Mehmet Ali Güller

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

Erdoğan’ın ‘İslam ittifakı’ neden mümkün değil?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstanbul’da düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) 51. Dışişleri Bakanları Konseyi Toplantısında yaptığı konuşmada, İsrail saldırganlığına karşı “İslam ittifakı” önerdi. 

Erdoğan, İstanbul’un kaderinin, Şam’ın, Gazze’nin, Kudüs’ün, Mekke ve Medine’nin, Tahran’ın kaderinden ayrı olmadığını savunduğu konuşmasında İsrail’in haydutluğuna karşı “2 milyarlık İslam aleminin tek başına bir kutup haline gelmesi şarttır” dedi (Cumhuriyet, 21.6.2025).

Peki, “İslam ittifakı” bir çözüm müdür, ABD destekli İsrail saldırganlığına karşı bir çare midir? Ve daha önemlisi bir “İslam ittifakı” kurmak mümkün müdür? 

Amerikancılık yaparak İsrail’e karşı olunamaz

Erdoğan’ın önerdiği bir “İslam ittifakı” hem mümkün değildir çünkü gerçekçi değildir ama hem de çelişkileri nedeniyle “samimi” değildir. 

Çünkü bölgemizdeki pek çok İslamcı rejim, hem Amerikancılık yapmakta ama hem de İsrail’e karşı olduğunu söylemektedir.

Doğru, söylem düzeyinde en İsrail karşıtı rejim de Erdoğan rejimidir.

Ama bölgemizdeki tüm İslamcı rejimlerin asıl sorunu şudur: Amerikancılık yaparak İsrail’e karşı sert sözler söyleyebilirsiniz ancak İsrail’e karşı sonuca etki yapacak bir pozisyon alamazsınız. Topraklarınızdaki üslerden kalkan ABD uçakları  İsrail’e askeri destek verecek ama siz İsrail’e karşı olacaksınız!

İhvan’da İran çatlağı

Bir İslam ittifakının mümkün olmadığının göstergelerinin başında İhvan (Müslüman Kardeşler) gelmektedir. 

İhvan’ın Genel Mürşid Vekili Dr. Salah Abdülhak İran’ın dini lideri Hamaney’e 18 Haziran’da mektup göndererek “tam destek” verdiklerini açıkladı ama İhvan’ın Suriye kolu 19 Haziran’da yayınladığı bildiriyle bu tavrı tanımadığını duyurdu. Suriye İhvan’ı hem İran’ı hem İsrail’i “bölgede hegemonya kurmaya çalışan suçlular” olarak nitelendirerek “her iki taraftan da teberri ettiklerini (uzak durduklarını)” ilan etti (Harici, 20.6.2025).

Oysa Suriye İhvanı, Erdoğan rejiminin Esad karşıtlığının merkezinde duruyordu. Esad, AKP’nin istediği İhvancıları hükümetine ortak etmediği için kardeş olmaktan çıkıp düşman olmuştu! Şimdi o İhvan, “ikisinden de uzak duruyoruz” diyerek, fiilen İsrailcilik yapmış oluyor!

İslamcı rejimlerin İran karşıtlığı

Erdoğan’ın önerdiği bir İslam ittifakının mümkün olamayacağının göstergelerinden biri de Arap-İslam ülkelerinin fiili durumlarıdır. Örneğin Ürdün, İsrail uçakları İran’ı vururken hava sahasını açtı ama İran yanıt verirken kapattı; dahası Ürdün Silahlı Kuvvetleri İran İHA’larını düşürerek İsrail’e pratikte yardımcı oldu.

Uzun örnek listesine gerek yok. Körfez ülkeleri başta pek çok ülkedeki ABD üslerinin varlığı ile “İsrail’e karşı bir İslam ittifakı”nın gerçekçi olamayacağı ortada… 

İslamcılık geniş cepheyi böler

Daha önemlisi de şu: İsrail iki yıldır Gazze’de Filistinlilere soykırım uyguluyor. Peki hangi İslamcı rejim Gazze’yi savunmak konusunda İsrail’e karşı gerçek ve etkili bir pozisyon aldı? Daha doğrusu şöyle soralım: Sonuca etkisi bakımından hangi İslamcı rejim, Güney Afrika’dan daha fazla İsrail’e karşı pozisyon alabildi? Hiçbiri.

Dolayısıyla Gazze’yi ya da Tahran’ı savunmak adına, İsrail’e karşı bir “İslam ittifakı” hem mümkün değildir hem de çare değildir. Tersine bu tür girişimler İsrail’e karşı mücadele eden Güney Afrika öncülüğündeki Afrika kıtası ile, Kolombiya ve Venezuela öncülüğündeki Güney Amerika ile, hatta İspanya ve İrlanda gibi Avrupa ülkeleri ile araya “din” koyarak ayrışmak anlamına gelir.

Ne yapmalı?

İsrail’e karşı gerçekten konumlanmak isteyen, din eksenli arayışlarda olmak yerine birincisi antiemperyalist tutum alarak öncelikle ülkesindeki Amerikan askeri varlığına son vermelidir, ikincisi de “İslam ittifakı” gibi arayışlar yerine daha geniş bir cephe olan Küresel Güneycilik yapmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Haziran 2025

, , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Beyaz Saray’da Pakistanlı komutan

Yakın zamanda bölgemizde Hindistan-Pakistan savaşı vardı. Şimdi de İsrail-İran savaşı sürüyor. Hindistan’ın İsrail’le çok özel ilişkileri var, Pakistan da İran’a açıktan destek açıkladı. 

Öte yandan Pakistan, SSCB’ye karşı Afganistan savaşında ABD’nin çok özel bir müttefikiydi. Ama geride kalan yıllar içinde Pakistan’ın Çin’le çok derin bir ilişkisi oluştu. ABD’yi fazlasıyla rahatsız edecek düzeyde stratejik bir ilişki bu.

Bu girişi neden mi yaptım? Çünkü Beyaz Saray’da çok ilginç bir görüşme vardı.

Trump’ın özel misafiri

ABD Başkanı Donald Trump, Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir ile Beyaz Saray’da görüştü.

Bu görüşme pek çok yanıyla ilginç. Zira ABD Devlet Başkanı, bir başka ülkenin siyasi lideriyle değil, askeri lideriyle görüşüyor. Üstelik o asker Genelkurmay Başkanı değil. 

Görüşmede Trump’a iki isim eşlik etti: ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Beyaz Saray Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff. 

Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir’e ise bir isim eşlik etti: Pakistan İstihbarat Servisi (ISI) Başkanı Korgeneral Asım Malik. Malik aynı zamanda Pakistan Ulusal Güvenlik Danışmanı.

İlginç konular

Katılımcılar kadar konuşulan konular da ilginç. 

Pakistan Silahlı Kuvvetleri Halkla İlişkiler Servisi’nin yaptığı açıklamaya göre Trump ile Münir şu konuları ele almış: “İran-İsrail çatışması, Pakistan-Hindistan gerilimi, Pakistan-ABD ilişkileri, terörle mücadelede işbirliği.”

Tamam, bir devlet başkanının, bir başka ülkenin kara kuvvetleri komutanıyla görüşüyor olması tek başına yeterince ilginç ama yine de bu işaret edilen konular elbette şu süreçte konuşulması “normal” konular, denilebilir. Ancak ya şunlar? 

Pakistan Silahlı Kuvvetleri Halkla İlişkiler Servisi’nin açıklamasında Trump ile Münir’in şu konuları da ele aldığı belirtiliyor: “Ticaret, ekonomik kalkınma, maden ve mineraller, yapay zeka, enerji, kripto para birimleri ve yeni teknolojiler” (AA, 19.6.2025)

Bir devlet başkanı, bir başka ülkenin kara kuvvetleri komutanı ile neden ekonomi konuşur, neden ticaret konuşur, neden maden konuşur, hatta neden kripto para konuşur? Bunda bir tuhaflık yok mu? 

Ziya ül-Hak’ın darbesi

Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir’in ABD ziyareti ve Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump’la görüşmesi, bana Ziya ül-Hak’ı anımsattı. “İslamcı general” denilen Pakistan Genelkurmay Başkanı Ziya ül-Hak, 5 Temmuz 1977’de darbe yaparak Zülfikar Ali Butto’yu devirmiş ve Pakistan’ı iki yıl sonra Afganistan’da SSCB’ye karşı ABD’nin özel operasyon üssüne dönüştürmüştü. 

Bu süreçte CIA, Pakistan İstihbarat Servisi ISI ile özel bir işbirliği yürütmüş, Suudi Arabistan’dan Mısır’a, pek çok ülkeden mücahit getirerek onları birlikte Pakistan’da eğitip Afganistan’a sevketmişlerdi.

Uzun dört yıl

Züya ül-Hak’ın bir darbeyle ülkesini ABD stratejisine eklemlemesi, coğrafyamızın çok özel bir kesitinde ve tarihin çok önemli bir anında olmuştu. 

Öyle ki bu kesiti “uzun dört yıl” diye isimlendirebiliriz: Pakistan’da darbe (1977), SSCB’nin Afganistan’ı işgali (1979), İran’da Humeyni’nin Şah’ı yıkması (1979), Türkiye’de darbe (1980), İran-Irak savaşı (1981).

Bu uzun dört yıl, sonucu günümüze kadar uzanan derin değişimler doğurmuştu. 

ABD askerlerle daha kolay çalışıyor

Elbette doğrudan Ziya ül-Hak – Asım Münir benzetmesi yapmıyorum. Zira Pakistan İsrail’e karşı İran’ı destekliyor ve Münir de Beyaz Saray’daki görüşme öncesinde ülkesinin bu tutumunu açıklamasında sergiledi.

Ama yine de ABD Başkanı’nın Beyaz Saray’da Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı ile görüşmesi, üstelik ancak bir devlet başkanıyla görüşülecek türden konuları görüşmüş olması, elbette ilginç ve dikkat çekicidir. Dahası dikkatle izlenmelidir.

Çünkü ABD açısından Pakistan’ın pozisyonu kritik önemde. Pakistan’ın Çin, İran ve Hindistan ilişkileri, hatta Azerbaycan ve Türkiye ilişkileri ABD açısından çok boyutlu önemde. 

Unutulmamalı: Pakistan Başbakanı İmran Han “kendisine Amerikancı bir darbe yapıldığını” savunmuştu ama yerine gelen Şahbaz Şerif de Çin’le iyi ilişkileri sürdürdü, sürdürüyor. Görünen o ki hangi parti seçimle gelirse gelsin, Çin’le işbirliğini sürdürecek. 

ABD, işte böyle zamanlarda özellikle askerlerle çalışmak ister!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Haziran 2025

, , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin yeni harita niyeti

Mesele ne rejim meselesidir ne de nükleer meselesidir. Mesele harita meselesidir, mesele İngiltere ve Fransa yerine, yüzyıl sonra bölgenin haritasını ABD’nin çizmek istemesi meselesidir.

Beyaz Saray’daki anlaşma

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Beyaz Saray’daki koltuğuna 10 gün önce oturan Donald Trump’la görüşmek üzere Washington’a gitmeye hazırlanıyordu. Uçağa binmeden önce havalimanında şöyle dedi: “Hamas ve Hizbullah’a düzenlediğimiz saldırılarla Ortadoğu’nun haritasını yeniden çiziyoruz. Ancak Başkan Trump ile yakın çalışarak, haritayı daha da iyi bir şekilde yeniden çizebileceğimize inanıyorum” (AA, 2.2.2025).

ABD Başkanı Trump, Netanyahu ile Beyaz Saray’da görüşmesinden bir gün önce Oval Ofis’te gazetecilerin gündeme ilişkin sorularını yanıtlıyordu. Batı Şeria’nın İsrail tarafından ilhak edilip edilmeyeceğine dair bir soruya şu yanıtı veriyordu: “İsrail toprak bakımından kesinlikle küçük bir ülke. Bakın masam Ortadoğu olsun, bu elimdeki harika kalem de, hatta kalemin üst kısmı da İsrail” (AA, 3.2.2025).

Barrack’ın misyonu

Trump, dedesi Lübnan göçmeni olan işadamı arkadaşı Tom Barrack’ı Ankara’ya ABD Büyükelçisi olarak gönderdi ve onu aynı zamanda ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi yaptı. Barrack Suriye’de cumhurbaşkanı Şara ve SDG Komutanı Mazlum Abdi’yle görüştü. Ve kamuoyuna sürekli “Yüzyıl önceki anlaşmalar ve haritalar” yanlıştı mesajı verdi, “Kürtlere haklarının verilmediğini” savundu, Lozan’ı hedef aldı. 

Özetle ABD Büyükelçisi Tom Barrack, bu söyledikleriyle aslında Ortadoğu’da Kürtler ve Yahudiler lehine yeni harita çizilmesini fiilen savunmuş oldu. Öyle ki Barrack “İsrail’in Suriye’de 400 kilometrekarelik tampon bölge kontrolü ele geçirdiğini” söyleyerek “harita çizmeye başladıklarını” bile söylemiş oldu.

İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu

İşte İsrail’in İran’a saldırısı bunun içindir, Ortadoğu’da yeni harita çizmek içindir.

ABD, 90’lar ve 2000’lerde Irak’a karşı, 2010’lar ve 2020’lerin ilk yarısında Suriye’ye karşı ”yeni harita çizme” saldırıları yaptı. Şimdi de İran’a karşı “yeni harita çizme” saldırısı başlattı.

Çünkü Washington “İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu” inşa etmek istiyor: İsrail’in genişlediği, Ortadoğu’da enerji ve ticaret yolu merkezi olduğu, Arapların İsrail’i tanıdığı ve gücünü kabul ettiği, Kürtlerin İsrail’e müttefik yapıldığı bir Ortadoğu… 

Peki bu hayata geçer mi? 

ABD’de İran yarılması

İran, büyük Atlantik propagandasına rağmen, Irak ya da Suriye olmadığını sahada gösteriyor. Öte yandan dünya ve küresel güç mücadelesinin yönü değişiyor. 

Ve ABD’de bu konuda “iç cephe bütünlüğü” yok: ABD halkının çoğunluğu Ortadoğu’da yeni bir macera istemiyor. ABD Kongresi Trump yönetiminin İran’a karşı savaşa dahil olmaması için yasaklayıcı bir tasarı çıkarıyor. ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, Trump’ı yalanlayarak “İran’ın nükleer silah üretmediğini” açıklıyor. İran konusunun Trump’a seçim kazandıran MAGA cephesini böldüğü belirtiliyor… 

Türkiye ne yapmalı?

35 yılda Irak, Suriye ve İran… 

İran engeli aşılırsa bu sıranın nasıl takip edeceği ortada. Ankara’nın Irak ve Suriye hatalarını İran’da tekrarlaması, kendi felaketimiz olacaktır.

Türkiye bu gerçeği görerek stratejik pozisyon almalıdır. Tarafsızlık masalı, ABD ve İsrail’e taraf olmaktır fiilen; Türkiye yarını düşünerek bugün komşusu İran’dan taraf olmalıdır. Taraf olarak, İsrail’e dolaylı istihbarat sağlayan Kürecik Radarı ile İncirlik Üssü’ne el konulması bile yeterli olacaktır. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Haziran 2025

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

İsrail’in doğrudan ve dolaylı müttefikleri

Gazete ve televizyonlardaki “İsrail İran’ı rezil etti”, “İran kağıttan kaplanmış” türünde yorumları gördükçe Yalçın Küçük’ü anımsıyorum. Hep şöyle derdi: “Türkiye’deki İsrail, İsrail’deki İsrail’den daha güçlüdür.”

Kuşkusuz çok abartılı bir değerlendirme ama kısmi bir doğruluğu var ne yazık ki. Üstelik Türkiye’deki İsrailcilik tek bir kesime değil, bir çok kesime nüfuz etmiş durumda. Örneğin mezhepci dincisi, “İsrail ‘Şii İran’ı’ rezil ediyor” diye, seküler Batıcısı da “İsrail ‘kadın düşmanı İran’a’ dersini veriyor” diye keyifli. (Elbette Türkiye’deki İsrailciliği, Türkiye’deki Amerikancılıktan ayıramayız son tahlilde.)

Atlantik’in İran’a karşı üç hatlı savunması

Oysa gerçek şu: İran kağıttan kaplan değil ve Batı’nın 40 yıllık baskısına ve ambargosuna karşı, her türlü açık ve örtülü saldırıya insanıyla, silahıyla gayet başarılı bir şekilde direniyor.

İran’ın başarısını ortaya koyan askeri bilgi olarak belirteyim. İran, saldırgan İsrail’e yanıt hakkı olarak füze fırlattığında, İsrail ve müttefikleri o füzeyi tam üç hat üzerinden durdurmaya çalışıyor:

1. Hat: İran füzeleri ateşlendiğinde, onları engellemek üzere önce a) Irak’taki ABD füze savunma sistemleri ve savaş uçakları, b) Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Fransız savaş uçakları ve c) Bölgede bulunan ABD-USS Carl Vinson uçak gemisi ve ona eşlik eden füze imha gemileri harekete geçiyor.

2. Hat: İran füzeleri ilk hattı aştığında, bu kez onları engellemek üzere a) Doğu Akdeniz’deki ABD savaş gemileri, b) Ürdün’deki ABD savaş uçakları ve füze savunma sistemleri, c) Ürdün Hava Kuvvetleri ve d) Kıbrıs üslerindeki İngiliz savaş uçakları harekete geçiyor.

3. Hat: İran füzeleri ikinci hattı da aştığında, bu kez onları engellemek üzere a) 2000 km menzilli İsrail Arrow 3’ler devreye giriyor, b) ardından 1500 km’den başlayıp 500 km’ye kadar Arrow 2’ler İran füzesini engellemeye çalışıyor, c) düşüremezse 300 km’den başlayıp 40 km’ye kadar Davut Sapanı savunma sistemi devreye giriyor ve orası da aşılırsa d) 70 km’den 4 km’ye kadar olan mesafede Demir Kubbe İran füzesini yakalamaya çalışıyor. 

İsrail Kürecik’ten nasıl yararlanıyor?

Görüldüğü üzere İsrail demir kubbesini aşarak Tel Aviv’i vurabilen İran füzeleri, sadece İsrail savunmasını değil, ABD, İngiliz, Fransız ve Ürdün savunmasını delerek hedefine ulaşıyor aslında. İsrail’in İran’a kadar ulaşmasında ise tersine bu ülkeler kolaylaştırıcı rol oynuyor.

Tüm bunları görmeden “İran kağıttan kaplanmış” demek, sadece gerçeği ıskalamak değil, ötesinde koyu bir Atlantik propagandasına aldanmaktır.

Öte yandan İsrail’in İran karşısındaki müttefiklerinin ABD, İngiltere, Fransa ve Ürdün’le sınırlı olmadığını da hesaba katalım. Zira ABD ve NATO müttefikleri de dolaylı bir şekilde İsrail’in yanında yer almış oluyorlar:

Örneğin ABD üsleri bulunan Körfez ülkeleri de dolaylı olarak İsrail’in yanında saf tutmuş oluyorlar. 

Örneğin Şara’nın Suriyesi… İsrail uçakları Suriye hava sahasında yakıt ikmali yaptılar, Esad zamanında bu mümkün değildi. Ve soralım: Acaba hangi üsten kalkan tanker uçaklar yakıt ikmali yaptı İsrail uçaklarına?

Örneğin her ne kadar Ankara “Kürecik Radarındaki veriler sadece NATO müttefikleriyle paylaşılır” diyerek yalanlasa da Kürecik’ten İsrail’e istihbarat akışı sağlanmaktadır. 23 Nisan 2024’te, bu köşede “İsrail Kürecik’ten nasıl yararlandı?” başlığı altında anlatmıştım: “Kürecik Radarı, ABD tarafından kurulup NATO üssüne dönüştürüldü. Üsteki AN/TPY-2 radarı ABD ordusuna ait. Dolayısıyla bölgedeki üslerini İsrail’e kullandıran, İsrail’e silah veren ABD, elbette AB/TPY-2’deki istihbarat bilgilerini de İsrail’e veriyor!”

Kaldı ki ABD’nin Akdeniz’deki savaş gemilerine de istihbarat/veri akışı Kürecik’ten sağlanıyor ve ABD o bilgileri İsrai’le paylaşıyor. 

NATO irtibatı

Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin “Kürecik Radarındaki veriler sadece NATO müttefikleriyle paylaşılır” açıklaması, aslında bir dezenformasyondur. Çünkü İsrail ve Ürdün, NATO’yla da irtibatlıdır. 

İsrail’in İran’a saldırdığı 12 Haziran gecesinden saatler önce, NATO ile Ürdün, Amman’da “NATO’nun diplomatik irtibat bürosunun açılması” için imza attılar. Ve o Ürdün, İsrail uçakları İran’a saldırırken değil ama İran İsrail’e yanıt hakkını kullanırken “hava sahasını kapatmaya” geçti; Ürdün Hava Kuvvetleri birkaç İran füzesi ve İHA’sı düşürdü. 

İsrail’in NATO irtibatını da anımsayalım: İsrail, 2016’da, Ankara’nın onayıyla NATO merkezinde daimi ofis sahibi olmuştu!

Özetle tüm bu müttefik ağına rağmen 2 bin km’den Tel Aviv’i vurabilen İran, iddia edildiği gibi kağıttan kaplan değildir, tersine 40 yıllık Batı ambargosuna rağmen ulusal silahlanma başarısı sağlayabilen örnek durumundaki bir ülkedir. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Haziran 2025

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Netanyahu ve Trump’ın attığı zarlar

ABD ve İsrail, İran’ın nükleer programını durdurmayı, Tahran yönetiminin ileride nükleer silah elde etmesini engellemekten çok, İran’ı rejim değişikliğine götürecek bir dış basınç olarak görüyorlar.

Washington ve Tel Aviv’in bu amaçla işbölümü yaptığı anlaşılıyor. ABD müzakere yoluyla, İsrail askeri yolla İran’ın nükleer programını durdurmaya çalışıyor. Üstelik Netanyahu yönetimi, İsrail halkının bir bölümünün de karşı olduğu bu saldırıya meşruiyet sağlayabilmek için, İran’ın elindeki zenginleştirilmiş uranyumla bir kaç gün içinde, bir düzine nükleer silah yapabileceğini iddia ediyor!

Oysa gerçek şu: İsrail’in nükleer silahları var ama İran’ın yok. İsrail’in nükleer silahları olduğunu nükleer fizikçi Dr. Vanunu’nun MOSSAD operasyonuna mal olan açıklamalarından ve hatta bazı ABD belgelerinden biliyoruz. İran’ın nükleer silahı olmadığını da yine ABD belgelerinden biliyoruz.

Trump‘ın sözlerinin anlamsızlığı

ABD, Obama döneminde İran’la nükleer anlaşma yapmış ama daha sonra Beyaz Saray’a yerleşen Trump, İsrail’in de isteğiyle o anlaşmadan çekilmişti. Aynı Trump, başkanlığının ikinci yılında, çekildiği anlaşmayı yeniden yapmak için İran’la masaya oturmuş durumda ve altıncı oturum bu pazar günü Umman’da yapılacaktı.

Açık ki ABD yönetimi açısından bu müzakereler, İsrail’in saldırısını perdeleme aracıydı. 

Trump’ın 12 Haziran gece saldırısından önce “İsrail saldırabilir” diyerek aslında İran’ı İsrail’e karşı uyardığı iddiası, bir anlam ifade etmiyor. Hatta Trump’ın birbirini tutmayan tüm sözlerinin de anlamı yok; İsrail’den İran’a saldırmamasını sosyal medya mesajıyla isteyen de o, İran yanıt verdiği takdirde İsrail’i koruyacağını söyleyen de o, hatta saldırıdan sonra “İranlı şahinler sert konuşuyordu, hepsi öldü” diyerek İranlı yetkilileri tehdit eden de o, Tahran yönetimine “gelip masaya oturmazsan daha kötüsü olacak” diyen de o… 

ABD’nin asıl rolü

Trump yönetimi ile ABD kurulu düzeni arasındaki çelişmelerden ve hatta Trump ile Trump yönetimi arasındaki çelişkilerden hareketle ABD’nin bu saldırıdaki sorumluluğunu görememek, hatta ABD’nin bu saldırıda hiçbir rolünün olmadığını iddia edebilmek, en hafifinden siyasi saflıktır.

İsrail bu saldırıyı ABD desteğiyle, ABD istihbaratıyla ve ABD olanaklarıyla yaptı: 200 İsrail uçağının aynı anda İsrail’den hareket etmesi pek olası değil, belli ki bazıları önceden bölgedeki ABD üslerinde konuşlandı. Daha da önemlisi, ABD sayesinde bölge ülkelerinin hava sahasını kullanabildi.

Trump’ın İran yönetimine karşı “ABD dünyanın en güçlü ve en öldürücü silahlarını yapar. İsrail’in elinde bu silahlardan çok var, daha fazlası da yolda” demesi, zaten tek başına her şeyi açıklıyor.

Avrupalıların iki yüzlülüğü

Ya Avrupa’ya ne demeli? İkiyüzlülükte sınır tanımıyorlar: İsrail’i kurban ilan ediyorlar, kendisini savunma hakkı olduğunu söylüyorlar. Bu “çok demokrat” Avrupalılar, İran’ın İsrail’e yanıt hakkına karşı da “itidal çağrısı” yapıyorlar! 

İsrail’i “kurban” gibi göstermeye çalışmak da nihayetinde bir insanlık suçudur. Çünkü kurban dedikleri İsrail, Filistinlilere soykırım yapıyor, Lübnan’ı bombalıyor, Yemen’i vuruyor, Suriye’yi işgal ediyor ve İran’a saldırıyor. 

Ama çok liberal Avrupalılara göre İran saldırgan, İsrail savunmada! 

Bölge ülkeleri ne yapmamalı?

Netanyahu hükümeti de Trump yönetimi de kendi ülkelerinde, ülkenin yarısıyla kavgalı durumdalar. Trump yönetimi, her ne kadar İsrail’in ABD’den ayrı İsrailcilik yapmasını istemiyorsa da, İran karşıtlığında çıkarları örtüşüyor.

Gazze’de Hamas’ın zayıflamasını, Lübnan’da Hizbullah’ın gerilemesini ve Suriye’de Esad yönetiminin yıkılmasını, tarihi bir fırsat olarak görüyorlar. Ve bu fırsatı, öncelikle İran’da bir rejim değişikliği zemini oluşturmakta kullanmaya çalışıyorlar. Rejimi değişen bir İran’ın da üçe bölünebileceğini hesaplıyorlar. 

Bölge ülkeleri tarihi bir tutum alma kararıyla karşı karşıyadır. ABD ve İsrail’in hesaplarına aldanarak, dahası bu hesaplardan kendilerine pay düşeceğini varsayarak, bir yandan itidal çağrısı yapıp bir yandan da ABD-İsrail’in İran’ı vurmasından memnun olup kazanç bekleyenler, yarın kendi rejim ve sınırları konusunda bedel ödemek zorunda kalabileceklerini mutlaka göz önünde bulundurmalıdırlar!

Bir zarı Netanyahu, diğer zarı Trump attı ama yere kaç kaç düşecekleri belli değil çünkü… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Haziran 2025

, , , , ,

Yorum bırakın

ABD Şara’yı korumaya aldı

HTŞ lideri Colani’yi Esad’a karşı yıllarca koruyan ABD, şimdi de onu “radikal gruplara” karşı korumaya aldı. Böylece emperyalizm ile terör örgütleri arasındaki çok katmanlı ilişkilere dair ortaya ilginç bir örnek çıktı. Açalım:

Colani’nin terörist kimliği

HTŞ lideri Colani, 27 Kasım 2024’te Türkiye’nin kontrolündeki İdlib’den, yine Türkiye’nin kontrolündeki Suriye Milli Ordusu (SMO) gruplarıyla beraber çıktı ve İsrail hava kuvvetlerinin de dolaylı yardımıyla 8 Aralık’ta Şam’a girip, iktidar oldu. ABD ve Türkiye’nin terör listesinde olan, başına ödül konulan Colani, kravat takıp Ahmet eş-Şara asıl ismiyle Suriye’nin cumhurbaşkanı oldu. 

Peki mesele savaşı kazanan bir teröristin, meşruiyet kazanarak terörist sıfatından düşmesi miydi sadece? Öyle olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Zira ABD’li ve Türk yetkililer, Colani’yle, daha “resmen teröristken” de işbirliği yaptıklarını açıkladılar bu süreçte.

Jeffrey’nin Colani’yle 7 yıllık işbirliği

Örneğin ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, el-Meşhed kanalına yaptığı açıklamada, “Colani ile dolaylı ilişkileri olduğunu, onu Esad hükümetine karşı koruduklarını” açıkladı (Harici, 15.5.2025). 

Peki ne zamandan beri? Jeffrey, “Suriye konusunu devraldığımdan beri” diyor. ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi olan James Jeffrey, 17 Ağustos 2018’de ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi olarak atandı. Yani ABD, HTŞ lideri Colani’yle 8 Aralık’tan yaklaşık 7 yıl önce dolaylı ilişkiye geçmişti. (CIA eliyle ilişkinin daha gerilere gitmesi de olası elbette.) Yani ABD, başına para ödülü koyduğu bir terör örgütü liderini, aslında 7 yıldır koruyor ve bir ülkenin yasal hükümetini yıkması için onu el altından destekliyordu!

Ford, Colani’yi siyasete hazırladı 

Bitmedi. ABD’nin eski Şam Büyükelçisi Robert Ford, İngiltere merkezli bir kurum adına Colani’yi “siyasete kazandırma” göreviyle, onunla üç kez görüştüğünü açıkladı (Cumhuriyet, 20.5.2025). Ford, bu görüşmelerden ilkinin İdlib’de, 2023 yılında olduğunu söyledi (Harici, 20.5.2025). Ford ayrıca, Colani’nin dönüşümünün 2016’da başladığını belirtti. 

Anımsayacaksınız, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da, 8 Aralık’tan sonra bir Fransız kanalına yaptığı açıklamada “HTŞ yıllardır bizimle işbirliği içinde oldu” demişti. 

ABD’nin Colani’den üç beklentisi

Gelelim bugüne… 

ABD kravat takıp “Cumhurbaşkanı Şara” yaptığı Colani’yi, bu kez radikal gruplara karşı korumaya geçiyor. Bunu da ABD’nin şimdiki Suriye Özel Temsilcisi, aynı zamanda ABD’nin Ankara Büyükelçisi olan Tom Barrack A-Monitor’a açıkladı: “Şara’nın etrafında bir koruma sistemi oluşturmalıyız” (AA, 11.6.2025).

Barrack açık açık “ABD’nin çıkarları Şara’nın çıkarlarıyla örtüşüyor” diyor ve Washington’un ondan üç temel beklentisini açıklıyor. Bunları da “yaptırımların kaldırılması için koşulumuz yok ama beklentimiz var” diyerek açıklıyor: “ Filistinli militanlara karşı daha sert tutum alınması, IŞİD’le mücadele ve Suriye’nin (İsrail’le) İbrahim Anlaşmaları’na katılma yönünde adımlar atması.”

Barrack bu yönde “sessiz bir anlayışla” hareket edildiğini, “Suriye’de 400 kilometrekarelik tampon bölge kontrolü ele geçiren İsrail ile Şam yönetiminin normalleşeceğine dair sinyaller” olduğunu belirtti.

CENTCOM’dan Ankara’nın rolüne övgü

Bu arada Barrack’ın “koşul değil beklenti” demesi ile Cumhur İttifakı’nın PKK’yle müzakeresinin “koşul yok, gerekler var” diye formüle edilmesi arasındaki benzerliğe dikkatinizi çekeyim.

Fakat benzerlik sadece “koşul yok beklenti var” ile sınırlı değil, ”entegrasyon” kavramı da var. Biliyorsunuz, PKK’nin silah bırakması ama karşılığında “siyasete entegrasyonu” deniliyor. İşte bu, Suriye’de de geçerli. 

CENTCOM Komutanı Michael Erik Kurilla açıkladı: “Suriye’nin kuzeydoğusundaki unsurların Suriye yönetimine entegrasyonu için çalışıyoruz. Türkiye bu konuda çok olumlu bir rol oynuyor” (AA, 10.6.2025).

Burada entegrasyon, “devlet yönetimine ortak olma”, “ordu içinde ayrı birim olma” anlamına geliyor tabi…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Haziran 2025

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Trump-Musk çatışmasının analizi

ABD Başkanı Donald Trump ile onun en önemli destekçisi Elon Musk arasındaki çatışmayı izliyorsunuzdur. Taraflar gittikçe birbirine daha ağır şekilde saldırıyor. 

Musk, Trump’ın azlini ve yerine ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in getirilmesini savunan bir sosyal medya mesajını onayladı. Dahası, azil gerekçesini de ortaya koydu: “Trump Epstein dosyalarının içinde.” Epstein’ın seks ticareti merkezli suç dosyalarının bazıları işte bu nedenle mühürlüydü!

Musk ayrıca sosyal medyasında yeni bir parti anketi yaparak, Cumhuriyetçi Parti’ye 2026 uyarısı da yaptı. 

Trump ise “aklını kaçırmış” dediği Musk’ı, şirketleriyle yapılmış milyarlarca dolarlık federal sözleşmeleri çekmekle tehdit etti. Hatta Trumpçılar açıkça Güney Afrika doğumlu Musk’a “ülkeden kovulması ve şirketine el konulması” sopasını gösterdiler. 

Peki Trump ile Musk arasındaki bu çatışma, pek çok yorumcunun dile getirdiği gibi iki zenginin ego savaşı mı? Ben bu çatışmanın, sınıfsal bir çelişme olduğunu, dolayısıyla ideolojik boyutu bulunduğunu, dahası Bush’un son döneminde başlayan ve 2008 kriziyle tetiklenen “Amerikan iç savaşının” devamı olduğunu düşünüyorum. 

Musk’ın iki partiyle dansı

Öncelikle belirtelim: Trump-Musk ilişkisi tamamen sınıfsal, çıkarsal ve pragmatiktir. Musk 2016’da Hillary Clinton’a oy vermişti. Ama çıkarları birleşti ve Musk, oy vermediği halde 2016’da seçimi kazanan Trump’ın ekonomi danışma kurulunda yer aldı. Ama Trump Paris İklim Anlaşması‘ndan çekilince 2017’de istifa etti. 2020 seçiminde de Joe Biden’a oy verdi. Yani Cumhuriyetçi olmaktan çok Demokrattı. 

Çıkarları 2024’te yine Trump’la birleşti. Musk’ın başını çektiği tekno-dijital neoliberaller, Trump’ı destekledi. Musk, Trump’ın seçim kampanyasının üçte ikisini cebinden verdi, seçildiğinde neredeyse ondan çok sevindi. Ama bir yıl olmadan yine çıkarları çelişti.

Ekonomik çıkar çatışması

Trump ile Musk arasındaki kopuşu sağlayan olay, Trump yönetiminin vergi indirimi yasasıydı. Musk “yasa tasarısının kendisine bir kez bile gösterilmediğinden” yakındı. Bu yasayla “bütçe açığının 2.5 trilyon dolara çıkacağını” ileri sürdü. 28 Mayıs’ta katıldığı bir TV programında, yasa tasarısının başında bulunduğu Devlet Verimlilik Dairesi (DOGE) çabalarını baltalayacağını savundu. Ve 31 Mayıs’ta görevi bıraktı.

Ama bu vergi indirimi yasası, nedenden çok sonuçtu. Trump şu sözleriyle nedene kısmen işaret ediyordu: “Elon yıpranıyordu, ondan gitmesini istedim, herkesi kimsenin istemediği elektrikli arabaları almaya zorlayan yetkiyi elinden aldım. Bunu yapacağımı aylardır biliyordu. Bu yüzden de çıldırdı.”

Yani mesele esas olarak hangi kesimin ekonomik çıkarının kollanacağıydı. 

Musk’ın başını çektiği sınıfın ihtiyacı

Trump, “Elon yıpranıyordu” diyor ama Musk’ın DOGE uygulamaları ile aslında kendisi yıpranıyordu. Musk’ın başında olduğu DOGE, mali sermaye (finans kapital) sınıfının içinde yeni saldırgan kesimi oluşturan dijital/tekno-neoliberallerin ihtiyacına göre devleti yeniden biçimlendirmenin aracıydı. 

6 Şubat’ta bu köşede şöyle demiştik: “Son 20 yılda adım adım semirerek ABD’nin en büyük sermaye grubu haline gelen ve bugün Trump’ın arkasına dizilen bu kesim, Amerikan devlet aygıtını kendi çıkarlarına göre yeniden biçimlendirmeye çalışıyor. Trump-Musk sağcılığı üzerinde şekillenen bu girişim ise kaçınılmaz olarak ABD içindeki güç mücadelesini sertleştirecektir.”

Bugün artık oradayız: Sertleşme, Trump’ın Musk’ı taşıyamayacağı yere geldi.

Trump’a darbe olasılığı

Kasım 2026’da ABD’de kritik bir seçim var: Senatonun üçte biri ve Temsilciler Meclisinin tamamı değişecek. 

Trump, Musk’ın başını çektiği mali sermaye sınıfının saldırgan dijital/tekno-neoliberalleri ile seçimde desteğini aldığı orta sınıf arasında sıkışmış durumda. 2024’ü kazanmasında Musk’ın etkisi vardı ama Cumhuriyetçilerin Musk’ın yönetime maliyeti artan uygulamaları ile 2026’yı kazanması riskli.

Dolayısıyla Trump, dijital/tekno-neoliberaller ile orta sınıfın oyunu isteyen Cumhuriyetçiler arasında bir seçim yaptı. Mesele şu ki bu kaçınılmaz seçim, Trump’ın azli ve JD Vance’in başkanlığı riskini de içeriyor. Bu ”iç darbe” olasılığı, Trump’ı “kurulu düzencilerle” belli konularda uzlaşmaya zorlayabilir önümüzdeki süreçte.

Son tahlilde birbirlerini yemeleri iyidir, Küresel Güney’in yararınadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Haziran 2025

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Avro dolara baş kaldırıyor

ABD’nin küresel hegemonyası iki temel güce dayanıyor: Amerikan silahlarının gücü ve Amerikan dolarının gücü… 

ABD 1944’te Bretton Woods sisteminde doları altına sabitledi, 1971’de ise doları altına sabitlemeyi bırakıp, fiilen silaha sabitledi!

Dolar hem küresel ticarette kullanılarak hem de ülkelerin merkez bankalarında rezerv para olarak ABD hegemonyasını sağladı.

Doların payı geriliyor

Fakat durum değişiyor. Doların hem küresel ticaretteki kullanımı hem de merkez bankalarındaki rezerv para olma oranı düşüyor. Bu durum çok kutupluluğun hem sonucudur ama hem de çok kutupluluğu hızlandıran bir nedendir. Öyle ki bu değişim ABD’nin müttefiki AB’yi bile etkilemektedir.

Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde, doların küresel döviz rezervlerindeki payının yüzde 58’e gerilediğini, bunun avro için bir fırsat olduğunu savunuyor (Harici, 2.6.2025).

Avronun şu anda küresel döviz rezervlerindeki payı yüzde 20. Lagarde bu oranın üç dayanakla yükselebileceğini düşünüyor: 

1) Avro bölgesinin sağlam ve güvenilir bir jeopolitikle temellenmesi.

2) Güçlü askeri kapasitelerle desteklenmesi.

3) AB Sermaye Piyasaları Birliğinin oluşturulması.

Büyük Avrupa projesi

Bu üç dayanak, pratikte AB’nin ABD’den stratejik özerklik kazanması demektir. AB, Trump yönetiminin hem siyasi hem ekonomik uygulamaları nedeniyle yeniden stratejik özerkliği dile getirmeye başladı. 

Tabi AB içinde ABD’ye karşı mesafeli pozisyon almak isteyenlerin iki ayrı grup olduğunu belirlememiz gerekiyor. Bir grup, AB’yi küresel güç yapmak için stratejik özerklik kazanmak isteyenlerdir. Diğer grup ise Trump’lı yeni Amerika’ya karşı eski Amerikancılık yapan Atlantikçilerdir. Zaman zaman aralarında geçişkenlik de yaşanmaktadır: Eski Amerikancılık yapabilmek üzere stratejik özerkliği savunanlar gibi… 

Ama çok kutuplu dünya inşası, kaçınılmaz olarak en hızlı Atlantikçileri bile bağımsızlık söylemlerine zorlayacaktır, zorlamaktadır.

Örneğin Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Avrupa’nın ABD’den “bağımsızlığı” için yeni bir “büyük Avrupa projesi”nden yana olduğunu açıkladı. Proje, “yarının dünya ekonomisinde liderlik rolü” üstlenebilmeyi hedeflemektedir (Harici, 2.6.2025).

Dolayısıyla Lagarde “dolara karşı avro” çıkışı, Leyen’in işaret ettiği hedefin gereğidir. 

Dolarsızlaşma eğilimi

Avronun dolara baş kaldırması sonuç verir mi, hatta bu politika Atlantik ilişkilerine rağmen sürdürülebilir mi, tartışılır. Ama tartışılmaz yeni gerçeklik şudur: Doların küresel ticaretteki payı da küresel rezerv olma payı da azalıyor. Bunun esas nedeni de Küresel Güney’in güçlenmesidir. 

BRICS ülkeleri başta kimi Küresel Güney ülkeleri birbirleriyle ticaretini artık dolar üzerinden değil, ulusal paraları üzerinden yapıyor. BRICS genişledikçe ulusal paralarla ticaret oranı da artmış oluyor. Gün geçtikçe artan bu ulusal paralarla ticaret eğilimi, doların küresel ticaretteki payını yavaş yavaş azaltıyor. 

Aynı şekilde Küresel Güney ülkeleri merkez bankalarındaki doların payını azaltıp, çeşitli paralarla çeşitlendirmeye yöneliyor. 

AB-Çin ilişkisinin önemi

Bu, çok kutupluluk inşasıdır esas olarak… 

Genişleyen ve ulusal paraların rolünü artırarak doların hegemonyasını zayıflatan BRICS merkezli Küresel Güney’in rolü adım adım uluslararası platformlarda artıyor. 

Öyle ki ABD’nin geleneksel müttefiki AB bile bunu avro için, stratejik özerklik için, küresel ekonomideki payı için bir fırsat olarak görüyor.

AB’nin bu fırsatı realize edebilmesinin yolu ise ABD’nin ticaret savaşına karşı BRICS ile işbirliği yapabilmesinden geçiyor. Yani AB-Çin ilişkisi, önümüzdeki dönem açısından kritik bir öneme sahip… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Haziran 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Barrack, Lozan, Erdoğan

Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi Direktörü Prof. Dr. Hasan Ünal aradı dün. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın Sykes-Picot ve Sevres ile birlikte Lozan’ı da aynı pakette vurgulamasına işaret etti. 

NTV’den Deniz Kilislioğlu’nun Barrack’la yaptığı söyleşiyi, internetten okumuştum ve Lozan ifadesi yoktu. Prof. Dr. Hasan Ünal ise ısrarla başka kaynaklarda Lozan ifadesinin olduğunu söyledi. O kaynaklar mı acaba pakete yanlışlıkla Lozan’ı eklemişti? 

Prof. Dr. Ünal bunun üzerine söyleşinin orijinalini bulup izledi.

Ve ortaya vahim bir sonuç çıktı… 

Lozan metinden çıkarıldı

Evet, ABD Büyükelçisi Tom Barrack, söyleşinin 11. dakikasından itibaren, yüz yıl önceki anlaşmaların Kürtlere haklarını vermediğini söylediği bölümde, o anlaşmaları bir paket halinde sıralarken Sykes-Picot ve Sevres ile birlikte Lozan’ı da saymıştı. 

Hatta söyleşiyi yapan Deniz Kilislioğlu, Prof. Dr. Hasan Ünal’ın ifadesiyle, Barrack’a “kibarca uyarıda” bulunmuştu. 

Netice olarak ABD Büyükelçisi Tom Barrack Lozan’a işaret etmiş ama NTV söyleşiyi yazılı servis ettiği metinden Lozan’ı çıkarmıştı. Ama Barzanilerin Rudaw’ı gibi yayın organları ise metinde olmasa da, söyleşide yer alan Lozan ifadesini kendi haberlerine eklemişti. 

Ünal: Barrack uyarılmalı

NTV’nin Lozan’ı kendi inisiyatifiyle metinden çıkarması haberciliğin doğasına aykırı. Kuvvetle muhtemel, söyleşinin ardından ABD büyükelçiliğinin profesyonel diplomatları, işadamı olan büyükelçinin sözünü düzeltti… 

Ama ne olursa olsun, Prof. Dr. Hasan Ünal’ın da sosyal medyada vurguladığı gibi, Ankara’nın bunu yanıtsız bırakmaması gerekiyor. Prof. Dr. Ünal aynen şöyle dedi: 

“ABD Büyükelçisi Lozan konusunda Dışişleri Bakanlığına çağrılarak uyarılmalı ve kendisinden derhal izahat istenmelidir. Lozan konusunun Sykes-Picot antlaşmaları veya Sevr ile aynı pakette değerlendirilerek ’Kürtlerle’ ilgili aksilikler oldu gibi laflar Ankara’daki resmi sıfatlı bir kişinin söyleyeceği şeyler değildir.”

Prof. Dr. Hasan Ünal haklı ancak ya Dışişleri Bakanlığına çağrılan ABD Büyükelçisi Tom Barrack “Ama cumhurbaşkanınız ’zafer diye yutturulmaya çalışıldığına’ işaret ederek Lozan’ı hezimet kabul ediyor” derse?

İnönü Lozan’a Mudanya’dan gitti

ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bu anlaşmalara işaret etmesi, Batı emperyalizminin yanlışına işaret etmekten çok, haritaların Kürdistan için yeniden düzeltilmesini istemesinden kaynaklı.

Kaldı ki Barrack’ın Lozan’ı bir paket halinde Sykes-Picot ve Sevres ile birlikte değerlendirmesi, büyük bir yanlıştır. Zira Sykes-Picot ve Sevres, emperyalizmin bölgemizi paylaşma ve sömürme anlaşmalarıdır. Lozan ise emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı kazanarak cumhuriyeti kurmanın anlaşmasıdır. 

Yani Lozan Sevres’in panzehridir, Sevres’e yanıttır. İsmet İnönü’nün Lozan’da Mondros göndermesi yapan Lord Curzon’a tarihi yanıtıdır: “Ben buraya Mudanya’dan geldim!”

Tarih odur: Mondros Mütarekesi’nin yolu Sevres’e açılmıştır ama Kurtuluş Savaşı’nın zaferiyle imzalanan Mudanya’dan varılacak yer Lozan’dır!

Lozan karşıtı cephe

Asıl sorun ise şudur: 

1) İktidar Lozan’ı hezimet görmektedir.

2) İktidarın açılım partneri PKK fesih kongresinde sorunun kaynağı olarak Lozan’ı gördüğünü belirtmektedir. 

3) ABD açısından ise Lozan zaten BOP’un hedefidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Haziran 2025

, , , , , , , ,

1 Yorum

İngiltere ve Almanya’nın Asya-Pasifik hesapları

Eski ABD yönetimi Avrupalı liderleri zorla Ukrayna savaşına itti, önce direndiler ama sonra ABD’nin stratejisine eklemlendiler. Sonuç? Ucuz Rus enerjisinden mahrum ekonomileri perişan durumda. Şimdi yeni ABD yönetimi Ukrayna’da barış arıyor ama Avrupa liderleri bu kez barışa direnip, “savaşa devam” diyor!

Bitmedi..

Yeni ABD yönetimi Avrupalı liderlere, “siz bölgenizle ilgilenin, Asya-Pasifik’te Çin’i sıkıştırmak bizim işimiz” diyor özetle ama Avrupalı liderler kabul etmiyor, “Çin asıl bizim düşmanımız, düşmanımıza karşı Asya-Pasifik’te çıkarlarımızı savunmak için asker bulunduracağız” diyor!

Şimdi bu tabloyu nasıl açıklayabiliriz? Avrupalı liderlerin bu politikalarını akılla açıklamak mümkün mü? Politik genlerindeki sömürgecilik mi depreşiyor yoksa?

Alman ordusu neden Asya-Pasifik’te?

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, “Avrupa kendi bölgesine odaklanmalı ki biz de Çin’den gelen tehditleri ele almaya odaklanabilelim” dedi.  

Ama Almanya ve İngiltere, ABD’nin bu “Asya-Pasifik’te Çin’le mücadeleyi bize bırakın” tutumuna karşı. 

Singapur’daki Shangri-La Diyalog Konferasında konuşan Almanya Savunma Bakanı Casten Reuer, ABD’nin bu çağrısına rağmen, “Alman ordusu Asya-Pasifik güvenliğinde rol almaya devam edecek” dedi. 

Böylece 2021’de ABD’nin zoruyla bölgeye savaş gemisi gönderin Almanya, ABD’nin “artık gerek yok” demesine rağmen Asya-Pasifik’te olmak istiyor. 

Peki Çin karasularına yakın denizlerde savaş gemisi bulundurmak, Almanya’nın hangi çıkarının gereği? Tersine Çin, Batı yarımküredeki denizlerde, bu ülkelerin karasularına yakın denizlerde sürekli savaş gemisi dolaştırsa ne olur?

Alman profesörün “çöküş” uyarısı

Almanya bir yandan Rusya’ya karşı Ukrayna’yı daha fazla destekleyerek kendisini neredeyse doğrudan savaşa eklemliyor, bir yandan da Çin’e karşı Asya-Pasifik’te savaş gemisi dolaştırıyor!

Oysa ABD’nin bu politikaları Alman ekonomisini geriletti. Hatta ünlü Alman Prof. Max Otte’ye göre Alman ekonomisi bir gerileme değil, çöküş yaşıyor. 

Max Otte, Almanya’nın sistematik olarak sanayisizleştiğini, egemenliğini yitirdiğini ve ABD’nin çıkarlarına hizmet eden politikalar izlediğini vurgulayarak, Rus gazına ve nükleer enerjiye dönüş olmadan toparlanmanın on yıllar alacağını belirtti (Harici, 2.6.2025).

Evet, Almanya ABD’nin çıkarlarına zorlandı, Rusya’dan ucuz gaz temin etme ayrıcalığını kaybetti, bu durum Alman sanayisinin avantajlarını yok etti, ABD’nin zorlamasıyla Rusya’ya yaptırım uygulayıp ekonomisine zarar verdi ama Almanya şimdi bu yanlıştan dönme şansı varken, tersine yanlışı daha da derinleştirme peşinde… 

İngiliz savunma raporundaki Amerikancılık

Politik sömürgeci genleri daha baskın olan İngiltere de Çin düşmanlığının tonunu artırıyor. 

İngiltere, yeni yayımlanan savunma değerlendirme raporunda Çin’i “karmaşık ve kalıcı bir tehdit” olarak nitelendiriyor. 

İngiliz hükümetinin resmi sitesinde yayımlanan belgede şu ifadeler yer alıyor: “Çin, karmaşık ve sürekli bir meydan okumadır. Beijing, Hint-Pasifik bölgesinde hakimiyet kurmak, ABD’nin etkisini zayıflatmak ve uluslararası düzene baskı uygulamak amacıyla ekonomik, teknolojik ve askeri kapasitesini giderek daha aktif biçimde kullanmaktadır” (Sputnik, 3.6.2025).

Ne denilebilir ki! Amerika’dan çok Amerikancılık yapmak, tam da budur! Şöyle ki, ABD’de iki ABD var artık. Bu Londra ve Berlin’e de sirayet ediyor… 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
3 Haziran 2025

, , , , , , ,

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın