Posts Tagged Özgür Özel
Erdoğan telef sözünü geri mi aldı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/05/2025
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Sırrı Süreyya Önder’in cenaze programının çıkışında yumruklu saldırıya uğramasının ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine “geçmiş olsun” telefonu açmasını şöyle yorumladı: “Sayın Cumhurbaşkanı’nın açtığı telefon bir değer taşıyor. Ben geçmiş olsun telefonunu dikkate alıp ‘telef’ sözünün geri alındığını düşünüyorum.”
Özel öyle düşünüyor olabilir ama geçmiş olsun telefonu, gerçekten de “Erdoğan’ın telef sözünü geri aldığı” anlamına gelir mi?
Siyasal iklim ile saldırının bağı
Özgür Özel’e saldırı ile Erdoğan’ın yakın zamanda söylediği “telef” sözü arasında bir “siyasal iklim” bağının kurulmaması zaten olası değildi. Kamuoyu da ilk andan itibaren sosyal medyada o sözü anımsadı.
Zira Erdoğan’ın “Bakalım Cumhurbaşkanlığı hevesi yolunda daha kaç CHP’li telef olup gidecek” demesi ve bunu örneklerken de önceki CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na atıf yapması, haliyle akıllara “iki genel başkana iki saldırı” çağrışımı oluşturdu.
Öyle ki Erdoğan’ın uçağının kadrolu gazetecilerinden Yeni Şafak yazarı İbrahim Karagül bile saldırı sonrası “Özgür Özel hak etti” derken, aslında o bağdan hareket ediyordu.
Ve asıl önemlisi, Erdoğan’ın “cumhurbaşkanlığına heves eden CHP’li telef olacak” demesi, propaganda etmeye çalıştıkları gibi Ekrem İmamoğlu’na operasyonun bir yolsuzluk operasyonu olmadığını, gerçekte cumhurbaşkanlığı çarpışması olduğunu ortaya koyuyordu.
Profesyonel ilk ifade
Özgür Özel’e saldıran şahıs, 2004 yılında 19 ve 17 yaşındaki çocuklarını kurşunlayan, ölmediklerini fark edince mutfaktan bıçak alıp yaralı çocuklarını öldüren ama 2020’de şartlı tahliye ile serbest kalan biri. Ayrıca aile içi şiddet, cinsel taciz, esrar içmek ve satmak, polise mukavemetten de birçok kez gözaltına alınmış bir isim. Kayıtlara göre akıl hastalığına dair bir emare de yok.
Peki saldırı sonrasında müdahale edilirken “Osmanlı çocuğuyum” diyen şahıs, Özel’e neden saldırdı? CNN Türk’ün ulaştığı gözaltındaki ilk ifadesine göre şu yanıtı veriyor:
”Ben daha önceden yemek kartı için Cumhuriyet Halk Partisi’ne başvurdum ancak partili olmadığım için bana yemek vermediler. Bundan dolayı da uzun zamandır sinirliydim. CHP’nin sokağa gençleri çağırmasıyla ilgili daha önceden biriktirdiğim sinirimi içimde muhafaza ediyordum. Taksim’de kaldığım apart otelden çıktım, program olduğunu duydum. Oraya gittiğimde aslında bir saldırı niyetim yoktu ancak gördüğüm anda da sinirlerime hakim olamadım.”
İki mesaj
Bu ifade gerçekten de saldırgana mı ait, ilerleyen aşamalarda anlaşılacaktır. Bu ilk ifadeyle işlenmek istenen iki profesyonel mesaj var:
1) “CHP, CHP’li olmayanlara yemek kartı bile vermiyor.”
2) “CHP’nin gençleri sokağa çağırması, vatandaşları öfkendirmiş durumda.”
İlk mesajla, “belediyeleri silkeleme” operasyonunda işlenmeye çalışıldığı gibi CHP, “partizanlık yapan, kaynakları kendinden olana peşkeş çeken bir parti” olarak resmedilmeye çalışılıyor.
İşin acı tarafı, öyle kutuplaştırılmış bir siyasal zemin oluşturuldu ki, kendi kutuplarında nasılsa “bir yurttaşın yemek kartına mahkum hale gelmiş olmasından, 23 yıldır iktidarda olan AKP sorumludur” denilmeyeceğini varsayıyırlar.
CHP’nin gençleri sokağa çağırması “suçlaması” ise önemli. Gerçi CHP’nin gençleri, yaşlıları, tüm yurttaşları sokağa çağırması suç teşkil etmiyor ama daha ilginci CHP’nin gençleri değil, aslında gençlerin CHP’yi sokağa çağırmış olduğuydu. Burada kimin kimi çağırdığı değil de hedef alınan, sokağın iktidara karşı ayakta oluşudur.
Tek gösterge: operasyonların durdurulması
Bu tür provokatif saldırılar, siyasal süreçleri etkileme amaçlıdır. CHP, Kılıçdaroğlu’na yapılan Çubuklu saldırısından da dersler çıkararak, bu saldırının peşine düşmeli, izini sürmeli, üstünün örtülmesini engellemelidir.
”Telef” sözünün geri alındığını varsaymak, en hafifinden siyasi saflıktır. İktidar, iktidarda kalmak için “belediyeleri silkeleme”yi de, “CHP’li cumhurbaşkanı adaylarını telef etmeyi” de sürdürmek isteyecektir. Erdoğan’ın ”geçmiş olsun” telefonu, Özel’in varsaydığı gibi ”telef” sözünün geri alındığı anlamına gelmemektedir; o sözün geri alındığının tek göstergesi, hukuksuz operasyonlara son verilmesi olacaktır.
Yanlış sonuçlar çıkarmak ve meseleleri hafife almak, CHP’ye ve Türkiye’ye pahalıya mal olur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Mayıs 2025
Fidan’ın İngiltere’yle ortaklık formülü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/04/2025
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bugünlerde yoğun. Bir yandan uluslararası ajanslara röportajlar veriyor, bir yandan da Türkiye’deki televizyonlara…
İsrail’le “çatışmasızlık mekanizması” kurulması için yapılan teknik müzakerelerden ABD-İran müzakerelerine, Trump’ın gümrük vergilerini artırmasından Ukrayna’da barış masası aranmasına kadar hemen konu Fidan’ın gündeminde var. Hatta CHP ve Saraçhane eylemleri bile…
İki konu hariç: Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan’ın Güney Kıbrıs’a büyükelçi ataması ile Katar’ın İsrail’le ortak tatbikat yapması!
Fidan’ın kırmızı çizgisi!
Hakan Fidan, CNN Türk’teki canlı yayında CHP ve Saraçhane eylemlerine değindi. Anımsayacaksınız, CHP Genel Başkanı Özgür Özel, iktidardan kendilerine yapılan “Amerikancı, İngiltereci” suçlamaları karşısında, “asıl sizsiniz mandacı” demişti. Fidan da sosyal medyadan Özgür Özel’e “haddini bil” diye başlayan bir yanıt vermişti.
Konu hakkında yeniden konuşan Fidan, ilginç bir yaklaşım sergiledi. “Mandacı” gibi sıfatların siyasetin konusu olmaması gerektiğini savunan Fidan, “Bazı konular kullanılmaz, bazı ifadeler kırmızı çizgidir” dedi.
Fidan normalde haklı ama iktidarın bakanı olarak haksız. Zira iktidarın herkese her şeyi söylediği, muhalefete sürekli “vatan haini” dediği, hatta kendisine oy vermeyen seçmeni “terörist” ilan ettiği şartlarda, Fidan’ın “ama manda kırmızı çizgidir” demesi, diplomatik bile değil!
‘İngiltere-Türkiye çekim merkezi’
Gelelim asıl konumuza…
Fidan’ın TV100’deki canlı yayın söyleşisinde önümüzdeki dönemi ilgilendiren çok dikkat çekici bir yaklaşımı vardı. Konu, Avrupa’nın güvenlik mimarisi. Avrupa’nın, “ABD’nin olmadığı yeni bir güvenliklik mimarisi geliştirdiğini” belirten Dışişleri Bakanı Fidan, bunun Türkiye için fırsat olduğunu, “Türkiye’nin rolünün parametrelerinin ve çarpan katsayısının değiştiğini” söyledi.
Bu, AKP hükümetinin bir süredir izlediği yeni bir çizgi zaten. Ufuk Ötesi’nde, Erdoğan’ın “Türkiye’siz Avrupa güvenliği mümkün değil” sözlerinden hareketle incelemiştik.
Fidan, yeni argümanlarla, bu girdikleri hattı biraz daha netleştirmiş. Örneğin “Türkiye AB’ye alınsaydı, İngiltere AB’den çıkmazdı” diyor! “Türkiye ve İngiltere AB’de olsaydı, AB dış politika ve güvenlik mimarisini daha erken oluştururdu” diyor!
Ve asıl önemlisi, Fidan “İngiltere ve Türkiye ile bazı Avrupa ülkelerinin birlikte bölgede kendi çekim merkezini oluşturacağını” savunuyor.
İngiltere’nin güvenlik koalisyonu girişimi
Fidan açıkça İngiltere’yle yeni türden bir ortaklık formülü ortaya koyuyor. Ama bu formülün patentinin Ankara olmadığını belirtelim.
Bu aslında Londra merkezli bir girişimdir ve Ukrayna için “güvenlik koalisyonu” oluşturmak üzere İngiltere Başbakanı Keir Starmer tarafından ortaya atılmıştır. Bu konuda çeşitli düzeylerde sivil ve askeri toplantılar da yapıldı, yapılıyor.
İktidar, İngiltere’nin bu çabasını fırsat görüyor, İngiltere’yle ortaklık rolünü, etkisini içeriye de taşıyabileceği, bir dış politika dayanağı olarak hesaplıyor.
Sonra da muhalefete “Amerikancı, İngiltereci” diyor!
Türkiye’ye iki tuzak
Oysa konu Türkiye açısından kritik önemde ve tuzaklarla dolu.
Birinci tuzak şu: Gerek İngiltere’yle ortaklık formülü gerekse Fransa’nın savunduğu AB üyesi olmayan Avrupalıları da dahil ederek inşa edilecek yeni güvenlik mimarisi, Rusya’yı hedef alıyor. Yani İngiltere’nin güvenlik koalisyonu da AB güvenlik mimarisi de Türkiye’yi Rusya’yla karşı karşıya getiriyor.
İkinci tuzak da Karadeniz: “Avrupa’nın savunması Karadeniz’deki güç dengesi dikkate alınmadan düşünülemez” diyen Fransa Savunma Bakanı Sebastien Lecornu’nun bakışı Washington ve Londra’nın bakışıyla da örtüşmektedir. Bu bakış, Karadeniz’i uluslararası deniz yapmayı ve ABD ile Avrupalı ülkelere sınırsızca açabilmeyi hedeflemektedir. Bu ise her şeyden önemlisi, Montrö Sözleşmesinin delinmesi demektir.
Sonuç olarak Karadeniz’in statükosunu bozacak ve Türkiye’yi Rusya’yla karşı karşıya getirecek bir güvenlik ortaklığı girişimi, yeni bir Türk dış politikası olarak savunulamaz ve ulusal çıkarlar nedeniyle kabul edilemez niteliktedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Nisan 2025
Darbenin dış kaynağı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/03/2025
CHP Genel Başkanı Özgür Özel tarihi Maltepe mitinginde, ilk kez 19 Mart darbesinin dış kaynağına işaret etti: “19 Mart günü, yurtdışındaki belli odaklardan icazetli bir darbe planı hayata geçirildi” (cumhuriyet.com.tr, 29.3.2025).
Her ne kadar adını koymasa da, Özel’in “yurtdışındaki belli odak” ile kastettiğinin ABD Başkanı Trump olduğu anlaşılıyor. Bu durumda icazet de Erdoğan’ın 16 Mart’ta Trump ile yaptığı telefon görüşmesinde alınmış oluyor.
İmamoğlu’na operasyon ile üç gün öncesindeki o telefon görüşmesinin ilişkisini geçen hafta bu köşede “16 Mart – 19 Mart bağı” başlığıyla incelemiştim.
ABD’nin konuya bakışı
Umarız Özgür Özel’in bu saptaması, dış basına verdiği ”ideolojik zaaflı ve sorunlu mesajlara” bir son vermesine neden olur!
Zira ABD ve Avrupa için önemli olan demokrasi değil, çıkarlarıdır. Çıkarlarını uygulayan iktidarların politik yönelimi, emperyalistler için hiçbir zaman öncelikli değildir. “Liberal demokrasinin” kalesi emperyalist ABD bu nedenle onlarca yerde seçilmişlere karşı askeri darbe yapmış ama krallarla, emirlerle, diktatörlüklerle demokrasi kaygısı duymadan çalışmıştır.
Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio kendileri açısından esas olana işaret etti: “Türkiye’de istikrarsızlık görmek istemiyoruz. Trump’ın ilk yönetim döneminde Erdoğan ile çok iyi bir çalışma ilişkisi vardı. Bunu yeniden başlatmak istiyor” (cumhuriyet.com.tr, 28.3.2025).
Politik – toplumsal – gençlik hareketleri
29 Mart’taki Maltepe mitingi, birkaç nedenle tarihi nitelikteydi.
1) 2.2 milyon yurttaş, “egemenlik kayıtsız şartsız benimdir” diyerek, İmamoğlu’nun hukuku sorununu çoktan aşmış bir temel meselede, kendisini artık politik düzlemde aktör konumuna yükseltmiştir. Alandaki kitlenin dinamizminin temel dayanağı budur.
2) Toplumsal harekete dönüşmüş bu kitlenin gücü, Maltepe’nin bir final olmasını önlemiş, yeni bir başlangıç olmasını sağlamıştır. Özgür Özel, mitingden sonra sosyal medyadan yaptığı paylaşımda, “her çarşamba İstanbul’da, her haftasonu bir ilde miting yapılacağını” ilan etti.
3) Sürecin bu aşamasındaki başarı, üç hareketin yan yana gelebilmesinden kaynaklanmış görünüyor. Politik hareket(ler), toplumsal hareket ve gençlik hareketi aynı düzlemde buluşmuş ve birbirini etkileyerek güç toplamaktadır.
Tüketimden gelen gücün kullanımı
4) CHP liderliği, CHP’yi aştığını gördüğü bu büyük halk hareketi dalgasının başarı kazanmasının, “tüketimden gelen gücün” kullanılmasından geçtiğini hesaplıyor. İktidara yakın medya ile bazı markalara yapılan boykot çağrısının nedeni bu.
Bu, etkili olduğu için iktidar cephesi, boykotun demokrasiye, hukuka, haber alma-verme ve ifade özgürlüğüne aykırı olduğunu propaganda ediyor. RTÜK, TV kanallarına yapılacak boykota karşı barikat olmaya çalışıyor.
Oysa Erdoğan başbakan olduğu 2008 yılında Doğan Medya Grubu’nun televizyon ve gazetelerine karşı boykot çağrısı yapmıştı, “Bu gazeteleri evlerinize sokmayın, almayın” demişti. Dahası yöneticilerine “Kampanyayı başlatıyoruz, almayacağız. Hangi dilden anlıyorsanız o dilden konuşacağız” diye seslenmişti.
Aslında Türk milletini ayağa kaldıran nedenlerden biri de tam olarak budur: Çifte standart. Kendileri yaparsa hukuki, karşıtları yaparsa hukukdışı; kendileri için demokratik hak olan karşıtları yaptığında darbe oluyor!
Üretimden gelen gücün önemi
5) CHP liderliğinin, “tüketimden gelen gücü” politik, toplumsal ve gençlik hareketlerinin daha etkili olabilmesi için bir kaldıraç olarak kullanmak istemesi, elbette önemli bir çarpandır. Ancak asıl çarpan etki, “üreticiden gelen güç”tür. Dolayısıyla CHP liderliğinin, politik, toplumsal ve gençlik hareketlerini “üretimden gelen güç”le buluşturması, yani emek hareketleriyle birleştirmesi gerekir.
Çünkü…
Demokrasi dışarıdan gelmez, haklar yukarıdan verilmez. Dünyadaki mevcut demokrasi, burjuvazinin topluma verdiği haklarla değil, emekçilerin mücadelesiyle kazanılmış haklardır.
Bu nedenle CHP; dışarıdan medet ummadan, sadece Türk milletine dayanarak ve üretimden gelen gücün çarpan etkisiyle, erken seçimi hedeflemelidir.
Uzlaşma arayan, pazarlık eden kaybeder, kitle yeni liderlerle eninde sonunda tarih yazar…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Mart 2025
Yeni Anayasa saflaşması
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/01/2025
CHP’li Esenyurt ve Beşiktaş belediye başkanlarının tutuklanmasının ardından CHP Gençlik Kolları Genel Başkanı Cem Aydın da gözaltına alındı, yurtdışına çıkış yasağı ve adli kontrol koşuluyla bırakıldı. Bu operasyonu eleştiren İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında bir saatte soruşturma açıldı. Sonra Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’a “Cumhurbaşkanı’na hakaret”ten soruşturma açıldı, yemek yediği lokantadan gözaltına alındı. Özdağ yolda soruşturmaya eklenen “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”ten tutuklandı.
Bunlar iktidarın “silkeleme” kodlu operasyonlarıdır. Amaç “Açılım zeminli yeni anayasa” süreci için muhalefeti etkisizleştirmek.
Rejimin karakteri
Öncelikle tek adam rejimi de denilen bu rejimin bazı karakteristik özelliklerini netleştirelim:
1) AKP Genel Başkanı, muhalif partilerin genel başkanlarını en ağır şekilde eleştirebilir, hatta eleştirinin dışına çıkan kavramları da kullanabilir ama o genel başkanlar AKP Genel Başkanını daha hafif sözlerle bile eleştiremez. Çünkü AKP Genel Başkanı aynı zamanda Cumhurbaşkanı’dır ve Cumhurbaşkanı özel yasalarla ve “yeni yargı” sistemiyle korunmaktadır. Eleştiren, soruşturmaya ve kovuşturmaya uğrar.
2) AKP Genel Başkanının müttefiki durumundaki partilerin genel başkanları, muhalif partilerin genel başkanlarını en ağır şekilde eleştirebilir, hatta eleştirinin dışına çıkan kavramları da kullanabilir ama Cumhurbaşkanının müttefikleri olmaktan kaynaklanan koruma kalkanları sayesinde hiçbir soruşturmaya uğramazlar.
3) İktidarın diğer temsilcileri, muhaliflere istediklerini söyleyebilirler, örneğin “X” diyebilirler ama muhalifler o temsilcilere “sensin X” deyince soruşturmaya uğrarlar.
Yeni açılım için yeni Ergenekon kumpası
Rejimin bu karakter özelliklerini yansıtan hukuk dışı uygulamaları, elbette ilk değil. Benzerlerini FETÖ’yle işbirliği yaptığı dönemde de uyguladı.
İşte meselenin esasını da bu benzerlik oluşturuyor. Açılım ile kumpas paraleldir. İktidar o gün açılımı yürütebilmek için Ergenekon kumpaslarını devreye sokmuştu. Dikkat ediniz; bugün yeni açılım başladı ve ona paralel yürüyen Ergenekon kumpaslarını andıran operasyonları izliyoruz.
Daha önceki yazılarımda ayrıntılı işledim, bu yeni açılımın iç ve dış boyutu var: Dış boyutu “Türkiye’yi Irak ve Suriye Kürtleriyle genişletmeyi”, iç boyutu “Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açacak yeni anayasa yapmayı” içeriyor.
Operasyonların üç hedefi
Dolayısıyla muhalefeti hedef alan bu operasyonları “yeni anayasa operasyonları”, hedef alan ve hedef alınan kesimler bakımından da siyasi saflaşmayı, “yeni anayasa saflaşması” olarak niteleyebiliriz. İktidar bu operasyonlar üzerinden üç amacı gerçekleştirmeye çalışıyor:
1) “Öcalan umut hakkından yararlansın, gelsin TBMM’de konuşsun” denilerek başlatılan yeni açılım sürecini yürütebilmek.
2) Yeni açılım sürecini engelleyebilecek kuvvetleri “yeni Ergenekon kumpasları” ile sindirmek.
3) Yeni anayasa için gerekli sandalye sayısına; a) yeni açılım üzerinden DEM Partisi milletvekillerini, b) iç operasyonlar ile İYİ Parti başta Gelecek ve DEVA Partisi milletvekillerini ekleyerek, ulaşmak.
Yeni-Sultanlık rejimiyle mücadele
Yukarıda karakteristik özelliklerine dikkat çektiğimiz bu rejim, siyaset bilimcilerin ifadesiyle “neo-patrimonyal sultanizm”dir; modernite dönemi sultanlığıdır, tek adam saltanatıdır, yeni-sultanlıktır.
Yeni-sultanlıkla mücadele, normal zeminde yürütülebilecek bir mücadele değildir. Muhalefet rejimin yeni-sultanlık rejimi olduğu gerçeğine göre bir “topyekun savunma stratejisi” belirlemelidir. Bu strateji, dış halkalardan merkeze doğru ilerleyen “silkeleme” operasyonlarına karşı, öncelikle “alan hakimiyetini” esas alan bir cephe inşasına dayanmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Ocak 2025
Doha’da aslında ne oldu?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/12/2024
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 13 Aralık akşamı, NTV’de kapsamlı bir röportaj verdi. Fidan’ın o röportajından çıkardığım ilk sonuç şu oldu: AKP hükümeti, Astana sürecini geçici bir oyalama süreci olarak ele almış!
Şöyle diyor Fidan: “Başarısız olsa da, çok meyve üretmese de Astana süreciyle biz yolumuza devam edelim, BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı etrafında bir şeyler yapmaya çalışalım konusunu, hep Cumhurbaşkanımız bu hattı tuttu” (ntv.com.tr, 13.12.2024).
Bu sözler, öncelikle devletlerarası ilişkilerin güvenilirlik ölçütünü aşındırması nedeniyle Türk dış politikasının hanesine eksi olarak yazılacaktır ne yazık ki…
Halbuki Rusya ve İran’la Astana ortaklığı, etkisi Suriye dışında, örneğin Azerbaycan’ın Karabağ’ı kurtarmasında da görülen çok yararlı bir ortaklıktı.
Fidan Lavrov ve Arakçi’yi mi uyardı?
Hakan Fidan’ın söyleşisinde dikkat çekici bir bölüm daha var. Esad’ın yıkılışına giden süreci ve özellikle son akşamı anlatıyor…
“İran ve Rusya ile konuştuk, o akşam Esad gitti” diye başlıkla verdi gazeteler, internet siteleri ve TV’ler…
Fidan’ın sözleri şöyle: “En kritik konu Rusların ve İranlılarla konuşup, askeri olarak denkleme girmemeleriydi. Ruslar ve İranlılarla görüşmelerimiz işte o bir hafta bunun özeti. Onlar artık anladılar, yani bizlerle İran Dışişleri bakanı geldi, sonra Doha’da hem Rusların hem İranlılarla biraraya geldik ve bazı konuları konuştuk. Yani burada her şeyi konuşmak istemiyorum ama bir noktadan sonra onlar da artık telefon ettiler, o akşam da Esad gitti” (ntv.com.tr, 13.12.2024)
Peki Doha’da aynen böyle mi oldu gerçekten? Fidan, Lavrov ve Arakçi’yi uyardı ve askeri denkleme girmemelerini istedi, iki ülke de bu uyarı üzerine geri adım attı ve Esad yıkıldı mı yani? Bu kadar kolaysa, daha önce neden yapılmadı?
Ya Doha mutabakatı?
Halbuki Doha’daki Astana görüşmesi sonrası Rusya ve İran dışişleri bakanlarının yaptığı açıklamalar ve Doha görüşmesine dair yapılan resmi açıklama, bambaşka şeyler söylüyor.
Tersine üç bakan 7 Aralık’ta Doha’da şu mutabakata varmıştı: “Suriye krizinin siyasi yollarla çözülmesi ve Esad hükümeti ile silahlı muhalif grupların müzakere masasına oturması gerektiği konusunda üç ülke anlaşmaya vardı.”
Hangisi doğru? Fidan’ın Lavrov ve Arakçi’yle vardığı “Esad ile muhalefet müzakere masasına oturmalı” anlaşması mı, yoksa Fidan’ın Lavrov ve Arakçi’ye “askeri denkleme girmeyin” uyarısı yaparak Esad’ı çekmelerini sağlaması mı?
Erdoğan Esad’la görüşmek istememiş miydi?
Öte yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan da HTŞ’nin “zaferi” üzerinden CHP’ye yükleniyor: “Esad’ı ziyarete gidecekti ya, Özgür Bey ne oldu, niye gitmedin?”
Halbuki Erdoğan da, tabii sözleri doğruysa, daha düne kadar Esad’la temas kurmak istiyordu. Daha bir kaç ay önce “Esad’ı davet edebiliriz” demişti, henüz HTŞ harekete geçmeden iki hafta önce 13 Kasım’da Riyad’da Esad’la aynı fotoğraf karesinde yer almış ve “Hâlâ Esad’dan umutluyum” demişti.
Dahası bu süreçte Esad’ı görüşmeye ikna etmesi için Putin’den ricacı olmuştu: “Sayın Putin’e, Beşar Esad’ın bizim çağrımıza vereceği cevabın temini noktasında bir adım atması çağrımız oldu” (tccb.gov.tr, 25.10.2024). Dikkat ediniz, hâlâ cumhurbaşkanlığının resmi sitesinde olan bu sözler, üstelik Esed şeklinde değil, Esad şeklinde duruyor!
Sonuç olarak iktidar, “olan ile propaganda edilen” arasındaki makası açarak, konuyu iç politikada kolay sindirilebilen bir malzemeye dönüştürmeye çalışıyor ama unutulmamalı, dış politikanın da devletlerarası ilişkilerde tutulan bir arşivi var…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Aralık 2024
Psikolojik savaş ve şok terapisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/11/2024
Son 22 yıllık siyasi pratiğin sonuçlarından ikisi şudur:
1) AKP 22 yıldır başarılı olduğu için değil, muhalefet başarısız olduğu için iktidarını sürdürebilmektedir: Erdoğan’ın karşıtlarını müttefik yaparak, onları birbiriyle çarpıştırarak, aynı müttefiki iki kez kullanarak iktidarını sürdürebilmesinin nedeni, Türkiye’nin muhalefet sorunudur.
2) AKP, ne söylüyorsa tersini yapan, ne yaparsa tersini söyleyen bir iktidardır: Erdoğanizm, “Atlantikçi, neoliberal sünni siyasal İslamcı” bir harekettir. Halkı yardıma muhtaç edip dinle avutarak, ülkeyi Atlantik projelerine eklemleyip “yerli ve milli propagandası” yaparak, büyük burjuvaziyi memnun edip “beyaz Türkler edebiyatı” yaparak, devlet olanaklarıyla kendi burjuvazisini semirtip halka “dava” için kemer sıktırarak bir “piramit” inşa etti.
Sersemletme operasyonu
22 yılın bu iki sonucunu, 1 Ekim’den bu yana yaşanan ve adeta planlı bir “şok terapisi” olarak uygulanan gelişmeler nedeniyle anımsattım.
Devlet Bahçeli 1 Ekim’de, daha üç gün önce kapatılmasını istediği, TBMM’den atılmasını savunduğu partiyle tokalaşarak muhalefete, 22 Ekim’de de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” diyerek topluma “şok terapisi” başlattı.
Terapi, muhalefeti ve toplumu bir projeye kanalize etmek için; şoklu olması ise bunu ancak sersemleterek yapabileceği için. Nitekim öyle de oldu. DEM yöneticileri birden Bahçeli’de büyük siyasi olgunluk ve “devlet aklı” gördüler, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ise bunun normalleşme hamlesinin bir yansıması olduğunu sandı. “Öcalan’ın TBMM’ye davet edilebilmesi” gibi en uçuk seviyeden uygulanan şok da toplumu önemli oranda sersemletti.
Erdoğan’ın CHP planı
İktidarın 30 Ekim’de CHP’li bir belediye başkanına PKK’li olduğu iddiasıyla operasyon düzenlemesi de yine muhalefeti hedef alan şok terapisiydi.
Önceki yazımda belirttim: Operasyon, öncelikle CHP’yi AKP-MHP planına zorlama, ikincil olarak da CHP’yi içeriden vurarak zayıflatma amaçlıydı.
Şok terapisiydi: İktidar bir yandan PKK’nin başını TBMM’ye çağırıyor ama bir yandan da muhalefetin bir belediye başkanını, PKK’lilerle irtibatı olduğu iddiasıyla tutukluyor!
İktidar bir yandan Ekrem İmamoğlu’nu uyduruk “ahmak davasıyla” siyasi yasaklı ilan etmeye çalışıyor, bir yandan da eski danışmanı olan belediye başkanını PKK’li diye tutukluyor. Neden? Çünkü Erdoğan, yeni anayasa ile yeniden aday olabildiğinde(!) dişine uygun bir cumhurbaşkanı adayının rakip olmasını istiyor. Çünkü Erdoğan İstanbul’da üç kez seçim kaybettiği İmamoğlu’yla yarışmak istemiyor.
Ve ne yazık ki Erdoğan CHP’deki üç başlılık nedeniyle, bu oyun planını uygulayabileceğini hesaplıyor.
Özel’in oyun planı ne?
Başta da belirttik: Türkiye’nin asıl sorunu muhalefet sorunudur. Erdoğan’ın karşısına rakip diye MHP’li Ekmeleddin İhsanoğlu’nu çıkaran, Erdoğan’ın anayasaya aykırı üçüncü kez adaylığına “mağdur olmasın” diye itiraz etmeyen CHP, her şeye rağmen, AKP Türkiye’yi çöküşe götürdüğü için son yerel seçimden birinci parti çıktı.
Normalde 22 yılın ardından birinci parti olan CHP’nin hızla “erken seçim” için baskı kurması lazımdı. Özgür Özel tersini yaptı, iktidarla normalleşme süreci başlattı! Öyle ki iktidar göstere göstere bunun kendileri için “muhalefeti yumuşatma” süreci olduğunu ortaya koymasına rağmen, Özel bu tutumunu sürdürdü.
Erken seçim konusu, sonrasında CHP’de bir iç basınca dönüştüğünde bile Özel, yok gelecek sene, yok 2026’da, diyerek konuyu sulandırdı.
İşte buradayız: AKP’nin oyun planı açık, CHP tabanı bu nedenle asıl Özgür Özel’in oyun planını sorgulamalıdır!
Ne yapmamalı?
CHP birinci parti olarak erken seçim baskısı kuracak mı? CHP normalleşme yerine iktidarla birinci parti gibi mücadele edecek mi? CHP binalardan çıkıp kitlelerle alanlarda mücadeleyi örgütleyecek mi? CHP Erdoğan-Bahçeli’nin “Öcalan açılımına” karşı çıkıp, cumhuriyetçi bir cephe kuracak mı? CHP AKP’nin yeni anasaya girişimine kategorik olarak karşı duracak mı? CHP, Erdoğan’ın CHP içini zayıflatma operasyonlarına karşı sağlam pozisyon alacak mı? CHP üç başlı görüntüye son verecek mi: Başarısız Kılıçdaroğlu kendisini çare gibi sunmaktan vazgeçecek mi, İmamoğlu’nu siyasetten tasfiye operasyonuna Özel direnecek mi?
Bunlar daha taktik düzlemdeki sorunlardır, program ve strateji düzlemindekilere değinmiyoruz bile… Ki problemler de işte asıl oradan başlıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Kasım 2024
CHP’yi “plana” zorlama operasyonu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/10/2024
Erdoğan-Bahçeli’nin “Öcalan açılımı” başlattığı şartlarda, CHP’li Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’in KCK’lilerle irtibatı iddiasıyla tutuklanmasının tek anlamı var: AKP-MHP ittifakı CHP’yi “plana” zorlamaya çalışıyor.
Zira CHP Genel Başkanı Özgür Özel, sürece genel çerçevede bir destek verse de, ”iş anayasa değişikliğine gelecekse biz orada yokuz” diyor.
Oysa Erdoğan’a asıl lazım olan yeni anayasadır. Kürt sorunu, açılım, çözüm süreci gibi başlıklar talidir, asıl konu Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açacak yeni anayasadır.
CHP’nin komisyonlarına dahil olmadığı bir yeni anayasa sürecinden sonuç alınabilmesi olası değil. Erdoğan’ın istediği şu: CHP komisyona dahil olup sürece meşruiyet kazandırsın, sonra dilerse tabanı için “hayır” desin. “Nasılsa ondan sonraki süreç Kürtlerin oylarıyla yürütülür” diye düşünülüyor…
Operasyon aynı zamanda İmamoğlu’na
Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’in 10 yıldır PKK/KCK’lilerle irtibatlı olduğu iddia ediliyor. Bu doğruysa devlet açısından durum vahimdir. Zira mesele Özer’in nasıl belediye başkanı adayı olabildiği ile sınırlı değildir, nasıl dekan ve rektör yardımcısı gibi üst düzey devlet memuru olabildiği de vardır…
Bu durumda ya “parti devleti mekanizmaları“ zafiyet içindedir ya da “parti devleti mekanizmaları” sonraki süreçlere koz biriktirmektedir!
Zira yukarıda da belirttiğimiz gibi bu esas olarak bir “CHP’yi AKP-MHP planına zorlama operasyonudur” ama aynı zamanda CHP içini hedef alan, İmamoğlu’na karşı da bir operasyondur.
Zira savcılığa ek olarak MHP’li yetkililerin de dillendirdiği “belediyelerin Kandil’e peşkeş çekildiği” iddiası operasyonun merkezindedir ve hedefi de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’dur. Açık ki AKP-MHP ikilisi, plana zorlamada CHP içi dengeleri, cumhurbaşkanlığı yarışı gibi konuları da kullanmaktadır.
Erdoğan’ın planı
Bahçeli’nin “Öcalan’ın tecriti kalksın, umut hakkı verilsin, gelsin TBMM’de konuşsun” çağrısıyla süren “Öcalan açılımı”, daha önce de belirttiğimiz gibi esas olarak “Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açma” açılımıdır; “Kürt sorunu”, “ABD-İsrail planını engelleme”, ”bölgede yeni oyun kurma” şeklindeki propagandalar, bu esası örtme amaçlıdır.
Diğer yandan Erdoğan’ın bu netameli süreç için sahaya “siyaseten çaresiz” Bahçeli’yi sürdükten sonra bir süre net açıklama yapmaması, gerek AKP içinde, gerek Cumhur İttifakı saflarında farklı yorumlandı, “Erdoğan’ın sürece destek vermediği” şeklinde algılandı.
Oysa Bahçeli’nin risk alarak başlattığı süreç, Erdoğan’ın sürecidir, Erdoğan içindir. Nitekim Erdoğan, konunun tartışılması ve kamuoyunda normalleştirilmesi durumuna paralel olarak adım adım konuştu, konuşmaktadır. Son olarak Bahçeli’ye büyük övgülerle teşekkür ederek sürece desteğini daha açık şekilde ilan etmiştir.
Başkanlık açılımı
Mesele başkanlıktır, diğer her konu bu konuya endekslidir. Bahçeli’nin “ne Kandil ne Edirne, adres İmralı’dan DEM’e uzansın” diyerek muhatap belirlemesi, meselenin başkanlık olmasıyla ilgilidir.
Anımsayın: İmralı, yani Öcalan 2013’te “başkanlık sistemine” destek vereceğini açıklarken, Edirne, yani Demirtaş 2015’te “seni (Erdoğan’ı) başkan yaptırmayacağız” demişti.
Yine Erdoğan’ın 2022’de “Edirne’deki (Demirtaş) İmralı’ya (Öcalan’a) hesap verecek” demesi de aynı bağlamdadır.
Özetle konu dün de Erdoğan’ın başkanlığıydı, bugün de…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ekim 2024
Yeni anayasa tokalaşması
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/10/2024
TBMM’nin yeni yasama döneminin ilk gününde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına giderek, yöneticileriyle tokalaşması, iç siyasetimizin en önemli konusu. Çünkü mesele bir “siyasi nezaket” meselesi değildir; önümüzdeki cumhurbaşkanlığı “çarpışması“ için cephe genişletme çabasıdır.
Yeni anayasa, o çarpışmanın hem zemini hem de önemli bir aşamasıdır. AKP ve MHP ittifakının sayısal gücü yeni anayasa kabul ettirmeye yetmediği için, yeni anayasayı siyasal ajandası için fırsat gören DEM Parti’ye yönelmektedirler.
“Yeni dönem” açılımı
Daha düne kadar DEM Parti’nin kapatılmasını isteyen, TBMM’den atılmasını savunan, hazine yardımının kesilmesini isteyen Bahçeli’nin DEM Partililerle tokalaşması önümüzdeki iç siyasi mücadele açısından çok önemli.
İki parti de tokalaşma hamlesi ile ajandaları arasında bağ kuruyorlar. Örneğin Bahçeli ilk açıklamasında “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barış isterken kendi ülkemizde barışı sağlamak lazım”, ikinci açıklamasında da “PKK’nın uzantısı şeklinde ifadede bulunulanların ellerini sıkmam birleştirici olmanın işareti” dedi. Dahası Bahçeli tokalaşmasının bir görev olduğunu da belirtti: “Cumhurbaşkanının çağrısına adım atmak bana düşen görevdir.”
Peki DEM Partililer Bahçeli’nin kendileriyle tokalaşmasına ne diyor? DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Bize yönelik hamle, elbette anayasa tartışması sürecine katılmak ve bizi bir noktada tutmak için yapılmış olabilir.”
Yeni anayasa ittifakı
Tablo şu: Erdoğan’ın masasındaki anket sonuçları iç açıcı değil. Erdoğan kendisine başkanlık yolu açacak hem yeni anayasaya hem de sayısal çoğunluğa ihtiyaç duyuyor; iktidarının ilk bölümünde ittifak yaptığı DEM Parti’yi yeniden anahtar görüyor.
Ya Bahçeli? Erdoğan’ın masasındaki anket sonuçları MHP için de iç açıcı değil. Hal böyle olunca Bahçeli “yeni dönem açılımı”na mecbur kalmış ve “Erdoğan’ın çağrısını görev kabul etmiş” oluyor.
Peki Selahattin Demirtaş başta üst düzey kadroları içerideyken DEM Partisi bu “yeni anayasa ittifakı”na ne der? Siyasi ajandası için emperyalist ABD ile bile bölgede ittifak kurabilen bir hareket için “tek adam” dedikleri Erdoğan’la yeniden işbirliğine dönmek, elbette şaşırtıcı olmaz!
Baksanıza, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, daha ilk günden muhalefete seslenerek, “Önyargılarınızı bir kenara bırakın, gelin hep birlikte beraber demokratik ve özgürlükçü bir anayasa için çalışalım” diyor!
Normalleşmenin rolü
Özgür Özel normalleşme politikası ile sadece birinci parti durumundaki CHP’ye ivme kaybettirmedi, aynı zamanda ikinci parti lideri Erdoğan’a da manevra yapma fırsatı vermiş oldu.
Erdoğan Sünni Hizbullah’ın partisi ile anayasanın ilk dört maddesini tartıştırarak, kamuoyunu ve siyasi aktörleri şimdi “PKK’nın siyasi kolu” dediği DEM Partisi’ne verilecek tavizlere hazırladı belki de…
Nasılsa karşısında “Yeminine uygun konuşma yapacağını umarak ayakta karşıladık. Parti genel başkanı sınırları içinde konuşunca, giderken ayağa kalkma gereği duymadık” diyen Özgür Özel var. Nasılsa sabah CHP’yi tehdit eden Bahçeli, “Birbirimizi kırmıyoruz inşallah. Üzülme, bazen siyaseten söylememiz gerekenler oluyor” diyerek akşam Özel’in gönlünü alabiliyor.
Zaten Özgür Özel de yukarıda özetlediğimiz “yeni anayasa tokalaşması”nı normalleşme politikasının başarısı olarak görüyor: “Sayın Bahçeli’nin DEM’le normalleşmesini herkes gördü mü? Normalleşme dediğimiz Devlet Bey ile DEM’e de el sıkıştırır.”
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ekim 2024
CHP’nin “ya AB ya ŞİÖ” yanlışı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/08/2024
Ne oldu da Brüksel beş yıl sonra Türkiye’yi AB Dışişleri Bakanları Gayriresmi toplantısına davet etti?
Yanıtı davet sahibi AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell veriyor. Her ne kadar davet edilen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “Kıbrıs konusuyla bağ kurulmaksızın müspet yaklaşım sergilenmesi Türkiye ile AB’nin ortak menfaatine hizmet eder” dese de, Borrell açıkça belirtti: “Türkiye Dışişleri Bakanı’nı toplantımıza davet etmemizin tüm sorunlara ancak özellikle Kıbrıs’a bir çözüm aramak için diyalog sürecini yeniden başlatmanın ilk adımı olmasını umalım.”
Kıbrıs, Ukrayna’da Türkiye’ye duyulan ihtiyaç, sığınmacı sorununda Türkiye’nin tamponluğunun sürdürülebilmesi, ABD’nin NATO stratejisinde Türkiye’ye verilen yeni roller… AKP bu durumu iktidarını sürdürebilmek için bir fırsat olarak görüyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan o nedenle “Türkiye’nin stratejik hedefi AB üyeliğidir” diyor.
Özel’in kurduğu yanlış denklem
Asıl vahimi ise CHP’nin tutumu. Zira AB’nin bir masal olduğunu, Türkiye’nin AB kapısında Atlantik cephesinin ihtiyaçları için tutulduğunu, ne kapıdan içeri alındığını ne de kapıdan ayrılmasına izin verildiğini, bunca yıldan sonra sıradan yurttaşlar bile görüyor ama CHP liderliği görmüyor!
CHP Genel Başkanı Özgür Özel aynen şöyle söylüyor: “Türkiye, tarihinin dönüm noktasında. Yapılacak ilk seçim bir yönüyle yeniden referandum olacak. Bu sefer referandum, zengin müreffeh Avrupa’nın bir parçası, hukukun üstünlüğünün kalkınma getirdiği bir Türkiye mi? Yoksa Şanghay İşbirliği Örgütünde olduğu gibi güçlü liderlerin, yoksul halkların olduğu bir Türkiye mi?”
CHP bu anlayışla Türkiye’yi AKP’ye mahkum etmeye devam eder ne yazık ki! Dünyanın gerçeklerinden bu kadar kopuk, küresel gelişmelere bu kadar aykırı, tarihsel ilerleyişe bu kadar ters bir denklem, yüzyıllık bir partinin en hafifinden entelektüel birikimine haksızlık!
Hepsi bir yana, Türkiye’yi yönetecek bir liderin en azından gerçeklik zemininde olması gerekmez mi? Türkiye’nin önünde Özel’in işaret ettiği gibi “ya AB ya ŞİÖ” ikilemi mi var? AB Türkiye’yi üye yapmak istiyor da bizim mi haberimiz yok!
Erdoğan’ın şansı!
CHP liderliği bir süredir şu tezi işliyor: “Türkiye, AKP hükümetinin politikaları nedeniyle ABD’yle sorunlar yaşıyor, AB’den uzaklaşıyor, Türkiye’nin eksenini kaydırıyor.”
Erdoğan’ın şansı da bu işte. Ana muhalefeti gerçeklikten kopmuş bir ülkede, her türlü kötü yönetimine rağmen, iktidarda kalabilmeyi sürdürebiliyor.
ABD’nin terör örgütlerini desteklemesi, Akdeniz ve Karadeniz’de Türkiye’nin çıkarlarına karşı konumlanması, AKP’den kaynaklı değil; Washington’un çıkarlarıyla ilgili. Türkiye’nin AB’den uzaklaşması ya da AB’nin Türkiye’yi kapıda tutması AKP’den dolayı değil, AB’nin Türkiye’yi Avrupa ile Ortadoğu arasında tampon bölge görmesiyle ilgili.
Türkiye, bugünkü noktaya AKP Doğuculuk yaptığı için değil, Batıcılık yaptığı, ABD’nin projelerini uyguladığı, AB’nin uyum programını yerine getirdiği için geldi.
Batıcılık yarışı
Tersine, bunları saptayarak kurucusunun antiemperyalist ve bağımsızlıkçı çizgisine uygun hareket etmesi gerekirken, CHP sürekli iktidarı “Türkiye’nin Batı’yla arasını bozmakla” suçluyor! Oysa AKP Türkiye’nin gelmiş geçmiş en Amerikancı, en Avrupacı partisidir.
CHP, AKP’nin Batıyla pazarlık için zaman zaman Doğuyla işbirliğine yönelmesindeki yanlışlığa itiraz edeceğine, Washington ile Brüksel’e “Ben AKP’den daha Batıcıyım” mesajı veriyor ne yazık ki…
Bir kez daha uyaralım: CHP’nin AKP’yle mücadeleyi, dün olduğu gibi bugün de “ben daha Batıcıyım” diyerek sürdürmeye çalışması, eline geçen birinci parti olma fırsatını tepmesi anlamına gelecektir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ağustos 2024
Altı Ok devrim programıdır
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/08/2024
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Altı Ok’taki devletçilik okunun renginin değişeceğini belirtti. Devletçilik okunun çevreciliğe işaret etmesi için yeşil ve kadın-erkek eşitliğine işaret etmesi için mor renklerle yenileneceği belirtiliyor.
Bunu Altı Ok’un sulandırılması olarak görenler, Özel’e tepki gösteriyor.
CHP özelleştirmecidir
Altı Ok’un devletçilik okunun renginin değiştirilmesinde hiçbir problem yok, çünkü “yeni CHP” zaten devletçi değildir. CHP özelleştirmeci bir partidir. Üstelik Kemalist devletin inşa ettiği Kamu İktisadi Teşekküllerin (KİT) bir kısmının özelleştirmesinden doğrudan sorumludur.
Demirel-İnönü Hükümeti’nin (1991-1993) sattıklarından bazıları şunlardır: İpragaz, Şekerbank, Şeker Sigorta, Türk Traktör, Çukurova Elektrik, Netaş, Gima, Gaziantep’ten Niğde’ye toplam 12 çimento fabrikası, Sümer Holding’in 291 mağazası ve 40 arsası.
Çiller-Karayalçın Hükümeti’nin (1993-1995) sattıklarından bazıları şunlardır: AEG-ETİ, İstanbul Demir Çelik, Sivas Demir Çelik, Teletaş, Güneysu, Toros İlaç, Çanakkale Seramik, Fruko-Tamek, Pancar Motor, Konya Şeker Fabrikası, Adıyaman Çimento Fabrikası, Havaş, Çinkur, Köyteks, Turban Turizm, Kars’tan Bursa’ya toplam 29 yem fabrikası, Ankara’dan Ağrı’ya toplam 12 et kombinası, Adana’dan Trabzon’a toplam 28 SEK,
Çiller-Baykal Hükümeti’nin (1995-1886) sattıklarından bazıları şunlardır: Diyarbakır’dan Kastamonu’ya 6 SEK, 9 ORÜS işletmesi, Sümerbank, Sümer Holding’in kalan 88 mağazası.
Atatürk’ün devletçiliği
Tablo budur ve CHP bu tablodan pişman değildir. CHP her ne kadar programında hâlâ devletçi yazsa da devletçi değildir, serbest piyasacıdır, özelcidir, özelleştirmecidir.
Bu çelişki nedeniyle de parti programındaki devletçilik maddesi şu hale getirilmiştir: “CHP’nin devletçiliği, devletin halka hizmet için yapılanmasını, katılımcı yönetimi, demokratik hukuk devletini öngörür.” (CHP Programı, s.15.)
Halbuki devletçilik bunlar değildir; katılımcı yönetim, demokratik hukuk devleti başka şeydir. Devletçilik iktisadi bir konudur. Mustafa Kemal’in Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1931 Programı, Devletçilik ilkesini şöyle açıklar: “Ferdi faaliyeti ve çalışmayı esas tutmakla beraber mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi bayındırlığa eriştirmek için milletin genel ve yüksek menfaatlerinin gerektirdiği işlerde -özellikle iktisadi alanda- devleti fiilen alakadar etmek önemli esaslarımızdandır.”
Ve Atatürk 1937 yılında şu değerlendirmeyi yapar: “Türkiye’nin uyguladığı devlet sistemi, … sosyalizmden alınmış alelade bir nakil değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğma, Türkiye’ye has bir sistemdir. … Kişisel girişimi desteklemek, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve yerine getirilmemiş vazifelerini gözönünde tutarak vatanın iktisadiyetini devletin eline bırakmak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kısa bir zaman içerisinde … kişisel ve özel girişimin yüzyıllarca başarmaya muktedir olmadığı şeyi yapmayı başarmıştır.” (Sadi Borak, Atatürk’ün Resmi Yayınlara Girmemiş Söylev, Demeç, Yazışma ve Söyleşileri, Kaynak Yayınları, s.266.)
Altı Ok bayrak değildir
Asıl sorun şuradadır: Altı Ok, CHP’nin bayrağı ya da logosundan ibaret değildir. Altı Ok Türk Devrimi’nin programıdır, o nedenle bu programın ilkeleri hem Anayasa’ya hem de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın programına girmişti.
Ancak CHP’nin devrimci barutu tükenirken, önce Anayasa’dan çıkarıldı, 90’ların başından beri de partinin programından fiilen çıkmış ve sembol olarak bayrağında kalmış oldu. Dolayısıyla “Yeni CHP” liderliğinin, devletçilik okunun rengini değiştirmek istemesi, zaten değişmiş olan bir anlayışı resmiyete dökmekten başka bir şey değildir.
Ve önemle belirtelim: Altı Ok, Türk Devrimi’nin programı olarak, bugün de ihtiyaçtır. “Yeni CHP” o programdan vazgeçmiş olsa bile Türk ulusu o programı yeniden cisimleştirecektir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ağustos 2024