Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Eymür kim adına ortaya çıktı?

Birbirlerine ettikleri “vatan haini” gibi çok ağır sözleri geçtim ama işi miting meydanlarında idam ipi atmaya kadar getiren Erdoğan ve Bahçeli, 15 Temmuz’dan sonra bir anda nasıl ittifak kurabildi?

Peki, 14 Şubat 2015’te yazdığı mektupla Bahçeli’yi “aciz, egoist, bencil” ilan eden, Bahçeli’nin “Batı’nın ajanı olduğuna artık inandığını” belirten, Bahçeli’yi “miladı dolmuş, yürüyen Buda kılıklı” diye niteleyen, “yüreğin yiyorsa beni öldürt” diye meydan okuyan Çakıcı, nasıl oldu da Bahçeli’yle barıştı ve o sayede serbest kaldı?

O ağır mektuptan 3 yıl sonra, 23 Mayıs 2018’de, Bahçeli, cezaevinden tedavi için hastaneye yatırılan Çakıcı’yı ziyaret etti. Ardından 14 Nisan 2020 tarihli AKP-MHP imzalı infaz düzenlemesiyle Çakıcı 16 Nisan 2020’de serbest kaldı ve MHP Genel Merkezi’nde Bahçeli’yi ziyaret ederek onu “efsane lider” diye saygıyla selamladı.

Oysa 14 Şubat 2015 tarihli mektubunda, pek çok hakareti dışında, Bahçeli’den parti genel başkanlığını bile bırakmasını istemişti Çakıcı.

Eymür-Çakıcı ilişkisi

Çakıcı, 1987 yılında Ankara’da Dündar Kılıç’ın iki adamını vurdurdu. Ne tesadüf: Cinayet sırasında Mehmet Eymür ve Korkut Eken, olayın olduğu otelin karşısındaki işkembecideydi!

Aslında bu olaydan birkaç ay önce, Çakıcı MİT’le ilişki kurmuş, Mehmet Eymür ve Yavuz Ataç’a bağlanmıştı. 1988 tarihli ünlü MİT raporunu kaleme alırken, Eymür’ün en önemli kaynaklarından biri, zaten Çakıcı’ydı.

Nitekim Eymür, Çakıcı’yı Almanya’da bir operasyonda kullandıklarını ama başarısız olduklarını dile getirmişti.

Sonraki yıllarda Eymür ile Çakıcı’nın arası açıldı. Hatta Çakıcı’nın pasaport olayı nedeniyle Eymür ile Ataç yumruk yumruğa kavga etti. İkisi de MİT’te bu nedenle ceza aldı.

‘Bahçeli MİT ajanıdır’ mektubu

Özetle Bahçeli-Çakıcı ilişkisi de, Çakıcı-Eymür ilişkisi de, filmlere konu olabilecek renklilikte! Hele buna MHP camiası içinde çok konuşulan “Bahçeli’nin MİT ajanlığı” iddiası da eklenirse…

12 Eylül öncesinde MHP’nin en önemli isimlerinden olan Yaşar Okuyan’ın, Bahçeli’nin neden 564 sanıklı MHP dahası içinde olmadığını sorguladığı bir konuşmasında söyledikleri çok önemliydi: “Devlet Bahçeli hep görevlidir, MİT’le ilişkili. Rahmetli Türkeş’in mektubu var bende. Alparslan Türkeş’in el yazısı mektup, ‘Devlet Bahçeli MİT ajanı’ diyedir.”

MHP’nin, ABD’nin sola karşı İslamcılığı ve milliyetçiliği panzehir yapma stratejisinin bir aracı olarak kullanıldığı, bunda CIA’yla paralel çalışan MİT’in rolü elbette bir sır değil.

Bahçeli-Akar ilişkisi

Bahçeli’nin 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan’a tam destek vermesinde ve ittifak olmasında Hulusi Akar’ın bir rolü var mı acaba? Ya da tersinden sorarsak, Hulusi Akar’ın Erdoğan kabinesine girmesinde Bahçeli’nin bir rolü mü var?

Anımsayalım: Bahçeli, 26 Ağustos 2018’de gazete ve TV’lerin Ankara temsilcileriyle bir araya geldiği kahvaltıda Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a Genelkurmay Başkanı olduğunda, Kur’an-ı Kerim, Türk bayrağı ve altın kaplama tabanca hediye ettiğini anımsatarak “Hulusi Akar Paşa Kuran’a, bayrağa, silaha sahip çıkmıştır” dedi.

Aslında Akar, Bahçeli’nin hediyesine pek de sahip çıkamamıştı! Zira Hulusi Akar, 15 Temmuz’dan sonra şikayetçi sıfatıyla savcılığa verdiği ifadede “odasının gayet düzenli bırakıldığını ama Devlet Bahçeli’nin kendisine hediye ettiği tabancanın kayıp olduğunu” belirtmişti.

O tabanca, Bahçeli ile Akar’ın özel ilişkisine işaret ediyordu.

Eymür’ün ortaya çıkmasının önemi

Eymür’ün söylediklerinde yeni bir şey olmadığını önceki yazımda belirtmiştim. Ancak Eymür’ün söylediklerinden çok ortaya çıkmış olması önemli. Zira Eymür Gladyo’nun has adamıdır, ne zaman ortaya çıksa, Türk siyasetinde önemli bir viraj alınır.

Eymür’ün kim ya da kimler adına ortaya çıkarak mesaj verdiği bu bakımdan önemle araştırılmalı ve çözümlenmelidir.

Son söz: Galdyo, NATO örgütlenmesidir. NATO üyeliği sürdükçe, Gladyo varlığını güncelleyerek sürdürür.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Kasım 2021

1 Yorum

Özal-Çiller-Erdoğan devleti

Mehmet Eymür yine sahnede. Yeni şey söylemeden, 40 yıldır söylediklerini tekrarlayarak yine gündem oldu, konuşuldu, tartışıldı.

Oysa Eymür bunlardan fazlasını, MİT’ten atıldığında, MİT’in arşivini çalarak gittiği ABD’de kurduğu “atin” adlı internet sitesinde yazmıştı.

O nedenle Eymür’ün söyledikleri ve basında “yeniymiş” gibi tartışılan konular üzerinde durmayacağız. Ancak Eymür’ün anlattıklarından hareketle bir “devlet analizi” yapmaya çalışacağız.

Hukuksuz devlet

Devletin en önemli kurumlarından olan MİT’te üst düzey yöneticilik yapmış; 12 Mart, 12 Eylül ve 90’ları devlet görevlisi olarak geçirmiş Mehmet Eymür’ün iki sözü, “devlet” ve “devlet görevlisi” anlayışının tipik yansımasıdır:

– “Benim gözümde devlet her şeyi yapabilir, meşrudur, ama menfaat varsa” (T24, 4.11.2021).

– “Başka türlü konuşma imkânı yoksa işkence olabilir, çünkü çok inatçı tipler var!” (T24, 5.11.2021).

Bu iki cümleden de anlaşılacağı gibi, Eymür’ün devlet anlayışı, “hukuk devleti”ni değil, “hukuksuz devleti” işaret ediyor. Daha doğrusu, Eymür’ün tarif ettiği devlet, Türk hukukuna değil, Gladyo hukukuna bağlı devleti anlayışını ortaya koyuyor.

Gladyo rejimi

Anlattıklarının toplamında hareketle Ermürlerin görevlisi oldukları devlet şudur:

– 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de işçilere, solcu öğrencilere, Atatürkçü askerlere düşmandır.

– Çatlı’dan Çakıcı’ya, ülkücü mafyayı kullanmıştır.

– Yeraltı dünyasıyla (mafya babalarından kumarhanecilere) içli dışlıdır.

– Terörle mücadeleyi yürütme biçimiyle, terörden nemalanmalar doğurmuştur.

– Siyasilerin şahsi işlerinin “temizliğinde”, resmi görevlileri kullanmıştır.

– Neoliberal ekonomi sistemine eklemlenmiştir.

– En önemlisi de “Küçük Amerika” olma hedefine göre kurumlaşmıştır.

Erdoğan rejimi 12 Mart’ta başladı

Eymür’ün anlattıklarındaki devlet, bir bütünlük gösteriyor: 12 Mart’tan günümüze, aslında 50 yıl boyunca devlet, ton farklılığına rağmen hep aynı renktir.

Erdoğan’ın Kenan Evren övgüsü, AKP iktidarının Özal’ın ekonomisini uygulamayı sürdürmesi, Çiller ile Ağar’ın AKP cephesinde konumlanması, Çakıcı’lara AKP-MHP ittifakının parçaları olarak pozisyon verilmesi ve kısacası aynı isimlerin Özal, Çiller ve Erdoğan dönemlerinde el üstünde tutuluyor olması, o 50 yıllık bütünlüğe işaret ediyor.

Erdoğan rejimi Türkiye’ye paraşütle inmedi. 12 Mart’la başlayan, 12 Eylül’le biçimlenen ve 90’larda gelişen rejimin taçlanmasıdır gerçekte: 12 Mart süreci çıktısı olarak TÜSİAD’ın (egemen sınıf) 24 Ocak ve 12 Eylül’le inşa ettiği rejimin direksiyonu, yine TÜSİAD’ın desteğiyle 2002’de Erdoğan’a devredildi (TÜSİAD’ın, Erdoğan’ın direksiyonu fazla kırmasından rahatsızlık duyduğu çıkışı bu gerçeği değiştirmiyor.)

Siyasal İslamcılık Türkiye’nin Atlantik kampına girmesiyle tohumlandı, 12 Mart’ta filizlendi, 12 Eylül’de fidan oldu ve 90’larda ağaca, sonrasında da ormana dönüştü.

Demokrasi, cumhuriyetçilik ve laiklik bu süreç boyunca, sürecin aktörlerinin tümünün büyük-küçük katkısıyla tırpanlandı.

Sistem dışına çıkma sorunu

Seçim tartışmalarının yapıldığı şu günlerde, meseleye salt “Erdoğan iktidarından kurtulmak” diye bakmanın eksikliğine dikkat çekmek amacıyla bu 50 yılın bütünlüğüne işaret ediyorum.

Türkiye’nin önündeki sorun, sadece Erdoğan iktidarından değil, bir bütün olarak rejim ve düzenden kurtulmaktır; sistem dışına çıkmaktır. Erdoğan’dan kurtulan ama sistemi devam ettiren anlayış, sadece kötü bir restorasyondur ve geleceğin doğru inşası açısından bir çıkmazdır.

Erdoğan iktidarıyla birlikte rejimden ve düzenden “toplam kurtulma” perspektifi, Cumhuriyet’i yeniden devrimci bir programla inşa etmenin öncelikli şartı ve aşamasıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Kasım 2021

3 Yorum

Seçim Amerikancılığı

Anayasa’nın 101. maddesi açık: “Bir kimse en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir.” Yani Erdoğan’ın üçüncü kez cumhurbaşkanı olabilmesi, ancak Anayasa’nın 116. maddesine göre “seçim yenileme” kararı alınmasıyla mümkün. Yani, seçim yılına giriyoruz, 2022’de seçim var.

Dolayısıyla Türk-Amerikan ilişkilerindeki hiçbir sorun çözülmediği ve hiçbir sorunun da kısa hatta orta vadede çözümü görülmediği halde, Erdoğan’ın “Biden’la Afganistan, Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz konularında işbirliğimizi güçlendirme kararı aldık” diyebilmesi, seçim süreciyle ilgilidir.

Yani Erdoğan Roma’da aslında “seçim Amerikancılığı” düğmesine bastı.

Ekonomi-politik kıskaç

Erdoğan’ın seçim kazanabilmesi için ekonomiye kaynak bulması lazım. Zira milli gelir düşüyor, milli gelirden kişi başına (seçmene) düşen pay da düşüyor.

Tarımı bitirdikleri, sanayiyi zaafa uğrattıkları ve ülkeyi beton ekonomisine mahkûm ettikleri için çareleri iki kalemdir: Varlık fonu satışları ve dış borç.

Türkiye’yi “borcun borçla çevrildiği” bir ekonomiye dönüştürdüler.

Dış borcun musluklarını elinde tutan New York bankerleri ile Londra tefecilerini ikna etmek ise Washington desteği bulabilmelerine bağlı. ABD desteği de, AKP’nin vereceği “siyasi taviz”e bağlı…

Türkiye’yi içine soktukları ekonomi-politik kıskaç özetle bu ne yazık ki…

Türkiye ile ABD’nin çıkarları çatışıyor

Erdoğan’ın Biden’la Afganistan’da, Suriye’de, Libya’da ve Doğu Akdeniz’de “işbirliği” yapabilmesi, ancak ve ancak bu dört alanda Türkiye’nin çıkarlarına aykırı taviz vermesiyle mümkündür. Zira bu alanlar Türkiye’nin ABD’yle çıkarlarının örtüştüğü değil, çatıştığı alanlardır. Tek tek incelersek:

Afganistan’da iki inisiyatif var: Çin ve Rusya’nın liderlik ettiği Asya inisiyatifi, Afganistan’dan bölgeye terör ihracının olmaması için istikrarı esas alıyor. ABD ise Afganistan’ın etrafında üs arıyor. Türkiye’nin göç sorunu başta pek çok çıkarı, Asya inisiyatifiyle birlikte hareket etmesini gerektiriyor.

Suriye: ABD’nin temel hedefi, Suriye’nin kuzeyinde bir PYD devleti oluşturmak. Türkiye’nin çıkarı ise Suriye’nin siyasal birliğinin ve toprak bütünlüğünün korunmasından geçiyor.

Libya ve Doğu Akdeniz: ABD, Kıbrıs meselesinde de Doğu Akdeniz’deki egemenlik ve enerji-politik mücadelelerinde de Türkiye’ye karşı konumlanmış durumda.

AKP ile Türkiye’nin çıkarları aynı değil

Görüldüğü gibi Erdoğan’ın ABD’yle işbirliğini güçlendirme kararı aldığını belirttiği alanlarda Türkiye’nin çıkarları ile AKP’nin çıkarları örtüşmüyor. Bu durumda Türkiye ile ABD nasıl işbirliği yapabilecek? İşte meselenin esası burada: AKP iktidarı ile Türkiye’nin çıkarları bir ve aynı şey değil.

Bu dört alandaki çıkar çatışmasına rağmen işbirliği yapabilmek, ancak AKP hükümetinin ABD yararına Türkiye’nin çıkarlarından taviz verebilmesiyle mümkündür.

AKP’nin Suriye’de ABD’yle işbirliği yapabilmesi -Washington PKK/PYD kartından vazgeçmediğine göre- AKP hükümetinin ancak Fırat’ın doğusuna dair bakışında değişiklikle mümkündür. AKP’nin son tahlilde Fırat’ın doğusuna karşılık Fırat’ın batısında bir “ÖSO nüfuz bölgesi” hayali kurması o nedenledir.

AKP’nin Doğu Akdeniz’de ABD’yle işbirliği yapabilmesi, Kıbrıs ya da Münhasır Ekonomik Bölge konusunda taviz vermesiyle mümkündür.

Papaz elbisesi

Özetle, AKP iktidarı Türkiye’nin çıkarlarından taviz vermediği müddetçe ABD’yle Afganistan, Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’de işbirliği yapabilmesi olası değildir.

Kuşkusuz bu alanların tamamında AKP’nin taviz verebilmesi de mümkün değildir. Zira büyük siyasi tavizin bedeli seçim kazandırmaz, seçim sonucundan da ağır olur.

AKP o nedenle iç politikada “başarı” gibi sunulabilecek taviz(ler) verebilir en fazla. Örneğin Suriye’de bulunduğu alanı genişletmek gibi ya da Karadeniz’de Rusya karşıtlığı gibi…

AKP’de anti-emperyalizm görenlerin de, AKP’nin Türkiye’nin eksenini kaydırdığını sananların da anlamadığı gerçek şudur: “İktidar olmak için papaz elbisesi giymeyi kabul eden” bir anlayış, iktidarda kalmak için neler yapmaz!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Kasım 2021

3 Yorum

Neo-Abdülhamitçilik: Rusya’dan S-400, Rusya’ya karşı SİHA

“İstediğim ülkeden silah alır, istediğim ülkeye silah satarım” diyebilmek, elbette her egemen devletin hakkıdır. Ancak bu ilkeyi uygulayabilmek için, dış politikada bütünlüklü bir stratejiye sahip olmanız ve taktik hamlelerinizi o stratejiye uygun olarak yapmalısınız. Stratejiniz yanlış olduktan sonra, taktik hamleleriniz doğru olsa bile, bir işe yaramaz zira…

AKP tipi dengecilik

AKP iktidarı Rusya’dan S-400 almayı nasıl gerekçelendiriyor? İçeriye, daha çok “egemen devletim, istediğim silahı alırım” diyor, haklı.

Ya dışarıya? ABD’ye de “Sen bana Patriot satmadığın için Rusya’dan S-400 almak ‘zorunda’ kaldım” diyor, zayıf argüman, net olmayan tavır, ikircikli tutum.

Peki Ukrayna’ya SİHA satışı?

Rusya’ya şu mesajı veriyor: “Nasıl bir NATO ülkesi olarak senden S-400 alıyorsam, Ukrayna’ya da SİHA satabilirim.”

ABD’ye de şu mesajı veriyor: “Tamam, Rusya’dan S-400 aldım ama senin Rusya’ya karşı cephe ilan ettiğin Ukrayna’ya da silah satıyorum.”

Moskova’nın ‘diplomatik’ tepkisi

Bu AKP’nin dış politikadaki Neo-Abdülhamitçiliğinin silaha yansıma biçimidir özetle. “Rusya’yla işbirliği yaparak kendisine alan açan, bu işbirliğini ABD’yle pazarlığında kullanan, iki büyük gücü de AB’yle dengelemeye çalışan” Neo-Abdülhamitçilik, Rusya’dan S-400 alarak ABD’yle ters düşmeyi, ABD’nin Rusya karşıtı cephesi Ukrayna’ya silah satarak dengelemeye çalışıyor. Ancak sonuçta her iki tarafla da ters düşmüş oluyor.

Moskova, Ukrayna’nın Donbass’ta Rusya yanlılarına karşı SİHA kullanmasına tepkili. Kremlin sözcüsü Peskov, Rusya’nın Astana ortağı Türkiye’ye karşı oldukça diplomatik bir dil kullandı: “Türkiye ile gerçekten iyi ilişkilerimiz var ancak mevcut durumda, Ukrayna ordusuna bu tür silahların sağlanmasının, temas hattında, durumu potansiyel olarak istikrarsızlaştırabileceğinden endişe duyuyoruz.”

Çavuşoğlu’nun savunması

AKP iktidarının Moskova tepkisine karşı “savunması” ise Neo-Abdülhamitçiliğin bir kez daha “çok taraflılık” değil, “çok tarafa taviz” anlamına geldiğini ortaya koydu.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun savunması şöyle: “Bir ülke, bizden, başka bir ülkeden almışsa o silah daha fazla Türk ya da Rus ya da Ukrayna silahı olarak anılamaz. Bir devlet bizden bunu satın alıyorsa, o daha fazla Türk ürünü değildir. Belki Türkiye’de üretilmiş olabilir ama Ukrayna’ya ait. Türkiye bununla suçlanamaz.”

Çavuşoğlu’nun savunmasının devamı daha da vahim: “Bazen terörle mücadelemiz sırasında farklı ülkelerden farklı silahlarla karşılaşıyoruz, Rusya da dahil olmak üzere. Biz asla Rusya’yı suçlamıyoruz. Ukrayna da bizim adımızı kullanmayı bırakmalı.”

Üstelik iki kere vahim: Hadi Ukrayna’ya “bizim adımızı kullanmayın” demelerini geçtik, ancak “bir ülke terör örgütüne silah sattıktan sonra artık o silah o ülkeyle anılmaz, terör örgütünündür” şeklindeki savunma, Türkiye’nin 40 yıllık argümanını zayıflatmıştır.

Bu savunmayı yapan AKP iktidarı, örneğin PKK’nin elindeki silahlar nedeniyle NATO müttefiki ABD’yi nasıl suçlayabilecek artık? PKK’nin elindeki ABD silahları artık ABD’nin değil, PKK’nin mi denilecek yani!

Bütünlüklü strateji ihtiyacı

Sonuç? AKP Rusya’dan aldığı S-400’ü ABD’nin tepkisi nedeniyle hâlâ çalıştıramıyor, Rusya’nın tepkisi nedeniyle de Ukrayna’ya sattığı silahı savunamıyor, müşterisine “benim adımı kullanma” diyor!

Çünkü ortada bütünlüklü bir strateji yok. Oysa Türkiye bölge ve Asya ülkeleriyle işbirliği yapacaksa, bunun gereğini yapmalı. ABD’nin Rusya karşıtı planlarında olmak, ABD’nin Rusya’ya karşı açtığı Ukrayna cephesine destek vermek, ABD’nin Karadeniz odaklı Rusya karşı master planını onaylamak, Türkiye’nin çıkarına değildir. Tersine, ABD’nin bu hamleleri, Karadeniz bağlamında Türkiye’nin çıkarlarını da hedef almaktadır.

Not 1: AKP iktidarının BM’de ABD-Fransa ikilisinin öncülük ettiği Çin karşıtı çağrıya destek vermesi, Çin’in Suriye’deki TSK varlığına tepki açıklamasını getirdi. Ankara’nın bundan da çıkarması gereken dersler var.

Not 2: Erdoğan’ın ABD bayrağı önünde, Biden’ın Türk bayrağı önünde poz vererek başladığı Roma görüşmesi; özetle “diyalog var, mesaj var ama çözüm yok” şeklinde sonuçlandı.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Kasım 2021

1 Yorum

Hür nesil mi, kindar nesil mi?

Her devrimci ve karşıdevrimci hareket kendi programını uygulayabilecek “yeni insan” yetiştirmek ister. Somutlarsak:

Kemalist Devrim, kendi programı için “hür nesiller” yetiştirmek ister. Tevfik Fikret’in dizesinden hareketle Mustafa Kemal Atatürk’ün öğretmenlere işaret ettiği hedeftir bu: “Öğretmenler! Cumhuriyet sizden fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmenizi ister.”

Cumhuriyet’i 100 yıllık parantez olarak gören karşıdevrim ise kendi programını uygulayacak “kindar ve dindar nesiller” yetiştirmek ister. Erdoğan’ın yetiştirmek istediği o gençlik, Necip Fazıl’a verdiği referansla şöyle bir gençliktir: “Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum.”

Köy Enstitüsü mü, İmam hatip mi?

Nesil yetiştirmek, kuşkusuz öncelikle bir eğitim-öğretim işidir. Mustafa Kemal bu nedenle, “hür nesil” yetiştirme görevini doğrudan öğretmenlere, Cumhuriyet’in öğretmenlerine vermiştir.

O nedenle “öğrenimin birliği” devrimi, Cumhuriyet’in en önemli devrimlerinden biridir. “Siyah önlük”, her şeyden önce yetiştirilmek istenen hür nesillerin eşitliğinin sembolüdür. “Milletin efendisi” ilan edilen köylünün “Köy Enstitüleri” ile kalkındırılması, o köylüye daha verimli ziraat teknikleri anlatılırken, keman çalmasını da sağlamak, “hür nesil” hedefinin gereğidir.

Karşıdevrim işte bu nedenle “siyah önlük”e karşıdır; “tek tip insan sembolü” diyerek kaldırmış, ikili öğretimle “dindar ve kindar nesil” hedefi için eğitimi İmam Hatipleştirmiştir.

Laiklik ve bilimsel eğitim

Peki “hür/özgür nesil” nasıl yetiştirilecektir? “Fikir, vicdan ve irfan” nasıl özgürleşecektir?

Elbette bilimsel eğitimle. Bu da doğmalardan kurtulmakla mümkündür.

Laiklik, işte bu noktada da Cumhuriyet Devriminin esasıdır. Şöyle ki:

Laiklik, egemenliğin kaynağının yer mi, gök mü olduğu konusundan hareketle Cumhuriyetçiliğin yapıtaşıdır.

Laiklik, kökündeki “halka ilişkin” anlamıyla halkçılığın ve demokrasinin yapıtaşıdır.

Laiklik, din ve dünya/devlet/toplum işlerinin ayrılması bakımından ve din-mezhep farklılıklarını esas olmaktan çıkarması nedeniyle, ulusçuluğun/milliyetçiliğin de yapıtaşıdır.

Ve laiklik aynı zamanda, aklı doğmalardan özgürleştirme perspektifi nedeniyle, bilimsel eğitimin de yapıtaşıdır.

Atatürk’ün mirası

Atatürk, “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için, en hakiki mürşit bilimdir, fendir” ve “Ben manevi miras olarak hiçbir değişmeyen söz, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır” diyerek, “hür nesil” için gereken kılavuza işaret etmiş ve bağımsızlık ile cumhuriyeti savunmayı da o “hür nesil” olacak gençliğe görev olarak bırakmıştır.

Atatürk için yeni neslin “hür/özgür” olması neden önemlidir peki? Onu da şu sözüyle açıklamıştır: “Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküş vardır. Her ilerleyişin ve kurtuluşun anası hürriyettir.”

Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet

Kısacası, bugünün Türkiye’sinde süren siyasi mücadele, sadece bugünün güncel sorunlarının çözümünün mücadelesi değildir, ondan daha önemlisi yarının tasarlanmasının mücadelesidir.

Torunlarımızın hür mü olacağının yoksa kindar mı olacağının mücadelesidir.

O nedenle “kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” diyoruz…

O nedenle “yaşasın devrimci cumhuriyet” diyoruz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Ekim 2021

2 Yorum

Burjuvazinin Cumhuriyet’e ihaneti

Cumhuriyetimizin bugünkü durumuna dair yapılacak hemen her kapsamlı çözümleme, aynı sonuca çıkar: Türk burjuvazisi devrimine sahip çıkmadı, Cumhuriyet’e ihanet etti.

Kuşkusuz Türk Devrimine, benzerleri gibi doğrudan burjuvazi liderlik etmedi. Türkiye’nin şartları, sosyoekonomik karakteri vb. nedenlerle, Türk Devrimine ağırlıklı olarak askerlerin yer aldığı aydın ve küçük burjuva kesimler önderlik etti.

Çünkü “büyük burjuvazi” yoktu, Osmanlı’nın büyük burjuvazisi Batı ile iş yapan komprador burjuvaziydi. Orta ölçekli burjuvazinin de Kurtuluş Savaşı’nda nasıl roller aldığı, Kuvayı Milliye ve Müdafai Hukuk örgütlenmeleri sırasında görüldü. O döneme dair hatıratta hep dikkat çekicidir: Şehrin ekonomik bakımından ileri gelenleri yani zenginleri, genelde işgale karşı direnme hazırlıklarında ayak sürümüşlerdir. (Kuşkusuz istisnaları, tarihe geçenleri vardır.)

Menderes’in burjuvazi oluşturma programı

Türk Devrimi, devrimden sonra, ağırlıklı olarak da “devletçilik” ilkesinin yara almaya başladığı 1940’lardan sonra “büyük burjuvazisini” oluşturmaya soyundu.

O sürecin, birbirini bütünleyen iki kritik virajı var:

Biri devrimi halkçılık yönünde ilerletme hamlelerine karşı, büyük arazi sahiplerinin “toprak reformuna” karşı çıkarak CHP’den ayrılıp DP’yi kurmasıydı.

Diğeri de, Türkiye’yi yönetenlerin, kuruluştaki bağımsızlıkçılık ilkesini bir kenara koyarak, ülkeyi Atlantik kampına sokmasıydı.

Bu iki sürecin birbirini bütünleyen yanı şuydu: Atlantik süreci, “Türkiye’yi küçük Amerika” yapma süreciydi. Mendereslerin sloganı “her mahallede bir milyoner” yaratmaktı. (Kökünü Mendereslere götüren Erdoğanlar o hedefe ulaştı: Milyonerler, milyarderler çoğaldı ama fakir daha da fakirleşti. 70 yılda zengin yaratıp, zenginle fakir arasındaki makası sürekli açtılar.)

TÜSİAD’ın 12 Mart ve 12 Eylül rolü

1950’lerle birlikte DP iktidarı altında palazlanan burjuvazi, ABD’nin antikomünist programına eklemlenerek adım adım Türk Devrimini dondurdu. Dahası ilerleyen yıllarda ABD’nin programına uygun olarak sola karşı panzehir diye dinciliğin önünü açtı.

27 Mayıs Anayasası’nın sağladığı özgürlükler ortamı, ortaya çıkan sendikalar ve işçi sınıfının önem kazanmaya başlayan gücü, Türk burjuvazisini ürküttü. İstanbul sermayesinin TÜSİAD olarak ortaya çıkması, işte o sürecin, 12 Mart’ın içindedir. Ve o TÜSİAD, 12 Eylül’e giderken gazete ilanlarıyla hükümet darbesine soyundu. Türkiye’yi büyük burjuvazinin talebiyle ABD’nin serbest piyasasına eklemlemenin programı olan 24 Ocak 1980 kararlarının alınması da, o kararları uygulayabilmek için 12 Eylül 1980 darbesinin yapılması da, 12 Eylül’ün Özal yönetimiyle büyük burjuvazinin iyice palazlanması da, yine büyük burjuvazinin ihtiyacı olarak toplumun dincileştirilmesi de, hep bir ve aynı süreçtir.

Bitmedi…

TÜSİAD-AKP ortaklığı

Türkiye’yi AB kapılarına bağlama, ABD’nin BOP’una uygun iktidar oluşturma süreçleri de büyük burjuvazinin mimarlığındadır. 2001’de kurulan AKP’yi bir yılda iktidar yapan süreçte TÜSİAD’ın rolü o kadar büyüktür ki, sadece büyük sermayenin o dönemki gazetelerine bakarak bile bunu görürsünüz. Nitekim TÜSİAD üyeleri, AKP döneminde en büyük kârlılık dönemlerine eriştiklerini, sürekli dile getirdiler.

Kısacası Türk burjuvazisi, 70 yılda sola karşı panzehir diye dinciliğin önünü aça aça Türkiye’yi bugüne getirdi. O nedenle şimdi TÜSİAD’ın kalkıp demokrasi ve laiklik konusunda endişe açıklamasının zerre önemi yoktur. Menderes, Demirel, Özal, Çiller ve Erdoğan zincirindeki çelik halkaların her biri, tek tek büyük burjuva holdinglerdir, şirketlerdir, gruplardır…

TÜSİAD’ın asıl endişesi demokrasi ve laiklik değil, AKP’nin “parti devleti” özelliği öne çıktıkça ihalelerin ve sermaye transferlerinin “tek yönlü” işlemeye başlamasıdır.

Devrimci Cumhuriyet

Kısacası, Türkiye’nin bugününde Türk burjuvazisinin ihaneti kritik önemdedir. Laikliğin budandığı, Cumhuriyet’in kazanımlarının pek çoğunun tasfiye edildiği, rejimin dönüştürüldüğü, hukukun ayaklar altına alındığı bir süreçte, Türkiye’nin tüm ilerici kesimlerinin temel hedefi artık “Devrimci Cumhuriyet” olmalıdır.

Cumhuriyet’in 98. yılına girerken çıkarılacak asıl ders şudur: Devrimcilik, Atatürk’ün altı oku içinde en önemlisidir. O ok olmayınca, diğer okların ulaşacağı mesafe kısalmaktadır. Artık korunacak bir Cumhuriyet’imiz yok, yeniden devrimci programla inşa edilecek bir Cumhuriyet ihtiyacımız var.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Ekim 2021

6 Yorum

İşine gelirse persona grata, işine gelmezse persona non grata

10 Batı ülkesi büyükelçisinin, üstelik birlikte, Türkiye’nin içişlerine müdahale olarak yorumlanabilecek bir girişimde bulunması elbette kabul edilemez.

Ancak meselenin iki boyutunu dikkate almadan, üçüncü boyutunu çözümleyemeyiz. O iki boyuttan birisi, Batı büyükelçilerinin/yöneticilerinin bundan önceki benzer girişimlerine karşı ne yapıldığı, diğeri de Batı büyükelçilerinin hangi konulara müdahil olduğudur.

Trump ve Merkel’in Türk yargısına müdahaleleri

Batı büyükelçilerinin Türkiye’nin içişlerine müdahale etmesi ne ki! AKP iktidarı, gündüz havai fişek atarak kutladığı AB aday üyeliği ile zaten Avrupa başkentlerine içişlerine müdahale hakkı vermişti. Nitekim o aday üyeliğin şartları ve talimatları olarak geride kalan yıllar içinde pek çok yasa yaptılar.

Ekonomiden yargının ve eğitimin düzenlenmesine kadar hemen her alanda, AB’nin istediği işleri yaptılar. 20 yılın özetidir; Brüksel’de alınan kararları, Ankara’da uyguladılar.

Öte yandan, ABD ve Almanya liderleri Türk yargısına açık müdahale etmedi mi peki? “Bu can bu bedende, bu fakir bu görevde olduğu sürece o teröristi alamazsınız” diye Türk kamuoyuna propaganda yapan Erdoğan’ın Trump’ın talebiyle Rahip Brunson’u, Merkel’in talebiyle Deniz Yücel’i serbest bırakması, yargıya müdahale değil mi?

Ne demişti ABD Başkanı Trump Beyaz Saray’da ağırladığı Rahip Brunson’a: “Uzun süre orada kalacaktın ve son derece masum biriydin. Erdoğan, birkaç kez görüştükten sonra, en nihayetinde serbest bırakılmanı kabul etti.

“Bağımsız” yargımız için bundan daha ağır bir laf olabilir mi?

AK-diplomasinin istenen ve istenmeyen adamları

Gelelim ikinci boyuta; AB Büyükelçilerinin hangi konularda nasıl tutum aldıklarına…

Sondan başlarsak, Osman Kavala için ayağa kalkan AB Büyükelçileri, 103 Amiral’in gözaltına alınmasına ya da 80 yaşındaki generallerin 28 Şubat kumpas davasında hapse atılmasına hiç değinmediler örneğin.

Batı büyükelçilerinin ve yöneticilerinin FETÖ kumpaslarında AKP’ye tam destek açıklamaları arşivlerde ama…

O kumpaslara destek açıklayan Batı, Türk yargısına müdahale etmiyor muydu peki?

Ya da AB büyükelçileri ve AB yetkilileri AKP’nin önünü açmak üzere yaptıkları siyasal açıklamalarla Türkiye’nin içişlerine müdahale etmiş olmuyor muydu daha düne kadar?

Kısacası, Batılı büyükelçinin AKP’yi desteklemesinin sorun olmaması ama AKP’nin işine gelmeyen açıklama yapınca “istenmeyen adam” ilan edilmesi, kamuoyunu ikna edebilir bir durum değildir.

Dolarizasyonun örtüsü

Erdoğan’ın 10 büyükelçiyi “istenmeyen adam” ilan etmesi için Dışişleri’ne talimat verdiğini söylemesi, kuşkusuz girdiği “dolarizasyon” yolunun sancılarını örtmek için. Ancak başarısızlıkları, dış güçlerle kavgaya bağlayabilmenin alıcısı gün geçtikçe azalıyor.

AKP’nin Batı’yla “kavga ettiği” bugünlerde Batı’yla işbirliği yaptığı şu iki konu bile esasa işaret ediyor:

1) AKP iktidarı, ABD-Fransa öncülüğünde BM’de hazırlanan ve Uygur sorunu konusunda Çin’i baskılamak için yapılan 43 devletin ortak çağrısına katıldı.

2) AKP milletvekilleri, NATO-PA için hazırladığı raporda “Türkiye, yeniden güçlenen Rusya’ya karşı NATO ittifakına Karadeniz’de önemli caydırıcılık kapasitesi sağlıyor” dedi. AKP iktidarı, NATO’nun Karadeniz’e odaklanan Rusya karşıtı master planını onayladı.

Roma’ya kadar zaman kazanma

Peki ne olacak? Erdoğan’ın geri adım atmayarak Dışişleri’ne kararı uygulatması da, geri adım atıp dün söylediğinin bugün tersini söylemesi de olası. Zira böyle onlarca örnek var.

Bir olasılık da Dışişleri’ne verilen talimatın, resmi bir evrak olarak Büyükelçiliklere geç ulaştırılması hatta ulaştırılmamasıyla Roma’ya kadar zaman kazanılmasıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Ekim 2021

1 Yorum

Seçim tezkeresi

Suriye (ve Irak) tezkeresi Meclis’te. 2014 yılında çıkarılan ve her yıl uzatılan tezkere, Suriye politikasında hiçbir değişiklik yapılmadan, yine uzatılmak isteniyor.

Ancak bu yılki tezkere uzatma konusu, öncekilere göre oldukça kritik önemde. Neden mi? İnceleyelim:

AKP tezkeresinin hedefleri

Tezkereyi uzatmak istemenin “teknik bakımdan” birinci nedeni, Suriye’deki Türk askeri varlığına “iç hukuk” açısından yasallık kazandırmaktır. AKP hükümeti ikinci olarak da tezkereyi olası operasyon(lar) için elinde tutmak istemektedir.

Peki tezkerenin siyasi ve askeri hedefleri nedir?

1) Cumhurbaşkanı imzasıyla TBMM Başkanlığına gönderilen tezkerenin gerekçesinde, hedefin PKK/YPG ve IŞİD terörüyle mücadele olduğu belirtiliyor.

2) Tezkere gerekçesinde resmi olarak yazılmasa da, iktidarın açıklamalarından biliyoruz ki, Ankara’nın “Esad karşıtlığı” sürüyor.

3) Yine tezkere gerekçesinde yazılmasa da, Ankara’ya bağlı kaymakam atamaktan fakülte açmaya kadar genişleyen sahadaki uygulamalara bakılırsa, hükümetin hedefi kendi denetiminde bir “ÖSO nüfuz bölgesi” oluşturmak.

Sorunu Suriye ordusuna çözdürmek

Türkiye’nin PKK/YPG ve IŞİD terörüne karşı mücadele etmesi, elbette hakkı. Bu örgütlerden Türkiye’ye yönelik saldırıları önleyici tedbirler almak, zaten hükümetin görevi.

Nitekim Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekatlarının “ilk” amacı da buydu. Her üç harekât sürecinde de belirtmiştik: Bu harekatları Şam yönetimiyle anlaşarak yapmanın sayısız yararı var. Bir kere sorunu Türk askeri yerine Suriye ordusuna çözdürmüş olursunuz. Dolayısıyla sorunun ekonomik ve askeri maliyeti azalır.

Şam yönetiminin ve Suriye ordusunun topraklarının tamamında egemen olması, Türkiye’nin de çıkarınadır. Zira Suriye’yle varılan 1998 Adana mutabakatı sonrası terör baskılanmış ve Suriye’de iç savaş başlatılan 2011’e kadar Ankara’nın bu konuda bir sorunu olmamıştı.

Sonraki süreçte de hep vurguladık: Olması gereken, Türk askerinin, Suriye ordusunun kendi topraklarında egemen olmasının önünü açmasıdır. Kuşkusuz bu siyasi kararla mümkündür.

Ancak AKP iktidarı, yanlış Suriye politikasında ısrarcı.

ÖSO özerk bölgesi

Peki Erdoğan, Esad’ın devrilmeyeceği bu kadar görülmüşken ve Arap dünyası ile kimi Batılı ülkeler bile Suriye’yle normalleşmeye başlamışken, neden Esad karşıtlığını sürdürüyor?

AKP, Esad’ı deviremeyeceğini artık görüyor. Ancak, Esad’ın ortakları Rusya ve İran’la işbirliği yapmasına rağmen, Esad karşıtlığını sürdürüyor. Çünkü, ABD destekli PYD bölgesi karşılığında, kendisi de Suriye’den pay almak istiyor!

Türk askerinin bulunduğu bölgeler, daha şimdiden -TL dolaşımı da dikkate alınırsa- zaten bir “ÖSO özerk bölgesi” gibi davranıyor.

Bu AKP’nin hayal de olsa 20 yıllık politikasıdır: Davutoğlu’nun ifadesiyle “ABD’nin küresel düzeni altında alt bölgesel düzenler kurma” hedefi… Türkiye’yi Kürtlerle Irak ve Suriye’nin kuzeyine genişleteceklerdi. Kürt Açılımı da bunun içindi. Lozan’a hezimet demelerine rağmen Misakı Millicilik yapmaları da bu nedenleydi. “Kerkük 82., Halep 83. İl” diye manşet atmaları bundandı.

Tezkereyi Türkiye’de kullanmak

Bu “hayal” olan hedefe ulaşabilmek, Suriye’yi birleştiren Esad yönetimini yıkabilmeye bağlaydı, yıkamadılar. Ancak AKP iktidarı, Neo-Abdülhamitçi siyasetiyle, Suriye’de ikili bir politikayla, günün sonunda şartlar oluşursa “ÖSO özerk bölgesi” hedefini elde tutabilmeye çalışıyor. İşte tezkere bunun için…

Ama bir de şu boyutu var: Bugüne kadar birer yıllık uzatılan tezkere bu kez iki yıllığına uzatılmak isteniyor? Neden bu değişiklik?

Çünkü, en kritik seçime girecek olan AKP, bu süreçte elinde tezkere tutarak iç politikayı da lehine etkilemek istiyor.

Sonuç olarak AKP iktidarı, önceki tezkerelerden farklı olarak, bu kez “iki yıllık” bir “seçim tezkeresi” çıkarmak istiyor; yani tezkereyi sadece Suriye’de değil, Türkiye’de de kullanmak istiyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Ekim 2021

2 Yorum

Erdoğan’ın Roma hazırlığı

AKP’nin ABD’yle pazarlığında iki çok önemli gelişme yaşandı. Birbirini tamamlayan bu iki konu, aynı zamanda Erdoğan’ın Roma hazırlığı anlamına geliyor; Erdoğan’ın Roma’da Biden’la yapacağı çok önemsediği görüşmeye zemin oluşturuyor.

Avrasya’da koçbaşı olma önerisi

İlk konu, Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan’ın makalesiydi.

“Türkiye ile ABD Arasında Uzlaşma Zamanı Geldi” başlıklı makalede Mercan’ın Washington yönetimine verdiği mesaj şuydu:

“Ortadoğu, Kuzey Afrika, Karadeniz Havzası ve Asya’da çıkarlarımız ortak. Avrasya bilmecesinin sularında istikrarlı ve güvenli bir şekilde gezinmek için transatlantik topluluğun rol modellere ihtiyacı var. Türk askeri varlığı Büyük Avrasya’daki güç dengesinin transatlantik topluluğu lehine çevrilmesine yardımcı oldu. Türkiye ve ABD birlikte çalışmalıdır” (Defense One, 17.10.2021).

Kısacası Büyükelçi, Biden yönetimine, Transatlantik dünya adına Avrasya’da “koçbaşı” olmayı teklif ediyor!

Unutmadan: Murat Mercan, doğrudan AKP’nin büyükelçisidir; AKP kurucusu olarak Erdoğan’ın ABD yönetimiyle ilişkilerini kuran ve düzenleyen ekiptendir.

Rusya’ya karşı Karadeniz’de caydırıcılık!

İkinci konu, AKP’nin NATO Parlamenter Meclisi’nde kabul edilen raporu.

NATO Parlamenter Meclisi (NATO-PA) Türk Grubu üyesi ve AKP Denizli Milletvekili Ahmet Yıldız’ın hazırladığı ve Lizbon’daki NATO-PA Genel Kurulu’nda oybirliği ile kabul edilen “Değişen Stratejik Ortamda Transatlantik Bağlantı ve Külfet Paylaşımı” başlıklı rapor, Biden yönetimi övgüsüyle başlıyor!

Biden’ın başkanlığa gelmesinin ardından “küresel liderliği yeniden ele alma stratejisi kapsamında NATO’ya ve üyelere güvence vermek için kararlı adımlar attığı” belirtilen raporda Türkiye’nin, ABD’yle ilişkilerini yeniden konumlandırmaya açık olduğu belirtiliyor.

Peki nasıl? AKP’nin NATO-PA raporunda bunun yanıtı aynen şu sözlerle veriliyor: “Türkiye, yeniden güçlenen Rusya’ya karşı NATO ittifakına Karadeniz’de önemli caydırıcılık kapasitesi sağlıyor” (Cumhuriyet, Hüseyin Hayatsever, 19.10.2021).

ABD’nin Karadeniz planı

Peki AKP Karadeniz’de Rusya’ya karşı nasıl caydırıcılık sağlıyor?

Aslında onun yanıtını da Kiev’i ziyaret eden ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin veriyor: “Rusya’nın eylemlerine karşı durmak için Karadeniz bölgesel ortaklığını güçlendirmenin yollarını Ukrayna askeri yetkilileriyle görüştük” (19.10.2021).

Yani, AKP’nin Ukrayna’yla silah ve savunma işbirliğinden Kırım politikasına uzanan politikaları, özetle “Karadeniz havzasında”, Rusya’ya karşı caydırıcılık amacı taşıyor.

Peki bu Türkiye’nin ulusal çıkarına mı? Değil elbette. Türkiye’nin ulusal çıkarı, Karadeniz’in Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere ait bir konu olarak kalabilmesinde. ABD ise Türkiye, Bulgaristan ve Romanya dışında Ukrayna ve Gürcistan’ı da NATO üyesi yaparak Rusya’yı yalnızlaştırmayı ve Karadeniz’i bir NATO gölü haline getirmeyi hedefliyor.

Yani aslında Türkiye ile ABD’nin pek çok konuda olduğu gibi Karadeniz’de de çıkarları çatışıyor.

Çok taraflılık değil, Neo-Abdülhamitçilik

AKP iktidarı bir yandan Rusya’yla bölgede işbirliği yapıyor ama bir yandan da ABD’yle “Rusya’ya karşı caydırıcılığı” üzerinden pazarlık yapıyor. Bunu da “çok taraflılık” diye pazarlıyor.

Bunun “çok taraflılık” olmadığını, “çok tarafa tavizle” sonuçlanan Neo-Abdülhamitçilik olduğunu bu köşede çok tartıştık.

Bu dış politika yapma biçiminin Türkiye’ye hem ekonomi hem de siyasi faturası var. AKP’nin iktidarını sürdürebilmek için “borcu borçla çevirme ekonomisine” musluk bulma ihtiyacı, siyasi faturayı daha da ağırlaştırabilme riski taşıyor ne yazık ki…

Önümüzdeki seçim, Türkiye siyasi tarihi açısından olağanüstü önemli görülüyor ancak seçime kadar geçecek 1-1,5 yılın da, Türkiye için her bakımdan kritik önemde olduğunun altını çizelim.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ekim 2021

1 Yorum

Misafirhane değil Tampon Ülke

Almanya Şansölyesi Angela Merkel ile Huber Köşkü’nde ortak basın toplantısı düzenleyen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Malum 5 milyon Suriye’den var, Irak’tan var, Afganistan’dan 300 bin var. Mülteciler konusunda Türkiye bu işin adeta misafirhanesi durumunda” dedi (16.10.2021).

Ancak Türkiye, Erdoğan’ın ifade ettiği gibi bir “misafirhane” değil, AKP eliyle Avrupa’nın “tampon ülkesi”dir ne yazık ki…

Nasıl mı? Anlatalım:

Avrupa’yı istiladan koruyan AKP

AKP iktidarı, birincisi göç sorununu doğuran emperyalist politikalarla işbirliği yaparak, ikincisi de o politikalar sonucunda ortaya çıkan göç sorununun Avrupa’ya taşınmaması için Brüksel’le anlaşarak, Türkiye’yi tampon ülke yaptı.

Bunu, bazen marifet gibi bazen de Avrupa’yla siyasi konulardaki pazarlıkta el yükseltmek için bizzat kendileri söylüyor zaten.

Kırmızı KediYayınlarından çıkan son kitabım Tampon Ülke- Emperyalizmin Göç Stratejisi’nde, AKP’nin rolünü ortaya koydum ve bu konudaki itiraf gibi açıklamalarına işaret ettim. Birkaçını anımsamak gerekirse:

Örneğin Başbakan Binali Yıldırım, Avrupa’nın güvenliğini sağlayan bir ülkenin başbakanı olmakla övündü: “Düşünün, Türkiye olmasa ne olacak? Bütün bu Ortadoğu’dan, kargaşanın, savaşın yaşandığı bölgelerden akın akın mülteciler Avrupa’yı istila edecek ve çok büyük bir sorunla yaşamak zorunda kalacaklar” (24.11.2016).

Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan AB’nin huzurunun teminatı olmakla övündü: “Bugün Avrupa ülkeleri hâlâ huzur içinde yaşıyor olmalarını, Türkiye’nin 4 milyon sığınmacıyı kendi topraklarında misafir etmesine borçludur” (3.5.2019).

AKP iktidarı, Erdoğan ve Yıldırım’ın ifadelerinde ortaya çıktığı gibi, Avrupa “istila” edilmesin diye Türkiye’nin istilasını ve Avrupa “huzur” içinde olsun diye Türkiye’nin huzursuzluğunu kabullenmişlerdir.

AB AKP’ye minnettar

Avrupa da bunun farkında ve AKP iktidarına minnettar.

Bakınız son 15 günde Avrupalıların bu konudaki şu sözleri bile AKP iktidarının Türkiye’yi nasıl tampon ülke yaptığını ortaya koymaya yetiyor:

– AB Konseyi: “Üye ülke temsilcileri, Birliğin 2021 bütçesinde değişikliğe giderek Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılara 150 milyon avro ek insani destek sağlanmasına onay verdi” (30.9.2021).

– Yunanistan Başbakanı Miçotakis: “Göç sorununun yönetiminde Türkiye’nin oynadığı önemli rolü hep açık bir şekilde ifade ettim, bu nedenle Avrupa’ya Türkiye ile yapıcı bir şekilde çalışması için ısrar ediyorum” (30.9.2021).

– AB Komisyonu üyesi Oliver Varhelyi: “Avrupa Güven Fonları ve Türkiye’deki Sığınmacılar için Mali Yardım Programı fonları sayesinde Avrupa’yı etkileyen eşi görülmemiş göç krizlerine etkili şekilde karşılık verdik” (5.10.2021).

– Almanya Başbakanı Angela Merkel: “Türkiye, Avrupa’ya yasadışı göçle mücadelede AB için merkezi bir rol oynuyor” (12.10.2021).

AKP iktidarının Batı’yı göç sorunundan koruması, BM’nin de takdirini kazanmış durumda.

– BM Genel Sekreteri Antonio Guterres: “Türkiye’nin ve Türk toplumunun mültecilere yönelik muazzam cömertliğine bizzat aşinayım. Mültecilere desteği için Türkiye’ye içten teşekkürlerimi sunuyorum” (20.9.2021).

Avrupa’nın kapı güvenliği

AB’nin Türkiye’yi “tampon ülke” yapmasına, oluşturduğu yük nedeniyle, artık TÜSİAD bile karşı.

TÜSİAD Başkanı Simone Kaslowski, “tampon bölge” olmaktan kurtulma çağrısı yaptı: “AB, Türkiye’yi sınır bekçisi olarak görmekten vazgeçmeli, tampon bölge tasarımını sona erdirmeli” (20.9.2021).

Peki AB Türkiye’yi nasıl “tampon ülke” yaptı? AKP’ye imzalattığı Geri Kabul Anlaşması ile…

Peki anlaşma pratikte nasıl uygulanıyor? Yanıtını Fatih Altaylı versin: “Türkiye içeri gireni kontrol etmiyor, denetlemiyor da, Avrupa’ya giden TIR’larda göçmen arıyor. Avrupa’nın kapı güvenliği olmuşuz da haberimiz yok” (7.10.2021).

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Ekim 2021

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: