Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Demirtaş hapiste ama fikirleri iktidarda!

Andımız’ın kaldırılmasına tepkiler, çoğunlukla kaldırma kararını veren Danıştay’a gösteriliyor. Oysa konu hukukun değil, siyasetin konusudur. Gerçekte kararı veren de Danıştay değil, AKP iktidarıdır.

Dolayısıyla Cumhur İttifakının ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin kararı “pimi çekilmiş bir bombaya” benzetmesi ve kararı alan Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunu hedef alması, pratikte bir anlam ifade etmiyor.

Erdoğan-Demirtaş projesi

Önce kararın adresini doğru saptayalım: Andımız’ın kaldırılması kararı Açılım sürecinin siyasal ikliminde, AKP-HDP ortaklığında alınmıştır. Danıştay, bugün o siyasal kararın gereğini yerine getirmiştir yalnızca…

Ortaklardan hem Erdoğan’ın hem Demirtaş’ın sözleri arşivlerde…

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş 29 Mart 2011’de şöyle diyordu: “Her sabah, her sabah yeniden, 8 yıl boyunca ilköğretim çocuklarına Andımız’ın zorla okutulması… Militarizmin çocukların ruhuna işlenmesi faaliyeti değil midir?”

AKP hükümetinin Milli Eğitim Bakanlığı, 29 Temmuz 2012’de İlköğretim Kurumları Yönetmeliği’nde bir değişiklik yaptı ve “öğrenci andı” başlıklı 12. maddeyi yürürlükten kaldırdı. Böylece ant artık okunmayacaktı.

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, 8 Ekim 2013’te “Andımız olarak bilinen metnin yazarı Reşit Galip Türkçe ezan zulmünün mimarlarındandır” diyordu.

İşte bu siyasal iklimde Andımız’a operasyon başladı.

Erdoğan’ın değişmeyen ‘ant’ karşıtlığı

Ancak Türkiye’de çoğunluk karara tepki gösterdi. Türk Eğitim-Sen karara karşı dava açtı. Danıştay 8. Dairesi en sonunda, kaldırılan yönetmelik hükmünü 18 Ekim 2018’de oyçokluğuyla iptal ederek “andımız okutulsun” kararı verdi.

Erdoğan, 6 gün sonra “Şurayı Devlet’ten Danıştay’a Uluslararası Sempozyumu”nda karara tepki gösterdi. “Danıştay, 5 yılda ant ile ilgili karar veriyor. 2013’ten 2018’e kadar neredeydiniz? 2018’e kadar niçin acaba bu konuda bir karar verilmedi de şimdi veriliyor? Vesayetçi zihniyetin tekrar hortlatılmasına göz yummamalıyız.

Dikkat ediniz, tarih 2018. Yani Açılım rafa kaldırılmış. Erdoğan iktidarını sürdürebilmek için Demirtaş’la ortaklığını bitirip Bahçeli’yle ortaklığa başlamış. Erdoğan’ın “milli çizgiye” geldiğinin savunulduğu bir dönem özetle…

Bu arada kararı hukuk aldı ama siyaset uygulamadı. Danıştay’ın kararına rağmen Milli Eğitim Bakanlığı öğrenci andını yeniden okutmaya başlamadı. Dahası bakanlık kararı durdurmak için bir üst kurul olan Danıştay İdari Dava Daireler Kurulu’na temyiz etti.

O kurul da, Danıştay 8. Dairesi’nin “andımız okutulsun” kararını 13 Mart 2021’de iptal etti ve böylece “andımız” kaldırılmış oldu.

Erdoğan açılım projelerinin arkasında

Bu tablodan çıkan sonuçlar nedir peki?

1) Topu Danıştay’a atmanın anlamı yok; Andımız’ı kaldıran asıl adres “AKP-HDP” ortaklığıdır.

2) Bu nedenle tabloyu bir nevi “Demirtaş hapiste ama fikirleri iktidarda” ya da “Bahçeli iktidarda ama fikirleri hapiste” diye de okuyabiliriz…

3) Sonuç: Erdoğan iktidarı için sırayla hepsini kullanıyor.

Yani dün “her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına alırım” diyen Erdoğan da, bugün sürekli “yerli ve milli” propagandası yapan Erdoğan da aynı kişi… Fakat bu iki uç arasında “andımız” örneğinde de görüldüğü gibi değişmeyen bir şey var: Erdoğan aslında “açılım projelerinin” en azından bazılarının hâlâ arkasında!

Kürt kökenli Türk’üm!

Bitirirken önemle belirtelim: AKP ve HDP’nin “andımızda” ırkçılık ve kafatasçılık görmeleri, kuşkusuz baktıkları gözlük nedeniyledir.

Atatürk’ün millet tanımı oldukça nettir: “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.

Yani Türk milleti -Türk halkının değil- Türkiye halkının devlet kurarak aldığı addır; etnik grupların emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşı vererek milletleşmesidir, uluslaşmasıdır; etnik kimliğinin üstünde bir “ulusal kimlik” kazanmasıdır.

Türkiye halkı; Türk’tür, Kürt’tür, Laz’dır, Çerkez’dir; devrimle “Türk ulusal kimliği” altında birleşmiş ve devrimle “Türk milleti” olmuştur. O nedenle “Türk milleti” kimliği etnisiteye değil; dil, kültür ve hedef birliğine dayanır; siyasal bir kavramdır. Öyle olduğu için de alt kimliği Kürt olan ben; alt kimliği Türk, Kürt, Laz, Çerkez vd. olan sizler, üst kimliğimizin Türk olmasından ve “andımızdan” rahatsız değiliz!

Kürt kökenli Türk’üz, Türkmen kökenli Türk’üz, Ermeni kökenli Türk’üz,, Türkiye Cumhuriyeti devletinin yurttaşlarıyız.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Mart 2021

4 Yorum

Anasının rahmine haklı düşen muhafazakârlar

Türkiye’nin Mısır’la anlaşması gerektiğini her söylediğimizde tepki gösterenler, birkaç gündür “Mısır’la anlaşmak bütün kapıları açar” anafikirli yazılar yazmaya, ekranlarda konuşmaya başladı.

Güzel.

Er geç benzerini Suriye ve Beşar Esad için de yazacaklar, söyleyecekler…

Özdemir İnce’nin büyük katkısı

Özdemir İnce’nin siyaset literatürüne büyük katkısıdır: Liberaller için “ana rahmine haklı düşenler” tanımlamasını yapmıştı 20 yıl önce; öyle ya hepsi “her koşulda, her şeye ve herkese karşı ‘haklı olmak’ için programlanmışlardı.”

Belki de, kuruluşundan son birkaç yıl öncesine kadar AKP’yle asgari “yetmez ama evet” ölçeğinde ittifak yapan liberallerin etkisidir; muhafazakarlarımız da “ana rahmine haklı düşenler” kıvamında bir süredir…

İşte son olarak, Mısır’la normalleşme olasılığı ortaya çıkınca, “ana rahmine haklı düşen” muhafazakârlar köşelerinden ve ekranlardan dün söylediklerinin 180 derece tersini savunmaya başladılar…

Başkasının adına utanmak!

Almanların oldukça derinlikli bir kavramı var: Fremdschamen. “Utanmasını bilmeyen bir başkasının yerine duyulan utanç” demek.

İşte bazen dinlerken, okurken öyle oluyorum: Başkasının adına utanıyorum…

Dün söylediklerinin bugün tersini söyledikleri için değil bu utanmam; elbette insan dün bir konuda yanlış görüş savunmuş olabilir, bugün de düzeltebilir. Son tahlilde doğrusunu savunduğu için mutlu oluruz…

Kaldı ki yazanlar ve ekranlara çıkanlar olarak hata yapma oranımız çok yüksek; çoğu zaman elde yeterli veri olmadan ham değerlendirme yapmak durumunda kalıyoruz. Yeni veriler oluştukça o ham verilerimiz belli ölçülerde değişiyor, gelişiyor ve olgunlaşıyor…

Utanmam ise şundan; bugünkü doğrularını da dünkü yanlışlarını da birlikte savunabilmelerinden; dün de bugün de haklı olduklarını iddia edebilmelerinden!

Damadı 24 saatte gömenler

Bu “çapsız” dönüşümün son “mağduru” Berat Albayrak.

Düne kadar Albayrak’ın ekonomi politikasını övenler ve alkışlayanlar, bugün de ekonomi alanında yaşananları “Albayrak’ın izlerinin silinerek piyasalara güven ve moral verilmesi” diyerek övüyor ve alkışlayabiliyor örneğin…

Okurken, izlerken nutkum tutuluyor…

“Ne hazin” diyebiliyorum sadece…

Yaşayacağız: Yarın Tayyip Erdoğan iktidardan düştüğünde bunların büyük bir kısmı “Erdoğan’ın yanlışlarını” anlatacak uzun uzun. Üstelik o kadar ölçüsüzce konuşacakları ki, Erdoğan’ın en “azılı muhalifleri” olarak bizler bile “o kadar da değil” diyeceğiz bunlara!

Hatipoğlu’nun açtığı dava

Her dönemin sembolleri vardır: Bu dönemin önemli sembollerinden biri de Nihat Hatipoğlu’dur.

Otelinin kaçak olduğu (Sözcü) ya da otelinde alkol satıldığı (Odatv) türden haberlerle ama en çok da her Ramazan’da ekranlarda bol kazançlı yayınlarıyla bilinen ilahiyatçı Hatipoğlu, son olarak bir üniversiteye de rektör atanmıştı.

Konu gündemde olduğu için de Tele1’de o dönemde yaptığımız Türkiye’nin Yönü programında Merdan Yanardağ ve Mine G. Kırıkkanat ile birlikte bu atamayı sertçe eleştirmiştik.

Hatipoğlu üçümüze, ayrı ayrı 50 bin TL tazminat davası açtı! Dava sürüyor ve bir sonraki duruşma mayıs ayında…

Hem rektör hem de dört yere dekan

Nihat Hatipoğlu’nun rektörü olduğu üniversitenin dört fakültesinde dekan vekilliği yaptığı ortaya çıktı!

Sefa Uyar’ın Cumhuriyet’teki haberi oldukça ses getirdi: Rektör Nihat Hatipoğlu, Tıp Fakültesi dahil dört fakültede dekan vekiliydi.

Daha ilginci, toplam sekiz fakültenin bulunduğu üniversitede, sadece üç dekan vekili bulunuyordu. Hatipoğlu dört fakülteden, diğer iki isim de ikişer fakülteden sorumluydu!

AKP’nin neredeyse kişiye özel kurduğu üniversitede sadece ve sadece üç profesör vardı ve yasa gereği, fakülteleri profesör yöneteceğinden Hatipoğlu, kendisini ve diğer iki profesörü fakültelere dekan vekili olarak atamıştı.

Ancak Hatipoğlu, tablonun bu derece çarpık olmasına rağmen, sanki her şey normalmiş ve kendisi de bu konumunda çok haklıymış gibi kalkıp Cumhuriyet’i algı operasyonu yapmakla suçladı!

Kısacası konu Mısır da olsa, ekonomi de olsa, eğitim de olsa fark etmiyor; hep benzer manzarayla karşılaşıyoruz! 21. yüzyılın siyasal İslamcıları ve muhafazakârları hep haklı, hep mağdur, hep algı kurbanı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Mart 2021

2 Yorum

İhvancılığın iflası

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu müjdeyi verdi: “Mısır’la diplomatik düzeyde temaslarımız başladı.

Peki ne oldu? İhvancı Mursi’yi deviren Sisi nedeniyle diplomatik ilişkilerin en alt seviyeye indirildiği Mısır’da yönetim mi değişti? Hayır. Çavuşoğlu hem Mısır’ın hem de Türkiye’nin görüşmeye önkoşulsuz başladığını belirtti.

Çünkü Türkiye’nin ulusal çıkarı, ben dahil çoğumuzun yıllardır belirttiği gibi Ankara ile Kahire’nin Doğu Akdeniz’de işbirliği yapmasından geçiyordu. AKP iktidarı ise Türkiye’nin ulusal çıkarını değil, Sünni mezhepçi ve dar İhvancı bakışla kendi iktidar çıkarını esas aldı, ülkemize koca bir sekiz yıl kaybettirdi!

Aynı durum, daha da ağır olarak Suriye’yle sürüyor. AKP’nin Esad rejimini yıkma hedefinin en önemli nedenlerinin başında, Şam’da İhvancı bir hükümet görmek arzusu vardı. Nitekim, Davutoğlu elinde İhvancıların adlarının olduğu bir listeyle Şam’a gitmiş ve Beşar Esad’dan o isimleri hükümete almasını istemişti.

Sonuç? Esad rejimi ayakta, Davutoğlu ise AKP iktidarından dışlanmış durumda. Suriye’de rejim değiştirme hayalinin Türkiye’ye kaybettirdikleri ise ortada…

Maliyetli gecikme

Türkiye’nin Mısır’la normalleşmeye başlaması, kuşkusuz oldukça “maliyetli bir gecikme” oldu. Elbette bugün adım atmak, yarın adım atacak olmaktan daha iyidir, olumludur, Türkiye adına kazançtır.

Öte yandan Ankara için asıl atılması gereken adım Şam’la anlaşmadır; asıl kritik önemde olan ihtiyaç budur. Türkiye’nin Suriye’yle barış yoluna girmesi, sadece iki komşunun sorunlarını değil, daha büyük ölçekte sorunları çözecektir; ABD’nin bölgemize dair “enerji koridoru” inşa etme planlarını da Doğu Akdeniz’deki büyük güç mücadelesini de Türkiye ve bölge yararına etkileyecektir…

AKP’nin geri adımı, Türkiye’nin ileri adımı

Mısır’la Sisi değişmeden diplomatik görüşmelere başlamak Türkiye’nin değil ama AKP iktidarının geri adımıdır. Türkiye’nin yararına geri adımdır. Zira AKP ile Türkiye’nin çıkarları, çoğu konuda çelişmektedir. Öyle ki, AKP’nin geri adımı, Türkiye’nin ileri adımıdır!

Umarız Mısır’la bu normalleşme belirtileri, hızla Suriye konusunda da anlaşma yolunu açar. Suriye konusunda atılacak “geri adım” Türkiye açısından çok daha yararlı bir ileri adım olacaktır.

Suriye’yle 11 yılın, Mısır’la 8 yılın kaybının maliyeti, elbette muhasebesi daha çokça yapılacak bir konudur.

Erdoğan’ın hayali

Sonuç olarak…

Erdoğan’ın Ankara’dan Şam’a, oradan Gazze üzerinden Kahire’ye ve devamında Trablus ve Tunus’a uzanan İhvancı rejimler zinciri hayali; hayaldi, gerçek olamadı.

İhvancılık Mısır’da ve Tunus’ta bir yılda kaybetti, Şam’a giremedi, Libya’da da adım adım kaybediyor.

Ve İhvancılık en sonunda Türkiye’de de kaybedecek: İşte yeni anayasa, seçim kanunu, insan hakları eylem planı, reform vs. hepsi AKP’nin iktidarını sürdürebilme arayışları içindir.

Binali Yıldırım’ın tekzibine tekzip

Perşembe günü bu köşede, yazımız yerine Binali Yıldırım’ın tekzibi vardı. Yıldırım, “açıklamalarını ‘Binali Yıldırım FETÖ kumpasına sahip çıkıyor’ şeklinde manipüle ettiğimi” iddia etmiş!

Peki Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 21 Nisan 2016’da aldığı “Ergenekon isimli bir terör örgütü yok” kararı ortada olmasına rağmen, Binali Yıldırım’ın 9 Ekim 2016’dan başlayarak 2017’de, 2018’de, 2019’da, 2020’de ve en son bu yılın başında döne döne sürekli “Ergenekon ve Balyoz vardı, FETÖ’cüler sulandırdı” demesi başka ne anlama geliyor? Bu ısrarlı tutum, özü itibariyle o kumpas davalara sahip çıkmak değil midir?

28 Ocak 2009’da “Yanlış işiniz yoksa, dinlenmekten korkmayın” diyerek FETÖ’nin dinlemelerine itiraz edenlerle alay eden dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, bugün bu gerçeğin dile getirilmesine manipülasyon diyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Mart 2021

3 Yorum

Ankara-Kahire anlaşması denklem bozar

Kahire’nin Türkiye’nin BM’ye bildirdiği kıta sahanlığı sınırlarını dikkate alarak hidrokarbon ihalesi duyurusu yapması, Atina’da endişe Ankara’da mesafeli iyimserlik oluşturdu

Atina’yı ne derece endişelendiği ortada: Yunan basını “Kahire, Ankara’ya kapı araladı” yorumları yapıyor. Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, hemen Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’yi telefonla aradı. Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias da bugün Kahire’de Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şükri ile yüz yüze görüşmeyi planlıyor.

Yunan basınına göre Atina Kahire’den, Türkiye’nin ilan ettiği kıta sahanlığıyla çakışan 18 no.lu parsel için çıkardığı ruhsatla ilgili değişiklik talep edecek…

Ankara’da ise iyimserlik var ancak mesafeli bir iyimserlik: Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “İlişkilerimizin seyrine göre müzakere ederek Mısır’la bir anlaşma imzalayabiliriz” diyor; Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ise “Mısır’ın tavrı önemli bir gelişme, devam etmesini bekliyoruz, gelecek günlerde farklı gelişmeler olabilir” dedi.

Mısır 20 yıldır bekliyor

Oysa konu ne “ilişkilerin seyrini” ne de “devam ettiğini görmeyi” bekleme lüksüne sahip!

Başından beri önemle belirttik ve defalarca yazdık: Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki kuşatmayı yarmak üzere Trablus’la bir anlaşma yapması gecikmiş olsa da olumlu bir adımdır ama sonuç verebilmesi için Ankara’nın Şam ve Kahire’yle normalleşerek onlarla da anlaşmalar yapması gerekmektedir.

Ancak o zamandan bu zamana Ankara’nın ne Şam ve Esad karşıtlığı ne de İhvan nedeniyle Kahire karşıtlığı son buldu! Bu durumdan yararlanan da İsrail ve Yunanistan oldu!

Oysa Kahire Doğu Akdeniz konusunda Ankara’yla anlaşabilmeyi 20 yıldır bekliyor. Mısır’ın eski Ankara Büyükelçisi Abdurrahman Salahaddin KRT’de Tülin Daloğlu’na açıklamıştı: “20 yıl boyunca Türkiye ve Yunanistan aralarındaki sorunları çözsünler diye bekledik. Ve bir 20 yıl daha beklemeye hazırdık, eğer ki Türkiye’nin Mısır’a karşı agresif davranışları olmasaydı” (1 Eylül 2020).

Kazanımın çapı

Her şeye rağmen, gecikerek de olsa Ankara’nın Kahire’yle Doğu Akdeniz konusunda anlaşmaya gidebilmesi kritik önemdedir.

Kuşkusuz gecikmenin, bütünlüklü bir stratejinin olmamasının ve salt askeri güce dayanarak taktik manevralarla kazanç elde edebileceğini sanmanın bir faturası, bir maliyeti var: Kazanımların çapı azalabilir…

Çünkü ülke teslim edilen bir iktidar 10 yıl hata yaptıktan sonra 11. yılda bazı yarım doğrular yaptı diye siyasette alkış alabiliyor ama dükkan teslim edilen bir kişinin 10 yıl hata yapmasına kesinlikle izin verilmiyor ve hızla değiştiriliyor!

Mısır-Libya-Girit hattı

Ankara birincisi gecikme nedeniyle 28. ve 30. enlemler arasına sıkışma riskiyle karşı karşıya; ikincisi de Ankara’nın Libya’daki kazanımları da zaafa uğrayabilir.

Çünkü Kahire bu saatten sonra Ankara’yla anlaşmayı Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ı, yani aslında AB’yi yok sayarak en geniş harita içinde yapmaz ne yazık ki…

Diğer yandan Mısır yakaladığı avantajlı konumu pekiştirmek ve Libya’ya doğru da geliştirmek istiyor. Kahire’nin pahalı EastMed, yani Kıbrıs-Girit-Mora hattı yerine, Mısır’dan Libya’ya karadan boru hattı, Libya’dan da Girit’e denizden boru hattı projesinin olduğu belirtiliyor. Yunan basınına göre Atina da bu projeye olumlu bakıyor.

Kuşkusuz bu hattı gündeme almak, aynı zamanda Güney Kıbrıs’la bazı parsellerde sorunları bulunan İsrail’i baskılama niyeti de taşıyor görünüyor…

Sorunun düğümü: İhvancılık

Başta yapılsaydı çok daha kazançlı olabilecek bir Ankara-Kahire anlaşması, her şeye rağmen bölgenin enerjipolitik denklemi bakımından kritik önemdedir.

Türkiye’ye rağmen nihai bir çözümün mümkün olmadığı Doğu Akdeniz tablosunda, er geç kurulacak masaya oturmadan önce Ankara’nın müttefik kazanabilmesi, şu anda sahada elde edeceği azalmış kazancın çapının karesi değerindedir.

Tabii Ankara’nın İhvancılığı kenara atarak “ulusal çıkarları” esas alabilmesi, sorunun düğümü elbette…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Mart 2021

2 Yorum

Biden’in strateji belgesi ve darbecilik

ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin “Geçici Ulusal Güvenlik Stratejik Kılavuzu” yayımlandı. Böylece yeni ABD yönetiminin dış politika stratejisi biraz daha netleşti.

Strateji belgesinde sürpriz yok; özetle Çin baş rakip, AB’yle işbirliğini yeniden tesis etmenin aracı olarak Rusya’ya karşıtlık yoğunlaşacak, Ortadoğu’daki çıkarlarını da az sayıdaki askeriyle ve müttefikleriyle korumaya çalışacak.

İttifaklar konusu

Strateji belgesinin esası, “Küresel güç dağılımının değiştiği” gerçeğinin belirtilmesi ve bu nedenle ABD’nin birinci önceliğinin “dünyadaki ortaklık ve müttefikliklerini yeniden canlandırmak ve yeni ortaklıklar inşa etmek” olduğunun vurgulanmasıdır.

Böylece, Amerikan Hegemonyasının Sonu kitabındaki tezlerimiz doğrulanmış oldu; Amerikan hegemonyası zayıflıyor, beş merkezli yeni bir dünya kuruluyor ve ABD Çin’i dengeleyebilmek için ittifaklar inşa etmeye yöneliyor…

Biden yönetimi belgede ayrıca, uluslararası kuruluşlarda ABD liderliğini “ittifaklar” yoluyla tesis etmeye çalışacaklarını ve diplomasiyi askeri güç kullanmanın üzerinde tutacaklarını belirtiyor.

Askeri varlığın dağılımı

Geçici ulusal güvenlik strateji belgesine göre ABD, “en güçlü askeri varlığını” Pasifik bölgesinde bulunduracak. Bu gücü Avrupa izleyecek. Ortadoğu’daki askeri varlığı ise “belirli ihtiyaçlara yanıt verecek kadar” olacak.

Bu pratikte şu anlama geliyor: ABD, Çin’i hedef alan bir askeri yığınak yapacak. İkincil olarak da Rusya’yı hedef almak üzere Avrupa’ya yoğunlaşacak; Baltık bölgesinden Doğu Avrupa’ya, Batı Karadeniz’den Ege’ye uzanan hat üzerinde üs ve asker bulunduracak. Ortadoğu’da ise hem İsrail’in güvenliği için Körfez’deki askeri gücünü koruyacak, hem de “Kürt koridoru” hedefi için Irak ve Suriye’de bir miktar askeri bulundurmayı sürdürecek.

Belgede Ortadoğu konusunda dikkat çeken önemli bir saptama ise şu oldu: “Bölgenin sorunlarına çözümün askeri güç kullanmak olduğuna inanmıyoruz.”

21. yüzyılın en büyük jeopolitik sınavı

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in “dış politika öncelikleri” konuşması da, Biden yönetiminin geçici strateji belgesini hem tamamlayan hem de belli alanlarda açan bir konuşma oldu.

Blinken, Çin’in “ekonomik, diplomatik, askeri ve teknolojik olarak ABD’ye meydan okuyabilecek tek ülke” olduğunu belirttiği konuşmasında, Çin’le stratejik mücadelelerini “21. yüzyılın en büyük jeopolitik sınavı” olarak niteledi.

Amerikan darbeciliği

Blinken’in konuşmasındaki “savaşlardan ağır dersler çıkardıkları”, “Amerikan halkının artık uzun süren ABD müdahalelerinden yorulduğu” ve bu nedenle ABD’nin artık “askeri güç yerine diplomasiye öncelik vereceği” sözleri ise doğrudan Amerikan hegemonyasının zayıflamasının sonuçları olarak not edilmelidir.

Blinken, ancak başka ülkeleri “demokrasi” konusunda teşvik etmeyi sürdüreceklerini belirtti: “Demokrasiyi, pahalı askeri müdahaleler ya da otoriter rejimleri güç kullanarak devirmemeye çalışmayacağız. Bu taktikleri eskiden kullandık. Ancak başarılı olamadılar. Biz işleri farklı yapacağız.”

Doğru, bu sözler, ABD’nin Irak ya da Afganistan örneğinde olduğu gibi artık “pahalı askeri müdahaleler” yapmayacağı anlamına geliyor. Ama aynı zamanda hükümetleri devirmek için yaptırımlar ve ambargolar uygulayarak ayaklanmalar çıkarmayı ve askeri darbeler yaptırtmayı sürdüreceği anlamına da geliyor kuşkusuz!

“Amerikan demokrasisi” masalı

Kısacası ABD, “demokrasi ve insan hakları” palavrasını, hedef ülkeleri baskı altında tutmanın bir aracı olarak kullanmaya devam edecek. İkinci Dünya Savaşından bu yana pek çok ülkeyi işgal ederek milyonları katleden, onlarca askeri darbeyle demokrasiyi biçen, yüzlerce suikast düzenleyen, yine yüzlerce kışkırtma ve sabotaj eylemi yapan ABD, “demokrasi ve insan hakları” palavrasını sürdürecek.

Nasılsa, ABD’deki ırkçılığı, işsizliği, sokaklarda yaşamaya mahkûm insanları görmeyerek “Amerikan demokrasisi” masalına inanacak budalalar var hâlâ dünyanın dört bir yanında…

Ancak sonucun sonucu şudur: Amerikan hegemonyası zayıflıyor ve yeni bir dünya kuruluyor. Sancılara rağmen her şey daha güzel olacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Mart 2021

2 Yorum

Erdoğan’ın siyaset mühendisliği

Anayasa’nın 101. maddesi açık: “Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.” Yani Anayasa’ya göre Erdoğan Haziran 2023’te Cumhurbaşkanı adayı olamaz.

İşte 1921 ruhuyla “Yeniden Kuruluş Anayasası” hedefi koymaları da, Islahat ve Tanzimat Fermanlarında bile yer alan hakları 2021 yılında İnsan Hakları Eylem Planı diye ilan etmeleri de, HDP’nin kapatılmasını gündeme getirmeleri de bu nedenle…

Erdoğan üçüncü kez aday olabilme peşinde

Erdoğan’ın üçüncü kez Cumhurbaşkanı adayı olabilmesinin tek yolu var. Anayasa’nın 116. maddesine göre “Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir.”

Peki Meclis seçimlerin yenilenebilmesine nasıl karar verecek? O da 116. maddede belirtilmiş: “TBMM, üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla seçimlerin yenilenmesine karar verebilir.” Yani TBMM’nin beşte üçü olan 360 milletvekili isterse, seçimler yenilenebilir.

Peki AKP ve MHP ortaklığının 360 milletvekili var mı? Yok. Cumhur İttifakı’nın 289’u AKP’li, 48’i MHP’li, toplam 337 milletvekili var. Yani 23 milletvekilleri eksik.

İşte defalarca değiştirdikleri anayasayı sil baştan yeniden yazmak istemelerinin nedeni bu: Erdoğan’a başkanlık yolu açabilecek 23 milletvekilini bulabilmek

Havuç: 1921 ruhu

İyi bir taktisyen olan Erdoğan, “havuç-sopa” taktiği uygulayarak 23 milletvekili arıyor.

Havuç, 1921 Anayasası. İktidar yeni anayasayı, 1921 Anayasası ruhuyla yapma hedefi ilan ederek hem SP hem de HDP’ye çengel atıyor. O anayasada laikliğin olmamasını SP’liler için, bir çeşit özerklik bulunmasını da HDP’liler için havuç olarak görüyor.

Peki SP ve HDP böyle bir havucu yer mi? Erdoğan’ın hedefi 56 HDP’li ve 1 SP’li milletvekilinin tamamı değil zaten. Erdoğan’ın Oğuzhan Asiltürk üzerinden SP’yi bölme hamlesi yapmasını ve son günlerde konuşulan HDP içinden bir “muhafazakâr Kürt” partisi çıkarılması çabasını not edin lütfen…

Bir de şunu not edin: HDP’nin Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, “Çözüm sürecinde bize vaat ettiklerinizi yeri ve zamanı geldiğinde açıklamazsak namerdiz” diyor! Cumhur İttifakı’nın küçük ortağı MHP, hemen her gün HDP’nin kapatılmasını savunuyor, fezlekeler TBMM’de…

AKP’nin PKK ve HDP’ye neler vaat ettiğinin açıklanması için hâlâ hangi “yer ve zaman” bekleniyor? Yoksa kimi HDP’liler, dün ortaklık yaptıkları AKP’yle, bir gün yine ortaklık yapabileceklerini mi düşünüyor?

Sopa: HDP’nin kapatılması

Erdoğan’ın sopası ise fezlekeler, dokunulmazlıkların kaldırılması ve HDP’nin kapatılması…

Ancak belirtelim: MHP’nin ısrarına rağmen AKP’nin niyeti HDP’yi kapatmak değil. Zira kapatılmış bir HDP, AKP açısından “kullanım” değerini de kaybetmiş olur. AKP bu nedenle bazı milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırarak sandalye sayısını azaltmayı ve de en fazla HDP’nin hazine yardımının kesilmesini istiyor.

Bu yolla da hem HDP içinden AKP’ye destek olabilecek bir “muhafazakâr HDP” çıkabilmesini kolaylaştırmayı, hem de “terörle bağlantılı” bir HDP’yi CHP’ye yapıştırarak Millet İttifakını parçalamayı hedefliyor.

Erdoğan’ın tüm bunların ardından da hedefi şu: 15 Şubat tarihli “Anayasa tuzağı” başlıklı makalemizde yazdık, milleti anayasacılar ve anayasa karşıtları şeklinde bölerek seçime gitmek istiyor. Kapatmadığı, böldüğü HDP’yi de CHP’ye “açık ortak” yaparak, seçimi milliler-gayri millîler ekseninde yapabilmeyi hesaplıyor.

Muhaliflerini müttefik yapabilen Erdoğan

Erdoğan’ın siyaset mühendisliği sakın küçümsenmesin. Seçim meydanlarında Erdoğan’ın yakasına yapışacağını ilan edenlerin, sonradan Erdoğan’ın paçasına yapışarak siyasete devam edebildikleri ortada…

Erdoğan’a en ağır sözleri dile getiren, seçim meydanında ip atan MHP lideri Devlet Bahçeli bugün en büyük müttefiki. Erdoğan’ın en sert muhalifi VP lideri Doğu Perinçek bugün yanında. Erdoğan’dan hesap soracağını belirterek en ağır sözleri dile getirenlerden DP lideri Süleyman Soylu, bugün bakanı. Erdoğan’ı devireceğini belirten HAS Parti lideri Numan Kurtulmuş, bugün yardımcısı…

18 yılda Erdoğan PKK ve HDP’yi de, yetmez ama evetçi liberalleri de, ihtiyaca göre kullandı, kullanıyor…

İşte bu nedenle, “nasıl olsa bu kötü ekonomiyle artık iktidar olmayı sürdüremezler” kolaycılığına kapılmamak ve Erdoğan’ın siyaset mühendisliğini ciddiye alarak, sağlam bir strateji oluşturmak gerekmektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Mart 2021

2 Yorum

1 Mart tezkeresi ve Türk-Amerikan ilişkileri

En iyi Bahçeli bilir: Ecevit’in koalisyon hükümeti, ABD’nin Irak saldırısına destek vermediği için yıkılmıştı.

Sıcak para operasyonu ile tetiklenen ekonomik krizle devirememişlerdi. TÜSİAD’ın uygulamaya koyduğu “sağlık sorunları üzerinden” Ecevit’i Cem-Derviş’le değiştirme planı işe yaramamıştı. Hatta Özkan-Cem ikilisinin DSP’yi bölerek yeni parti kurması da o koalisyonu yıkamamıştı.

Ta ki Bahçeli son darbeyi vurup, kendi yardımcılarının bile bilgisi olmadan, 7 Temmuz 2002’de gelen bir telefon üzerine erken seçim ilan edinceye kadar!

ABD Ecevit hükümetine neden karşıydı?

Ecevit hükümeti, tüm hatalarına ve zaaflarına rağmen, Türkiye’nin ABD’den bağımsızlaşmasını savunan 28 Şubat ikliminin iktidarıydı. Türkiye’nin bölge merkezli dış politika uygulamasının, Rusya ve İran’la işbirliği yapması gerektiğinin savunulduğu bir siyasal iklimdi.

ABD ise Ortadoğu’ya yerleşme hesapları yapıyordu. Irak işgaliyle başlayarak bölge ülkelerinin haritalarını yeniden çizmeyi, rejimlerini değiştirmeyi planlıyordu. Dahası bu işler için kendisine bir de Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanı arıyordu.

Ankara ise tersine ABD’nin planlarına karşı “stratejik özerklik” ilanı anlamına gelen işler yapıyordu: Rusya Genelkurmay Başkanı Kvaşnin Türkiye’ye geliyor, Türk Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu Çin’e gidiyordu. Sonra Türk Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu Rusya’ya, Cumhurbaşkanı Sezer İran’a gidiyordu.

Özetle Türkiye ABD’nin Irak üzerinden bölgeye müdahalesini, ikili işbirliği modelleri geliştirerek engellemeye çalışıyordu.

Ecevit-Kıvrıkoğlu ikilisi, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz’in 14 Temmuz 2002’de getirdiği, “Irak’a saldırı için Türkiye’nin Irak sınırına ABD askeri yığma” planını reddediyordu.

Amerikan tezkeresini reddeden TBMM

İşte o plan için Ecevit koalisyonu yıkıldı ve yerine görülmedik bir medya desteğiyle sandıktan AKP çıkartıldı: ABD nihayet kendisine Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanı bulmuştu!

Ancak yine de o günler bugünkü gibi değildi. AKP çoğunlukta olsa da, TBMM vardı, TBMM’nin onayı lazımdı. “ABD’nin Türkiye’nin Irak sınırına ABD askeri yığma” planı, Abdullah Gül’ün başbakanlığındaki birinci AKP hükümeti tarafından 1 Mart tezkeresi şeklinde meclise getirildi.

İki partili TBMM’de CHP tezkereye karşıydı. Türkiye’nin sosyalist partileri, sendikaları, demokratik kitle örgütleri Türk topraklarına 89 bin ABD askerinin gelmesini sağlayan ve o askerlere üsleri, hava ve deniz limanlarını veren tezkereye karşı alanlarda her gün eylem yapıyordu.

İşte o siyasal iklimde AKP’nin “milliyetçi” milletvekilleri de CHP ile birlikte onurlu ret oyu verdi ve 1 Mart tezkeresi geçmedi.

Erdoğan-Gül’ün anlaşmaları

Bunun üzerine yasal bir düzenlemeyle Erdoğan’ın önü açıldı ve ikinci AKP hükümeti kuruldu.

Erdoğan BOP eşbaşkanı olarak TBMM’nin etrafından dolanacak, hükümet anlaşmalarıyla ABD’ye 1 Mart tezkeresindeki talepleri parça parça sağlayacaktı!

Hemen Washington’la “dokuz üs” anlaşmasını yaptı, ABD askerlerine hava sahasını açtı, hava alanı ile limanlar tahsis etti. Dışişleri Bakanı Gül, ABD Dışişleri Bakanı Powell ile “iki sayfalık 9 maddelik bir plan” üzerinde anlaştı.

Şimdi unutuldu ama Erdoğan ABD medyasında, Irak’ı işgal eden ABD askerilerinin sağlığına duacı olduğunu belirttiği bir mektup bile yazdı!

Problemin kaynağı çözüm bulamaz

Tüm bunları yalnızca 1 Mart tezkeresinin yıldönümü olduğu için anımsatmadık; problemin kaynağının probleme çözüm olamayacağını belirtmek için anımsattık.

ABD’nin “turuncu sandığından” çıkarak iktidar olanlar, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesine eşbaşkanı olanlar Türk-Amerikan ilişkilerindeki derin sorunları Türkiye yararına çözemezler.

Kendi iktidarının devamını esas alarak pazarlığa ve tavize açık konumlanırlar: S-400’ü salgın bahanesiyle çalıştırmayıp Halkbank ve Rıza Zarrap konularında ABD’ye karşı pazarlık kozu olarak kullanmaya çalışırlar. Karadeniz’de Rusya’ya karşı ABD ve Ukrayna’yla işbirliği yaparlar. ABD ve AB’ye “beyaz sayfa” çağrısı yaparlar.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Mart 2021

3 Yorum

ABD’yle müttefik ama ortak değil!

Türkiye, bir yandan ABD’nin PKK’ye binlerce TIR silah ve ekipman yardımı yapmasını çıkarlarını tehdit eden en önemli gelişme olarak saptıyor ama bir yandan da ABD’yle Karadeniz’de Rusya’yı hedef alan ortak deniz tatbikatı yapıyor!

Peki Türkiye hem ABD’nin çıkarlarını hedef aldığını tespit edip hem de ABD’yle nasıl işbirliği yapabiliyor?

Sözde stratejik ortaklık

Tamam, Erdoğan bir dönem ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinde “eşbaşkan” oldu. Tamam, Erdoğan Obama’nın ilk döneminde Ortadoğu için “model ortak” oldu. Ama Türkiye hiçbir zaman ABD’nin “stratejik ortağı” olmadı; Erdoğan’dan önce de, Erdoğan döneminde de…

Bu gerçeği en açık bir şekilde dile getiren de ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Blinken oldu. Blinken, Biden tarafından bakanlık için aday gösterilip de onay almak üzere Senato Dış İlişkiler Komitesinin karşısında çıktığında, Türkiye’yi “sözde stratejik ortak” olarak nitelemişti (20.2.2021).

Türkiye’de Blinken’in sözlerine çok kızıldı; nasıl Türkiye için “sözde stratejik ortak” der diye. Ancak gerçekti; Türkiye ABD’nin hep “sözde” stratejik ortağıydı… 

Müttefiklik-ortaklık farkı

Sorun şu ki, Türkiye ABD’nin ortağı olmadığı halde, 70 yıldır müttefiki…

Ortaklık ile müttefiklik arasında kalın bir fark var: Bir ülkeyle müttefik olabildiğiniz halde ortak olmayabiliyorsunuz…

Türkiye ABD’nin ortağı değildir; iki ülke Doğu Akdeniz’de, Suriye’de, Irak’ta, terörle mücadele konusunda karşı cephelerdedir…

Ancak Türkiye, NATO ilişkisi nedeniyle ortağı olmadığı halde ABD’nin müttefikidir!

Bu nedenle de ABD hem PKK’ye silah yardımı yapıyor ama hem de Türkiye’yle Karadeniz’de ortak tatbikat yapabiliyor!

“ABD’yi NATO’yla dengeleme” hayali

ABD’nin Türkiye’ye karşıtlığını saptayanların bir bölümü, yine de Türkiye’nin NATO üyeliğini savunurlar. Hatta NATO üyeliğinin ABD’yi dengeleme aracı olduğunu düşünenler bile vardır.

Bu görüşler, NATO’nun işlevinin tam olarak anlaşılmamasından kaynaklanmaktadır: NATO sadece askeri bir örgüt değildir, ondan daha önce ve önemli olarak siyasi bir örgüttür. Ve bu özelliği nedeniyle NATO, ABD’nin Avrupa’yı denetim altında tutma ve üye ülkelere Amerikan çıkarlarını kabul ettirme örgütüdür. Gladyo ve türevi örgütler bu nedenle NATO ülkelerinde olabilmiştir.

Türkiye’nin ya da başka bir ülkenin ABD’yi NATO’yla dengeleyebilmesi, olası değildir. Tersine, ABD NATO aracılığıyla, üye ülkeleri kendi çizgisine mecbur etmektedir. İşte şu anda ABD’nin “Rusya yakın tehdit” diyerek NATO üzerinden AB-Rusya ilişkilerini bozma gayreti de bu gerçeğe son örnektir.

Veto hakkının kullanım değeri yok

NATO’yu savunanların bir bölümü de Türkiye’nin “veto hakkı” üzerinden ABD ve AB’yi frenleyebildiğini, “veto hakkı” ile kazançlar elde ettiğini iddia ederler.

Oysa Türkiye’nin “veto hakkını” kullanabilerek elde ettiği tek bir somut kazanım yoktur: Türkiye örneğin ne Fransa’nın ne de Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşünde bir kazanım elde edebilmiştir. Türkiye, örneğin İsrail’e NATO merkezinde daimi ofis verilmesini son tahlilde önleyememiştir, örneğin Rasmussen’in genel sekreterliğine karşı çıktığı halde önleyememiştir.

En tipik örnektir: Ankara “NATO’nun ne işi var Libya’da” diyerek harekata karşı çıktığı halde, harekata katılmaya mecbur kalmış ve bunu da iç kamuoyuna “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’da olmalıdır” gibi vahim bir gerekçeyle pazarlamaya çalışmıştır!

NATO prangası

Sonuç olarak ABD, Türkiye’yi gerçekte bölgede “hedef ülke” olarak görmektedir. Türkiye’nin bu gerçeğe göre konumlanabilmesinin önündeki en temel engel de NATO üyeliği prangasıdır.

ABD, NATO prangasıyla Türkiye’nin ulusal savunma geliştirmesini de, bütünlüklü bir strateji oluşturmasını da önlemeye çalışmaktadır.

Türkiye’nin Atatürk’ün “bağımsız ve bölge merkezli dış politikasına”, bugün dünden çok daha fazla ihtiyacı var…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Şubat 2021

2 Yorum

Baltık-Akdeniz hattı ve ABD-NATO yığınağı

Truman, Potsdam Konferansında Stalin ve Churchill’e şöyle der: “Son iki yüz yıldır bütün savaşlar Akdeniz ile Baltık denizleri arasındaki, Fransa’nın doğu sınırı ile Rusya’nın batı sınırı arasındaki bölgede başladı. Ve son defasında bütün dünyadaki barış ilk olarak Almanya tarafından ihlal edildi.”

Bu söz, bugün için ne kadar geçerli peki?

Gerekçe Rusya, araç NATO

Dünyanın ekonomik ağırlık merkezi Asya-Pasifik’e kaydı; adım adım siyasi ağırlık merkezi de kayıyor. Emperyalist ABD bu nedenle Hint Denizi’nden Pasifik’e uzanan geniş alanı, “uzun vadeli stratejik mücadele” içine girdiği Çin’le hesaplaşma alanı olarak belirlemiş durumda. Askeri hazırlığını da buna göre yapıyor.

Ancak bu durum Baltık-Akdeniz hattının önemini ortadan kaldırmış değil. Geçen yazımızda incelemiştik: ABD Başkanı Joe Biden, Rusya’nın NATO’ya Çin’den daha “yakın” tehdit olduğunu savundu.

Bu saptamanın ABD’nin “büyük stratejisi” içindeki anlamı ve değeri şudur: ABD, Çin ve Rusya’yı bir blok olarak görüyor ki büyük oranda doğrudur. Dolayısıyla sadece Çin’e değil, Çin-Rusya ortaklığına karşı mücadele etmek zorunda kalacağını görüyor. Bu nedenle de AB ile Hindistan’ın desteğine ihtiyaç duyuyor.

Yani ABD’nin AB’yi uzaklardaki Çin “tehdidine” karşı harekete geçirebilmesinin gerekçesi Rusya “tehdidi”, aracı da NATO oluyor. Böylece ABD, Rus “tehdidi” üzerinden AB’yi hizaya sokmak, Almanya başta olmak üzere AB ülkelerinin Rusya’yla enerji işbirliğini kesmek istiyor.

Hattın güzergâhı

Bu tablo elbette Biden’ın ABD başkanı olmasıyla ve onun Münih Güvenlik Konferansında Rusya’yı NATO için Çin’den daha yakın ve öncelikli tehdit ilan etmesiyle başlamış değil. ABD emperyalist bir devlet ve “büyük strateji” başkandan başkana hızla değişmiyor.

NATO’nun Baltık Planı, anımsayın, Trump döneminin uygulamasıydı.

ABD, Baltıklardan başlayarak Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan üzerinden Batı Karadeniz’i kesip, Yunanistan üzerinden de Ege’yi birleştirerek, Doğu Akdeniz’e inen geniş bir hat inşa etmeye çalışıyor.

Bu geniş hat AB ve NATO’yu Rusya’ya karşı mücadeleye sevk etme hattı olacak…

Yunanistan’da ABD işgali!

ABD’nin son dönemde Yunanistan’a verdiği siyasi destek ve yaptığı askeri yığınağın esas hedefi, bu hattın inşasını tamamlamaktır.

Yunan To Vima gazetesinin, ABD ile Yunanistan arasındaki Karşılıklı Savunma İşbirliği Anlaşması’nın güncellenmesine dair haberi çok önemliydi. Buna göre ABD;

1. Anlaşmanın her yıl değil, beş yılda bir güncellenmesini ve uzatılmasını istiyor.

2. Askerleri için 20’den fazla yeni konuşlanma yeri istiyor.

3. Yunanistan’daki her askeri tesisi kullanma hakkına sahip olmak istiyor.

Böylece Girit’teki Suda Üssünü genişleten ve diğer üç üssü de kullanmaya başlayan ABD, iyice Yunanistan’a ve Ege’ye yayılmak istiyor!

Bakalım Atina bu taleplere olur verecek mi? Ancak görünen o ki Yunanistan tarihi bir hata yapıyor ve sözde Türkiye’yi dengelemek adına kendisini tamamen ABD’ye teslim ediyor! Bunun ağır faturasını umarız Yunan komünistler kamuoyuna anlatabilecektir…

Türkiye-Rusya işbirliğinin değeri

ABD’nin Batı Karadeniz’i de dahil ederek Baltık-Akdeniz hattı inşa etmesinin birkaç hedefi var:

1. ABD, esas olarak Rusya’yı hedef alıyor. Rusya’yı Baltık, Doğu Avrupa ve Batı Karadeniz hattında sıkıştırıp, Ege ve Akdeniz’de ticaret güzergâhını baskılamak istiyor.

2. ABD bu hat ile ayrıca Doğu Akdeniz’deki enerjipolitik mücadeleyi kontrolü altında tutmak istiyor.

3. Ancak bu hat fiilen Türkiye’nin de kuşatılması demek. Ve ABD bunu aynı zamanda NATO üyeliğinin getirdiği Karadeniz sorumluluğu üzerinden Türkiye-Rusya işbirliğini bozmanın aracı olarak kullanmak istiyor.

Görüldüğü gibi satranç tahtasında önemli hamleler yapılıyor. Bu hamleler karşısında “bütünlüklü” bir strateji oluşturulmalı. Ancak iktidarın “blöflü pişti” anlayışı ile ne mümkün!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Şubat 2021
 

1 Yorum

NATO’nun yeni konsepti

NATO’nun Savunma Bakanları toplantısından iki önemli sonuç çıktı: NATO Irak’ta genişleyecek, Afganistan’daki çekilme bir süre bekleyecek. Böylece NATO’nun Irak’taki 500 askeri 4 bine çıkarılacak, Afganistan’da bulunan 2 bin 500’ü ABD askeri olmak üzere 9 bin 600 NATO askeri yeni kararı bekleyecek.

Türkiye’nin NATO’nun “IŞİD’le mücadele gerekçesiyle” Irak’ta genişleme kararına özellikle karşı çıkması gerekirdi. Zira ABD’nin Türkiye-Suriye-Irak sınır birleşimine çok yakın bir bölgede, Ayn Divar’da yine “IŞİD’le mücadele gerekçesiyle” yeni bir üs kurmaya hazırlanabilmesi, “meşruiyetini” bir ölçüde NATO’dan ve Türkiye’nin NATO kararlarına uyumundan alıyor!

NATO’nun tehdit sıralaması

NATO Savunma Bakanları toplantısının bu iki kararı, aslında toplantı öncesinde NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in yaptığı çok önemli bir açıklamayla birlikte daha da anlam kazanıyor.

Stoltenberg, “Çin’in güçlenmesini ve Rusya’yla kötüleşen ilişkileri hesaba katmadığı” gerekçesiyle NATO’nun 2010 stratejik konseptinin yenilenmesi gerektiğini belirtti vekonsept detaylarının liderlerle yapılacak zirvede değerlendirilmesini önerdi.

Stoltenberg, NATO’nun yeni stratejik konsepti için 10 kişilik bir ekibe çalışma başlatmıştı zaten. İçlerinde Türk diplomat Tacan İldem’in de yer aldığı bu 10 kişilik “NATO’nun Uzmanlar Grubu”, konsept için öneriler hazırlamış ve 25 Kasım 2020’de “NATO 2030: Yeni Bir Çağ İçin Birliktelik” başlığıyla yayımlamıştı.

20 başlıkta 138 öneri içeren 67 sayfalık raporun dikkat çeken yanı, NATO’nun Rusya’yı “ana hasım” olarak değerlendirmesi, fakat Çin’i “doğrudan askeri tehdit” görmemesiydi. Raporla ilgili 7 Aralık 2020’de Cumhuriyet’te İpek Özbey’e konuşan Tacan İldem, önemle şöyle demişti: “Çin’in atmakta olduğu adımların ve siyasalarının yakından izlenip anlaşılması önem taşımaktadır. Bununla birlikte Çin’in NATO için doğrudan bir askeri tehdit olmadığı raporda kayıtlıdır. NATO, Çin’e sadece sınamalar değil fakat fırsatlar penceresinden de bakmaktadır. Bu anlayışla rapor bu ülkeyle olası siyasi diyaloğun kapısının açık tutulması çağrısına da yer vermektedir.”

Her ne kadar Stoltenberg yeni konsept açıklamasında “Çin’in güçlenmesi”ni, “Rusya’yla kötüleşen ilişkiler”in önüne koysa da, Münih Güvenlik Konferansında konuşan ABD Başkanı Biden’ın “NATO 2030” raporundaki sıralamaya paralel olarak “Moskova NATO ittifakına Çin’den daha yakın bir ‘tehdit’ oluşturuyor” demesi dikkat çekiciydi. (Kuşkusuz Rusya’nın “yakın tehdit” olması, “asıl tehdit” olduğu anlamına gelmiyor. Pek çok ABD belgesine göre “asıl tehdit” Çin.)

Uzun vadeli stratejik rekabet

Biden’ın Münih Güvenlik Konferansındaki konuşması, hem ABD’nin hedeflerini ve stratejisini belli ölçülerde ortaya koyması nedeniyle hem de NATO’nun yeni konseptine dair ipuçları anlamına gelmesi nedeniyle çok önemliydi.

“ABD’nin geri döndüğü mesajını gönderiyorum” diyen Biden’in iki temel mesajı vardı:

1. “Çin’le rekabet çetin geçecek” diyen Biden, bu ülkeyle “uzun vadeli stratejik bir rekabete hazırlandıklarını” belirtti. Biden, Çin’e karşı mücadelede ABD-AB ittifakının önemine dikkat çekti.

2. Yukarıda belirttik: Biden “Rusya’nın NATO ittifakına Çin’den daha yakın bir ‘tehdit’ oluşturduğunu” belirtti ve Putin’i “Avrupa’yı ve NATO ittifakını zayıflatmak istemekle, Transatlantik birliğe zarar vermeye çalışmakla” suçladı.

Üç aşamalı planlama

Sonuç olarak ABD’nin üç aşamalı şu planlamayı uygulamaya sokacağı görülüyor:

1. ABD, Çin’i “asıl tehdit” görmekle birlikte, NATO ve AB için Rusya’yı “yakın tehdit” olarak değerlendiriyor.

2. ABD, bu “yakın tehdit” algısı üzerinden de AB’yle Transatlantik bağı pekiştirmeyi ve NATO’yu daha etkin kullanmayı hesaplıyor.

3. ABD böylece “asıl tehdit” olarak saptadığı Çin’e karşı yürüteceği “uzun vadeli stratejik mücadeleye” yığınak yapmak istiyor.

Neden? Çünkü ABD tek başına Çin’i durduramayacağını, dahası Çin ile Rusya’nın birlikte hareket ettiğini görüyor; hatta Çin’e karşı Hindistan’ı da kazanması gerektiğini hesaplıyor.

Özetle, hegemonyası zayıflayan ABD, hegemonya takviye etmeye çalışıyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Şubat 2021

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: