Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Korona ve vahşi kapitalizm

Ağır ekonomik ambargo altında olduğu için, koronavirüsle mücadele kapsamında IMF’den 5 milyar dolar kredi istemek zorunda kalan Venezuela reddedildi! IMF’nin ret gerekçesi vahşi kapitalizmin dişlerini resmediyor: “Venezuela hükümetinin uluslararası toplum tarafından tanınması konusunda netlik yok” (Sputnik, 17.3.2020).

Uluslararası toplum dedikleri ABD ve destekçileri. Ve onlar da Venezuela’da Hugo Chavez’in inşa ettiği, Maduro’nun ağır dış baskılara rağmen sürdürmeye çalıştığı kamucu sisteme karşılar. Dahası açık darbe yaptılar ve başaramadılar. Şimdi darbeyle iş başına getirmeye çalıştıkları Guadio’yu destekledikleri için güya Venezuela halkının seçtiği Maduro hükümetini tanımıyorlar!

Diğer yandan ABD ambargosu altındaki İran, koronavirüs salgınına karşı mücadele etmek için dünyadan sağlık malzemesi almak istiyor ama Washington yönetimi böylesi bir insani durum karşısında bile bırakın ambargoyu kaldırmayı, hafifletmiyor bile!

Batı’nın ırkçı kafası

ABD Başkanı Donald Trump, ısrarla ve uyarılara rağmen, korona virüsünü “Çin virüsü” diye niteliyor!

Bu, emperyalist Batı’nın ırkçı kafasının tipik bir göstergesidir. Oysa örneğin ilk kez ABD ve Meksika’da görülen ve büyük oranda can kayıplarına yol açan H1N1 için hiçbir ülke “Amerikan virüsü” dememişti!

Bu anlayış koronavirüs Çin’de etkili olmaya başladığında da kendini göstermişti. Batı’nın o “ırkçı kafası” hortlamış, Çinlileri aşağılayan, Çin mutfağına, Çin yaşam tarzına hakaretler yağdıran bir noktaya varmıştı. (Ki yarasa Çin mutfağında yoktu ve Batı’nın kullandığı o yarasa çorbası görüntüsü birkaç yıl önce Çin’de değil, bir Uzakdoğu ada ülkesinde çekilmişti!)

Kapitalizmin “önce kâr” anlayışı

Anımsayın, Çin’de koronavirüs etkili olmaya başladığında ABD Ticaret Bakanı Wilburr Ross bundan memnuniyet duyduğunu şu sözlerle ilan etmişti: “Bu salgın Amerikan ekonomisine yarayacak. İstihdam Kuzey Amerika’ya geri dönecek” (Sputnik, 30.01.2020).

Üstelik Çin salgınla etkili mücadele edebilmek için karantinaya varan sert tedbirler aldığında Batı başkentlerinden itirazlar yükselmiş, işi Çin’i insan haklarını ihlal etmekle, halka baskı uygulamakla, özgürlükleri ortadan kaldırmakla suçlamaya kadar vardırmışlardı!

Şimdi kendileri karantina uygulamaya mecburlar ve Çin’den daha ağır karantina uygulamaya başladılar. Öyle ki Çin’de de, ABD’de de karantinada kalan NBC News editörü Tony Perman kendini Çin’de daha güvenli hissettiği belirtti (infowars, 14.3.2020).

Doğu’da “önce insan” anlayışı

Peki Batı korona günlerinde bunları yaparken, Doğu ne yapıyor? İşte birkaç örnek:

– ABD’de sigortası olmayana bedava test yapılıp yapılmayacağı tartışılırken, Çinli Jack Ma’nın vakfı ABD’ye 500 bin test kiti ve 1 milyon maske bağışladı (NTV, 16.3.2020).

– Çinli Jack Ma’nın Vakfı ayrıca Avrupa’ya da 100 bin test kiti, 1,8 milyon maske bağışladı (NTV, 12.3.2020).

– Yine Çinli Jack Ma’nın Vakfı, Afrika’ya da 5,5 milyon maske ile test kiti ve sağlık malzemesi bağışladı (Milliyet, 18.3.2020)

– ABD Avrupa’ya uçuşları yasakladı. Ama Çin ve Küba, salgının en çok yayıldığı İtalya’ya uzman doktor grubu ve yardım gönderdi (Sol, 14.3.2020).

– Küba koronavirüs nedeniyle hiçbir ülkenin kabul etmediği İngiliz gemisini, yolcuları tedavi amacıyla ülkeye kabul etti (TeleSUR, 16.3.2020).

Sağlık serbest piyasaya bırakılamaz!

Koronavirüs salgınının en önemli dersidir: Sağlık sistemi kapitalizmin insafına ve “serbest piyasaya” bırakılamayacak önemdedir.

Çin’in Batılı “gelişmiş” ülkelere nazaran koronavirüsle mücadelesindeki başarı işte bu nedenledir.

Koronavirüs endişesi bu gerçeği öyle acı ama sağlam şekilde öğretmektedir ki, Batılı ülkeler özel hastaneleri kamulaştırmaya başladı.

Örneğin İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, salgınla mücadele için özel kurumlar dahil tüm hastaneleri ve sağlık hizmeti veren kuruluşları devlet kontrolüne geçirme kararı aldı (Cumhuriyet, 17.3.2020). Kaçınılmaz şekilde İspanya örneğini başka Batılı ülkeler de izleyecek.

Türkiye’nin sağlık sisteminin kamucu kökleri

Gelelim Türkiye’ye…

Bugün Türkiye’de sağlık sektöründe hâlâ başarılı giden ne varsa, köklerinin karma ekonomi döneminden kalma kamucu anlayışta olduğunu görüyoruz.

Türkiye’nin budansa bile kökleri o dönemden kalma sağlık anlayışı bugün en gelişmiş batı modellerinden daha ileridedir.

Sonuç olarak önemle altını çizelim: Halk sağlığı, özel sağlık sistemleriyle değil, kamucu sağlık sistemleriyle korunur. Salgınlarla “önce kâr” diyen özel piyasa değil, “önce insan” diyen kamucu anlayış baş edebilir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Mart 2020

2 Yorum

Putin’in iki aşamalı hamlesi

5 Mart’ta Moskova’da imzalanan Ek Protokol’ün altı dolduruluyor. Türk ve Rus askeri heyetlerinin müzakereleri olumlu sonuçlandı ve imzalar atıldı.

Buna göre, Türk ve Rus askeri heyetleri 15 Mart’tan itibaren M4 karayolunun bir bölümünde ortak devriye görevi uygulayacaklar. O yol Serakib’in 2 km. batısındaki Trumba’dan Lazkiye’nin doğusundaki Ayn El Havr’a kadar olan bölümü kapsıyor.

Bu yol aynı zamanda Ek Protokol’e göre İdlib’i fiilen ikiye bölüyor: Daha önce Türkiye’nin ve desteklediği grupların denetimindeki güneydeki bölge artık Suriye ordusunun denetiminde.

M4 karayolunun belirtiğimiz kısımları aynı zamanda artık güvenli koridor. Yolun 6 km. üstündeki kısmı Türk askeri denetiminde, 6 km. altındaki kısmı ise Rus askeri denetiminde.

Güneyde kalan Kafkas ve Uygur ağırlıklı grupların da bulunduğu HTŞ bağlısı gruplar adım adım Rus hava kuvvetleri destekli Suriye ordusunca temizlenecek. Bunların kuzeye, Türk denetimindeki topraklara çekilmesi karşısında, TSK’nin de Ek Protokol’e göre bu gruplarla mücadele etmesi gerekecek.

Kırılgan ateşkesten kalıcı ateşkese

5 Mart Ek Protokolü, ilk andan beri belirttiğimiz gibi olumluluklarına rağmen tarafların hedeflerindeki uyumsuzluk nedeniyle geçici ve kırılgan olma riski taşıyor.

Türk ordusu ile Suriye ordusunu savaşın eşiğinden çeviren Ek Protokol, geçici ama yararlı uzlaşı, kırılgan ama zaman kazandıran ateşkesti.

İşte Türk ve Rus askeri heyetleri de birkaç gün süren müzakerelerinde bu geçiciliği ve kırılganlığı kaldırmaya çalışıyordu. Nitekim Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da müzakereleri değerlendirirken yaptığı açıklamada “temennimiz ateşkesin kalıcı olması” diyerek, kırılganlığın varlığına işaret etmiş oldu.

Ancak kırılganlığı gidermek sadece müzakerelerde bir orta yola varmakla mümkün değil artık…

Ek Protokol’ün verdiği iki görev

5 Mart Ek Protokolü’nün esas önemi, Moskova’nın Ankara’yı Şam’la fiili işbirliğine zorlayan yanıdır.

Şöyle ki, Ek Protokol hem terörle topyekûn mücadeleyi hem de mültecilerin geri dönüşünü içeriyor. Bu iki iş de Şam yönetimiyle işbirliği yapmadan gerçekleşemez!

Her iki iş de sadece Türkiye ve Rusya tarafından kotarılamayacak büyüklüktedir. Dahası, Türkiye ve Rusya, bu işleri ancak Suriye’yle birlikte yürütürse, iki iş de olumlu sonuçlanabilecektir.

Yani Putin, Ankara’yı Şam’la işbirliğine zorlamak için ikinci bir aşama başlatmıştır. İlk aşamada, anımsayacaksınız, Ankara’ya Adana Mutabakatı’nı anımsatmışlardı. Daha teorik olan bu aşamayı, şimdi pratik boyutu önde olan ikinci aşama izleyecek: Terörle mücadele ve mültecilerin geri dönüşü…

Suriye politikasında revizyon şart

Dolayısıyla AKP hükümeti için manevra alanı artık daralmıştır. AKP hükümeti Suriye’nin kuzeyinde bir nüfuz bölgesi oluşturabilmek için süreci ve muhataplarını artık daha fazla oyalayamayacak yere gelmiştir. Ki İdlib sorununun çözümü zaten iki yıldır beklemedeydi. Artık o süreç bittiği için Rusya ve Suriye’den çözüm hamlesi gelmişti.

Şimdi AKP hükümetinin önünde iki seçenek var: Ya Ek Protokol’ün gereğini yapacak, terörle mücadele ve mültecilerin geri dönüşü için çalışacak ve bunu zamanla Şam yönetimiyle işbirliği içinde yürütecek, ya da “ÖSO koridoru” hedefi için uygun bir zamanda rafa kalkan savaş seçeneğini yeniden indirecek.

Açık ki Türkiye için yararlı olanı ilk seçenektir ve yararda Rusya ve Suriye ile ortaklık vardır!

Türkiye için yararlı olacak bu seçeneğin “sahada sorunsuz” uygulanabilmesi için de AKP hükümetinin Suriye politikasında köklü bir revizyon şarttır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mart 2020

 

 

2 Yorum

Ek protokolün potansiyeli

Erdoğan ile Putin arasında 5 Mart’ta Moskova’da imzalanan ek protokol ile Soçi Mutabakat’ı, sahanın yeni gerçekliğine göre güncellenmiş oldu.

Özetle, İdlib topraklarının yarısının Suriye ordusunun kontrolüne geçtiğini saptayan, Halep’i Şam’a bağlayan M5 karayolunun artık Şam yönetimi denetimi altında olduğunu kayda geçiren, Halep’i Lazkiye’ye bağlayan M4 karayolunda 12 km genişliğinde güvenli koridor oluşturarak Rusların üslerine giden yolu garantiye alan, M4 ve M5 karayollarının kesişim noktası olan ve şubat ayı boyunca iki kez el değiştiren Serakib’in Şam yönetiminin denetiminde olduğunu resmeden ek protokol, AKP hükümeti için tam bir geri adımdır ama Türkiye için yararlı ve kazançlı olmuştur!

AKP’nin geri adımı

Peki AKP için neden geri adımdır? Şundan:

AKP hükümeti 5 Mart öncesinde, bir çok kez ölçüyü “Suriye ordusunun Türkiye’nin belirlediği sınırların dışına çıkması” şeklinde koydu. Hatta Erdoğan 3 Mart’ta “Bir an önce Türkiye’nin belirlediği sınırların dışına çıkmazlarsa bir süre sonra omuzlarının üzerinde o başlar da kalmayacak” dedi.

Peki Türkiye’nin belirlediği sınır neresiydi?

Erdoğan o sınırın neresi olduğunu Putin’e belirttiğini kamuoyuna açıklamıştı: “İdlib’de rejimin bir an önce Soçi Mutabakatı sınırlarına, yani gözlem noktalarımızın gerisine çekilmesini dün akşam Sayın Putin ile yaptığım görüşmede ifade ettim” (3.2.2020).

Hatta Erdoğan, “rejim” dediği Şam yönetiminin / Suriye ordusunun o sınıra çekilmemesi halinde de, Türkiye’nin rejimi o sınıra süpüreceğini ilan etti.

Fakat 5 Mart ek protokolünde görüldü ki Suriye ordusu ele geçirdiği, daha doğrusu hukuken kendi toprağı olduğu için kurtardığı o topraklarda kalacak. Yani gözlem noktalarının çok ilerisinde…

Neo-Abdülhamitçilik çöktü

Evet, ortaya konulan ölçülere göre AKP hükümeti geri adım attı. Peki neden?

Çünkü AKP’nin “Rusya’yla kendisine alan açan, bunu ABD’yle pazarlıkta kullanan ve ikisini AB’yle dengelemeye çalışan”, bizim neo-Abdülhamitçilik diye isimlendirdiğimiz çizgisi çöktü!

AKP ABD, NATO ve AB’den istediği desteği alamadı! Patriot istedi alamadı, “uçuşa yasak bölge” istedi alamadı; bir tek “mühimmat” desteği ile bol bol “destek açıklaması” aldı ama somut, sahada işine yarayacak bir destek alamadı.

İyi ki de alamadı; zira alacağı destekle savaş hamlesini ilerletse bundan Türkiye kazançlı değil, ABD ve İsrail kazançlı çıkacaktı.

Öte yandan ABD, Türkiye’nin destek ihtiyacını fırsata çevirerek sıkışmış olan Ankara’nın elinden S-400 kartını almaya çalıştı. Desteği S-400’den tamamen vazgeçmeye bağladı. Neyse ki bu gerçekleşmedi.

Gelelim ek protokolün taşıdığı potansiyele…

Ankara’yı Şam’la işbirliğini zorlayan mutabakat

Erdoğan’ın geri adım atarak imzaladığı ek protokol, içerdiği potansiyel nedeniyle Ankara’yı Şam’la işbirliğine zorluyor. Anlatalım:

Ek protokolde çok önemli iki konu var:

1. “Terörizmin tüm tezahürleriyle mücadele ile BM Güvenlik Konseyi tarafından terörist olarak tanımlanan tüm grupların ortadan kaldırılması…”

2. “Mültecilerin ve ülke içinde yerinden edilen kişilerin güvenli ve gönüllü olarak Suriye’deki asıl ikamet yerlerine geri dönüşlerinin kolaylaştırılması…”

Tüm terör gruplarının ortadan kaldırılması ve mültecilerin geri dönüşü konusu, pratikte Şam’la işbirliği yapmadan çözülemeyecek konudur.

Rusya Dışişleri Sözcüsü Zaharova’nın, “Teröristlerle mücadele, Suriye ordusu ve onlarla işbirliği içindeki güçler tarafından yürütülmeli” (06.03.2020) sözleri ile Esad’ın imzadan bir gün önce ilan ettiği şu hedef, yeni bir sürece işaret ediyor: “Suriye ordusunun İdlib’den sonraki hedefi, doğu bölgelerini militanlardan temizlemek olacak” (4.3.2020).

Dil değişti

Ek protokolün özellikle terör ve göçle ilgili bölümümün Ankara’yı Şam’la işbirliğine zorladığı gerçeğinin ilk göstergesi, Ankara’nın dilinde oluşan hızlı değişimdir:

– Literatürdeki rejim ifadesi, 5 Mart’ta Suriye Arap Cumhuriyeti’ne dönüştü!

– 15 Temmuz’un devamı bile sayılan Suriye ordusu ile çatışma, 5 Mart’tan sonra “Müslüman’ın Müslüman ile olmaması gereken çatışmasına” (Erdoğan 6.2.2020) dönüştü!

– “Yansın Suriye, yıkılsın İdlib, Kahrolsun Esad” çizgisi (Bahçeli/11.2.2020), “Esad ile konuşuldu, değil mi?” (Erdoğan’ın Çavuşoğlu aracılığıyla Lavrov’a sorusu /5.3.2020) noktasına geldi.

– “Bu rejim defolup gidene kadar bu iş sürecek” (Hulusi Akar/4.3.2020) çizgisi, “Bizim derdimiz Türkiye olarak bundan sonra Suriye’yi kimin yöneteceğini tespit etmek değildir” (Numan Kurtulmuş/7.3.2020) anlayışına geldi.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Mart 2020

Yorum bırakın

Erdoğan Atatürk’ün antitezidir

İktidarın koalisyon ortağı Devlet Bahçeli çok tartışılan “neden Suriye’deyiz” sorusuna “İdlib’den çekilirsek, Hatay’dan oluruz” yanıtını verdi (3.2.2020).

Bu aynı zamanda kamuoyu çalışması yapılan “Atatürk’ün Hatay’ı alması ile Erdoğan’ın İdlib’i almak istemesi arasında bir bağ kurma” çabasıdır!

Bir süredir Ankara’da, sarayda, bu çerçevede bir jeopolitikçilik yapılıyor…

Tıpkı Bahçeli’nin söylediği gibi, “İdlib’den çıkarsak, Hatay’dan oluruz” deniliyor.

Turgut Özal döneminde de vardı bu: “Kerkük ve Musul’u almazsak, Diyarbakır’ı veririz” diyorlardı. Oysa Kerkük ve Musul’u almadık; Diyarbakır’ı da vermedik!

Çünkü aslında tersi geçerliydi: Kerkük ve Musul’u almak, sonrasında Diyarbakır’ı da vermek demekti!

Emperyal heves

İktidarın “İdlib’den çıkarsak, Hatay’dan oluruz” söylemi bir aldatmacadır. İdlib’i almaya kılıf dikmektir.

Ki bunun sonu da yoktur. Bugün “İdlib’den çıkarsak, Hatay’dan oluruz” derler. Yarın “İdlib’de tutunabilmek için Halep’i de almamız lazım” diye tuttururlar. Sonra da “ama Halep’te kalabilmek için de Şam’ı almak gerekir” derler!

Bunlar “emperyal” hevesin, “fetih” iştahının coğrafi bahaneleridir.

Almanların ürettiği, Amerikalıların geliştirdiği ve dünyamıza büyük zarar veren bir anlayışın türevidir…

Siyasi birliğini ancak 1871’de sağlayan ve sömürge yarışında geç kalan Almanya, doğuya doğru genişleme hedefi koydu ve buna da “yaşam alanı” diye bir gerekçe sundu. Özetle Almanya’nın güvenliği doğusundaki topraklardan, Polonya’dan başlıyordu. O zaman Almanya Polonya’yı işgal etmeliydi!

Bu anlayış iki büyük emperyalist paylaşım savaşına ve milyonların ölümüne neden oldu…

ABD, Alman devletinin bu anlayışını geliştirdi ve “terörü kaynağında bitirmek” diye bir teze dönüştürdü! Irak’ın, Afganistan’ın işgali; Libya ve Suriye’yi parçalama operasyonları işte bu “bahaneyle” yapıldı…

Davutoğlu iktidarda

AKP hükümetinin “ÖSO koridoru” hedefi, Ahmet Davutoğlu’nun fikirlerinin hâlâ iktidarda olduğunu gösteriyor!

Önemle anımsatalım. Ahmet Davutoğlu 21 Mart 2009’da aynen şöyle diyerek AKP’nin dış politikasının ana hedefini ilan etmişti: “Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni dünya düzeni olacaktır.

Davutoğlu küresel merkezlere görev tarifi yaptıktan 40 gün sonra, 1 Mayıs 2009’da da dışişleri bakanı olmuştu!

AKP hükümeti hâlâ oradadır: Küresel düzenin çevresinde, alt bölgesel düzen kurmaya çalışmaktadır.

Kimileri de bunu “alt emperyalizm” diye isimlendirmektedir.

Fakat “sorun” şu ki, Türkiye emperyalist değildir, çünkü onun gereği olan irilikte bir kapitalist ülke bile değildir!

O nedenle Şam’a 6 saatte inmek, Emevi Cami’sinde fetih namazı kılmak, Suriye’de ÖSO koridoru kurmak hayaldir.

Atatürk’ün “güvenlik kuşağı” modeli

Türkiye’nin güvenliği Suriye topraklarında koridor kurmakla, nüfuz alanı inşa etmekle sağlanmaz; Ankara ile Şam arasında dostluk inşa ederek sağlanır!

Ankara, Atatürk’ün Türkiye’nin kuzeyinde, batısında, güneyinde, doğusunda barış ve güvenlik kuşaklarını kurma anlayışını esas almalıdır.

SSCB’yle dostluk anlaşması, Balkan Paktı, Sadabat Paktı…

Bunlar, güvenliği komşuların toprakları üzerinde bulunarak değil, komşuyla birlikte “barış kuşağı” oluşturarak bölgesel güvenlik oluşturmanın uygulamalarıdır.

Türkiye yeninden bu rotaya girmelidir.

Ve sonuç olarak Atatürk’ün dün Hatay’ı “gerçekte Fransa’dan” almasıyla, Erdoğan’ın İdlib’i bugün Suriye’den almaya çalışması arasında bir paralellik yoktur; tersine, anlayış olarak tam zıtlık vardır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Mart 2020

4 Yorum

Mehmetçik neden İdlib’de?

AKP hükümetinin Suriye’deki hedefi ne? Bu hedef için belirlediği strateji ne? O stratejiyi gerçekleştirmek için uyguladığı/uygulayacağı taktikler ne?

Soruyu biraz daha netleştirelim: AKP hükümeti Suriye’nin toprak bütünlüğü için mi, yoksa Suriye’nin parçalanması için mi bu ülkede asker bulunduruyor?

Hadi daha da somut ilerleyelim…

AKP’nin hedefi ABD’nin kurmaya çalıştığı PYD/YPG koridorunu dağıtmak mı? “Asıl” hedef bu olsaydı, bu hedefi Şam yönetimi ile anlaşıp, Suriye ordusunun kendi topraklarında egemen olmasını sağlayarak gerçekleştirmek daha maliyetsiz olmaz mıydı?

AKP’nin hedefi Türkiye’ye Suriyeli göçünü önlemek mi? Bunu Şam yönetimi ile hareket ederek önlemek daha olası değil miydi, bugün ve yarın için daha olası değil mi?

“Esas” hedef, ne PYD/YPG koridorunu bozmak, ne de göçü önlemek…

AKP bu iki hedefi, “esas hedefinin” örtüsü olarak kullanıyor. Öyle olduğu için de o iki sorunu Suriye ile anlaşarak daha kolay çözmek varken, zor ve maliyetli yönteme başvuruyor!

AKP’nin Suriye hedefi

AKP’nin Suriye hedefi son 10 yılda, şartlara bağlı olarak dört şekilde belirdi:

1. Esad’ı kazanma hedefi: AKP 2009-2010 yıllarında Esad’ı kazanma hedefi yürüttü. Esad’ı kazanarak, Suriye ve Ürdün’le “Ortadoğu birliği” kurarak “bölgesel hegemon” olabilecekti. O nedenle “kardeşim Esad” deniyordu. Olmadı.

2. Esad yönetimine İhvan montajı hedefi: 2011’de Suriye’de iç karışıklık başlamasıyla birlikte AKP, hedefini Şam yönetimine İhvan montajı yapmak şeklinde güncelledi. Esad’dan, ismini verdiği yedi İhvancı’yı bakanlar kuruluna almasını istedi. Esad reddetti.

3. Esad’ı devirme hedefi: AKP bunun üzerine Esad’ı devirme hedefine yöneldi. Suriye ordusuna karşı ÖSO’yu kurdu; ABD’nin siyasi, Suudi Arabistan’ın istihbarat ve Katar’ın finans desteği ile Esad’a karşı harekât başlatıldı. Öyle ki, PYD lideri Salih Müslim bile Ankara’ya davet edilip Esad’a karşı ÖSO’yla hareket etmeye teşvik edildi.

O da olmadı. Rusya’nın 2015’ten itibaren sahaya askeri olarak inmesi, Suriye denklemini değiştirdi: İnisiyatif Atlantik’ten bölge ülkelerine geçti.

4. ÖSO koridoru kurma hedefi: AKP, yeni duruma uygun olarak hedefini güncelledi. Rusya’yla birlikte hareket etmeye başladı. Esad’ı devirme hedefi yerine Suriye’nin kuzeyinde ÖSO koridoru kurma hedefi belirledi. Rusya ve İran’la işbirliği yapacak, ABD’nin PYD/YPG koridorunu bozduktan sonra ise orada kalacak ve o koridorun yerine kendi nüfuz bölgesini inşa edecekti!

Kuşkusuz bu Moskova ve Tahran’dan da görülüyordu. Ancak Moskova, Ankara’nın Atlantik kuvvetleriyle hareket etmesi yerine Astana Platformu içinde kalmasını daha kazançlı görerek, sorunu zaman içinde çözmeye bıraktı.

Yanlış hedef, yanlış strateji

İşte İdlib konusu, zamana bırakılan sorunun çözüm zamanının gelmesiyle ilgilidir.

Moskova, siyasi çözüm aşamasına geçebilmek için artık sahadaki bu askeri problemin çözülmesini istemektedir.

AKP sözcüleri, kendi ifadeleriyle, İdlib’i Suriye rejimine bırakmak istemiyor! Neden? Çünkü İdlib’i verirse, Afrin’de tutunamayacağını düşünüyor. Afrin’de tutunmak ise “82. il Halep” hedefi için gerekli…

AKP bu hedefi ve bu hedef için belirlediği stratejiyi değiştirmediği sürece, sorun Türkiye yararına çözülemeyecektir. Zira yanlış strateji doğru taktiklerle düzeltilemiyor; ki taktiklerin de çoğu yanlış!

6 maddede çıkış stratejisi

Türkiye’nin bir “çıkış stratejisi”ne ihtiyacı var:

1. Ahmet Yavuz’dan Cem Gürdeniz’e kadar deneyimli generallerimiz/amillerimiz önemle belirtiyor: “Suriye rejimine karşı askeri sahada zafer elde etmek Türkiye için hedef olamaz. Bu ancak Pirius Zaferi olur.

Türkiye bu hedeften vazgeçmeli ve Soçi Mutabakatı’nı sahanın yeni gerçeklerine göre güncellemelidir.

2. Suriye ordusunun terörle mücadele etmesi Türkiye için yararlıdır. O nedenle Türkiye, Şam yönetiminin kendi topraklarında egemenlik tesis etmesini kolaylaştırmalıdır.

3. Bunun için de Suriye ordusunun egemenlik tesis ettiği bölgelerde kalan gözlem noktaları, göç sorununu çözmek üzere batıya ve kuzeye çekilmelidir.

4. İdlib’in batısında ve kuzeyinde yeni gözlem noktalarıyla oluşturulacak Türkiye sınırından 5-10 km derinlikli bant ile göç Suriye toprakları içinde tutulmalıdır.

5. Astana Platformu’nun dışında yeni bir cephe ve çözüm arayışı, Türkiye’ye yeni sorunlar getirecektir. O nedenle ABD ve NATO İdlib sorununa kesinlikle dahil edilmemelidir.

6. Türkiye, bölge sorunlarını bölge ülkeleriyle, komşusuyla sorununu komşusuyla çözmelidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Mart 2020

 

4 Yorum

İdlib için Z Raporu

Suriye’de tablo artık şöyledir:

ABD PKK/YPG’den, Rusya Şam yönetiminden (Esad), AKP hükümeti de cihatçı örgütlerden vazgeçmeyecek…

IŞİD, ABD’nin PKK’yi “meşru aktör” yapabilmek için yararlandığı “kullanışlı düşman”dı.

Benzer şekilde Nusra da (yeni ismiyle HTŞ) AKP’nin ÖSO’yu iç ve dış kamuoyuna onaylatabilmek için yararlanmaya çalıştığı “radikal grup”tur…

AKP’nin paralı ordusu: ÖSO

Dahası AKP’nin son süreçte içeriye “kuvayı milliye”, dışarıya da “Suriye Milli Ordusu” diye yutturmaya çalıştığı “çok uluslu” ÖSO, sahadaki görevi bakımından da artık uluslararasılaşmıştır…

ÖSO, AKP’nin Libya’dan Bosna’ya, Kafkaslardan Sincian’a uzanan coğrafyada “profesyonel savaşçılık” yapan cihatçıları Esad’ı devirmek üzere ithal ettiği alt örgütlerden oluşan bir çatı örgüttü.

Bundan böyle İdlib’de de, Trablus’ta da daha yüksek fiyat veren çıkana kadar AKP’nin paralı ordusudur!

ÖSO Libya’da

Ankara’nın ÖSO’yu Suriye’den sonra Libya’da da kullandığı artık resmi bir durumdur:

Erdoğan bu durumu “uluslararası hukuki sorun” olup olmadığını umursamadan 22 Şubat’ta ilan etmiştir: “Gayrimeşru Hafter’e, ücretli, lejyoner Hafter’e karşı biz yönetici kahraman askerlerimiz ve Suriye Milli Ordusu’ndan ekiplerimizle beraber oradayız ve mücadeleyi orada sürdürüyorlar. Tabii birkaç tane şehidimiz var.

Ve Erdoğan üç gün sonra 25 Şubat’ta da, ÖSO’nun Libya’da olduğunu bir kez daha belirtti: “Bizim Libya’da iki tane şehidimiz var. Suriye Milli Ordusu’ndan şu anda orada bulunanlar var. Suriye Milli Ordusu’ndan oraya gidenlerin ortak paydaları var.

Önemle belirtelim: Paralı askerleri başka ülkelerin de kullanıyor olması, AKP hükümetine bu konuda bir haklılık ya da meşruiyet sağlamaz. Günü geldiğinde bu konu ülkemizin önüne farklı şekillerde getirilir maalesef…

ÖSO’nun kışkırtıcı faaliyetleri

ÖSO, AKP’nin iç kamuoyuna karşı yutturmaya çalıştığı bir “kuvayı milliye” örgütlenmesi değildir. Kuvayı milliye, bir ulusun emperyalist işgale karşı içinden çıkardığı silahlı direniş örgütlenmesiydi. Bir kere ÖSO üyelerinin tamamı Suriyeli bile değil! Dahası vatan savunması yapmıyor, tersine vatanını savunan Esad yönetimine karşı ücret karşılığında savaşıyor!

Yazık ki Ankara ders almıyor, anımsayın: Kırşehir’de eğit-donat programından geçirilip, üstüne kamuflaj, sırtına tüfek, cebine para konulan ilk grubun üyelerinin büyük kısmı, sınırı geçer geçmez örgüt değiştirmişti!

Ve bugün: ÖSO’nun Türk ordusu ile Suriye ordusunu karşı karşıya getirmek için bu yılın başından beri girdiği kışkırtıcı faaliyetlerin “Z Raporu”, siyasi iklim değiştiğinde arşivden çıkacaktır mutlaka…

Stratejideki yanlışlık

Bu Z Raporu’nu şundan çıkardık:

AKP hükümeti hâlâ Moskova’nın Türkiye’yi kaybetmeyi göze alamayarak son dakikada da olsa fren yapacağını ve İdlib’i kendisine bırakacağını umuyor!

Benzer durum ABD ile de yaşanmıştı. Öyle ki Erdoğan defalarca ABD’ye “benden yana mısın, PKK’den yana mı” diye sormuş, yanıtı sahada almasına rağmen, sormaya devam etmişti…

Türkiye elbette çok değerli. Ancak yukarıda belirttiğimiz gibi stratejisi değişmediği müddetçe Washington PKK’den, Moskova da Şam’dan (Esad) vazgeçmeyecek!

Türkiye yanlış stratejisini, Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı gibi kısmen doğru olan taktik hamlelerle düzeltemedi.

Ankara stratejisini düzeltmediği sürece, bulunabilecek en doğru taktik bile işe yarayamayacaktır. Ankara, Şam’ı düşman gören, Esad yönetimini devirmeyi esas alan yanlış stratejisini değiştirmediği sürece maalesef bölge kaybedecek!

Ne yapmalı?

Strateji, taktik gibi konular öyle zor ve karışık değildir. Ve bakmasını bilince, aslında siyasi tablo da çok sadedir. Şöyle:

Esad’ı devirme stratejisi belirlenmeden önce Türkiye’nin Suriyeli sığınmacı sorunu da, Suriye’nin kuzeyinde YPG koridoru sorunu da, IŞİD sorunu da yoktu!

Nokta!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Şubat 2020

3 Yorum

ABD’nin Suriye’ye karşı Türk-Kürt ortaklığı planı

AKP hükümetinin Suriye’deki yanlışlarından biri de Kürtleri kullanmaya kalkmasıydı. Önce Esad’a karşı PYD’yi, o olmayınca da PYD’ye karşı Barzani’nin kontrolündeki ENKS’yi kullanmaya kalkmıştı.

Anımsayın: PYD lideri Salih Müslim Türkiye’ye davet ediliyor ve kendisiyle Esad’a karşı işbirliği görüşülüyordu. Bu, birincisi Esad’ı devirmeye çalışmak, ikincisi de Esad’ı devirebilmek için PKK’nin Suriye kolu PYD ile ittifak yapmak şeklinde iki büyük yanlış demekti.

Öyle ki, sonra politika değiştiğinde ve Ankara müttefiklerinin PYD’ye desteğini gündeme getirdiğinde, hep önüne konuldu: “PYD terör örgütü de sen neden görüştün?”

AKP’nin Suriye Kürtleriyle işbirliği arayışı

Bunları neden mi anımsattık? Şundan:

AKP hükümetinin “İdlib’i rejime bırakmama” tavrı kaynaklı son kriz; Ankara’da Rusya’ya karşı bir kez daha ABD’yle çalışma “yanlış” eğilimini ortaya çıkarırken, “Suriye Kürtleriyle” ilişkide de yeni adımların atılmasına yol açtı.

Ankara, sıcak gündemin ortasında, pek dikkat çekmeyen ve üzerinde pek durulmayan bir hamle yaptı; Barzani’nin Suriye örgütüyle görüştü!

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) heyetiyle görüştüğünü sosyal medyadan duyurdu: “Suriyeli Kürtlerin meşru temsilcisi Suriye Kürt Ulusal Konseyi heyetiyle görüştük. Suriye Ulusal Koalisyonu içindeki ve siyasi süreçteki rollerini desteklediğimizi belirttik. Kürtlere en büyük zararı terör örgütü PKK/YPG’nin verdiğini vurguladık” (19.2.2020)

Heyette yer alan ENKS Başkanlık Konseyi Üyesi Nimet Davut, Çavuşoğlu ile ne görüştüklerini anlattı: “Bölgenin demografik yapısını etkileyen değişimler konusunda ENKS’nin görüşlerini paylaştık, bu uygulamaları kınadığımızı, Suriye’nin genelinde ve özellikle de Kürt bölgelerinde buna karşı olduğumuzu söyledik. Onlar da demografik değişimi desteklemediklerini ve bu tür yaklaşımlara karşı olduklarını vurguladı.” (Rudaw, 20.2.2020)

ENKS-YPG anlaşması

Ancak meseleyi daha ilginç kılan ise “düşman kardeşler” ENKS ile PYD/YPG’nin iki ay önce anlaşma yoluna girmiş olmasıydı!

Bir süredir yapılan “uzlaşı” görüşmelerinden anlaşma çıktığını duyuran Anadolu Ajansı, ENKS’nin üst düzey yöneticisi Fuat Aliko ile ayrıntıları konuşmuştu.

Aliko, YPG lideri Mazlum Kobani (Ferhat Abdi Şahin) ile görüştüklerini belirterek şu detayları vermişti: “YPG’den, tutuklu mensuplarımızın serbest bırakılması, hakkında tutuklama kararı çıkartılanlarımıza dokunulmaması, izin gerekmeksizin ofislerimizin tekrar açılması ve kaybolan ENKS’lilerin akıbetinin ortaya çıkarılması gibi güven artırıcı adımlar atmasını istemiştik. Bunlar yerine getirilirse diyaloğa gireceğimizi söylemiştik. YPG bu talepleri dikkate alacağını bildirince biz de memnuniyetimizi ifade ettik.” (AA, 21.12.2019)

Jeffrey’in “birlik” temasları

Bitmedi! Esas önemlisi de ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in temaslarıydı!

Jeffrey, önce Türkiye’ye gelmiş, Türkçe “sahada şehitlerimiz var” diyerek kamuoyunu etkilemeye çalışmış ve Rusya-Suriye cephesine karşı Ankara’ya ABD’nin desteğini ilan etmişti (11.2.2020).

Ya sonra? Jeffrey Türkiye’den Irak’a (Erbil), Irak’tan da YPG lideri Mazlum Kobani ile görüşmek üzere Suriye’ye geçti. (Aydınlık, 19.2.2020)

Jeffrey, bundan yaklaşık bir ay önce de İstanbul’da ENKS heyeti ile görüşmüş ve ENKS’den PYD/YPG ile “birlik oluşturmasını” istemişti!

ENKS heyetinde yer alan Süleyman Oso, görüşmeyi şöyle anlatmıştı: “Jeffrey, Kürtler arasında birliğin önemine değinerek, DSG (YPG’nin ana omurgasını oluşturduğu örgüt) ile ENKS’nin birlik içerisinde olmasının Suriye’nin geleceğini de olumlu bir şekilde etkileyeceğini ve halkımızın da daha iyi koşullarda olacağını kaydetti. Jeffrey, destek ve teşfikleriyle Kürtler arasında birliği sağlamak istediklerini vurguladı” (Rudaw, 11.1.2020).

Süleyman Oso’nun görüşmeyle ilgili vurguladı bir diğer konu da şuydu: “Toplantıda Suriyeli ve Rojavalı göçmenlerin evlerine dönmesine yönelik yollar ele alınarak, göçmenlerin evlerine dönmesini desteklediklerini kaydetti.”

Dikkat ediniz, Çavuşoğlu’nun geçen hafta ENKS ile yaptığı görüşmede de ele alınan konulardan biri buydu! Ki Oso şunu da aktarıyordu: “Jeffrey, Türkler ile yaptıkları anlaşmada, Türklerin girdiği bölgelerde demografinin değiştirilmeyeceğinin yer aldığını söyledi.”

ABD’nin AKP-ENKS-DSG ortaklığı hedefi  

Kısacası ABD’nin İdlib düğümü üzerinden Türkiye’yi Rusya’yla işbirliğinden koparmaya çalıştığı şu süreçte, aynı zamanda Suriye Kürtlerinin birliği için de çalıştığı görülüyor.

Peki ne için? Türkiye-Suriye çatışması halinde Kürt birliğini Ankara’ya müttefik yapabileceğini düşündüğü için!

Öyle olunca da ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde Kürt koridoru planı yeniden hayat bulmuş olacak çünkü!

Ancak önemle belirtelim: Suriye’ye karşı Türk-Kürt ortaklığı dün tutmadı, yarın da tutmayacak. Kürtlerin çıkarı ABD’yle hareket etmekten değil, Suriye’nin birliği içinde yer almaktan geçiyor. Hayat bunu döne döne doğruluyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Şubat 2020

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: