Posts Tagged İsrail
TÜRKİYE – İSRAİL TİCARETİ ARTIYOR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 23/11/2011
AKP’nin İsrail karşıtı söylemlerinin “İran’ı yalnızlaştırmak” ve “Bölge – Arap liderliğini ele geçirmek” hedefli olduğunu, dahası ABD Başkanı Barack Obama’nın stratejisinin bir yansıması olduğunu birkaç kez yazdık bu sütunda…
Hatta iki ülkenin ilişkisinin devamının ön şartı olarak sunulan “özür” konusunun, tam dört kez çözülme aşamasına geldiğini, ancak son dakikada anlaşmadan vazgeçildiğini de belirttik.
İSRAİL TÜRKİYE’YE İHRACATINI KATLADI
AKP’nin İsrail karşıtlığı üzerinden beslediği İran ve Suriye politikalarının hali ortada. Ancak daha ilginci, iki ülkenin perde önündeki bu kavgasına rağmen ticari ilişkilerinin olağanüstü artış gösterdiği gerçeğidir.
Son verilere göre Ocak – Ekim 2011 döneminde, İsrail’in Türkiye’ye ihracatı 1,6 milyar dolara çıkarken, Türkiye’den ithalatı da 1,86 milyar dolara ulaştı. Bir önceki yılın aynı dönemine göre İsrail’in Türkiye’ye ihracatında yüzde 41’lik, Türkiye’den ithalatında ise yüzde 25’lik büyüme sağlandı.
İsrail Sanayiciler Birliği’nin Dış Ticaret Bölüm Başkanı Dan Katarivas, bu büyük artışı, “iki ülkenin siyasi ve ekonomik ilişkileri birbirinden ayırma konusundaki olgunluğuna” bağlamış.
DÖRT KEZ ANLAŞMA’DAN DÖNÜLDÜ
Türkiye ile İsrail arasında “özür” üzerinden tam dört kez anlaşma noktasına gelindiğini belirttiğimiz yazımızda, bir anlaşmayı da Henri Barkey’in ağzından aktarmıştık:
Meğer 2010 Aralık’ında Türkiye ve İsrail uzlaşmaya çok yaklaşmış. İsrail özür dilemeyi ve tazminat ödemeyi kabul etmiş. Yalnız İsrail, özür karşılığında, operasyonun “kendini savunma” olduğuna ilişkin bir açıklama yapmak istemiş, AKP hükümeti reddetmiş. Böylece anlaşma yapılamamış! (AA, 8 Eylül 2011)
İKİ ÜLKE YÜZDE 95 ANLAŞMIŞ!
İki ülke arasında yapılan bir başka anlaşmanın taslağını gören Kadri Gürsel önceki gün Milliyet’te yazdı: İki ülke yüzde 95 anlaşmış! Yani özür, tazminat gibi AKP’nin şartları kabul edilmiş.
“Türkiye ve İsrail Hükümetleri Arasında Filotilla Olayıyla İlgili Anlaşma” isimli, 18-19 Haziran 2011 tarihli bu dört sayfalık taslakta Türkiye’nin itirazına konu olan tek konu, metnin başlangıcındaki “ölüm ve yaralanmaların taammüden meydana gelmediği” yönündeki ifadelermiş…
Türkiye ise Mavi Marmara’daki protestocuların İsrail askerleri tarafından kasten öldürüldüğünde ısrar etmiş.
ERDOĞAN –LİEBERMAN KRİZDEN BESLENİYOR
Kadri Gürsel, anlaşmanın yapılamamasının bir nedeni olarak da İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ı gösteriyor.
Nitekim Lieberman, MOSSAD’ın kendisinden habersiz olarak Türkiye’yle gizli görüşme yapmasını hükümet sorunu haline getirdi önceki gün.
Tüm bu gerilim içinde ticaretin katlanarak büyüdüğü gerçeği de gösteriyor ki, ortada ciddi bir tuhaflık var. Çünkü Türkiye’nin Suriye’ye baskısı ve Kürecik’e füze kalkanını kabul etmesi başta olmak üzere tüm bölge politikaları, en çok İsrail’i memnun ediyor.
Sonuç olarak; hem Erdoğan, hem de Lieberman krizin bitmesini istemiyor!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Kasım 2011
İSRAİL İRAN’A SALDIRIRSA TÜRKİYE NE YAPAR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 15/10/2011
Soru bize ait değil. BİLGESAM’ı ziyaret eden ABD’li düşünce kuruluşu yetkilileri soruyor. Gelin hikâyeye en baştan başlayalım:
10 Ekim 2011 tarihinde ABD’li düşünce kuruluşları Amerikan İlerleme Merkezi, Hudson Enstitüsü ve Brookings Enstitüsü’nden
uzmanlar Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi BİLGESAM’ı ziyaret ediyor.
Amerikan İlerleme Merkezi’den Faiz Shakir, Hudson Enstitüsü’nden Richard Weltz ve Brookings Enstitüsü’nden Ted Piccone; son dönem Türk dış politikası, Türkiye-ABD ilişkileri, ABD sonrası Irak’ın geleceği ve Arap Baharı sürecinde İran’ın bölgedeki politikaları hakkında Bilge Adamlar Kurulu üyesi Prof. Dr. Ali Karaosmanoğlu ve BİLGESAM Başkanı Doç. Dr. Atilla Sandıklı’dan görüş istiyorlar.
NEDEN BİLGESAM?
Üç ABD’li düşünce kuruluşunun neden BİLGESAM’dan görüş istediğini eminim sizler de benim gibi merak etmişsinizdir. Gelin o zaman BİLGESAM’ı kısaca tanıyalım:
2007 yılında kurulan BİLGESAM’ın başkanı Doç. Dr. Atilla Sandıklı. BİLGESAM’a bağlı Bilge Adamlar Kurulu’nun başkanlığını Em. Oramiral Salim Dervişoğlu yapıyor, yardımcıları ise Sami Selçuk ve İlter Türkmen. Emekli askerler, bürokratlar ve büyükelçilerden oluşan kurulun üyeleri arasında eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal da var, Em. Büyükelçi Özdem Samberk de…
Özdem Samberk, AKP Hükümeti’nin Mavi Marmara raporu için BM komisyonuna gönderdiği isimdi. İlter Türkmen’i de Murat Karayılan, AKP – PKK görüşmelerine arabuluculuk yapacak “Akil adamlar” için önermişti…
Bu kısa bilgilerden sonra ABD’li düşünce kuruluşlarının BİLGESAM ziyareti daha iyi anlaşılmıştır herhalde…
TSK’NİN ÇİN VE RUSYA İLİŞKİLERİ
Başlıktaki soruya geçmeden önce ABD’lilerin diğer sorularına ve BİLGESAM’ın yanıtlarına göz atalım kısaca.
ABD’liler Türkiye’nin Rusya ve Çin ile geliştirdiği askeri ilişkilere odaklanıyorlar önce. BİLGESAM yetkilileri, Türkiye’nin NATO
üyesi bir ülke olarak Batılı güvenlik sisteminin içinde kalmak yönünde irade gösterdiğini belirtip, Batı’dan silah teknolojisi transferi sıkıntısı yaşandığına dikkat çekiyor. BİLGESAM yetkilileri, Türkiye’nin Batı’dan kaynaklanan bu açığı İsrail’le savunma teknolojileri transferi yaparak giderdiği anlatıyor.
ABD’lilerin odaklandığı ikinci konu ise ABD askerlerinin Irak’tan çekilmesiyle meydana gelebilecek gelişmeler ve Kuzey Irak
kaynaklı muhtemel problemler…
BİLGESAM Başkanı Atilla Sandıklı Kerkük petrollerinin paylaşımı nedeniyle Bağdat ve Erbil arasında sorun çıkabileceğini ve Bölgesel Kürt Yönetimi’nin Irak’tan ayrılma yönünde hareket etmesi durumunda yalnız kalacağını belirtiyor. Sandıklı ABD’nin çekilmesi halinde, Irak ordusunun dışarıdan gelebilecek tehditleri karşılayabilecek yeterliliğe ulaşmadığını savunuyor(!)
ABD’NİN İRAN ÇEKİNCESİ
ABD’liler daha sonra İran’ın Irak’taki nüfuzu konusuna yöneliyorlar. Atilla Sandıklı İran’ın son dönemde Ortadoğu’daki Şii nüfus üzerindeki etkisini arttırdığını, Tahran’ın Arap Baharı sürecinde bölgedeki Şii toplulukları etki altına almaya çalıştığını belirtiyor.
Ve ABD’liler BİLGESAM’dan İran’ın nükleer enerji programıyla ilgili görüşlerini de dinledikten sonra esas soruya geliyorlar: “İsrail’in İran’a saldırması durumunda Türkiye’nin tepkisi ne olacak?”
BİLGESAM Başkanı Atilla Sandıklı, İsrail’in saldırısının Ortadoğu’daki mevcut istikrarsız yapıyı daha da kötüleştireceğini, bölgede kalıcı barış ve istikrarı tesis etmenin imkânsız hale geleceğini belirtiyor.
ABD’lilerin yanıtını merak ettikleri soru önemli. İsrail’in İran’a saldırısı olası mıdır, ayrı konu… Ancak görüş alışverişinin bütününden çıkardığımız sonuç şu: ABD İran’ın bölgede inisiyatifi ele geçirmesinden rahatsız ve bunu dengeleyecek tek kuvvetin Türkiye olduğunu düşünüyorlar. İşte bu noktada AKP Hükümeti ile Türk Ordusu’nun pozisyonları, Washington için belirleyici önem kazanıyor!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Ekim 2011
AKP – İSRAİL İLİŞKİSİNİN TARİHÇESİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 14/09/2011
Mavi Marmara raporunun yayınlanması, rapora karşı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 5 maddelik bir B planı açıklaması, Başbakan Erdoğan’ın B ile yetinmeyip, “sırada C planı var” demesi, Erdoğan’ın Gazze’ye gidip gidemeyeceği tartışmaları ile yoğun bir İsrail gündemi yaşadık.
Durum yandaş basın tarafından “İsrail’le savaşın eşiğine gelindi” gibi sunuldu. Nitekim Erdoğan da, sonrasında “Mavi Marmara olayı aslında savaş nedeniydi” diye konuştu.
Peki gerçekte AKP İsrail ilişkileri ne durumda? İnceleyelim:
1.) AKP 3 Kasım seçimleri öncesinde 16 Temmuz 2002’de ABD’de Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü JINSA’da temaslarda bulunarak iktidar vizesi desteği aradı ve aldı.
2.) Recep Tayyip Erdoğan Ocak 2004’teki ABD ziyareti sırasında Amerikan Yahudi Komitesi’nden “cesaret madalyası” aldı. Resmi ismi “Davut Boynuzu” olan bu madalya, dünyada ilk kez Yahudi olmayan bir isme, dahası bir Müslüman’a verildi!
AKP: FİLİSTİN TERÖR, İSRAİL ŞİDDET UYGULUYOR
3.) 30 Ağustos 2004 tarihinde AKP’li Ömer Çelik, Egemen Bağış ve Mevlüt Çavuşoğlu kapsamlı görüşmeler yapmak üzere 3 günlüğüne İsrail’e gitti. Havaalanında gazetecilerin sorularını yanıtlayan heyet, “ziyaretlerinin, ilişkileri daha da pekiştirmek için büyük önem taşıdığını” belirtti. Ömer Çelik ve Egemen Bağış bu ziyaretten önce, ABD’ye gidip Yahudi kurumlarıyla özel temaslarda bulunmuştu.
Yeri gelmişken anımsatalım: Ömer Çelik, İsrail’e bu ziyaretinin iki ay öncesinde TBMM’de konuşmuş ve “Filistinlilerin yaptığını terör, İsrail’in yaptığını ise şiddet” olarak nitelendirmişti.
4.) AKP hükümeti, İsrail ile 15 Temmuz 2004’de Ankara’da bir mutabakat zaptı imzalayarak, Serbest Ticaret Anlaşması kapsamında “temel ve işlenmiş tarım ürünleri ticaretindeki tavizlerin karşılıklı genişletilmesini müzakere etme konusunda” anlaştı. Böylece AKP, İsrail’e Türk tarımını çökertme olanağı sundu!
Tarım Bakanı Mehd Eker ise sanki anlaşmayı başka bir parti yapmış gibi sesleniyor bugün Türk çiftçisine; İsrail tohumu almayın diye..
ANKARA’DA SİYONİZM ANMASI!
5.) AKP, tarihte ilk kez Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde, İsrail’e, siyonizmin kurucusu Theodor Herz’i anma izni verdi. 6 Aralık 2004 günü İsrail’in Ankara Büyükelçiliği, Ankara’da, Milli Kütüphane Konferans Salonu’nda siyonizmi andı!
İNTERNET GÜVENLİĞİMİZ İSRAİL’E EMANET
6.) Dönemin AKP’li Enerji Bakanı Hilmi Güler, İsrail Ulusal Altyapı Bakanı Binyamin Ben-Elizer ile boru anlaşması imzaladı. Türkiye’den İsrail’e uzanacak boru hattından petrol, doğalgaz, elektrik, su ve fiberoptik geçmesi planlandı.
7.) Fiberoptik demişken… İsrail’le sözde krizin zirve yaptığı 2010 Haziran’ında ortaya çıktı ki, pek çok devlet kurumunun internet güvenliğini de İsrail sağlıyor! Bu görevi yürüten İsrailli Check Point firmasının, 2006 yılında “stratejik ortağı” ABD’den benzeri bir iş almak istediğinde bizzat ABD Başkanı Bush tarafından “güvenlik” nedeniyle veto edildiğini de anımsatalım!
AKP’NİN İSRAİL’LE 17 PROJESİ
8.) Erdoğan, şimdi peşine düştüğü Heron’larla ilgili anlaşmayı, 1 Mayıs 2005 tarihli İsrail ziyareti sırasında bizzat kendi imzaladı. Ziyarette 200 milyon dolarlık bu anlaşmayla yetinilmedi, M60 tanklarının modernizasyonu için yeni protokol ve 17 ayrı askeri proje görüşmesi yapıldı!
9.) Erdoğan, Hamas’a taraf olup, El Fetih karşıtlığı sergiledi. Öyle ki Erdoğan, bir konuşmasında Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı diplomatik sıkıntıya düşürdü: “İsrail’in en yetkili ağzı, Filistin lideri Mahmut Abbas’ın tutuklu Hamas milletvekillerinin serbest bırakılmasını istemediğini söyledi”.
ERDOĞAN: ARAFAT BARIŞIN ÖNÜNDE ENGEL
10.) Dahası Erdoğan, geçmişte açıkça İsrail’i savunup, Arafat’ı da suçlamıştı. ABD’de İsrail’in eski Başbakanı Ehud Barak, ABD Kongre üyesi Jane Harmon ve şarkiyatçı Prof. Bernard Lewis ile 13 Haziran 2004’te bir panele katılan Erdoğan şöyle söylemişti: “Ben Barak’ın başlatmış olduğu barış sürecine katılıyorum. Ancak Sayın Barak’ın başlattığı süreç devam etmedi. Sayın Arafat büyük bir fırsatı tepmiştir. Eğer o zaman oturulan masadan kalkılmasaydı isabetli olurdu. Şu anki sıkıntı budur. 80 yaşına merdiven dayamış olan bir Arafat barışın önünde bir engel olamaz. Bu işi halklar arasında çözebiliriz”.
AKP’nin İsrail ilişkilerine yarın da devam edeceğiz.
İSRAİL’İN OECD ÜYELİĞİNE İZİN
11.) AKP hükümeti, Mavi Marmara’ya saldırıdan iki hafta önce, Tel Aviv’in gemiye müdahale edeceğini söylediği günlerde, İsrail’in OECD’ye üye olmasına izin verdi!
12.) AKP, Mavi Marmara saldırırından sonra TBMM’nin yayımlayacağı deklarasyonda “TBMM, Türk hükümetinden İsrail’le siyasi, askeri ve ekonomik ilişkileri gözden geçirmesini bekliyor” ifadesine itiraz etti. Dönemin AKP Grup Başkanvekili Suat Kılıç metne bu haliyle imza atamayacaklarını belirtti. Metinden ifade çıkartılmadı. Fakat muhalefetin ısrarı nedeniyle AKP öğleden sonra gerçekleşen oturumda metne imza atmayı kabul etti.
13.) Davos’ta sözde “one-minute” krizi yaşanırken, TBMM’de Türkiye-İsrail Dostluk Grubu üyesi 361, Türkiye-Filistin Dostluk Grubu iyesi ise sadece 60 milletvekili bulunuyordu!
14.) Erdoğan, Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin 49 yıllığına İsrail’li şirkete verilmesine itiraz edenleri “Yahudi düşmanlığı” yapmakla suçladı.
15.) Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, 13 Şubat 2009 tarihinde, okullarda İsrail mallarının boykot edilmemesi için genelge yayımladı!
ORTAK “YAHUDİ URFA PROJESİ”
16.) Urfa’daki “mayınlı arazilerin” İsrail’e peşkeş çekilmesinin tartışıldığı günlerde, 26 Mayıs 2009’da, İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy “Yahudi Urfa Projesi” olarak bilinen “dinler buluşması” kapsamında Urfa’yı ziyaret etti. Levy “Urfa ile Harran bizim için çok önemli, her Yahudi için atalarımızın, dedelerimizin geldiği bu topraklara gelmek çok önemli” dedi.
İsrail’in bölgeye ilgisi konusunda, bir başka önemli açıklama da 1 Aralık 2004 tarihinde, o dönemin İsrail Büyükelçisi Pinhas Avivi’den gelmişti. “İsrail’lilerin Güneydoğu’dan toprak alımlarını” yalanlayan Avivi şu ilginç cümleyi dile getirmişti: “Buradan arazi satın alınmadı, ancak bazı ortak projelere destek veriyorlar. Türkiye’yle tecrübelerini paylaşıyorlar”.
KONYA OVASI’NDA İSRAİL’E ARAZİ
17.) İsrail sadece Güneydoğu’dan değil, “Anadolu Kartalı Tatbikatı Krizi” ile daha sonra gündeme gelen Konya’dan da 2004 yılının sonunda 40 bin dönüm arazi aldı. AKP’nin “Tarımsal İşbirliği ve Kalkınma Projesi” ile önünü açtığı bu satış işlemi ile verilen topraklar, ABD ve İsrail’in eğitim için kullandığı hava üssünün hemen yanında bulunuyor.
AKP ile İsrail arasındaki bu alım-satım işleri oldukça ilginçti. Bakın dönemin Tarım Bakanı Sami Güçlü, Konya’daki bu satıştan birkaç ay önce Şanlıurfa Ceylanpınar’ı isteyen İsraillilere şu yanıtı verdiğini açıklıyordu: “Dedim ki, GAP’la ilgili düşünceleriniz, Türk kamuoyunda bir kısım kanaatlerin oluşmasına neden oluyor. Bu nedenle başlangıç faaliyetlerimizi İç Anadolu’ya kaydırarak, sulama teknolojisini Türk kamuoyuna sunalım. Bu sayede, kamuoyunda oluşan çekingen hava kırılabilir.”
AKP’DEN İSRAİL’E TOPRAK ALIMI İÇİN YASA KIYAĞI
18.) İsrail’in toprak alımlarına kolaylık getiren yasanın da, 19 Temmuz 2003 tarihinde, AKP tarafından yürürlüğe konulan 4916 sayılı yasa olduğunu belirtelim. AKP İsrail’in toprak alımlarını kolaylaştırmakla kalmıyor, karşı çıkanlara da tepki gösteriyordu. Örneğin AKP Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Atilla Maraş, İsraillilerin GAP bölgesinde toprak satın almasına itiraz edenlere şöyle sesleniyordu: “Bizim insanımız da Avrupa ülkelerinde mülk alıyor. Ancak yabancılar bizden toprak satın aldıklarında kıyameti koparıyorlar. Bunu doğal karşılamak lazım. Global baktığımız zaman bunun bir sakıncası yok.”
İSRAİL’E SURİYE SALDIRISI İÇİN HAVA SAHASI İZNİ
19.) İsrail, 6 Eylül 2007 tarihinde Suriye’nin gizli nükleer reaktörünü vurduğunda Türkiye hava sahasını kullandı.
20.) İsrail Lübnan’a saldırdığında ama 28 gün sonra Hizbullah’a yenilip geri çekilmek zorunda kaldığında, bölgeye AKP emriyle Türk askeri gönderildi.
AKP MİLLETİN GAZINI ALIYORMUŞ
21.) AKP sözcüsü Hüseyin Çelik, 14 Haziran 2010 tarihli Milliyet gazetesinde, Devrim Sevimay’ın “İsrail’le kriz” sorusuna çok çarpıcı bir yanıt verdi:
“Çelik: Türkiye’de antisemitizmin bir geçmişi var. Fakat bizimle birlikte antisemitizm falan yok. Aksine bakın Sayın Başbakan’ın bu çıkışları olmasa Türkiye’de antisemitizm daha çok artar.
“Milliyet: Yani bir anlamda şişede biriken gaz mı kaçırılmış oluyor bu sayede?
Çelik: Elbette, halk şöyle düşünüyor, ‘Verilmesi gereken tepkiyi benim devletim veriyor zaten.’
Milliyet: Ve sakinleşiyor, öyle mi?
Çelik: Ve sakinleşiyor, çünkü ‘Benim adıma Tayyip Erdoğan konuşuyor’ diyor.”
Mehmet Ali Güller
Odatv.com
14 Eylül 2011
AKP – İSRAİL İLİŞKİSİNİN KISA TARİHÇESİ – 2
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 12/09/2011
AKP’nin İsrail’le ilişkilerini özetlemeyi bugün de sürdürüyoruz:
11.) AKP hükümeti, Mavi Marmara’ya saldırıdan iki hafta önce, Tel Aviv’in gemiye müdahale edeceğini söylediği günlerde, İsrail’in OECD’ye üye olmasına izin verdi!
12.) AKP, Mavi Marmara saldırırından sonra TBMM’nin yayımlayacağı deklarasyonda “TBMM, Türk hükümetinden İsrail’le siyasi, askeri ve ekonomik ilişkileri gözden geçirmesini bekliyor” ifadesine itiraz etti. Dönemin AKP Grup Başkanvekili Suat Kılıç metne bu haliyle imza atamayacaklarını belirtti. Metinden ifade çıkartılmadı. Fakat muhalefetin ısrarı nedeniyle AKP öğleden sonra gerçekleşen oturumda metne imza atmayı kabul etti.
13.) Davos’ta sözde “one-minute” krizi yaşanırken, TBMM’de Türkiye-İsrail Dostluk Grubu üyesi 361, Türkiye-Filistin Dostluk Grubu iyesi ise sadece 60 milletvekili bulunuyordu!
14.) Erdoğan, Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin 49 yıllığına İsrail’li şirkete verilmesine itiraz edenleri “Yahudi düşmanlığı” yapmakla suçladı.
15.) Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, 13 Şubat 2009 tarihinde, okullarda İsrail mallarının boykot edilmemesi için genelge yayımladı!
ORTAK “YAHUDİ URFA PROJESİ”
16.) Urfa’daki “mayınlı arazilerin” İsrail’e peşkeş çekilmesinin tartışıldığı günlerde, 26 Mayıs 2009’da, İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy “Yahudi Urfa Projesi” olarak bilinen “dinler buluşması” kapsamında Urfa’yı ziyaret etti. Levy “Urfa ile Harran bizim için çok önemli, her Yahudi için atalarımızın, dedelerimizin geldiği bu topraklara gelmek çok önemli” dedi.
İsrail’in bölgeye ilgisi konusunda, bir başka önemli açıklama da 1 Aralık 2004 tarihinde, o dönemin İsrail Büyükelçisi Pinhas Avivi’den gelmişti. “İsrail’lilerin Güneydoğu’dan toprak alımlarını” yalanlayan Avivi şu ilginç cümleyi dile getirmişti: “Buradan arazi satın alınmadı, ancak bazı ortak projelere destek veriyorlar. Türkiye’yle tecrübelerini paylaşıyorlar”.
KONYA OVASI’NDA İSRAİL’E ARAZİ
17.) İsrail sadece Güneydoğu’dan değil, “Anadolu Kartalı Tatbikatı Krizi” ile daha sonra gündeme gelen Konya’dan da 2004 yılının sonunda 40 bin dönüm arazi aldı. AKP’nin “Tarımsal İşbirliği ve Kalkınma Projesi” ile önünü açtığı bu satış işlemi ile verilen topraklar, ABD ve İsrail’in eğitim için kullandığı hava üssünün hemen yanında bulunuyor.
AKP ile İsrail arasındaki bu alım-satım işleri oldukça ilginçti. Bakın dönemin Tarım Bakanı Sami Güçlü, Konya’daki bu satıştan birkaç ay önce Şanlıurfa Ceylanpınar’ı isteyen İsraillilere şu yanıtı verdiğini açıklıyordu: “Dedim ki, GAP’la ilgili düşünceleriniz, Türk kamuoyunda bir kısım kanaatlerin oluşmasına neden oluyor. Bu nedenle başlangıç faaliyetlerimizi İç Anadolu’ya kaydırarak, sulama teknolojisini Türk kamuoyuna sunalım. Bu sayede, kamuoyunda oluşan çekingen hava kırılabilir.”
AKP’DEN İSRAİL’E TOPRAK ALIMI İÇİN YASA KIYAĞI
18.) İsrail’in toprak alımlarına kolaylık getiren yasanın da, 19 Temmuz 2003 tarihinde, AKP tarafından yürürlüğe konulan 4916 sayılı yasa olduğunu belirtelim. AKP İsrail’in toprak alımlarını kolaylaştırmakla kalmıyor, karşı çıkanlara da tepki gösteriyordu. Örneğin AKP Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Atilla Maraş, İsraillilerin GAP bölgesinde toprak satın almasına itiraz edenlere şöyle sesleniyordu: “Bizim insanımız da Avrupa ülkelerinde mülk alıyor. Ancak yabancılar bizden toprak satın aldıklarında kıyameti koparıyorlar. Bunu doğal karşılamak lazım. Global baktığımız zaman bunun bir sakıncası yok.”
İSRAİL’E SURİYE SALDIRISI İÇİN HAVA SAHASI İZNİ
19.) İsrail, 6 Eylül 2007 tarihinde Suriye’nin gizli nükleer reaktörünü vurduğunda Türkiye hava sahasını kullandı.
20.) İsrail Lübnan’a saldırdığında ama 28 gün sonra Hizbullah’a yenilip geri çekilmek zorunda kaldığında, bölgeye AKP emriyle Türk askeri gönderildi.
AKP MİLLETİN GAZINI ALIYORMUŞ
21.) AKP sözcüsü Hüseyin Çelik, 14 Haziran 2010 tarihli Milliyet gazetesinde, Devrim Sevimay’ın “İsrail’le kriz” sorusuna çok çarpıcı bir yanıt verdi:
“Çelik: Türkiye’de antisemitizmin bir geçmişi var. Fakat bizimle birlikte antisemitizm falan yok. Aksine bakın Sayın Başbakan’ın bu çıkışları olmasa Türkiye’de antisemitizm daha çok artar.
“Milliyet: Yani bir anlamda şişede biriken gaz mı kaçırılmış oluyor bu sayede?
Çelik: Elbette, halk şöyle düşünüyor, ‘Verilmesi gereken tepkiyi benim devletim veriyor zaten.’
Milliyet: Ve sakinleşiyor, öyle mi?
Çelik: Ve sakinleşiyor, çünkü ‘Benim adıma Tayyip Erdoğan konuşuyor’ diyor.”
Bakalım Erdoğan, “gazalmak” adına Gazze’ye sefere de çıkabilecek mi?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Eylül 2011
ESAD’A 15 GÜN VERDİLER, BİR AY OLDU!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 09/09/2011
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun İsrail’e 5 maddelik yaptırım ilanı ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “C planı da sırada“ demesi, medyada savaş baltalarının kuşanılmasına, savaş çığlıklarının atılmasına neden oldu.
Hele Başbakan Erdoğan’ın “donanmamız Doğu Akdeniz’de daha fazla görünecek” demesi, Kıbrıs’ta “ver kurtul” diyenleri bile Barbaros’a dönüştürdü!
Yandaş medyanın kalemşorları, İsrail’e “haddini bildiren” Erdoğan’ı göklere çıkarmakta, onun Refah Sınır Kapısından Gazze’ye girmesine hazırlanmaktadırlar!
Özetle, tüm asker karşıtları “savaşçı” kesildi!
Peki bu durum ne kadar gerçekçi?
ESAD’A VERİLEN SÜRE İKİ KEZ DOLDU
Bugün 9 Eylül. Yani, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la dünyada gündem olan 6.5 saatlik görüşmesinin ve ona “15 gün süre tanımasının” birinci ayı!
Bugün İsrail’e sefere hazırlanan kalemşarlar, o gün de Suriye’ye “savaş” istiyorlardı. Peki ne oldu? Suriye’ye “15 gün” süre veren AKP dışpolitikası, geçen iki kere 15 günden sonra bu konuyu unuttu mu, kapattı mı?
İSRAİL’E DÜŞMANLIK İMAJI
Türkiye’nin aynı anda hem Suriye’ye hem de İsrail’e “düşmanlık” yapması siyaseten de, teknik olarak da mümkün değil. Ki İsrail ile Suriye zaten birbirine karşıt.
Kaldı ki, AKP’nin bu konuda 3 yıla sığdırdığı “politika” da ortada: Erdoğan önce İsrail ile Suriye arasında arabulucu oldu. Sonra Suriye’ye dost olup İsrail’a “düşman” oldu, ardından Suriye’ye de düşman oldu!
Bir politikacının iki ülkeyi barıştırmak üzere yola çıkıp, sonra her ikisine de “düşman” olması tarihi başarıdır!
Ama dediğimiz gibi birinden biri gerçek değil, görüntüdür. Peki hangisi? Yanıtı bugün bizim yerimize bölgeden iki isim versin:
Arap dünyasının seçkin gazeteci yazarlarından Gusan Bin Cedu Türkiye’nin bu çelişkili tutumuna dikkat çekiyor ve Ankara’nın Tel Aviv’e karşı böyle bir politika izleyerek İsrail’in düşmanı olduğu imajını yaratmaya çalıştığını belirtiyor.
Nitekim İran Meclisi Milli Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanvekili Kevseri de “hem Haçlıların hem de Müslümanların yanında olunamayacağını” belirterek AKP’ye sesleniyor ve “safını belirlemesini” istiyor.
Bölgeden çok sayıda benzer değerlendirme sesleri yükseldiğini de not edelim.
7 MADDE NEDEN 5’E DÜŞTÜ?
AKP’nin İsrail politikası pek çok açıdan dikkat çekici. Örneğin Mavi Marmara raporunun New York Times’a sızmasından bir kaç gün önce, AKP hükümetin Türk medyasına yaptırımlar listesi sızdırması oldukça anlamlıydı. İsrail’in özür dilememesi halinde hükümetin uygulayacağı “7 maddelik B planı” şöyleydi:
“Maslahatgüzar dönecek, İsrail Büyükelçisi’ne vize verilmeyecek, Erdoğan Gazze’ye gidecek, İsrail’e dava desteklenecek, Filistin’e tam destek, askeri işbirliği bitecek, ticari yaptırım uygulanacak.”
Mavi Marmara raporu açıklandıktan sonra Dışişleri Bakanı Davutoğlu hükümetin B planını açıkladı; ancak B planı artık 5 maddeydi! İsrail’e ticari yaptırım uygulanması paketten çıkarılmıştı!
TİCARİ İLİŞKİ
Tıpkı Tayyip Erdoğan’ın “Amerikan Musevi Komitesi”nden aldığı ve herşeye rağmen bir türlü iade etmediği “cesaret madalyası” gibi, İsrail’le “ticari ilişkilerden” de bir türlü vazgeçilmiyor!
Erdoğan’ı o madalyaya bağlayan, “o madalyayı alan tek Müslüman” olmasıdır herhalde… Peki ticari ilişkilerden vazgeçilememesinin nedeni ne?
Libya’ya düşmanlık pahasına 25 milyar doları elinin tersiyle itebilen bir hükümet, İsrail’le yıllık 3,5 milyar dolarlık ilişkiden neden vazgeçemiyor?
Bakalım Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu herkesin merakla beklediği bu soruya yanıt verecek mi?
Yoksa, Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin 49 yıllığına İsrail’li şirkete verilmesine itiraz ettiğimizde, Başbakan Erdoğan’ın bizi “Yahudi düşmanlığı” yapmakla suçlaması gibi yine “Yahudi düşmanlığı” ile mi suçlanacağız?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Eylül 2011
FÜZE KALKANI YALANLARI 2: AKP İSRAİL’E KALKAN!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 06/09/2011
Dün, füze kalkanında “komuta bizde olacak” ve “İran hedef değil” yalanlarını incelemeştik. Bugün de “İsrail’in kalkandan yararlanmayacağı” yalanına göz atacağız.
Öncelikle belirtelim ki, ABD’nin “radarı Çek Cumhuriyeti’ne, füzeleri de Polonya’ya yerleştirme” projesinden vazgeçmesinin tek nedeni Rusya’nın tepkisi değildi. Bu karar değişikliğinde Rusya’nın tepkisi kadar, ABD’nin projeyi NATO üzerinden yürüterek, Irak’ta bozulan transatlantik ortaklıkları onarma niyeti ve İran’ın gelişen bölgesel ağırlığının etkisi vardı.
ABD’nin ‘güneydoğu’ sopası!
Nitekim 18 Eylül 2009 tarihli Wikileaks belgesinde de görüleceği gibi değişiklik bizzat Pentagon’dan kaynaklanmaktadır. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, büyükelçilere gönderdiği notta bu değişikliği belirtmektedir: “Başkan, Savunma Bakanı Gates ve Genelkurmay Başkanlığı’nın, (…) İran’dan yönelebilecek tehditlere karşı iyileştirilmiş bir füze savunma sistemi kurulması yönündeki ortak tavsiyesini kabul etmiş bulunuyor.”
Bu değişiklik nedeniyle Türkiye’ye baskı yapıldığı da yine Wikileaks belgelerinde yer alıyor: ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’e “füze savunma sisteminin radarlarını Türkiye’ye konuşlandıracağız, aksi takdirde Türkiye’nin doğusunu bu savunma kalkanının dışında bırakırız” şeklindeki tehdidi Washington’un niyetleri açısından iyi okunmalıdır.
İran füzelerinin menzili
Dün de kısmen belirttiğimiz gibi NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’den başlayarak pek çok yetkilinin resmi açıklamasında ve Madeleine Albright başkanlığındaki 12 kişilik heyetin, Lizbon Zirvesi için hazırladığı resmi NATO dökümanında görüleceği üzere kalkan, İran’dan gelecek tehdide yöneliktir.
Peki İran’ın balistik füzeleri hangi NATO ülkelerini hedef alabilir? NATO ülkesi diyoruz, çünkü NATO kalkanı teknik olarak sadece NATO ülkelerini korumalı?!
İran’ın balistik füzelerinin menziii 2500 km. Bu durumda, İran’ın balistik füzelerine maruz kalabilecek hangi NATO ülkeleri var? Bu menzilde sadece Türkiye var. Bir de bölgedeki ABD üsleri. Peki İran Türkiye’ye tehdit mi? Elbette değil. Tersine iki ülke ortak tehdide karşı müttefikliğe zorunlu!
Peki bu durumda NATO’nun füze kalkanı kimi koruyacak? Elbette İsrail’i! Daha doğrusu ABD’nin bu bölgedeki çıkarlarını; hem İsrail’i, hem de Kuzey Irak’ı…
İşte ABD’nin bir NATO projesi olarak sunduğu “füze savunma sisteminin”, “savunma” ayağı budur.
Ve işte bu nedenle de AKP, tüm anti-İsrail görüntüsüne rağmen, İsrail’in bölgedeki en önemli müttefiki durumundadır. AKP’yi buna mecbur eden de ABD ile imzaladığı sözleşmelerdir!
Kaldı ki, AKP’nin sadece kalkan kararı değil, diğer bölge siyasetleri de İsrail’e savunma oluşturuyor: AKP’nin Suriye politikası, en çok hangi ülkeyi memnun etti? Suriye’nin bölgedeki düşmanı kim? Türkiye – Suriye karşıtlığı hangi ülkenin bölgesel çıkarlarına uygun? İsrail!
Savunma değil, Saldırı kalkanı
ABD’nin İsrail’i ve Kuzey Irak’ı korumasına, kalkanın “savunma” ayağı demiştik. Kalkanın bir de “saldırı” ayağı var elbette, ki bu da işin esası. Kalkanın “saldırı” ayağının hedefi, Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmektir.
Şöyle de söyleyebiliriz: Kalkan, İran saldıracağı için değil, İran’a saldırabilmek için kurulmaktadır. ABD’nin -İsrail’in güvenliğini alarak- İran’a saldırabilmesi için de Türkiye’nin cepheye sürülmesi gerekmektedir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Eylül 2011
AKP, NEDEN İSRAİL’E ÖZÜR DİLETEMEDİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 04/09/2011
Birleşmiş Milletler’in (BM) New York Times’a sızan Mavi Marmara raporu, AKP hükümetinin dış politika başarısızlıklarına bir yenisini daha ekledi.
Ancak Türkiye ve bölge açısından daha önemli olanı, raporun yayınlanmasının, ABD’nin Suriye’ye olası saldırısının ufukta görünmediği anlamına geliyor olabileceği!
Nasıl mı? Açıklayacağız ama önce rapora dair birkaç önemli not aktaralım:
Rapor, AKP’yi tedbir almamakla suçluyor
Rapor, AKP hükümetinin özür ve Gazze ablukasının kaldırılması beklentisini karşılamadığı gibi, hem ablukanın meşruluğuna ve yasallığına vurgu yaptı, hem de AKP hükümetini gerekli tedbirleri almamakla suçladı!
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, rapora tepkisini masaya 5 yaptırım sürerek gösterdi:
1-Diplomatik ilişkiler ikinci kâtip düzeyine inecek. 2-Askeri anlaşmalar askıya alınacak. 3-Doğu Akdeniz’de seyrisefer serbestisi için gerekli önlemler alınacak. 4-İsrail’in Gazze ablukası Uluslararası Adalet Divanı’na taşınacak. 5-Hükümet, mağdurların hak arama girişimlerine destek verecek.
Davutoğlu’nun ardından basının karşısına çıkan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, “Şu anda alınan tedbirler ilk aşamadır. Olayların seyrine, İsrail’in davranışlarına göre başka tedbirler de söz konusu olabilir” dedi. Gül ayrıca, Özdem Sanberk’in de içinde yer aldığı dört kişilik komisyon tarafından hazırlanan BM raporunu “yok hükmünde” saydı.
AKP’nin kararlılığı anlaşılmamış!
Ancak Gül’ün açıklamasında asıl dikkatimizi çeken “Kararlılığımızın anlaşılmadığını görüyorum” sözleri ile “bu tedbirlerin daha erken alınacağını, ancak müttefik ülkelerin iyi niyetli gayretlerine fırsat vermek için bugüne kadar beklediklerini” söylemesiydi.
AKP’nin dış politika başarısızlığını da ortaya koyan bu iki cümle, şu verilerle yan yana gelince daha da anlamlı oluyor.
Rapor aslında Mayıs ayında tamamlandı, ancak tarafların talebi üzerine 6 aylığına ertelendi. Geçen hafta içinde AKP hükümeti raporun yayımlanmasını istedi, İsrail reddetti. Birkaç gün sonra ise bu kez İsrail raporun yayımlanmasını istedi, AKP hükümeti reddetti. Bunun üzerine İsrail, raporu ABD’nin New York Times gazetesine sızdırdı.
AKP böylece, aleyhine olan raporu engelleyememiş oldu.
Gece yarısı hamlesi
Ancak daha vahimi, AKP’nin Washington’dan çare umarak, rapor yayınlanmadan önceki gece yarısı yaptığı sözde hamleydi: Dışişleri Bakanlığı yazılı bir açıklamayla, Türkiye’nin NATO füze savunma sisteminde yer alacağını ilan etti.
Davutoğlu, bu hamleyle ABD’nin devreye girip raporu engelleyeceğini umdu! Oysa Washington, hiçbir şey vermeden, füze kalkanına “imzayı” almış oldu!
AKP hükümeti, bu hamlesinin “ağırlığını” şu sözlerle medyaya sızdırdı: “Türkiye, İsrail’i ABD aracılığıyla sıkıştırmak için elindeki diğer dış politika kozlarını oynuyor.”
Oysa bir kuvvetin başka bir kuvvete karşı elindeki kozu oynayabilmesi için öncelikle o kuvvetten “bağımsız” olması, “hizmet sözleşmesi” imzalamamış olması gerekiyordu!
Suriye’ye saldırı ufukta yok
Koz kullanma durumu olmayan AKP’nin tek yapabileceği, bazı avantajlardan yararlanabilmesiydi: Suriye konusunda Washington’un tek seçeneği olduğunu bilen AKP hükümeti, bu durumu İsrail’e karşı kullanmak istedi. İsrail’in dileyeceği “özür”, AKP için hem iç kamuoyu açısından hem de Ortadoğu’daki misyonlar açısından önemliydi. AKP’nin Libya ve Suriye nedeniyle Arap dünyasında bozulan imajını düzeltmeye acil ihtiyacı vardı!
Washington bu nedenle İsrail’e uzun süre “özür” baskısı uyguladı. Hatta işi “ya özür ya Filistin” dayatmasına kadar götürdü. Ancak geçen hafta bir durum değişikliği yaşandı ve Washington “özür” baskısını hafifletti!
“Özür” dileyeceği İsrail basınında da yer alan İsrail hükümeti, baskının hafiflemesinden yararlanıp, Washington’a “özür” dilemeyeceğini bildirdi. Dahası, içeriğini uygun bulduğu BM raporunu da basına sızdırıp, büyük bir yükten kurtuldu!
Böylece, AKP hükümeti de İsrail’e özür diletememiş oldu!
Peki ABD, İsrail’e “özür” baskısını geçen hafta neden hafifletti? Bu yeni durum, acaba ABD’nin Suriye’ye saldırmanın “siyasi ve askeri” maliyetlerini üstlenemeyecek olmasından mı kaynaklanıyordu?
Gelişmeler buna işaret ediyor.
Filistin devleti faktörü
ABD’nin tutum değişikliğinin bir diğer nedeni de, Filistin devletinin, 20 Eylül’de BM’ye tam üyelik talebini sunacak olmasıdır. Amerikan basınında ABD’nin çekimser oy kullanacağı haberleri çıkıyor. Eğer Washington gerçekten çekimser oy verecekse, şimdi Tel Aviv’i bir badireden kurtararak, 20 gün sonrasının borcunu ödüyor…
Tüm bu gelişmelerden en çok etkilenen ve kaybeden ise maalesef Türkiye!
Gazze de kaybetti
Bir diğer kaybeden ise Gazze! Çünkü İsrail’in Mısır’la birlikte 2007 yılında uygulamaya başladığı Gazze ablukası, bu raporla, BM nezdinde “yasallık” kazandı!
Böylece AKP, Mübarek devrildikten sonra Refah sınır kapısını açarak ablukayı aralayan Mısır’a, Gazze konusundaki iddiasını da kaptırmış oldu.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s.9
4 Eylül 2011
Erdoğan’ın boynundaki ağırlık
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 25/08/2011
İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon’un “İsrail, Türkiye’nin kaprislerine boyun eğmeyecek” sözlerinde, belki de İsrail Ticaret Odaları Birliği’nin bir gün önce yayımladığı rakamların etkisi vardı.
Bu yılın ilk altı ayında Türkiye-İsrail ikili ticaret hacmi yüzde 26 büyümüş. Daha çarpıcı olanı, İsrail Türkiye’ye ihracatını yüzde 39 artırmış!
İsrail Ticaret Odaları Birliği Başkanı Uriel Lynn, rakamları “İsrail hükümetinin, Türkiye ile ilişkileri yeniden tesis etmek için doğru çözüm bulacağını umuyoruz” sözleriyle yorumluyor.
Mavi Marmara baskınında katledilen 9 vatandaşımıza karşılık, ailelerine verilmek üzere kişi başına 50 bin dolar tazminat talep ediyoruz. Oysa İsrail, bu yılın ilk altı ayında bize 950 milyon dolarlık mal satmış durumda!
Bu rakamlar bile “one minute” sözlerinin bir müsamere olduğunu göstermiyor mu?
İsrail’in aşağılık teklifi
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu üçlüsü, ilk günden itibaren İsrail’in önüne sadece iki şart koydular. Birincisi özür dilenmesi, ikincisi de ölenlerin ailelerine tazminat ödenmesi. İsrail tazminatı kabul etti, özürde diretiyor. Ya da diyor ki, “50 bin dolar yerine, kişi başına 100 bin dolar vereyim, özürü unut!”
Böylesi aşağılık bir teklifin yer aldığı İsrail haber sitesine konuşan bir yetkilinin “Ankara’nın bu teklif karşısında sessiz kaldığını, ancak Mavi Marmara saldırıyla ilgili Palmer Komisyonu tarafından hazırlanan BM raporu açıklanana kadar sonuca ulaşabileceklerini” söylemesini ise doğru kabul etmek istemiyoruz!
Özür yok ama anlaşmalar sürüyor
Türkiye “özür ve tazminat” şartlarını ortaya koydu ama Türk-İsrail askeri anlaşmaları devam ediyor, ticari anlaşmalar artarak yürürlükte…
AKP hükümeti İsrail’e tam destek anlamına gelecek şekilde, Suriye’ye karşı savaş pozisyonu alıyor, İran’a karşı bölgesel ittifaklar oluşturmaya çalışıyor.
En vahimini de en sona bırakalım!
Washington’un çıkarı mı, Türkiye’nin gururu mu?
Peki konu neden bu kadar düğümlendi? Neden bir sonuca bağlanmıyor? Özür dilenmeyecekse de neden bir türlü kestirip atılamıyor? İsrail İç Güvenlik Bakanı Matan Vilna’nın “Türk Dışişleri Bakanı ile bir anlaşmaya varmak üzereydim” diye özetlediği pazarlıklar neden bir türlü sonuçlanmadı? Palmer Raporu neden sürekli erteleniyor ve açıklanmıyor?
Çünkü ABD’nin bölgesel çıkarları, hem Türkiye’nin hem de İsrail’in gururundan daha önemli!
Washington’un Suriye ve İran’a saldırabilmesi,Türkiye’nin onayına ve rol almasına bağlı. Soros’un ifadesiyle “Türkiye’nin en iyi ihraç malı olan Türk Ordusu” ABD planlarında yer alırsa ancak, ABD’nin “başarı” şansı artmış olacak.
İran’ın bölgede inisiyatif geliştirmesi, Mısır’la yakınlaşması, Irak’ın ABD’yle bağlarını zayıflatacak politikalar üretmesi, Suriye’yle stratejik ortaklığı, 2006 savaşında Hizbullah üzerinden İsrail’i yenmesi gibi gelişmeler, Washington açısından ABD-İsrail-Türkiye denklemini zorunlu kılıyor.
Washington bu nedenle İsrail ve Türkiye arasındaki krizin çözülmesi için bastırıyor, İsrail’e özür diletmeye çalışıyor, “ya özür ya Filistin” diye şart koşuyor. ABD’nin bu zorunluluğu nedeniyle de konu iki tarafça kestirilip atılamıyor.
Erdoğan, madalyadan neden vazgeçmedi
Yukarıda, “özür yok ama anlaşmalar sürüyor” derken, en vahimi sona bırakmıştık. Şimdi söyleyelim: En vahimi de, Başbakan Erdoğan’ın, “Yahudi cesaret madalyasını” iade etmeyip, hâlâ boynunda taşıyor olması.
Boynuna Yahudi madalyası takılan tek Müslüman olan Erdoğan’ın bunca gürültüye rağmen o madalyadan vazgeçmemesinin tek açıklaması, sürdürdüğü BOP Eşbaşkanlığı görevidir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Ağustos 2011
OBAMA’NIN ‘ORTADOĞU PLANI’ NE ANLAMA GELİYOR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 29/05/2011
Önceki yazımızda, ABD Başkanı Barrack Obama’nın “Ortadoğu Planı” konuşmasının İsrail boyutu üzerinde durmuş ve Washington’un Tel Aviv’den 1967 sınırlarına dönmesini istemesinin hangi üç sonucu gösterdiğini incelemiştik.
Peki, Obama “Ortadoğu Planı” olarak adlandırılan konuşmasını neden yaptı? Plan ne anlama geliyor? Washington’un mesajları nasıl okunmalı?
Önce bölgeye ilişkin şu analizimizi bir kez daha ortaya koyalım:
ABD’nin Bush dönemi Büyük Ortadoğu Projesi’ni Obama döneminde revize ettiğini, buna göre “yeni NATO”yu daha etkin kullanacağını, yıpranan transatlantik ilişkileri (İngiltere-Fransa merkezli AB) onaracağını ve “düşman İslam” söyleminden “ortak İslam” söylemine geçeceğini, 2009 yılının başında dile getirmiştik. Yine o dönemki yazılarımızda Türkiye’ye revize BOP içinde özel bir görev yüklendiğini saptamıştık: AKP hükümeti/BOP Eşbaşkanlığı bu görevin gereği olarak “alt bölgesel düzenlemeler” oluşturabilmek için Gazze söylemi benzeri politikalarla Arap/Bölge liderliğine soyundu; Uranyum takas anlaşmasında görüldüğü gibi İran’ı ABD adına masada tuttu; Arap liderliği ve İran markajı için de, “one minute” sözde krizi üzerinden İsrail karşıtı görüntü sergiledi.
ABD’NİN 5 ÖNLEMİ
Ancak süreç Washington’un istediği boyutta gelişmedi. Üstelik Tunus ve Mısır’daki halk hareketleri ABD’nin bölgesel çıkarlarını derinden sarsacak işaretler verdi. ABD bu çıkarlarını tahkim etmek için karşı atağa geçti ve şu 5 önlemi aldı:
1.) “Mübarek’i verip, rejimi kurtarma” çizgisine yöneldi. 30 yılın sonunda Mısır devleti içinde yarattığı avantajları, mevzisini tahkim etmek üzere kullanma yoluna girdi. Müslüman Kardeşler’in ılımlı kanadı, bürokrasi içindeki Batıcı kesimler ve bazı sermaye grupları üzerinden, köklü yapısal değişliklerin gerçekleşmesinin önüne geçmeye çalıştı, çalışıyor.
Ancak inişlerin, çıkışların yaşandığı bu süreç sürüyor, sürecek… Şimdilik Mısır/Bölge lehine şu sonuçlar oluştu: ABD’nin en önemli bölgesel müttefiki olan Mübarek devrildi. Mısır İsrail’in isteği üzerine 2008 yılında Filistinlilere kapattığı Refah sınır kapısını açtı. Kahire 29 yıldır kesilmiş olan Tahran’la diplomatik ilişkilere yeniden başladı. Mısır İran askeri gemilerine Süveyş Kanalı’nı açtı. Kahire ile Tahran ittifak yaparak, El Fetih ile Hamas’a anlaşma imzalattı. (Mısır’da Mübarek’in devrilmesinin sonuçları, siyaseten en çok İran’a yaradı)
2.) ABD, Tunus ve Mısır’ın ardından diğer bölge müttefikleri olan Bahreyn, Yemen, Ürdün ve Kuzey Irak’taki halk hareketlerinin başarısız olması için hamle yaptı; örneğin Bahreyn ve Yemen’de Suudi Arabistan kozunu kullandı. Suudi Arabistan askerleri muhalefeti ezmek üzere sınır geçip, kanlı saldırılar düzenledi. (Yemen halkı buna rağmen hâlâ muhalefet etmeyi sürdürüyor. Sadece geçen hafta bile 115 kişi yaşamını yitirdi). Libya’da, Suriye’de “insan hakları ve demokrasi” nutukları atan Batı, Yemen’de ve Bahreyn’de nedense(!) sustu!
3.) Kendi nüfuz alanlarındaki halk hareketlerini boğmaya çalışan Washington, ABD karşıtı olan İran, Suriye ve Libya’da kalkışma başlattı. (Washington’un 2002’den beri İran ve Suriye’de sistemli olarak düzenlediği bu kalkışmalar, güçlü devlet yapısı nedeniyle Tahran tarafından sert bir şekilde bastırılırken, Şam’da büyük sıkıntı yarattı, yaratıyor). Fransa-İngiltere-ABD üçlüsü Libya’ya saldırdı. ABD kamuoyunun tepkisi, bölgesel şartlar, maliyeti paylaşma vb. nedenlerle, saldırı NATO tarafından üstlenildi. (NATO’nun Libya saldırısı sürüyor).
4.) Mısır’da Müslüman Kardeşler’in ılımlı kanadıyla, Suriye’de Selefi hareketlerle ve Libya’da El Kaide’de yetişmiş militanlarla temas halinde olan, Afganistan’da geri çekilme takvimi nedeniyle Taliban’la pazarlık sürecine giren ABD, Büyük Ortadoğu’daki bu yeni yönelimin önünde engel oluşturacağı için Usame Bin Ladin’den kurtuldu!
5.) ABD, BOP Eşbaşkanlığı’nı sürdüren AKP’ye İstanbul’da “Değişim Liderleri Zirvesi” düzenletti. Ortadoğu’daki gelişmeleri kontrol altına almayı hedefleyen zirvede, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun söyledikleri, amacı net ortaya koyuyordu:
Başbakan Erdoğan, bölgede değişen dengeler karşısında Türkiye’nin yeni rolünü şu sözlerle anlattı: “Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki sorunları da ancak birlikte hareket ederek, ortak çözüm önerilerini ortaklaşa uygulama planına geçirerek çözeriz. Bizler, buralarda, değişimi kontrol etmek değil, değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz.”
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise daha açık tarif ediyordu durumu: “Türkiye bu değişim dalgasının sürükleyici lider ülkesi olmak durumunda. Böyle bir hedefle hareket ediyor. Yoksa bütün bu etrafta, değişim dalgasının olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenecek ülkelerden biridir. Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliğini yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerde en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”
ABD ve BOP Eşbaşkanlığı, “Ortadoğu’daki değişime istikamet verilmezse, değişime liderlik yapılamazsa, değişimin en başta BOP’u olumsuz etkileyeceğinin” farkındaydı!
İşte ABD Başkanı Barrack Obama, değişime “istikamet” vermek üzere “Ortadoğu Planı”nı açıkladı. Plan iki esas üzerine dayanıyor: Washington birinci olarak Suriye’yi hedef tahtasına koyuyor, ikinci olarak da İsrail’e 1967 sınırlarını şart koşarak, bölgenin ABD karşıtlığını frenlemeye çalışıyor.
SURİYE NEDEN HEDEFTE?
ABD’nin Suriye baskısı, aslında İran baskısıdır. Tahran-Şam hattının varlığı, İran’ın ABD’ye karşı önemli bir kozudur. “Şii hilali” olarak adlandırılan kuşağın bir halkasının kırılması, ABD’nin başta Kuzey Irak olmak üzere bölge hedeflerini güçlendirecektir. İran-Suriye hattını bugüne kadar Mısır-Suudi Arabistan hattıyla dengeleyen ABD’nin, İran-Mısır yakınlaşması karşısında Suriye’ye baskı uygulaması kritik ihtiyacıdır. Obama, “Ortadoğu Planı” konuşmasıyla, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın durumu kontrol etmesini engellemeyi ve muhalefeti cesaretlendirmeyi hedeflemiştir.
ABD, diğer yandan Suriye’yi güneyden kuşatmak için Lübnan kartını kullanmak istemiş ancak Washington’un teklifi bizzat Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman tarafından reddedilmiştir.
İSRAİL BASKISI NE ANLAMA GELİYOR?
Mısır’ın Filistin’e kapattığı Refah sınır kapısını yeniden açması, İran’ın yönetmenliğinde ve Mısır’ın ev sahipliğinde El Fetih ile Hamas’ın anlaşması, aslında Tahran liderliğindeki yeni döneme işaret ediyor. Mübarek’in devrilmesiyle Mısır desteğini yitiren ve El Fetih ile Hamas’ın anlaşmasıyla, parçalanmış Filistin yapısı avantajını yitiren İsrail’in eli oldukça zayıfladı. Süreç, karşı konulamaz şekilde bağımsız Filistin devletine doğru ilerliyor. Süreci engelleyemeyecek olan ABD’nin, süreci yönlendirmeye soyunması, tipik bir emperyalist devlet uygulamasıdır. (Tıpkı Mübarek’i verip, Mısır rejimini kurtarmaya soyunması gibi). İşte Obama burada devreye giriyor ve İsrail’i 1967 sınırlarına zorlayarak, bağımsız Filistin devletinin mimarı olmaya soyunuyor!
Üstelik Ortadoğu’daki gelişmeleri kontrol altına almak isteyen ABD bu hamleyle, bölgenin İsrail’e olan tepkisinden uzak durmaya çalışıyor. ABD’nin İsrail’e mesajı, Mısır’da Müslüman Kardeşler’le, Suriye’de Selefi hareketlerle, Libya’da El Kaide eğitimlilerle irtibatını sağlamlaştırmayı kolaylaştıran bir taktik aynı zamanda…
ŞARTLAR ABD’NİN DEĞİL, İRAN’IN LEHİNE
Ancak bölgedeki gelişmeler, orta vadede ABD’nin değil, İran’ın lehine biçimleniyor. 6 ay öncesine kadar, ABD-İsrail’in her an İran’a saldıracağı konuşuluyordu… Bugün değil saldırı, yaptırımlar bile üzerinde pek durulmayan bir konuya dönüşmüş durumda…
Ve Tahran’ın bu 6 ay içinde en önemli kazanımı, 29 yıl önce dondurulan Kahire’yle diplomatik ilişkiye yeniden başlamasıdır; öyle ki bu ilişki kısa sürede Tahran-Kahire eksenine dönüşerek bölgenin en önemli sorununda inisiyatif oluşturdu.
Mehmet Ali Güller
29 Mayıs 2011