Mehmet Ali Güller
This user hasn't shared any biographical information
Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com
2035
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 20/01/2026
10 yıl sonra dünya nasıl olacak? Bugünkü küresel güç mücadelesi 2035’te nasıl bir tablo oluşturacak?
Artık birkaç yılda değil, birkaç haftada büyük değişimlerin yaşandığı düşünülürse, 10 yıl sonraya projeksiyon tutabilmek düne göre daha zor ama daha önemli. Amerikan Hegemonyasının Sonu (Kırmızı Kedi Yayınevi, 2019) isimli kitabımda, ben de bir projeksiyon tutmaya çalışmış ve önümüzdeki süreçte beş merkezli bir dünya oluşacağına işaret etmiştim: ABD, Çin, AB, Rusya, Hindistan.
Evet, ABD hegemonyası zayıflıyor, Çin ABD’yle arasındaki makası daraltıyor ve Hindistan da yavaş yavaş güçleniyor…
Kendi kitabımı tanıtmak için bu girişi yapmadım elbette…
ABD ve Çin’in müttefikleri kimler olacak?
Çin’in önde gelen uluslararası ilişkiler teorisyenlerinden Prof. Yan Xuetong’ın bir kitabından bahsedeceğim. Tsinghua Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Onursal Dekanı Prof. Yan Xuetong’ın geçen ay bir kitabı yayımlandı: Tarihin Dönüm Noktası: Uluslararası Yapı ve Düzen 2025-2025.
South China Morning Post gazetesi bu kitabı tanıtmış, Harici internet portalı da Türk okurlarına aktarmış. Prof. Yan Xuetong’un öngörülerine bakacak olursa…
Prof. Yan’a göre 2035’te ABD ve Çin iki süper güç olacak. Brezilya ve Rusya Çin’e, Hindistan, Japonya ve İngiltere ise ABD’ye yakın olacak. Almanya ve Fransa ise iki süper güç arasında denge kurarak görece tarafsız olacak.
ABD hangi üç alanda Çin’den önde?
Prof. Yan’a göre ABD ve Çin iki süper güç olacak ama bu Çin’in ABD’yi geçeceği anlamına gelmiyor. Zira Prof. Yan’a göre askeri alan, temel bilimsel araştırmalar ve yükseköğretim alanlarında hâlâ boşluklar var ve Çin’in 10 yılda bunu kapatabilmesi olası değil.
Temel bilimsel araştırmalar ve yükseköğretim konuları, elbette makasın hızla daraldığı bir alan ama kuşaklar gerektiren iki konu olduğu için Prof. Yan’ın değerlendirmesine katılıyorum.
Askeri alan ise ABD’nin açık ara ileride olduğu bir alandır ve makasın en geç kapanacağı alandır. Ama bana göre Çin’in buradaki avantajı, ABD’nin saldırı ordusuna karşı kendisinin savunma ordusu inşa ediyor olmasıdır. Savunan saldırana göre daha daha az askeri büyüklüğe ihtiyaç duyar zira…
Trump sonrası Neo-Trump dönemi olur mu?
Prof. Yan Xuetong’un asıl dikkat çeken öngörüsü ise şu: “İkinci Trump döneminin sona ermesinden sonra Çin ile ABD arasındaki stratejik rekabet yoğun kalmaya devam edebilir, ancak iki ülke rekabeti yönetmek için yeni mekanizmalar kurmuş olabilir ve bu da uzun vadeli, istikrarlı ve savaşsız bir rekabet durumu yaratabilir.”
Bu öngörü, Trump’ın normal akışta 2028’de başkanlığı tamamlayacağı esasına dayanıyor. Ama Trump ya yavaş yavaş dillendirdiği gibi bir üçüncü dönem başkanlığı zorlarsa? Batı yarım kürede “işgal” stratejisi belirleyen Trump, savaşı üçüncü dönemi için gerekçelendirebilir mi? Ekibinin bunun için yasal boşluklara çalıştığı ve bir hazırlık içinde olduğu biliniyor…
Diğer yandan Trump dönemi, Trump’la biter mi? DJ Vance ile Trump dönemi süremez mi? Hatta DJ Vance dönemi, bir Neo-Trump dönemi olarak çok daha ilerisi olamaz mı?
Zira Trump-Vance ikilisinin dayandığı bir sınıf var; yeni ve daha aç bir zenginler sınıfı, dijital-teknoloji zenginleri…
Öngörü çalışmasının önemi
10 yıl sonraya projeksiyon tutmak, olacakları yazmak, olanı yorumlamaktan daha riskli bir konu elbette. Ama asıl önemlisi de bu bence…
ABD’nin oldukça başarılı olduğu bir alandır bu projeksiyon tutma işi. Pek çok ABD’li teorisyen, stratejist 10, 25 hatta 50 yıl sonrasına projeksiyonlar tutarak kitaplar yazar.
Çünkü önünüzdeki karanlığa ışık tutarak, daha güvenli yürürsünüz.
Prof. Yan Xuetong’ın Tarihin Dönüm Noktası: Uluslararası Yapı ve Düzen 2025-2025 isimli kitabını bu nedenle çok değerli buluyorum. Bugünlük kitabı South China Morning Post gazetesinin tanıttığı kadarı üzerinden değerlendirebildim ama ilk fırsatta edinip okuyacağım ve sizlere daha geniş bir inceleme yazacağım.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
20 Ocak 2026
İran’sız iki proje
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/01/2026
Medya kuruluşlarının temsilcileriyle yaptığı bilgilendirme toplantısında, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a “Türkiye’nin Suudi Arabistan veya Mısır’la güvenlik ittifakı kurup kurmayacağı” sorulmuş.
Fidan “An itibariyle görüşmeler, konuşmalar var. Ama biz herhangi bir anlaşmaya hâlâ imza atmış değiliz.” yanıtını vermiş (AA, 15.1.2026).
Dışişleri Bakanlığının bu tür toplantılarına çağrılmadığım için bilemiyorum ama ya soru yanlış ya da Anadolu Ajansı’nın metni. Çünkü Mısır yerine Pakistan olmalı. Toplantıya katılabileceğini düşündüğüm isimlerin yazılarına baktım. Örneğin Nedret Ersanel’in köşe yazısı doğrudan “Suudi Arabistan – Pakistan – Türkiye kime karşı?” başlığını taşıyor (Yeni Şafak, 17.1.2026). Bu durumda Anadolu Ajansı haber metninde yanlış ülke ismi yazıldığı anlaşılıyor.
Türkiye-Pakistan-S.Arabistan ittifakı
Zaten konuşulan ittifak Türkiye – Pakistan – Suudi Arabistan ittifakı. Pakistan Savunma Üretimi Bakanı Raza Hayat Harraj açıkladı, “Pakistan – Suudi Arabistan – Türkiye üçlü anlaşması hazırlık aşamasında. Anlaşma taslağı hazır ve üç ülkede de mevcut” dedi (Reuters, 15.1.2026). Ertesi günkü toplantıda Fidan’a bu sorulmuş olmalı.
Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan ya da Türkiye – Suudi Arabistan – Mısır ittifakı, farketmez, ikisinin de temel eksiği İran’ın olmaması. İran’ın olmadığı bir güvenlik mekanizması ise baştan sorunlu olacaktır.
Fidan, bahsettiğim toplantıdaki açıklamasının devamında şöyle demiş: “Cumhurbaşkanımızın vizyonu kapsayıcı, daha geniş, daha büyük dayanışma ve istikrar üreten bir platform.” Anlaşılan Erdoğan üç ülkeden daha fazla sayıda ülkenin bir platformda buluşmasını istiyor ki bu daha doğru bir model ama o modelde de İran’a yer olmayacağı anlaşılıyor!
Riyad’ın iki ayrı ittifak girişimi
Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan ittifakı konuşulurken, bir de “Suudi Arabistan, Mısır ve Somali üçlüsü askeri koalisyon görüşmeleri yürütüyor” haberi düştü (Bloomberg, 16.1.2026).
İki ittifakın da merkezinde Suudi Arabistan var. Kanaatimce Prens Selman, coğrafyanın iki ayrı bölgesinde iki ayrı güvenlik garantisi oluşturmaya çalışıyor: Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’la İran’a karşı, Mısır ve Somali’yle Birleşik Arap Emirlikleri’ne (daha doğrusu İsrail’e) karşı iki ayrı ittifak arayışında. Riyad’ın çarpışan İsrail ile İran’a karşı iki ayrı ittifak arayışında olması dikkat çekici!
Beşli güvenlik mekanizması
Anımsayacaksınızdır, dört ay önce bu köşede, Ufuk Ötesi’nde, “TRÇ ve beşli mekanizma” başlıklı bir makale yazmıştım. Bahçeli’nin “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı Türkiye, Rusya, Çin’den oluşan TRÇ ittifakı” önermesini incelemiştim. TRÇ projesinin zayıf karnı da İran’sız olmasıydı.
Makalemde “bölgesel beşli güvenlik mekanizması” önermiştim: “ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurmaya çalıştığı şartlarda, ‘ABD-İsrail şer koalisyonuna’ karşı bir bölgesel güvenlik mekanizmasına ihtiyaç olduğu ortada. Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan işbirliğiyle oluşturulabilecek bir beşli güvenlik mekanizması, ‘ABD-İsrail nasıl durdurulur’ sorusunun en somut yanıtıdır.” (Cumhuriyet, 20.9.2025).
Çin faktörü
İsrail’in sırtını ABD’ye dayayarak Filistin’e, Lübnan’a, Suriye’ye, Yemen’e, İran’a, hatta Katar’a saldırması, bölgenin ortak bir güvenlik mekanizmasına ihtiyacı olduğunu net bir şekilde gösterdi.
Konuşulan üçlü ittifak modelleri, esas olarak bu kaygı zemininde oluşuyor. Tabii bazı ülkeler, bu tür ittifakları ikincil olarak da bölgesel rakiplerine karşı dayanak yapmaya çalışıyorlar. İşte projelerin İran’sız olmasının nedeni de bu.
Ancak mesele hayati derecede ciddidir ve ülkelerin bu tür ittifakları kendi dar çıkarları temelinde şekillendirme peşinde olması, kritik enerji ve zaman kaybıdır. Üstelik emperyalist ABD, ülkelerin “bu dar çıkarlarını” kendi çıkarlarına alet edebilme deneyimine fazlasıyla sahiptir. Öyle ki “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı” diye çıktığınız yolda, kendinizi o şer koalisyonunun yararına bir İran cephesinde bulabilirsiniz!
Neyse ki İran ve Suudi Arabistan’ı sürpriz bir şekilde Pekin’de buluşturabilen bir Çin diplomasi deneyimi var. Bölgenin ortak bir güvenlik mekanizmasına ihtiyaç duyması ve üçlü model arayışına girmesi önemli. Sonrasında Çin ve Rusya, bölgedeki ortakları İran’ın da katılımı lehine ağırlık oluşturacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ocak 2026
ABD’den SDG’ye yeni görev
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/01/2026
Omurgasını PKK’nin Suriye kolu olan PYD/YPG’nin oluşturduğu ve ABD’nin resmi müttefiki durumundaki SDG, Suriye ordusuyla kısa süreli çatışmanın ardından, kontrol ettiği Halep’teki iki mahalleden çekildi.
Peki, SDG’nin bu geri çekilmesi bir yenilgi mi yoksa taktik manevra mı? ABD SDG’yi korumaktan vaz mı geçti? Bu ABD’nin “Şara kartına” daha çok yatırım yapacağı anlamına mı geliyor? Yoksa Washington “Halep’i Şam’a verip Fırat’ın doğusunu Ankara’ya kabul ettirme” taktiği mi izliyor? ABD’nin Suriye ile İsrail’e imzalattığı “ortak istihbarat mekanizması” sonuçlu mutabakatın “Halep satrancı”yla ilgisi var mı?
Bugün bu ve benzeri sorulara “elimizdeki ham verilerle” yanıt aramaya çalışacağız. Zira konu Türkiye’deki açılımı da etkiliyor.
İsrail’in kazancı gözetiliyor
Bölgedeki gözlemcilerin genel kanaati, SDG’nin Halep’i bırakmasını sağlayanın ABD olduğu şeklinde. Peki ABD Suriye’deki “kara ordusu” olarak gördüğü SDG’ye neden mevzi terk ettirdi?
Mesele şu: ABD, hem HTŞ’yi hem de SDG’yi kullanıyor, ama “İsrail’in çıkarları” temelinde birbirine karşı kullanıyor. ABD, ihtiyaca göre “yatırım yaptım, kara ordum” dediği SDG’yi Şara’ya karşı kollayarak, duruma göre “Suriye için bir şans” dediği Şara’nın elini kuvvetlendirmek için SDG’ye geri adım attırarak, iki örgütü birbirine karşı dengeliyor.
Bu “dengeden” kazancı aranan ise elbette İsrail.
Araçların ABD açısından işlevi
Çünkü ABD, Suriye’nin İsrail’le anlaşmasını istiyor. Peki nasıl bir anlaşma?
İsrail’in Golan Tepelerinin hatta Esad’ın devrilmesinin ardından genişlettiği işgal bölgesinin kabul edildiği, Şam’ın güneyinin askerden arındırılmış bölge yapıldığı, İran’ın etkisinin olmadığı bir Suriye…
ABD, İran’ın tekrar Suriye’ye dönebilmesini engelleyecek araç olarak Şara’ya kredi veriyor.
Ve ABD böylesi bir Suriye için SDG’yi, hem Şam’ı baskı altında tutacak ama hem de gerektiğinde Şam’a karşı taviz verdirebileceği bir araç olarak görüyor.
Halep satrancı
Satranç tahtası üzerinde anlatırsak…
Beyaz Şah’ın (İsrail) konumunu güçlendirmek için beyaz piyon (SDG/Abdi) feda ediliyor ve siyah filin (HTŞ/Şara) önünde kısa bir koridor açılmasına izin veriliyor.
Burada hem siyahlarla hem de beyazlarla oynayan ise Washington. Ankara, fil merkeze (Şam’a) çıktığında bunu kendi zaferi ilan etmişti ama şu anda Washington’un hem siyahları hem beyazları kontrol ettiği masanın kenarında kalmış durumda.
İktidar risk alır mı?
Kısacası HTŞ ile SDG mücadele ediyor ve bu mücadeleden, İsrail kazançlı çıkıyor. Çünkü oyunu kuran, İsrail’in sponsoru ABD.
Türkiye’nin bu oyunu bozabilmesi, Fırat’ın doğusuna müdahale etmesinden geçiyor ama Trump’la beyaz sayfa açmak isteyen Erdoğan hükümetinin böyle bir risk alabilmesi şu aşamada olası görünmüyor. Zira bu Bahçeli’nin koçbaşılığında başlatılan “yeni açılım” masasının da devrilmesi demektir.
Ancak…
Elbette iktidar açısından kritik önemdeki tarihi seçimin arifesinde hükümet risk almayı daha kârlı bulabilir!
Açılıma etkisi
İktidarın bileşenleri, bir taktik uygulamıyorlarsa, daha kimin “oyunbozan” olduğu konusunda bile hemfikir değiller. 10 Mart mutabakatının hayata geçememesinde, MHP lideri Bahçeli Mazlum Abdi’yi, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise Kandil’i sorumlu tutuyor. Bu “devlet aklı(!)” günün sonunda Öcalan’ı “hakem” yapar!
Diğer yandan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da Fidan’ı “Suriye’nin dışişleri bakanı gibi konuşmakla” suçluyor.
Sonuç olarak Halep satrancının Ankara’ya ilk etkisi, TBMM Komisyonu’ndan ortak bir rapor çıkabilmesini daha da zorlaştırmış olmasıdır.
Yeni düzen arayışı
Türkiye-Suriye-İsrail üçgeninde yaşanan ve ABD’nin HTŞ ve SDG kartlarını karşılıklı kullandığı bu süreç, inişli çıkışlı bir süreç.
Bu iniş ve çıkışları çözümleyebilmek, üstündeki stratejik düzleme bakmaktan geçiyor. Orada ise uzun zamandır işaret ettiğimiz planlama var: ABD; İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu düzeni kurmaya çalışıyor, İran’a karşı Türk-Kürt-Arap-Yahudi cephesi oluşturmaya uğraşıyor.
Asıl satranç ustalığı, emperyalizmin bu tezgahını bozabilmektir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ocak 2026
İran’daki ölümlerin asıl faili Trump’tır
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/01/2026
İran’da paranın değerinin düşmesine tepki gösteren Tahran çarşı esnafının haklı protestosuyla başlayan demokratik eylemler, ABD Başkanı Trump’ın kışkırtmasıyla kanlandı.
Yalın gerçek budur. Trump sözleriyle kışkırtana ve CIA-Pentagon-MOSSAD eylemleriyle müdahil olana kadar halkın protestosu haklıydı ve demokratikti. Öyle olduğu için de İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, halkın protesto hakkını tanıdıklarını, protestocuların taleplerini dinleyeceklerini belirtmişti.
Trump’ın psikolojik savaşı
Ancak daha altı ay önce İran’a 12 Gün Savaşı açan ABD-İsrail ikilisi, bu haklı eylemleri İran rejimini zayıflatacak bir zemin olarak gördü ve müdahil oldu. Bu müdahillik elbette sadece söz ile değildi, eylemliydi. ABD’nin kullanışlı örgütleri dahil devreye sokuldu.
Trump hem İran’a “psikolojik savaş” açtıklarını ama hem de ölümlerin artması halinde İran’ı vuracaklarını söylüyor. Hata uluslararası hukuka aykırı olarak açık açık eylemcilerden “kurumları ele geçirmesini” istiyor. Daha çok İranlı ölsün diye kışkırtıyor, “geri çekilmeyin” diyor, “dayanın, yardım yolda” diyor.
Amerikalı siyasetçiler ve medya ölümler nedeniyle İran rejimini suçluyor ama ölümlerin asıl faili Trump’tır. Bu sadece yukarıda özetlediğim kışkırtmalar nedeniyle değil elbette, doğrudan emperyalist-siyonist ikilinin eylemleri nedeniyle…
İranlı yetkililer, ABD’nin “kullanışlı düşmanı” IŞİD’i bile devreye soktuğunu belirtiyor. O kadar fütursuzlar ki, eski CIA Başkanı Mike Pompeo, eylemcilerin aralarındaki MOSSAD ajanlarına selam bile gönderdi sosyal medyadan.
Monarşi alternatif olamaz
Özetle halkın haklı ve demokratik eylemini, daha altı ay önce bombaladıkları İran’ı zayıflatmanın zemini yapmaya çalışıyorlar. Böylece halkın haklı eylemini kirletiyorlar, demokratik hakkını sabote ediyorlar.
Öyle ki mesele ekonomi olmaktan çıkarılıyor, monarşiye dönüş talep ediliyor. 47 yıl önce devrilen Şah’ın oğlunun fotoğrafları taşınıyor, oğul Pehlevi de sürgünden seslenerek “rejim zayıfladı, sokakları terk etmeyin” diyor. Ülkeyi Şah rejimine döndürerek Pehlevi hanedanına teslim etmek, herhalde Molla rejiminin alternatifi olmasa gerek!
Amerikan silahı: Ambargo
Gelişmeleri sorduğum bir İranlı özetle şöyle dedi: “Biz de ABD’ye karşıyız ama ABD sırf eyleme destek veriyor diye ve eylemden kendi çıkarına sonuçlar umuyor diye, eylemden vaz mı geçelim?”
Soru önemli ve yanıtım şu: İranlılar tepki oklarını emperyalist ABD’ye yöneltmeliler.
Doğru, eylemler ekonomik duruma tepkiyle başladı. Doğru, paranın değeri sert düştü ve bu da alım gücünü olumsuz etkiledi. Fakat ekonomideki sorunların esas nedeni Tahran yönetimi mi yoksa ABD’nin İran’a uyguladığı sert abluka mı?
Bir çok kez işledim bu konuyu: ABD ambargoyu silah gibi kullanıyor. Hedef ülkeleri ablukaya alarak, bu ülkelerin üretmesini engelleyerek, ürettiğini satabilmesini önleyerek, ürettiklerini taşıyan gemilere el koyarak, bu ülkelerin başka ülkelerdeki varlıklarına çökerek, ağır ambargo uyguluyor.
Washington yönetimi, hedef aldığı ülkelerin ekonomilerini bu türden ambargolarla çökerterek, kötü ekonomiden etkilenen halkın yönetime karşı ayaklanmasını kışkırtmaya çalışıyor.
Dolayısıyla ekonomik sıkıntıdaki İranlılar asıl ambargocuyu protesto etmelidir.
Emperyalizme karşı konumlanmak
Rejim meselesine gelince…
Her halk elbette ayaklanarak rejimini “ileriye” doğru değiştirmek isteyebilir. Ama emperyalizmle işbirliği yapmak ve dahası Molla rejiminin yerine monarşiyi koymak, elbette demokratik bir hak değildir. Çünkü monarşiye dönüş gerilemedir.
Kaldı ki emperyalizmin demokrasi diye bir meselesi zaten yoktur, çıkarları vardır. Washington çıkarlarına uygunsa kralları demokrat ilan eder, ama çıkarlarına uygun değilse demokratik seçimlerle seçilmiş cumhurbaşkanlarını bile diktatör ilan eder.
Ve asıl önemlisi, çağımızda toplumların ilerlemesi öncelikle emperyalizme karşı konumlanmasıyla mümkündür.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ocak 2026
İran sınavı ve halkın eylemini kirletenler
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 14/01/2026
İran’da iki hafta önce başlayan protestolar, İran halkının haklı eylemiydi. Sebebi ne olursa olsun, her halk, ülkesindeki ekonominin kötü gidişatına karşı sesini yükseltmekte ve ekonomiye kumanda edenleri protesto etmekte haklıdır.
Nitekim İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan başta İran yönetiminin önemli isimleri de halkın protesto hakkını tanıdıklarını açıkladılar. Bizzat Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, protestocuların taleplerinin dinlenmesini istedi.
Halkın demokratik hakkına emperyalist sabotaj
Ancak durumdan yararlanmak isteyenlerin varlığı da ortada.
Halkın haklı protesto eylemlerini ABD ve İsrail için müdahale zemini haline getirmeye çalışanlar var. Açık açık “Batı’dan demokrasi” istiyorlar. Eski ABD Dışişleri Bakanı ve Eski CIA Direktörü Mike Pompeo’nun selam gönderdiği sahadaki MOSSAD ajanları ve işbirlikçiler bunların bir kısmı zaten.
Nitekim ABD Başkanı Donald Trump da hem protestocuları kutluyor, hem de cesaretlendirme mesajları veriyor. Peki Trump neden cesaretlendirme mesajı veriyor? Eylemcilerin kışkırtmalarıyla ne kadar kan dökülürse, Trump, Netanyahu’yla birlikte İsrail’e saldırmasına o kadar meşruiyet sağlayacağını varsayıyor çünkü. Bunu da açık açık söylüyor, “rejim protestocuları öldürürse, İran’ı vururum” diyor.
Öte yandan göstericilerin arasında bir de yeniden Şah rejimi isteyenler var. 47 yıl önce devrilen Şah’ın oğlunun fotoğraflarını taşıyorlar, lehine sloganlar atıyorlar. Ülkeyi Şah rejimine döndürerek Pehlevi hanedanına teslim etmek, herhalde Molla rejiminin alternatifi olmasa gerek!
Ve bunlar, yani ABD-İsrail müdahalesine zemin yaratmaya çalışan işbirlikçiler ile yeniden Şah rejimi isteyen Pehleviciler, aslında en büyük kötülüğü ekonomiyi protesto eden halka yapıyorlar; halkın haklı eylemini kirletiyorlar, halkın demokratik hakkını sabote ediyorlar…
İnternetin kesilmesi meselesi
Tahran yönetimi, haklı bulduğu protestoların, ABD-İsrail saldırısına zemin oluşturulmaya çalışılmaya başlanması üzerine önce interneti kesti.
Elbette internetin kesilmesi kulağa hoş gelmiyor ancak İsrail’in önceki saldırılarındaki telefon ve GSM faktörlerini düşünürseniz, Tahran yönetiminin kararını daha nesnel değerlendirirsiniz. Eylemlerden bir kaçında büyük bombalar patlatılmasıyla ortaya çıkacak tablo, herhalde “ekonomiyi haklı olarak protesto eden halkın” çıkarına olmayacaktır!
Milliyetçilik adına yapılanlar
Türkiye’deki Amerikancıların İran karşıtlığı ise fazlasıyla çirkin; zira bunu hem sözde “milliyetçilik” sosuyla ama hem de “özgürlük” tonuyla işliyorlar.
Açık açık İran’ın parçalanmasını ve kuzeydeki bölgenin Azerbaycan’la birleşmesini savunanlar var. Bu sözde “milliyetçi” anlayış, İran’ın birliğinin Türkiye’nin birliği olduğunu yok saydığı için aslında en Türkiye karşıtı olan fikirdir.
Diğer yandan çeşitli görüntüleri servis edenler var. O görüntülerin başka ülkelere ait olduğunu bile bile “İran’da halk katlediliyor” diye, “İran yanıyor” diye paylaşıyorlar. Bu görüntülerin ait olduğu ülkelerin ve tarihlerinin ortada olmasına rağmen, doğrusu gösterilmesine rağmen, o görüntüleri kamuoyunu İran aleyhine etkileyebilmek için ısrarla kullanıyorlar.
Bu sözde milliyetçiler, bu yalan görüntüleri servis edenler sadece özel operasyoncular değil, içlerinde kamuoyunun yakından tanıdığı kimi “aydınlar” da var.
Asıl ahlaken sorunlu yanı da şu: Bu sözde aydınlarımız, kendi ülkesinde ücretlilerin çoğunluğunun açlık sınırına yaklaşan asgari ücrete mahkum olmasına, dahası emeklilerin çoğunun da asgari ücretin bile altında maaş almasına sesini çıkarmaz ama komşusu İran’daki halkın ekonomik taleplerini savunarak rejimi yıkmasını ister!
Ambargoların rolü
Ambargonun özellikle son 10 yılda emperyalist ABD’nin elinde nasıl bir silah gibi kullanıldığını birçok yazımda ele aldım. ABD hedef ülkeleri ablukaya alarak, bu ülkelerin üretmesini engelleyerek, ürettiğini satabilmesini önleyerek, ürettiklerini taşıyan gemilere el koyarak, bu ülkelerin başka ülkelerdeki varlıklarına çökerek, ağır ambargo uyguluyor.
Washington yönetimi, hedef aldığı ülkelerin ekonomilerini bu türden ambargolarla çökerterek, kötü ekonomiden etkilenen halkın yönetime karşı ayaklanmasını kışkırtmaya çalışıyor.
Kuşkusuz her halkın, nedeni ne olursa olsun, kötü ekonomi nedeniyle yönetimini protesto etmesi hakkıdır. Ama protesto hakkının dış müdahaleye zemin oluşturmasını engellemeye çalışmak da o ülkenin aydınların sorumluluğudur. Hiçbir kötü ekonomi, emperyalist müdahalenin gerekçesi olamaz.
Türkiye’nin yararı nerede?
ABD’nin Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’den sonra hedefinin İran olduğu ortada. Benzer senaryoların buralarda da uygulandığını; demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi değerli kavramların emperyalist ABD tarafından nasıl kullanıldığını gördük.
Komşularının zayıflamasını Türkiye’nin yararına gören sakat görüş, ne yazık ki 35 yıldır tersi yaşanmasına rağmen hâlâ savunuluyor.
ABD ve İsrail’in İran’ı hedef almasının ne Türkiye’ye ne de komşusu Azerbaycan’a bir yararı yok ama zararı çok!
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
13 Ocak 2026
Faturacılar
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/01/2026
Henüz ABD-İsrail saldırganlığı yokken, çok kutupluluğa şu eleştiri yapılırdı: “Çok kutupluluk halka ne kazandırdı, emekçilerin hayatını iyileştirdi mi?”
ABD-İsrail saldırganlığıyla birlikte, bu kez çok kutupluluğa şu tür “sağdan eleştiri” gelmeye başladı: “Çok kutupluluk, ABD’nin dünyaya pervasızca yayılmasına zemin hazırladı.”
Sanırsınız ABD köşesinde sakin sakin duruyordu, Çin liderliğindeki Küresel Güney ülkeleri çok kutupluluk isteyerek ABD’yi kışkırtmış oldular! Yani çok kutupluluk başlamasa, ABD dünyaya pervasızca yayılmayacaktı!
Oysa Afganistan ve Irak işgalleri örneğin, çok kutupluluk yokken ve ABD egemenliğinde tek kutupluluk varken yaşanmıştı.
Antidemokratik anlayış
Gerçi “sağdan eleştiri” diyoruz ama bu yapılan aslında eleştiriden ziyade “fatura” çıkarmaktır, emperyalist ABD’nin saldırganlığına ve pervasızlığına gerekçe üretmektir.
Bu türden gerekçe üretmenin daha kabasını kimi gazeteciler sosyal medyadan “konu petrol değil, konu demokrasi” diyerek yapıyorlar, “Maduro yolsuzluk yapıyor, Maduro diktatör oldu” diyerek yapıyorlar. Buradan hareketle ABD’nin Venezuela’ya saldırısında güya “ahlaki” bir yön olduğununa kamuoyunu ikna etmeye çalışıyorlar.
Halbuki “demokrasi yok diyerek bir ülkenin başka bir ülkeye saldırmasının” ve bunun savunulabilmesinin kendisi baştan sona antidemokratiktir. Demokrat, bir ülkede yolsuzluk varsa onun hesabının o ülkenin halkı tarafından sorulmasını ister çünkü…
Konu petrol ve petrodolar sistemi
Diğer yandan medyamızda bolca yer alan “konu petrol değil, konu demokrasi” yalanını, ABD’deki Amerikalılar bile savunamıyor. Zira ABD Başkanı Donald Trump’ın Venezuela’ya saldırdığı 3 Ocak’tan bu yana en büyük mesaisi, ABD’li petrol şirketlerinin yöneticileriyle Venezuela petrolünün nasıl paylaşılacağını tartışmakla geçiyor.
Yirmi civarında petrol şirketi yöneticisiyle görüşen Trump’ın verdiği mesaj şu: “Venezuela’yı ve ABD’yi bir araya getirdiğinizde, dünyadaki petrolün yüzde 55’ine sahip oluyoruz.”
Hani konu petrol değildi? Konu bal gibi de petrol. Elbette ABD’nin kullanmak için petrole ihtiyacı yok ama petrolün ne kadar üretildiği, fiyatının nasıl belirlendiği, hangi para biriminden satıldığı konuları ABD için kritik önemdedir. Daha da somutlarsak, petrolün dolarla satılması ABD ekonomisi için hayati önemdedir. Çin’in Rusya’dan, İran’dan, Venezuela’dan ve Suudi Arabistan’dan dolar yerine “yuan” ve diğer ülke paralarıyla petrol almasını ABD fiilen savaş nedeni saymış durumda.
Fakat “Küçük Amerika”nın “küçük Amerikancıları”, sosyal medyadan “konu petrol değil, demokrasi” demeye devam ediyorlar. “Çok kutupluluk, ABD’nin dünyaya pervasızca yayılmasına zemin hazırladı” diyenler de herhalde “Çin yuanla petrol almasa, ABD saldırganlaşmazdı” diyecekler!
Faturayı ABD’ye değil Kaddafi’ye kestiler
Ne yazık ki Türkiye’de de dünyada da böyle bir “entelektüel” tutumu var; siyasette, akademide, medyada, bürokraside bu fikirler savunuluyor.
Dün ABD’nin Irak’a saldırısına “ama Irak’ta demokrasi yok” diye gerekçe üretip, faturayı Saddam Hüseyin’e kesiyorlardı!
Dün ABD’nin Libya’ya saldırısına “ama Libya’da özgürlük yok” diye gerekçe üretip, faturayı Muammer Kaddafi’ye kesiyorlardı!
Dün ABD’nin Suriye’ye saldırısına “ama Suriye’de adalet yok” diye gerekçe üretip, faturayı Beşar Esad’a kesiyorlardı.
Bugün ABD’nin Venezuela’ya saldırısına “ama Venezuela’da fakirlik var” diye gerekçe üretip, faturayı Nicolas Maduro’ya kesiyorlar…
Zalime değil mazluma fatura
Sadece ABD’nin saldırdığı Irak, Libya, Suriye, Venezuela ve diğerleri mi? Ya Türkiye?
ABD darbe yapıyor, faturayı solculara kesiyorlar. ABD ekonomik operasyon yapıyor, faturayı S-400’e kesiyorlar. ABD Irak-Süleymaniye’de askerlerimizin başına çuval geçiriyor, “ne işleri var orada” diye soruyorlar. ABD Türkiye’ye Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle ağır ambargo uyguluyor, faturayı Ecevit’e kesiyorlar.
Kısacası faturayı saldırana değil, saldırılanlara kesiyorlar; zalime değil mazluma kesiyorlar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ocak 2026
Trump’ın ahlakı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/01/2026
ABD Başkanı Donald Trump, “Beni durduracak tek şey kendi ahlakım, uluslararası hukuka ihtiyacım yok” diyor.
Trump’ın ahlakı, ABD Başkanının ahlakı olarak emperyalist bir ahlaktır. Ve emperyalizmin ahlakı doyumsuz çıkarlarıyla ters orantılıdır.
Emperyalist ahlak, şişedeki beyaz tozu “işte Saddam’ın kimyasal silahı” diye BM Genel Kurulunda gösterip Irak’ı işgal etmektir. Emperyalist ahlak, “halka demokrasi ve özgürlük götüreceğiz” diyerek Afganistan’a ve Libya’ya saldırmaktır. Emperyalist ahlak, başına 10 milyon dolar ödül koydukları teröristi, İsrail’in çıkarlarını savunması karşılığında Suriye’de cumhurbaşkanı yapmaktır. Emperyalist ahlak, İsrail’in genişleyebilmesi için Gazze’deki soykırıma sponsor olmaktır.
Ahlak ise bu ahlaksızlıklara karşı dünyanın her tarafında dik durabilmektir!
ABD BM kurumlarından çekildi
Uluslararası hukuk yerine ahlakının sınırlandırıcılığını esas almak, BM düzeninin gerisine düşen bir düzen hatta düzensizlik demektir.
Küresel Güney liderlerinin “uluslararası sistemi demokratikleştirme” diye bir süredir üzerinde durdukları mesele, tam da bu nedenleydi. Çin başta birçok Küresel Günel ülkesi lideri, BM düzeninin yıkılmasını değil, demokratikleşmesini savunuyordu. Çünkü BM düzeni demokratikleşmezse yıkılma riski yaşayacaktı.
Trump’ın “uluslararası hukuka ihtiyacım yok” demesi, işte o riskin belirmesidir. Nitekin ABD, Trump’ın yeni kararnamesiyle, BM’nin 66 kuruluşu ve organizasyonundan çekildi.
Dolar meselesi
Emperyalist ABD’nin sömürü düzeni, iki ana sütun üzerinde kurulu. Biri askeri güç sütunu diğeri de dolar sütunu.
Dolar sütunu zayıflıyor; doların rezerv para olma oranı düşüyor, ikili ticarette dolar dışı paralara yönelim başladı, petrol ticaretinde dolar dışı paralar da kullanılıyor.
Doların yıkımı, askeri sütununun ve son tahlilde ABD’nin de yıkımı demektir. Çünkü dolar bu hızla zayıflarsa, ABD’nin milli gelirinin üç katına yaklaşmış borçları, ABD’nin kağıt basarak çözebildiği bir konu olmaktan çıkıp gerçek bir sorun haline gelir.
ABD’nin asıl derdi, petrolün dolarla satılmasının sürmesi. İşte Trump bunu sağlayabilmek için “uluslararası hukukun dışına çıkıyor” ve Venezuela’ya saldırıp başkanını kaçırıyor, uluslararası sularda tankerlere el koyuyor.
Trump, çözülmekte olan Amerikan düzeninin yerine, “paylaşım talepli” yeni bir Amerikan düzeni/düzensizliği koymaya çalışarak petrodolar sistemini yaşatmaya çalışıyor.
BRICS deniz tatbikatı mesajı
Dünya ABD-İsrail ikilisinin uluslararası hukuku yok sayan eylemlerine karşı çare üretmek zorunda. ŞİÖ ve BRICS gibi platformlar, bölgesel birlikler Küresel Güney’in özneleri olarak elbette önemli. Küresel Güney’in sözcülüğünü yapan Güney Afrika’nın girişimleri elbette takdire değer.
Ancak Washington’un Venezuela’ya saldırıp başkanını kaçırması, uluslararası sularda gemilere el koyması gibi hukuksuzluklar, Küresel Güney’in yeni çareler üretmesini gerektiriyor. BRICS ülkelerinin, Güney Afrika’nın çağrısıyla “BRICS adı altında” ilk kez ortak deniz tatbikatı yapacak olması, bu hukuksuzluğa karşı eylemli mesaj anlamına geliyor.
Bu mesajın hem Trump yönetimine ama hem de ABD’deki diğer güçlere verildiğini söyleyebiliriz.
Trump’ın “uluslararası hukuka ihtiyacım yok” demesi, diğer ulusları ilgilendirdiği kadar ABD’yi de ilgilendirmektedir. Zira uluslararası hukuka ihtiyacı olmayanın, ulusal hukuka da ihtiyacı olmaz!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ocak 2026
Grönland ve NATO gerçeği
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/01/2026
Trump yönetimi, Batı yarım küreyi Çin’e kapatabilmek için yeni-Monroe doktrini ilan etti. Gerçi bölgenin en kuzeyindeki Grönland’a çökmek istemesinin de temel nedeni Çin ve sonra Rusya ama mesele haliyle bir ABD-AB sorununa, hatta NATO içinde bir krize dönüşüyor. Zira ABD’nin çökmek istediği Grönland Danimarka toprağı ve Danimarka hem AB hem NATO üyesi.
Amerikan düzeni
Emperyalist ABD’nin Venezuela’ya saldırıp devlet başkanı Maduro’yu kaçırması, Danimarka toprağı Grönland için “ya bana verin ya da zorla alırım” demesi, Panama kanalına el koymaya çalışması, Kanada’yı 51. eyalet yapmak istemesi, bir nevi “ABD’nin kendi kurduğu düzeni kendisinin yıkması” olarak değerlendiriliyor. Şu farkla:
Aslında “Amerikan düzeni” de bir ölçüde böyleydi: ABD’nin Vietnam’dan Afganistan’a, Irak’tan Libya’ya saldırması Amerikan düzeniydi; Güney Amerika ülkelerinden Ortadoğu ülkelerine darbeler yapması Amerikan düzeniydi; dünyanın pek çok ülkesinde siyasilere suikastler yapması Amerikan düzeniydi…
Trump’ın Venezuela ve Grönland operasyonları ise çözülmekte olan düzenden kalanlar üzerine oturma saldırılarıdır. Dolayısıyla bu hamleleri kıdemli meslektaşım Hasan Bögün’ün ifadesiyle,”ABD’nin yeniden paylaşma talebi” diye de yorumlayabiliriz.
ABD’nin yeni düzen çabası
ABD hegemonyası artarken “Amerikan düzeni” operasyonları ABD’nin müttefiklerini de olumlu etkiledi, ABD hegemonyası gerilerken “Amerikan düzeninden kalanları koruma ve yeniden paylaşma talepli yeni düzen” operasyonları ise doğrudan ABD müttefiklerini de hedef almaya başladı. İşte Grönland krizi budur.
Geleceğin güç mücadelesi Arktik Okyanusunda. Buzulların erimesi yeni rezervler ortaya çıkarıyor. Yeni teknoloji için gereken nadir elementler var bölgede. Ayrıca ortaya çıkmaya başlayan kuzey rotasının kısalığı ve daha ekonomik olması da Arktik’i önemli yapıyor.
Emperyalist ABD bu nedenle Grönland’a çökmek istiyor ve bunu da “Grönland’ın etrafında Çin ve Rus gemileri kabul edilemez” diyerek gerekçelendirmeye çalışıyor.
ABD NATO’nun patronudur
Artık Trump işi açıktan tehdide dönüştürdü: “Grönland’a ihtiyacımız var. Amerikan çıkarları için hayati öneme sahip. Güzellikle vermezse Danimarka’nın ekonomisini çökertirim.”
Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ise topraklarına yönelik bu tehdit karşısında, Danimarka’nın bir NATO ülkesi olduğunu anımsatarak, “Eğer ABD başka bir NATO ülkesine saldırırsa NATO biter” diyor özetle, 4. ve 5. maddeleri de düşünerek…
Oysa NATO üyelerinin anlamadığı asıl gerçek şudur: O maddeler ABD isterse çalışır ve ABD NATO’nun patronudur. Bunu da Danimarka üzerinden tüm NATO üyelerine parmak sallayarak Trump’ın Politika ve İç Güvenlik Danışmanı Yardımcısı Stephen Miller anımsatıyor: “Grönland ABD’nin olacak ve kimse bu konuda ABD ile savaşmayacak.”
Öyle olduğu için de Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya İspanya ve Danimarka liderlerinin imzaladığı “Grönland Hakkında Ortak Bildiri” ABD’yi açıktan uyaramıyor.
NATO kalkan değildir
Görüldüğü üzere Neo-Nazi Trump, artık “müttefiklerinin” bahçelerine de çökme peşinde!
Yıllardır Türkiye’ye yönelik tehditlerin kaynağının emperyalist ABD olduğunu söylüyoruz, NATO’ya neden karşı olduğumuzu anlatıyoruz. Bu tehdidi gören kimi güvenlik bürokrasisi kökenli aydınlarımızın tezi ise “NATO’da kalarak ABD’den korunmak” şeklindeydi.
NATO’nun eşitler kulübü olmadığını anlatmaya çalıştık. ABD’nin Türk ekonomisini çökertme operasyonlarının NATO’nun bir kalkan olmadığını ortaya koyduğuna işaret ettik.
İşte geldiğimiz yer burasıdır: NATO demokrasisinin ABD’ye kadar demokrasi olduğu ve NATO’nun ABD karşısında üyelerine kalkan olmayacağı artık görülüyor olmalı…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ocak 2026
Uzun çöküş
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/01/2026
ABD’nin bir operasyonla Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırması, emperyalist haydutluktur. (Bir devlet başkanının bu kadar kolayca ele geçirilmiş olması ise üzerinde ayrıca durulması gereken vahim bir durumdur.)
Olayın yaşanmasından saatler sonra Youtube kanalımda yaptığım yayında da vurguladığım gibi bu saldırının üç temel nedeni var: Beyaz Saray, 1) ABD’li emperyalist şirketleri kovan milli-sol Chavez programından ve bunun Güney Amerika’ya etkisinden rahatsız, 2) Venezuela’nın hammadde kaynaklarına çökmek istiyor, 3) Çin’e karşı Güney Amerika kıtasına yönelik yeni-Monroe doktrini uygulama amacında.
Çünkü Trump’ın “önce Amerika” doktrini, pratikte “önce ABD şirketlerinin çıkarları sonra diğerleri” demek. Trump yönetimi de “Amerika Birleşik Şirketleri”nin çıkarlarını koordine etme kuruludur.
Petrodolar sistemi sorunu
Venezuela, dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervine sahip. Doğalgaz rezervleri de olağanüstü. Ayrıca Venezuela altın rezervleri başta pek çok maden bakımından da zengin bir ülke. (ABD 25 yıldır bu kaynakların üretilmesini ve satılmasını engelliyor ki Venezuela ekonomisi zayıflasın ve Chavez programı halk desteğini kaybetsin!)
Milli-sol Chavez, 2001’de iktidar olduğunda ABD’li şirketleri kovdu ve petrolü millileştirdi. Trump’ın kovulan şirketlere atıfla, aylardır “aslında Venezuela petrolü bizim” demesi bundan.
Kuşkusuz ABD’nin bir süredir petrole doğrudan ihtiyacı yok, üretiyor ve satıyor. Ama yeni Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde de ifade ettikleri gibi 1) petrolün düşman saydıkları güçlerin eline geçmesini engelleme peşindeler, 2) “petrodolar sistemi” için petrolün satışının kontrollerinde olmasını istiyorlar, 3) enerji nakil hatlarını denetimde tutmayı amaçlıyorlar.
Bu o kadar açık ki başta eski ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris olmak üzere pek çok ABD’li siyasetçi, olayı “bu demokrasi ya da uyuşturucuyla mücadele değil, petrol ve güç arayışıyla ilgili” diye yorumladılar.
Nitekim Trump Venezuela’ya saldırıdan sonra yaptığı açıklamada “ABD’nin dev petrol şirketlerini Venezuela’da devreye sokacağız” dedi.
Stratejik gerilemede taktik hamle
ABD İsrail’i Ortadoğu’da saldırtıyor, doğrudan İran’ı vurdu, Grönland’ı istiyor, Panama’yı alma peşinde, Kanada’yı 52. eyalet yapma amacında, Güney Kafkasya’ya Trump Koridoru ile girdi…
Haliyle şu soruluyor: Hani ABD hegemonyası zayıflıyordu, hani çok kutuplu dünya inşa oluyordu?
Evet, burada bir değişiklik yok, ABD hegemonyası zayıflıyor ve çok kutuplu dünya inşa oluyor. Geçen yüzyılda “düzen kuran ABD” dünya üretiminin neredeyse yarısını yapıyordu şimdi yüzde 15’leree geriledi. Doların rezerv para olma oranı yüzde 60’ın altına düştü. İkili ticaretlerde ulusal paraları kullanma oranı adım adım artıyor. ABD’nin finans sistemine alternatifler ortaya çıkıyor. ABD, teknolojinin en önemli alanlarında geçilmiş durumda.
İşte tam da böyle olduğu için ABD saldırgan.
Emperyalist ABD, stratejik gerilemede taktik hamleler yaparak, gerilemeyi yavaşlatma ve çözülen düzeninden kalanları koruma peşinde. Hâlâ dünyanın en güçlü ordusuna sahipken, buna dayanarak mevzi tutmaya çalışıyor. Son Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde özetle “Batı yarım küresi benim, kalanı için de uğraşacağım” demesi bundan. Ve evet, Savunma Bakanlığının ismini Savaş Bakanlığı yapmaları da bundan.
Chavez’in saptaması
Yazımı Amerikan Hegemonyasının Sonu (Kırmızı Kedi, 2019) kitabımın girişine aldığım sözle bitereyim: “Bütün tarih boyunca ABD İmparatorluğu’ndan daha terörist bir devlet görülmemiştir. Yankee İmparatorluğu çökecektir ve bu çöküş bu yüzyıl içinde olacaktır.”
Bu sözün sahibi Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’di. 2009’da bu saptamayı yapan Chavez, emperyalizmin iki yüzüne işaret etmişti. Emperyalist ABD hem terörist bir devletti ama hem de çöküşe gidiyordu.
Evet, dünyanın hakimi konumundaki düzen kurucu süper devletlerin çöküşü uzun olur ama ergeç olur. ABD süper devlet olmaktan çıktı, iki büyük devlet içinde büyüğü kalmaya çalışıyor aslında.
Stratejik düzlemde olan budur, taktik düzlemde yaşananların bunu değiştirmesi olası değil.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ocak 2026
Sosyalist-Kemalist ittifakı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/01/2026
Merdan Yanardağ, Birgün gazetesinde “Yakın ve vahim tehdit” ile “Sosyalist cumhuriyetçi – devrimci ittifakı” başlıklı iki çok önemli yazıyla, “ne yapmalı” ve “nasıl yapmalı” sorularının yanıtlarına işaret etti. Muhalif aydınların okuması, tartışması ve dahası yazıdaki fikirleri geliştirmesi gerekiyor.
Ama elbette daha önemlisi “ne yapmalı” ve “nasıl yapmalı” sorularına yanıtların ete kemiğe büründürülebilmesi, canlandırılabilmesi, hayata geçirilebilmesidir.
Üç saptama
Yanardağ’ın iki yazısındaki birbirini bütünleyen üç saptaması var:
– “Bir cumhuriyetçi-sosyalist ittifakı, dinci-faşist bir diktatörlük girişimini önleyecek tek yoldur. Merkezin de sosyalistlerin de olacağı, bir cumhuriyetçi devrimci ittifakının tarihin önümüze koyduğu bütün sorunları çözemeyeceği ve fakat bir totaliter rejim kurulmasını önleyeceği açıktır. Başka yol yoktur.”
– “Bu cumhuriyetçi ittifak CHP ile yapılacaktır, bu kaçınılmazdır. Örgütsel muhatap CHP’dir.”
– “Sosyalist sol, kendi bağımsız çizgisini ve örgütlenmesini hem koruyabilir hem de birleşik bir muhalefet cephesinin nitelikli gücü olabilir. Sorun devrimci özgüvendir.”
Sosyalist-Kemalist ittifakı
Türkiye’nin cumhuriyetçilerinin ve devrimcilerinin ittifak yapması gerektiği fikri elbette yeni değil. İçinde Merdan Yanardağ’ın da olduğu devrimci aydınlar olarak bunu uzun yıllardır dile getiriyoruz. Hatta bunu hayata geçirmeye çalışan bir siyasi parti de oldu ama ne yazık ki kazanımlarını alıp Külliye önlerinde heder etti.
Cumhuriyetçi – devrimci ittifakı ya da Sosyalist – Kemalist ittifakı Türkiye’nin en önemli ihtiyacıdır. Bu ittifakın hayata geçirilmesinin gecikmesi, siyasal maliyeti artırdı. 90’lardan beri Sosyalist – Kemalist ittifak ihtiyacına işaret ediyoruz ve kaçırılan her fırsat, sonraki 30 yılda da görüldüğü gibi, Türkiye’nin büyük bedeller ödemesine neden oldu.
Şimdi bu ihtiyaç, Türkiye açısından dünden daha hayati durumda. Hiçbir sosyalist ve Kemalist aydının “ama şurası şöyle, burası böyle” deme ve meseleye dudak bükme lüksü yok. Merdan Yanardağ’ın Silivri’den bu meseleye dikkat çekmesi boşuna değil.
Cumhuriyetçiler Kurultayı
Yanardağ’ın da öncüleri arasında bulunduğu Cumhuriyetçiler Kurultayı, tam da bu meseleyi her yönüyle ele almaya ve geliştirmeye çalışıyor. Hayli yol kat ettiğini de söyleyebilirim. Elbette içinde pek çok rengi barındıran bir cephede farklılıklar kaçınılmaz ama çoğunluğun prensiplerde anlaştığı ve Koordinasyon Kurulunun da bu farklılıkları zenginliğe dönüştürebileceği görülüyor.
Bu arada iki önemli gelişme var: CHP’nin çizgisindeki sapmalara itiraz eden yeni bir Kemalist gençlik dalgası ile mevcut milliyetçi partilerin siyasal çizgileriyle uyumsuz, hatta yer yer kendini toplumcu olarak nitelendiren bir milliyetçi gençlik dalgası yükseliyor.
CHP meselesi
30 yıldır bu meseleye kafa yoran biri olarak söylemeliyim: Doğru, Yanardağ’ın da işaret ettiği gibi böylesi bir ittifakın CHP’siz olması mümkün değil ama CHP ne yazık ki “dönüşen çizgisi” nedeniyle, 30 yıldır bu ittifakın önündeki asıl engel oldu.
CHP’nin uzun yıllardır adım adım Altı Ok’tan uzaklaşarak “yenileştirdiği” çizgisi hem kendisini ama hem de kendisine yaklaşan sosyalistleri geriye doğru dönüştürdü. Zaten mesele de bu. CHP Altı Okçuluğu sürdürebilse, Türkiye bugünleri yaşamazdı. Neyse, her krizin fırsat doğurması ve zorlukların çarelere kapı açması gibi, CHP de silkiniyor. “Salon partisi” olmayı bırakıp meydanlara dökülmeleri çok önemli. Ancak Atlatlanti çizgileri en büyük zaafları.
Kanaatime göre “CHP’yle ittifak” konusu, sosyalistlerin, CHP’yle bütünleşmesi şeklinde değil tersine cumhuriyetçilerle birleşerek bir güçlü karargah oluşturmasıyla mümkün olur. Çünkü ancak böylesi bir karargah, CHP’yi ittifaka mecbur edebilir.
Devrimci halkalar
Sosyalist-Kemalist ittifakı ihtiyaç ama bunu fikirden çıkarıp ete kemiğe büründürmek ne yazık ki çok kolay değil.
Yolumuz uzun, virajlı, taşlı, çukurlu ama hem sosyalist devrimciler hem de Kemalist devrimciler düşe kalka maratonu tamamlayacaklar. Bu toprakların 1876 Anayasa Devrimini, 1908 Hürriyet Devrimini ve 1923 Cumhuriyet Devrimini ileriye taşıyacak birikimi var. Namık Kemallerden Talatlara, Mustafa Kemallerden Nazımlara ve Denizlere uzanan devrimci halkalara elbette yenilerini ekleyeceğiz.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ocak 2026