait olduğu iddia edilen Ergenekon belgeleriydi… Perinçek 5 yıldır o bozuk Türkçeyle yazılmış çapsız metnin kendisine ait olamayacağını anlatıyor, metni kendisiyle röportaj yapan gazeteci Aslı Aydıntaşbaş’ın verdiğini söylüyor…
Geçenlerde Perinçek, Aydıntaşbaş’ı davaya tanık olarak getirtti. Aydıntaşbaş belgede kendi el yazısıyla notları olduğu için “o belgeyi ben verdim” demek durumunda kaldı.
Yukarıdaki soruyu bu kez daha vurgulu sormak durumundayım: Ey Aslı Aydıntaşbaş, Türk basınının en militarist kalemi, Suriye’ye savaş ilan eden gazeteci… Neden 5 yıldır çıkıp da “o belgeyi Perinçek’e ben verdim” demedin?
ŞAMİL TAYYAR
Militarizmden bahsetmişken…
Aslı Aydıntaşbaş’la bu alanda yarışan isimlerden biri de gazeteci-milletvekili Şamil Tayyar.
Tayyar, “3 saatte Şam’a varırız” diyor ve Şam’ı Şam’il yapma rüyası görüyor! DSP adaylığından AKP yandaşlığına geçiş hızına göre yapıldığı anlaşılan bu hız hesabı, onun artık “ben buldum, patladı gitti” diyen atıcılar kralı Seyyar Tayyar’ı da geçtiğini gösteriyor!
SELÇUK ÖZDAĞ
Gazetecilikten, daha doğrusu Vakit’ten TBMM’ye transfer olanlardan biri de AKP Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ…
Özdağ, “Nazım Hikmet’in naaşı Kurtuluş Savaşı topraklarını kirletir” başlıklı yazısını da koyduğu “Vakitsiz Yazılar” kitabını Meclis’te dağıtmış…
Bakalım, Kurtuluş Savaşı Destanı’nı yazan Nazım’ın naaşını diline dolayan Özdağ’ın Meclis’i kirletmesine ses çıkarılacak mı?
AHMET ŞIK
Bir sözümüz de gazeteci Ahmet Şık’a… Kendisi de Ergenekon tertibiyle bir süre esir kalan Şık, hiç de şık olmayan bir işe imza atmış…
Taraf gazetesini eleştiren Ahmet Şık, meseleyi ne yapıp edip Aydınlık gazetesine getirmiş ve her ikisini de aynı kefeye koyma gafletine düşmüş.
Bu özel yeteneğinin üzerinde durmayacağım ama şimdilik şu kadarıyla yetinelim. Yolu Aydınlık’tan geçmiş Cengiz Çandar, Halil Berktay, Oral Çalışlar ve Alper Görmüş üzerinden Aydınlık’a saldırmak hem şık değil, hem ahlaki değil, hem akıl işi değil, hem de doğru değil…
ORAL ÇALIŞLAR
Oral Çalışlar demişken…
Ustamız Hasan Yalçın aramızda olsaydı, Çalışlar’ın şu yazısından kesin müthiş bir teori çıkarırdı. Bizim çapımız yetmez, naçizane şu kadarını söyleyeyim: Dönmek sadece onur gibi, şeref gibi kavramları değil, doğrudan zekâyı da etkiliyormuş!
Aksi takdirde Çalışlar, Lenin ile Erdoğan arasında nasıl bir ilişki kurabilirdi ki?! Zira parayla yazdırsan, yazılmaz!
Bakın Çalışlar dünkü köşesinde ne diyor: “Lenin’e ait ve çokça kullandığımız bir deyim vardı: ‘Devrim yolu Nevski Bulvarı gibi düz ve engebesiz değildir.’ AK Parti’nin Kürt Sorunu’yla ilişkisi, demokrasi konusundaki tercihleri de çok inişli çıkışlı bir yol izliyor.”
AKP yandaşlığına Lenin’i referans gösterebilmek, en çapsızına nasip oldu!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ekim 2012
AVRASYA YÜZYILI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 13/09/2012
Bu yüzyıl, iki temel projenin çarpışmasına sahne olacak; nitekim çarpışma başladı.
1.) ABD’NİN ATLANTİK YÜZYILI
Projelerden ilki ABD’ninkidir ve ismi “21. Yüzyılı Amerikan (Atlantik) yüzyılı yapma” projesidir. ABD bu projeyi SSCB’nin çökmesiyle geliştirdi ve Yugoslavya’dan Avrasya kapısını açtı. Washington ardından 11 Eylül konjonktüründe Irak’tan Ortadoğu’ya ve Afganistan’dan Orta Asya’ya girdi.
Ancak 2004-2005 Irak direnişi, 2006 Hizbullah-İsrail savaşı ve 2008’de Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesi, ABD’nin büyük atağını durdurdu. 2007’deki kapitalist dünya krizini de eklemeliyiz.
ABD bu dört etken nedeniyle, savaş alanına doğrudan yönelmeye mecbur kaldı ve Ortadoğu merkezli saldırı stratejisini rafa kaldırıp, yerine Asya-pasifik merkezli saldırı stratejisi koydu.
2.) ÇİN’İN AVRASYA ATAĞI
21. yüzyıla dair ikinci projenin sahibi ise Çin’dir. Çin Başbakanı Wen Jiabao bu projeyi geçen hafta “yeni yüzyıl Avrasya yüzyılıdır” sözleriyle ilan etti.
2. Çin-Avrasya Fuarı’nda konuşan Wen Jiabao, çok kutupluluğun ve ekonomik küreselleşmenin Avrasya ülkelerinin önüne tarihi fırsat serdiğini belirtti ve “21. Yüzyıl, Avrasya ülkelerinin gelişme ve işbirliği yüzyılı olacaktır” dedi.
Çin başbakanının bu hedef için çizdiği coğrafya Asya’nın en doğusundan Orta Avrupa’ya kadar uzanıyor. Çin başbakanı, bu hedefi ismini verdiği şu dört işbirliği örgütünün gerçekleştireceğini söyledi: Şangay İşbirliği Örgütü, Arap Birliği, Körfez ve Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi, Güney Asya Bölgesel İşbirliği Konseyi.
3.) RUSYA’NIN AVRASYA BİRLİĞİ
Moskova’nın Avrasya Birliği projesi de “21. Yüzyılı Avrasya Yüzyılı yapma” hedefinin içindedir. Rusya’nın 2011’de Kazakistan ve Belarus ile birlikte kurduğu Avrasya Birliği, önüne kurumsallaşma ve yeni üyelerle genişleme görevi koydu.
Önceki gün “Avrasyacı Dugin, Putin’in yeni ideolojisini yazıyor “şeklindeki haber, Moskova’nın bu konuda adımlarını hızlandırdığına işaret ediyor. Neo-Bolşevik akımın lideri olarak nitelenen Dugin, 5-6 kişilik bir ekiple birlikte yaptığı bu son çalışmasının hedefini şu sözlerle özetliyor:
“Putin ile eski Sovyetler Birliği coğrafyasında yeni, ama hayatta kalma şansı yüksek bir Avrasya Devleti kurulması konusunda zaten hemfikiriz. Bizim üreteceğimiz fikirler Putin’in bu yolda ilerlemesine yardımcı olacaktır.”
4.) TÜRKİYE’NİN BATI ASYA BİRLİĞİ
İlk kez İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek tarafından önerilen “Batı Asya Birliği” de yine “21. Yüzyılı Avrasya yüzyılı yapma” hedefinin bir parçasıdır.
Perinçek projeyi şu sözlerle özetlemektedir: “Bizim Batı Asya Birliği (BAB) adını verdiğimiz bu birleşme, öncelikle Türkiye, Irak ve Suriye’den başlayabilir. İran, Azerbaycan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Rusya, Lübnan, Gürcistan ve Ermenistan, koşullara göre bu birlik içinde yer alabilirler.”
YENİDÜNYA
Atlantik Yüzyılı ile Avrasya Yüzyılı mücadelesine dair ortaya koyulan bu projeler, önümüzdeki 10 yıldan itibaren farklı bir dünyanın şekilleneceğini göstermektedir.
O dünyada Atlantik zayıflamış ve ABD ile İngiltere yalnızlaşmış olacaktır. Ve o dünyada Avrasya, Afrika ve Güney Amerika güçlenmiş; merkezinde Çin, Rusya, Hindistan, Türkiye, İran, Almanya, Brezilya, Meksika gibi ülkelerin bulunduğu yeni işbirliği modelleri egemen olacaktır.
Bugünkü iktidarlar ve müttefiklik ilişkileri genel eğilimi etkilemez, zira dünya Avrasya Yüzyılı’na girmeye başladı bile!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Eylül 2012
EYMÜR PORTRESİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 08/08/2012
MİT-CIA-Kontrgerilla üçgenindeki hemen her olayın başoyuncusu durumundaki Mehmet Eymür, önceki gün Silivri’deydi. Mahkemenin tanık sıfatıyla çağırdığı ancak “çok şey biliyorum, ama Ergenekon’u bilmiyorum” dediği andan itibaren neredeyse sanık pozisyonuna düşen bir Eymür izledik biz.
SALLAYAN EYMÜR
İzlenimlerimize, Eymür’ün kişiliğini ve ruh halini ortaya koyan kimi sözleriyle başlayalım. Av. Hasan Basri Özbey soruyor: “Doğu Perinçek’in Hizbullah’ı yönlendirdiğini yazdınız sitenizde. Belgeniz nedir?”
Ermür’ün yanıtı şöyle: “Valla işte siz bazen yazınca, üstüme gelince, işte ben de öyle …”Av. Hasan Basri Özbey tamamlıyor Eymür’ün cümlesini: “Sallıyorsunuz yani.”
Eymür gülüyor, sanıklar gülüyor, avukatlar gülüyor, izleyiciler gülüyor, hatta mahkeme görevlileri gülüyor ama ciddiyeti elden bırakmamaya kurulu Hâkim gülmüyor, üstelik izleyicilere “gülmeyin, atarım” diye kızıyor!
Eymür’ün bu “sallamacı” kişiliği şu itirafa dönüşüyor ardından: “Hizbullah’ı resmi makamlar kurdu ama örgüt sonra kontrolden çıktı.”
EYMÜR’ÜN BELGESİ TİKKO’DAN
Eymür, duruşmanın daha ilk bölümünde mahkeme heyetine Perinçek’le ilgili bir dosya verdi. Sanıkların ya da Avukatların soruları karşısında her çaresizliğe düştüğünde ise o dosyaya sığınıp, “bilgiler orada var” dedi.
Akşama doğru, Perinçek 12 Mart dava dosyasının istenmesini talep ettiğinde, Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu “zaten burada” deyip, Eymür’ün sabah verdiği dosyayı havaya kaldırdı. Sonra da teyit etmesi için Perinçek’e verdi.
Muhtemelen o an MİT’in tarihine kara bir leke olarak düşmüştür. Zira Eymür’ün çok önemli dosya diye verdiği şey, TİKKO’nun Perinçek’i hedef alan yazıları çıktı.
Bu durumda şu çelişki haliyle aklımıza takıldı: TİKKO’nun yazdıklarını MİT mi kullanıyordu, yoksa MİT’in yazdıklarını TİKKO mu kullanıyordu?”
EYMÜR’ÜN PERİNÇEK KOMPLEKSİ
Gün boyu incelediğim Eymür’e dair en somut saptamam şu: Eymür, travmaya dönüşmüş bir Perinçek kompleksi içinde! Üstelik Perinçek, kendisini için “düşman olabilecek bir insan değil” demesine rağmen…
Örneğin, müvekkilini “ulusalcı” olmakla itham eden Eymür’e avukat “ulusalcılık nedir” diye soruyor. Eymür’ün yanıtı: “Ulusalcılık, işte malumunuz, Aydınlıkçıların çıkardığı bir şey.”
MİT bu kadar cahil yetiştiremeyeceğine göre, Eymür’ün yanıtı artık psikiyatrinin alanına giriyordur!
Eymür’ün Perinçek kompleksi, belli ki onda ciddi sıkıntılar yaratıyordu. O sıkıntılı kafa da, örneğin Aydınlıkçıların anti-Amerikancılığı mahkemede gündeme geldiğinde, kısa devre yapıyordu.
Eymür’ün şu sözlerine başka bir açıklaması olan lütfen beni bilgilendirsin: “Aydınlıkçıların anti-Amerikancı olduklarına inanmıyorum. Çünkü Aydınlık Dergisi’nin Washington temsilcisi, ABD vatandaşı olan bir Yahudi’yle evliydi.”
ÇİLLER MOSSAD’A NE VERDİ?
Belgesi “sallamalı”, kaynağı TİKKO olan Mehmet Eymür’ün acaba çalışma arkadaşlarıyla, amirleriyle ilişkisi nasıldı?
Gün boyu sorular karşısında mahkûm olan Eymür, son 30 yıldır çalıştığı hemen her ismi suçladı, açığa düşürdü, ihbar etti. Nuri Gündeş, Sönmez Köksal, Şenkal Atasagun, Emre Taner başta olmak üzere tüm eski amirlerini “açığa düşürmekten” çekinmeyen Eymür, eski Başbakan Tansu Çiller’i zor duruma soktu.
Eymür’ün şu itirafı karşısında Çiller açıklama yapmak ve hesap vermek durumundadır artık: “Çiller ve Ağar MOSSAD’la görüşemeye girdiler. Beni dışarı çıkarttılar. Çiller ve Ağar ikilisi, MOSSAD’la Abdullah Öcalan pazarlığı yaptı. Ama karşılığında ne verdiler, onu bilmiyorum.”
Başbakanlar başbakanlarla, istihbaratçılar istihbaratçılarla görüşür, kuraldır. O yüzden merak ediyoruz ve soruyoruz: “Çiller MOSSAD’a ne verdi?”
Ve izlenimlerimizi bitirirken başka bir kirliliğe dikkat çekiyoruz. Eymür’ün Perinçek’in bir sorusu karşısında söylediği şu söz, belki de “kasetli siyaset” yapılan geçen döneme aslında ışık tutuyordu: “İstihbaratta yatak odaları çok önemlidir.”
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Ağustos 2012
1 NOLU TANIK, 2 NOLU SANIK
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 04/08/2012
Genelkurmay 1. Başkanı’nın tanık, 2. Başkanı’nın da sanık olduğu dünyadaki ilk mahkemenin dünkü duruşmasındaydık… Hilmi Özkök tanık olarak, o dönem 2. Başkan olan İlker Başbuğ da sanık olarak Silivri’deydi…
Hilmi Özkök, ilk günkü tanıklığının ardından dün de avukatların ve sanıkların sorularını yanıtlamak üzere mahkemedeydi. Özkök her ne kadar Fikret Bila’ya “Silah arkadaşlarımı acı çektiğim için Silivri’de ziyaret etmedim” dediyse de, aslında yüzünde farklı bir “acı” işareti vardı…
ÖZKÖK’ÜN PERFORMANSI
Nasıl bir acı olduğunu tarif etmeye çalışayım. Örneğin Hâkim üye Sedat Sami Haşıloğlu, Özkök’e “hangi gazeteler sizi yıpratmaya çalıştı” diye soruyor. Özkök bazı yayınları sıraladıktan sonra belirtiyor: “O yayınlar nedeniyle, görev performansım olumsuz etkilendi.”
“Performansı gazete haberleriyle düşen bir Genelkurmay Başkanı, kim bilir başka nelerden etkileniyordur” diye düşünmeden edemedim doğrusu… Umarım Özkök 1 numarayken, kimi devletler de böyle düşünmemiştir!
Hâkim üye Sedat Sami Haşıloğlu “2001-2002’de ABD Ecevit hükümetine darbe yaptı ve size Genelkurmay Başkanı olma yolunu açtı” diye özetleyebileceğimiz Doğu Perinçek tespitlerini sordu Hilmi Özkök’e… Özkök, “Perinçek’in görüşlerine saygı duyuyorum ama Genelkurmay Başkanı olmam rutindir” diyerek, o acıyı biraz daha sergiledi!
Özkök sonrasında, Perinçek’in yazılı sorusu karşısında da “Kıvrıkoğlu’nun süresinin bir yıl uzatılmak istendiği konusundan haberdar olmadığını” belirtti! Haber Tanzanya’da bile duyulmuştu ama demek o sırada Kara Kuvvetleri Komutanı olan Hilmi Özkök duymamıştı!
ÖZKÖK’ÜN TUNCAY ÖZKAN’A AÇTIĞI DAVA
Ardından Hâkim üye Sedat Sami Haşıloğlu, Özkök’e Mustafa Balbay’ın günlüklerinden bazı satırlar okudu. Özkök aktarılanların çoğundan ya haberdar değildi, ya da katılmıyordu o görüşlere… Balbay, “o zaman ben neden sanığım” diye sormuştur kendine eminim…
Bir ara Hilmi Özkök, Tuncay Özkan’ın KanalTürk’te Cüneyt Arcayürek’le birlikte yaptığı programda, kendisine “salak” dediğini söyledi. Özkök’ün bu “tanıklığı” üzerine Tuncay Özkan sinirlenerek bulunduğu en arka sıradan öne doğru yürüdü ve Hâkim’den söz hakkı istedi.
Pek söz vermeyen, verince tek soruyla sınırlayan Hâkim’in dalgınlığına gelmiş olmalı ki, Tuncay Özkan’a söz hakkı verdi. Muhtemelen pişman da oldu.
Çünkü Tuncay Özkan, programda öyle bir söz söylemediğini, o sözün söylenmediği halde programın deşifresine bilerek koyulduğunu, bunun mahkemede tespit edildiğini, bu nedenle açılan davadan beraat ettiğini anımsattı!
Hâkim, Hilmi Özkök’e sordu: “Bu davadan ve beraattan haberiniz var mı?”
Hilmi Özkök’ün yüzündeki acı dev ekrana yansıyor ve eski 1 numara “hayır” yanıtı veriyordu! Oysa Özkök, emekli olmasından bir gün önce 30 Ağustos’ta o davayı hem de 301’den açtırmıştı!
O an Özkök’ün yüzüne yansıyan acıyı gören herhangi biri, 1 numaranın “tanık mı, yoksa sanık mı” olduğunu, eminim anlamazdı!
Biz de anlamadık…
Ama iki günün ardından Özkök’ün tanık olmadığından artık emindik. Zira Hilmi Özkök herhangi bir darbe girişimine tanık olmamıştı!
O zaman dava da bitmiştir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Ağustos 2012
SİLİVRİ’DEKİ ZAFER İŞARETLERİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 20/07/2012
Özel Büro isimli internet sitesi, Kürt mafyasına karşı mücadele etmek için 1 milyon motorize ekip kuracakmış. Tamamı silahlı ve telsizli bu hareketli birlik, mafyayı çökertecekmiş.
İnsan duyunca gülümsüyor haliyle ve aklına şu soru geliyor. Hadi 1 milyon kişiyi buldunuz, hadi oldu da 1 milyon silahı da buldunuz. Peki, 1 milyon telsizi ve motoru nasıl buluyorsunuz?
Bir motor firmasının kulağa fısıldadığı reklam maksatlı balon değilse, bir deli saçmasıdır en fazla.
Ama yok, biri ciddiye almış, bir gazeteci! 2006 yılında haber yapmış, şimdi o haberini de Ergenekon davasında tanık olarak mahkemeye anlatıyor. Mahkeme de, Ergenekon örgütünü ortaya çıkaran(!) bu müthiş haberi her ayrıntısıyla inceliyor.
Öyle ki, sanıkların tanığa yönelttiği sorular ve tanığın sorular karşısında “hatırlamıyorum” kaçamağına sarılması, mesleğimiz açısından üzücüydü. Duruşmayı birlikte izlediğimiz Cumhuriyet Gazetesi yazarı Ümit Zileli’yle, mesleğimiz adına utandık!
AYDIN KUCAKLAŞMASI
Evet, dün Silivri’deydim. Türkiye’nin en aydınlık yüzlerinin, en birikimli siyasetçi, gazeteci, akademisyen ve askerlerinin topluca yargılandığı, daha doğrusu onların yargılayanları yargıladığı salondaydım.
Sabah henüz duruşma başlamadan önceki o kısa zamanı büyük kucaklaşmalar dolduruyor. Sanıklar, izleyicilerle kucaklaşıyor. Ama ne kucaklaşma…
İnsanların birbirine dokunmadan nasıl kucaklaşabildiklerini, insanların gözleriyle nasıl anlaştığını ancak Silivri’de öğrenebilirsiniz.
Hele ilk arada Doğu Perinçek ile Tarık Akan ve Rutkay Aziz’in gözleriyle ve sözleriyle kucaklaşmaları görülmeye değerdi. Ayrıntıları Aydınlık muhabiri Sezim Özadalı’nın haberinden okuyacaksınız…
SİLİVRİ’DEKİ ÖĞRETMENLERİM
Ya benim kucaklaşmalarım?
Doğu Perinçek’le kucaklaştım önce… Değerli ustam, Silivri duruşmalarında bile “öğretmeye” ara vermedi. Önceki günkü yazımda yanlış kullandığım bir kelimeyi anımsattı, doğrusunu söyledi. Büyük öğretmenlerin o aydınlatan yüzü ve kalemi, rotamız olmayı, ufkumuzun ötesini bize göstermeyi her şart altında sürdürüyor…
Değerli gazeteci ustalarımdan Hikmet Çiçek, eleştirilerini sıraladı, tavsiyelerde bulundu; her zamanki gibi çok yararlanacağım…
Mehmet Bedri Gültekin, Turan Özlü, Erkan Önsel’le kucaklaştık sonra… Arguvan’dan selam getirdim Bedri ağabeye, eski mücadele arkadaşlarından… Erkan ağabey eczacı ya, her şart altında eczacılık yapıyor, kullandığım ilaçların dozajıyla ilgileniyor…
Mehmet Perinçek’le sarıldık sonra… Motorize ekip masalı anlatılırken kürsüde, o akademisyen titizliğiyle okuyor ve çalışıyordu oturduğu yerde… Birlikte ilk gözaltına alındığımız o eski günlerde, Beyazıt’ta, “çıkınca ilk yapacağımız” şey aynıydı. Yapmıştık da… Şimdi bir daha yapacağız!
Oktay Yıldırım, Levent Göktaş, Mustafa Balbay’la kucaklaştık sonra… İnsan ilk tanışmada nasıl kucaklaşır ki? Düşünün işte…
Sonra en deneyimli Ergenekon sanığı Muzaffer Tekin’le kucaklaştık… Güzel tesadüf; Kıbrıs Barış Harekâtı’nın yıldönümünde…
KAZANACAĞIZ!
Bugün size Ortadoğu’yu, Suriye’yi, Irak’ı, bölgeye yönelik ABD planlarını yazmadım.
O planlara direnecek isimlerin yargılandığı Silivri’yi yazdım. Çünkü Silivri’deki direniş, kazanacağımızı işaret ediyor!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Temmuz 2012
ABD BAKAN YARDIMCISI: ÇÖKÜŞ YAKIN
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 06/07/2012
Üç gün önceki “Oltadaki fantom” başlıklı Ufuk Ötesi’nde, eski ABD Hazine Bakanı Yardımcısı Paul Craig Roberts’ın ülkesinin Suriye politikalarını eleştirdiği makalesini incelemiştik. Bugün ve yarın ise Roberts’ın, yine Alpaslan Balcı’nın Dünya Bülteni için çevirdiği “Çöküş yakın” başlıklı uzun analizine göz atacağız.
SANAL EKONOMİ
Roberts bu analizinde 230 trilyon dolarlık tahvil piyasasına sahip ABD’nin çöküşünün yakın olduğunu ortaya koyuyor. Bu büyüklük, ABD’nin Gayri Safi Milli Hasılası’nın tam 15,3 katı büyüklüğünde. Üstelik bu tahvillerin yüzde 95,7’si, sadece beş büyük bankanın elinde…
Eski ABD Hazine Bakanı Yardımcısı Roberts, bu durumun artık sürdürülemez noktaya geldiğini belirtiyor: “Wall Street’in kumarlarına yol açan mâli deregülasyon, ABD yönetiminin bankaları kurtarma ve ayakta tutma kararı ve de (ABD Merkez Bankası) FED’in sıfır faiz politikası Amerika’nın ekonomik geleceğini ve dolarını tahammül edilemez ve tehlikeli bir konuma yerleştirmiştir. Her yıl 1,5 trilyon dolarlık yeni tahvillerin piyasaya sürülmesi yüzünden tahvil piyasalarını yüzdürmeye devam etmek imkânsızlaşacaktır. Hazine tahvili satın alan herkes değeri azalan bir varlık satın almaktadır. Dahası, hazine tahvillerine yatırım yapmanın sermaye riski çok yüksek. Düşük faiz oranları, tahvile ödenen bedelin çok yüksek olduğu anlamına gelir. Faiz oranlarının yükselmesi ise – er ya da geç olacaktır – tahvillerin fiyatını düşürecek ve yerli-yabancı tahvil sahiplerine sermaye kaybı olarak dönecektir.”
BARIŞ VERGİSİ MESELESİ
Peki, bu durum neye yol açacaktır. Bakın Roberts bu konuda neler söylüyor: “ABD’nin alacaklıları en başta Çin, Japonya ve petrol ihraç eden OPEC’tir. Bu durum Amerikan ekonomisini yabancı ellere bırakmaktadır. Örneğin Çin, Washington’ın kendisini haksız yere kışkırttığını görse, elindeki dolara endeksli 2 trilyonluk varlığı dünya piyasalarına dökebilir. Tüm fiyatlar çökecek, FED dolara endeksli finans araçlarını satın almak için hemen para basmak zorunda kalacaktır. Çin’in elindeki varlıkları satın almak için basılan dolar ise döviz piyasalarındaki dolar arzını artıracak ve dolar kurunu aşağı düşürecektir.”
Bunun Çin’e de maliyeti olacağını belirten Roberts, tıpkı Doğu Perinçek’in “barış vergisi” diye kavramlaştırdığına benzer şekilde tarif ediyor ilişkiyi: “Ancak örneğin Çin’in dolara bağlı varlıkları tek seferde piyasaya dökmesi maliyetli olacaktır, zira bu kez dolara endeksli varlıkların değeri düşecektir. Çin, ABD askeri tehdidine maruz kalmadığı, ABD’nin dişlerini sökmeye ihtiyaç duymadığı takdirde, rasyonel bir ekonomik aktör olarak Amerikan dolarından yavaşça çıkmayı tercih edecektir. Ne Japonya ne Avrupa ne de OPEC ülkeleri, Amerika’nın ticari açıklarından elde ettikleri kendi biriktirdikleri zenginliği, dolarları piyasalara dökerek yok etmek istemeyeceklerdir fakat göstergelere bakılırsa, hepsi de dolara endeksli varlıklardan çıkmak istiyorlar.”
DOLARDAN KAÇIŞ
Roberts’a göre “ellerinde dolar bulunan yabancılar, ABD’nin yıllık bütçesine ve ticaret açıklarına, batan Amerikan ekonomisine, Wall Street’in örtüsüz kumar bahislerine, kuruntu hegemonun savaş planlarına bakıp şöyle hükmetmektedirler: Bundan dikkatli bir şekilde kurtulmalıyım.”
Roberts, bu gerçekleri yazmayan “Fahişe Amerikan medyasının” ise tersine hep Avrupa’daki krize odaklanarak, aslında “Avrupa’dan daha kötü olan Amerika’daki durumu dikkatlerden uzak tuttuğunu” belirtiyor.
Roberts’ın analizini ele almaya yarın da devam edeceğiz.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Temmuz 2012
HANGİ DEVLET?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 13/06/2012
E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un Silivri Cezaevi’ni ziyaret eden Meclis Cezaevleri Alt Komisyonu üyelerine söyledikleri, tarihi bir gerçeğe işaret etmektedir.
Başbuğ devletin bittiğini saptıyor: “Genelkurmay Başkanlığı yaptım. Haftada bir Başbakan’la görüşmeler yapıyorduk. Cumhurbaşkanı’yla görüşüyorduk. Devleti beraber yönettik. Nasıl oluyor da devleti yönetirken yasa dışı örgüt kurmuşum, bundan devletin haberi olmaz mı? Ben gündüz Genelkurmay Başkanlığı yapıp gece silahlı terör örgütünü mü yönettim? Bu suçlama doğruysa da bu devleti kapatın gitsin!”
Bu sözlerin sahibi daha iki yıl önce devletin 4 numarasıydı!
Ya devletin 2 numarasının geçen hafta söylediklerine ne demeli? Başbakan Erdoğan, ATV’de, Özel Yetkili Mahkemeleri “devlet içinde devlet” olarak niteledi!
Oysa Ergenekon operasyonuyla tutuklananlar, ilk günden beri “devlet içinde devlet” oluşumuna dikkat çekiyorlardı!
Peki, hangi devlet?
DEVLET İÇİNDEKİ DEVLET GLADYO’DUR
Erdoğan’ın bugün “şikâyet ettiği” ve “devlet içindeki devlet” dediği oluşum, gladyo’dur, SüperNATO’dur!
Bu açıklama, aslında her şeyden önce Ergenekon operasyonuna dair başından beri saptadığımız şu gerçeği kanıtlamaktadır: Ergenekon soruşturmasının sahibi ABD’dir; AKP ise operasyonun aracıdır!
Erdoğan’ın “devlet içindeki devlet”ten bugün rahatsız olması, başka bir gerçekliktir. Erdoğan bugün rahatsızdır çünkü “devlet içindeki devlet” kendisine rağmen bazı operasyonlar yapmıştır; özel temsilcisine dokunmak isteyenler, doğal olarak kendisine dokunmak istemiştir; kasetli siyaset yapanların ellerinde kuvvetle muhtemel başka kasetler de vardır…
Ancak Erdoğan’ın “devlet içindeki devlet”ten şikâyeti stratejik değildir!
GLADYO YASALSA, TSK YASADIŞIDIR!
Em. Org. İlker Başbuğ’un “kapatın gitsin” dediği devlet ise 1914-1923 sürecinde savaşla ve devrimle kurulan, ancak 1946’dan başlayarak “Küçük Amerika” yapılmaya çalışılan devlettir. Bağbuğ haklıdır, Cumhuriyet devrimiyle kurulan devlet, artık bitmiştir!
Em. Org. İlker Başbuğ’un “nasıl oluyor da devleti yönetirken yasa dışı örgüt kurmuşum” demesi derslerle doludur. Zira Ergenekon operasyonlarının bütününden de anlaşılmaktadır ki, artık Türk Ordusu yasadışı bir örgüttür. Ve “devlet içindeki devlet” yasallaşırken, devlet ve onun silahlı örgütü, haliyle yasadışına düşmektedir.
Bugün “yeni anayasa” yapılmaya çalışılması da, bu yeni devlete yasallık kazandırmak içindir.
YENİDEN KURULACAK CUMHURİYET
Süreç genel hatlarıyla geçen yüzyılın başındaki gibidir. Ya Vahdettinler, Damat Feritler yasaldır, ya da Mustafa Kemal ve arkadaşları… Ya İstanbul yasaldır, ya da Ankara…
Bu nedenle artık İlker Başbuğ’un şu gerçeği saptadığını düşünüyoruz: Ya Erdoğan ve Gül ikilisi yasaldır, ya da kendisi…
Bu basit ama ağır gerçek, Doğu Perinçek’in şu tarihi saptamasını hayata geçirmeyi zorunlu kılmaktadır: “Artık korunacak değil, yeniden kurulacak bir Cumhuriyet söz konusu.”
Ve Mustafa Kemal, Cumhuriyet’in ancak devrimle kurulacağını ders bırakmıştır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Haziran 2012