Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Türkiye’nin altı kozu

ABD Kongresi’nin Ermeni soykırımı karar tasarısını kabul etmesine yanıt olarak Erdoğan’ın “Gerekirse İncirlik ve Kürecik’i kapatırız” demesi, gündeme oturdu. Kafalardaki ilk soru da şu: AKP hükümeti gerçekten İncirlik ve Kürecik’i kapatabilir mi?

Hatırlatalım: Her ne kadar AKP’li yazarlar Erdoğan’ın bu açıklamasını özetle “Batı’nın tehditlerine karşı sessiz kalan o eski Türkiye artık yok” diyerek cilalasa da, “eski Türkiye” İncirlik dahil tüm ABD üslerini kapatmıştı!

Erdoğan’ın Trump’a mesajı

ABD üssü İncirlik de, NATO üssü Kürecik de hemen kapatılmalıdır! Hatta İncirlik üssü çoktan kapatılmalıydı ve komşularımızı hedef alan Kürecik radarı da hiç kurulmamalıydı!

Gelelim bugüne: Erdoğan’ın “İncirlik ve Kürecik’i kapatma” mesajı, ABD Kongresi’nden geçen karar tasarısı hakkında işlemde bulunacak olan Trump’a yöneliktir. Ankara Beyaz Ev’e “Tasarıyı onaylama!” demiş oluyor. Erdoğan’ın açıklamasındaki “gerekirse” kelimesi, fiilen “Trump’ın onayı halinde” anlamına gelmektedir.

Aslında sıkıntıda buradadır: İncirlik’in kapatılması çoktan gerekmekteydi!

İncirlik zaten kapatılmalıydı

Ankara’nın İncirlik’i kapatmasını “gerektiren” nedenler zaten vardı:

1. İncirlik’in ABD’nin bir kanadınca desteklenen FETÖ darbe girişimindeki rolü ortaya çıktığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

2. ABD’den Fethullah Gülen’i iade isteğine olumsuz yanıt aldığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

3. ABD Türkiye’nin güneyinde “terör koridoru” inşa ederken, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

4. ABD PKK’nin Suriye kolu olan YPG’ye silah yardımı yapmaya başladığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

5. ABD Türkiye’ye karşı Doğu Akdeniz’de bir cephe kurmaya başladığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

6. ABD Türkiye’ye karşı yaptırım uygulamaya başladığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

7. ABD Türkiye’nin parasını ödediği F-35’leri vermediğinde ve Türkiye’yi F-35 programından çıkardığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

8. ABD Başkanı Trump Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’na tehdit dolu o mektubu gönderdiğinde, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!

Şimdi “Gerekirse kapatırız” diyen Erdoğan için demek ki tüm bu ABD tehditleri gerçekleşirken, İncirlik’i kapatmak gerekmemiş!

Bari en azından İncirlik’teki uçuşları geçici sürelerle askıya alabilsekerdi! Bu hamle, 8 maddenin en azından bazılarını geçersiz kılabilirdi!

Kozu zamanında oynamak gerekir

Doğru, İncirlik Türkiye’nin elindeki çok önemli bir kozdur. Fakat koz güçlüyken oynanmalıdır. Zamanında oynanmayan ve değeri zayıflayan koz, gecikildiğinde etkisizleşir.

Bunu şundan söylüyoruz: Tamam, İncirlik çok önemli; ABD için sadece askeri bir üs değil, Türkiye-Amerikan ilişkilerinin de bir nevi siyasi karargâhıdır.

Ancak ABD Irak’ın kuzeyindeki Erbil üssünü askeri anlamda önemli bir üsse dönüştürüyor ve Yunanistan-Bulgaristan-Romanya aksına askeri yığınak yapıyor. Bu tablo haliyle İncirlik’in önemini azaltıyor.

O nedenle Türkiye elindeki kozu değeri azalmadan, zamanında ve gecikmeden oynamalıdır. Yani hiç beklemeden İncirlik’i kapatmalıdır.

Türkiye’nin ABD’ye karşı kozları

Kimileri “Eliminde başka koz yok, hemen oynayıp kozsuz kalmayalım” demektedir. Bu aslında “İncirlik’i kapatmaya karşı” üretilmiş bir argümanıdır.

Tersine Türkiye’nin elinde başka kozlar da var ve o nedenle İncirlik’i kapatma kozu bekletilmeden oynanmalıdır.

İşte kademeli olarak uygulanabilecek diğer kozlar:

1. Türkiye hiç beklemeden S-400’leri Doğu Akdeniz’i esas alarak aktif hale getirebilir.

2. Türkiye F-35’lerin muadili olan Rusya’nın Su-57 uçaklarından alabilir.

3. NATO’ya Karadeniz yolu anlamına gelen Kanal İstanbul projesinden vazgeçildiği ilan edilebilir.

4. Ankara, Şam’la normalleşme adımı atabilir.

5. Bölgede Türkiye-İran-Irak-Suriye ittifakı kurulabilir. Bu ABD için en olumsuz tablodur. 4 komşunun ittifakı, bölgeyi ABD emperyalizmine kapatır!

AKP hükümetin bunları yapar, yapamaz; o ayrı… Fakat hükümetlerden bağımsız olarak belirtmeliyiz ki, Ankara bu kozları adım adım her halükarda oynamalıdır. Zira altı koz da Türkiye’nin çıkarınadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Aralık 2019

6 Yorum

Kanal İstanbul: NATO’ya Karadeniz yolu

ABD’nin en önemli hedeflerinden biri Karadeniz’e yerleşmektir. Bunun önündeki engel ise 1936 tarihli Montrö anlaşmasıdır.

Montrö Sözleşmesi, bölge dışı devletlerin Karadeniz’de bulundurabileceği savaş gemilerini toplam 45 bin tonaj ve 21 günle sınırlamaktadır.

Montrö özetle Karadeniz’in güvenliğinin garantisidir ve bu sözleşmeyle Türkiye ve Sovyetler Birliği Karadeniz’i fiilen Batılı emperyalist ülkelere kapatmıştır. Öyle ki, ABD Soğuk Savaş döneminde bile Türkiye’yi Montrö’yü delmeye ikna edememiştir!

ABD’nin Karadeniz’e 4 hamlesi

SSCB dağıldıktan sonra kopan devletleri Batı kampına alarak Rusya’yı daha ileriden çevrelemeyi sürdüren ABD, bu süreçte de Karadeniz’e yerleşme planını uygulamaya çalıştı.

1. ABD’nin birinci hamlesi Karadeniz’in batısında kıyısı olan devletleri Atlantik kampına almak oldu. Bulgaristan ve Romanya 2004’te NATO’ya, 2007’de AB’ye üye yapıldı. O zamandan bu zamana ABD bu ülkelere askeri yığınak yapıyor.

2. ABD’nin ikinci hamlesi Kafkaslardan bir gedik açarak Karadeniz’e doğusundan girmekti. Gürcistan’da 2004’te turuncu darbeyle Batıcı Saakaşvili iktidar yapıldı ve Gürcistan’ın NATO üyeliği için düğmeye basıldı. Batıya teslim olmaya itiraz eden Osetlerin bağımsızlık girişimini Saakaşvili’nin engellemeye kalkmasına Putin’in Rusya’sı askeri olarak müdahale etti. Saakaşvili kaçtı, Gürcistan’ın NATO üyeliği rafa kalktı ve ABD’nin birinci hamlesi başarısız oldu.

3. ABD’nin Karadeniz’e üçüncü hamlesi ise kuzeyinden, Ukrayna üzerinden oldu. Putin’in karşı hamleyle Kırım’ı Ukrayna’dan koparması, ABD’nin bu hamlesini sonuçlandırabilmesini önledi: Ukrayna’nın NATO üyeliği de rafa kalktı.

4. İşte Kanal İstanbul, ABD’nin Karadeniz’e yerleşebilmesi için fiilen dördüncü hamle olacak!

Kanal İstanbul ile Çanakkale ve İstanbul Boğazlarını ABD gemilerine sınırlandıran ve Karadeniz’de 21 günden fazla kalmalarını engelleyen Montrö Sözleşmesi devredışı bırakılacaktır; hem de Türk hükümeti eliyle!

Montrö’ye en karşı ülke: ABD

Montrö Sözleşmesi’nin devredışı kalması Washington’un arayıp da bulamadığı bir olanaktır. Zira geride kalan yıllar içinde Montrö’nün bazı hükümlerini kendi çıkarlarına göre güncelletemeyen ABD, Kanal İstanbul ile tamamından kurtulma fırsatı yakalamış olacak!

Montrö Sözleşmesi normalde 20 yıllıktı ve 1956’da sona erecekti. Ancak bunun için taraf devletlerden birinin sözleşmeyi sona erdirme isteği bildiriminde bulunması gerekiyordu. Karadeniz’i bölge denizi yaparak bölge dışı devletlere kapatan özelliği ve yararı nedeniyle bugüne kadar hiçbir taraf devlet sözleşmeyi sona erdirmek için girişimde bulunmamıştı.

ABD bu nedenle, bir de Karadeniz’in “uluslararası su” olduğunu iddia ederek bu denize girmeye çalıştı. Ancak Türkiye bu teze de direndi ve örneğin dönemin Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ şöyle diyerek konuyu kapattı: “Karadeniz, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere ait bir konudur.

Erdoğan’ın NATO’yu Karadeniz’e daveti

ABD, son yıllarda NATO üzerinden Karadeniz’de bazı hamleler yapmaktadır. Üstelik bu hamlelerin siyasi dayanağı da Erdoğan’ın NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’e 2016’da yaptığı şu çağrı olmuştur: “Karadeniz’de görünmüyorsunuz. Karadeniz’de görünmeyişiniz Karadeniz’i adeta Rusya’nın bir gölü haline dönüştürüyor. Karadeniz’i tekrar istikrar havzası kılmalıyız” (11.5.2016)

8-9 Temmuz 2016’da Varşova’da yapılan zirvede NATO’nun Karadeniz’deki varlığının artırılması karara bağlandı. Sonuç bildirgesinde Rusya’nın Karadeniz’deki askeri varlığının müttefikler ile diğer ülkelere karşı risk oluşturduğu savunuldu.

Ardından NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg imzasıyla yayımlanan “NATO: Gelecek İçin Hazır” adlı belgede, “NATO Standing Naval Forces in the Black Sea”nin 2018 ve 2019’da Karadeniz’deki varlığını artıracağı ve bu denizde yıl boyunca toplam 120 gün bulunmayı hedef aldığı ilan edildi.

Ve NATO Nisan 2019’da da Karadeniz’i “mücadele alanı” olarak belirledi.

Devlet intiharı

Görüldüğü gibi AKP’nin Kanal İstanbul projesi, ABD’nin yıllardır uğraştığı Karadeniz’e yerleşme hedefini kolayca yerine getiriyor.

Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşısında cephe kuran ve güneyde Türkiye’ye karşı “terör koridoru” inşa eden ABD’yi, AKP hükümeti eliyle bu kez kuzeye, Karadeniz’e yerleştirmek, ancak ve ancak bir “devlet intiharı” olur!

Türkiye buna izin veremez!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Aralık 2019

1 Yorum

Libya’ya asker gönderme meselesi

Geçen hafta değerlendirdik: Ankara ile Trablus arasında, Doğu Akdeniz’deki yetki alanlarının belirlenmesine ilişkin mutabakat muhtırası doğru ama eksik bir hamledir; Suriye ile tamamlanmalıdır.

Ancak Ankara’dan “eksikliği” tamamlama işareti yerine, “doğruyu” sıkıntıya düşürecek bir işaret geldi: Cumhurbaşkanı Erdoğan, canlı yayında “Yönetiminin ya da halkının talep etmesi durumunda Libya’ya asker göndereceklerini” söyledi!

Bu açıklamadan hemen sonra talep girişimi de geldi. Libya Devlet Yüksek Konseyi üyesi Abdurrahman Shater, Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanlık Konseyi Başkanı Fayiz es-Serrac’dan Türk ordusunun ülkeye davet edilmesini talep etti!

Mutabakata TSK kalkanı

Bahsetmiştik: AKP hükümetinin Libya’da mutabakat imzaladığı Trablus hükümeti, “üç Libya”dan biri. Dahası güçlü olan parça da değil.

Hal böyle olunca, AKP hükümetinin imzaladığı anlaşmayı koruyabilmek için Trablus hükümetine askeri destek vermesi gerekiyor. Erdoğan Libya’ya asker gönderme konusunu bu nedenle gündeme getiriyor.

Ancak mesele bununla sınırlı değil. AKP’nin ana motivasyon kaynağı doğalgaz paylaşımı ya da deniz yetki alanı meselesinden çok, en başından beri Libya’da inşa etmek istediği İhvan rejimi konusudur!

Anımsayalım: Dönemin AKP hükümetinin başbakanı Ahmet Davutoğlu, Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerinin ABD’yi tedirgin etmesi üzerine, 14 Mart 2011 günü acilen yapılan “duruma müdahale” toplantısında şöyle demişti: “Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz.

ABD’li yetkililerin de bulunduğu o toplantının ardından hem Libya’da hem Suriye’de Atlantik kuvvetleri harekete geçti. Her iki ülke dokuz yıldır iç savaşın pençesinde…

Libya’da savaştayız zaten!

Gerçi Erdoğan’ın sözleriyle Libya’ya asker gönderme konusu resmi olarak şimdi ilk kez dile getirilmiş oldu ancak aslında AKP hükümeti çoktandır Libya’da savaşıyor!

Hayır, NATO haçlı ittifakına dahil olarak Kaddafi’yi devirme operasyonundan bahsetmiyoruz. Desteklediği İhvancı Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümetini ayakta tutabilmek için yaptıkları askeri destekten bahsediyoruz.

Özetleyelim: Bu yılın Nisan ayında Tobruk hükümeti, yani General Hafter kuvvetleri taarruza geçmiş ve adım adım ilerleyerek Trablus’a yaklaşmıştı. Ancak Hafter kuvvetleri beklenmedik bir şekilde durduruldu. O süreçte önce Türkiye’ye ait bir insansız hava aracının düşürüldüğü açıklandı. Ardından 29 Haziran’da Hafter güçleri Libya’ya gelecek Türk uçak ve gemilerini “düşman hedefi” ilan etti!

Ne olmuştu da Türkiye hedef olmuştu peki?

Yanıtı AKP medyasından öğrendik: Hafter Trablus’u alamamıştı çünkü imdadına Türkiye’nin gönderdiği destek yetişmişti! Türkiye’den gönderilen destek sayesinde Hafter kuvvetleri püskürtülmüştü! (Yeni Şafak, 3-4 Temmuz 2019)

Çözüm müttefik kazanmak

AKP’nin İhvancılığı hem Türkiye’yi komşularıyla sorunlu hale getiriyor hem de ulusal çıkarlarının gereği olan -Trablus’la deniz yetki alanı mutabakatı gibi- hamleleri boşa düşürüyor!

Önemle belirtelim: Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarının korunmasının öncelikli yolu askeri değil, diplomatiktir! Doğu Akdeniz’deki çıkarlarımızı en iyi şekilde, ancak bölgede müttefik kazanarak elde edebilir ve koruyabiliriz.

Bunun yolu da Trablus’la yapılan mutabakatı tamamlamak adına önce Suriye’yle anlaşmaktan, ardından da Mısır’la normalleşme yoluna girerek Kahire yönetimini deniz yetki alanını belirlemek üzere müzakereye davet etmekten geçiyor.

Bölgenin tamamını karşımıza almak, pratikte ülkemizi bölge dışı bir büyük kuvvete yaslanmaya mecbur edecektir. O durumda ise çıkarlarımız, büyük kuvvetin çıkarlarının altında kalacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Aralık 2019

Yorum bırakın

Erdoğan’ın NATO karnesi

NATO’nun Londra Zirvesi’ne dair iktidar cephesinden yapılan değerlendirmeler çok çarpıcı. Özetini ise AKP Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş yapmış: “Cumhurbaşkanımız dünyadaki egemen güçlere karşı meydan okuyor!

Peki öyle mi? Erdoğan egemen güçlere karşı meydan mı okudu?

Londra’da sıfır kazanım!

Türkiye’nin Londra Zirvesi’nde iki hedefi vardı: 1. Bizzat Erdoğan’ın ifade ettiği gibi NATO YPG’yi terör örgütü olarak kabul etmezse, Türkiye NATO’nun Baltık savunma planını veto etmeyi sürdürecekti! 2. AKP hükümeti müttefiklerinden Suriye’de güvenli bölge konusunda siyasi ve mali destek istiyordu.

Meydan okumayı geçtik, zirveden kazanım elde edilip edilmediğinin somut göstergesi bu iki talep için NATO üyelerinden bir destek alınıp alınmadığıdır. Bakalım:

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg: “Türkiye Baltık planına yönelik engellemeyi kaldırdı. YPG’nin terörist olarak tanımlanması konusu zirvede görüşülmedi.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar: “Nihai noktada mutabakat sağlanamadı. Terörle mücadele konusunda yalnız bırakıldık.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan: “İsim vermeyeceğim, sadece bir ülke ‘Size (güvenli bölge konusunda) gerekli desteği vereceğiz’ dedi.

Sonuç ortada!

Tersine imza

Aslında Erdoğan’ın toplamda tüm NATO karnesi bu şekildedir.

Londra’ya giderken “YPG’yi terör örgütü kabul etmezlerse, Baltık planını veto edeceğiz” deyip, YPG terör örgütü ilan edilmediği halde Baltık planını kabul etmeleri kimseyi şaşırtmasın.

Daha önce de Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in adaylığına karşı çıkıp, ardından NATO genel sekreterliğini onaylamamışlar mıydı?

Hatta en vahimi, “Ne işi var NATO’nun Libya’da?” diye tepki gösterdikten kısa bir süre sonra “NATO Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil etmek için oraya gitmelidir” diye bir gerekçe üreterek Libya’yı bölen haçlı harekâtına dahil olmamışlar mıydı?

Geçelim ve asıl meseleye gelelim:

NATO nedir?

Genellikle şöyle bilinir: “NATO Sovyet Rusya tehdidine ve Varşova Paktı’na karşı bir askeri savunma örgütüdür.”

Bu tanım üç kere yanlıştır: 1. NATO savunma örgütü değil, saldırı örgütüdür. 2. NATO 1949’da, Varşova Paktı ise 1955’te kurulmuştur. 3. NATO sadece askeri bir örgüt değildir, ondan daha önce ve önemli olarak siyasi bir örgüttür.

Ve bu özellikleri nedeniyle NATO, ABD’nin Avrupa’yı denetim altında tutma ve üye ülkelere Amerikan çıkarlarını kabul ettirme örgütüdür.

İşte Gladyo ve türevi örgütler bu nedenle NATO ülkelerinde vardı, vardır!

Çok merkezli dünya ve NATO

Fakat NATO, ABD hegemonyasının zayıflaması ve dünyanın iki kutupluluk halinin çok merkezli bir yapıya dönüşmesi nedeniyle önemini kaybetmektedir. Avrupa ülkeleri, bu yeni dünyanın gereği olarak, daha bağımsız hareket etmeye çalışmaktadır.

İşte ABD ile AB arasındaki Avrupa ordusu, İran’la nükleer anlaşma, savunma harcamalarına ayrılan pay konusu; ABD ile Almanya-Fransa ikilisi ve Türkiye arasında Rusya’yla ilişkilere bakış farkı konusu; ABD ile Almanya arasındaki Kuzey Akım-2 projesi konusu; ABD ile Türkiye arasında S-400 ve Türk Akımı projesi konusu; ABD hegemonyasının zayıflaması ve beş merkezli yeni bir dünyanın kurulmakta olmasıyla doğrudan ilgilidir.

Dünya egemenliğini kolayca devretmeyecek ABD için NATO öyle kolayca vazgeçilecek bir örgüt değildir. ABD mümkün oldukça bu örgütü “transatlantik” ittifakı sürdürebilmek için kullanacaktır.

İşte son Londra Zirvesi bu nedenle kritik önemdeydi.

NATO’nun yeni hedefi: Çin

Ve o öneme uygun olarak NATO ilk kez Çin’i “risk potansiyeli” tanımlayarak ve resmi olarak bir belgesine dahil ederek, fiilen hedef düşman ilan etti.

Böylece önümüzdeki 30 yılı Çin-Rusya işbirliğine karşı mücadele dönemi olarak gören ABD, bunu NATO’ya da kabul ettirmiş oldu.

İşte Ankara’nın NATO’da bir kazanım elde edip etmediği aslında bu gerçeğe bakılarak incelenmelidir. O halde olan şudur: Ankara Suriye’de işbirliği yaptığı Rusya’yı Baltıklardan tehdit eden bir planı ve ekonomi çıkarlarının bulunduğu yeni dünyanın öncü kuvveti Çin’i hedef alan bir belgeyi imzalamıştır!

Önemle belirtelim: ABD’nin Çin-Rusya ittifakına karşı başarı şansı olmadığı koşullarda Amerikan gemisinde kürek sallayan, gemiyle batar!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Aralık 2019

Yorum bırakın

Siyasal İslamcılığın Amerikancı karakteri

Erdoğan’ın “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” diyen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a verdiği yanıt ilginç: “Önce sen kendi beyin ölümünü bir kontrol ettir!

Aynı günlerde sarayın sözcüsü ve iletişim başkanı da NATO’ya ne derece bağlı olduklarını ve ittifaka ne kadar katkı yaptıklarını üst üste mesajlarla anlatıyorlardı.

İşte bu, soğuk savaş doğumlu siyasal İslamcılığın genetik kodlarındaki o Amerikancı karakterdir!

Zayıflayan ABD hegemonyası

Oysa tersine, NATO bugünlerde o kadar da önem atfetmeleri gereken bir durumda değil… ABD Başkanı Donald Trump bile NATO’yu gereksiz gördüğünü dile getiriyor; “bu modası geçmiş yapının ABD’ye boşuna zaman ve para harcattığını” söylüyor.

Kuşkusuz o kadar da değil; ABD Avrupa’yı yanında tutacaksa ve onları Çin ve Rusya’ya karşı kendi çıkarlarına uygun pozisyon almaya zorlayacaksa, NATO gibi siyasi ve askeri bir örgüte ihtiyacı sürecek elbette!

Ancak ABD hegemonyasının zayıflamasına bağlı olarak NATO’nun öneminin azalmaya başladığı da bir gerçek.

Fakat işte o “Amerikancı karakter”, şu şartlarda ve en kritik zamanlarda bile Fransa’dan çok NATO’culuk yapılmasını sağlayabiliyor!

Türkiye’ye tehditlerin kaynağı

Üstelik bugün Amerikancılık ve NATO’culuk yapmak, düne göre Türkiye’yi yönetenler için daha da zor. Bugün somut tehditler tam da oradan geliyor çünkü…

Türkiye’nin önünde iki büyük tehdit/sorun var: PKK/Suriye ve Doğu Akdeniz/Kıbrıs…

Peki bu tehditlere/sorunlara göre kim nasıl konumlanıyor? ABD ve AB, Suriye’de PKK’nin yanında ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşısında.

Fakat bu gerçeğe rağmen “yerli ve milli” görünümlü “siyasal İslamcı” iktidar, NATO zirvesi öncesi NATO’ya bağlılık yemini ediyor!

Ve Erdoğan zirveye giderken şöyle diyor: “Rusya’yla olan ilişkilerimiz müttefiklerimizle (ABD, AB) olan ilişkilerimizin alternatifi değil.

Neo-Abdülhamitçilik

İktidarın “yerli ve milli” görünümüne aldananların anlamadığı işte tam da bu. Erdoğanların Suriye düzleminde Rusya’yla Astana Süreci’ne girmesi ya da konu ekonomi olduğunda Çin’e açılım yapması bir eksen kayması ya da Avrasyacılık değildir.

İktidar yararcı ve gerçekçidir; Suriye’de kendisine alan açabilmek için Rusya’ya yanaşması gerektiğini görmüştür; dünyanın ekonomik merkezinin Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaydığı şartlarda da yönünü yeni merkeze dönmüştür.

Fakat bu, siyasal İslamcı iktidarın Amerikancı karakterini kökten değiştirmemiştir elbette. İktidar o karakteri güncellemiş ve ideolojik köklerindeki Abdülhamitçilik ile harmanlayarak bir dış politik hat inşa etmeye çalışmıştır: Neo-Abdülhamitçilik!

Yani Rusya’yla kendisine alan açan ve bunu ABD’ye pazarlığında kullanan, bu iki kuvveti dengelemek için de AB’yle müzakere yapan anlayış…

Çok taraflılık değil, çok tarafa taviz

İşte NATO’nın Londra zirvesinin öncesinde Türkiye, İngiltere, Almanya ve Fransa liderleri arasında yapılan Suriye konulu dörtlü zirve, bu bahsettiğimiz hattın bir yansımasıdır.

Londra’daki bu dörtlü zirveden çıkan şu sonuç aslında ne demek istediğimizi çok somut anlatıyor: “İdlib dahil Suriye’deki tüm sivillere yönelik saldırıların durdurulmasında uzlaşıldı.”

Yani Rusya’yla anlaşarak Suriye’ye giren ve bu ilişkiyi ABD’den taviz kopartmakta kullanan iktidar, Moskova’dan gelen İdlib konusundaki baskıyı da AB’ye dayanarak hafifletmeye çalışıyor!

Ve buna “çok taraflılık” diyor! Fakat mesele şu ki, netice “çok tarafa” tavize dönüşüyor!

Baksanıza, mevcut tablodan ne kadar da mutlu ABD Başkanı Trump: “Erdoğan’la iyi anlaşıyorum. Türkiye ile iyi ilişkilerimiz var. Türkiye’nin Suriye sınırı yakınından çekildik. Orada iyi iş çıkarıyorlar. Sınırda yeterince bulunduk, petrolün kontrolü bizde.”

Not: Biz makalemizi yazı işlerine teslim ettiğimizde NATO’nun Londra zirvesi başlamamıştı. Zirveyi sonraki makalemizde inceleyeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Aralık 2019

2 Yorum

Ankara-Trablus mutabakatı

Türkiye Libya ile “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” imzaladı. Bu muhtıra, Münhasır Ekonomik Bölge ilanından önceki son basamak olarak değerlendirilebilir.

Türkiye’nin bu hamlesi, Doğu Akdeniz’deki “enerji savaşı” açısından doğru ama iki nedenle eksik adımdır.

Hangi Libya?

Erdoğan, mutabakat muhtırasını Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanlık Konseyi Başkanı Fayiz es-Serrac ile imzaladı. Yani “Üç Libya”dan biriyle…

Çünkü AKP iktidarının da dahil olduğu NATO saldırısıyla Kaddafi öldürüldü ve Libya iç savaşa sürüklendi, bölündü. Şu anda üç Libya var:

Birinci Libya, Türkiye’nin de desteklediği ve yukarıda bahsettiğimiz mutabakat muhtırasını imzaladığı Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti. İhvancıların kontrolündeki bu hükümeti Türkiye dışında Katar ve bazı AB ülkeleri destekliyor. BM nezdinde meşru Libya temsilcisi, şu anda bu hükümet. Fakat Trablus merkezli bu hükümetin kontrol ettiği Libya toprakları 103 bin 81 km² ve ülkenin sadece %6,35’i.

İkinci Libya ise Tobruk merkezli Libya Ulusal Ordusu. Rusya, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Fransa’nın desteklediği General Hafter liderliğindeki Tobruk hükümetinin kontrol ettiği Libya toprakları ise 1 milyon 259 bin 800 km² ve ülkenin %77,58’i.

Üçüncü Libya ise Tebu halkının yaşadığı güneydeki “yarı özerk” bir bölge. General Hafter ile işbirliği içindeki bu bölge 260 bin 989 km² büyüklüğünde ve ülkenin %16,07’sini kapsıyor.

Yani Türkiye’nin mutabakat muhtırası imzaladığı Libya, bu bölgelerden en küçüğüdür.

Öte yandan özetlediğimiz mevcut tablo, ABD, Fransa ve Türkiye ağırlıklı NATO güçlerinin eseridir ve ne yazık ki ABD Başkanı Donald Trump’ın ekibinden Sebastian Gorka’nın Avrupalı bir diplomatla 2017 Nisan’ındaki buluşmasında bir peçeteye çizdiği Libya’yı üçe bölen haritayla uyumludur. O haritaya göre Trablus merkezli kuzeybatı bölgesi Trablusgarp, Tobruk merkezli kuzeydoğu bölgesi ise Sirenayka diye bölünüyor ve güneyde, Çad sınırında da üçüncü bir devlet kuruluyor!

Trablus’la mutabakatın kazancı

Türkiye’nin Trablus merkezli en küçük Libya parçasıyla yaptığı anlaşmanın önemi şurada:

Yunanistan, Libya’nın içinde bulunduğu üç parçalı durumdan yararlanarak ve Girit Adası’nı baz alarak, 2014 yılında Libya’nın 39 bin km²’lik karasuları alanını kendi karasuları ilan etmişti. Oysa adalar üzerinden karasuları ilan etmek için ana karaya sahip bir ülkenin olmaması gerekir.

Atina’nın kendi karasuları ilan ettiği o bölge, Doğu Akdeniz’den çıkarılacak doğalgazın Kıbrıs’tan Yunanistan’a taşınabilmesinin güzergâhıdır.

İşte Ankara Trablus hükümetiyle bir anlaşma yaparak, Kıbrıs-Yunanistan hattını kapatmaya çalışıyor. Böylece Doğu Akdeniz doğalgazının Avrupa pazarına taşınabilmesinin tek güzergâhının Türkiye olmasını sağlamaya çalışıyor.

Türkiye’nin doğal müttefiki kim?

Trablus’la yapılan bu anlaşmanın Doğu Akdeniz enerji savaşı açısından doğru ama eksik olmasının ikinci nedeni ise Türkiye’nin bu konuda asıl Suriye ile anlaşması gerektiğidir!

Zira Suriye Doğu Akdeniz açısından Libya’ya göre çok daha önemli bir ülkedir. Her şeyden önemlisi doğalgazın bulunduğu Kıbrıs çevresine yakın konumdadır. Diğer yandan Suriye, bu enerji savaşında arkasına ABD ve AB’yi de alan İsrail, Güney Kıbrıs, Yunanistan ve Mısır dörtlüsüne karşı, Türkiye için en doğal “stratejik müttefik”tir.

Dahası Şam yönetiminin pozisyonu, Kahire’nin pozisyonunu gözden geçirmesine de neden olabilecektir. Kaldı ki Mısır’ın enerji savaşındaki bu konumlanışında, AKP’nin İhvancı yaklaşımı nedeniyle Kahire yönetimini tanımamasının etkisi büyüktür. Ankara ile Şam’ın normalleştiği süreçte, Ankara ile Kahire’nin normalleşmesinin de yolu açılacaktır.

Ne yapmalı?

Türkiye Doğu Akdeniz enerji savaşının kaybedeni olmamak için öncelikle Suriye’yle anlaşmalı ancak Rusya’nın desteklediği Tobruk hükümetini doğrudan karşısına alan mevcut politikasını da güncellemelidir.

Zira ABD’nin hem Trablus hem de Tobruk hükümetleriyle görüştüğü ve bölünmediği taktirde Tobruk merkezli hükümetin tüm Libya’da egemen olabilme olasılığının çok daha yüksek olduğu şartlarda, Ankara’nın sadece Trablus’a “oynaması”, sonrasında Türkiye’nin pozisyonunu sıkıntıya sokacaktır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Aralık 2019

4 Yorum

Demokrasi ve terör

Ne zaman “Ankara Şam yönetimiyle görüşmeli ve işbirliği yapmalı” desek, hükümete yakın isimlerden liberallere kadar uzanan bir kesim şu itirazı dile getiriyor: “Esad halkına zulüm yapıyor, zalimle görüşülmez.

Ne zaman “Türkiye Çin’le işbirliğini geliştirmeli” desek, aynı kesim bu kez şöyle diyor: “Çin’de demokrasi yok, din yasak, komünist yönetim Uygurları katlediyor.

Ne zaman ABD’nin darbe girişimlerine karşı Venezuela’yı savunsak aynı kesim yine tek ses bağırıyor: “Katil Maduro, Venezuela’da demokrasi yok.

Ve yine ne zaman ABD emperyalizmine karşı direnen İran’ı savunsak, aynı koro yine alıyor sazı eline ve “İran’da demokrasi yok” demeye başlıyor.

‘Demokrasi yok, öyleyse ihraç edelim’cilik!

Bir başka ülkeyle ilgili “orada demokrasi yok” demek kadar tehlikeli bir durum yok aslında. Çünkü bu sıradan bir saptama ya da bireysel bir eleştiriden ibaret değildir. “Demokrasi ihracı” yönelimine giriştir “demokrasi yok” demek!

“Demokrasi yok” diye söze başlayanlar, bir süre sonra demokrasi olmadığını söyledikleri o yere, demokrasi götürülmesi gerektiğini savunmaya başlarlar/başlıyorlar…

Yani “demokrasi yok” söylemi, aslında ABD emperyalizmine ülkelere müdahale etme zeminini yaratan siyasal iklimdir.

ABD “demokrasi yok” diyerek Irak’a, Libya’ya, Suriye’ye saldırmasına meşruiyet aramamış mıdır zaten?

Aynı durum AKP hükümeti için de geçerli değil midir? Suriye’ye müdahale için sınırı dünyanın çeşitli bölgelerinde staj görmüş cihatçılara açmanın ve Esad’ı devirmeye çalışmanın gerekçesini hep “demokrasi yok, Esad halkına zulmediyor” diye açıklamadılar mı?

Uluslararası ilişkiler problemi 

Bir ülkede demokrasi olup olmaması, o ülkenin insanlarının sorunudur. Elbette o ülkenin insanları demokrasi yok diyerek ayaklanabilir, hükümeti devirmek isteyebilir, en temel hakkıdır da…

Fakat bir ülkede demokrasinin olup olmadığı konusu bir başka ülkeyi ilgilendirdiği anda, ortaya çok ciddi uluslararası/devletlerarası bir problem çıkmaktadır. Ve o problem demokrasiye en uzak yöntemle, “gücü gücüne yetene” mantığıyla “çözülmeye” çalışılmaktadır. Yani güçlü olan güçsüze “demokrasi götürmeye” kalkmaktadır.

Ve elbette “demokrasi götürmek” emperyalizm açısından kılıftan ve hedef ülkeyi işgal etmesi için kullandığı bir gerekçeden ibarettir.

Komşunun teröristini terörist kabul etmeme yanlışı 

Benzer durum “terör” kavramı için de geçerlidir.

Ne yazık ki terör konusunda dünyada üzerinde mutabık kalınan bir tanım ya da uluslararası bir standart yoktur. Çünkü bir ülkenin terörist dediğini, diğer ülke terörist görmemekte, tersine o ülkeyi zayıflatmak için desteklemektedir.

Örneğin YPG Türkiye için teröristtir ama ABD için değildir; hatta ABD YPG’yi “kara ordusu” ilan etmiştir. Örneğin ÖSO içindeki pek çok grup Suriye için teröristtir ama Türkiye maalesef onları “Kuvayı Milliye” ilan etmektedir.

Örnekler çoğaltılabilir…

Önemli olan şudur: Tıpkı “demokrasi yok” demekle başlayan sürecin “demokrasi ihracına” ilerlemesi gibi, komşu bir devletin teröristini terörist görmemekle başlayan süreç de, yine “müdahaleci” bir yönelime giriyor…

Geçmişte çok yaşandı: Ankara Şam’a karşı İhvan’ı, Şam Ankara’ya karşı PKK’yi destekledi. Dahası Ankara, Şam, Bağdat ve Tahran, komşu ülkenin Kürt örgütünü ne yazık ki komşusuna karşı destekledi… Bundan en çok yararlanan da ABD emperyalizmi oldu!

Dolayısıyla daha iyi bir tanım/yöntem bulunana kadar yapılması gereken şudur: Egemen bir devletin, kendi sınırları içindeki bir örgütü terörist görmesi, komşuları için de bağlayıcı olmalı… Yani Suriye’nin terörist kabul ettiği bir örgütü Ankara da terörist kabul etmeli ve destek vermemeli; Ankara’nın terörist gördüğü bir örgütü de Şam terörist kabul etmeli ve destek vermemeli!

Ancak bu şekilde “iyi komşuluk” sürdürülebilir ve ancak bu şekilde bölge emperyalist müdahalelere kapalı tutulabilir. Aksi durumda, bugün yaşadığımız sorunların sürmesi demektir…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Kasım 2019

 

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: