Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Problemin kaynağı, probleme çözüm olamaz

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, “altı siyasi parti genel başkanı, cumhurbaşkanı kadar her stratejik kararda imza yetkisine sahip olacak” demişti.

Ben de dahil pek çok kişi bu açıklamaya tepki göstermiştik. “İpotekli masa” başlıklı yazımda, Davutoğlu ve Babacan’ın bugün Altılı Masa’yı ipotek altına aldığına, “cumhurbaşkanı kadar imza yetkisi” ile yarın da yürütmeyi ipotek altına alacağına dikkat çekmiştim.

Türkiye’deki en son kişi!

HaberTürk yazarı Nihal Bengisu Karaca’ya konuşan Davutoğlu bizlere şu sözlerle tepki göstermiş: “Genel başkanlar yürütme mekanizmasının içinde etkin bir şekilde yer alacaklar ve karar alma ve imza süreçlerinde yetki sahibi olacaklardır. Buradan bir vesayet çıkaranlar zihnen tek kişinin tek akılla tüm yetkiye sahip olduğu Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi mantığına zihnen teslim olanlardır.

Bu sözleri, elbette bir siyasetçinin kendisine yapılan eleştirilere verdiği yanıt olarak değerlendiremeyiz. Bu sözler en hafifinden çarpıtmadır. Çünkü Davutoğlu, herhangi bir kişiyi “AKP’nin başkanlık sistemi mantığına zihnen teslim olmakla” suçlayabilecek, Türkiye’deki en son kişidir!

Ne yazık ki Altılı Masa’nın Türk siyasetine bir de böyle “katkısı” oldu: AKP’nin Türkiye’yi bu hale getirmesinde en üst düzeyde rolleri olanlar, muhalif kanallara çıkıp, sanki hiç rolleri olmamış gibi konuşuyor, dahası kurulduğu günden bugüne kadar AKP’ye muhalefet etmiş isimlere, muhalefet etme dersi bile vermeye kalkıyorlar!

İşte Davuoğlu’nunki de o hesap: Bugünkü başkanlık sisteminde hiç sorumluluğu yokmuş gibi, başkalarını başkanlık sistemi zihniyetine teslim olmakla suçlayabiliyor!

En doğru karar” diyordu!

Sonradan şöyle şeyler söyleyebiliyorlar tabi: “Başkanlık sistemini getiren 2017 referandumuna neden itiraz etmediniz diye eleştiriyorlar. Ben itirazlarımı cumhurbaşkanına yazılı olarak yaptım. Kamuoyu ile paylaşmak da istedim. İlk defa buradan söyleyeceğim, o günlerde bizi televizyonlara çıkartıp bu konuları paylaşabileceğimiz tek bir cesur televizyon kanalı çıkmadı” (18.12.2019).

Davutoğlu hangi televizyonu arayıp referanduma muhalefet edeceğini söylemiş de çıkarmamışlar! Doğru değil elbette. Cesur televizyonlar vardı ve biz o cesur televizyonlarda çıkıp tek adam yönetimi getirecek referandumda neden hayır denilmesi gerektiğini günlerce anlatıyorduk.

Geçiniz, kaldı ki referandum sonuçlanınca Davutoğlu şu mesajı paylaşmıştı sosyal medyadan: “Milletimiz en doğru kararı vermiştir. Referandum sonucu ülkemize ve aziz milletimize hayırlı olsun” (16.4.2017).

Başkanlık otoriterlik getirmez” diyordu!

Bakmayın siz şimdi Davutoğlu’nun bugün söylediklerine, kendisi başkanlık sisteminin en büyük savunucularındandı. “Başkanlık sistemine geçilmesi doğrudur. Seçim beyannamesinde olacak, bizzat ben yazdım” (28.3.2015) diyordu. “En doğru form başkanlık sistemidir. Öyle bir anayasa, öyle bir hükümet modeli koyalım ki torunlarımız da rahat etsin” (28.12.2015) diyordu.

Katıldığı bir canlı yayında, başbakan olarak kendisiyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aynı fikirde olması nedeniyle sorun çıkmadığını ama isimler değişince “yetki karmaşası” sorunu çıkacağını savunarak doğru olanın “başkanlık sistemine geçmek” olduğunu anlatıyordu. Hatta Davutoğlu bunun otoriterlik getireceğini savunanlara da itiraz ediyordu: “Bu otoriter bir anlayışı beraberinde getirecek diye bir şey söz konusu değil. Onun için gerekli güç dengelerini yansıtmamız gerek.”

Davutoğlu şimdi kalkmış, kendisini eleştirenleri, “başkanlık sisteminin zihniyetine teslim olmakla” suçlayabiliyor; üstelik suçladıkları, kendisi başkanlık sistemini desteklerken de o sisteme açıkça karşı koyanlardı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Ocak 2023

Yorum bırakın

İpotekli masa

Altılı Masa’nın eski AKP’li iki bileşeni olan Ahmet Davutoğlu ile Ali Babacan’ın son açıklamaları, bu ikilinin sadece Millet İttifakı’nı değil, yarın da yürütmeyi denetim altında tutmayı planladıklarını gösteriyor.

İkilinin büyük tepki görmesi gereken çıkışlarına sessiz kalınması, ikilinin seçim üzerinden büyük ortaklarını rehin aldıklarını, masayı ipotekli hale getirdiklerini gösteriyor.

Babacan-Davutoğlu sorunu

Kılıçdaroğlu “beşli çeteyle mücadele” dedikçe, Babacan “büyük sermaye” diyor; Kılıçdaroğlu “kamulaştırma” deyince, Babacan “daha çok özelleştirme” diyor…

Dolayısıyla Altılı Masa iktidarında ekonominin dümeninin Ali Babacan’da olması halinde, Türkiye’nin alt ve orta sınıflarını daha da derinleşecek yoksulluk bekliyor!

Ancak DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Altılı Masa’ya zararının, temsil ettiği neoliberalizmle sınırlı kalmayacağı görülüyor.

Babacan’ın Türklüğün anayasadan çıkarılmasından tarikatların serbest kalmasına ve her tarikatın kendi din adamlarını kendi eğitimcileriyle yetiştirmesini savunmasına kadar bir dizi politikası, tehlikenin daha da büyük olduğuna işaret ediyor.

Hiç lafı dolandırmadan belirtelim: Babacan’ın savundukları, AKP’nin ülkeyi bu hale getiren programıdır! Zaten halen mali sermaye kârını yüzde 250’ler mertebesinde artırmıyor mu? Altı yaşındaki çocukla evlenen hoca tarikatın kendi iç okulunda değil de MEB okulunda mı yetişti? Türkiye Cumhuriyeti ibaresini kurumların isminden AKP çıkarmadı mı?

İpotekli yürütme

Ya Ahmet Davutoğlu?

Muhalefet Suriye’yle normalleşmeyi savundukça ve iktidarı bu çizgiye gelmeye zorladıkça, Davutoğlu normalleşmeye karşı çıkıyor; muhalefet sığınmacıların geri dönüşünü savundukça, Davutoğlu buna karşı çıkıyor.

Dolayısıyla Altılı Masa iktidarında dışişlerinin dümeninde Davutoğlu’nun olması halinde, Türkiye’nin dış politikasını mevcuttan bile daha büyük sorunlar bekliyor!

Ancak Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun Altılı Masa’ya zararının, temsil ettiği bu dış politika anlayışıyla sınırlı kalmayacağı görülüyor.

Davutoğlu’nun şu son çıkışı bir “ipotekli yürütme” sorununa işaret ediyor: “Genel başkanlar doğrudan karar süreçlerinin içinde imza yetkisine sahip olarak bulunacaklar, cumhurbaşkanı kadar her stratejik kararda imza yetkisine sahip olacaklar.”

Yani altı siyasi parti genel başkanının denetiminde bir cumhurbaşkanı! O halde Erdoğan‘ın aynı zamanda siyasi bir kimliğinin olmasına neden karşı çıkılıyor? Nerede kaldı cumhurbaşkanının tarafsız olması savunusu?

Türkiye’nin muhalefet sorunu

Dörtlü Millet İttifakı’nın Altılı Masa’ya dönüşmesi, yani CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’ye; Gelecek ve DEVA’nın dahil edilmesi, sınırlı nicel artışla nitelikte azalma demek özetle…

Bu iki parti sınırlı nicelikleriyle Altı Masa’yı ipotekli hale getirmiş, yarın için de “ipotekli yürütme” hedefinde olduklarını ortaya koymuşlardır.

Dolayısıyla dönüp dönüp aynı noktaya geliyoruz:

1) AKP’nin 20 yıldır iktidar olabilmesi AKP’nin başarısından çok muhalefetin başarısızlığıyla ilgilidir.

2) Türkiye’nin iktidar sorununun çözümü, muhalefet sorununun çözümünden geçmektedir.

Seçimle sınırlı ittifak

Ortaya çıkmış bulunuyor ki, Altılı Masa’nın birlikte Türkiye’yi yönetmesi mümkün değil. Bu eşyanın tabiatına aykırı.

Dolayısıyla Altılı Masa Türkiye’yi yönetme iddiasıyla seçmenin karşısına çıkmaya kalkarsa, seçmene yalan söylemiş olur.

Bu durumda seçimi kazanmak istiyorsa Altılı Masa’nın yapacağı en tutarlı şey, bir yıl içerisinde Türkiye’yi bugünkü sistemden kurtaracak geçici bir cumhurbaşkanı seçmek. Kurduğu ittifak da bu hedefle sınırlı olmalı.

Bu hedefe ulaşıldıktan sonra her parti kendi bağımsız siyasetini yapmaya devam eder.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ocak 2022

Yorum bırakın

Suriye’yle normalleşmede İran karşıtlığının amacı

Türkiye gazetesinin önceki günkü manşet haberi dikkat çekiciydi: “Suriye’de Ordu Ayarı

Gazetenin iddiasına göre “Türkiye ile normalleşmeye karşı çıkan Batı ve İran, Esad’ı devirmeye çalışıyormuş, Tahran Suriye ordusuna baskısını artırmış, Esad’a son 1,5 ayda iki suikast girişi olmuş, bu suikast girişimlerini atlatan Esad da bazı generalleri tasfiye etmiş.”

Fantastik bir film senaryosu gibi ve ilgi çekici ama elbette doğru değil.

ABD ile İran Suriye ve Irak’ya çarpışıyor

Gazetenin iddiasına göre “Türkiye ile normalleşmeye karşı çıkan Batı ve İran, Esad’ı devirmeye çalıştı.

Burada Batı dediği ABD olmalı. Peki ABD ve İran, aynı cümlede, Esad’ı devirmeye çalışınca, işbirliği yapmış olmuyor mu? Peki bu mümkün mü?

Çünkü tersine ABD ve İran çatışıyor. Üstelik sadece Suriye’de değil, Kuzey Irak’ta da çatışıyor. Dahası ABD’nin Suriye operasyonlarının nedenlerinin başında da Suriye’nin İran’la ilişkisi yatıyordu. İran-Suriye bağı, Hizbullah/Lübnan etkisi demekti ve bu da İsrail’in çıkarlarına aykırıydı çünkü.

Hatta ABD, Suriye operasyonlarının çeşitli evrelerinde, İran’ın Suriye’den çıkarılması halinde, siyasi çözüm olabileceği mesajları bile vermişti.

Normalleşmeye İran değil ABD-İsrail karşı

Tamam, ABD Türkiye ile Suriye’nin normalleşmesine karşı. Bunu açıkça ilan da ettiler. ABD Dışişleri Sözcüsü Ned Price’ın Moskova’daki üçlü savunma bakanları görüşmesi sorusuna yanıtı şöyle oldu: “Beşar Esad’ı eski durumuna döndürmek için ilişkilerini iyileştiren veya destek veren ülkeleri desteklemiyoruz” (AA, 4.1.2022).

Peki İran’ın Türkiye ile Suriye normalleşmesine karşı olduğunun dayanağı ne? Hiç!

Çünkü tersine İran, Türkiye ile Suriye’nin normalleşmesini savunuyor. Dahası Rusya ve İran’ın Türkiye’yle kurdukları üçlü Astana Platformu’nun temel konusu bile bu.

Moskova ve Tahran, Ankara ve Şam normalleşsin diye uğraşıyor. Nitekim Astana Platformu’nun zirve sonuç bildirileri bu temenniyle dolu.

Kuşkusuz, müttefikler arasında bile çelişkiler olur ama iki müttefikten birinin diğerine karşı kendi düşmanıyla işbirliği yaptığını iddia edebilmek, ne yazık ki haberciliği aşıyor!

İsrail Suriye’yi vurdu, İran’ı hedef aldı

İran Suriye’nin dostudur, müttefikidir. İran’ın desteği, Suriye’nin Atlantik baskısı karşısında direnebilmesini kolaylaştırdı. Atlantik cephesinde yer alan Türkiye’nin bu süreçte pozisyon değiştirmesi ve Esad’la anlaşması, İran’ın da çıkarınadır.

Bunun tersini savunmak hem doğru değildir hem de sağlıklı normalleşmeyi torpilleyen bir tutumdur. Hem devlet hem de iktidar cephesi içerisinde İran konusunda, konu ettiğimiz haberdeki yaklaşımı benimseyenler olduğunu biliyoruz. Bu fantastik haberi de o nedenle konu ediniyoruz zaten. Ve bu amaçla dikkati esasa çekmek istiyoruz.

İran’ın Türkiye-Suriye normalleşmesine karşı çıktığının iddia edildiği süreçte üç önemli olay yaşandı:

1) İsrail, Suriye’ye saldırdı, Şam havalimanını füzelerle vurdu (Cumhuriyet, 2.2.2022).

2) İsrail basınına göre, İsrail Savunma Bakanlığı, İran’a olası bir saldırı için bütçe artışı talep etti (TRT Haber, 2.2.2022).

3) İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir, Mescid-i Aksa’ya baskın düzenledi.

Yani İran’ın Türkiye-Suriye normalleşmesini önlemek için Batı’yla işbirliği içinde Esad’ı devirmeye çalıştığının iddia edildiği, yani okların İran’a yöneltildiği süreçte, İsrail Suriye’yi vuruyor ve İran’ı hedef alıyordu!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ocak 2022

Yorum bırakın

Esad kazandı, Atlantikçilik kaybetti

Putin’in dış politika ihtiyacı ile Erdoğan’ın iç politika ihtiyacının kesişmesi sürecinde altı ay önce Moskova’nın zorlamasıyla açılan “normalleşme kapısı”, Türk ve Suriye savunma bakanlarının buluşturulmasıyla biraz daha aralandı.

Konusu itibariyle 11 yıldır yazdığım makalelerin içinde en çok yer tutanı büyük olasılıkla Suriye’dir ve Türk dış politikasının yanlışlığı ile bu yanlışlıktan dönülmesinin gerektiğidir. İçinde “Ankara ile Şam anlaşmalıdır/normalleşmelidir” cümlesi geçen makale sayım, kuvvetle muhtemel 200’ün üzerindedir.

Dolayısıyla bundan sonraki ağırlıklı gündemim, başlayan normalleşmenin nasıl sağlıklı ilerleyeceği ve nasıl hızlanabileceği üzerine olacaktır.

Esad’lı çözümün’ kabulü

Moskova’da savunma bakanlarının hangi dosyaları konuştuğu ve ne kadarında mutabık kaldığı konusu kuşkusuz hâlâ spekülasyon düzeyinde. Hem Türk basınında hem de Suriye basınında bu konuda pek çok haber/analiz var. Özellikle Suriye basınında Ankara’nın pek çok Şam talebini kabul ettiği iddiası var.

Tüm bunlardan önce saptanması ve üzerinden hareket edilmesi gereken en önemli gerçeklik, normalleşme kapısının savunma bakanları tarafından biraz daha aralanmasının, Türk dış politikasına, bölgesel ve küresel politikalara etkisi bakımından ne anlama geldiğidir.

O anlam açık ve basittir: Türk dış politikası açısından da bölge politikaları açısından da “Esad’lı çözüm” artık kabullenilmiş bir gerçekliktir. Artık mesele bu gerçekliği küresel politikalara da taşımaktır; başlamıştır, taşınacaktır.

Silahlı grupların dağıtılması sorunu

Esad’ı altı ayda yıkma, Suriye’de “Esad’sız çözüm” arama, Esad karşıtı kuvvetlere dayanarak Suriye’yi parçalama, Esad’ın (merkezin) yıkıldığı şartlarda, çevrede birkaç nüfuz bölgesi / özerk alan / devletçik kurma hedefi, ABD başta tüm Atlantik kuvvetleri için yıkıldı.

Türkiye, bu hedefleri hayata geçirme bağlamında en ileri fonksiyon icra eden ülke olarak, artık “Esad’lı çözüm”ü kabul etmiş durumda. Şimdi mesele bunun gereğini sahada yapmaktır. Normalleşmenin hızlanması da sağlıklı ilerlemesi de buna bağlıdır. O gereği şöyle açıklayalım:

“Esad’sız çözüm”ün sahadaki maddi dayanakları neydi? Suriyeli ve Bosna’dan Sincian’a uzanan geniş coğrafyadan ithal edilen radikal İslamcı silahlı güçlerdi. Türkiye hem bunlara sınırlarını açarak Suriye’ye geçiş imkanı sağladı, hem bunları tek çatı altında toplayarak ordulaştırmaya çalıştı, hem de üzerinden “meclis” ve “hükümet” oluşturdu.

Esad’lı çözüm” kabul edildiğine göre, Türkiye artık bu silahlı İslamcı yapıları dağıtmalıdır. Artık temel mesele budur.

Askeri işbirliğinin kritik önemi

Bu meselenin çözümü, Suriye açısından bir diğer büyük sorun olan Türk askerlerinin varlığı konusuna da esnek çözüm getirecektir. Şöyle ki:

Türkiye’nin 11 yıldır topladığı bu yapıları dağıtmak elbette kolay değildir, siyasal ve sosyal maliyeti olacaktır. Bu grupların bir kısmı varlığını sürdürmek için silah bırakmayacaktır, hatta Türkiye’ye karşı hareket edebilecektir.

İşte burada Türk ve Suriye silahlı kuvvetlerinin işbirliği kritik önemdedir. Bu işbirliği ile birincisi silahlı İslamcı grupların tasfiyesi kolaylaşır ve Türkiye’ye maliyeti azalır, ikincisi de aşamalı geri çekilme takvimi ile Türk birliklerinin alan açıcılığında Suriye birlikleri adım adım kendi topraklarında egemen olur.

Peki iktidar bu kararı alabilecek mi? Yoksa Moskova’da dile getirilen “önce siyasi istikrar sağlanmalı” şartı üzerinden seçim takvimini mi kolluyor? İnceleyeceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ocak 2023

Yorum bırakın

Emekçi emekçinin kurdu olmamalı

İnsanların yaşamlarındaki zorluklar nedeniyle öfkelerini, yaşamlarını zorlaştıranlara değil de başka zorluk yaşayanlara yöneltmesi, azınlıktaki egemen sınıfın çoğunluğu nasıl sömürebildiğinin yanıtlarından biridir.

Sistem, emekçiyi emekçinin kurdu yaparak ayakta duruyor. Yoksul, yoksulluğunun kaynağını emeğinin artık değeriyle zenginleşende değil, başka yoksulların aldıklarında görüyor…

Vergi aflarına öfkelen

10-15 bin TL alan beyaz yakalı, 5.500 TL alan asgari ücretlinin alacağı zamla maaşının yeni yılda 8.500 TL olacağına kızıyor. Asgari ücretlinin alacağı zammın enflasyonu artıracağını, bunun da kendi maaşının alım gücünü daha da düşüreceğine inanıyor.

Oysa enflasyonun artış nedenleri arasında çalışanlara yapılan zam sıradan bir parametreden ibarettir, esas faktörler başkadır. Türk ekonomisinde enflasyonun esası maliyet enflasyonudur. İhracat yapmak için ithalat yapmak gerekiyor. Bu da dolarizasyonun, kur farklarının, dünya piyasasındaki dalgalanmaların enflasyon olarak ekonomiye yansıması demektir. Yani emekçiye zam yapmasanız da enflasyon aynen gerçekleşir. Bu durumda emekçiye zam yapmak ekonomik dengeleri bozmaz, tersine ekonominin işleyebilmesini sağlar.

O nedenle beyaz yakalı, yoksul asgari ücretlinin zammına değil de vergi af ve istisnaları ile daha da semiren büyük sermayeye, mali sermaye kârlarına, ranta, ithalata dayalı ihracat ekonomisine öfkesini yükselttiğinde, durumu değiştirmeye başlayacaktır.

Emekli fonlarını soyanlara öfkelen

10-15 bin TL alan beyaz yakalı, 25-30 yıldır çalışan EYT’linin emekli olmasına tepki gösteriyor. “Sırf 1999’dan önce işe girdi diye 45-50 yaşında emekli oluyor, ben 65 yaşında emekli olabileceğim, adalet mi bu” diyor. Elbette adil değil ama adaletsizliğin sorumlusu 25-30 yıl çalışıp emekli olan EYT’li değil, sizlere “mezarda emekliliği” reva gören büyük sermaye ve onun siyasi temsilcileridir.

“Genç yaşta emekli oluyorlar, bizim vergilerimizle hayatlarının geri kalanını bedavadan sürdürecekler” diyor. Mesele kaç yaşında emekli olduğu değil ki… 25-30 yıl çalışan emekçiler bunlar. Çoğumuzun güzel gençlik yılları saydığımız 20-25 yaşlarında, bu insanlar günde 8-10 saat ağır işlerde çalışıyorlardı. 25-30 yıl çalıştıktan sonra emekli olmaları en insani haklarıdır.

Öte yandan bu insanlar, kimsenin vergisiyle de hayatlarının geri kalanını bedava yaşamayacaklar. Pratikte 25-30 yıl boyunca çalışırken ödedikleri sigorta birikimlerini geri almış olacaklar. Onların her ay fonlara ödediği birikimlerin, önceki emeklilere gitmesi ya da emekli fonları soyulduğu için yarın hazineden ödenecek olması, o emekçilerin değil hepimizin sorunu. Öfkenizi 25-30 yıl çalışana değil, fonlarımızı soyanlara yöneltmelisiniz.

Kamu-özel işbirliği projelerine öfkelen

Bugün çalışan yarın emekli olanın maaşını ödemiyor ama hep birlikte “iki kere kazananların” kârlarını ödüyoruz: İktidarın Kur Korumalı Mevduat sistemi, bankaya yatıracak kadar parası olanın kur farkını, bankaya yatıracak kadar parası olmayanın ödediği sistemdir özetle. Kur Korumalı Mevduat sisteminin kamuya maliyeti 200 milyar TL’yi geçti. O maliyeti hazine, yani vergilerimiz, yani hepimiz karşılıyoruz. Dolayısıyla emeklinin alacağı maaşa değil, vergilerimizin kur farkına akmasını sağlayan sisteme yöneltmelisiniz öfkenizi.

Bitmedi. Türkiye’nin son yıllardaki en büyük soygunu, büyük sermaye gruplarının aldığı ihalelerde yaşandı, yaşanıyor. Hazine garantili kamu-özel işbirliği projeleri adı altında kamunun kaynakları özel şirketlerin kasalarına akıyor; yetmiyor, her yıl düzenli vergi affı da alıyorlar. İşte beyaz yakalı öfkesini emeklinin maaşına değil, bu düzene yöneltmeli.

Bitmedi. Bazı beyaz yakalılar, EYT’lilerin emekliliğini “af” olarak yorumluyorlar. Ne büyük haksızlık. EYT’liler, kanunun geriye uygulanmasıyla gaspedilen haklarını alıyorlar, affedilmiyorlar. Tersine, mesele EYT’lilerin haklarını gaspedenleri affedip affetmeyeceğidir!

Umutlu yıllar

10-15 bin TL maaş alan beyaz yakalı sevgili kardeşim. Yaşamındaki zorlukların kaynağı ne asgari ücretlidir, ne de 25-30 yıl çalışıp emekli olanlardır. O zorlukların kaynağı yukarıda özetlediğim düzendir; büyük sermaye grupları ile onların siyasi temsilcilerinin inşa ettiği düzen.

Asgari ücretli de, emekli de, mavi yakalı da, beyaz yakalı da emekçidir, emeğiyle geçinendir, işçidir. Birlikteysek emeğimizin karşılığını çoğaltırız, değilsek daha da yoksullaşırız. Beyaz yakalıların daha çok kazanabilmesinin ve daha erken emekli olabilmesinin yolu, mavi yakalılarla ittifakından geçer.

2023 yılında bu gerçeği görerek örgütlü hareket etmen dileğiyle umutlu yıllar diliyorum…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Aralık 2022

Yorum bırakın

Ortadoğu’da ABD-Fransa rekabeti

20 Aralık’ta Ürdün’de önemli bir konferans vardı: Bağdat İşbirliği ve Ortaklık Konferansı.

Bu konferansın ilki, 28 Ağustos 2021’de Irak’ın başkenti Bağdat’ta, şu 9 ülkenin katılımıyla düzenlenmişti: Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Mısır, İran, Türkiye ve Fransa. Konferansın bölge dışı tek katılımcısı Fransa, cumhurbaşkanı düzeyinde temsil edilirken, Türkiye dışişleri bakanı seviyesinde yer almıştı.

Ürdün’deki ikinci konferansa ise 12 ülke katıldı. Üç yeni katılımcı, ev sahibi Ürdün ile Umman ve Bayreyn’di. Fransa yine cumhurbaşkanı düzeyinde katılırken, Türkiye’yi Amman Büyükelçisi İsmail Aramaz temsil etti!

İki konferans da, genel olarak Fransa’nın Ortadoğu’da etkinlik kurma hamlesi olarak yorumlandı.

ABD-PKK/PYD-KYB toplantısı

İkinci Bağdat Konferansı ile aynı günde, 20 Aralık’ta, Irak’ın İran’a yakın Süleymaniye kentinde de dikkat çekici bir toplantı vardı: ABD, PKK/PYD/YPG ve KYB toplantısı…

Kürdistan Yurseverler Birliği (KYB) Başkanı Bafil Talabani’nin ev sahipliğinde, ABD’nin Suriye’deki birliklerinin komutanı Tümgeneral Matthew McFarlane ve omurgasını PYD/YPG’nin oluşturduğu Demokratik Suriye Güçleri’nin (DSG) başındaki Mazlum Abdi bir araya gelmişti. Bu toplantıya, PKK’nin çatı örgütü KCK’nin başındaki Cemil Bayık da “ulusal birliğe dönüşme çağrısı” içerikli destek mektubu göndermişti.

KYB Başkanı Bafil Talabani, ertesi gün, yani 21 Aralık’ta Suriye’ye geçmiş, Rojava’da PYD eş liderleri Asia Abdullah ve Salih Müslim’le buluşmuştu.

Talabani ailesinin, eskiden Danielle Mitterrand üzerinden Fransa ile iyi ilişkiler içinde olduğu hatırlanmalı. Ayrıca, Barzani’nin bağımsız Kürt devleti referandumuna, Baba Talabani’nin, “Biz kaderimizi tayin hakkını Federal Irak Anayasasında kullandık” diye karşı çıktığı da…

ABD’nin PKK ile KYB arasında ittifak girişimi olarak okunabilecek bu hamlesi, elbette Irak’ı ve Barzani’yi ilgilendirdiği kadar İran, Türkiye ve Suriye’yi de ilgilendiriyor. Hamlenin alanının, Fransa’nın siyasal tarih bağı olduğunu belirttiği Suriye’yi içerdiğini de önemle belirtelim.

Macron’un ABD’ye uyarıları

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, yukarıda bahsettiğimiz İkinci Bağdat Konferansı’nın dönüş yolunda, uçakta gazetecilere çok önemli açıklamalar yaptı.

Macron, Avrupa’nın güvenlik konusunda ABD’ye bağımlılığını azaltması ve kendi savunma yeteneklerini geliştirmesi gerektiğini savundu. Ukrayna krizi nedeniyle ağırlığını kaybeden stratejik özerklik konusunu da “yeniden düşünmeliyiz” diyerek raftan indirdi Macron

Fransa Cumhurbaşkanı’nın kısa bir süre önce ABD’yi ziyaret ettiğini ve orada çeşitli ayrılıklara işaret ettiğini de önemle anımsatalım. Macron Ukrayna krizinin maliyetinin ve enerji boyutunun AB ve ABD için farklı seyrettiğine işaret etmiş, ABD’nin “Enflasyon Azaltma Yasası” ile çip politikasının Avrupa’ya olumsuz etkisinden şikayet etmişti.

Paris’teki saldırı

Yine bu süreçte dikkat çekici bir gelişme daha yaşandı. Fransa’nın başkenti Paris’teki Ahmet Kaya Kültür Merkezi’ne giren silahlı bir saldırgan, üç kişiyi öldürdü, üç kişiyi de yaraladı.

“William M.” isimli saldırganın adının hızla “William Mehmet” olduğu iddia edilerek, saldırıyla Türkiye arasında bir bağ kurulmaya çalışıldı. Ardından PKK, Paris sokaklarını savaş alanına çevirdi.

Oysa saldırganın ismi William Mehmet değil, William Mallet’ti ve 69 yaşında bir Fransızdı. Saldırgan ırkçıydı ve geçen yıl bir göçmen kampına gece kılıçlı bir saldırı düzenlemişti.

Amerika’nın Sesi’nin “Beş Soruda ‘Paris Saldırısı Neden Terör Saldırısı Kabul Edilmedi?” başlıklı, ilginç ve dikkat çekici haberine göre Paris’teki Kürt dernekleri saldırının ırkçı değil terör nitelikli olduğunu savunuyordu. Amerika’nın Sesi, özetle haberde saldırının “Ulusal Anti Terör Savcılığı (PNAT)” tarafından üstlenilmemiş olmasını sorguluyordu!

Tesadüf mü?

Tüm bu olguların aynı süreçte birbirini izlemesini tesadüfle açıklayabilir miyiz? Aralarında bir bağ olduğuna dair elbette elimizde şu aşamada somut bir veri yok ancak toplamı üzerinden bir siyasal analiz de mutlaka gerekiyor.

Çünkü Ukrayna krizi bağlamında süren küresel güç mücadelesinin çok boyutluluğu ve aktörlerin çeşitli alanlardaki rekabetini, tekil olduğu gibi, bir bütünlük içerisinde de değerlendirmemiz gereken zamanlardayız…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Aralık 2022

Yorum bırakın

Almanya-Çin-Rusya üçgeni

Önceki yazımızda, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’nin savaşın ortasında neden ABD’ye çağrıldığını incelemiştik.

Özetle, ABD’nin stratejik hedefleri gereği Ukrayna’da “uzun savaş” istediğini, savaşı uzatmak için de savaş alanını gerekirse genişletmeyi amaçladığını göstermiştik.

Sorumuzun yanıtına, bugün de karşıt cephenin hareket planı üzerinden bakarak yanıt bulmaya çalışacağız.

İki Almanya

Almanya’nın başından itibaren ABD’nin Ukrayna savaşına karşı çıktığını, çünkü bu savaşın hem Alman ekonomisini hem de Almanya’nın Fransa ile birlikte yürütmeye çalıştığı “stratejik özerklik” çabasını hedef aldığını belirtmiştik.

Ancak Almanya bu direncini sürdüremedi. ABD, hem Almanya’daki Amerikancılığın temsilcisi olan hükümet ortakları üzerinden hem de Kuzey Akım’a terör saldırısı gibi uygulamalarla Berlin’in direncini önemli oranda kırdı. “İki Almanya” başlıklı makalemizde o süreci incelemiştik.

Öte yandan Alman sermaye sınıfı içerisinde de gün geçtikçe rahatsızlık büyüyor. Amerikan enerji şirketlerinin, Rus gazının yerine ABD iç pazarının 3-4 katı fiyatlarla Almanya’ya sıvılaştırılmış doğalgaz satarak ekonomiye verdiği zarardan, Biden yönetiminin “Enflasyonu Azaltma Yasası”nın Alman sanayisini baltalamasına kadar bir çok etken, ABD kapitalistleriyle Alman kapitalistlerinin çelişmesini derinleştiriyor.

Bu tablo, Almanya Başbakanı Olaf Scholz ile Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’i, Alman hükümetinin Amerikancı kanadının temsilcisi Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock’a rağmen Ukrayna savaşını bitirme arayışına itiyor.

ABD’yi rahatsız eden iki görüşme

Scholz’un kasım başında Çin’e yaptığı ziyaret, esas olarak Alman sanayisinin Rusya’daki kayıplarını Çin’le dengeleme hedefini gözetiyordu. Devamı, Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier’in Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’le geçen hafta yaptığı görüşme oldu.

Daha ilginci de salı günü yapılan bu görüşmeyi, çarşamba günü eski Rusya Devlet Başkanı Dmirty Medvedev’in Putin’in mesajını götürmek üzere Beijing’e yaptığı ziyaretin izlemesiydi.

Birbirini izleyen bu görüşmelerin ortak noktası ise Çin’in Rusya ve Almanya’ya mesajlarıydı. Xi Jinping Steinmeier’e “Çin’in barış görüşmelerini teşvik etmeye kararlı olduğunu” söylerken, Medvedev’e de “barış görüşmelerini aktif olarak teşvik ettiğini” vurguladı.

Bhadrakumar: ABD’ye meydan okuma

Hindistan’ın eski önemli diplomatlarından M.K. Bhadrakumar, bu tabloyu değerlendiği çok önemli makalesinde şu yorumu yapıyor: “Almanya, Berlin’in Ukrayna’da barış yapıcı olarak benzersiz bir konuma sahip olduğunu gördüğü Çin ile yapıcı angajmanı sürdürerek ABD’ye meydan okuyor” (Asia Times, 25.12.2022).

Hint diplomat, “Biden yönetiminin Rusya ile derinden bir vekalet savaşına girdiği ve Ukrayna’yı ‘gerektiği sürece’ desteklemek için her türlü niyete sahip olduğu mevcut kavşakta, Alman liderlerinin Ukrayna’da Çin ile barışı tartışabilmesini” cesurca bir hareket olarak niteliyor.

Ukrayna’da bir “Almanya-Çin-Rusya üçgeni” kurulmakta olduğuna dikkat çeken Hint diplomat Bhadrakumar, Scholz ve Steinmeier’in “ABD’nin Almanya-Çin ortaklığını yok etmesine izin vermeyeceğini ve Almanya’nın bir vasal devlete indirgenmesini kabullenmeyeceğini” belirtiyor.

İnisiyatif ABD’de değil

Görüldüğü üzere, ABD’nin Zelenski’yi çağırarak “uzun savaşı” sürdürebilmek için gerekirse cepheyi genişletme hedefi ortaya koyması, bir yandan da Almanya-Çin-Rusya üçgeninde inşa edilen barış masasını engelleme niyeti taşıyor.

Kuşkusuz bunun ABD’yi -1945 yılından bu yana ilk kez- rakiplerinin inisiyatifine yanıt verme pozisyonuna indirgendiğini de saptamalıyız.

Çok merkezlilik/kutupluluk zaten böyle inşa oluyor…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Aralık 2022

Yorum bırakın

Zelenski’nin açıklamadığı anlaşma

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski savaşın ortasında ABD’ye neden çağrıldı? Kongre’de konuşması için mi? Bunu zaten internet yoluyla yapıyordu. Patriot almak için mi? O istemeden ABD zaten pek çok silah gönderiyordu? Mali destek almak için mi? ABD periyodik mali yardım yapıyor zaten.

Sorumuzun yanıtı belki de Zelenski’nin dönüş yolundaki şu sözlerindedir: “Washington’dan iyi sonuçlarla dönüyoruz. Patriot konusu Ukrayna için çözüldü. Maddi destek de olacak. Ayrıca başka anlaşmalar da var ve daha sonra bunlardan bahsedeceğiz.

Zelenski’nin şu anda bahsedemediği “başka anlaşmalar” ne ola ki?

ABD ‘uzun savaş’ istiyor

Pek çok kez belirttik: ABD Ukrayna’da “uzun savaş” istiyor. Çünkü ABD Ukrayna üzerinden Rusya’yı askeri ve ekonomik olarak yıpratmayı, Rusya’sız bir Avrupa güvenlik mimarisi inşa etmeyi, Batı Avrupa’yı yeniden kendi stratejisine eklemlemeyi ve Arktik-Baltık’tan Doğu Akdeniz’e uzanan yeni bir “demir perde” inşa etmeyi hedefliyor.

Beyaz Saray’ın bu maçla Zelenski’nin “savaşa devam” iradesini sürdürebilmesine ve Zelenski üzerinden de Amerikan kamuoyunun cilalanmasına ihtiyacı var. Çünkü hem Ukrayna’da hem de ABD’de “barış masası kurulmalı” diyenlerin sesleri yükselmeye başladı.

İşte Zelenski’nin ABD’ye çağrılması ve Kongre’den NASA’ya ABD içinde “halkla ilişkiler” çalışmasında kullanılması bu nedenleydi. Tabi daha önemlisi “uzun savaş”ın nasıl sürdürülebileceğinin ele alınmasıydı…

Neo-Con Albayın işaret ettiği olasılık

Emekli ABD’li Albay Douglas Macgregor, “Washington, Ukrayna’nın acısını uzatıyor” başlıklı bir makale yazdı (theamericanconservative.com, 20.12.2022). Neo-Con Albay, aksi propagandaya rağmen Ukrayna’da savaşın kötüye gittiğini, Ukrayna Silahlı Kuvvetler Komutanı Zaluzhny’nin artık “yardım değil yeni ordu istediğini” belirtiyor ve sahadaki tablodan hareketle ABD’nin Vietnam’daki vekalet savaşının ardından Ukrayna’daki vekalet savaşının da felakete gittiğine dikkat çekiyor.

Macgregor, ABD’nin tıpkı Vietnam’daki gibi Ukrayna’da da “savaş kazanılana kadar çekilmeyeceğiz” çizgisini sürdürdüğünü belirtiyor ancak NATO’nun bölündüğünü ve ABD’nin bu çizgiye Polonya ve Romanya dışında destek bulamadığını kaydediyor.

Ve Neo-Con Albay Macgregor, Johnson’un Vietnam konuşmasıyla benzeştirerek, Biden’ın da “ABD liderliğinde Ukrayna’ya ABD-Polonya-Romanya silahlı kuvvetleri gönderilebileceği” tehlikesine işaret ediyor.

Polonya’nın katılabileceği savaş

Bu olası mı peki? Yüzde yüz hayır diyemeyiz. Çünkü:

ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Adam Kinzinger, durduk yere “NATO Rusya’yı üç gün içinde saf dışı bırakabilir” iddiasına bulunmuyor (cumhuriyet, 20.12.2022).

Polonya Savunma Bakan Yardımcısı Marcin Ociepa, laf olsun diye “Bizim katılacağımız bir savaş olasılığı nedir? Son derece yüksek. Siyasi açıdan bir şeyin olasılığı en az yüzde 30 ise, o halde buna şimdiden hazırlanıyorum” demedi (Sputnik, 29.11.2022).

Polonya Savunma Bakanı Mariusz Blaszczak, ABD’nin göndereceği Patriot sisteminin “Polonya’nın güvenliğini, Ukrayna’nın güvenliğini ve NATO’nun tüm doğu kanadının güvenliğini” sağlayacağını boşuna belirtmedi (trthaber, 22.12.2022).

Unutmadan, Polonya’ya düşen Ukrayna füzelerinin “Rus saldırısı” diye propaganda edilmesinin üzerinden daha iki ay geçti!

Polonya’nın üç deniz hevesi

Kısacası, ABD’nin stratejik hedefleri gereği, Rusya’ya karşı savaşı biraz daha genişletebileceği tamamen olasılık dışı değil. Cephenin genişletilmesinde Polonya’nın hevesli olduğu ortada.

Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda’nın 2015 yılında başlattığı ve Baltık, Adriyatik ve Karadeniz arasında işbirliğini esas alan “Üç Deniz İnisiyatifi” ile İngiltere, Polonya ve Ukrayna arasında kurulan “küçük Avrupa ittifakı”, Polonya’nın “stratejik” heveslerine işaret ediyor.

Görünen o ki, çok zayıf da olsa çılgınlık düzeyindeki bu olasılığı Moskova da tamamen yok saymıyor. Rusya’nın son dönemde dikkat çektiği nükleer kabiliyeti de, Belarus’la askeri işbirliğini hızlandırması da olası bir çılgınlığı caydırma amacı taşıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Aralık 2022

Yorum bırakın

Beyaz yaka aldatmacası

Her asgari ücret tespit döneminde kamuoyunun önüne çıkıp sürekli “asgari ücrete zam enflasyonu artırır” diye propaganda yapanlar konumuz değil. Çünkü o kişiler; danışmanı, sözcüsü, kalemi, yorumcusu olduğu büyük sermaye gruplarının çıkarlarını savunmakla görevlidirler.

Konumuz, bu görevlilerin argümanlarıyla emekçinin alacağı üç kuruşluk zamma itiraz eden beyaz yakalılar, orta sınıflar…

Sorun emekçinin zammı değil, patronun şişkin kârıdır

Önce “asgari ücret artışı enflasyonu alevlendirir” tezinin bir büyük sermaye yalanı olduğunu belirtelim. Enflasyonu etkileyen pek çok parametre vardır ve çalışana zam bu parametrelerden esas olanı değildir. Diğer parametreleri yok sayarak, enflasyonla sadece emekçinin maaşı arasında bir ilişki kurmak, elbette sermaye sınıfının çıkarının gereğidir.

Para politikalarıyla ekonomiyi çevireceklerini iddia eden mali sermaye iktisatçıları, onlarca yıldır emekçi ücretlerine yapılan zammın parayı bollaştırdığını ve bunun enflasyon yarattığını savunup duruyor. Oysa pek çok ciddi ekonomistin son yıllarda yaptığı araştırmalarda ve çalışmalarda görüldüğü gibi, çalışanın ücretine yapılan zam, öne sürüldüğü gibi enflasyon artışında belirleyici değil. Çünkü bu zam çok likit ve birkaç haftada kaybolup gidiyor.

Öte yandan, sermaye sınıfı, bu gerçeği örtebilmek için aralık ayında tüm enstrümanlarını seferber eder: Kamuoyunda asgari ücrete yapılacak zammın maliyetlere yansıyacağı, bunun da enflasyonu artıracağı işlenir sürekli.

Oysa sorun emekçinin alacağı üç kuruşluk zam değildir, doğrudan finans kapital düzendir, her yıl sonunda yüzde 150’lerle-200’lerle açıklanan patronların şişkin kârlarıdır, büyük sermaye gruplarının vergilendirilmeyen servet artışlarıdır, sermaye sınıfının temsilcisi olan partilerin kurduğu hükümetlerin periyodik ilan ettiği vergi aflarıdır, ranttır vs.

“Çalışana zam, maliyete yansır” sözü, patronların şişkin kârlarından vazgeçmek istememesinin örtüsüdür. “Asgari ücrete zam enflasyonu alevlendirir” diyen ekonomist danışmanlar, patronlarının bu yüksek kazançlarını halkın gözünden saklama görevlisidirler. O nedenle hiçbiri ekonomist olarak patronun kâr oranının bir parça azaltılmasını savunmaz ama emekçinin üç kuruşluk zammına göz dikerler! Enflasyonun nedeni olarak asgari ücret zammını gösterirler ama emekçinin ödediği oranda vergi ödemezler!

Beyaz yakalar mavileşiyor

Başta belirttiğim gibi, büyük sermaye çıkarını savunuyor, danışmanı görevini yapıyor, o nedenle konumuz onlar değil; konumuz beyaz yakalılar.

Asgari ücret tartışmasında büyük sermaye danışmanlarının yukarıda özetlediğimiz operasyonel tezlerine en büyük destek beyaz yakalılardan geliyor: “Asgari ücrete zam enflasyonu artırır, maaşlarımızın alım gücü zayıflar, asgari ücretle maaşımız arasındaki makas kapanır” diyerek emekçinin zammına fiilen karşı çıkıyorlar. Tıpkı büyük sermaye grupları gibi…

Peki nasıl oluyor da sermaye ile beyaz yakalı, emekçi karşısında aynı çizgide olabiliyor? İşte konumuz bu ve yanıtı, “hegemonya” kavramında… Hegemonya, egemen sınıfın kendi ideolojisini alt sınıflara “rıza yoluyla” kabul ettirmesidir.

Beyaz yakalı, sermaye sınıfının ideolojisinin üstünlüğünü kabul etmiş ve mavi yakalıya karşı o ideolojinin çıkarını savunabilir hale gelmiştir.

Beyaz yakalı, patronunun neden çok kâr yaptığını sorgulamaz ama mavi yakalının alacağı zammı sorgular. Beyaz yakalı, patronunun servet artışının neden vergilendirilmediğini sorgulamaz ama mavi yakalının alacağı zam gözüne batar.

Oysa, beyaz yakalılık tam bir aldatmacadır; sermaye sınıfı ona temiz bir yaka vererek payelendirmiş, kendisini mavi yakalıdan üstün görmesini sağlayarak yanına çekmiştir.

Oysa, beyaz yakalılar ya da orta sınıf, finans kapital düzende kadük bir sosyo-ekonomik tabakadır. Çünkü orta sınıflar da hızla yoksullaşmaktadır. Yani beyaz yakalar mavileşmektedir.

O nedenle mesele orta sınıfın, alt sınıfla kapanan gelir makasında sorumluyu doğru saptaması ve ona göre siyaseten konumlanabilmesidir. Mavi yakalı, beyaz yakalının en büyük müttefikidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Aralık 2022

Yorum bırakın

Çin ABD’yi, Erdoğan Esad’ı suçluyor

Moskova, Ankara-Şam normalleşmesi için bir süredir tarafları zorluyor. Rusya’nın gerekçesi belli: Ukrayna krizinin ağırlığı nedeniyle Suriye sorununu hafifletmek istiyor. Putin bu nedenle doğrudan Erdoğan’dan ricacı oldu ve Rus diplomatlar yazdan beri bu konu üzerinde çalışıyor.

Şam’ın Ankara’yla normalleşme şartlarında esnemeye gittiğine dair de işaretler var. Esad yönetiminin en önemli şartı olan Türk askerlerinin Suriye topraklarından çekilmesi şartı, aşamalı çekilme takviminin oluşturulmasına kadar esnemiş görünüyor. Şam’ın bir diğer şartı da Ankara’nın ÖSO’ya desteğini kesmesiydi. Bu konuda da aşamalı ilerlenebileceği yönünde izlenimler var. Ve tabii iş gelip İdlib düğümüne dayanıyor…

Putin’in kolaylaştıcılığında üçlü zirve

Sürecin AKP iktidarı tarafından neden ağır götürüldüğünü daha önce bu köşede çok tartıştık, tekrarlamayalım ve gelinen son duruma bakalım.

Erdoğan, Türkmenistan dönüşünde bu konuda yeni bir açıklama yaptı: “Biz, şu an itibariyle Suriye-Türkiye-Rusya üçlü olarak bir adım atalım istiyoruz. Bunun için de önce istihbarat örgütlerimiz bir araya gelsin, daha sonra dışişleri bakanlarımız bir araya gelsin. Onların yaptığı görüşmelerden sonra da biz liderler olarak bir araya gelelim. Bunu da Sayın Putin’e teklif ettim. O da buna olumlu baktı” (AA, 15.12.2022).

Anlaşılan o ki, Ankara Moskova’nın talebini kabul etti ancak Esad Erdoğan’la görüşmeyi şu aşamada kabul etmiyor. Bu durumda Ankara Putin’in kolaylaştırıcılığında üçlü zirve istiyor.

Ankara ile Şam’ın normalleşme ihtiyacının önemi nedeniyle her şeye rağmen olumlu bir tablo elbette… Ancak Erdoğan yine de tabloya siyah fırça darbeleri vurmaktan kendini alıkoyamıyor!

Erdoğan’ın o sözleri

Erdoğan’ın yukarıda işaret ettiğimiz olumlu açıklamasının devamında şu sözler şunlar: “Şimdi bu terör örgütü en büyük destekleri nereden alıyor? Koalisyon güçlerinden alıyor. Nereden alıyor? Petrol kuyularından alıyor. Nereye satıyorlar? Rejime satıyorlar. Kim satıyor? Terör örgütü satıyor. Biz tabii bugüne kadar hep sabrettik. Ama artık sabır bitti. Şimdi onların, o rafineleri, petrol kuyuları vesaire, bunlara yönelik de her türlü adımı attık, atıyoruz” (AA, 15.12.2022).

Esad’la görüşmek isteyen biri, onu Suriye petrolü konusunda nasıl böyle suçlayabiliyor, akıl alır gibi değil! Üstelik, daha kısa bir süre önce Çin Dışişleri Bakanlığı ABD’yi “Suriye’den petrol ve tahıl kaçakçılığı yapmakla, bugüne kadar 100 milyar dolardan fazla kaynak kaybına yol açmakla” suçlarken (AA, 2.12.2022).

Suriye’nin kuzeyindeki petrol hırsızlığı konusunda Çin ABD’yi suçlarken, Erdoğan’ın Esad’ı hedef alması, Ankara-Şam normalleşme çabalarına frenden başka bir anlama gelmez ne yazık ki!

Muhalefetin Putin yanlışı

İktidarımızın hali bu ama muhalefetimizin hali de pek ilerisi değil ne acı ki…

Ankara ile Şam’ın normalleşmesinin ne kadar önemli olduğu ortada. Nitekim muhalefet de yıllardır Erdoğan’ı Şam düşmanlığını sürdürdüğü için eleştiriyor.

Gelin görün ki şimdi Putin’in normalleşme için doğrudan devreye girmiş olması, muhalefet içindeki bazı kesimleri neredeyse normalleşmeye karşı konumlanacak duruma getiriyor!

Neler demiyorlar: Putin’i, Erdoğan’a seçim kazandırmak için Esad’la barıştırmaya çalıştırmakla suçluyorlar. Putin’in bu yolla Türkiye’nin içişlerine müdahale ettiğini ileri sürüyorlar.

Akıl alır gibi değil! Benzer tepkileri, Putin Türkiye’de gaz merkezi kurma önerisi yaptığında da göstermişlerdi. Putin’i Erdoğan’a seçim desteği vermekle, hatta Cumhur İttifakı’na katılmakla suçlamışlardı.

Oysa… Türkiye’nin yararına bu önerilere tepki göstermek yerine, bu konularda bunca yıl ayak diretenin Erdoğan olduğunu ortaya koyan ve bu projeleri hayata geçirebilecek asıl adresin kendileri olduğunu sergileyen bir çizgi, başarılı olur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Aralık 2022

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: