Posts Tagged Trump

Trump, İsrail’e çıkış kapısı açtı

İsrail İran’a 13 Haziran’da saldırdı, ABD ise 9 gün sonra 22 Haziran’da…

Trump’ın neden 9 gün beklediği, saldırının asıl amacını ortaya koyuyor: Trump, 22 Haziran’da İran’a saldırarak, İsrail’e bir “çıkış kapısı” açtı. 

İran’ın füzeleri önce propaganda aygıtını vurdu

İsrail 13 Haziran’da İran’a saldırı başlattığında ve İran’ın önemli askeri liderlerini vurduğunda, Atlantik propaganda aygıtları dünya kamuoyuna servise başladı: İran bir kaç gün içinde yerle bir olacaktı ve Tahran’da rejim değişikliğinin önü açılacaktı.

Oysa bu gerçek değildi, havai fişek diye küçümsedikleri İran füzeleri, üstelik Ortadoğu’daki ABD, İngiltere ve Fransa savunma hatlarını yara yara İsrail kentlerini vurmaya başladığında, propagandanın yerini gerçekler almaya başladı: En son İsrail’in en önemli ticaret kentlerinden Hayfa’nın belediye başkanı ateşkes çağrısı yapıyordu! 

Füze restleşmesi İsrail’e daha çok zarar veriyor

İsrail, 9 günde İran’ı rejim değişikliğine götürecek yıkımı başlatamadığında ve tersine kendi kentlerinde yıkımlar yaşadığında, devreye hamisi ABD girdi. 

İşte Trump’ın 9 gün sonra İran’a saldırmasının nedeni budur. Ama amacı da şudur: 

ABD’nin İran’a karşı “ucu açık bir savaşa” girme “lüksü” yok ve Trump, saldırıyla aslında İsrail’e bir çıkış kapısı açmak istedi. Zira İsrail-İran füze restleşmesinin uzaması, İran’dan çok İsrail’e zarar verecekti. 8 yıl süren İran-Irak savaşı da göstermişti ki İran halkı dayanıklıydı ve ABD-İsrail saldırısı karşısında İran halkı kenetlenmişti. Ama İsrail halkı, düşen her füzeden sonra Netanyahu hükümetinin yasadışı saldırılarına daha çok karşı çıkacaktı.

Sorumlu ve sorumsuz devletler

Üstelik arada şöyle bir fark da vardı: ABD ve İsrail devletleri uluslararası hukuku yok sayarak, sivil katlederek, küresel savaş tetikleyerek ne ölçüde sorumsuz devlet olduklarını sergilediyseler, İran devleti ise tersine haklı ve ölçülü yanıtlarıyla savaşı genelleştirmemeye çalışarak o kadar sorumlu davrandı.

İsrail’e dolaylı istihbarat desteği sağlayan Kürecik Radarına ses etmeyen AKP medyası kalemşorlarının günlerdir “Hani Çin, hani Rusya, neredeler, neden İran’ı savunmuyorlar?” sorularının yanıtı da bu “sorumlu devlet” anlayışı içindedir: Savaş, hele de çağımızın nükleer yokedici savaşı, bilgisayarda oyun oynamaya benzemez. Beijing de Moskova da 3. dünya savaşını tetikleyecek hamleler yapmaktan özenle kaçınan sorumlu bir tutumla pozisyon almaktadır.

Ateşkes olası mı?

Peki Trump’ın açtığı kapı işe yarayacak mı? 

ABD’nin İran’ı hedef alan 22 Haziran saldırısına, İran 23 Haziran’da yine “ölçülü” yanıt verdi, Katar’daki ABD üssünü vurdu.

Ölçünün çıtanın üstünde olması savaşı genelleştirebilir, önce Ortadoğu’ya sonra küreye yayabilir. Ölçünün çıtanın altında kalması ise emperyalist-siyonist ortaklığı daha da azgınlaştırabilir. 

İşte bu dengeler içinde İran’ın verdiği yanıt ve yanıtı tıpkı İsrail’e her füze saldırısında olduğu gibi halkın zarar görmemesi için önden duyurması, İsrail’den önce Trump’a çıkış kapısı açtı: 

Trump, İran’a teşekkür ederek “barışa hazır olduklarını” duyurdu; “Tanrı ABD’yi, İsrail’i, İran’ı, Ortadoğu’yu korusun” dedi. Hatta İsrail-İran ateşkesi için anlaşma sağlandığını bile iddia etti. 

Oysa Tahran yönetiminden böyle bir anlaşmayı doğrulayan bir yanıt gelmedi. Tersine İran bu sabah da yanıt hakkını kullanarak bazı İsrail kentlerini füzelerle vurdu.

Peki bu ne demek? İran ateşkese ve barışa karşı mı? Hayır, tersine Tahran her seferinde “savaşı İsrail başlattı, onlar durursa savaş zaten biter” diyor. O nedenle bu yanıt, emperyalizmin müzakere masası kazıklarını gören İran’ın, açılan kapının suratına çarpmaması için eliyle tutma önlemidir.

Dolayısıyla bir ateşkes ve ardından bir barışın olası olup olmadığının yanıtı Tahran’da değil, Tel Aviv’de ve Washington’dadır.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
24 Haziran 2025

, ,

Yorum bırakın

Beyaz Saray’da Pakistanlı komutan

Yakın zamanda bölgemizde Hindistan-Pakistan savaşı vardı. Şimdi de İsrail-İran savaşı sürüyor. Hindistan’ın İsrail’le çok özel ilişkileri var, Pakistan da İran’a açıktan destek açıkladı. 

Öte yandan Pakistan, SSCB’ye karşı Afganistan savaşında ABD’nin çok özel bir müttefikiydi. Ama geride kalan yıllar içinde Pakistan’ın Çin’le çok derin bir ilişkisi oluştu. ABD’yi fazlasıyla rahatsız edecek düzeyde stratejik bir ilişki bu.

Bu girişi neden mi yaptım? Çünkü Beyaz Saray’da çok ilginç bir görüşme vardı.

Trump’ın özel misafiri

ABD Başkanı Donald Trump, Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir ile Beyaz Saray’da görüştü.

Bu görüşme pek çok yanıyla ilginç. Zira ABD Devlet Başkanı, bir başka ülkenin siyasi lideriyle değil, askeri lideriyle görüşüyor. Üstelik o asker Genelkurmay Başkanı değil. 

Görüşmede Trump’a iki isim eşlik etti: ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Beyaz Saray Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff. 

Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir’e ise bir isim eşlik etti: Pakistan İstihbarat Servisi (ISI) Başkanı Korgeneral Asım Malik. Malik aynı zamanda Pakistan Ulusal Güvenlik Danışmanı.

İlginç konular

Katılımcılar kadar konuşulan konular da ilginç. 

Pakistan Silahlı Kuvvetleri Halkla İlişkiler Servisi’nin yaptığı açıklamaya göre Trump ile Münir şu konuları ele almış: “İran-İsrail çatışması, Pakistan-Hindistan gerilimi, Pakistan-ABD ilişkileri, terörle mücadelede işbirliği.”

Tamam, bir devlet başkanının, bir başka ülkenin kara kuvvetleri komutanıyla görüşüyor olması tek başına yeterince ilginç ama yine de bu işaret edilen konular elbette şu süreçte konuşulması “normal” konular, denilebilir. Ancak ya şunlar? 

Pakistan Silahlı Kuvvetleri Halkla İlişkiler Servisi’nin açıklamasında Trump ile Münir’in şu konuları da ele aldığı belirtiliyor: “Ticaret, ekonomik kalkınma, maden ve mineraller, yapay zeka, enerji, kripto para birimleri ve yeni teknolojiler” (AA, 19.6.2025)

Bir devlet başkanı, bir başka ülkenin kara kuvvetleri komutanı ile neden ekonomi konuşur, neden ticaret konuşur, neden maden konuşur, hatta neden kripto para konuşur? Bunda bir tuhaflık yok mu? 

Ziya ül-Hak’ın darbesi

Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir’in ABD ziyareti ve Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump’la görüşmesi, bana Ziya ül-Hak’ı anımsattı. “İslamcı general” denilen Pakistan Genelkurmay Başkanı Ziya ül-Hak, 5 Temmuz 1977’de darbe yaparak Zülfikar Ali Butto’yu devirmiş ve Pakistan’ı iki yıl sonra Afganistan’da SSCB’ye karşı ABD’nin özel operasyon üssüne dönüştürmüştü. 

Bu süreçte CIA, Pakistan İstihbarat Servisi ISI ile özel bir işbirliği yürütmüş, Suudi Arabistan’dan Mısır’a, pek çok ülkeden mücahit getirerek onları birlikte Pakistan’da eğitip Afganistan’a sevketmişlerdi.

Uzun dört yıl

Züya ül-Hak’ın bir darbeyle ülkesini ABD stratejisine eklemlemesi, coğrafyamızın çok özel bir kesitinde ve tarihin çok önemli bir anında olmuştu. 

Öyle ki bu kesiti “uzun dört yıl” diye isimlendirebiliriz: Pakistan’da darbe (1977), SSCB’nin Afganistan’ı işgali (1979), İran’da Humeyni’nin Şah’ı yıkması (1979), Türkiye’de darbe (1980), İran-Irak savaşı (1981).

Bu uzun dört yıl, sonucu günümüze kadar uzanan derin değişimler doğurmuştu. 

ABD askerlerle daha kolay çalışıyor

Elbette doğrudan Ziya ül-Hak – Asım Münir benzetmesi yapmıyorum. Zira Pakistan İsrail’e karşı İran’ı destekliyor ve Münir de Beyaz Saray’daki görüşme öncesinde ülkesinin bu tutumunu açıklamasında sergiledi.

Ama yine de ABD Başkanı’nın Beyaz Saray’da Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı ile görüşmesi, üstelik ancak bir devlet başkanıyla görüşülecek türden konuları görüşmüş olması, elbette ilginç ve dikkat çekicidir. Dahası dikkatle izlenmelidir.

Çünkü ABD açısından Pakistan’ın pozisyonu kritik önemde. Pakistan’ın Çin, İran ve Hindistan ilişkileri, hatta Azerbaycan ve Türkiye ilişkileri ABD açısından çok boyutlu önemde. 

Unutulmamalı: Pakistan Başbakanı İmran Han “kendisine Amerikancı bir darbe yapıldığını” savunmuştu ama yerine gelen Şahbaz Şerif de Çin’le iyi ilişkileri sürdürdü, sürdürüyor. Görünen o ki hangi parti seçimle gelirse gelsin, Çin’le işbirliğini sürdürecek. 

ABD, işte böyle zamanlarda özellikle askerlerle çalışmak ister!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Haziran 2025

, , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin yeni harita niyeti

Mesele ne rejim meselesidir ne de nükleer meselesidir. Mesele harita meselesidir, mesele İngiltere ve Fransa yerine, yüzyıl sonra bölgenin haritasını ABD’nin çizmek istemesi meselesidir.

Beyaz Saray’daki anlaşma

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Beyaz Saray’daki koltuğuna 10 gün önce oturan Donald Trump’la görüşmek üzere Washington’a gitmeye hazırlanıyordu. Uçağa binmeden önce havalimanında şöyle dedi: “Hamas ve Hizbullah’a düzenlediğimiz saldırılarla Ortadoğu’nun haritasını yeniden çiziyoruz. Ancak Başkan Trump ile yakın çalışarak, haritayı daha da iyi bir şekilde yeniden çizebileceğimize inanıyorum” (AA, 2.2.2025).

ABD Başkanı Trump, Netanyahu ile Beyaz Saray’da görüşmesinden bir gün önce Oval Ofis’te gazetecilerin gündeme ilişkin sorularını yanıtlıyordu. Batı Şeria’nın İsrail tarafından ilhak edilip edilmeyeceğine dair bir soruya şu yanıtı veriyordu: “İsrail toprak bakımından kesinlikle küçük bir ülke. Bakın masam Ortadoğu olsun, bu elimdeki harika kalem de, hatta kalemin üst kısmı da İsrail” (AA, 3.2.2025).

Barrack’ın misyonu

Trump, dedesi Lübnan göçmeni olan işadamı arkadaşı Tom Barrack’ı Ankara’ya ABD Büyükelçisi olarak gönderdi ve onu aynı zamanda ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi yaptı. Barrack Suriye’de cumhurbaşkanı Şara ve SDG Komutanı Mazlum Abdi’yle görüştü. Ve kamuoyuna sürekli “Yüzyıl önceki anlaşmalar ve haritalar” yanlıştı mesajı verdi, “Kürtlere haklarının verilmediğini” savundu, Lozan’ı hedef aldı. 

Özetle ABD Büyükelçisi Tom Barrack, bu söyledikleriyle aslında Ortadoğu’da Kürtler ve Yahudiler lehine yeni harita çizilmesini fiilen savunmuş oldu. Öyle ki Barrack “İsrail’in Suriye’de 400 kilometrekarelik tampon bölge kontrolü ele geçirdiğini” söyleyerek “harita çizmeye başladıklarını” bile söylemiş oldu.

İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu

İşte İsrail’in İran’a saldırısı bunun içindir, Ortadoğu’da yeni harita çizmek içindir.

ABD, 90’lar ve 2000’lerde Irak’a karşı, 2010’lar ve 2020’lerin ilk yarısında Suriye’ye karşı ”yeni harita çizme” saldırıları yaptı. Şimdi de İran’a karşı “yeni harita çizme” saldırısı başlattı.

Çünkü Washington “İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu” inşa etmek istiyor: İsrail’in genişlediği, Ortadoğu’da enerji ve ticaret yolu merkezi olduğu, Arapların İsrail’i tanıdığı ve gücünü kabul ettiği, Kürtlerin İsrail’e müttefik yapıldığı bir Ortadoğu… 

Peki bu hayata geçer mi? 

ABD’de İran yarılması

İran, büyük Atlantik propagandasına rağmen, Irak ya da Suriye olmadığını sahada gösteriyor. Öte yandan dünya ve küresel güç mücadelesinin yönü değişiyor. 

Ve ABD’de bu konuda “iç cephe bütünlüğü” yok: ABD halkının çoğunluğu Ortadoğu’da yeni bir macera istemiyor. ABD Kongresi Trump yönetiminin İran’a karşı savaşa dahil olmaması için yasaklayıcı bir tasarı çıkarıyor. ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, Trump’ı yalanlayarak “İran’ın nükleer silah üretmediğini” açıklıyor. İran konusunun Trump’a seçim kazandıran MAGA cephesini böldüğü belirtiliyor… 

Türkiye ne yapmalı?

35 yılda Irak, Suriye ve İran… 

İran engeli aşılırsa bu sıranın nasıl takip edeceği ortada. Ankara’nın Irak ve Suriye hatalarını İran’da tekrarlaması, kendi felaketimiz olacaktır.

Türkiye bu gerçeği görerek stratejik pozisyon almalıdır. Tarafsızlık masalı, ABD ve İsrail’e taraf olmaktır fiilen; Türkiye yarını düşünerek bugün komşusu İran’dan taraf olmalıdır. Taraf olarak, İsrail’e dolaylı istihbarat sağlayan Kürecik Radarı ile İncirlik Üssü’ne el konulması bile yeterli olacaktır. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Haziran 2025

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Netanyahu ve Trump’ın attığı zarlar

ABD ve İsrail, İran’ın nükleer programını durdurmayı, Tahran yönetiminin ileride nükleer silah elde etmesini engellemekten çok, İran’ı rejim değişikliğine götürecek bir dış basınç olarak görüyorlar.

Washington ve Tel Aviv’in bu amaçla işbölümü yaptığı anlaşılıyor. ABD müzakere yoluyla, İsrail askeri yolla İran’ın nükleer programını durdurmaya çalışıyor. Üstelik Netanyahu yönetimi, İsrail halkının bir bölümünün de karşı olduğu bu saldırıya meşruiyet sağlayabilmek için, İran’ın elindeki zenginleştirilmiş uranyumla bir kaç gün içinde, bir düzine nükleer silah yapabileceğini iddia ediyor!

Oysa gerçek şu: İsrail’in nükleer silahları var ama İran’ın yok. İsrail’in nükleer silahları olduğunu nükleer fizikçi Dr. Vanunu’nun MOSSAD operasyonuna mal olan açıklamalarından ve hatta bazı ABD belgelerinden biliyoruz. İran’ın nükleer silahı olmadığını da yine ABD belgelerinden biliyoruz.

Trump‘ın sözlerinin anlamsızlığı

ABD, Obama döneminde İran’la nükleer anlaşma yapmış ama daha sonra Beyaz Saray’a yerleşen Trump, İsrail’in de isteğiyle o anlaşmadan çekilmişti. Aynı Trump, başkanlığının ikinci yılında, çekildiği anlaşmayı yeniden yapmak için İran’la masaya oturmuş durumda ve altıncı oturum bu pazar günü Umman’da yapılacaktı.

Açık ki ABD yönetimi açısından bu müzakereler, İsrail’in saldırısını perdeleme aracıydı. 

Trump’ın 12 Haziran gece saldırısından önce “İsrail saldırabilir” diyerek aslında İran’ı İsrail’e karşı uyardığı iddiası, bir anlam ifade etmiyor. Hatta Trump’ın birbirini tutmayan tüm sözlerinin de anlamı yok; İsrail’den İran’a saldırmamasını sosyal medya mesajıyla isteyen de o, İran yanıt verdiği takdirde İsrail’i koruyacağını söyleyen de o, hatta saldırıdan sonra “İranlı şahinler sert konuşuyordu, hepsi öldü” diyerek İranlı yetkilileri tehdit eden de o, Tahran yönetimine “gelip masaya oturmazsan daha kötüsü olacak” diyen de o… 

ABD’nin asıl rolü

Trump yönetimi ile ABD kurulu düzeni arasındaki çelişmelerden ve hatta Trump ile Trump yönetimi arasındaki çelişkilerden hareketle ABD’nin bu saldırıdaki sorumluluğunu görememek, hatta ABD’nin bu saldırıda hiçbir rolünün olmadığını iddia edebilmek, en hafifinden siyasi saflıktır.

İsrail bu saldırıyı ABD desteğiyle, ABD istihbaratıyla ve ABD olanaklarıyla yaptı: 200 İsrail uçağının aynı anda İsrail’den hareket etmesi pek olası değil, belli ki bazıları önceden bölgedeki ABD üslerinde konuşlandı. Daha da önemlisi, ABD sayesinde bölge ülkelerinin hava sahasını kullanabildi.

Trump’ın İran yönetimine karşı “ABD dünyanın en güçlü ve en öldürücü silahlarını yapar. İsrail’in elinde bu silahlardan çok var, daha fazlası da yolda” demesi, zaten tek başına her şeyi açıklıyor.

Avrupalıların iki yüzlülüğü

Ya Avrupa’ya ne demeli? İkiyüzlülükte sınır tanımıyorlar: İsrail’i kurban ilan ediyorlar, kendisini savunma hakkı olduğunu söylüyorlar. Bu “çok demokrat” Avrupalılar, İran’ın İsrail’e yanıt hakkına karşı da “itidal çağrısı” yapıyorlar! 

İsrail’i “kurban” gibi göstermeye çalışmak da nihayetinde bir insanlık suçudur. Çünkü kurban dedikleri İsrail, Filistinlilere soykırım yapıyor, Lübnan’ı bombalıyor, Yemen’i vuruyor, Suriye’yi işgal ediyor ve İran’a saldırıyor. 

Ama çok liberal Avrupalılara göre İran saldırgan, İsrail savunmada! 

Bölge ülkeleri ne yapmamalı?

Netanyahu hükümeti de Trump yönetimi de kendi ülkelerinde, ülkenin yarısıyla kavgalı durumdalar. Trump yönetimi, her ne kadar İsrail’in ABD’den ayrı İsrailcilik yapmasını istemiyorsa da, İran karşıtlığında çıkarları örtüşüyor.

Gazze’de Hamas’ın zayıflamasını, Lübnan’da Hizbullah’ın gerilemesini ve Suriye’de Esad yönetiminin yıkılmasını, tarihi bir fırsat olarak görüyorlar. Ve bu fırsatı, öncelikle İran’da bir rejim değişikliği zemini oluşturmakta kullanmaya çalışıyorlar. Rejimi değişen bir İran’ın da üçe bölünebileceğini hesaplıyorlar. 

Bölge ülkeleri tarihi bir tutum alma kararıyla karşı karşıyadır. ABD ve İsrail’in hesaplarına aldanarak, dahası bu hesaplardan kendilerine pay düşeceğini varsayarak, bir yandan itidal çağrısı yapıp bir yandan da ABD-İsrail’in İran’ı vurmasından memnun olup kazanç bekleyenler, yarın kendi rejim ve sınırları konusunda bedel ödemek zorunda kalabileceklerini mutlaka göz önünde bulundurmalıdırlar!

Bir zarı Netanyahu, diğer zarı Trump attı ama yere kaç kaç düşecekleri belli değil çünkü… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Haziran 2025

, , , , ,

Yorum bırakın

Trump-Musk çatışmasının analizi

ABD Başkanı Donald Trump ile onun en önemli destekçisi Elon Musk arasındaki çatışmayı izliyorsunuzdur. Taraflar gittikçe birbirine daha ağır şekilde saldırıyor. 

Musk, Trump’ın azlini ve yerine ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in getirilmesini savunan bir sosyal medya mesajını onayladı. Dahası, azil gerekçesini de ortaya koydu: “Trump Epstein dosyalarının içinde.” Epstein’ın seks ticareti merkezli suç dosyalarının bazıları işte bu nedenle mühürlüydü!

Musk ayrıca sosyal medyasında yeni bir parti anketi yaparak, Cumhuriyetçi Parti’ye 2026 uyarısı da yaptı. 

Trump ise “aklını kaçırmış” dediği Musk’ı, şirketleriyle yapılmış milyarlarca dolarlık federal sözleşmeleri çekmekle tehdit etti. Hatta Trumpçılar açıkça Güney Afrika doğumlu Musk’a “ülkeden kovulması ve şirketine el konulması” sopasını gösterdiler. 

Peki Trump ile Musk arasındaki bu çatışma, pek çok yorumcunun dile getirdiği gibi iki zenginin ego savaşı mı? Ben bu çatışmanın, sınıfsal bir çelişme olduğunu, dolayısıyla ideolojik boyutu bulunduğunu, dahası Bush’un son döneminde başlayan ve 2008 kriziyle tetiklenen “Amerikan iç savaşının” devamı olduğunu düşünüyorum. 

Musk’ın iki partiyle dansı

Öncelikle belirtelim: Trump-Musk ilişkisi tamamen sınıfsal, çıkarsal ve pragmatiktir. Musk 2016’da Hillary Clinton’a oy vermişti. Ama çıkarları birleşti ve Musk, oy vermediği halde 2016’da seçimi kazanan Trump’ın ekonomi danışma kurulunda yer aldı. Ama Trump Paris İklim Anlaşması‘ndan çekilince 2017’de istifa etti. 2020 seçiminde de Joe Biden’a oy verdi. Yani Cumhuriyetçi olmaktan çok Demokrattı. 

Çıkarları 2024’te yine Trump’la birleşti. Musk’ın başını çektiği tekno-dijital neoliberaller, Trump’ı destekledi. Musk, Trump’ın seçim kampanyasının üçte ikisini cebinden verdi, seçildiğinde neredeyse ondan çok sevindi. Ama bir yıl olmadan yine çıkarları çelişti.

Ekonomik çıkar çatışması

Trump ile Musk arasındaki kopuşu sağlayan olay, Trump yönetiminin vergi indirimi yasasıydı. Musk “yasa tasarısının kendisine bir kez bile gösterilmediğinden” yakındı. Bu yasayla “bütçe açığının 2.5 trilyon dolara çıkacağını” ileri sürdü. 28 Mayıs’ta katıldığı bir TV programında, yasa tasarısının başında bulunduğu Devlet Verimlilik Dairesi (DOGE) çabalarını baltalayacağını savundu. Ve 31 Mayıs’ta görevi bıraktı.

Ama bu vergi indirimi yasası, nedenden çok sonuçtu. Trump şu sözleriyle nedene kısmen işaret ediyordu: “Elon yıpranıyordu, ondan gitmesini istedim, herkesi kimsenin istemediği elektrikli arabaları almaya zorlayan yetkiyi elinden aldım. Bunu yapacağımı aylardır biliyordu. Bu yüzden de çıldırdı.”

Yani mesele esas olarak hangi kesimin ekonomik çıkarının kollanacağıydı. 

Musk’ın başını çektiği sınıfın ihtiyacı

Trump, “Elon yıpranıyordu” diyor ama Musk’ın DOGE uygulamaları ile aslında kendisi yıpranıyordu. Musk’ın başında olduğu DOGE, mali sermaye (finans kapital) sınıfının içinde yeni saldırgan kesimi oluşturan dijital/tekno-neoliberallerin ihtiyacına göre devleti yeniden biçimlendirmenin aracıydı. 

6 Şubat’ta bu köşede şöyle demiştik: “Son 20 yılda adım adım semirerek ABD’nin en büyük sermaye grubu haline gelen ve bugün Trump’ın arkasına dizilen bu kesim, Amerikan devlet aygıtını kendi çıkarlarına göre yeniden biçimlendirmeye çalışıyor. Trump-Musk sağcılığı üzerinde şekillenen bu girişim ise kaçınılmaz olarak ABD içindeki güç mücadelesini sertleştirecektir.”

Bugün artık oradayız: Sertleşme, Trump’ın Musk’ı taşıyamayacağı yere geldi.

Trump’a darbe olasılığı

Kasım 2026’da ABD’de kritik bir seçim var: Senatonun üçte biri ve Temsilciler Meclisinin tamamı değişecek. 

Trump, Musk’ın başını çektiği mali sermaye sınıfının saldırgan dijital/tekno-neoliberalleri ile seçimde desteğini aldığı orta sınıf arasında sıkışmış durumda. 2024’ü kazanmasında Musk’ın etkisi vardı ama Cumhuriyetçilerin Musk’ın yönetime maliyeti artan uygulamaları ile 2026’yı kazanması riskli.

Dolayısıyla Trump, dijital/tekno-neoliberaller ile orta sınıfın oyunu isteyen Cumhuriyetçiler arasında bir seçim yaptı. Mesele şu ki bu kaçınılmaz seçim, Trump’ın azli ve JD Vance’in başkanlığı riskini de içeriyor. Bu ”iç darbe” olasılığı, Trump’ı “kurulu düzencilerle” belli konularda uzlaşmaya zorlayabilir önümüzdeki süreçte.

Son tahlilde birbirlerini yemeleri iyidir, Küresel Güney’in yararınadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Haziran 2025

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin hakimiyet dönemi bitti

ABD Başkanı Donald Trump, West Point Askeri Akademisi’nde önemli bir konuşma yaptı. Trump, “ABD’nin başka ülkelere silah gücüyle ‘demokrasi yerleştirme‘ politikasına son verdiğini” açıkladı: “Askerlerimiz kendi ülkemizle hiçbir bağlantısı olmayan ülkelere gönderildi. Orada devlet inşası ile uğraşmak zorunda bırakıldılar. Ama şimdi bunların hepsi geride kaldı, artık o tür hataları tekrarlamayacağız.”

Trump, ABD ordusunun bu şekilde birkaç yanlış savaşa itildiğini, bunun da hem ABD’ye büyük maddi kayıpları getirdiğini, hem de çok sayıda insan hayatına mal olduğunu belirtti. 

Trump, ABD ordusunun görevinin silah zoruyla devlet kurmak olmadığını, ülkenin güvenliğini sağlamak olduğunu belirtti. ABD Başkanı Trump, bu kararıyla ABD ordusunun uluslararası arenada yeniden saygı ve prestij kazanacağını kaydetti.

Vance’in dile getirdiği gerçek

Peki Trump bu kararı gerçekten de o politikayı yanlış bulduğu için mi, başka ülkelere demokrasi götürmeyi ahlaki saymadığı için mi aldı? Yoksa ABD’nin bu tür operasyonlara artık gücünün yetmediğini gördüğü için mi aldı?

Yardımcısının aynı gün yaptığı bir başka konuşma, aslında bu soruya yanıt veriyor. 

ABD Başkan Yardımcısı James David Vance, “ABD’nin tartışmasız hakimiyet döneminin bittiğini” açıkladı. ABD Deniz Harp Okulunun mezuniyet töreninde konuşan Vance, “Bu nedenle artık ucu açık çatışmalara girmeyeceklerini” söyledi. 

ABD Başkan Yardımcısı Vance, “çatışmalardan artık bir bedel ödemeden çıkmayı varsayamacaklarını”, bu nedenle “savunma alanında teknolojik atılım yapmak zorunda olduklarını” belirtti.

Amerikan hegemonyasının sonu

Vance’in sözleri, uzunca bir süredir anlatmaya çalıştığım, 2018’de de Amerikan Hegemonyasının Sonu ismiyle bir kitapla işaret ettiğim yakın gelecek, işte geldi… 

ABD artık dünyanın “efendisi” değil. Öyle Irak’taki gibi dünyaya “ya bendensiniz, ya düşmanımsınız” diyebilme lüksü yok. Tersine ABD küresel liderliğinin erozyona uğradığı gerçeğini kabul ederek, ona göre yeniden konumlanıyor. Trump’ın Atlantik dünyasında şaşkınlık uyandıran bazı politikalarının esas nedeni de bu. 

ABD hegemonyasının zayıflaması, çok kutuplu dünya inşasını kolaylaştırıyor; çok kutuplu dünya inşası da ABD hegemonyasının zayıflamasını hızlandırıyor. 

Ve ABD hegemonyasının zayıflaması, Atlantik dışı dünya ülkelerine yarıyor. Bu gerçeği gören ülkeler, işte bu yeni duruma göre pozisyon alıyorlar. 

Devrimci cumhuriyet

Türkiye de bu gerçeğe göre konumlanmalıdır. Türkiye’nin çok taraflı politika izleme şansı bugün düne göre daha fazladır, yarın bugüne göre çok daha fazla olacaktır. 

Bu durum, Türk siyasetine de yansıyacak: Yarın BOP eşbaşkanlarının, Atlantikçilerin, NATO’cuların, Amerikancıların, katıksız Batıcıların, neoliberalizme bağlananların değil; bağımsızlıkçıların, antiemperyalistlerin, kamucularındır… 

Tansu Çiller’in ifadesiyle “son sosyalist devleti yıktık” diyerep kutladıkları, Abdullah Gül’ün ifadesiyle “devletin içindeki Sovyetler Birliği çöküyor” dedikleri, kısacası Menderes’ten Demirel-Özal’a, Çiller’den Erdoğan’a, elbirliğiyle Atlantik’te batırdıkları cumhuriyetimizi yarın “devrimci bir cumhuriyet” olarak yeniden kurmanın arifesindeyiz aslında bugünlerde… 

Cumhuriyetçiler, işte bu bilinçle dün “Cumhuriyetçiler Kurultayı”nı yaptılar Ankara’da. Şimdi sıra bunu bir kuvvete dönüştürmekte… 

Adım adım… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Mayıs 2025

, , , , ,

1 Yorum

Dün Colani’yi ekenler, bugün biçiyor

Suriye’de bugün çeşitli aktörlerin güç mücadelesine dönüşen iki temel mesele var:

1) Suriye’nin İsrail’le anlaşması konusu.

2) Suriye’nin kuzeydoğusundaki PYD bölgesinin geleceği konusu.

ABD’nin Suriye’ye yaptırımları kaldırıp kaldırmayacağından Ankara’nın PKK ile yürüttüğü “silah bırakma” sürecine kadar pek çok mesele, bu iki konunun geleceğini belirleyecek nitelikte.

Azerbaycan’daki İsrail-Suriye görüşmesi

ABD için iki konu da kritik önemde ve ikisi de birbirini etkileyecek nitelikte. Washington yönetimi o nedenle, HTŞ lideri ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet el Şara’yı yaptırım kartı ile sıkıştırıyor bir süredir.

Sunduğu şartlara bakılırsa, Beyaz Saray’ın yeni önceliği, Suriye’nin İsrail’le normalleşmesi. ABD Başkanı Donald Trump bu amaçla Suudi Arabistan ziyareti sırasında Şara ile görüştü ve Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Selman ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da katıldığı dörtlü zirvede masaya şartlarını koydu. ABD’nin beş şartından biri yaptırımların kaldırılması karşılığında Suriye’nin Abraham Anlaşmasını imzalayarak İsrail’i tanıması. Hatta Trump görüşmenin ardından “Kendisine (Şara’ya) anlaşmaya katılmasını önerdim, o da kabul etti” dedi.

Nitekim Trump’ın “Suriye’ye yaptırımları kaldırdık” açıklamasını, Azerbaycan’da yapıldığı belirtilen “İsrail-Suriye görüşmesi” haberi izledi. Şara da “arabulucular aracılığıyla” İsrail ile görüştüklerini kabul etti zaten. İsrail medyasına göre ise İsrail Ordusu Harekat Dairesi Başkanı Tümg. Oded Basyuk’un Suriye yönetiminden temsilcilerle Azerbaycan’da yaptığı görüşmede, Türk yetkililerde de yer aldı!

ABD ve Türkiye’nin Colani’yle ilişkisi

Şara‘nın, yani HTŞ terör örgütü lideri Colani’nin, dünyayı şaşırtacak şekilde kendisini 8 Aralık 2024’te Şam’da cumhurbaşkanı olarak bulmasının, bugün yürüyen politikaların ön hazırlığı olduğu gün geçtikçe daha iyi anlaşılıyor.

Belli ki hem Ankara hem de Washington, terör örgütü lideri olarak başına ödül koydukları zamanlarda bile Colani’ye bugünler için yatırım yapmışlar. Kimin daha çok yatırım yaptığı ve kimin Colani üzerinde daha çok etkisi, gücü, kozu olduğu kritik mesele elbette. 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Colani’yle 8 Aralık’tan önce de temaslarının olduğunu belirtmiş, hatta bir Fransız kanalına yaptığı açıklamada “HTŞ yıllardır bizimle işbirliği içinde oldu” demişti. Benzer şekilde ABD’nin eski Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey de ”görevi devraldığından beri Colani’yle dolaylı ilişki yürüttüklerini, onu Esad yönetiminden koruduklarını” açıkladı.

ABD-İsrail-Türkiye üçgenindeki gelişmeler

Bu ilişki ağı hem terör örgütü HTŞ’nin 8 Aralık’ta Esad’ı devirerek nasıl cumhurbaşkanı olduğunu, hem de Esad’ın yıllardır direndiği Atlantik taleplerinin nasıl sıra sıra yerine getirildiğini açıklıyor.

O süreçte de söyledik: Türkiye, HTŞ’nin Esad’ı devirmesinde İsrail’le dolaylı ortaklık yapmış oldu. Zira İsrail ordusu, HTŞ’nin Şam’a ilerlemesini kolaylaştırmak için yolu üstündeki Suriye ordusu mevzilerini hava saldırılarıyla temizledi sürekli. Nitekim bunu sonradan İsrail Başbakanı Netanyahu da açıkladı.

Böylece ABD, İsrail, Türkiye üçgeninde, başta belirttiğimiz iki temel konu düzleminde önemli gelişmeler başlamış oldu:

1) Suriye İsrail’le Azerbaycan’da görüşmelere başladı. Görüşmelerde Türkiye de yer alıyor. ABD İsrail’le Abraham Anlaşması imzalaması karşılığında Suriye’ye yaptırımları kaldırıyor.

2) Şam yönetimi PYD/YPG/SDG ile anlaştı. Ankara’yla yeniden Açılım başlatan PKK, bu isimle mücadeleyi bırakıp, silahlarıyla Irak’tan Suriye’ye geçiyor. Bugüne kadar PYD’yi PKK’nin Suriye kolu sayan Ankara, bu tutumundan geri adım atıyor; örneğin Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler PYD/YPG yerine, artık SDG ismini telaffuz ediyor.

Sorun şu ki aslında olanlar, ABD ve İsrail’e daha çok yarıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Mayıs 2025

, , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Amerikan zorbalığına karşı Çin-Rusya ortaklığı

Küresel güç mücadelesinin çok boyutlu ilerlediği süreçte, Moskova’da kritik önemde bir zirve vardı: Çin-Rusya liderleri zirvesi.

Avrupa’nın Hitler zorbalığından ve Nazilerden kurtuluş günü töreni için Moskova’ya giden Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile birlikte ABD başta tüm dünyayı ilgilendiren çok önemli mesajlar verdi. 

Önce mesajları tek tek inceleyelim, ardından da bu mesajlardan hareketle küresel güç mücadelesindeki son durumu ele alalım:

Tarihteki en yüksek seviye

Putin’in kapsamlı işbirliği ve ortaklık mesajı:  “Rusya-Çin ilişkileri, tarihteki en yüksek seviyeye ulaştı.”

Putin’in ABD’nin küresel ticaret savaşına karşı ortaklık mesajı: “Rusya ve Çin, üçüncü ülkelerin etkisine karşı koruma altına alınmış, sürdürülebilir bir karşılıklı ticaret sistemi kurdu.”

Putin’in ABD’nin dolar silahına karşı dolarsızlaşma hamlesi mesajı: “Rusya ve Çin arasındaki neredeyse tüm ticareti operasyonlar ruble ve yuan cinsinden gerçekleşiyor.”

Sakin ve kendinden emin ortaklık

Xi’nin Amerikan zorbalığına karşı ortaklık mesajı: “Çin ve Rusya, tek taraflılık, güç politikası ve zorbalığa karşı özel sorumluluk üstlenecek.”

Xi’nin ortaklığın niteliği mesajı: “Çin ve Rusya arasında bağ, ‘daha sakin, kendinden emin, istikrarlı ve dirençli hale’ geldi.”

Xi’nin çok kutupluluk ve ekonomik küreselleşmenin niteliği mesajı: “Eşit ve düzenli çok kutuplu dünya, yararlı ve kapsayıcı bir ekonomik küreselleşme için Çin ve Rusya el ele çalışacak.”

Trump’ın Altın Kubbe’sine ortak tepki

Xi ve Putin, imzaladıkları ortak bildiriyle, ABD’nin “Altın Kubbe” füze savunma sistemi projesine sert tepki gösterdiler. İki lider, Trump’ın bu projesinin “istikrarı derinlemesine bozacak bir niteliğe sahip olduğunu” belirterek, “ABD’nin bu projeyle uzaya silah konuşlandırmayı öngördüğü” uyarısı yaptı. 

Altın Kubbe, ABD Başkanı Donald Trump’ın göreve başlar başlamaz ilan ettiği ve 27 milyar dolar bütçe ayırdığı bir proje. Trump bunu bir ihtiyaç diye savunabilmek için “Çin’in hipersonik füzelerine karşı savunma sistemi” diye tanıttı. 

Nükleer risk uyarısı

Xi ve Putin, imzaladıkları ortak bildiride hem “nükleer riske” işaret ettiler hem de ABD ve müttefikleri ile askeri ittifakları olan NATO konusunda uyarılar yaptılar:

”Nükleer beşli içindeki bazı ülkeler, Soğuk Savaş zihniyetinin terk edilmesine bağlı kalmıyor.”

”Askeri ittifaklar, güce dayalı baskı uygulamak için nükleer devletlerin sınırlarına kadar genişliyor. Bu genişlemeyle beraber gelişmiş saldırı silahları sistemlerinin konuşlandırılmasına yönelik adımlar da atılıyor.”

ABD’nin durduramayacağı süreç

Mesajlar böyle, gelelim bu mesajlardan hareketle küresel güç mücadelesindeki son duruma…

ABD’nin hegemonyasının zayıfladığı ve küresel liderliğinin erozyona uğradığı şartlarda çok kutuplu/merkezli bir dünya adım adım inşa oluyor. ABD ve Çin, “belirleyen” iki merkezi, AB, Rusya ve Hindistan ise “etkileyen” üç merkezi oluşturuyor. 

Trump, her ne kadar Ukrayna’da “tavizli barış” üzerinden Rusya’yı Çin’den koparmayı amaçladıysa da bunu başaramayacağını sanırım görmeye başladı. ABD Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarından gelen kimi işaretler, ABD’nin Rusya’yı AB ve İngiltere’nin dengeleyiciliğine bırakarak, doğrudan Çin’e yönelmek istediğine işaret ediyor. Amerikan devlet aygıtı, Asya Pasifik’te Hindistan’dan Japonya’ya uzanan bir zincirle Çin’i çevreleme stratejisini derinleştirmenin peşinde…

Sonuç mu? Washington’un hiçbir hamlesi, çok merkezli dünyanın inşasını durduramayacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Mayıs 2025

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Sullivan’ın belgesi, Trump’ın tarifesi

ABD Başkanı Donald Trump’ın esas olarak Çin’e açtığı ticaret savaşının sürdürülemezliği ortada. Nitekim Trump önce müttefiklerine uyguladığı tarifeyi (gümrük vergisini) erteledi ve müzakereye başladı, şimdi de Çin’e koyduğu gümrük vergisini düşüreceği mesajı verdi.

Trump, Çin’e uygulanan yüzde 145 vergi için “Evet çok yükseldi, o kadar yüksek olmayacak, önemli ölçüde düşecek ancak sıfır da olmayacak” dedi. Ayrıca ABD Hazine Bakanı Scott Bessent de, Çin ile ticaret savaşının “sürdürülemez” olduğunu belirtti.

Bu, Trump‘ın şantajına karşı Çin’in misilleme yaparak, her artışa artışla yanıt verip tırmandırma taktiği uygulayarak kazandığı bir başarıdır öncelikle.

ABD’nin açmazları

Trump, 21. yüzyılın “öngörülemez ve güvenilemez” türünde liderlerin başında geliyor. Yarın tam tersini söyleyebilir ve tam tersi istikamette bir hamle yapabilir. 

Kuşkusuz bu Trump’ın kişisel özelliklerinden kaynaklandığı gibi ABD’nin sıkışmışlığından, oyun kuramamasından, açmazlarından da kaynaklanmaktadır. 

Çünkü ABD ticaret savaşını iyi durumda olduğu için değil, gerilediği için açtı. Açmaz şu ki bunun ABD’nin gerilemesini önlemesi mümkün değil. Trump’ın ilk başkanlığı dönemindeki ticaret savaşı ABD’nin hegemonyasının azalmasını durduramamıştı, ikinci başkanlığı dönemindeki ticaret savaşı da durduramayacak.

Neden mi? Çünkü ABD’nin gerilemesi ekonomik, siyasi ve askeri boyutları olan tarihsel bir olaydır. ABD’nin liberal kapitalizmi gerilemekte, Çin’e özgü sosyalizm yükselmektedir, Batı inmekte Doğu/Güney çıkmaktadır. 

Sistemin çökme endişesi

Trump ve Trumpizm tam da bu nedenle var. Trump, ABD siyasetinde bir sapma değil, emperyalist hegemonyanın gerilemesine karşı sistemin şu aşamada başvurduğu bir tedavi seçeneğidir. Trumpizm, palazlanan yeni tekno-dijital ekonomi sermayesinin atılımcılığının adıdır. 

Sistem neden tedavi seçeneği deniyor? Çünkü ABD’nin kurduğu ve merkezinde olduğu sistem çökme emaresi gösteriyor. Anımsayın: Dünyanın en zengin 205 milyarderi iki yıl önce Dünya Ekonomik Forumu Davos’ta çağrı yaparak “bizi vergilendirin” demişti. Çünkü “en zenginler”, kazandıklarının bir bölümünden vazgeçmedikleri takdirde, sistemin başlarına yıkılacağının endişesini yaşıyorlar. 

ABD’nin egemen sınıfı ve devlet aygıtı işte bu riske karşı çare arıyor. Eski Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın iki yıl önce Brooking Esntitüsünde yaptığı “Amerikan Ekonomik Liderliğinin Yenilenmesi” başlıklı konuşması, o çare arayışlarındandı. Beyaz Saray’ın resmi internet sitesinde yayınlanması da konuşmayı yarı-resmi belge niteliği haline getiriyor zaten.

Neoliberalizm yenildi

Trump’ın neden ticaret savaşı yürüttüğünü anlamak için Sullian’ın belgesine bakmalıyız:

“Kamu yatırımı vizyonu soldu; vergi indirimi, kuralsızlaştırma, özelleştirme ve ticaretin serbestleştirilmesi kendi başına bir amaç haline geldi. Piyasaların sermayeyi her zaman verimli ve etkin bölüştürmediği görüldü. ABD sanayisi darbe aldı. Ekonomik entegrasyonun, açık bir küresel düzen oluşturamadığı görüldü. Her türlü büyümenin iyi olmadığı ortaya çıktı. Eşitsizlik, demokrasiye zarar verdi. Büyümenin kazançları emekçilere ulaşmadı. Zenginler daha da zenginleşirken ABD orta sınıfı zayıfladı. Amerikan düzeni, son birkaç on yılda çatlamaya başladı, yeni bir düzen inşa etmek gerekiyor.”

“Çin, sanayiyi, temiz enerjiyi, dijital altyapıyı ve gelişmiş teknolojileri sübvanse ederken ABD üretimi kaybetmekle kalmadı, kritik teknolojilerdeki rekabet gücü de aşındı. Yerli kapasiteyi geliştirmek ABD için çıkış noktası ama sınırlarını aşıyor. O nedenle ABD ortaklarla birlikte çalışmalı. Sistem açısından 90’ların ana uluslararası ekonomik projesi gümrük tarifelerini düşürmekti. Ancak ABD’nin gümrük tarifeleri diğer ülkelere göre düşük kaldı. Politikayı tarife indirimine dayalı olarak tanımlamak ve ölçmek doğru değil. ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai’ın dediği gibi, ‘Piyasanın serbestleştirilmesine yemin etmedik.’ ABD, temel teknolojiyi küçük bir avlu ve yüksek bir çitle koruyor. Ya birlikte (hem içeride orta sınıflar hem de ABD’nin müttefiki devletler) yükselinecek ya da birlikte düşülecek.”

Bu saptamalar, esas olarak neoliberalizmin yenilgisinin saptamasıydı aslında…

İşte Trump’ın gümrük duvarlarını yükseltme hamlesinin gerisinde, Sullivan’ın da saptadığı bu “neoliberalizmin yenilgisi” ve “Amerikan gerilemesi” gerçeği var.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Nisan 2025

, , , , , ,

Yorum bırakın

Yeni dünya

İnönü’nün ABD Başkanı Johnson’un mektubuna tarihi yanıtıydı: “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de o dünyadaki yerini alır.”

Ne yazık ki alamadı, Türkiye “Amerikan dünyasındaki” yerini sürdürdü. Ancak yine de “eski Türkiye”de bu tür tehditler yanıtsız bırakılmazdı bugünkü gibi. Trump’ın Johnson’dan çok daha ağır mektubu geçiştirildi örneğin “yeni Türkiye”de.

Neden mi böyle bir giriş yaptık?

‘Bildiğiniz Batı artık yok’

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Almanya’nın önde gelen gazetelerinden Die Zeit’ın sorularına verdiği kapsamlı yanıtlarda açıkça belirtti: “Bildiğiniz Batı artık yok, yeni bir dünya düzeni geliyor.”

Kuşkusuz bu saptama dünyanın gidişatına doğudan ve güneyden bakanlar için bir yenilik içermiyor. Ancak Atlantik cephesinin iki merkezinden birinin başında bulunan bir ismin bu gerçeği “kabullenmek” zorunda olması, küresel güç mücadelesinin geleceği açısından önemlidir. 

Kuşkusuz von der Leyen, Avrupa’daki en Atlantikçi isimlerin başında gelmektedir. Nitekim Die Zeit’ın sorularına verdiği yanıtta da kendisini “sıkı bir Transatlantikçi” olarak nitelemektedir.

Ama ABD Başkanı Donald Trump’ın izlediği politikalar, AB’nin Atlantikçi kanadını bile yeni arayışlara mecbur etmektedir. 

Von der Leyen’in asıl hedefi

Peki AB Komisyonu Başkanı von der Leyen, AB’yi gelmekte olan yeni dünya düzeninin neresinde görüyor? 

Von der Leyen açık açık Meksika’dan Endonezya’ya, Tayland’dan Malezya’ya pek çok ülke ismi sıralayarak, “yeni düzeni bu ülkelerle birlikte kurmak” istediğini dile getiriyor. 

Yani Trump’ın yönettiği ABD’den ayrı, Çin ve Rusya’nın liderlik ettiği Küresel Güney’e karşı ve dahası Küresel Güney’i parçalayarak üçüncü bir merkez olmayı tarif ediyor von der Leyen.

Ancak bu, AB’nin diğer kanadının “stratejik özerklik” hedefiyle uyumlu değil aslında. Zira von der Leyen’in tarifinde, ABD’den ayrı değil, Trump’ın yönettiği ABD’den ayrı bir “geçici” merkez olma hedefi var. 

Üstelik von der Leyen, Trump sonrası için iki yönlü hazırlığa da işaret olmuş oluyor: Çin ve Rusya’nın liderlik ettiği Küresel Güney’i bölerek, ABD’yle yeniden “tek merkez” olacağı döneme güçlenmiş girmek. 

AB’nin iki açmazı

AB Komisyonu Başkanının bu yöneliminin iki açmazı var: 

1) Küresel Güney’e karşı konumlanarak ayrı bir yeni bir dünya düzeni inşa etmek olası değil. Tersine Küresel Güney’le birlikte hareket ederek yeni düzenin inşasını hızlandırmak, ara dönemin sancılarını daha hafif atlatabilmek mümkün.

2) Trump dönemini ABD için bir istisnai dönem görerek, ondan sonra işlerin yeniden düzeleceğini varsaymak, doğru olmayabilir. Trumpizm, gelişerek Trump sonrasında da devam edebilir. Öte yandan gerçekte Biden dönemi ABD’si, AB’nin siyasal ve ekonomik olarak en çok zayıfladığı dönemdi.

Özetle, çok kutuplu/merkezli yeni bir dünya inşasında AB’nin çıkarı aslında Çin’le ekonomik işbirliği yapmasından ve Rusya’yı dışlamayan bir güvenlik mimarisi oluşturabilmesinden geçmektedir.

Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi

18 Nisan’da Ankara’da “yeni dünya”yı konuştuk biz de… 

Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi olarak yöneticiliğini benim yaptığım Ankara’daki bu ilk panelimizde, Prof. Dr. Seriye Sezen Türk-Çin İlişkilerini, Prof. Dr. Şükrü Sina Gürel Türk Dış Politikasını, Prof. Dr. Barış Doster Avrasyacılığı, E. Gen. Dr. Haldun Solmaztürk Küresel Güç Mücadelesini ve Prof. Dr. Hasan Ünal Çok Kutupluluğu anlattı.

Vakıf Başkanı Hasan Çapan’ın desteğiyle Türkiye-Çin Dostluk Vakfı’nın salonunda yaptığımız panelde, Çin’in Ankara Büyükelçisi Jiang Xuebin, Türk-Çin İlişkilerinin geliştirilmesi üzerine bir açılış konuşması yaptı. Paneli izleyenler arasında Kamboçya büyükelçisi ile ABD, Rusya ve Singapur diplomatları da vardı.

Ağırlıkla akademisyenlerin ve emekli diplomatların izlediği panelin verimli soru-cevap bölümü, “yeni dünya” tartışmalarının önemine işaret ediyor. Biz de ”ülkemizin yeni dünyadaki yerini alabilmesi” için bu köşede “nasıl bir yeni dünya” tartışmasını derinleştirmeye devam edeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Nisan 2025

, , , , , , , , , , , , ,

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın