Posts Tagged Suudi Arabistan
TBMM Mekke İttifakı’nı neden reddetmeli?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/11/2026
Mekke Ortak Savunma Anlaşması onaylanması için yarın TBMM Genel Kurulu’na geliyor. Anlaşmanın imzalandığı 7 Ağustos’tan bu yana konuyla ilgili birçok yazı yazdım. Yarınki oylamadan önce bir kez daha konuyu ele alarak milletin vekillerine seslenmek istiyorum. İşte milletvekillerinin Mekke İttifakı’na “hayır” demesini gerektiren 9 neden:
10 yıllık bağlama
1) Muhalefet milletvekilleri, bu anlaşmaya TBMM’nin onuru için hayır demeli öncelikle. Zira iktidar, bu anlaşmayla TBMM’yi ve milletin iradesini yok saydı. Daha vekiller Anayasa’nın 90. maddesine göre bu anlaşmayı onaylamadan, iktidar onaylanmış gibi anlaşmaya dair icraatlar yaptı: Komite kurdu, genel sekreter oyladı, toplantılar yaptı, 5 Ekim’deki toplantıda Suudi Arabistan’a askeri destek kararı aldı.
2) 16 maddeli anlaşmaya göre üye ülkeler 10 yıl boyunca bu anlaşmadan çekilemeyecekler! İktidar, anlaşmayla 10 yıl boyunca Türkiye’yi bağlıyor, kendinden sonraki iktidarları bu politikasına mecbur bırakıyor. Bu kabul edilemez.
Anlaşmanın merkezinde Yemen var
3) CHP yönetimi hem “Yemen’e asker gönderilmesine karşıyız” diyor ama hem de “anlaşmayı onaylayacağız” diyor. Yemen’e asker göndermek istemeyen biri bu anlaşmaya evet diyemez. Zira anlaşmanın merkezinde bu konu var. Öyle olduğu için de daha anlaşma konusunu milletvekillerine sormadan, Yemen topraklarını bombalayan Suudi Arabistan’a askeri destek kararı aldılar.
4) İktidar “Suudilere askeri desteğimiz saldırı değil, savunma amaçlı” diyerek anlaşmaya evet denilmesini istiyor. Savunma ve saldırı ikiz kardeştir. Savunma da saldırı da bir savaş halidir. Suudileri savunmak için gönderdiğiniz Mehmetçikler, kaçınılmaz olarak savaşın parçası olurlar.
İsrail de Husilere karşı
5) Mekke İttifakı, kurulduğu andan beri ABD ve İsrail tarafından destekleniyor. Neden? Çünkü Mekke İttifakı’nın hedef aldığı Husiler (Ensarullah Hareketi), ABD ve İsrail’in de hedefi. O nedenle Husilere karşı ABD ve İsrail ile aynı cephede olup olmamaya oy vereceksiniz son tahlilde.
6) Husiler, Gazze soykırımı yapan İsrail’e füze fırlatan, İsrail gemilerini vuran, Filistinli kardeşlerini lafla değil eylemle savunan bir harekettir. Husilere karşı konumlanmak, Filistinlilere sırtını dönmek demektir.
7) Trump da Jeffrey de Barrack da açık açık söylediler: “ABD’nin yeni doktrini gereği Ortadoğu’daki işlerimizi müttefiklerimize paylaştırıyoruz” dediler, bunu “yük paylaştırma stratejisi” diye niteledir. ABD’nin bölgedeki en önemli işi petrodolar anlaşması gereği Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin güvenliğini garanti etmektir. İşte vereceğiniz oy ile ABD’nin bu işini yüklenip yüklenmemeyi kararlaştırmış olacaksınız.
11 yılda 3 farklı tutum
8) Türkiye dünyada ilk antiemperyalist ulusal kurtuluş savaşı ile kurulmuş ülkedir. Öyle olduğu için de mazlumlardan yana konumlanır. Suudi-Husi savaşında zalim kimdir, mazlum kimdir? Saldıran kimdir, topraklarını savunan kimdir? 2015’ten bu yana Husilere karşı operasyon yapan Suudi Arabistan’dır. ABD, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri, 2015’ten bu yana birçok kez Suudilerin yanında Husilere karşı savaştı ama püskürtüldü. Burada mazlum olan Husilerdir, topraklarını Suudi Arabistan’a karşı korumaya çalışan Yemenlilerdir. Türkiye, mazlumun karşısında konumlanamaz.
9) Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2015’te “Suudi Arabistan’ın (Yemen’deki) müdahalesini destekliyoruz. Durumun gidişatına bağlı olarak lojistik destek vermeyi düşünebiliriz” dedi. Ancak Kaşıkçı cinayeti nedeniyle Ankara-Ryad ilişkileri bozulunca, Erdoğan bu kez 2019’da Suudi Arabistan’ı Yemen’i bombalamakla ve bu ülkeyi “yerle yeksan” etmekle suçladı. Hatta Erdoğan bir konuşmasında “Yemen’i bu hale getiren Suudi Arabistan’ın hesap vermesi gerektiğini” bile savundu. Ama Riyad’la ilişkileri düzeltmeye karar verince, aynı olayda üçüncü kez tutum değiştirdi.
10 yıl üyelikten çıkılamayacak bir anlaşmayı size onaylatmaya çalışan iktidar, bu anlaşmanın öncelikli işi olan Yemen konusunda 11 yılda üç kez tutum değiştirdi. Sadece bu nedenle bile oyunuz “hayır” olmalı!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Kasım 2026
Amerikasız inisiyatif, ama…
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/10/2026
Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın oluşturduğu R4, yani “bölgesel (regional) dörtlü” ile İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya’nın oluşturduğu E4, yani “Avrupa (Europe) dörtlüsü” ülkelerinin dışişleri bakanları İstanbul’da toplandı.
R4+E4 ülkelerinin Avrupa’yı ve Ortadoğu’yu ilgilendiren meselelerde “Amerikasız inisiyatif” geliştirmeleri önemli bir girişim. Ancak..
Sorunlu çağrı
R4+E4 toplantısından özetle “savaşa karşı diplomasi ve müzakere” çağrısı çıktı. Ancak çağrının adresi ve şekli sorunlu. R4+E4 ülkeleri Rusya-Ukrayna savaşına Ukrayna’nın yanından, Suudi-Husi savaşına Suudilerin yanından ve ABD-İran savaşına “soyut barışın” yanından bakıyorlar.
ABD ve İsrail’in İran’a açtığı savaş konusunda, taraflara aynı çağrıyı yapıyorlar. İyi de saldıran ve savunan aynı pozisyonda mı? Ayrıca İran’dan “nükleer müzakereye dönmesini” istiyorlar. Peki ABD-AB-İran nükleer anlaşmasından çekilen kim?
R4-E4 ülkeleri “Husilerin Suudilere saldırdığını” belirterek, “Suudilere destek” açıkladı. Husiler mi Suudilere saldırıyor, yoksa Suudiler mi Husilere? Suudi topraklarında Husi savaşçılar yok ama Yemen topraklarında Suudi savaşçılar var 11 yıldır.
Mekke İttifakı tartışmalarının en öncelikli sorunu da bu zaten. Aynı çarpık bakışla, Türkiye’yi Yemen tuzağına düşürüyorlar. Saldırgan Suudilerin yanında, Türk askerini, savunmadaki Husilere karşı cepheye sürmeye çalışıyorlar.
Sorunların merkezi
Bölgemizde Filistin-İsrail sorunu çözülmeden ve Filistin devleti 1967 sınırlarıyla tanınmadan hiçbir sorun çözülmez. Zira her sorun doğrudan ya da dolaylı olarak bununla ilgilidir.
Örneğin R4+E4’ün müzakere ve diplomasi çağrısı yaptığı ABD-İran savaşının bir yönü Filistin meselesidir. İran Filistin’i desteklemese ve İsrail ile normalleşse, bu savaş olmazdı. Nitekim Şah döneminde İsrail-İran ilişkileri iyiydi, İran ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinin başında geliyordu.
Peki Suudi-Husi savaşı Filistin meselesinden bağımsız mı? Elbette dolaylı ilgisi var. Zira Husiler İsrail saldırısı karşısında Filistinlileri destekliyor, üstelik bu desteğini açıklamayla değil, doğrudan İsrail’e füze atarak sağlıyor. Öyle olduğu için de Husilere sadece Suudiler değil, ABD, İsrail ve müttefikleri Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) de saldırıyor. Husiler Filistin’i desteklemese, İsrail’i vurmasa, İran’ın müttefiki olmasa, ABD çoktan Suudi-Husi barışı sağlardı.
Suudilerin ikili tutumu
İsrail’in Kanal 7 televizyonunda Netanyahu ile bir röportaj vardı. Sunucunun, “Suudi Arabistan gibi ülkelerin bir Filistin devletinin kurulmasını normalleşme şartı yaptığını duyuyoruz” sözlerini “Eğer bu saçmalığa inanıyorsanız…” deyip gülerek kesen Netanyahu, şöyle devam etti: “Kamuoyu önünde bunu söylüyorlar. Kapalı kapılar arkasında nelerin konuşulduğunu size anlatmak istemem. Arap dünyası Filistinlileri en fazla sizin kadar umursuyor!”
Suudi Arabistan yönetimi gerçekten de Filistin meselesini ne kadar önemsiyor? İki yıl önce ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in Arap liderle yürüttüğü “kapalı diplomatik görüşmeleri” haberleştiren The Atlantic dergisi, Prens Selman’ın Blinken’e şöyle dediğini yazmıştı: “Filistin meselesi kişisel olarak umurumda mı? Değil, ama halkımın umurunda. Bu yüzden bu sürecin anlamlı bir sonuç doğuracağından emin olmam gerekiyor.”
Husiler İsrail’le savaşıyor
Bölgemizdeki her meselenin zemininde doğrudan ya da dolaylı olarak Filistin meselesi var. Ve Filistin meselesi konusunda açıklananlar ile yapılanlar arasında uçurum var.
Şu anda Filistin’e destek veren ve İsrail’i vuran tek Arap devleti Husilerin yönettiği Yemen’dir. Suudilerin desteklediği Yemen “hükümeti” ise Riyad’daki bir oteldedir.
Mekke İttifakı konusuna lütfen bir de bu açıdan bakınız…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Ekim 2026
Mekke-Bedir’in iktisadi hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/10/2026
Mekke Anlaşması’nın siyasi yönü dışında elbette iktisadi yönü de var. Üstüne imzalanan Bedir Mutabakatı, işte o yönü tamamladı.
Ankara’nın Katar, Pakistan ve Endonezya ile imzaladığı Bedir Mutabakatı, ağırlıkla “askeri savunma alışverişi” özelliği taşıyor. Zira Katar’a iha’lar, hücumbotlar, zırhlı araçlar satılıyor; Pakistan’a korvetler inşa ediliyor, Endonezya ile ortak tank üretimi yapılıyor.
Suudi Arabistan ve Pakistan ile imzalanan Mekke Anlaşması’nın iktisadi hedefinin de Suudi Arabistan finansmanıyla Pakistan askerlerini Yemen’de Türk silahları ile donatmak olduğu anlaşılıyor.
Ekonomide yeni ayak
Türk ekonomisi uzunca süre inşaat, tekstil ve turizm ayakları üzerindeydi. Tekstil ayağı kırıldı, inşaat ve turizm ayakları da aksıyor. Ankara bir süredir ekonominin ana ayakları arasına “askeri sanayi”yi koymaya ve büyütmeye çalışıyor. 1990’lardaki “savunmayı ulusallaştırma” anlayışının ürünü olan MİLGEM projesini kucağında bulan ve bunu değerlendiren AKP hükümeti, insansız hava araçları (iha) gelişimiyle de “askeri sanayi”yi ekonominin önemli bir ayağı haline getirmiş oldu.
Kuşkusuz özeli (Bayraktar) kamusala (TUSAŞ) tercih ederek ve öne çıkararak yürütüyorlar bu çalışmayı. Suudi Arabistan’la ilişkileri düzelttikten sonra yaptıkları Riyad ziyareti sırasında Bayraktar grubunu öne çıkararak askeri anlaşmalar imzalamalarından tutun, Ukrayna’da Bayraktar’a fabrika açtırma girişimine kadar birçok örnek mevcut.
Türkiye’nin silah ihracatında sıçrama
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) verilerine göre Türkiye küresel silah ihracatında 11. sıraya çıktı ve payı yüzde 1.8’e yükseldi.
Bu pay kısa zamanda yüzde 0.9’dan yüzde 1.8’e çıktı; ihracatta yüzde 122’lik bir sıçrama yaşandı. Türkiye’den silah satın alanların başını yüzde 16 ile Pakistan, yüzde 12 ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve yüzde 8.4 ile Ukrayna çekiyor.
Bu sıçramayı en iyi gösteren çıktı şu: Savunma ve Havacılık Sanayi İhracatçıları Birliği (SSİ) verilerine göre, 2012-2026 döneminde 54 milyar dolarlık ihracat yapıldı. Bunun 30 milyar dolarlık kısmı, yani yüzde 55’i son dört yılda sağlandı. Yani son 4 yıldaki silah ihracatı, önceki 10 yıllık ihracattan fazla.
ABD-İsrail’in Mekke tuzağı
Özetle Ankara Mekke ve Bedir anlaşmalarıyla Suudi Arabistan, Katar, Pakistan ve Endonezya’yı uzun süreli silah ihracat pazarına çevirmeye çalışıyor. Üye ülkelerin Mekke Anlaşması’ndan “10 yıl boyunca çıkamayacağı” tuhaflığının 16 maddelik metne sokulmasının “mantığı” bu olsa gerek.
Mesele şu ki bu iktisadi kazancın elbette siyasi faturası var: Türkiye bu anlaşmalarla stratejik düzlemde ABD’nin Ortadoğu işlerini üstlenmiş oluyor, Washington’un Suudi Arabistan başta Körfez ülkelerine verdiği güvenlik garantisinin yüklenicisi oluyor. Türkiye bu anlaşmalarla taktik düzeyde ise kendisini Yemen tuzağına düşürüyor; Husileri hedef alarak İsrail’in çıkarına uygun şekilde konumlanmış oluyor ve genel saflaşmada da İran ve müttefiklerine karşı ABD-İsrail cephesinde yer almış oluyor.
Onay süreci 27 Ekim’de TBMM Dışişleri Komisyonu’ndaki görüşmelerle başlatılacak olan Mekke Anlaşması’na, milletvekillerinin, özellikle bu stratejik ve taktik düzlemlerden bakması gerekiyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ekim 2026
AKP’nin Yemen zikzakları
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/10/2026
AKP hükümetinin Suudi Arabistan’ın Yemen’de Husilere operasyonu konusundaki tutumu 11 yılda üç kez değişti. Ankara – Riyad ilişkilerinin, daha doğrusu Erdoğan – Prens Selman ilişkilerinin dalgalanmasına göre seyretti durum.
Oysa dış politika, ilke ve stratejiye çıpalanmalıdır ki ulusal çıkarları amaçlayabilsin. İcracı aktörlerin taktik ilişkilerine çıpalanan bir dış politika, dalgaya kapılır ve kıyıya vurur.
1. Evre: Erdoğan’dan Suudilere siyasi destek
Suudi Arabistan 2015’te Yemen’de Ensarullah Hareketine (Husiler) karşı Kararlılık Fırtınası operasyonunu başlattığında Erdoğan açık destek verdi. Fransız haber kanalı France 24’e konuşan Erdoğan, “Suudi Arabistan’ın (Yemen’deki) müdahalesini destekliyoruz. Durumun gidişatına bağlı olarak lojistik destek vermeyi düşünebiliriz.” dedi (Cumhuriyet, 26.3.2015).
Hatta devamında Erdoğan desteğin seviyesini yükseltebileceklerine de işaret etti: “Şu anda askeri konuda herhangi bir şey söylemiyorum. Şu anda söylemem de doğru değildir. Ama lojistik konuda, istihbarat konusunda her türlü desteği vermeye hazır olduğumuzu açıkladım.” (TGRT Haber, 26.3.2015)
Erdoğan’ın Suudi Arabistan’a bu desteği, Riyad yönetiminin 2018’de tezgahladığı İstanbul’daki Kaşıkçı cinayetine kadar sürdü.
2. Evre: Erdoğan’dan Suudilere tepki
2019’da, artık Erdoğan’ın konuya bakışı tümden değişmişti: “Yemen’de bu süreç nasıl başladı? Bunun üzerine durmak gerekir. Yemen yerle yeksan oldu, bunun müsebbibi kimlerdir? Bunların üzerinde durmak lazım. (…) Yemen’e ilk bombaları kimler attı? Bu sorunun cevabı bulunursa gelinen noktanın bir tahrik olduğu kanaatine de varırız diye düşünüyorum.” (İletişim Başkanlığı, 16.9.2019)
Bir başka ilginçlik de şuydu: Erdoğan, Suudi Arabistan’ı açıkça suçladığı bu sözlerini, Ankara’da, Astana Platformu kapsamında, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile ortak basın toplantısında dile getirdi. Oysa Erdoğan daha önce Suudilere Yemen’de destek verirken “İran ve terörist gruplar Yemen’den çekilmeli” diyordu.
Dahası da var: Erdoğan Suudi Arabistan’ın Yemen’deki operasyonuna karşı çıkınca, bu kez Suudi Arabistan, Türkiye’nin Suriye’deki Barış Pınarı Harekâtı’na tepki gösterdi. Erdoğan’ın yanıtı şu oldu: “Suudi Arabistan aynaya baksın. Yemen’i bu hale kimler getirdi? Siz önce bunun hesabını verin.” (TRT Haber, 10.10.2019)
3. Evre: Erdoğan’dan Suudilere askeri destek
Suudiler istenen bu hesabı vermeden, Erdoğan Riyad’la ilişkileri düzeltmeye karar verdi! Haliyle Yemen politikası bir kez daha değişti ve 3. evre başladı: Erdoğan, “Husiler konusunda Suudi Arabistan’ın hassasiyetlerini paylaştığını” söyledi (İletişim Başkanlığı, 30.4.2022). Erdoğan Temmuz 2023’te Riyad’ı ziyaret ettiğinde, Husileri hedef alan ortak bildiriyi imzaladı.
Süreç, ABD-İsrail’in İran’a saldırısına ve Hürmüz Boğazı’nın durumuna bağlı olarak, Yemen’de de hızlandı. Husilerin Babülmendeb Boğazı’nı kontrol etmesi, iki boğazın da ABD’ye kapanması durumunu ortaya çıkarınca, işler hızlandı: 7 Ağustos’ta Mekke İttifakı kuruldu, 31 Ağustos’ta ittifakın Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi toplandı. Üç ülkenin dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanları birkaç kez biraraya geldi. 23 Eylül’de Riyad’da ittifakın genel sekreterliği oluşturuldu. Ve imzalı metin, TBMM onayı olmadan, 5 Ekim’de Suudilere askeri destek kararı alındı.
İsrail’in yanına savrulma
Bu bir dış politika savrulması özetidir. Ama daha önemlisi bu, AKP’nin, İsrail’i vuran Husilere karşı konumlanarak, Türkiye’yi tarihin yanlış tarafına düşürmesi demektir.
ABD ve İsrail’in alkışları arasında Husilere karşı Suudilere askeri destek vermek, dış politika tarihimiz açısından kara bir leke olur. O lekenin oluşmasını bakalım milletin vekilleri TBMM’de önleyebilecek mi?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ekim 2026
ABD’nin bölgesel yük paylaşımı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/08/2026
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Pakistan ve Suudi Arabistan’la imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşaması’nın 2 yıl 8 ay süren bir hazırlık aşaması olduğunu belirtti. (AA, 8.8.2026)
Pakistan Savunma Üretim Bakanı Raza Hayat Harraj da 15 Ocak 2026’da Reuters’e yaptığı açıklamada, üç ülkenin bir yıldır üçlü anlaşma üzerinde çalıştığını ve taslak metnin hazır olduğunu söylemişti.
Bu süreçteki kimi temas ve anlaşmalar, Washington’un Mekke Anlaşması’nın neresinde olduğunu anlamamızı kolaylaştıracaktır.
İkili savunma anlaşmaları
– 24 Şubat 2025’te, Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Selman, Pentagon’da ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile görüştü. Pentagon’un resmi açıklamasına göre iki bakan “ABD-Suudi stratejik savunma ortaklığını, bölgesel güvenliği, askeri işbirliğini ve caydırıcılığı” ele aldı.
– 7 Haziran 2025’te, Beyaz Saray’da sıradışı bir buluşma vardı. 21 Haziran 2025’te bu köşede “Beyaz Saray’da Pakistanlı komutan” başlığıyla yazdım. ABD Başkanı Trump, Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir’i Beyaz Saray’da ağırlamıştı. Münir’e eşlik eden isim de ilginçti: Pakistan İstihbarat Servisi (ISI) Başkanı Korgeneral Asım Malik.
Peki Trump bir asker ve bir asker/istihbaratçı ile ne görüşmüştü? Pakistan Silahlı Kuvvetleri Halkla İlişkiler Servisi’nin yaptığı açıklamaya göre Trump ile Münir şu konuları ele almıştı: “İran-İsrail çatışması, Pakistan-Hindistan gerilimi, Pakistan-ABD ilişkileri, terörle mücadelede işbirliği, ticaret, ekonomik kalkınma, maden ve mineraller, yapay zekâ, enerji, kripto para birimleri ve yeni teknolojiler.” (AA, 19.6.2025)
– 17 Eylül 2025’te, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması imzalandı.
– 18 Kasım 2025’te ABD ile Suudi Arabistan Stratejik Savunma Anlaşması imzaladı. Beyaz Saray, Suudi Arabistan’ın 1 trilyon dolarlık yatırım taahhüdünü içeren anlaşmayı “ABD ile Suudi Arabistan’ın ekonomik ve savunma ortaklığını güçlendiren anlaşma” diye duyurdu. Pentagon anlaşmayı ABD’nin bölgesel yük paylaşımı stratejisinin parçası olarak tanımladı.
– 23 Temmuz 2026’da ABD ile Suudi Arabistan nükleer işbirliği anlaşması imzaladı.
Bütünleyen mekanizma
Her üç ülke de, Mekke Anlaşması’nı, ABD’yle olan savunma anlaşmalarını “bütünleyen bir mekanizma” olarak tarif ediyorlar.
Bu tanım, ABD’nin “bölgesel yük paylaşımı” içeren yeni Ulusal Güvenlik ve Savunma Stratejisi belgeleriyle de uyumlu. İki belge, ABD’nin önümüzdeki dönemde Batı yarımkürede “yeni Monroe Doktrini” ilan ettiğini, diğer yarımkürede Çin’le mücadeleyi esas alacağını, bu nedenle Avrupa ve Ortadoğu’daki müttefiklerine daha çok sorumluluk dağıtacağını içeriyordu.
ABD, İran meselesini bir an önce “çözerek” ve çevrelenmesini bölgedeki müttefiklerine devrederek asli işine odaklanmak istiyor. ABD elbette aynı zamanda ileri karakolu İsrail’in güvenliğini de garantiye almak istiyor. Washington bu amaçla özellikle Suudi Arabistan’ın İsrail’le İbrahim Anlaşması imzalamasını istiyor. Bunun için de Trump’ın Gazze Barışı’nın ilerleyebilmesi gerekiyor.
Kısacası bölgede hepsi birbiriyle ilgili gelişmeler yaşanıyor.
Mekke Anlaşması’nın ikili karakteri
Mekke Anlaşması bu nedenle ikili bir karaktere sahip: Hem ABD’nin bölgesel yük paylaşımı stratejisiyle uyumlu ve İran’ı çevrelemeyi içeriyor ama hem de ABD’nin güvenlik şemsiyesinin işe yaramadığının İran’la savaşta görüldüğü gerçeğinin sonucu. Dolayısıyla ABD için de Mekke Anlaşması’nın tarafları açısından da mesele, çıkarları uyumlaştırmak ve ortaklaştırmaktır.
Peki bu ne kadar olası? Suudi Arabistan açısından sorun İran ve onunla bağlantılı Yemen; Pakistan Hindistan’la çatışma riski içeren problemler yaşıyor; Türkiye ise bölgede İsrail’le sorunlu. Dolayısıyla Mekke Anlaşması’nın taraflarının “ortak bir birincil tehdit algılaması” yok ama birincil olmasa da kimi sorunları caydırılması gereken ortak tehdit olarak algılıyorlar. İşte ABD’nin kullanmak istediği zemin de bu.
Çok kutupluluk
Anlaşmanın imzalanmasından bir saat sonra ham verilerle yaptığım “Mekke Paktı sorunu” başlıklı ilk analizi bitirirken şöyle demiştim: “Ancak iç dinamikleri nedeniyle üç ülke de ABD için çantada keklik değildir. Dolayısıyla yarın tüm planlamalar değişebilir ve yeni ittifaklar kurulabilir, mevcut ittifaklar genişleyerek dönüşebilir. Pakistan’ın Çin’le ilişkisinin derinliği, Suudi Arabistan’ın ABD, Rusya ve Çin üçgeninde kurmaya çalıştığı denge, yapılan tüm hesapları değiştirebilir.”
Olguların ikili karakteri ve dönüşme kapasiteleri, elbette çok kutuplu/merkezli dünyanın inşasıyla ilgilidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ağustos 2026
Ortadoğu’nun ABD sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/08/2026
İlişkilerinin en gerildiği süreçte, İran ile Suudi Arabistan, Çin’in başkenti Pekin’de 10 Mart 2023’te biraraya gelerek normalleşme kararı almıştı. Çin’in bu barışçı diplomatik başarısı ABD’yi çok rahatsız etmişti. Çünkü sorun yoksa, ABD’ye ihtiyaç da olmazdı. ABD bölgedeki varlığını gerekçelendirebilmek için gerekirse sorun yaratıyor ve karşıtlıklar oluşturuyordu.
ABD iki yıl sonra Haziran 2025’te İran’a saldırı başlattı ve artık Suudi Arabistan ile İran karşı karşıyalar. ABD Suudi Arabistan’daki üslerinden İran’a saldırıyor, İran da Suudi Arabistan topraklarındaki o üsleri vurarak ABD’ye yanıt veriyor.
Sadece iki yıldaki şu farklı iki örnek bile bölgemizin en önemli sorununun ABD emperyalizmi olduğunu göstermektedir. ABD sorun çıkarırken, karşıtlıklar üretirken, bölge ülkelerine sıra sıra saldırırken, tersine Çin problemlerin çözümüne arabuluculuk yapmaktadır.
Bu “bölgenin dostu kim, düşmanı kim” temel sorusuna yanıt açısından kritik önemdedir. Bu, bölgesel güvenlik mimarisi inşa ederken sorulacak en temel sorudur.
Hangi güvenlik mimarisi?
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan üçlüsünün imzaladığı Mekke İttifakı anlaşmasını değerlendirdiği söyleşinde şöyle dedi: “Avrupa ile Ortadoğu güvenlik mimarilerinin Türkiye üzerinden uzun vadede hatta orta vadede uyumlaştırılması da mümkün.” (AA, 8.8.2026)
Avrupa ile Ortadoğu güvenlik mimarilerini uyumlulaştırabilmenin olası olup olmaması bir yana, bağımsız Avrupa ya da Ortadoğu güvenlik mimarilerinden söz edebilir miyiz acaba? Çünkü ABD, Ukrayna ve İran krizleri üzerinden, her iki bölgenin güvenlik mimarilerini parçalayarak, kendisiyle uyumlu olanı inşa etmeye çalışıyor.
ABD, Ukrayna krizi üzerinden Rusya’yı dışarıda bırakan bir Avrupa güvenlik mimarisini, İran’ı vurarak da İsrail merkezli bir Ortadoğu güvenlik mimarisini inşa etmeye çalışıyor.
Dolayısıyla Dışişleri Bakanı Fidan’ın uyumlulaştırma iddiasında bulunduğu Avrupa ve Ortadoğu güvenlik mimarileri, eğer Rusya ve İran içinde değilse, zaten ABD sponsorlu güvenlik mimarileri olduğunu anlamına gelir.
Mekke Paktı’nın rolü
Bölgemizin önümüzdeki dönem açısından en temel konusu şudur: ABD’yi dışarıda bırakan bir büyük bölgesel güvenlik mimarisi inşa edilebilecek mi, yoksa biri ABD’nin kontrolünde olan, farklı güvenlik mimarileri mi olacak?
ABD, İsrail hegemonyasında bir Ortadoğu düzeni kurmaya çalışıyor. ABD bunu Hazar-Akdeniz hattında İsrail-Türkiye normalleşmesiyle, Körfez-Akdeniz hattında İsrail-Körfez ülkeleri normalleşmesiyle sağlamayı planlıyor.
İran’ın başarısı bu bakımından kritiktir; ABD planlamasını füzeleriyle frenlemiş durumda. Dahası Amerikan güvenlik şemsiyesinin işe yaramadığını da bölge ülkelerine göstermiş oldu.
Dolayısıyla bölge ülkeleri açısından maharet, bu konjonktürü, ABD’yi dışarıda bırakacak şekilde bir bölgesel güvenlik mimarisi inşa edebilmenin zemini yapabilmektir. Tersine, bunu İran’ı dışarıda bırakan bir anlayışla ele almak ise bölgecilik değil, dar çıkarcılıktır ki döner dolaşır ABD’ye yarar.
Sonuç olarak diyebiliriz ki Mekke Paktı’nın Ortadoğu güvenlik mimarisi açısından değerinin iki zıt temel ölçütü vardır: ABD ve İran’a karşı pozisyonu.
İran’a karşı konumlanan bir Mekke Paktı, Ortadoğu güvenlik mimarisini inşa edemez, üye ülkelerin güvenliğiyle sınırlı kalır ama daha önemlisi İran’a karşı konumlanan bir Mekke Paktı, ABD’nin bölgesel işlerinin vekaletini almış olur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ağustos 2026
Mekke Paktı sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/08/2026
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke’de imzaladığı ortak savunma anlaşması, bölgenin güvenlik mimarisi açısından yeni bir dönemin başlangıcıdır.
Anlaşmanın “üç devletten herhangi birine karşı gerçekleştirilecek silahlı saldırının hepsine karşı yapılmış sayılacağını” içermesi, bu üçlü savunma anlaşmasına bir pakt niteliği sağlamaktadır.
Burada Türkiye açısında sorun şudur: Paktın diğer iki ülkesinin güvenlik, yakın savaş ve yakın silahlı saldırı açısından risk durumu nedir?
Beşli güvenlik mekanizması
Anımsayacaksınız, MHP lideri Bahçeli “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı Türkiye, Rusya, Çin’den oluşan TRÇ ittifakı” önermişti. Peki öyle bir ittifak ne derece olasıydı, Bahçeli’nin dışarıdan destek verdiği AKP hükümeti, “ABD’ye karşı” böyle bir ittifaka gerçekten de soyunabilir miydi?
İşte bu tartışmalar sürecinde, anımsayasaksınız, bu köşede, 20 Eylül 2025’te “bölgesel beşli güvenlik mekanizması” kurulması gerektiğini dile getirmiştim: “ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurmaya çalıştığı şartlarda, ‘ABD-İsrail şer koalisyonuna’ karşı bir bölgesel güvenlik mekanizmasına ihtiyaç olduğu ortada. Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan işbirliğiyle oluşturulabilecek bir beşli güvenlik mekanizması, ‘ABD-İsrail nasıl durdurulur’ sorusunun en somut yanıtıdır.”
ABD destekli Sünni ittifak
Peki Mekke Paktı, bu beşli güvenlik mekanizmasına giden yol olabilir mi? Üç ülke, Mısır ve İran’ı da pakta dahil edebilir mi? Yoksa tersine bu pakt “İran karşıtlığı” mı içermektedir?
Suudi Arabistan ile İran iki cephede birden şu anda karşı karşıya. ABD İran’a saldırılarını Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerindeki üslerinden yapıyor. İran da bu ülkelerdeki ABD üslerini vuruyor. Diğer yandan iki ülke Yemen’de de karşı karşıyalar. ABD-İran savaşının Hürmüz Boğazı’na, Suudi Arabistan-Yemen çatışmasının da Babül Mendeb Boğazı’na etkisi dikkate alınırsa, konu küresel bir meseledir üstelik.
Kaldı ki anlaşmanın “Mekke” ismiyle yapılması bile Sünniliğine ve İran karşıtlığına işaret etmektedir.
Son olarak ABD Başkanı Trump’ın Mekke Paktı konusunda yaptığı “olumlu” değerlendirme de üçlü ittifakın “İran karşıtı” karakterine işaret etmektedir.
NATO’da alan kaydırılması meselesi
Peki Türkiye neden böylesi bir yükün altına girdi? Suudi Arabistan’ın İran’la iki cephede karşı karşıya olduğu, Pakistan-Hindistan çatışmalarının büyüme riski taşıdığı şartlarda, Türkiye neden “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz” anlaşması yaptı?
Ankara’nın bu pozisyonu, NATO’nun Ankara Zirvesi’yle başlayan yeni süreçten bağımsız değil. NATO’da alan kaydırılıyor. Adana’da Akdeniz ve Ortadoğu’dan sorumlu yeni bir NATO karargâhı kuruluyor.
Yakın zamanda Suudi Arabistan’da “çok uluslu bir deniz savunma ittifakı” da kurulmuştu. Türkiye, “Kızıldeniz, Babül Mendeb Boğazı ve Aden Körfezi’nde küresel enerji tedarik yollarını güvence altına alma” amaçlı o ittifaka da dahil olmuştu.
Ankara’nın beklentisi ne?
İran’a karşı müttefiklerinden aradığı desteği bulamayan ABD’nin NATO aracılığıyla o desteği nasıl sağlayabildiğini incelemiştik. NATO’nun Ankara Zirvesi’nin sonuç bildirisinde İran’ın hedef alınmasının Türkiye açısından ne büyük risk taşıdığını çözümlemiştik. İşte o riski büyüten yükümlülüktür Mekke Paktı.
Peki Türkiye bu riski neden alıyor? Ankara dört füze provokasyonuna rağmen ABD’nin yanında İran’a karşı konumlanmamışken, bugün neden böyle bir riski alıyor?
Amaç Pakistan’ın nükleer gücünden yararlanmak mı? Amaç ABD-Suudi Arabistan’ın imzaladığı nükleer anlaşmadan yararlanmak mı? Amaç “Bayraktar merkezli askeri endüstriyi” iki büyük silah alıcısı üzerinden geliştirmek mi? Yoksa amaç sünni blok liderliği mi? Ya da hepsi mi?
Astana’dan Mekke’ye
Türkiye kısa süre öncesine kadar İran ve Rusya’yla Astana Platformu’ndaydı, ABD rahatsızdı. Türkiye bugün Pakistan ve Suudi Arabistan’la Mekke Paktı’nda, ABD memnun, Trump coşkuyla selamlıyor savunma ittifakını…
Ancak iç dinamikleri nedeniyle üç ülke de ABD için çantada keklik değildir. Dolayısıyla yarın tüm planlamalar değişebilir ve yeni ittifaklar kurulabilir, mevcut ittifaklar genişleyerek dönüşebilir. Pakistan’ın Çin’le ilişkisinin derinliği, Suudi Arabistan’ın ABD, Rusya ve Çin üçgeninde kurmaya çalıştığı denge, yapılan tüm hesapları değiştirebilir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ağustos 2026
İran’sız iki proje
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/01/2026
Medya kuruluşlarının temsilcileriyle yaptığı bilgilendirme toplantısında, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a “Türkiye’nin Suudi Arabistan veya Mısır’la güvenlik ittifakı kurup kurmayacağı” sorulmuş.
Fidan “An itibariyle görüşmeler, konuşmalar var. Ama biz herhangi bir anlaşmaya hâlâ imza atmış değiliz.” yanıtını vermiş (AA, 15.1.2026).
Dışişleri Bakanlığının bu tür toplantılarına çağrılmadığım için bilemiyorum ama ya soru yanlış ya da Anadolu Ajansı’nın metni. Çünkü Mısır yerine Pakistan olmalı. Toplantıya katılabileceğini düşündüğüm isimlerin yazılarına baktım. Örneğin Nedret Ersanel’in köşe yazısı doğrudan “Suudi Arabistan – Pakistan – Türkiye kime karşı?” başlığını taşıyor (Yeni Şafak, 17.1.2026). Bu durumda Anadolu Ajansı haber metninde yanlış ülke ismi yazıldığı anlaşılıyor.
Türkiye-Pakistan-S.Arabistan ittifakı
Zaten konuşulan ittifak Türkiye – Pakistan – Suudi Arabistan ittifakı. Pakistan Savunma Üretimi Bakanı Raza Hayat Harraj açıkladı, “Pakistan – Suudi Arabistan – Türkiye üçlü anlaşması hazırlık aşamasında. Anlaşma taslağı hazır ve üç ülkede de mevcut” dedi (Reuters, 15.1.2026). Ertesi günkü toplantıda Fidan’a bu sorulmuş olmalı.
Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan ya da Türkiye – Suudi Arabistan – Mısır ittifakı, farketmez, ikisinin de temel eksiği İran’ın olmaması. İran’ın olmadığı bir güvenlik mekanizması ise baştan sorunlu olacaktır.
Fidan, bahsettiğim toplantıdaki açıklamasının devamında şöyle demiş: “Cumhurbaşkanımızın vizyonu kapsayıcı, daha geniş, daha büyük dayanışma ve istikrar üreten bir platform.” Anlaşılan Erdoğan üç ülkeden daha fazla sayıda ülkenin bir platformda buluşmasını istiyor ki bu daha doğru bir model ama o modelde de İran’a yer olmayacağı anlaşılıyor!
Riyad’ın iki ayrı ittifak girişimi
Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan ittifakı konuşulurken, bir de “Suudi Arabistan, Mısır ve Somali üçlüsü askeri koalisyon görüşmeleri yürütüyor” haberi düştü (Bloomberg, 16.1.2026).
İki ittifakın da merkezinde Suudi Arabistan var. Kanaatimce Prens Selman, coğrafyanın iki ayrı bölgesinde iki ayrı güvenlik garantisi oluşturmaya çalışıyor: Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’la İran’a karşı, Mısır ve Somali’yle Birleşik Arap Emirlikleri’ne (daha doğrusu İsrail’e) karşı iki ayrı ittifak arayışında. Riyad’ın çarpışan İsrail ile İran’a karşı iki ayrı ittifak arayışında olması dikkat çekici!
Beşli güvenlik mekanizması
Anımsayacaksınızdır, dört ay önce bu köşede, Ufuk Ötesi’nde, “TRÇ ve beşli mekanizma” başlıklı bir makale yazmıştım. Bahçeli’nin “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı Türkiye, Rusya, Çin’den oluşan TRÇ ittifakı” önermesini incelemiştim. TRÇ projesinin zayıf karnı da İran’sız olmasıydı.
Makalemde “bölgesel beşli güvenlik mekanizması” önermiştim: “ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurmaya çalıştığı şartlarda, ‘ABD-İsrail şer koalisyonuna’ karşı bir bölgesel güvenlik mekanizmasına ihtiyaç olduğu ortada. Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan işbirliğiyle oluşturulabilecek bir beşli güvenlik mekanizması, ‘ABD-İsrail nasıl durdurulur’ sorusunun en somut yanıtıdır.” (Cumhuriyet, 20.9.2025).
Çin faktörü
İsrail’in sırtını ABD’ye dayayarak Filistin’e, Lübnan’a, Suriye’ye, Yemen’e, İran’a, hatta Katar’a saldırması, bölgenin ortak bir güvenlik mekanizmasına ihtiyacı olduğunu net bir şekilde gösterdi.
Konuşulan üçlü ittifak modelleri, esas olarak bu kaygı zemininde oluşuyor. Tabii bazı ülkeler, bu tür ittifakları ikincil olarak da bölgesel rakiplerine karşı dayanak yapmaya çalışıyorlar. İşte projelerin İran’sız olmasının nedeni de bu.
Ancak mesele hayati derecede ciddidir ve ülkelerin bu tür ittifakları kendi dar çıkarları temelinde şekillendirme peşinde olması, kritik enerji ve zaman kaybıdır. Üstelik emperyalist ABD, ülkelerin “bu dar çıkarlarını” kendi çıkarlarına alet edebilme deneyimine fazlasıyla sahiptir. Öyle ki “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı” diye çıktığınız yolda, kendinizi o şer koalisyonunun yararına bir İran cephesinde bulabilirsiniz!
Neyse ki İran ve Suudi Arabistan’ı sürpriz bir şekilde Pekin’de buluşturabilen bir Çin diplomasi deneyimi var. Bölgenin ortak bir güvenlik mekanizmasına ihtiyaç duyması ve üçlü model arayışına girmesi önemli. Sonrasında Çin ve Rusya, bölgedeki ortakları İran’ın da katılımı lehine ağırlık oluşturacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ocak 2026
Somali-Yemen hattı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 01/01/2026
İsrail Başbakanı Netanyahu, 34 yıl önce Somali’den ayrılan Somaliland’ı “demokratik ve ılımlı Müslüman ülke” olduğu ve “İbrahim Anlaşmalarına katılma isteği” gösterdiği için ilk tanıyan ülke olduklarını açıkladı.
Somaliland’ın İbrahim Anlaşmasına katılma isteği elbette nedenlerdendir ama ötesinde başka çıkarlar var.
İsrail Afrika Boynuzunda üs peşinde
1) 6 milyon nüfuslu “Ilımlı Müslüman” Somaliland, İsrail’in Gazze’den sürmek istediği 1 milyon Filistinliyi almayı kabul etti.
2) “Demokratik” Somaliland, topraklarında İsrail’e askeri üsler verecek. Babül Mendeb Boğazını tutan ve Aden Körfezi’ni kontrol eden bu topraklardaki İsrail üsleri; a) karşı kıyıdaki Yemen’e saldırı üssü olacak, b) Kızıldeniz ve Süveyş Kanalına uzanan hat üzerinden Mısır’ı baskılayacak, c) Kızıldeniz’den geçen ticaret filolarını denetim altında tutacak.
3) İsrail’in Afrika Boynuzunun bu en kritik coğrafyasına yerleşmesi; a) Körfez’den çıkan petrol gemileri üzerinde etkinlik, b) Umman ve Hint Okyanusuna açıklık ve c) İran’a güneyden saldırı rotası sağlayacak.
Türk ve Çin üslerinden rahatsızlık
4) Türkiye’nin Somali’de askeri üssü var ve bu ülkeyle eğitimden enerjiye işbirliği yapıyor. İsrail Somaliland üzerinden “Türkiye’nin Doğu Afrika’daki etkisini snırlandırmayı” da amaçlıyor aynı zamanda.
5) Somaliland’a komşu Cibuti’deki Çin üssü de ABD için büyük rahatsızlık kaynağı. ABD Başkanı Trump’ın “Somaliland’ı tanıma konusuna çalışıyoruz” sözlerinin bu yanı da var.
Yemen’de Suudi-BAE çarpışması
Tüm bu nedenler içinde Yemen konusu, İsrail açısından en yakın ve sıcak gerekçeyi oluşturuyor. Zira Husiler’in İsrail’e askeri baskısı sürüyor.
Yemen’de ise bir süredir Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) karşı karşıya. İki ülke İran destekli Husilere karşı ortaklar ama iki ayrı yapıyı destekliyorlar. 3 Aralık’ta BAE destekli Güney Geçiş Konseyi güçleri Yemen’in doğusunda Suudi Arabistan ve Umman’a sınır olan bölgede önemli yerleri ele geçirdi. Riyad bu durumdan rahatsız. Suudi Arabistan, Güney Geçiş Konseyi’ne silah taşıyan iki BAE gemisini 27-28 Aralık’ta vurdu ve BAE’den Yemen’deki askerlerini çekmesini istedi.
Suudi Arabistan’ın karşı kıyıdaki Somaliland’ı tanıyan İsrail’e tepki göstermesi ama BAE’nin sessizliği meseleyi daha da önemli kılıyor. Lübnanlı deneyimli Dürzi lider Velid Canbolat, Somaliland ile Yemen’deki gelişmeleri, İsrail-BAE müttefikliği ile açıklıyor: “Artık gizli değil. Bir Arap ülkesi, İsrail’le özel ilişkiler kurarak Suudi Arabistan’ı çevrelemeyi, Sudan’da kaos yaratmayı ve Mısır’ın güney sınırlarına baskı kurmayı hedefliyor.”
ABD’nin yeni düzen çabası
Görüldüğü üzere Somali-Yemen hattında, Afrika Boynuzu çevresinde kapsamlı bir güç mücadelesi var.
Ancak daha geniş planda, tüm bunları, ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurma çabalarından bağımsız değerlendiremeyiz. Coğrafyamızdaki gelişmeleri birlikte analiz ettiğimizde, Hazar’dan Doğu Akdeniz’e, Süveyş’ten Aden Körfezi’ne, Umman Denizi’nden Arap-Fars Körfezi’ne dönen dörtte üçlük bir daire göreceksiniz. Kalan dörtte birde İran var.
İşte ABD bu dairenin içinde ve çevresinde İsrail hegemonyasında bir düzen kurmaya çalışıyor ve bu ülkemizi yakından ilgilendiriyor.
Ülkemiz ise iktidarın iktidarını sürdürebilmek için ana muhalefete uyguladığı hukuk dışı siyasi operasyonlarla meşgul ne yazık ki.
2025’in hatalarından dersler çıkararak 2026’da bağımsızlık, aydınlanma ve emek mücadelesi bayrağını daha fazla yükseltebilmemiz dileğiyle, yeni yılınızı kutluyorum.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ocak 2026