Posts Tagged NATO
İsrail’in doğrudan ve dolaylı müttefikleri
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/06/2025
Gazete ve televizyonlardaki “İsrail İran’ı rezil etti”, “İran kağıttan kaplanmış” türünde yorumları gördükçe Yalçın Küçük’ü anımsıyorum. Hep şöyle derdi: “Türkiye’deki İsrail, İsrail’deki İsrail’den daha güçlüdür.”
Kuşkusuz çok abartılı bir değerlendirme ama kısmi bir doğruluğu var ne yazık ki. Üstelik Türkiye’deki İsrailcilik tek bir kesime değil, bir çok kesime nüfuz etmiş durumda. Örneğin mezhepci dincisi, “İsrail ‘Şii İran’ı’ rezil ediyor” diye, seküler Batıcısı da “İsrail ‘kadın düşmanı İran’a’ dersini veriyor” diye keyifli. (Elbette Türkiye’deki İsrailciliği, Türkiye’deki Amerikancılıktan ayıramayız son tahlilde.)
Atlantik’in İran’a karşı üç hatlı savunması
Oysa gerçek şu: İran kağıttan kaplan değil ve Batı’nın 40 yıllık baskısına ve ambargosuna karşı, her türlü açık ve örtülü saldırıya insanıyla, silahıyla gayet başarılı bir şekilde direniyor.
İran’ın başarısını ortaya koyan askeri bilgi olarak belirteyim. İran, saldırgan İsrail’e yanıt hakkı olarak füze fırlattığında, İsrail ve müttefikleri o füzeyi tam üç hat üzerinden durdurmaya çalışıyor:
1. Hat: İran füzeleri ateşlendiğinde, onları engellemek üzere önce a) Irak’taki ABD füze savunma sistemleri ve savaş uçakları, b) Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Fransız savaş uçakları ve c) Bölgede bulunan ABD-USS Carl Vinson uçak gemisi ve ona eşlik eden füze imha gemileri harekete geçiyor.
2. Hat: İran füzeleri ilk hattı aştığında, bu kez onları engellemek üzere a) Doğu Akdeniz’deki ABD savaş gemileri, b) Ürdün’deki ABD savaş uçakları ve füze savunma sistemleri, c) Ürdün Hava Kuvvetleri ve d) Kıbrıs üslerindeki İngiliz savaş uçakları harekete geçiyor.
3. Hat: İran füzeleri ikinci hattı da aştığında, bu kez onları engellemek üzere a) 2000 km menzilli İsrail Arrow 3’ler devreye giriyor, b) ardından 1500 km’den başlayıp 500 km’ye kadar Arrow 2’ler İran füzesini engellemeye çalışıyor, c) düşüremezse 300 km’den başlayıp 40 km’ye kadar Davut Sapanı savunma sistemi devreye giriyor ve orası da aşılırsa d) 70 km’den 4 km’ye kadar olan mesafede Demir Kubbe İran füzesini yakalamaya çalışıyor.
İsrail Kürecik’ten nasıl yararlanıyor?
Görüldüğü üzere İsrail demir kubbesini aşarak Tel Aviv’i vurabilen İran füzeleri, sadece İsrail savunmasını değil, ABD, İngiliz, Fransız ve Ürdün savunmasını delerek hedefine ulaşıyor aslında. İsrail’in İran’a kadar ulaşmasında ise tersine bu ülkeler kolaylaştırıcı rol oynuyor.
Tüm bunları görmeden “İran kağıttan kaplanmış” demek, sadece gerçeği ıskalamak değil, ötesinde koyu bir Atlantik propagandasına aldanmaktır.
Öte yandan İsrail’in İran karşısındaki müttefiklerinin ABD, İngiltere, Fransa ve Ürdün’le sınırlı olmadığını da hesaba katalım. Zira ABD ve NATO müttefikleri de dolaylı bir şekilde İsrail’in yanında yer almış oluyorlar:
Örneğin ABD üsleri bulunan Körfez ülkeleri de dolaylı olarak İsrail’in yanında saf tutmuş oluyorlar.
Örneğin Şara’nın Suriyesi… İsrail uçakları Suriye hava sahasında yakıt ikmali yaptılar, Esad zamanında bu mümkün değildi. Ve soralım: Acaba hangi üsten kalkan tanker uçaklar yakıt ikmali yaptı İsrail uçaklarına?
Örneğin her ne kadar Ankara “Kürecik Radarındaki veriler sadece NATO müttefikleriyle paylaşılır” diyerek yalanlasa da Kürecik’ten İsrail’e istihbarat akışı sağlanmaktadır. 23 Nisan 2024’te, bu köşede “İsrail Kürecik’ten nasıl yararlandı?” başlığı altında anlatmıştım: “Kürecik Radarı, ABD tarafından kurulup NATO üssüne dönüştürüldü. Üsteki AN/TPY-2 radarı ABD ordusuna ait. Dolayısıyla bölgedeki üslerini İsrail’e kullandıran, İsrail’e silah veren ABD, elbette AB/TPY-2’deki istihbarat bilgilerini de İsrail’e veriyor!”
Kaldı ki ABD’nin Akdeniz’deki savaş gemilerine de istihbarat/veri akışı Kürecik’ten sağlanıyor ve ABD o bilgileri İsrai’le paylaşıyor.
NATO irtibatı
Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin “Kürecik Radarındaki veriler sadece NATO müttefikleriyle paylaşılır” açıklaması, aslında bir dezenformasyondur. Çünkü İsrail ve Ürdün, NATO’yla da irtibatlıdır.
İsrail’in İran’a saldırdığı 12 Haziran gecesinden saatler önce, NATO ile Ürdün, Amman’da “NATO’nun diplomatik irtibat bürosunun açılması” için imza attılar. Ve o Ürdün, İsrail uçakları İran’a saldırırken değil ama İran İsrail’e yanıt hakkını kullanırken “hava sahasını kapatmaya” geçti; Ürdün Hava Kuvvetleri birkaç İran füzesi ve İHA’sı düşürdü.
İsrail’in NATO irtibatını da anımsayalım: İsrail, 2016’da, Ankara’nın onayıyla NATO merkezinde daimi ofis sahibi olmuştu!
Özetle tüm bu müttefik ağına rağmen 2 bin km’den Tel Aviv’i vurabilen İran, iddia edildiği gibi kağıttan kaplan değildir, tersine 40 yıllık Batı ambargosuna rağmen ulusal silahlanma başarısı sağlayabilen örnek durumundaki bir ülkedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Haziran 2025
Hangi güvenlik mimarisi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/05/2025
Bu köşede zaman zaman “güvenlik mimarisi” konusunu ele alıyoruz. Özellikle Rusya-Ukrayna savaşı sonrası bu konu, Türkiye açısından da kritik hale geldi.
Konu AB’nin de gündeminde. Şu anda Rusya’ya karşı bir “Avrupa güvenlik mimarisi” inşa etmeyi planlıyorlar. Dahası, Türkiye’yi de Avrupa’nın savunmasına katkı sağlayacak bir ülke olarak sisteme entegre etmek istiyorlar. İktidar da “Avrupa’nın güvenliği Türkiye’siz sağlanamaz” diyerek sistemde yer alma niyetini ortaya koymuş durumda.
Bunun Türkiye-Rusya ilişkileri açısından sakıncalarını daha önce tartışmıştık.
ABD de Moskova’daki forumda
Konu, Rusya’nın ev sahipliğindeki bir forumda, şu anda etraflı bir şekilde ele alınıyor. Moskova’da iki gün önce başlayan ve bugün tamamlanacak 13. Uluslararası Güvenlik Konularından Sorumlu Yüksek Temsilciler Toplantısına, BRICS, ŞİÖ, ASEAN, BDT, Arap Ligi, Afrika Birliği, KGAÖ ve diğer uluslararası örgütlere üye 105 ülkeden 129 temsilci katılıyor.
Hatta ABD’nin Moskova Büyükelçiliği’nin Siyasi ve Ekonomik İşler Danışmanı Eric Jordan ve İkinci Katip Jeremy Ventuzo’dan oluşan bir ABD heyeti de forumda yer alıyor (Harici, 28.5.2025).
Putin: Eşit ve bölünmez olmalı
Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, foruma mesajında, Moskova’nın yeni güvenlik mimarisine nasıl baktığını şöyle açıkladı: “Yeni güvenlik mimarisinin eşit ve bölünmez olması gerektiğine inanıyoruz. Yani tüm ülkeler kendi güvenlikleri için sağlam garantiler almalı, ancak bu diğer ülkelerin güvenliği ve çıkarları pahasına olmamalı” (Sputnik, 28.5.2025)
Putin, Avrasya coğrafyasında Şanghay İşbirliği Örgütü, Avrasya Ekonomik Birliği, Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği gibi çeşitli örgüt ve platformları, yeni güvenlik mimarisinin temeli olarak gördüklerini belirtti.
’AB askeri bloğa dönüştü’
Toplantının katılımcılarından Rusya Güvenlik Konseyi üyesi Aleksandr Yakovenko, yöneticiliğini yaptığı ”Dünyanın Dönüşümü: Rusya’dan Bakış” başlıklı oturumda iki temel soruna işaret etti:
1) NATO, bugün itibariyle Kuzey ve Doğu Avrupa ülkelerinin neredeyse tamamını bünyesine kattı.
2) Rusya ile çatışmada Kiev rejimini destekleyen AB, bir askeri bloğa dönüştü (Sputnik, 27.5.2025).
Yakovenko, bu nedenle Rusya için bir Avrupa güvenlik mimarisinin söz konusu olmadığını, yeni bir Avrasya güvenlik mimarisinin yaratılması gerektiğini belirtti.
Rusya’nın temel hedefi
Rusya Güvenlik Konseyi üyesi Aleksandr Yakovenko, Rusya açısından en önemli hedefin militarizasyonu önlemek olduğunu, Avrasya sahasını adım adım militarize etmeye çalışan NATO ülkelerinin politikalarından kaynaklı çeşitli tehditleri azaltmak olduğunu kaydetti.
Peki önerilen sistemin maddi zemini ne? Yakovenko bunu şöyle açıklıyor: “Avrasya güvenlik sistemine üye devletler arasındaki saldırmazlık anlaşmaları, Avrasya güvenliğinin maddi temeli olabilir.”
Yakovenko, sistemin kimlere açık olabileceğini de şöyle açıkladı: “Bu sürece kimler katılabilir? Avrasya güvenliğinin, Batı Avrupa ülkeleri de dahil olmak üzere, Avrasya toplumunun karşı karşıya kalacağı hedef ve amaçları paylaşmaları koşuluyla tüm devletlere açık olması gerektiği gerçeğinden hareket ediyoruz.”
Türkiye ne yapmalı?
Rusya Güvenlik Konseyi üyesi Aleksandr Yakovenko’nun “AB askeri bloğa dönüştü” tespiti önemli. Zira bu durum ülkemizi etkiliyor.
Askeri bloğa dönüşen AB, şimdi Türkiye gibi AB üyesi olmayan NATO ülkelerini de dahil ederek, bir Avrupa güvenlik mimarisi oluşturmaya çalışıyor. Brüksel, sistemi “Rus tehdidine” göre şekillendiriyor. Yani tersinden Avrupa güvenlik mimarisinin esas hedefi Rusya oluyor.
Ülkemiz açısından asıl mesele de işte bu: Rusya’yı hedef alan bir güvenlik mimarisinde yer almanın Türkiye’ye yararı yok ama zararı çok. Türkiye, 30 yıldır kapısında bekletildiği AB’ye bir gün üye olabilmek hayaliyle Avrupa güvenlik mimarisine jandarma olmayı kabul etmek yerine, Avrasya (Asya+Avrupa) güvenlik mimarisini savunmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Mayıs 2025
ABD’nin Karadeniz ve Romanya planı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 06/05/2025
Romanya’daki seçim, ABD’nin müdahalesi nedeniyle bir NATO ve Karadeniz meselesine dönüştü. O nedenle de en çok Türkiye’yi ilgilendiriyor.
Romanya’da Cumhurbaşkanlığı seçimi aslında 24 Kasım 2024’te yapıldı. İlk turu, bağımsız aday Calin Georgescu önde tamamladı.
Georgescu Batıcı değildi, hatta NATO karşıtıydı. ABD ve AB, mekanizmanın dişlilerini harekete geçirdi: Romanya Anayasa Mahkemesi seçimi iptal etti!
NATO eksenli Romanya seçimi
Seçimin yeni turu 4 Mayıs 2025’te yapıldı. Ama öncesinmde ABD ve AB, mekanizmanın dişlilerini yeninden harekete geçirdi: İptal edilen seçimin birincisi Georgescu’nun adaylığı Romanya Merkez Seçim Komisyonu tarafından reddedildi!
Georgescu, adaylığının reddedilmesinin ardından yaptığı açıklamada, Avrupa’nın “diktatörlük” altında olduğunu belirterek, “Romanya’da demokrasi düşerse tüm demokrasi dünyası da düşer” dedi.
4 Mayıs’taki ilk tur seçimi, Georgescu’nun desteklediği George Simion yüzde 40’ın üzerinde oy alarak önde tamamladı. 18 Mayıs’ta ikinci tur var ve Simion’un rakibi, yüzde 21 oy alan NATO yanlısı Nicusor Dan.
ABD resmi belgesinde Karadeniz
ABD’nin Romanya’daki seçime, seçim iptal ettirecek denli yüklenmesinin nedeni, Karadeniz ve NATO için Romanya’yı stratejik planlamasının merkezine almış olmasıdır.
ABD’nin Karadeniz stratejisi, 2024 Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası’na göre, “Rus saldırganlığını caydırmayı, seyrüsefer özgürlüğünü, kritik altyapıyı savunmayı ve bölgesel devletlerin dayanıklılığını güçlendirmeyi” amaçlıyor.
ABD’nin Karadeniz’de seyrüsefer özgürlüğünü amaçlaması, haliyle Montrö Sözleşmesiyle çelişiyor. Zira Montrö’ye göre ABD gemilerine Karadeniz’de sınırsız özgürlük yok, 21 günlük sınırlı bulunma hakkı var.
ABD Romanya’yı askerileştiriyor
ABD açısından Romanya, resmi belgelerinde de ifade edildiği gibi, Karadeniz ve Doğu Avrupa için kritik önemde. Nitekim bu nedenle uzun süredir Romanya’yı askerileştiriyor.
1) Romanya, ABD silahları olan F-35, F-16, Patriot füze bataryaları, HIMARS fırlatıcıları, Piranha zırhlı araçları ve Abrams tankları için büyük yatırım yaptı.
2) Karadeniz yakınındaki Mihail Kogalniceanu Hava Üssü, ABD ve NATO operasyonları için kritik bir üs haline getirildi. Üste 1840 ABD askeri bulunuyor. Bu üssün, Romanya’nın taahhüt ettiği 2.5 milyar avroluk modenizasyondan sonra, Avrupa’nın en büyük NATO üssü olması planlanıyor.
3) Romanya, ABD Aegis Ashore Balistik Füze Savunma Sistemi’ne ev sahipliği yapıyor. Bu sistem, Kürecik Radarı’yla başlayan ABD/NATO savunma halkalarından biri. Sistemin bulunduğu Deveselu Askeri Üssü’nde 250 ABD askeri var.
ABD’nin Romanya merkezli enerji planlaması
ABD için Romanya aynı zamanda enerji ve doğal kaynaklar demek.
4) Yakın gelecekte, Romanya’nın Avrupa’nın en büyük doğalgaz üreticisi olacağı hesaplanıyor. Bu amaçla Halliburton, Oceaneering ve Transocean gibi ABD şirketleri Romanya’da işbirlikleri yapıyor.
5) Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump’ın, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’ye zorla imzalattığı “ABD-Ukrayna Yeniden Yapılandırma Fonu” da Romanya’nın ABD için önemini artırmış durumda. Ukrayna doğal kaynak gelirlerinin yüzde 50’sinin aktarılacağı fon, 3 ABD’li ve 3 Ukraynalı tarafından yönetilecek. Ukrayna’ya kara ve denizden komşu olan Romanya’da bulunan şirketler ve onların Romanya’da kullandığı altyapı, ABD’nin doğal kaynak sömürüsünde önemli bir işlev görecek.
ABD için demokrasi bir tramvaydır
Görüldüğü üzere ABD için Romanya pek çok nedenle kritik önemde. Öyle olduğu için de “demokrasi” ayaklar altına alınıyor, ABD’nin çıkarlarına aykırı gördüğü kişinin kazandığı seçim iptal ettiriliyor, yeniden aday olması önleniyor. Yani “liberal kapitalist” ABD için demokrasi bir tramvaydır, çıkarının bittiği yerdeki durakta inilir!
Ancak, ABD’nin de yapabileceklerinin sınırı var. ABD’nin istemediği adayın desteklediği istemediği ikinci aday seçimin ilk turunu kazanmış durumda. Şimdi ikinci tur için çok boyutlu iç ve dış mücadele sürüyor.
Bakalım ABD işi daha da ileriye götürebilecek mi yoksa Romanya’nın bağımsızlıkçı kanadı ABD’yi frenleyebilecek mi? Daha da önemlisi, bağımsızlıkçılar seçimi kazandığında, ABD’nin 20 yılda inşa ettiği düzeni değiştirmeye mi çalışacak, yoksa taviz verebilecek ABD’yle uzlaşacak mı?
Derslerle dolu bu sürecin Türk siyaseti tarafından yakından izlenmesinde sayısız yarar var.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
6 Mayıs 2025
NATO’nun geleceği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/03/2025
ABD ve AB’den gelen son açıklamalar, NATO’nun geleceğinin belirsizliğine işaret ediyor. ABD’de NATO’dan çıkmak tartışılıyor, AB’de ise NATO’suz savunma planları yapılıyor. Bunu şimdiden “çok kutuplu dünya inşasının” en önemli başarısı olarak kaydedebiliriz.
Zira NATO, emperyalist ABD’nin küresel liderliğinin askeri aygıtı olarak halkların, gelişmekte olan ülkelerin, Atlantik kampı dışındaki ülkelerin ve toplamda Küresel Güney’in düşmanıydı. Hatta NATO, bünyesindeki özel Amerikan araçları ile “hükümetleri/devletleri kontrol altında tutmaya çalıştığı” için, pek çok üyesinin de fiilen düşmanıdır.
ABD ile AB arasında 5. madde krizi
Kuşkusuz NATO’nun dağılması çok hızlı olmayacaktır ama Fransızların benzetmesiyle söylersek “beyin ölümü” başladı bile. İşte ABD ile AB’yi karşı karşıya getiren Ukrayna sorunu da bu beyin ölümünü ilerletiyor. Artık konu şu aşamaya gelmiş durumda:
ABD Başkanı Donald Trump, “NATO üyelerinin ABD’yi savunacağını sanmıyorum” diyor. Ama ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in “Ukrayna’da olası bir barışı koruma misyonu NATO’nun 5. maddesi kapsamına girmez” demesi de ABD’nin NATO üyesi Avrupalıları Ukrayna’da savunmayacağı anlamına geliyor.
ABD’nin NATO’dan çıkmasını isteyen Kongre üyelerinin açıklamaları, ABD’siz savunma dönemine geçildiğini belirten Avrupalı siyasetçiler, kısacası Atlantik’in her iki yasasında NATO’nun geleceğine dair olumsuz beklentiler artmış durumda.
AB’nin yeni savunma yol haritası
AB liderleri NATO’nun geleceğinin belirsizliği nedeniyle toplanıp, ”Avrupa’nın daha egemen, kendi savunmasından daha sorumlu bir yaklaşımla, stratejik bağımlılığı azaltacak bir genel savunma hazırlığı yapma” kararı aldılar. AB liderleri bunu, şimdilik sonuç bildirgesine “NATO’yu tamamlayıcı nitelikte” diye işlediler.
Ama daha dikkat çekeni ise sonuç bildirgesindeki “AB, benzer şekilde düşünen AB dışı ortaklarla birlikte çalışmanın önemini vurgular” cümlesiydi.
Avrupa’nın güvenlik taşeronluğu
İşte AKP hükümetinin bir süredir yükselttiği AB bayrağı, Avrupa’daki bu görüşlere dayanıyor.
Erdoğan’ın “Türkiye’siz Avrupa güvenliği düşünülemez” sözleri, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Türkiye, NATO’nun dağılması halinde oluşacak yeni Avrupa güvenlik mimarisinin bir parçası olmak isteyecektir” demesi ve AKP medyasında adım adım “Ukrayna’ya barış misyonu içinde Türk askeri gönderilmesi” fikrinin işlenmesi, iktidarın ABD ile AB arasındaki çelişmeden yararlanma niyetini ortaya koyuyor.
Ancak AB’nin savunmasını üstlenme misyonu, son tahlilde “Avrupa’ya jandarma olma” dilekçesi anlamına gelir ki bu iç politikada ciddi bir kırılma doğuracaktır.
Avrupa Siyasal Topluluğu
Öte yandan Brüksel’in “AB dışı ortaklarla çalışma” vurgusu, elbette Türkiye’nin AB üyeliğine göz kırpması anlamına gelmiyor. O nedenle AKP’nin Atlantik cephesindeki sorunlardan yararlanarak AB üyesi olmak istemesi, hâlâ bir hayalden fazlası değildir.
Zira “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini” düşünenler, “Avrupa ordusunun kurulmasını“ isteyenler ve “stratejik özerklik ile ABD’den bağımsızlaşmayı” savunanlar, bu amaçla “Avrupa Siyasal Topluluğu”nu oluşturuyorlar. İngiltere gibi AB’den ayrılan bir Avrupa ülkesi ile Türkiye gibi AB ile Ortadoğu arasında “tampon ülke” gördükleri bir NATO üyesini dahil edecekleri daha geniş bir siyasi platform…
Aynı anlayış, aynı görev
Günün sonunda Türkiye açısından asıl sorular şunlardır: Türkiye’ye tehditler nereden geliyor? Avrupa savunmasını Türkiye’nin üstlenmesi ulusal çıkarlarımızla uyumlu mudur?
Çünkü AB liderlerinin belirlediği savunma stratejisi şöyledir: “Rusya ve Belarus’un oluşturduğu tehditler göz önüne alındığında AB’nin doğu sınırlarının savunulması, AB’nin tümünün güvenliği içindir.”
Buradan hareketle, Avrupa’nın savunmasını üstlenmek demek, AB’nin belirlediği tehdit kapsamında, Türkiye’nin Rusya ile karşı karşıya gelmesi demektir. Bu pratikte AB’nin doğu sınırını korumak için Türkiye’nin Rusya’ya güneyden cephe açması anlamına gelir.
Bu da dönüp dolaşıp aynı görevin kabulü anlamına gelmektedir, zira Türkiye’nin NATO üyeliği de esas olarak “Avrupa’nın zaman kazanması için Türkiye’nin SSCB’yi oyalamasına” dayanıyordu.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Mart 2025
Beyaz Saray’ın sopası: Rutte
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/02/2025
NATO’nun bir eşitler kulübü olmadığını, bir ABD örgütü olduğunu, ABD’ye rağmen NATO’da kararlar alınamayacağını, Avrupalı NATO Genel Sekreterlerinin aslında Brüksel’in değil Washington’un adamı olduğunu yıllardır yazarım, anlatırım.
Ama bir NATO Genel Sekreteri’nin kendisini bu kadar açık şekilde “Beyaz Saray’ın sopası” olarak sunduğunu ilk kez görüyorum!
Washington Avrupalıların ensesinde olacak
ABD-AB çelişkilerine sahne olan 61. Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşan NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Avrupalı NATO üyelerinden savunma harcamalarını artırmalarını isteyen bir konuşma yaptı. Rutte, yeni harcama oranının, mevcut yüzde 2 hedefinin “çok üzerine çıkacağını” söyledi.
Konuşmasının asıl çarpıcı kısmı ise Avrupalıların taahhütlerinin ABD tarafından izleneceğine dair olan kısmıydı: “Attığınız adımlar, takip edilip izlenecektir. Telefonun karşı tarafında olacağım ve eğer beni dinlemezseniz, taahhüdünüzü yerine getirmediğinizde eminim Washington’da çok iyi bir adam sizi arayacaktır.” (AA, 15.2.2025).
Böylece eski Hollanda başbakanı olan yeni NATO Genel Sekreteri, parçası olduğu AB’nin liderlerini doğrudan Trump ile tehdit etmiş oldu! (Bu arada görevi Rutte’ye devreden Norveçli eski NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ise Münih Güvenlik Konferansı’nın başına geçti.)
Batı’daki demokrasi erozyonu
Aslında Rutte’nin sözleri bile 61. Münih Güvenlik Konferansı’nın ruhunu anlamamıza yetiyor. Konferanstan önce yayınladıkları “Çok Kutupluluk” başlıklı 151 sayfalık rapora uygun olarak, konuşmalar, ABD ile AB arasındaki çelişmelerin derinleştiğine işaret ediyor. (Bu geniş raporu 11 Şubat’ta cgtnturk.com sitesinde “Putin Münih’e Döndü” başlığıyla geniş bir şekilde inceledim.)
AB liderleri, ABD’nin vergi baskısını yanıtsız bırakmayacaklarını vurgularken, ABD adına konuşan Başkan Yardımcısı DJ Vance ise muhataplarını resmen azarladı. Vance özetle Avrupa’da demokrasinin ve ifade özgürlüğünün zayıfladığını söyledi.
Kuşkusuz kimin söylediğine bakmaksızın değerlendirirseniz, özellikle Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa’da ifade özgürlüğü ile demokrasinin erozyona uğradığı bir gerçek. Rusya karşıtlığının Tolstoy ve Dostoyevski sansürüne kadar gittiği, sosyal medya mesajlarının gözaltılara dönüştüğü, Filistin’e desteğin kimi üniversitelerde antisiyonizm olarak değerlendirilip yasaklandığı bir süreç yaşandı, yaşanıyor. Bu durum elbette sadece Avrupa’yla sınırlı değil, alası ABD’de yaşandı, yaşanıyor.
Avrupa’nın asıl sorunu
ABD ile AB arasında yaşanan ve Münih Güvenlik Konferansı’nda iyice gün yüzüne çıkan çelişmeler, örneğin Ukrayna için barış masasında AB’nin olup olmayacağı, örneğin NATO üyelerinin savunma harcama oranlarının artırılması, örneğin ABD’nin vergi tarifeleri, son tahlilde gelip Çin’i ilgilendirmektedir.
Esasında ABD ile AB arasındaki bu tartışma, bir bakıma AB’nin stratejik özerk olup olmayacağı konusu ve yeni Transatlantik ilişkilerin nasıl olacağı sorunudur ama son tahlilde ABD’nin Çin’le rekabetine dairdir. Burada ilginç olan Avrupalı siyasetçilerin Trump’a karşı çıkarken aslında “eski tür Amerikancılık” yapmaya devam etmeleridir ve Rusya’yla barış isteyen Avrupa sanayi burjuvazisi ile bu siyasetçilerin çıkarlarının çelişmesidir.
Çin’den ABD’ye “karşılığını alırsın” yanıtı
Bu nedenle 61. Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşan Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin mesajları kritik önemdedir. ABD’ye büyük güç rekabetinden kaçınması gerektiği mesajını veren Wang Yi, özetle Washington hangi yola seçerse Çin’in o yola uygun konumlanacağı uyarısını yaptı.
ABD’ye “zorbalık uygulamaya ve çevrelemeye kalkarsan karşılığını alırsın” diye seslenen Wang Yi, şu deyişle hem Çin’in “büyük sabrına” işaret etti hem de Çin’in ABD’yi kağıttan kaplan gördüğüne: “Çincede bir deyiş vardır. Bırak güçlü olan yapacağını yapsın, tepelerde esen hafif yel gibi kayıtsız ol. Onlar ne kadar haşin olursa olsun, nehri aydınlatan parlak ay gibi yerinde kal. Rüzgar ne yönde eserse essin, hep sakin ve sarsılmaz ol.” (AA, 14.2.2025)
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Şubat 2025
Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliği için Türkiye’ye AB havucu
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 27/11/2024
Yunan Kathimerini gazetesi, “Kıbrıs’ın NATO’ya Katılımı Planı” başlıklı özel haberiyle duyurdu: Güney Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis, 30 Ekim’de Washington’a yaptığı ziyarette, ABD Başkanı Joe Biden ile Beyaz Saray’da “NATO üyeliği” planını el aldı.
Peki böylesi bir konu, Türkiye’nin vetosunu aşarak nasıl hayata geçirilebilecek? Planın ayrıntılarına bakılırsa, Türkiye’nin önüne yine AB havucu uzatılacak.
İnceleyelim:
ABD’den üç stratejik hedef talebi
Kathimerini’nin haberine göre plan şu:
Güney Kıbrıs’ın öncelikle “NATO’ya üyeliğin başlangıcı sayılan önemli bir organizasyona katılımı” sağlanacak. Böylece NATO-Güney Kıbrıs ilişkisinin kurumsallaşması amaçlanacak.
Bu süreçte Türkiye’nin vetosunu önlemek için a) Kıbrıs konusunda olumlu gelişmeler başlatılacak, b) Türkiye-AB ilişkilerinde ilerleme sağlanacak, Güney Kıbrıs bazı veto ettiği süreçlerin önünü açacak.
Güney Kıbrıs bu süreçte ABD’den “üç stratejik hedef”i yerine getirmesini talep edecek:
1) ABD’den savunma donanımı: Güney Kıbrıs bu amaçla yıllık silah ambargosu muafiyetinin beş ya da en azından üç yıla uzatılmasını istiyor.
2) Rum Milli Muhafız Ordusu askerlerinin ABD’de eğitilmesi: ABD ile Güney Kıbrıs arasında daha önce yapılan anlaşmaya göre zaten milli muhafızlar ABD’deki iki akademide dört yıllık programlara katılabiliyordu. Rumlar bunun artırılmasını istiyor. ABD olumlu bakıyor.
3) ABD’nin, Güney Kıbrıs’ın askeri tesislerini NATO standartlarında modernize etmesi: Bu konuda adımlar atılmış durumda zaten. Örneğin yakın zamanda ABD helikopter üssü açıldı. Ayrıca Baf’taki Andreas Papandreu Üssü’nün modernize edilerek ABD için kalıcı üsse dönüştürülmesi gündeme geldi.
Planın asıl sahibi kim?
Her ne kadar plan Güney Kıbrıs’ın diye sunuluyorsa da, son bir kaç yıllık gelişmeler dikkate alınırsa, planının asıl sahibinin Washington olduğu görülecektir.
Nitekim Yunan gazetesi Kathimerini plandan bahsederken, “Washington tarafından zaten kabul edilmiş, birbirine bağlı birçok aşamadan oluşan” demektedir.
Zaten plan ilk kez 30 Ekim’de Biden-Hristodulidis arasında görüşülmüş değil. Planın ABD Dışişleri Bakanlığındaki görevinden ayrılmadan önce Victoria Nuland’la ele alındığı bilgisi var. ABD’nin turuncu darbelerinde aktif rol alan “operasyonel diplomat” Nuland, 9 ay önce görevinden ayrılmıştı.
Kaldı ki ABD’nin son iki yıldır Güney Kıbrıs’la yaptığı savunma ve güvenlik anlaşmaları da aslında bu planın parçalarıdır.
Bu arada planın yeni NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’ye de hızla aktarıldığı bilgisi var.
ABD’nin yeni demir perde stratejisi
Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliği, Güney Kıbrıs’ın ya da Yunanistan’ın talebinden çok, ABD’nin stratejisinin gereğidir.
Çünkü ABD Avrupa ile Asya’nın arasına “yeni demir perde” indirmeye çalışıyor. Arktik Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e inen bu demir perdede Yunanistan ve Kıbrıs önemli bir konumda. ABD’nin son yıllarda Yunan anakarası ile adalarına çok sayıda üs açmasının nedeni bu…
Perde Arktik Okyanusu’ndan başlıyor, zira bu okyanus, buzulların erimesiyle yeni küresel güç mücadelesinin önemli merkezlerinden biri olacak. İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği esas olarak bu nedenleydi.
Perde Arktik Okyanusu’ndan sonra Baltık Denizi’ne iniyor. ABD burayı bir NATO gölü yapmaya ve Rusya’nın çıkış alanını daraltmaya çalışıyor.
Ardından Ukrayna merkezli Doğu Avrupa geliyor: Daha Ukrayna savaşından önce İngiltere, Ukrayna ve Polonya arasında kurulan “üçlü ittifak”ı anımsayın.
Perde daha sonra Batı Karadeniz’e iniyor. ABD ve NATO’nun son yıllarda Bulgaristan ve Romanya’ya ağırlık vermesi, Karadeniz’de yeni üsler açmalarını sağlaması bu nedenledir. Ayrıca ABD Montrö Sözleşmesi’ni delerek Karadeniz’e sınırsız girmeyi ve Ukrayna ile Gürcistan’ın NATO üyeliğini sağlayarak, Karadeniz’i bir NATO gölü yapmayı hedefliyor.
Yeni demir perde ardından Yunanistan topraklarını, Ege’yi, Girit’i içererek Kıbrıs’a uzanıyor.
Ve en önemlisi, perde Kıbrıs’tan İsrail’e bağlanıyor!
Ankara yeniden taviz verir mi?
Başta da işaret ettiğimiz gibi Türkiye’nin vetosunu önlemek için yine AB havucu uzatılıyor. AB’yle müzakerelerde tıkanan bazı başlıkların açılması, Güney Kıbrıs’ın bazı vetolarının kaldırılması ve Kıbrıs için yine bir “çözüm” sürecinin başlatılması gibi konular var.
Peki Ankara bu havucu yine yer mi?
Tam bu noktada soralım: Ne oldu da Türkiye ile Yunanistan arasında yine bir bahar havası başlatıldı? Ne oldu da “benim için Miçotakis bitmiştir, bir daha görüşmem” diyen Erdoğan Atina’ya gidip Miçotakis’le görüştü? Hangi sorun çözüldü de Ankara Atina ile “iyi dostluk ve komşuluk bildirisi” imzaladı?
Çünkü ABD 11-12 Temmuz 2023’te, NATO’nun Vilnius Zirvesi sırasında, Erdoğan’a Miçotakis’le “normalleşme kapısı” açtı. Ve anımsayın, Erdoğan Vilnius’tan kısa bir süre sonra aynen şöyle dedi: “Samimiyetimizi Annan planı dahil, şimdiye kadarki tüm süreçlerde gösterdik, gerekirse yine gösteririz” (AA, 24.7.2023). Bunun “gerekirse yine taviz verilebileceği” anlamına geldiği açık!
Ve bitirirken önemle anımsatalım: Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, birkaç gün önce geniş bir gazeteci grubuyla basın toplantısı yaparak, Türk dış politikasının hedeflerini ortaya koydu. Yunanistan konusunda söylediği ise ilginçti, Anadolu Ajansı metninden aktarıyorum: “Fidan, Türkiye-Yunanistan ilişkilerine dair, tüm sorunları bir paket olarak kamuoyundan uzakta ele almayı tercih ettiklerini dile getirerek, meselelerin aşırı politize edilmesini doğru bulmadıklarını…” (AA, 23.11.2024).
Dolayısıyla önümüzdeki soru(n) şudur: Daha önce Güney Kıbrıs’ın AB üyeliğinin önünü açan Ankara, şimdi de NATO üyeliğinin önünü açar mı?
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
26 Kasım 2024
Zelenski’nin Ukrayna’yı mahvetme planı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/10/2024
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski de, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu da yaklaşan ABD seçiminden azami yararlanma hamleleri sergiliyorlar.
Zelenski bu amaçla bir “zafer planı” açıkladı. Beş maddeden oluşan ve üç gizli eki olan plan, içeriği itibariyle, bir zafer planı değil fakat Ukrayna’yı mahvetme planıdır.
Barış girişimlerini baskılama planı
Zelenski’nin planını açıklaması elbette sadece yaklaşan ABD seçiminden yararlanmak amaçlı değil, bir önemli nedeni de Avrupa’da yükselen “artık barış masası kurulmalı” sesleridir.
O sesler yükselirken, Zelenski “zafer planı” açıklayarak ABD-İngiltere’nin “son Ukraynalı kalana kadar uzun savaş” stratejisini sürdüreceğini ortaya koyuyor ve böylece barış seslerini boşa düşürmeyi amaçlıyor.
Beş maddeli o plan
Zelenski’nin zafer planı şu beş maddeden oluşuyor:
1) NATO üyeliği: Ukrayna’nın NATO’ya şartsız davet edilmesi.
2) Savunma: Savaşı Moskova kapılarına kadar götürebilmek için daha fazla silah sağlanması ve verilen silahların kullanımına dair tüm kısıtlamaların kaldırılması. Müttefiklerle ortak savunma anlaşmaları yapılması.
3) Caydırıcılık: Ukrayna’da nükleer olmayan bir stratejik caydırıcılık paketi oluşturulması.
4) Stratejik ekonomik potansiyel: Lityum, titanyum gibi kritik Ukrayna madenlerinin ABD ve AB ile ortak kullanımı ve enerji üretimi konusunda özel anlaşmalar yapılması.
5) Savaş sonrası dönem: Ukrayna savaş sonrasında Avrupa’nın güvenliğinde kritik rol üstlenecek. Ukrayna savaşa her an hazır bir ordu ile Avrupa’yı koruyacak. Avrupa’daki bazı ABD güçlerinin yerini Ukrayna birlikleri alabilecek.
Zelenski ülkesini peşkeş çekiyor
Maddelerden de görüleceği üzere bu plan bir zafer planı değil, savaşı uzatma planıdır, NATO’yu Rusya ile doğrudan çatışmaya itme planıdır, Ukrayna halkını felakete götürme ve Ukrayna’yı mahvetme planıdır.
Dahası, Zelenski aynı zamanda bu plan ile Ukrayna’yı doğrudan ABD ve AB’ye peşkeş çekmektedir; Ukrayna’nın değerli madenlerini, doğal kaynaklarını Washington ve Brüksel’e pazarlamaktadır, hatta basına yansıyan gizli eklere göre pazarlamaktan öte yönetim ve mülkiyetini Batılılara vermektedir; Ukraynalıları zengin Avrupa’nın jandarması ve bekçisi yapmak istemektedir.
Zelenski’nin nükleer şantajı
Zelenski’nin NATO’yu doğrudan Rusya’yla savaşa iten tutumu elbette Avrupa’da NATO üyesi Macaristan başta bir çok ülkeden onay alamayacaktır. Ancak iç politikada sıkışan Macron yönetimi için, üzerinde iç politikaya ayar verecek bir dış politika alanı oluşturmaktadır.
Nitekim Fransa’nın Avrupa İşlerinden Sorumlu Bakanı Benjamin Haddad, Parisien gazetesine verdiği demeçte, Ukrayna’nın NATO’ya davet edilebilmesi için Fransa’nın ortaklarını ikna etmeye çalıştığını söyledi.
Asıl vahimi ise Zelenski’nin Avrupalılara şantaja da yönelmiş olması. Zelenski NATO üyelerine seslenerek, Ukrayna’nın NATO’ya kabul edilmemesi halinde nükleer silah geliştireceklerini söyledi.
Ülkelerini mahveden liderler listesi
Sonuç olarak bu plan uygulanırsa, bir devlet başkanının emperyalist ülkelerin çıkarları uğruna halkını ve ülkesini nasıl mahvettiğinin 21. yüzyıldaki örneği olarak tarihe geçecektir.
Ancak bir halkın da 20. yüzyıldaki örneklerden hiç ders çıkarmadığının göstergesi olacaktır aynı zamanda…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ekim 2024
İran’ın “ölçülü” yanıtı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/10/2024
İran, 13 Nisan’dan sonra 1 Ekim’de de doğrudan İsrail topraklarını füzelerle vurdu. İran’ın yanıtını, ABD ve İsrail’in durumunu ve Türkiye’nin tutumunu madde madde inceleyelim:
1) Tahran’ın yanıtı yine ölçülüydü: Hem İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun savaşı bölgeselleştirme tuzağına düşmeyecek ölçüde, hem İsrail’in dokunulmazlık efsanesini delecek ölçüde…
NATO tedrisatının sonuçları
2) Ancak Tahran’ın yanıtı yine ilki gibi Türkiye kamuoyunda farklı siyasal ajandalar çerçevesinde yorumlandı. Türkiye’de üç kesim İran karşıtlığında ittifak yapıyor: Sünni Siyasal İslamcı kesim, Kemalistlerin NATO’cu kanadı ve liberaller…
3) Sosyalistlerin büyük bir kesimi, antiemperyalist ve ezilen halklardan yana tutumları nedeniyle ABD-İsrail eksenine karşı direnen tüm kuvvetleri destekliyorlar. Kemalistlerin NATO’cu kanadı ile liberaller ise ABD-İsrail cephesinde konumlanıp, sosyalistleri “nasıl olur da dinci rejimlere, İslamcı örgütlere destek verirsiniz” diye suçlamaya kalkıyorlar.
4) Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın MOSSAD ajanı olduğunu iddia eden albayın, İran’ın İsrail’le danışıklı dövüştüğünü, İran füzelerinin havai fişek olduğunu iddia eden generallerin varlığı, NATO tedrisatının yıkımının aslında ne boyutta olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekiciydi.
Propaganda savaşı
5) Bu çok cepheli savaş, aynı zamanda bir propaganda savaşıdır, kamuoyunu ve akılları hedef alır. Örneğin İran’ı Rusya’ya füze desteği veriyor diye suçlayan Atlantik cephesi, o füzeler İsrail’e atılınca “işe yaramadığını” propaganda ediyor.
6) Hamas lideri İsmail Haniye’nin öldürülmesinden sonra İran’ın İsrail’e yanıt veremeyeceğini, İranlı mollaların “tavuk” ve “ördek” olduğunu iddia edenler, “İran İsrail’i vuramaz” diyenler, İran 1 Ekim akşamı füzelerini atınca, bu kez “İsrail’in demir kubbesi füzeleri önledi” diye propaganda yapmaya başladılar. Füzelerin bir bölümünün demir kubbeyi deldiği anlaşılınca, “ama boş tarlaya düştü” dediler. Askeri tesislere, havalimanlarına düştüğü anlaşılınca, “ama tahribat yaratmadı” dediler. Yarattığı anlaşılınca, “ama kimse ölmedi” dediler…
Pentagon’un saptaması
7) ABD ve İsrail için, İran’ın füze kapasitesi kendini ispatlamış durumdadır. Sesten yedi kat hızla 1200 km yol kat eden ve en önemlisi uyduyla yönlenebilen bu füzeler, mesajı alması gerekenlere vermiş görünüyor. Pentagon Sözcüsü Tuğgeneral Patrick Ryder, “İran’ın bir kapasitesi olduğu açık ve bunu doğrudan İsrail’e saldırmak için kullanmaya istekli olduklarını gösterdiler. Bu nedenle İsrail’in savunulması konusunda yakın istişarelere devam edeceğiz” dedi.
Pentagon’un da saptadığı gibi füzeler etkili oldu. Füzeler sivilleri değil, İsrail’in askeri ve güvenlik tesislerini hedef aldı. Batı basınında çıkan fotoğraflar, Tahran’ın istediği sonucu aldığına işaret ediyor. Unutulmamalı: Silahlı politika olarak savaşın temel hedefi çok insan öldürmek değil, düşmanının iradesini teslim almaktır.
Erdoğan’ın mesajının anlamı
8) İktidar cephesi “İsrail’in hedefinin İran olmadığını, asıl hedefinin Türkiye olduğunu” savunuyor. Bu sözler ya Sünni Siyasal İslamcılığın mezhepçi bakışı nedeniyle, ya İran-Hamas ilişkisinden duyulan rahatsızlık ve o ilişkiyi devralmak için ya da bölgedeki tabloyu fırsata çevirerek kendi “nüfuz bölgesi kurma ve genişletme faaliyetlerine“ gerekçe üretmek için söyleniyor olmalı…
9) Peki savaş bölgeselleşir mi? Elbette bu risk hâlâ var. Netanyahu iktidarını korumak, yargılandığı davalardan kurtulmak, 7 Ekim başarısızlığını kapatabilmek için savaşı bölgeselleştirmeye çalışmayı sürdürecek; 5 Kasım’da ABD’de yapılacak seçimi ve mevcut geçiş dönemini, kendisi için bir fırsat görüyor. İran ise Netanyahu’nun bu tuzağına düşmemek için Rusya’nın da işaret ettiği gibi “sorumlu ve kayda değer” bir tutum almayı sürdürüyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ekim 2024
Askeri Komite’de görüş birliği yok
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/09/2024
ABD ve İngiltere, “uzun savaş” gereği, Ukrayna’da savaşın düzeyini yükseltmeye çalışıyor. Kursk saldırısı bunun gereğiydi. Şimdi de Ukrayna’ya yüksek hassasiyetli uzun menzilli füzeler vermeye çalışıyorlar.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, bu çabanın “NATO’nun savaşa doğrudan taraf olması anlamına geldiğini” belirterek, Washington ve Londra’yı uyardı. Bu tür silahlarla saldırıya uğradığında, Moskova, bunu Ukrayna’nın değil, NATO’nun saldırısı olarak değerlendirecek ve ona göre hareket edecek.
Putin bunun neden NATO saldırısı sayılacağını da açıkça ortaya koydu:
1) Ukrayna’nın elinde bu silahları yönlendirecek uydu yok. Ukrayna bu füzeleri ancak Batı uydularının yardımıyla kullanabilecek.
2) Askeri personel desteği verilmeden, Ukrayna’nın bu tür silahları kullanabilmesi olası değil.
NATO’da birlik sağlanamadı
ABD Başkanı Joe Biden’ın Beyaz Saray’da İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile yaptığı görüşmenin ana konusu da Ukrayna’ya desteğin sürdürülebilmesiydi.
NATO Askeri Komitesi de önceki gün yine bu gündemle Prag’da toplandı. Toplantı sonrası basına konuşan NATO Askeri Komitesi Başkanı Oramiral Rob Bauer, iki konuya işaret etti:
1) Rus topraklarını hedef alacak uzun menzilli silahlar kullanmak Ukrayna’nın hakkı. Ancak ABD buna henüz onay vermedi.
2) NATO ülkeleri, Ukrayna’ya gönderdikleri silahlara sınırlama getirme konusunda egemenlik hakkına sahiptir.
Bu iki açıklama şu anlama geliyor: Ukrayna’ya verilen füzelerle Rus topraklarının vurulabilmesi konusunda NATO’da birlik sağlanamadı, itiraz eden ülkeler var. ABD bu nedenle onay veremiyor.
Harris aynı stratejiyi sürdürecek mi?
Peki Biden yönetimi, üç aylık ömrü kalmasına rağmen, neden dünyayı ateşe atacak böylesi bir kararı zorluyor?
1) Çünkü Donald Trump seçimi kazanırsa, Ukrayna savaşını 24 saatte bitireceğini belirtiyor. Trump’ın yardımcı adayı James David Vance, seçimi kazanınca Rusya’yla masaya oturacaklarını, mevcut sınırı tescil ettireceklerini, ihtilaflı bölgelerin silahtan arındırılacağını, Ukrayna’nın NATO üyesi yapılmayacağını, daimi tarafsız statü verileceğini söylüyor.
Bu, Rusya’nın Ukrayna’da savaş çıkmaması için Aralık 2021’de ABD ve NATO’ya sunduğu anlaşmanın zeminiydi aslında. Ancak Rusya’nın bu saatten sonra, bunu yine bir anlaşmanın zemini olarak kabul edip etmeyeceği ise artık şüpheli…
2) Çünkü Kamala Harris’in seçimi kazanması durumunda, Biden yönetiminin mevcut Ukrayna stratejisini tamamen sürdürüp sürdürmeyeceği kesin değil. Harris’in başkan seçildiğinde Ukrayna politikalarını gözden geçirebileceği belirtiliyor.
ABD mali sermaye sınıfı da işte bu riskler nedeniyle Ukrayna’da “uzun savaş” stratejisinden geri dönüş yapılamamasını sağlayacak kadar ileri gidebilmeye çalışıyor. Biden yönetiminin kalan son haftaları, bu amaçla değerlendirilmeye çalışılıyor. Kursk saldırısının istenilen sonucu getirmemesi nedeniyle, şimdi yeni bir yol daha denemek istiyorlar.
Türkiye ne yapmalı?
Ancak bu yol çok riskli. Rusya Devlet Başkanı Putin’in “açık uyarısı”, herkesin üzerinde uzun uzun düşünmesini gerektiriyor. Zira NATO’nun yeni kışkırtıcılığı nükleer riski artıracaktır. Bundan en fazla zarar görecek ülkelerin başında da ne yazık ki ülkemiz geliyor.
Türkiye bu nedenle ABD’nin NATO’daki o çabalarına engel olmaya çalışan Macaristan ve Slovakya gibi ülkelerle birlikte çalışmalı ve güç birliği yapmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Eylül 2024
BRICS meselesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/09/2024
Binlerce yıldır uygarlığa lokomotiflik yapan kuvvetler sürekli yer değiştiriyor. Kuvvetler yükseliyor, düşüyor, yerini yeni kuvvetler alıyor. Batı’nın üstünlüğüyle geçen 500 yıllık döngü sona eriyor. Bunu saptayan son Batılı devlet adamlarından biri Portekiz Cumhurbaşkanı Marcelo Rebelo de Sousa’ydı: “ABD seçimlerinden sonra kim kazanırsa kazansın farklı bir dünya olacak. Rusya ve Güney Afrika, Brezilya, Türkiye’deki yükselen güçlerin konumlanışı da aynı olmayacak. Hindistan da aynı olmayacak. Yeni bir tarihi döngünün başlangıcındayız.”
Evet, yeni gerçek budur; yeni bir tarihi döngü başlıyor. Asya, Küresel Güney’e liderlik ederek yükseliyor. Dolayısıyla siyasal ve ekonomik analizleri bu gerçeğe göre yapmalıyız. BRICS meselesine de böyle bakmalıyız.
İktidarın pazarlıkçı yaklaşımı
İktidar, BRICS’e yaklaşımını “utangaç, pazarlıkçı ve ikili” bir şekilde yürütüyor. Resmi bir başvuru var mı yok mu, tam belli değil. Bloomberg’e konuşan Türk yetkili var diyor, Rusya Devlet Başkanı Yardımcısı Yuri Uşakov var diyor ama AKP hükümeti “var” demiyor!
Aslında sadece bu durum bile iktidarın BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ile ilişkilerini stratejik bir anlayışla değil, taktik bir bakışla yürüttüğünü gösteriyor. Özetle ŞİÖ’yle ilişkiyi NATO’yla, BRICS’le ilişkiyi AB’yle pazarlıkta bir kart olarak kullanmaya çalışıyorlar.
Haliyle kendi tabanlarının da kafası karışıyor. Üstelik birbirlerinin muadili olmayan kurumları karşı karşıya getiren denklemler kurarak, “şurdan ayrılmadan buraya giremeyiz” gibi sonuçlar çıkarılmasını sağlıyorlar.
Ana muhalefet iktidardan daha geride
Ana muhalefet partisi ise bu konuda ne yazık ki iktidardan bile daha geri mevzide. AB kapısında beklenilmesini istiyor, tabanını “Ya AB ya ŞİÖ” diyerek Batıcılığa teslim olmaya zorluyor.
Ana muhalefet partisi liderliğinin iddia ettiği gibi Atatürk hep Batı’yı işaret etmiş değil, dolayısıyla BRICS’e “yönümüz hep Batı, değiştiremeyiz” diye karşı çıkmalarının hiçbir tarihsel geçerliliği yoktur.
Atatürk Batı’yı değil, “çağdaş uygarlık seviyesini” işaret etti. Ve büyük devrimci Atatürk, çağdaş uygarlığın yerinin sürekli kalıcı olmadığını en iyi bilenlerdendi.
Kuzey-Güney mücadelesi
Durum şudur: Ticaretin ve ekonominin merkezi Atlantik’ten Pasifik’e kaydı, siyasetin merkezi de kayıyor. Çok kutuplu yeni bir dünya inşa oluyor.
Küresel Güney, Küresel Kuzey’in (Atlantik’in) dünya egemenliği için oluşturduğu düzeni adım adım zorluyor. Atlantik kuvvetleri ise bu süreci engelleyebilmek için yaptırımlar uyguluyor, darbeler ve suikastler düzenliyor, rezervlere el koyuyor, petrol çalıyor, savaşlar kışkırtıyor.
Elbette nafile! Küresel Güney düzeni iki yönlü zorluyor: 1) Kurallarını ABD’nin yazdığı düzende reform istiyor. 2) ABD’nin dünya egemenliğini sürdürmek üzere kurduğu kurumların karşısında kendi kurumlarını inşa ediyor.
Türkiye’nin konumu
İşte BRICS bu düzeni zorlama sürecinin en önemli organizasyonlarından biridir. Çünkü BRICS’in iki temel hedefi var: Uluslararası düzenin ve mali sistemin demokratikleştirilmesi. Yani belli başlı ülkelerin kararlar aldığı ve uyguladığı değil, daha çok ülkenin eşit ilişkilerle kararlar aldığı ve uyguladığı bir düzen.
BRICS bu amaçla Küresel Güney ülkelerinin uluslararası düzende söz sahibi olmasına çalışıyor, örneğin BM Güvenlik Konseyi’nin genişletilmesini savunuyor. BRICS, doları egemen kılan mali sisteme karşı işbirliği yapıyor; dolar yerine ulusal paralarla ticareti yükseltiyor, IMF ve Dünya Bankası’nın karşısına Yeni Kalkınma Bankası’nı koyuyor.
Sonuç olarak Küresel Kuzey/Batı dönemi bitiyor, Küresel Güney/Doğu dönemi başlıyor. ABD ve AB’nin bu gerçeği görerek önlemler almaya çalıştığı şartlarda, nesnel olarak bir Küresel Güney ülkesi olan Türkiye’nin kendisini bu yüzyılda da yine Atlantikçi (Küresel Kuzeyci) sanarak yanlış konumlanması, bu kez Batıcılara rağmen mümkün olmayacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Eylül 2024