Posts Tagged Trump
İran’daki ölümlerin asıl faili Trump’tır
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/01/2026
İran’da paranın değerinin düşmesine tepki gösteren Tahran çarşı esnafının haklı protestosuyla başlayan demokratik eylemler, ABD Başkanı Trump’ın kışkırtmasıyla kanlandı.
Yalın gerçek budur. Trump sözleriyle kışkırtana ve CIA-Pentagon-MOSSAD eylemleriyle müdahil olana kadar halkın protestosu haklıydı ve demokratikti. Öyle olduğu için de İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, halkın protesto hakkını tanıdıklarını, protestocuların taleplerini dinleyeceklerini belirtmişti.
Trump’ın psikolojik savaşı
Ancak daha altı ay önce İran’a 12 Gün Savaşı açan ABD-İsrail ikilisi, bu haklı eylemleri İran rejimini zayıflatacak bir zemin olarak gördü ve müdahil oldu. Bu müdahillik elbette sadece söz ile değildi, eylemliydi. ABD’nin kullanışlı örgütleri dahil devreye sokuldu.
Trump hem İran’a “psikolojik savaş” açtıklarını ama hem de ölümlerin artması halinde İran’ı vuracaklarını söylüyor. Hata uluslararası hukuka aykırı olarak açık açık eylemcilerden “kurumları ele geçirmesini” istiyor. Daha çok İranlı ölsün diye kışkırtıyor, “geri çekilmeyin” diyor, “dayanın, yardım yolda” diyor.
Amerikalı siyasetçiler ve medya ölümler nedeniyle İran rejimini suçluyor ama ölümlerin asıl faili Trump’tır. Bu sadece yukarıda özetlediğim kışkırtmalar nedeniyle değil elbette, doğrudan emperyalist-siyonist ikilinin eylemleri nedeniyle…
İranlı yetkililer, ABD’nin “kullanışlı düşmanı” IŞİD’i bile devreye soktuğunu belirtiyor. O kadar fütursuzlar ki, eski CIA Başkanı Mike Pompeo, eylemcilerin aralarındaki MOSSAD ajanlarına selam bile gönderdi sosyal medyadan.
Monarşi alternatif olamaz
Özetle halkın haklı ve demokratik eylemini, daha altı ay önce bombaladıkları İran’ı zayıflatmanın zemini yapmaya çalışıyorlar. Böylece halkın haklı eylemini kirletiyorlar, demokratik hakkını sabote ediyorlar.
Öyle ki mesele ekonomi olmaktan çıkarılıyor, monarşiye dönüş talep ediliyor. 47 yıl önce devrilen Şah’ın oğlunun fotoğrafları taşınıyor, oğul Pehlevi de sürgünden seslenerek “rejim zayıfladı, sokakları terk etmeyin” diyor. Ülkeyi Şah rejimine döndürerek Pehlevi hanedanına teslim etmek, herhalde Molla rejiminin alternatifi olmasa gerek!
Amerikan silahı: Ambargo
Gelişmeleri sorduğum bir İranlı özetle şöyle dedi: “Biz de ABD’ye karşıyız ama ABD sırf eyleme destek veriyor diye ve eylemden kendi çıkarına sonuçlar umuyor diye, eylemden vaz mı geçelim?”
Soru önemli ve yanıtım şu: İranlılar tepki oklarını emperyalist ABD’ye yöneltmeliler.
Doğru, eylemler ekonomik duruma tepkiyle başladı. Doğru, paranın değeri sert düştü ve bu da alım gücünü olumsuz etkiledi. Fakat ekonomideki sorunların esas nedeni Tahran yönetimi mi yoksa ABD’nin İran’a uyguladığı sert abluka mı?
Bir çok kez işledim bu konuyu: ABD ambargoyu silah gibi kullanıyor. Hedef ülkeleri ablukaya alarak, bu ülkelerin üretmesini engelleyerek, ürettiğini satabilmesini önleyerek, ürettiklerini taşıyan gemilere el koyarak, bu ülkelerin başka ülkelerdeki varlıklarına çökerek, ağır ambargo uyguluyor.
Washington yönetimi, hedef aldığı ülkelerin ekonomilerini bu türden ambargolarla çökerterek, kötü ekonomiden etkilenen halkın yönetime karşı ayaklanmasını kışkırtmaya çalışıyor.
Dolayısıyla ekonomik sıkıntıdaki İranlılar asıl ambargocuyu protesto etmelidir.
Emperyalizme karşı konumlanmak
Rejim meselesine gelince…
Her halk elbette ayaklanarak rejimini “ileriye” doğru değiştirmek isteyebilir. Ama emperyalizmle işbirliği yapmak ve dahası Molla rejiminin yerine monarşiyi koymak, elbette demokratik bir hak değildir. Çünkü monarşiye dönüş gerilemedir.
Kaldı ki emperyalizmin demokrasi diye bir meselesi zaten yoktur, çıkarları vardır. Washington çıkarlarına uygunsa kralları demokrat ilan eder, ama çıkarlarına uygun değilse demokratik seçimlerle seçilmiş cumhurbaşkanlarını bile diktatör ilan eder.
Ve asıl önemlisi, çağımızda toplumların ilerlemesi öncelikle emperyalizme karşı konumlanmasıyla mümkündür.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ocak 2026
Faturacılar
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/01/2026
Henüz ABD-İsrail saldırganlığı yokken, çok kutupluluğa şu eleştiri yapılırdı: “Çok kutupluluk halka ne kazandırdı, emekçilerin hayatını iyileştirdi mi?”
ABD-İsrail saldırganlığıyla birlikte, bu kez çok kutupluluğa şu tür “sağdan eleştiri” gelmeye başladı: “Çok kutupluluk, ABD’nin dünyaya pervasızca yayılmasına zemin hazırladı.”
Sanırsınız ABD köşesinde sakin sakin duruyordu, Çin liderliğindeki Küresel Güney ülkeleri çok kutupluluk isteyerek ABD’yi kışkırtmış oldular! Yani çok kutupluluk başlamasa, ABD dünyaya pervasızca yayılmayacaktı!
Oysa Afganistan ve Irak işgalleri örneğin, çok kutupluluk yokken ve ABD egemenliğinde tek kutupluluk varken yaşanmıştı.
Antidemokratik anlayış
Gerçi “sağdan eleştiri” diyoruz ama bu yapılan aslında eleştiriden ziyade “fatura” çıkarmaktır, emperyalist ABD’nin saldırganlığına ve pervasızlığına gerekçe üretmektir.
Bu türden gerekçe üretmenin daha kabasını kimi gazeteciler sosyal medyadan “konu petrol değil, konu demokrasi” diyerek yapıyorlar, “Maduro yolsuzluk yapıyor, Maduro diktatör oldu” diyerek yapıyorlar. Buradan hareketle ABD’nin Venezuela’ya saldırısında güya “ahlaki” bir yön olduğununa kamuoyunu ikna etmeye çalışıyorlar.
Halbuki “demokrasi yok diyerek bir ülkenin başka bir ülkeye saldırmasının” ve bunun savunulabilmesinin kendisi baştan sona antidemokratiktir. Demokrat, bir ülkede yolsuzluk varsa onun hesabının o ülkenin halkı tarafından sorulmasını ister çünkü…
Konu petrol ve petrodolar sistemi
Diğer yandan medyamızda bolca yer alan “konu petrol değil, konu demokrasi” yalanını, ABD’deki Amerikalılar bile savunamıyor. Zira ABD Başkanı Donald Trump’ın Venezuela’ya saldırdığı 3 Ocak’tan bu yana en büyük mesaisi, ABD’li petrol şirketlerinin yöneticileriyle Venezuela petrolünün nasıl paylaşılacağını tartışmakla geçiyor.
Yirmi civarında petrol şirketi yöneticisiyle görüşen Trump’ın verdiği mesaj şu: “Venezuela’yı ve ABD’yi bir araya getirdiğinizde, dünyadaki petrolün yüzde 55’ine sahip oluyoruz.”
Hani konu petrol değildi? Konu bal gibi de petrol. Elbette ABD’nin kullanmak için petrole ihtiyacı yok ama petrolün ne kadar üretildiği, fiyatının nasıl belirlendiği, hangi para biriminden satıldığı konuları ABD için kritik önemdedir. Daha da somutlarsak, petrolün dolarla satılması ABD ekonomisi için hayati önemdedir. Çin’in Rusya’dan, İran’dan, Venezuela’dan ve Suudi Arabistan’dan dolar yerine “yuan” ve diğer ülke paralarıyla petrol almasını ABD fiilen savaş nedeni saymış durumda.
Fakat “Küçük Amerika”nın “küçük Amerikancıları”, sosyal medyadan “konu petrol değil, demokrasi” demeye devam ediyorlar. “Çok kutupluluk, ABD’nin dünyaya pervasızca yayılmasına zemin hazırladı” diyenler de herhalde “Çin yuanla petrol almasa, ABD saldırganlaşmazdı” diyecekler!
Faturayı ABD’ye değil Kaddafi’ye kestiler
Ne yazık ki Türkiye’de de dünyada da böyle bir “entelektüel” tutumu var; siyasette, akademide, medyada, bürokraside bu fikirler savunuluyor.
Dün ABD’nin Irak’a saldırısına “ama Irak’ta demokrasi yok” diye gerekçe üretip, faturayı Saddam Hüseyin’e kesiyorlardı!
Dün ABD’nin Libya’ya saldırısına “ama Libya’da özgürlük yok” diye gerekçe üretip, faturayı Muammer Kaddafi’ye kesiyorlardı!
Dün ABD’nin Suriye’ye saldırısına “ama Suriye’de adalet yok” diye gerekçe üretip, faturayı Beşar Esad’a kesiyorlardı.
Bugün ABD’nin Venezuela’ya saldırısına “ama Venezuela’da fakirlik var” diye gerekçe üretip, faturayı Nicolas Maduro’ya kesiyorlar…
Zalime değil mazluma fatura
Sadece ABD’nin saldırdığı Irak, Libya, Suriye, Venezuela ve diğerleri mi? Ya Türkiye?
ABD darbe yapıyor, faturayı solculara kesiyorlar. ABD ekonomik operasyon yapıyor, faturayı S-400’e kesiyorlar. ABD Irak-Süleymaniye’de askerlerimizin başına çuval geçiriyor, “ne işleri var orada” diye soruyorlar. ABD Türkiye’ye Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle ağır ambargo uyguluyor, faturayı Ecevit’e kesiyorlar.
Kısacası faturayı saldırana değil, saldırılanlara kesiyorlar; zalime değil mazluma kesiyorlar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ocak 2026
Trump’ın ahlakı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/01/2026
ABD Başkanı Donald Trump, “Beni durduracak tek şey kendi ahlakım, uluslararası hukuka ihtiyacım yok” diyor.
Trump’ın ahlakı, ABD Başkanının ahlakı olarak emperyalist bir ahlaktır. Ve emperyalizmin ahlakı doyumsuz çıkarlarıyla ters orantılıdır.
Emperyalist ahlak, şişedeki beyaz tozu “işte Saddam’ın kimyasal silahı” diye BM Genel Kurulunda gösterip Irak’ı işgal etmektir. Emperyalist ahlak, “halka demokrasi ve özgürlük götüreceğiz” diyerek Afganistan’a ve Libya’ya saldırmaktır. Emperyalist ahlak, başına 10 milyon dolar ödül koydukları teröristi, İsrail’in çıkarlarını savunması karşılığında Suriye’de cumhurbaşkanı yapmaktır. Emperyalist ahlak, İsrail’in genişleyebilmesi için Gazze’deki soykırıma sponsor olmaktır.
Ahlak ise bu ahlaksızlıklara karşı dünyanın her tarafında dik durabilmektir!
ABD BM kurumlarından çekildi
Uluslararası hukuk yerine ahlakının sınırlandırıcılığını esas almak, BM düzeninin gerisine düşen bir düzen hatta düzensizlik demektir.
Küresel Güney liderlerinin “uluslararası sistemi demokratikleştirme” diye bir süredir üzerinde durdukları mesele, tam da bu nedenleydi. Çin başta birçok Küresel Günel ülkesi lideri, BM düzeninin yıkılmasını değil, demokratikleşmesini savunuyordu. Çünkü BM düzeni demokratikleşmezse yıkılma riski yaşayacaktı.
Trump’ın “uluslararası hukuka ihtiyacım yok” demesi, işte o riskin belirmesidir. Nitekin ABD, Trump’ın yeni kararnamesiyle, BM’nin 66 kuruluşu ve organizasyonundan çekildi.
Dolar meselesi
Emperyalist ABD’nin sömürü düzeni, iki ana sütun üzerinde kurulu. Biri askeri güç sütunu diğeri de dolar sütunu.
Dolar sütunu zayıflıyor; doların rezerv para olma oranı düşüyor, ikili ticarette dolar dışı paralara yönelim başladı, petrol ticaretinde dolar dışı paralar da kullanılıyor.
Doların yıkımı, askeri sütununun ve son tahlilde ABD’nin de yıkımı demektir. Çünkü dolar bu hızla zayıflarsa, ABD’nin milli gelirinin üç katına yaklaşmış borçları, ABD’nin kağıt basarak çözebildiği bir konu olmaktan çıkıp gerçek bir sorun haline gelir.
ABD’nin asıl derdi, petrolün dolarla satılmasının sürmesi. İşte Trump bunu sağlayabilmek için “uluslararası hukukun dışına çıkıyor” ve Venezuela’ya saldırıp başkanını kaçırıyor, uluslararası sularda tankerlere el koyuyor.
Trump, çözülmekte olan Amerikan düzeninin yerine, “paylaşım talepli” yeni bir Amerikan düzeni/düzensizliği koymaya çalışarak petrodolar sistemini yaşatmaya çalışıyor.
BRICS deniz tatbikatı mesajı
Dünya ABD-İsrail ikilisinin uluslararası hukuku yok sayan eylemlerine karşı çare üretmek zorunda. ŞİÖ ve BRICS gibi platformlar, bölgesel birlikler Küresel Güney’in özneleri olarak elbette önemli. Küresel Güney’in sözcülüğünü yapan Güney Afrika’nın girişimleri elbette takdire değer.
Ancak Washington’un Venezuela’ya saldırıp başkanını kaçırması, uluslararası sularda gemilere el koyması gibi hukuksuzluklar, Küresel Güney’in yeni çareler üretmesini gerektiriyor. BRICS ülkelerinin, Güney Afrika’nın çağrısıyla “BRICS adı altında” ilk kez ortak deniz tatbikatı yapacak olması, bu hukuksuzluğa karşı eylemli mesaj anlamına geliyor.
Bu mesajın hem Trump yönetimine ama hem de ABD’deki diğer güçlere verildiğini söyleyebiliriz.
Trump’ın “uluslararası hukuka ihtiyacım yok” demesi, diğer ulusları ilgilendirdiği kadar ABD’yi de ilgilendirmektedir. Zira uluslararası hukuka ihtiyacı olmayanın, ulusal hukuka da ihtiyacı olmaz!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ocak 2026
Grönland ve NATO gerçeği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/01/2026
Trump yönetimi, Batı yarım küreyi Çin’e kapatabilmek için yeni-Monroe doktrini ilan etti. Gerçi bölgenin en kuzeyindeki Grönland’a çökmek istemesinin de temel nedeni Çin ve sonra Rusya ama mesele haliyle bir ABD-AB sorununa, hatta NATO içinde bir krize dönüşüyor. Zira ABD’nin çökmek istediği Grönland Danimarka toprağı ve Danimarka hem AB hem NATO üyesi.
Amerikan düzeni
Emperyalist ABD’nin Venezuela’ya saldırıp devlet başkanı Maduro’yu kaçırması, Danimarka toprağı Grönland için “ya bana verin ya da zorla alırım” demesi, Panama kanalına el koymaya çalışması, Kanada’yı 51. eyalet yapmak istemesi, bir nevi “ABD’nin kendi kurduğu düzeni kendisinin yıkması” olarak değerlendiriliyor. Şu farkla:
Aslında “Amerikan düzeni” de bir ölçüde böyleydi: ABD’nin Vietnam’dan Afganistan’a, Irak’tan Libya’ya saldırması Amerikan düzeniydi; Güney Amerika ülkelerinden Ortadoğu ülkelerine darbeler yapması Amerikan düzeniydi; dünyanın pek çok ülkesinde siyasilere suikastler yapması Amerikan düzeniydi…
Trump’ın Venezuela ve Grönland operasyonları ise çözülmekte olan düzenden kalanlar üzerine oturma saldırılarıdır. Dolayısıyla bu hamleleri kıdemli meslektaşım Hasan Bögün’ün ifadesiyle,”ABD’nin yeniden paylaşma talebi” diye de yorumlayabiliriz.
ABD’nin yeni düzen çabası
ABD hegemonyası artarken “Amerikan düzeni” operasyonları ABD’nin müttefiklerini de olumlu etkiledi, ABD hegemonyası gerilerken “Amerikan düzeninden kalanları koruma ve yeniden paylaşma talepli yeni düzen” operasyonları ise doğrudan ABD müttefiklerini de hedef almaya başladı. İşte Grönland krizi budur.
Geleceğin güç mücadelesi Arktik Okyanusunda. Buzulların erimesi yeni rezervler ortaya çıkarıyor. Yeni teknoloji için gereken nadir elementler var bölgede. Ayrıca ortaya çıkmaya başlayan kuzey rotasının kısalığı ve daha ekonomik olması da Arktik’i önemli yapıyor.
Emperyalist ABD bu nedenle Grönland’a çökmek istiyor ve bunu da “Grönland’ın etrafında Çin ve Rus gemileri kabul edilemez” diyerek gerekçelendirmeye çalışıyor.
ABD NATO’nun patronudur
Artık Trump işi açıktan tehdide dönüştürdü: “Grönland’a ihtiyacımız var. Amerikan çıkarları için hayati öneme sahip. Güzellikle vermezse Danimarka’nın ekonomisini çökertirim.”
Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ise topraklarına yönelik bu tehdit karşısında, Danimarka’nın bir NATO ülkesi olduğunu anımsatarak, “Eğer ABD başka bir NATO ülkesine saldırırsa NATO biter” diyor özetle, 4. ve 5. maddeleri de düşünerek…
Oysa NATO üyelerinin anlamadığı asıl gerçek şudur: O maddeler ABD isterse çalışır ve ABD NATO’nun patronudur. Bunu da Danimarka üzerinden tüm NATO üyelerine parmak sallayarak Trump’ın Politika ve İç Güvenlik Danışmanı Yardımcısı Stephen Miller anımsatıyor: “Grönland ABD’nin olacak ve kimse bu konuda ABD ile savaşmayacak.”
Öyle olduğu için de Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya İspanya ve Danimarka liderlerinin imzaladığı “Grönland Hakkında Ortak Bildiri” ABD’yi açıktan uyaramıyor.
NATO kalkan değildir
Görüldüğü üzere Neo-Nazi Trump, artık “müttefiklerinin” bahçelerine de çökme peşinde!
Yıllardır Türkiye’ye yönelik tehditlerin kaynağının emperyalist ABD olduğunu söylüyoruz, NATO’ya neden karşı olduğumuzu anlatıyoruz. Bu tehdidi gören kimi güvenlik bürokrasisi kökenli aydınlarımızın tezi ise “NATO’da kalarak ABD’den korunmak” şeklindeydi.
NATO’nun eşitler kulübü olmadığını anlatmaya çalıştık. ABD’nin Türk ekonomisini çökertme operasyonlarının NATO’nun bir kalkan olmadığını ortaya koyduğuna işaret ettik.
İşte geldiğimiz yer burasıdır: NATO demokrasisinin ABD’ye kadar demokrasi olduğu ve NATO’nun ABD karşısında üyelerine kalkan olmayacağı artık görülüyor olmalı…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ocak 2026
Uzun çöküş
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/01/2026
ABD’nin bir operasyonla Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırması, emperyalist haydutluktur. (Bir devlet başkanının bu kadar kolayca ele geçirilmiş olması ise üzerinde ayrıca durulması gereken vahim bir durumdur.)
Olayın yaşanmasından saatler sonra Youtube kanalımda yaptığım yayında da vurguladığım gibi bu saldırının üç temel nedeni var: Beyaz Saray, 1) ABD’li emperyalist şirketleri kovan milli-sol Chavez programından ve bunun Güney Amerika’ya etkisinden rahatsız, 2) Venezuela’nın hammadde kaynaklarına çökmek istiyor, 3) Çin’e karşı Güney Amerika kıtasına yönelik yeni-Monroe doktrini uygulama amacında.
Çünkü Trump’ın “önce Amerika” doktrini, pratikte “önce ABD şirketlerinin çıkarları sonra diğerleri” demek. Trump yönetimi de “Amerika Birleşik Şirketleri”nin çıkarlarını koordine etme kuruludur.
Petrodolar sistemi sorunu
Venezuela, dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervine sahip. Doğalgaz rezervleri de olağanüstü. Ayrıca Venezuela altın rezervleri başta pek çok maden bakımından da zengin bir ülke. (ABD 25 yıldır bu kaynakların üretilmesini ve satılmasını engelliyor ki Venezuela ekonomisi zayıflasın ve Chavez programı halk desteğini kaybetsin!)
Milli-sol Chavez, 2001’de iktidar olduğunda ABD’li şirketleri kovdu ve petrolü millileştirdi. Trump’ın kovulan şirketlere atıfla, aylardır “aslında Venezuela petrolü bizim” demesi bundan.
Kuşkusuz ABD’nin bir süredir petrole doğrudan ihtiyacı yok, üretiyor ve satıyor. Ama yeni Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde de ifade ettikleri gibi 1) petrolün düşman saydıkları güçlerin eline geçmesini engelleme peşindeler, 2) “petrodolar sistemi” için petrolün satışının kontrollerinde olmasını istiyorlar, 3) enerji nakil hatlarını denetimde tutmayı amaçlıyorlar.
Bu o kadar açık ki başta eski ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris olmak üzere pek çok ABD’li siyasetçi, olayı “bu demokrasi ya da uyuşturucuyla mücadele değil, petrol ve güç arayışıyla ilgili” diye yorumladılar.
Nitekim Trump Venezuela’ya saldırıdan sonra yaptığı açıklamada “ABD’nin dev petrol şirketlerini Venezuela’da devreye sokacağız” dedi.
Stratejik gerilemede taktik hamle
ABD İsrail’i Ortadoğu’da saldırtıyor, doğrudan İran’ı vurdu, Grönland’ı istiyor, Panama’yı alma peşinde, Kanada’yı 52. eyalet yapma amacında, Güney Kafkasya’ya Trump Koridoru ile girdi…
Haliyle şu soruluyor: Hani ABD hegemonyası zayıflıyordu, hani çok kutuplu dünya inşa oluyordu?
Evet, burada bir değişiklik yok, ABD hegemonyası zayıflıyor ve çok kutuplu dünya inşa oluyor. Geçen yüzyılda “düzen kuran ABD” dünya üretiminin neredeyse yarısını yapıyordu şimdi yüzde 15’leree geriledi. Doların rezerv para olma oranı yüzde 60’ın altına düştü. İkili ticaretlerde ulusal paraları kullanma oranı adım adım artıyor. ABD’nin finans sistemine alternatifler ortaya çıkıyor. ABD, teknolojinin en önemli alanlarında geçilmiş durumda.
İşte tam da böyle olduğu için ABD saldırgan.
Emperyalist ABD, stratejik gerilemede taktik hamleler yaparak, gerilemeyi yavaşlatma ve çözülen düzeninden kalanları koruma peşinde. Hâlâ dünyanın en güçlü ordusuna sahipken, buna dayanarak mevzi tutmaya çalışıyor. Son Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde özetle “Batı yarım küresi benim, kalanı için de uğraşacağım” demesi bundan. Ve evet, Savunma Bakanlığının ismini Savaş Bakanlığı yapmaları da bundan.
Chavez’in saptaması
Yazımı Amerikan Hegemonyasının Sonu (Kırmızı Kedi, 2019) kitabımın girişine aldığım sözle bitereyim: “Bütün tarih boyunca ABD İmparatorluğu’ndan daha terörist bir devlet görülmemiştir. Yankee İmparatorluğu çökecektir ve bu çöküş bu yüzyıl içinde olacaktır.”
Bu sözün sahibi Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’di. 2009’da bu saptamayı yapan Chavez, emperyalizmin iki yüzüne işaret etmişti. Emperyalist ABD hem terörist bir devletti ama hem de çöküşe gidiyordu.
Evet, dünyanın hakimi konumundaki düzen kurucu süper devletlerin çöküşü uzun olur ama ergeç olur. ABD süper devlet olmaktan çıktı, iki büyük devlet içinde büyüğü kalmaya çalışıyor aslında.
Stratejik düzlemde olan budur, taktik düzlemde yaşananların bunu değiştirmesi olası değil.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ocak 2026
Yeni-Monroe doktrininin zayıf karnı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 09/12/2025
II. Paylaşım Savaşı sonrasında İngiltere, zayıflayan gücü nedeniyle, 31 Mart 1947’den itibaren Yunan Hükümeti’ne artık yardım edemeyeceğini ilan etti. Yunanistan’da hükümet ve dış destekçileri, Yunanistan Komünist Partisi’ne karşı mücadele ediyordu.
İngiltere’nin bu kararı ABD’nin Avrupa’yı önceleyen stratejisinin de temel nedenlerinden biri oldu. ABD Başkanı Truman, 12 Mart 1947’de Kongre’de yaptığı konuşmada, Kongre’den Yunan Hükümeti’ni Komünistlere karşı desteklemesini istedi. (Ayrıca Türkiye’ye yardım sağlanmasını da…)
İşte ABD’nin Avrupa’yı “komünizme karşı koruma” stratejisi “resmi olarak” buradan çıktı.
ABD batı yarım kürede yeni-Monroe doktrini ilan etti
Bu girişi şundan anımsattık: Avrupa’nın “Amerikan koruma şemsiyesine” sahip olması için Truman’ın 12 Mart 1947 konuşması ne kadar kritikse, o şemsiyenin kapanabileceğine işaret eden Trump’ın Kasım 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi de o denli önemli…
Çünkü ABD, Avrupa kıtasını artık birincil öncelik olmaktan çıkarıyor. 8 Aralık’ta Cumhuriyet gazetesindeki köşemde analiz ettiğim gibi, Trump yönetimi artık ABD’nin birincil önceliğinin Batı yarım küresi olduğunu Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesine kaydetmiş durumda. Atlantik ve Pasifik arasındaki Kuzey ve Güney Amerika’yı “kendi alanı”(!) ilan eden ABD yönetimi, bu bölge için yeni-Monroe doktrini uygulayacağını ilan etti.
Monroe doktrini, daha çok “ABD’nin Avrupa işleriyle ilgilenmeyeceği ve karışmayacağı” yönü üzerinden “izolasyonist” bir strateji olarak sunulsa da, aslında doktrin temelde ABD’nin Avrupa’ya “Güney Amerika’yi sömüremezsin çünkü ben sömüreceğim” ilanıdır.
Trump’ın yeni-Monroe doktrini de aynı şeyi söylüyor: ABD “Yarım küre dışındaki rakiplerin, Yarım kürede kuvvet veya diğer tehdit edici yetenekler konuşlandırmasını veya stratejik açıdan hayati önem taşıyan varlıklara sahip olmasını veya bunları kontrol etmesini engellemeyi” önüne temel hedef koyuyor. Kuşkusuz buradaki “dış kuvvet” Çin’dir.
Çin-Güney Amerika ilişkisi
Yani ABD 19. yüzyılda kendi hakimiyet alanı saydığı Güney Amerika için Avrupa’ya karşı Monroe doktrini ilan etmişti, 21. yüzyılda da yine kendi hakimiyet alanı saydığı Güney Amerika için Çin’e karşı yeni-Monroe doktrini açıklamış oldu.
Elbette Çin’in 21. yüzyılda Güney Amerika ile yürüttüğü ilişki türünün Avrupa’nın 19. yüzyılda Güney Amerika ile yürüttüğü ilişki türünün birbirinin zıttı olduğunu önemle belirtelim. Bu zıtlık aynı zamanda Trump’ın yeni-Monroe doktrininin zayıf karnını oluşturuyor.
O nedenle de ABD Ulusal Güvenlik Strateji belgesi, Çin’in Güney Amerika ülkeleriyle iyi ilişkilerine karşı, önüne “ABD’yle uyumlu hükümetleri, siyasi partileri ve hareketleri ödüllendirme ve teşvik etme” görevi koyuyor. Bunu “ABD’nin Güney Amerika’da rejim değiştirme operasyonları” hevesi olarak okuyabiliriz.
ABD stratejisinin özü: Çin’le büyük mücadele
Görüleceği üzere ABD’nin “birincil önemde” olduğunu dünyaya ilan ettiği Batı yarım küredeki asıl rakibi Çin. “İkincil önemde” olduğunu ilan ettiği Asya’daki asıl rakibi zaten Çin. Trump yönetimi burada hedefi “Hint-Pasifik’i ABD’ye açık tutmak” diye ilan ediyor ki bunu “bölgeyi ABD’nin hakimiyet alanı haline getirme amacı” diye okuyabiliriz.
Ve Trump yönetimi Asya’nın batısındaki “Ortadoğu” için de “bölgenin enerji kaynaklarına ve yollarına düşman saydığı güçlerin hakim olmasını engellemek” görevini koymuş. Benzeri Afrika için de geçerli. Dolayısıyla ABD Ortadoğu ve Afrika’da da aslında Çin’le mücadele stratejisi belirlemiş durumda.
Bu durumda özetle Trump yönetiminin hazırladığı Ulusal Güvenlik Stratejisinin aslında “ABD’nin Çin’e karşı yürüteceği büyük mücadelenin stratejisi” olduğu anlamına gelir.
ABD’den Avrupa’ya “koruma şemsiyesi kapanacak” mesajı
Peki Avrupa bunun neresinde?
Belge şu temel saptamayı yapıyor: “Avrupa ekonomisi geriliyor, daha önemlisi Avrupa uygarlığı da geriliyor.”
Bu saptama ve üzerine inşa edilen strateji, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in bu yılın Şubat ayında Münih Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmayla çok uyumlu. O konuşma Avrupa’da “eski dünya düzeninin sonunun geldiğinin işareti” olarak yorumlanmıştı.
ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi özetle ABD’nin Avrupa’ya “artık bölgende birincil sorumluluğu üstlen” mesajı veriyor, “ABD’nin Avrupa’ya koruma şemsiyesinin yavaş yavaş kapanacağını” söylüyor…
ABD, Avrupa’yı Çin’e karşı mücadelede yanında tutmak istiyor
Ancak emperyalist ABD, Avrupa’yı iki temel nedenle “gözardı edemeyeceğini” de belirtiyor. Birincisi ABD ile AB arasındaki Transatlantik ticaretin hâlâ “küresel ekonominin ve Amerikan refahının temel direklerinden birisi olması” nedeniyle, ikincisi de ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisinin “özü” nedeniyle…
Belgede açıkça “Avrupa’yı gözardı etmek, ABD’nin bu yeni stratejisini baltalamak olur” deniyor. Çünkü yeni stratejinin “özü” ABD’nin Çin’le yapacağı büyük mücadeledir. Ve ABD yönetimi, Çin’e karşı büyük mücadelesinde elbette Avrupa’yı yanında müttefik tutmak istiyor ve bu nedenle 1947’de başlattığı sorumluluğunu kesmek yerine adım adım azaltmayı tercih ediyor.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
9 Aralık 2025
ABD’nin Çin’le mücadele stratejisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/12/2025
Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi, önümüzdeki birkaç on yıl boyunca, ABD’nin çok kutuplu yeni dünyada hangi hedeflere, hangi araçlarla hangi yoldan ilerleyeceğinin planlamasıdır.
Çünkü belge, öncelikle ABD’nin zayıfladığını saptıyor ve buradan hareketle “dünya düzenini ayakta tutma görevinin sona erdiğini” belirterek, müttefiklerini “bölgelerinde birincil sorumluluğu üstlenmeye” çağırıyor.
ABD üç temel amaç belirlemiş durumda. ABD’nin birincil önceliği Batı-Yarım Küreyi işbirliği yapan ve yabancı güçlerden arınmış bir bölge yapmak, ikincil önceliği Hint-Pasifik’i ABD’ye açık tutmak (hakimiyet alanı haline getirmek), üçüncül önceliği de Ortadoğu enerji kaynaklarına ve yollarına düşman saydığı güçlerin hakim olmasını engellemek.
Bu üç öncelik de temelde ABD’nin stratejisini Çin’e karşı oluşturması demektir. Dolayısıyla ABD’nin üç amacı da sonuçları itibariyle tek bir amaca, Çin’e yöneliktir:
Yeni-Monroe doktrini
ABD açısından artık birincil önemli bölge Batı Yarım Küredir; yani Pasifik ve Atlantik’in arasındaki Kuzey ve Güney Amerika’dır. ABD bu bölgede yeni-Monroe doktrini uygulayacak. Yani ABD “Yarım Küre dışındaki rakiplerin, Yarım Küre’de kuvvet veya diğer tehdit edici yetenekler konuşlandırmasını veya stratejik açıdan hayati önem taşıyan varlıklara sahip olmasını veya bunları kontrol etmesini” engellemeyi önüne temel hedef koymuş durumda. Kuşkusuz buradaki “dış kuvvet” Çin’dir. (Orijinal Monroe doktrininin hedefi Avrupa ülkelerinin Güney Amerika’ya sızmasını önlemeye dönüktü. Şimdiki ise Güney Amerika’yı Çin’e karşı cephenin “sıklet alanı” yapmayı amaçlıyor.)
ABD bu amaca ulaşabilmek için birincisi, “Bölgenin, ABD’yle uyumlu hükümetlerini, siyasi partilerini ve hareketlerini ödüllendirecek ve teşvik edecek”, ikincisi de bunun kaldıracı olarak, Batı Yarım Küre’deki askeri varlığını artıracak.
Ulusal Güvenlik Strateji belgesi, ABD’nin Batı Yarım Küre’deki kaynaklara çökmesini formüle etmiş: “Ulusal Güvenlik Konseyi, İstihbarat Topluluğumuzun analitik biriminin desteğiyle, Batı Yarım Küre’deki stratejik noktaları ve kaynakları tespit etmek ve bunların korunması ve bölgesel ortaklarla birlikte geliştirilmesi amacıyla, kurumlara görev vermek üzere güçlü bir kurumlararası süreç başlatacaktır.”
Asya-Pasifik’te büyük mücadele
ABD, Asya-Pasifik’te, esas rakibi Çin’le birkaç on yıl sürecek bir büyük mücadele öngörüyor, ama bunu “Amerikan caydırıcılığını” artırarak savaşsız yürütmek istiyor.
Strateji belgesine göre Amerikan caydırıcılığı ekonomik ve askeri caydırıcılık şeklinde uygulanacak.
Ekonomik caydırıcılık için:
– ABD, Çin’le ekonomik ilişkiyi dengelemek istiyor. Bu amaçla, “Çin mallarını dolaylı olarak aracılar ve Meksika dahil olmak üzere bir düzine ülkedeki Çin yapımı fabrikalardan ithal etmeyi azaltacağını” belirtiyor.
– ABD Çin’e karşı “birleşik ekonomik güç” oluşturma amacında. Bu öncelikle Hindistan’ı kazanmayı gerektiriyor.
– ABD, Küresel Güney’i bölmek istiyor. Bunun için de Avrupalı ve Asyalı müttefikleriyle “ihracat koalisyonu” kurmak istiyor.
– ABD, “düşük gelirli ülkelerin sermaye piyasalarını geliştirerek, para birimlerini dolara daha sıkı bağlamalarını sağlayıp, doların dünya rezerv birimi olmasını sürdürmek” istiyor.
Askeri caydırıcılık için:
– ABD bölgede askeri üstünlük sağlayarak, “Tayvan konusunda bir çatışmayı caydırmayı” önceliyor.
– ABD Birinci Ada Zinciri boyunca, müttefikleriyle “kolektif askeri güç” oluşturmayı hedefliyor.
Ortadoğu ve Afrika’da da hedef Çin
Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi, “en az yarım yüzyıldır ABD dış politikasının birinci bölgesi olan” Ortadoğu’ya odaklanmanın gerekçelerinin adım adım ortadan kalktığını savunuyor. ABD’nin bu bölgedeki ulus-inşası dönemini kapattığını ve reform dayatmayı bırakacağını belirten belge, ABD’nin bölge önceliklerini şöyle sıralamış: “Körfez enerji kaynakları düşmanın eline geçmemeli, Hürmüz Boğazı açık kalmalı, Kızıldeniz seyrüsefere elverişli kalmalı, bölge ABD çıkarlarına karşı terör kuluçka merkezi veya ihracatçısı olmamalı, İsrail’in güvenliği sağlanmalı.”
Aslında burada da ve sonraki bölümde ele alınan Afrika’da da ABD’nin asıl hedefi yine Çin. Dolayısıyla Trump’ın Ulusal Güvenlik Strateji belgesi, özetle ABD’nin Çin’e karşı yürütüceği büyük mücadelenin stratejisidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Aralık 2025
28 maddelik plan sonunda kimin olacak?
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 25/11/2025
ABD’nin 28 maddelik Ukrayna planı, havadan bırakıldı ama masaya mı yere mi düşeceği net değil. Zira Alaska planını Ukrayna’ya, daha doğrusu AB’ye kabul ettiremeyen Washington’un ikinci ve genişletilmiş, esnetilmiş planı bu…
Ancak sızdırılan 28 maddelik plan da Ukrayna ve AB tarafından reddediliyor. Öyle ki ABD bile kendi planını net bir şekilde savunamıyor.
Örneğin önce “Zelenskiy, barış planımı beğenmek zorunda kalacak. Ona Oval Ofis’te, ‘Kartlar sende değil’ demiştim” açıklaması yapan ABD Başkanı Donald Trump, AB’den gelen tepkilerin ardından plan için “28 maddelik plan nihai teklif değil” dedi.
Örneğin ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Senatör Mike Rounds’a “Plan bizim değil, bize ulaştırılmış bir öneri” dediği iddia edildi. Nitekim Senatör Rounds benzer çekilde “Bu bizim planımız değil. Aracı olarak ilettik. Biz sızdırmadık” açıklaması yaptı. Yine Rubio’nun görüştüğü senatörlerden Angus King de şöyle dedi: “Sızdırılan belge yönetimin pozisyonu değil; Rusya’nın istek listesi. Metin, Rusya’yı temsil ettiği düşünülen bir kişi tarafından Trump’ın gayriresmî barış temsilcisi Steve Witkoff’a verildi. ABD sadece alıcı konumundaydı.”
Görünen o ki havadaki 28 maddelik plan masaya düşmezse Rusların önerisi olacak, masaya düşer ama sonuç alınmazsa Witkoff planı olacak, sonuç alınırsa Trump planı olacak.
Putin’den AB’ye “kuklanı ikna et” uyarısı
Moskova genel anlamda 28 maddeli planı, Alaska planının gerisinde olsa da, olumlu değerlendiriliyor. Örneğin ABD’yle müzakerelerde yer alan Rusya Doğrudan Yatırım Fonu başkanı Kirill Dmitriev, planla ilgili “Savaş kışkırtıcılarının propagandası nedeniyle, birçok kişi Trump’ın barış planının Ukrayna’yı daha da büyük toprak ve can kaybından kurtarmak için tasarlandığını gözden kaçırıyor” diyor.
Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vlademir Putin de planın AB ve Ukrayna için şans olduğuna işaret ediyor. Putin “savaş kışkırtıcısı” diye nitelediği AB’ye seslenerek, “Ya planı kabul edersiniz, ya da özel askeri harekatımızın hedeflerine askeri yollarla adım adım ulaşırız. Kuklanızı ikna edemezseniz, bir şekilde işleri halledeceğiz” diyor.
Çanlar Zelenski için çalıyor
ABD yönetimi içinden isimler planın sahibi konusunda muğlak konuşsa da ABD planla ilgili Ukrayna’ya süre ültimatomu vermiş durumda. ABD “27 Kasım’a kadar barış planını onaylamazsa, Ukrayna’ya silah tedarikini ve istihbarat paylaşımını durdurducağını” açıkladı.
ABD’nin Ukrayna’ya askeri yardımı kesmesi, asıl AB’yi etkileyecek. Zira AB yönetimi, kendi silah yardımı kapasitesiyle Ukrayna’nın cephede savaşı uzatamayacağını kısa zamanda görmüş olacak. Bu durum ise Ukrayna halkına fazladan kayıp verdirmekten ve toprak kaybettirmekten başka bir şeye yaramayacak.
O durumda ise çanlar asıl Zelenski için çalmaya başlayacak ve Ukrayna içinde kritik bir iç siyasi mücadele başlayacak.
Çin ve İran faktörleri
Gelelim asıl soruya: Trump yönetimi, Biden yönetiminden farklı olarak neden Ukrayna’daki savaşı bitirmeye çalışıyor?
Buna verilen yanıtların başında ABD’nin “tersine Kissinger yöntemi” ile Rusya’yı Çin’den koparmaya çalışmak istemesi geliyor. Doğru, ABD için baş rakibi Çin’i yalnızlaştırmak, Rusya gibi bir nükleer gücün Çin’le “kapsamlı ortaklık” yapmasını durdurabilmek kritik önemde. ABD’nin bunu istediği zaten sır değil. Hatta ABD yönetiminin, bunun gerçekleşebilmesi için Rusya’ya daha büyük tavizler vermek isteyeceği de görülüyor. Ancak Rusya’nın Çin’le ortaklığının getirisinden vazgeçmeye niyeti yok. Ki Moskova yönetimini ABD-AB-NATO’nun Rusya’yı Ukrayna’dan kuşatma stratejisine karşı direnişinde Çin’in kritik destek rolünü gözardı edebilmesi, unutması, Moskova açısından pek akıllıca olmaz.
Diğer yandan Trump’ın Rusya’yla barış aramasını, İran konusunda pazarlığa bağlayan görüşler var. Buna göre Trump Ukrayna’nın üçte birini Rusya’ya verecek, Putin de ABD-İsrail’in İran’a yapacağı rejim değiştirme operasyonuna sessiz kalacak! Bu da olası görünmüyor. Zira ŞİÖ ve BRICS üyesi İran, son tahlilde Asya’nın, Çin ve Rusya’nın ön cephesidir. Dahası ABD-İsrail’in İran’a yerleşmesi, Rusya’nın bu kez güneyinden tehdit altında kalması demektir ki Moskova böyle bir tuzağa düşmez.
Trump “uzun savaş stratejisinin” çöktüğünün farkında
Trump’ın Rusya’yla Ukrayna’da barış aramak zorunda kalmasının asıl nedeni şu: ABD hegemonyası zayıflıyor ve Washington’un öyle bir kaç yerde birden savaş organizasyonu yapacak, finanse edecek gücü yok.
Diğer yandan Putin’in “gerekirse nükleer kartını” kullanacağını net bir şekilde ortaya koyması, ABD açısından önemli bir caydırıcılık anlamına da geliyor. Washington biliyor ki Rusya’nın kaybetmesi demek, aslında hepsinin kaybetmesi demek!
Ayrıca ABD içinde kimi kritik isimler, ABD’nin Ukrayna hatta Suriye’de oyalanmasının, baş rakipleri Çin’e yaradığını düşünüyor. Bu nedenle bu ağırlıklardan kurtularak sağlam bir Asya-Pasifik stratejisinin uygulanmasını istiyor.
Kısacası ABD’nin Ukrayna’da “uzun savaş” stratejisini sürdürecek gücü yok ve Trump bunu “masa kuran ve barış yapan lider” makyajıyla örtmeye çalışıyor. Putin de Rusya’nın kazancı karşılığında Trump’ın bu şovuna alkışla destek veriyor.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
26 Kasım 2025
Trump, Suriye’yi İsrail’e müttefik yapıyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/11/2025
Washington’dan gelen mesajlar, Suriye ile İsrail’in bir güvenlik anlaşması imzalamaya doğru ilerlediğine işaret ediyor. Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Şara’nın mesajları ise daha çok zaman kazanmaya çalıştığını gösteriyor.
Örneğin Şara, Trump’la 10 Kasım’da Beyaz Saray’da görüştükten sonra Washington Post’a şu açıklamayı yaptı: “İsrail ile doğrudan müzakereler yürütüyoruz ve anlaşmaya varma yolunda önemli mesafe katettik.” (AA, 12.11.2025). Ancak Şara devamında, “nihai anlaşma için İsrail 8 Aralık 2024 öncesi sınırlarına çekilmeli” diyor.
Şara ABD garantörlüğü istiyor
Görünen o ki Şara İsrail’in Esad’ın devrilmesini fırsat bilerek yeni işgal ettiği bölgeler ve Suriye’nin güneyinin askersizleştirilmesi konusunda sıkışmış durumda. Zira bu iki konuda vereceği taviz, Suriye’yi yönetmesini zorlaştırır. Şara o nedenle ABD’nin “denetleyici” ve “garantörlük” rolü üzerinden siyasi pozisyonunu sağlama almaya çalışıyor. Yani tavizi İsrail’e değil de ABD’ye vererek durumdan sıyrılmak istiyor.
Örneğin Şara o role dair niyetini SDG’yle entegrasyon konusunda şöyle ifade ediyor: “En makul çözüm, Suriye’deki ABD askerlerinin, SDG’nin entegrasyon sürecini denetlemesi.” (AA, 12.11.2025)
Şara ABD’nin garantörlüğünü aslında iki kere istiyor. ABD’nin garantörlüğünü, aynı zamanda kendi siyasi geleceğinin de garantörlüğü olarak görüyor.
Ağır şartlar
Şara “İsrail’le henüz anlaşma yok” diyor ama hedefi İsrail’le anlaşma olan bir ABD-Suriye güvenlik anlaşması metni dolaşımda…
9 maddelik bu metin, Suriye için ağır şartlar içeriyor. Anlaşmanın 1. maddesine göre “Suriye (…) ilk adım olarak bölgesel normalleşme mekanizmasına (Abraham Anlaşmaları) katılmayı değerlendirmeyi taahhüt eder.”
2. madde ise Suriye’nin güneyinin askersizleştirilmesiyle ilgili: “Kuneytra, Dera ve Şam kırsalının bazı bölgelerinde ağır silahların ve bağımsız silahlı grupların yasaklandığı bir silahsızlandırılmış bölge oluşturulur.”
3, 4 ve 5. maddeler ise İsrail’in güvenliğini garantileyen içeriğe sahip.
Suriye ABD’nin Ortadoğu işlerine yardım edecek
6. madde şöyle: “Suriye, Hizbullah, Hamas ve silahlı Filistinli gruplar gibi örgütlerin kendi topraklarında faaliyet göstermesini veya konuşlanmasını engellemeyi; ayrıca ABD’nin garantörlüğüyle koordinasyon içinde İran’ın askeri etkisini sınırlandıracak adımlar atmayı taahhüt eder.”
Evet, bu “anlaşma metni” gayriresmi olarak dolaşımda ama ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın 13 Kasım’da sosyal medyadan paylaştığı şu mesaj tam da 6. maddeye oturuyor: “Şam, artık IŞİD’in kalıntılarıyla, İran Devrim Muhafızları, Hamas, Hizbullah ve diğer terör ağlarıyla mücadelede bize aktif olarak yardım edecek.”
Anlaşmanın 7. maddesi askeri kurumların yapılanması, 8. maddesi IŞİD’le mücadele ve 9. maddsi Suriye’nin bölgesel güvenliğe bağlılık taahhüdü ile ilgili.
Kimin zaferi?
Görüleceği üzere anlaşma metninin varlığını doğrulayacak nitelikte resmi açıklamalar var. Dolayısıyla bu anlaşma hayata geçecek olursa, Suriye, Ortadoğu’da ABD-İsrail eksenine tamamen eklemlenmiş olacak.
Peki bu ne anlama gelir?
Tamam, ABD bu yolla İran’ın “direniş eksenini” zayıflatmış oldu ama bu sonuç Ankara’nın Suriye’de 15 yıldır yaptığı İhvanlı/ÖSO’lu yatırımın da kenara atılması anlamına geliyor.
8 Aralık 2024 günü Esad’ın devrilmesinin Ankara’da zaferle kutlanmasının nasıl vahim bir hata olduğunu ve faturasının ne kadar ağır olacağını anlatmaya çalışmamız bundandı. Çünkü iktidar Esad’ın yıkılmasını kendi zaferi görse de, ulusal çıkarlar açısından bu Türkiye’nin zaferi değildi, ne yazık ki ABD ve İsrail’in zaferiydi.
Üstelik faturanın daha ağır olan kısmı da henüz gelmedi!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Kasım 2025