Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

ABD’nin ‘çocuk asker’ sahtekarlığı

ABD’nin demokrasi, insan hakları, insan ticareti gibi raporları, gerçekte her biri siyasi hedefi olan sahtekarlık belgeleridir.

ABD bu konularda söz söyleyebilecek dünyadaki son devlet bile değildir: Amerikan demokrasisi, sömürü ve ırkçılığı gizlemeye çalışan bir illüzyondur. İnsan hakları, emperyalist ABD’nin en çok ihlal ettiği kavramdır. Savaş suçları, ABD’nin açık ara şampiyon olduğu alandır.

Şu kısa özet bile, ABD’nin ne denli “insanlık düşmanı” olduğunu belgelemektedir: “Yanlışlıkla” müttefik gemisi vuran, “yanlışlıkla” rakip ülkenin büyükelçiliğini bombalayan; Venezüella ve Türkiye’de darbe girişimlerinde bulunan; dünyanın dört bir tarafında suikastlar düzenleyen, örneğin son olarak İranlı askeri yetkili Kasım Süleymani’yi öldüren; Ortadoğu’daki jandarması İsrail’in MOSSAD’ına CIA desteği vererek bölgede suikastlar, sabotajlar düzenleyen; CIA üzerinden uluslararası uyuşturucu trafiğini denetleyen, buradan sağlanan gelirleri terör örgütlerine aktaran, bu yolla kendi denetiminde terör ağı kuran; Guantanamo’da hukuku rafa kaldıran, Avrupa semalarında uçak içinde işkenceli sorgular yapan; Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan Suriye’ye savaş yürüttüğü ülkelerde yüzbinlerce sivili katleden bir emperyalist ülkedir ABD.

ABD’nin İnsan Ticareti Raporu

ABD’nin “2021 İnsan Ticareti Raporu”nda Türkiye, “çocukların asker olarak kullanılmasına karışan ülkeler” listesinde yer alıyor. Türkiye’yi bu listeye sokan ise AKP hükümetinin kurduğu “Suriye Milli Ordusu” çatısı altındaki “Sultan Murat Tümeni”ndeki çocukların varlığı…

Bu “sopa” işlevli rapora dair üç noktaya dikkat çekelim:

1) Esad yönetimini yıkma hedefiyle başlatılan saldırı kampanyası boyunca, ilk günden beri kullanılan örgütlerin neredeyse tamamının içinde çocuklar var. ABD’nin de Suriye’de desteklediği örgütler, başta YPG olmak üzere “çocuk asker” kullanıyor.

2) ABD’nin Türkiye’nin desteklediği örgütlerdeki “çocuk asker” varlığını 10 yıl sonra “fark etmesi” sahtekarlıktır. Gerçek şudur; askeri politikalar ABD’yle uyumlu olduğunda “çocuk asker” problem değildir; uyumsuzluk olduğunda ya da Türkiye-Rusya işbirliğini hedefleyen bir “sopa” gerektiğinde “çocuk asker” problem olmaktadır.

SETA’dan ABD’ye pas

3) ABD’nin raporuna dayanak olan ise AKP’nin düşünce merkezi SETA’nın raporudur. SETA 2020 Kasım ayında hazırladığı raporda “Ankara’nın desteklediği Suriye Milli Ordusu saflarında savaşan silahlı milislerin çocuk yaşta silah altına alındığına dair veriler” yayımlamıştı. Sonradan bunun doğuracağı sonuçlar fark edilerek, rapor apar topar SETA’nın internet sitesinden kaldırılmıştı.

Yani Türkiye, yine AKP’nin SETA’sı nedeniyle kendi ayağına kurşun sıkmış, ABD’ye koz vermiş oldu.

Yeri gelmişken belirtelim; SETA’daki son tasfiyeler için çeşitli yorumlar yapıldı, yapılıyor. İzleyebildiğim kadarıyla, tasfiyeler, Amerikancı çizgide yazılar yazan mevcut Genel Koordinatörün isteği doğrultunda yapılmış görünüyor.

Yurt savunmasında çocuk-kadın

“Çocuk asker” konusuna dönecek olursak…

Ankara’nın Suriye’de desteklediği örgütlerin içinde “çocuk asker” bulunması elbette kabul edilemez. Fakat mesele bundan fazlasıdır. Zira Ankara’nın bu örgütleri desteklemesi, içlerinde “çocuk asker” olmasa bile uluslararası ilişkiler ve komşuluk hukuku açısından kabul edilemez. Ankara’nın Şam yönetimini yıkmak hedefiyle resmi Suriye Ordusuna karşı “Suriye Milli Ordusu” kurması yeterince sorunlu zaten.

Bunun Cumhur İttifakı bileşenlerince “Kuvayı Milliye” diye nitelenmesi ise Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’na yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Zira Kuvayı Milliye, emperyalizme karşı kurtuluş savaşı verdi; AKP’nin Kuvayı Milliye ilan ettiği Suriye Milli Ordusu ise onlarca ülkeden gelmiş cihatçılarla emperyalizm desteğinde Suriye’nin bağımsızlığına kasteden bir girişimdir.

Diğer yandan “çocuk asker” kategorik olarak yok sayılacak bir konu değildir. Yurt savunması savaşlarında, istenmeyen bir durum olsa bile, çocuklar da, kadınlar da yurdunu düşmana karşı savunmak zorunda kalabilir ne yazık ki…

Ama saldırı ve haksız savaşlarda, bırakın çocuk askerlerin varlığını, ordunun toplamı tümden gayrimeşrudur zaten! Yani ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgal eden ordularındaki askerler “çocuk” değiller diye meşru olmuyorlar mazlum halklar nezdinde!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Temmuz 2021

2 Yorum

Hırsızlık rejimi

Sezgin Baran Korkmaz’ın tabaklarda artan döner parçalarını biriktirip, bunları sonra yarım ekmek arası dönere çevirip pazardaki gariban emekçiye ucuza satmasını anlattığı videoyu gördünüz mü?

Kürsüde, sol eli cebinde “nereden nereye nasıl geldiğini” anlatıyor büyük bir keyifle. Daha vahimi, dinleyenler bu “başarı öyküsünü” memnuniyetle alkışlıyorlar. Nasılsa ağızdan ağıza hastalık bulaştırma riski yüksek artık döneri yiyenler kendileri değil, pazardaki garibanlar!

Yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya

Sezgin Baran Korkmaz (SBK), yaşadığımız sistemin tipik bir çıktısıdır; sistem SBK’ler, Tosuncuklar üretiyor. Ve bunlar “uyanık”, “işini bilen” diye alkışlanıyor, el üstünde tutuluyor; dahası sistemin uygulayıcısı olan siyaset, bunlara ödüller veriyor.

İşte o alkışlanma, aslında toplumun da çürümesinin derecesini gösteriyor. Toplum SBK’lerin anlattığı hikayeleri dinlerken ne kadar kuvvetli alkışlıyorsa, o kadar kirlenmiş demektir.

SBK ile onu alkışlayan kitle arasındaki ilişkinin, altyapı ile üstyapı arasındaki ilişkinin çözümlenebilmesi; sistemin, düzenin, rejimin anlaşılmasını sağlayacaktır:

1) Hırsızlık rejimleri, tüm dünyada, finans-kapitalin lokomotifliğindeki neo-liberal ekonomilerin kaçınılmaz sonucudur, çünkü üretim yerine paradan para kazanma egemendir.

2) Hırsızlık rejimlerinin inşası yukarıdan aşağıya başlar ancak toplum aşağıdan yukarı, miktarı küçükten büyüğe artan hırsızlığa bulaştırılırsa inşa tamamlanabilir.

Sessizlik ilişkisi inşası

Kısacası, SBK’nin artık döneri satarak para kazanmasını alkışlayanlar, SBK’nin daha büyük vurgunlarını onaylamış olurlar.

Biraz daha açacak olursak…

Bedava kömür alanlar, bedava makarna alanlar, iktidarın miting meydanlarında dağıttığı Sedat Peker hibesi bedava kahveleri içenler aslında “hırsızlık rejimine” bulaştırılıyorlar.

Çünkü sistemi yukarıdan aşağı inşa edenler biliyor: Bedava kömür alan belediyesindeki rüşvet mekanizmasına sessiz kalır; işadamının otelinde bedava kalan gazeteci kamu bankasına ödenmeyen krediyi yazamaz; partisinin torpiliyle oğlunu hak etmediği işe yerleştiren, kamu ihaleleriyle ortaya çıkan zenginleşmeyi sorgulayamaz…

Bu aşağıdan yukarı “sessizlik” ilişkisi kurulunca, yukarıdan aşağı ilişki de tamamlanmış oluyor.

Kamuculuk – özelcilik farkı

Rejim bu ilişkiyi türlü yollarla inşa etmeye çalışıyor. İşte örneklerden biri:

Sözcü’de Ali Ekber Ertürk’ün haberiydi: Diyanet İşleri Başkanlığının yeni fetvasına göre bir kadın, kendisine yeterince para vermeyen kocasının cebinden habersizce para alabilirmiş!

Hırsızlığı, kadın-erkek ilişkisine bakışı, güven konusunu, kadının konumlandırıldığı yeri geçtim; bu fetva ne acı ki “kadının hukukunu savunmak” diye alkışlanabiliyor!

50 yıl önce yerde bulduğu paslı ve eğri çiviyi milli sermaye diye alıp düzelten insan tipinden, artık dönerleri garibanlara satıp para kazanan insanlara…

50 yıl önce mahallesindeki ihtiyaç sahibine, onuru kırılmasın diye gizlice yardım yapan komşuluk ilişkisinden, kocasının cebinden gizlice para almayı onaylayan din anlayışına…

Bu insan dönüşümü, bu anlayış dönüşümü nasıl oldu peki? Yanıtı sistemde. Her sistem, kendi ihtiyacı olan insanı üretir, her sistemin çıktısı farklıdır.

Kamucu anlayışın egemen olduğu sistemde, o paslı çivi hepimizin çivisidir; özelci anlayışın egemen olduğu sistemde, eller başkasının cebindedir.

Kamuculuk tasfiye edilip özelci-bireyci neo-liberal ekonomi egemen hale getirilirken; sistem “benim memurum işini bilir” diyerek, “köşe dönmeciliği” kutsayarak, “uyanıklığı” alkışlayarak, “başkasının sırtına basıp yükselmeyi” marifet sayarak kendi ihtiyacı olan insanları yetiştirdi.

Çıktılardan öte rejimle mücadele

SBK’ler, Tosuncuklar, mala çökenler, otel basanlar, FETÖ borsası kuranlar ve benzerleri işte bu sistemin kaçınılmaz çıktılarıdır.

Dolasısıyla bizim Sedat Peker ifşalarıyla ortalığa saçılan isimlerle tek tek mücadeleden öte, sistemle, düzenle ve rejimle topyekun mücadeleye ihtiyacımız var.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Temmuz 2021

1 Yorum

100 yıllık iki parti: ÇKP ve CHP

Bugün Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) kuruluşunun 100. yılı. 1 Temmuz 1921’de kurulan ÇKP, işgale karşı mücadele ve iç savaşın ardından 1949’da devrim yaptı.

Çin devrimini ve ÇKP’nin on binlerce üyesinin ölümüyle sonuçlanan mücadelesini anlamak için bu ülkenin şartlarını bilmek lazım: İşgal edilmiş, Afyonla uyuşturulmuş, emperyalistlerin açtıkları kafelere “Çinliler ve köpekler giremez” diye tabela astığı, zenginliğinin acımasızca sömürüldüğü bir ülke…

İşgal dediysek, öyle sadece İngiliz emperyalizminin işgal ettiği bir ülke değil Çin; Rus Çarlığı da işgal etti, Alman faşizmi de, Japon faşizmi de…

Kısacası uzun işgal dönemlerinde sömürülmüş bir ülkede devrim yaptı ÇKP. Ve 1949’da fakir bir tarım ülkesi olan Çin’i, 2021’de satın alma gücüne göre dünyanın en büyük ekonomisi yaptı…

ABD için baş tehdit: ÇKP

Bu başarının temel nedeni, ÇKP’nin liderliğinde Çin’e özgü sosyalizm pratiğidir.

Kimi solcuların dudak büktüğü, hatta kapitalist bulduğu Çin’i en iyi anlayan ABD’dir; düşmanının seni nasıl gördüğü çok daha öğreticidir zaten.

Geçen yıl ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, ÇKP’yi “baş tehdit” ilan etmişti. Yani emperyalist ABD, Çin’den öte ÇKP’yi hedef görüyor. Bundan daha öğretici bir saptama olamaz.

Yine anımsayın, Biden yönetiminin işbaşı yapması sırasında Atlantik Konseyi’nin yayımladığı 85 sayfalık “Daha uzun telgraf” raporunda şu dört saptama yer alıyordu:

1- Xi Jinping, Çin’i Marksizm-Leninizm’e döndürdü.

2- ÇKP, Xi Jinping önderliğinde “piyasa reformlarını” durdurdu.

3- Özel sektör ÇKP kontrolü altında.

4- Çin, artık statüko gücü değil, revizyonist güçtür (düzen değiştirici anlamında).

SBKP dersleri

Bir diğer saptama da şuydu: “ÇKP, SSCB’de neyin yanlış gittiği üzerine çok iyi çalıştı ve önemli dersler çıkardı.

Gerçekten de öyle. SSCB’yi kuran Bolşevik Partinin (Sovyetler Birliği Komünist Partisi – SBKP), devrimin çökmesine ve ülkenin dağılmasına engel olamaması derslerle doludur. Ve o dersleri, aslında ÇKP daha Mao döneminde görüyor ve alıyordu. SBKP’de Leninizm ve Stalinizm yavaş yavaş terk ediliyor, “yeni burjuva” sınıfı oluşuyor ve partiyi adım adım ele geçiriyordu. (SBKP’nin on binlerce devrimci kadrosunun II. Dünya Savaşı’nda cephelerde ölmesi, yeni burjuva sınıfın partiyi ele geçirmesini kolaylaştırdı ne yazık ki.)

Aslında benzerini Türk devrimini yapan partide, CHP’de de yaşamıyor muyuz? Devrimciliği bıraktıkça, Kemalist Devrim programını terk ettikçe, CHP de erimedi mi? CHP eridikçe, Türkiye de çözülmedi mi?

CHP’nin kireçlenen devrimciliği

Bir partinin devrimciliğinin ölçüsü, sadece ideolojisinin devrimciliği değildir; pratikte kitleleri devrimcileştirebilme kabiliyetinin derecesidir aslında…

Örneğin Türk devrimi açısından Köy Enstitüleri programı, CHP’nin köylüleri/kitleleri devrimcileştirme programıydı; çiftçiyi topraklandırma kanunu çabası, köylüleri/kitleleri özgürleştirme programıydı; laiklik ümmeti milletleştirme programıydı. CHP bunlardan vazgeçtikçe, kitlelerin devrimcileşmesi durdu, devrim kireçlendi ve dondu.

Öyledir zaten; devrim arasız ve sürekli olmalıdır, ilerleme bırakıldığı anda kireçlenir. Lenin’in de, Mao’nun da, Atatürk’ün de, devrim yapan devrimcilerin de devrimin sürekliliğine vurgusu bu nedenledir.

Atatürk’ten kopma – Mao’da ısrar

Geçen yüzyılın başında kurulmuş üç devrimci parti, farklı sınıflara dayanan farklı devrimler yapmışsa da, ortak yönleri devrimle bir ülke inşa etmiş olmalarıdır.

Ve çıkarılması gereken en önemli ders de şudur:

SBKP, Lenin ve Stalin’i terk ettikçe devrimciliğini kaybetti, yeni burjuva sınıfa teslim oldu ve en sonunda SSCB dağıldı.

CHP, Kemalizmi sembol olarak değil ama program olarak terk ettikçe, Kemalist Devrim programını parça parça rafa kaldırdıkça devrimciliğini taşlaştırdı; CHP’nin devrimciliği azaldıkça, Cumhuriyet yavaş yavaş yıkıma uğradı.

ÇKP ise Mao’dan vazgeçmediği ve devrimde/devrimcilikte ısrar ettiği için Çin’i güçlü bir ülke haline getirdi.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Temmuz 2021

3 Yorum

Afganistan jandarmalığının psikolojik harekatı

Erdoğan ile Biden’ın Afganistan’da “havalimanı bekçiliği” konusunda genel bir mutabakata varması sonrasında, oluşacak tepkileri azaltmak amacıyla ilk günden zihinleri hedef alan propaganda çalışması başladı.

Bunlar tabii ki sıradan propagandalar değil, “psikolojik harekat” kapsamındaki propagandalardır. Her biri farklı kitleyi hedef alan, o nedenle de yöntemi ve içeriği farklı olan propagandalardır. Bugün dördünü inceleyeceğiz:

1. ‘Türkiye dünyanın yarısıdır’

Doğrudan AKP tabanını hedef alan psikolojik harekat propagandası şu: “Türkiye dünyanın yarısıdır.”

Öyle bir iddia ki, ABD’nin Türkiye karşısında diz çöktüğünü, dünyanın yarısından çekilirken buraları Türkiye’ye bırakmak zorunda kaldığını, Türkiye’nin de Fransa’yı Afrika’dan, Rusya’yı Kafkasya-Orta Asya bölgesinden çıkararak dünyanın yarısına yerleşmekte olduğunu iddia edebiliyor!

Özetle AKP tabanına, Reis’in ABD’yle anlaşmadığını, ABD’nin Reis karşısında diz çökerek onunla anlaşmaya çalıştığını kitlenin zihnine zerketmeye çalışıyorlar.

2. ‘Türkiye zaten Afganistan’da’

Muhalif partilerin tabanını hedef alan psikolojik harekat propagandası ise şu: “Medyada ‘Afganistan’a neden asker gönderiyoruz’ diye tepki gösterenler halkı kandırıyor, psikolojik harekat yapıyor. Türkiye zaten 2002’den beri Afganistan’da.”

Gerçek şu: Birincisi, Türkiye, NATO istediği için Afganistan’daydı. İkincisi ABD’nin Taliban’la yaptığı anlaşma, Afganistan’daki tüm yabancı askerlerin çekilmesini içeriyor. Dolayısıyla anlaşma kesinleşirse, Türk askeri de teknik olarak çekilmiş ve tekrar Afganistan’a girmiş olacak.

Dahası “Türk askeri zaten 2002’den beri orada” demek iç hukukumuz açısından da bir şey ifade etmiyor. Çünkü periyodik olarak “Afganistan tezkeresi” çıkararak, Türk askerinin oradaki varlığını hukuken yenilemiş oluyoruz. Siz hiç şimdiye kadar, “Neden Afganistan’a Türk askeri göndermek için tezkere yeniliyoruz, Türk askeri zaten orada” diye bir hükümet savunması duydunuz mu!

3. ‘Türkiye Taliban’la karşı karşıya gelmeyecek’

Genel kamuoyu endişesini giderme amaçlı bu psikolojik harekat propagandasını yapanlar ikiye ayrılıyor.

Amatörleri, Taliban’ın Türkiye’den çok memnun olduğunu bile iddia edecek düzeyde.

Daha profesyonelleri ise alet oldukları propagandada, ileriye dönük olarak kendilerince sübap noktaları belirleyip önlem alıyorlar. “Taliban Türk ordusunun havalimanı misyonuna karşı çıkarsa veya Türk okullarını hedef alırsa, Türkiye Taliban’la çatışmak zorunda kalır elbette” diyorlar.

4. ‘ABD’yle iyi ilişkiler için doğru görev’

En tehlikeli psikolojik harekat propagandası ise ulusalcı kesimleri hedef alanı. Profesyonelce yapılan bu psikolojik harekatta, ABD’yle neden anlaşmak zorunda kalındığı doğru bir şekilde saptanıyor ama buna rağmen Türk ordusunun Afganistan görev alması gerektiği savunuluyor.

Önce doğrularla hedef kitle avlanıyor: “Ülkemizin YPG, S-400, F-35, Doğu Akdeniz, Kıbrıs vb. çok sayıda çözülmemiş sorunları bulunmaktadır. Türkiye’nin bu sorunlarına yönelik kısa vadede çözüm öngörülmemektedir. Türkiye en azından bu sorunları kısa vadede rafa kaldırarak Avrupa ve ABD ile bozulan ilişkilerini tamir yoluna gitmek için böyle bir göreve (Afganistan görevi) talip olmuştur.”

Normal bir durumda, tam da bu saptama gereği, bu göreve karşı çıkılması gerekir, değil mi? Ama propaganda sahibi, işte bu doğruyu görenleri bile Afganistan görevine ikna etmek istiyor.

Riskli de olsa Türkiye’nin bu görevi Müslüman olmasının da avantajıyla üstlenmesi gerektiğini, Türkiye’nin ortaya çıkacak riskleri bertaraf edecek tedbirleri alacağını, Türk ordusunun bu görevi herkesten iyi yapacağını, bu görevin Türkiye’nin “ABD ve NATO indindeki önemini” artıracağını savunuyor. Dahası “Türkiye’nin bu görevi almasına karşı çıkan” bizleri “psikolojik harekat uygulamakla” suçluyor.

Afganistan jandarmalığı reddedilmeli

Tablo ortada: Erdoğan, iç ve dış politikadaki ihtiyaçları nedeniyle, ABD’yle hiçbir sorun çözülmemesine rağmen, Biden’ın desteğini alabilmek için Afganistan görevini kabul etti.

ABD’den “mali destek” alabilmek için “kesin anlaşma” öncesi pazarlığı süren bu görevi Türkiye kesinlikle kabul etmemelidir.

Tam bağımsızlık ilkesiyle kurulmuş, emperyalizme karşı verdiği kurtuluş savaşı mazlum milletlere örnek olmuş ülkemizin, emperyalizm adına Afganistan’da görev üstlenmesi, en başta tarihimize aykırıdır.

Yeter artık Amerikancılığınız, NATO’culuğunuz!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Haziran 2021

1 Yorum

Erdoğan’ın NATO görevleri: Kırım-Kafkasya-Afganistan

Afganistan’ı konuşuyoruz ama NATO bildirisine yansıyanlara göre AKP iktidarının NATO görevleri Afganistan’la sınırlı değil.

Burada “dayatılan bir görev” durumundan daha çok, fazlasıyla görev almaya hevesli bir tutum olduğunu öncelikle belirtelim. Baksanıza, zirveden bir hafta sonra Erdoğan, sıraladığı coğrafyalara “beklenen güçlü iradesini” ortaya koyamamasından yakındığı NATO’dan, buralara müdahil olmasını istemektedir. Hem de ne coğrafyalar:

“Irak’tan Suriye’ye, Filistin’den Libya’ya, Kırım’dan Karabağ’a kadar nice can yakıcı meselede NATO kendisinden beklenen güçlü iradeyi ortaya koyamamıştır.” (tccb.gov.tr, 21.6.2021).

1. Kırım-Karadeniz görevi

Türkiye’nin de onayladığı NATO’nun Brüksel Bildirisinin 14. maddesinde, Rusya’nın Kırım’ı “ilhakının” tanınmayacağı belirtiliyor ve “geçici işgal” diye niteleniyor. “Geçici işgal” kavramı önemli, zira ABD, İngiltere ve Türkiye’nin desteklediği Kırım Platformu, Ukrayna’nın uygulamaya soktuğu “Kırım’ı işgalden kurtarma” stratejisi kapsamında kuruldu ve ilk toplantısını 23 Ağustos 2021’de Kiev’de yapacak.

Brüksel Bildirisinin 69. maddesinde, Ukrayna’nın NATO’ya üyeliği hedefi yineleniyor; o sürece kadar NATO müttefikleriyle Ukrayna’nın askeri işbirliği ve kapasitesinin geliştirilmesi isteniyor.

Bildirinin 34. maddesinde ise NATO’nun Karadeniz’deki varlığını kara, deniz ve havada artıracağı belirtiliyor ve devamında da “Türkiye için özel olarak hazırlanmış güvence önlemlerimize katkılarımızı artırdık” deniliyor.

Türkiye’nin Ukrayna’yla savunma işbirliğinden Karadeniz’de ortak tatbikatlara kadar bir dizi faaliyet içinde olduğu bir sürecin, yeni dönemde artırılmaya çalışılacağı görülüyor.

2. Gürcistan-Kafkasya görevi

NATO Bildirisinin 68. maddesinde Gürcistan’ın NATO’ya üye yapılacağı belirtildikten sonra, Karadeniz’in güvenliği için Gürcistan’la da yakın çalışılacağı, 2022 yılında NATO ile Gürcistan tatbikatlarının yapılacağı kaydediliyor.

Bildirinin 14. maddesinde, “Rusya’nın Gürcistan’ın Abhazya ve Güney Osetya bölgelerini bağımsız devletler olarak tanımasının tersine çevrilmesi”ne vurgu yapılıyor.

Erdoğan’ın yukarıda alıntıladığımız sözlerindeki NATO’nun Kırım’la birlikte Karabağ’da da “güçlü iradesini” ortaya koyması beklentisi ve Azerbaycan Meclisi’nde geniş bir Kafkasya değerlendirmesi yapıp “NATO Zirvesinde de işte bunları konuştuk” demesi (Cumhuriyet, 16.6.2021), burada anlam kazanıyor. Zira Ankara’nın Washington’la başlayan “yeni dönem” işaretleri, Moskova tarafından Kafkasya açısından da dikkatle izleniyor. Örneğin Kremlin, Türkiye ile Azerbaycan’ın askeri işbirliğini “Rusya sınırları yakınında NATO ülkelerinin askeri altyapı kurması, dikkatimizi gerektiren bir güvenlik konusudur” (Sputnik, 18.6.2021) diye niteliyor.

3. Afganistan görevi

Afganistan konusunu daha NATO zirvesinden çok önce, Hulusi Akar’ın NATO savunma bakanları toplantısında bu göreve talip olduklarını açıklamasından beri yazıyoruz.

Anımsatalım: CIA uzman analisti Paul Goble, ABD yönetimiyle görüşecek AKP hükümetine şu tavsiyede bulunuyordu: “Türkiye, Orta Asya’daki nüfuzunu ABD ile görüşmelerinde masaya getirmeli” (Amerika’nın Sesi, 12.5.2021).

Olan tam da budur. Mevcut sorunları paranteze alan Erdoğan ve Biden, yeni işbirliği alanlarına odaklanmış ve Afganistan’da “havalimanı bekçiliği” konusunda genel bir mutabakata varmıştır. Artık Türkiye’ye gelen ABD askeri heyetiyle mali ve lojistik destek müzakere edilmektedir.

ABD’nin Çin ve Rusya cepheleri

Kırım, Kafkasya, Afganistan görevlerinin önemi, ABD’nin Çin ve Rusya karşıtı ana stratejisi nedeniyledir.

ABD Rusya’ya karşı Baltık bölgesinden başlayan, Doğu Avrupa ve Ukrayna’yı kapsayan, Kırım’dan Karadeniz’e bağlanan ve oradan Gürcistan üzerinden Kafkasya’ya, ardından da Afganistan’a uzanan bir cephe inşa ediyor.

ABD Çin’e karşı da Afganistan’dan başlayan, oradan Hint Okyanusu’na inen, sonrasında doğuya doğru Güney Çin Denizi’ni izleyerek Güney Kore ve Japonya’ya ulaşan bir cephe inşa ediyor.

Bu iki cephenin bağlantısı Afganistan’dır; hem Çin’in Batı’ya açılan kapısı olan Sincan bölgesinin bağlandığı bölgedir ve bu nedenle ABD’nin kesmek istediği Kuşak ve Yol açısından önemlidir, hem Çin’in İran petrollerine erişimde yolunu kısaltan ve Malaka Boğazı’ndaki ABD tehdidini baypas eden Gwadar-Kaşgar boru hattı açısından değerlidir, hem de Rusya ve Orta Asya petrol ve doğal gazlarının güneye açılmasının hattı üzerindedir.

Özetle, Kırım, Kafkasya ve Afganistan görevleri sıradan taktik görevler değil, stratejik düzlemde, AKP’nin Türkiye’yi konumladığı cepheyle ilgilidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Haziran 2021

1 Yorum

Türkiye Afganistan’da ABD’nin jandarması olamaz

Kabine toplantısının ardından açıklama yapan Erdoğan, kamuoyuna müjde verdi: “Amerika ile üstesinden gelinemeyecek hiçbir meselemizin bulunmadığı, tam tersine işbirliği alanlarımızın çok daha geniş ve kârlı olduğu üzerinde Biden’la mutabık kaldık. Biden ile yakaladığımız güzel iklimi, ülkelerimiz bakımından maksimum faydaya dönüştürmekte kararlıyız. ABD ile olumlu ve yapıcı bir temelde yeni bir dönemin kapılarını araladığımıza inanıyoruz.” (tccb.gov.tr, 22.6.2021).

İşbirliği, kâr, maksimum fayda, yeni bir dönem…

Onca soruna rağmen bu işbirliği nasıl doğdu, yeni bir dönem nasıl başlayabildi peki? Afganistan’da taşeronlukla, havalimanı bekçiliği üstlenmeyle…

Afganistan taşeronluğunu kamuoyuna pazarlamak

İşte “psikolojik savaş” da burada devreye giriyor; daha düne kadar AKP dışında herkesi “Biden tayfası” diye karalayan Cumhur İttifakı cephesi, Erdoğan-Biden mutabakatıyla ortaya çıkan bu taşeronluğu kamuoyuna şöyle pazarlıyor:

İttifakın İslamcı kanadı için pazarlama gazete ve ekranlardan özetle şu biçimde yapılıyor: “ABD çekileceği alanları Türkiye’ye bırakmak zorunda kaldı! Afrika’dan Orta Asya’ya, Türkiye dünyanın yarısıdır!”

İttifakın milliyetçi kanadı için pazarlama ise özetle şu görüş altında yapılıyor: “Türkiye ABD’yle görüşmeye masaya Mehmetçik’in silahını koyarak oturdu.”

Türkiye’nin NATO’ya bağlılığı’ sözü

Sadece Cumhur ittifakının kanat sözcüleri, ak-medya ve sarayın propaganda aygıtı değil, doğrudan Erdoğan da bu “yeni işbirliği dönemini” pazarlamak üzere sahada…

Kabine toplantısı sonrası konuşan Erdoğan, Brüksel’deki NATO Zirvesini şöyle değerlendirdi: “Bu zirvede bir kez daha görülmüştür ki Türkiye’siz bir NATO’nun bırakınız mevcut gücünü korumayı, varlığını sürdürmesi dahi oldukça güçtür.” (tccb.gov.tr, 22.6.2021).

Kamuoyuna “Türkiye’nin büyüklüğü” propagandası pompalamak için sarfedilen bu sözler, aslında Washington-Londra-Brüksel üçgenine verilen “Türkiye’nin NATO’ya bağlılığı” teyididir ne yazık ki!

AKP’nin borç ihtiyacı

ABD’nin ve NATO’nun çekildiği Afganistan’da Türkiye’nin Karzai Havalimanı’nın güvenliğine ve işletilmesine talip olması, nasıl pazarlarsanız pazarlayın, Batı adına jandarmalık görevidir.

NATO’nun Brüksel Zirve bildirisinin 19. maddesi, zaten açık bir görev tanımı yapmaktadır: “Afganistan’ın dünya ile bağlantısının yanı sıra kalıcı bir diplomatik ve uluslararası varlığın önemini kabul eden NATO, Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı’nın sürekli işleyişini sağlamak için…”

Yani Mehemetçik, Batılı diplomatların Afganistan’a güvenle gelip gitmesinin sigortası olacak bir bakıma…

Ne karşılığında? Erdoğan’ın ABD ve Batı desteği almasının karşılığında. Çünkü rezervine kadar erittikleri ekonominin çarklarının dönebilmesinin yolu alınabilecek borçlara, sıcak para girişine bağlı.

Bu öyle bir açık ki, satmaya başladıkları barajlar ya da şirketleşme üzerinden özelleştirmeye çalıştıkları MKE bile yeterli değil. Batı’nın vereceği borca bağımlı durumdalar.

İşte “ABD mali ve lojistik desteği sağlarsa, Afganistan’da görev alırız” şeklindeki Erdoğan-Akar açıklamalarında yer alan “mali” sözcüğü, aslında alınmak istenen borca göndermedir; yoksa Havalimanı bekçiliğinin karşılığı olan 130 milyon dolar değildir sadece…

AKP iktidarı, Afganistan’da havalimanı bekçiliği ile açılacak 130 milyon dolarlık musluğun Londra tefecilerine ve New York bankerlerine genişlemesini istemektedir.

Özetle, Erdoğan, “Türkiye’nin en iyi ihraç malı, ordusudur” diyen Soros’un tavsiyesine uymaktadır.

Türk Solunun haklı itirazı

AK-medyanın, AKP’nin NATO’ya bağlılığını ve ABD’yle ilişkileri düzeltebilmek adına Afganistan’da taşeronluk üstlenmesini “Türkiye dünyanın yarısıdır” diye propaganda etse bile, gerçek, kamuoyu tarafından açıklıkla görünmektedir.

Ve kamuoyu, Erdoğan’ın ABD-Batı desteği alabilmek adına Mehmetçik’i Afganistan’da ABD jandarmalığına soyundurmasına karşı çıkmaktadır.

Zira bu, kökleri Türk askerinin Kore’de kullanılmasına kadar giden bir haklı itiraza dayanmaktadır. Türk Solunun bağımsızlıkçı ve antiemperyalist bir anlayışla başlattığı o itiraz, yıllar içinde geniş kesimlerle birleşmiş ve örneğin 1 Mart Tezkeresinde en kitlesel itiraza dönüşmüştü.

Bu bağımsızlıkçı anlayış sürüyor…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Haziran 2021

3 Yorum

Amirallere karşı vatan savaşı!

Partisinin Antalya İl Teşkilatı toplantısında konuşan Erdoğan, 4 Nisan 2021’de kamuoyunu Montrö Sözleşmesi konusunda bilgilendiren 104 emekli amirali yeniden hedef aldı: “Gece yarısı bildirilerinden terör saldırılarına, suç örgütleri mensuplarından provokatif eylemlere kadar bulabildikleri her aracı kullandılar. İşte 100’e yakın emekli amiralin şu anda hesapları soruluyor, devam ediyoruz, sorulacak. Sen emekli olmuşsun, senin bu milletle, bu devletle ne işin var? İşine bak.” (tccb.gov.tr, 19.6.2021).

Emekliler 15 Temmuz’da darbecilere karşı çatıştı

1. Bir cumhurbaşkanının, kamuoyunu bilgilendiren emekli amirallerin bildirisi ile mafya ve terör eylemlerini aynı senaryonun parçası olarak nitelemesi, ülke adına vahimdir. Fakat şaşırtmamaktadır. AKP-FETÖ ortaklığında yapılan kumpaslarda PKK tanık, TSK sanıktı!

2. “Emekli olmuşsun, senin bu milletle, bu devletle ne işin var” cümlesi, Erdoğan için iki kere anlamsızdır. Birincisi, kendisi de emeklidir. İkincisi emekli askerlerden SADAT’çı Adnan Tanrıverdi, daha düne kadar başdanışmanıydı. Tanrıverdi “mehdi gelecek” sözlerinin kamuoyunda doğurduğu tepki nedeniyle istifa etmek zorunda kalmıştı.

3. Öte yandan emekliler de bu milletin bir parçasıdır; üstelik birikmiş emekleri nedeniyle bu milletin en değerli parçalarındandır. Milletin parçasına, “milletle ne işin var” demek mantığa aykırıdır. Dahası emeklilere “işi bitmiş” muamelesi anlamına gelir ki gayriinsanidir.

4. Ayrıca unutulmasın: 15 Temmuz gecesi Erdoğan’ın bakanları el ayak çekmişken, emekli askerler sokaklara çıkıp beylik tabancalarıyla darbecilere karşı çatıştılar, vuruldular ve darbe bastırılana kadar mücadele ettiler. Darbe bastırıldıktan sonra ekranlara doluşan AKP yöneticileri gibi şov yapmadılar.

5. AKP iktidarı 104 amiralden aslında neden rahatsız? Çünkü o 104 amiral ve onlarla aynı düşüncedeki binlerce amiral ve general, Türkiye’nin çıkarlarını savunuyor, Atatürk’ü savunuyor, laikliği savunuyor, cumhuriyeti ve demokrasiyi savunuyor…

İktidar bu tür amiraller değil, askeri üniformasının üzerine cüppe giyerek tekkeye giden amiraller olsun istiyor! Üstelik, “alnı secdeye gelenden zarar gelmez” diyerek devleti teslim ettikleri FETÖ örneği ortadayken.

Amirallerin Montrö haklılığı

6. Amirallerin 4 Nisan 2021 tarihli açıklamasının odağında Montrö Sözleşmesi vardı. Bu konuda Türkiye’de konuşmaya en yetkin meslek grupları, büyükelçiler ve amirallerdir. Nitekim 126 büyükelçi de 30 Ocak 2020’de aynı konuda bir uyarı ve bilgilendirme metni yayımlamıştı. Kısacası, amirallerin uzmanı oldukları Montrö konusunda halkı bilgilendirmelerinden daha doğal bir şey yoktur.

7. Ne demişti amiraller? “Montrö Sözleşmesinin tartışma konusu yapılmasına, masaya gelmesine neden olabilecek her türlü söylem ve eylemden kaçınılması gerektiği kanaatindeyiz.”

Haksız mı amiraller? Daha 5 Nisan akşamı, Erdoğan amirallere yanıt verirken aslında amiralleri doğrulamadı mı? “Daha iyisi için imkân bulana kadar Montrö’ye bağlılığımızı sürdürüyoruz” diyen Erdoğan ve Atatürk’ün “makul ama parlak değil” sözlerini bağlamından kopararak “daha iyisi”ne destek için kullanan Erdoğancılar, Montrö’yü tartışmaya açmış olmuyor mu?

Dahası, Erdoğan 19 Aralık 2019’da “Montrö’de bize tanınan bir hak yok” diyerek, 5 Ocak 2020’de “Savaş gemileri gerekirse Kanal İstanbul’dan geçer” diyerek Montrö’yü tartışmaya açmadı mı?

AKP’nin NATO’culuğu

8. 104 amiralin çoğunluğu, sadece Montrö konusunda değil, ABD’den Türkiye’ye yönelen tehditler konusunda da uzun süredir Türkiye’yi bilgilendiriyordu:

ABD’nin Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı cephe inşa ettiği, Karadeniz’de Türkiye’yi Rusya’yla karşı karşıya getirmeye çalıştığı, Suriye’de terör örgütüne silah desteği verdiği, terör örgütünü eğiterek ordulaştırdığı uyarıları yapıyorlardı…

Mezhep temelli dış politikadan dönülmesi gerektiğini, Ankara’nın Şam’la anlaşmasını ve Kahire’yle normalleşmesini savunuyorlardı…

Haksızlar mı? Ve sonuçta ne oldu?

Vatan savaşı” propagandası yapan AKP iktidarı, ABD desteği alabilmek için Mehmetçiği Afganistan’a gönderme pazarlığına başladı; onayladığı NATO bildirisiyle ABD’nin Karadeniz’i “NATO gölü” yapma hedefine soyundu; ABD’yle Ukrayna’da, Karadeniz’de, Libya’da ve hatta Suriye’de işbirliği yapmaya yöneldi!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Haziran 2021

1 Yorum

Konu: HDP’nin oyu

HDP’ye kapatma davası sürecinde AKP’den HDP’ye, HDP’den CHP ve İYİP’e mesaj trafiği yaşanıyor. Kritik Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça, HDP’nin oyu daha da değer kazanıyor.

Öncelikle son bir haftada yaşananları kısaca özetleyelim:

Önpazarlık mesajları

1. AKP’li Mehmet Metiner, “HDP’yi kapatmak çözüm mü?” başlıklı yazısında Cumhur İttifakına şu mesajı verdi: “Özellikle HDP’nin ana damarını oluşturan dindar-milliyetçi Kürtlerin hassasiyetleri ve talepleri doğru okunmazsa, en önemlisi de onları kazanacak yeni bir siyasi akıl devreye alınmazsa, HDP’nin kapatılması tek başına çözüm olmaz. Bu işi mahkemeye havale etmekle sorunu çözmüş olmayız. Bu ülkenin Kürtlerini yanlış politikalarla HDP’nin kucağına itmenin vebali ağır olur, biline!” (Yeni Şafak, 11.6.2021).

AKP’nin pek gönüllü olmadığı, MHP’nin baskısıyla HDP’ye kapatma davasının açıldığı şartlarda, dikkat çeken bir mesajdı. Üstelik tam da o günlerde HDP’nin CHP ve İYİP cephesiyle ilişkileri tartışılıyordu.

2. İrfan Aktan’ın sorularını yanıtlayan Sırrı Süreyya Önder ““Mevcut iktidar gidecek de, gelecek olan kör bıçağıyla bekliyor gibiyken neyle umutlanacağız?” diyordu (Gazete Duvar, 12.6.2021).

3. Murat Aksoy’un sorularını yanıtlayan Selahattin Demirtaş şu mesajı verdi: “Kimse bizi iki kötü arasında tercihe zorlamaya kalkmasın. Gerçek demokrasi ve hakiki bir barışı savunamayanlar, buna yürekten inanmayanlar Türkiye’nin geleceğinde söz sahibi olamazlar, en azından biz buna payanda olmayız.” (Politik Yol, 14.6.2021).

4. Ferit Aslan’ın sorularını yanıtlayan Altan Tan, HDP yönetimine şu mesajı veriyordu: “Neden bir tarafa, Recep Tayyip Erdoğan’a keskin bir düşmanlık, öbür tarafa bedava bir dostluk kuruyorsunuz? Kürtler, cumhurbaşkanlığı seçiminde altından değerli bir fırsat yakalayacak. Bu fırsatı iyi değerlendirmeleri gerekir.” (Medyascope, 15.6.2021).

5. Kobani davasında tutuklu yargılanan Ayhan Bilgen 15 Haziran’da tahliye edildi. Bilgen, 12 Ekim 2020’deki “HDP tersine Türkiyelileşme yaşıyor” eleştirisiyle HDP içinde bir tartışma başlatmıştı.

6. İlginçtir, tam da bu süreçte, Çetin Doğan başta 7 kişinin Balyoz kumpasındaki beraat kararı bozuldu (14.6.2021).

Sarayın ince hesapları

Anayasanın 101. maddesi açık: “Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.” Yani Haziran 2023’te yapılacak seçimde anayasa göre Erdoğan’ın aday olabilmesi mümkün değil. Peki nasıl aday olabilir?

Anayasanın 116. maddesine göre “Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir.” Bunun olabilmesi için de TBMM’nin, üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla, yani 360 milletvekilinin oyuyla seçimlerin yenilenmesine karar vermesi geriyor. Oysa TBMM’de 289’u AKP’li, 48’i MHP’li, toplam 337 Cumhur İttifakı milletvekili var. Yani 23 milletvekili eksik.

Denilebilir ki, madem muhalefet erken seçim istiyor, bu durumda onların desteğiyle zaten rahatça seçim kararı alınabilir. Doğru. Ancak AKP ile MHP’nin oyları, Erdoğan’ı iktidara taşımaya yetmiyor. Üstelik mevcut oy oranı da gün geçtikçe eriyor. Yani Erdoğan’ın MHP’den vazgeçmeden Kürtlerin de oyunu almaya ihtiyacı var.

İşte bu aritmetik nedeniyle bir süredir sarayda ince hesaplar yapılıyordu. Erdoğan’ın “Kürt-İslam Partisi” HUDA PAR Genel Başkanı İshak Sağlam‘la sarayda görüşmesinden, Öcalan’ın “televizyona çıkarılarak konuşturulacağı” iddiasının ekranlardan telaffuz edilmesine kadar bir dizi gelişme, doğrudan HDP’yi ilgilendiriyordu. HDP’nin bölünerek Öcalan üzerinden bir parçasının Cumhur İttifakına eklemlenmesi beklentisi konuşuluyordu.

HDP’ye saldırı

Bütün siyasi aktörler HDP’nin oyuna odaklanmışken, İzmir’den kanlı bir saldırı haberi geldi. Ülkemizdeki siyasi cinayetler zincirine bir halka daha eklendi: HDP İzmir İl Örgütüne saldıran “bir kişi”, parti çalışanı Deniz Poyraz’ı öldürdü.

Önemle vurgulayalım: Bu tür siyasi cinayetler, tetikçiden ibaret değildir.

Bu alçakça saldırının hukuk ve siyaset tarafından aydınlatılabilmesi, Türkiye’nin girdiği kritik süreci en az hasarla atlatmasını sağlayacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Haziran 2021

2 Yorum

Sıfır çözüm + üç görev

ABD-İngiltere, G7, NATO ve ABD-AB zirvelerinin Washington açısından tek hedefi vardı: Müttefiklerini yeniden denetimine alabilmek ve Çin ile Rusya’ya karşı “birleşik cephe” kurabilmekti.

ABD bunun için de Çin ve Rusya’yı “tehdit” ilan ederek, NATO’yu da Avustralya ve Japonya gibi ortakları üzerinden Asya-Pasifik’e taşımak, bir anlamda “küreselleştirmek” istiyordu.

Sonuç? 79 maddelik zirve bildirisinin maddelerinin yarıya yakını Rusya’yla ilgili, ikinci sırada da Çin var. Ancak şu farkla: ABD, tehdit gördüğü halde Çin bildiriye “zorluk ve risk” olarak girdi. Çünkü ABD AB’yi ikna edemedi.

NATO için iki kritik bölge

79 maddelik bildiriden çıkan sonuç şu: Önümüzdeki dönem NATO açısından iki kritik bölge var: Ukrayna-Karadeniz-Gürcistan hattı ile Afganistan merkezli Orta Asya…

ABD bu bölgeleri, Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifini kesebilmek ve Çin ile Rusya arasındaki bölgelerde bulunabilmek amacıyla stratejik hedef görüyor.

Dahası ABD Rusya’ya karşı Baltık, Doğu Avrupa, Karadeniz, Kafkasya ve Afganistan üzerinden Orta Asya’ya uzanan bir cephe ve Çin’e karşı da Afganistan’dan Hint Denizi’ne inen, Güney Çin Denizi üzerinden Japonya’ya kadar uzanan bir cephe inşa etmek istiyor.

Hegemonyası zayıflayan ABD’nin bu hedefe ulaşması pek olası olmasa da, cephelerin belli noktalarında ciddi tahribat yaratacak askeri gücü, elbette hâlâ büyük bir risk.

Erdoğan’ın Batı desteği ihtiyacı

ErdoğanBiden görüşmesinin dinamiklerinden biri yukarıdaki tablonun doğurduğu olanaklar, diğeri de iç politikadaki ihtiyaçtı.

ABD’nin, inşa etmeye çalıştığı cephe nedeniyle, Blinken’in ifadesiyle “Türkiye’yi Batı kampında tutmaya ve bazı kritik konularda ABD’yle aynı sayfa olmasını sağlamaya”; Erdoğan’ın da iktidarını sürdürebilmek için Batı’dan siyasi ve ekonomik destek almaya ihtiyacı vardı.

O nedenle taraflar, mevcut sorunlara çözüm bulmadan, onları paranteze alarak yeni işbirliği alanlarına odaklanmakta uzlaşmıştı. Öyle olduğu için de görüşmeden “sıfır çözüm” çıktı. Öyle olduğu için de Erdoğan gündeme kendisinin getirmesinin gerektiği soykırım konusunun “gündeme getirilmemesinden” memnuniyet açıkladı!

Ama Washington önemli bir koz elde etti; zira Erdoğan’ın “Türkiye ile ABD arasında çözülemeyecek sorun yok” demesi, “tavize açığım” mesajından başka anlama gelmiyordu!

Afganistan, Karadeniz, Suriye görevleri

Sonuçta Biden’la yapılan görüşmeye dair açıklamalardan ve Türkiye’nin de onayladığı 79 maddelik zirve bildirisinden görüldüğü üzere, Ankara’nın önünde üç görev belirdi:

1) Afganistan: Erdoğan Batı desteği almak ve NATO içindeki rolünü artırmak için Afganistan’da “havalimanı bekçiliği” görevine talip oldu ne yazık ki. Dahası yanına Pakistan ile Macaristan’ı da alabileceğini ilan etti. Her ne kadar bu konuda kesin bir karara varılmadıysa da, Erdoğan’ın sözlerinden Biden’la belli bir mutabakata vardığı anlaşılıyor.

2) Karadeniz: Bildirinin “NATO’nun Karadeniz’de karada, denizde ve havada varlığını arttıracağının” belirtildiği 34. maddesi ise Ukrayna (69. madde) ve Gürcistan’ın (68. madde) NATO üyeliği hedefiyle birlikte, Türkiye’ye yeni sorumluluklar yüklüyor ne yazık ki…

3) İdlib/Suriye: Zirve bildirisinin 52. maddesinde yer alan “Suriye’den Türkiye’yi tekrar vurabilecek veya hedef alabilecek füze atışlarına karşı teyakkuz halindeyiz” ifadesi, oldukça provokatif. Suriye’de işler düzelirken NATO bildirisinde Türkiye’ye karşı füze tehlikesine dikkat çekilmesi hayra alamet değil. Üstelik, iktidar kaynaklarının “İdlib ve insani yardımlar konusunda ABD’yle birlikte hareket etme kararı aldık” (Yeni Şafak, 16.6.2021) sözleriyle birlikte daha da sorunlu bir hal alıyor.

Dikkat edilirse her üç “görev ve sorumluluk” da, Türkiye’yi Rusya’yla karşı karşıya getirme potansiyeli taşıyor. İşte Washington’un istediği de bu…

NATO’culuk sorunu

Erdoğan’un “Akdeniz’den Karadeniz’e, Avrupa’dan Asya’ya”, NATO’yu her yerde göreve çağırması ise Türkiye’nin asıl sorununa bir kez daha işaret etti: NATO’culuk!

Siyasal İslamcılardan milliyetçilere, liberallerden sosyal demokratlara uzanan siyasal kesimler pek çok konuda karşı karşıyadırlar ama hepsi NATO’culukta ortaktırlar ne acı ki…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Haziran 2021

1 Yorum

Ordubozan NATO’culuk

Erdoğan-Biden görüşmesi öncesinde yazdıklarımda iki temel sonuç vardı:

1. Erdoğan ve Biden, Türk-Amerikan ilişkilerini “kurtarmak” için NATO’yu en uygun zemin görüyorlar.

2. Erdoğan ve Biden, sorunları paranteze alarak işbirliği alanları üzerine odaklanmak istiyorlar: Afganistan ve Ukrayna başta olmak üzere, adım adım Libya ve Suriye konuları üzerinden işbirliği yapmaya çalışacaklar.

Özetle ABD için “müttefiklerini denetleme”, Türkiye için “ABD’yle iyi ilişkilerin” aracı olan NATO ve NATO’culuk, Erdoğan ve Biden ilişkilerinin temel zemini olacak.

Bu örtüşmeyi en iyi özetleyen açıklamalar ise ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’dan geldi. Blinken her ne kadar “Türkiye NATO müttefiki gibi davranmıyor” dese de, ABD’nin Türkiye’yle ilgili iki çıkarına işaret etti:

1.Türkiye Batı’ya çapalanmış şekilde kalmalı.

2.Türkiye’nin, bazı kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olması sağlanmalı” (9.6.2021).

Washington’un bu çıkar saptamasıyla örtüşen Ankara açıklaması da Akar’dan geldi: “Türkiye, NATO’yu kendi güvenliğinin merkezine koymaktadır” (11.6.2021).

Atlantik çapası olarak NATO

“Türkiye’nin NATO’yu kendi güvenliğinin merkezine koyması” şeklindeki stratejik hata yeni değildir ve 70 yıldır Türkiye’yi her durumda Atlantik’e bağlayan çapadır! (Bu 70 yıl ve çapalanmanın derecesi, kuşkusuz kendi içinde farklı dönemlere ayrılarak değerlendirilmelidir.)

Türkiye’nin NATO’yu kendi güvenliğinin merkezine koymasının 70 yılda onlarca olumsuz sonucu oldu:

İçeride; Kemalist Devrim’e karşı-darbe, siyasal İslamcılığın yükselişi, laikliğin tırpanlanması, 12 Mart ve 12 Eylül’den 15 Temmuz’a Amerikancı darbeler, solcu ve Kemalist subayların ordudan tasfiyesi, Ergenekon ve Balyoz kumpasları…

Dışarıda; Atatürk’ün “kolektif güvenlik” anlayışının reddedilmesi, komşularla düşmanlık, ABD’nin çıkarları için Kore, Somali ve Afganistan’a Mehmetçik gönderilmesi…

Savunmada; Askerin, giydiği postalından üniformasına, kullandığı silahından izlediği talimnameye kadar milli olmaktan uzaklaştırılması ve kurmayının uyacağı stratejinin bile ABD stratejisinin alt stratejisi olarak belirlenmesi… Örneğin Soğuk Savaş yıllarında Türkiye’nin SSCB’ye karşı savunma hattı Toroslar’dı; çünkü ABD için bölgede asıl savunulacak alan Anadolu değil, Toroslar’ın altı, petrol bölgesiydi.

NATO 2030 konsepti

Önce Genelkurmay Başkanı olarak, ardından da Başkanlık sistemiyle yönetilen Türkiye’de Milli Savunma Bakanı olarak Türk ordusunu yöneten Hulusi Akar’ın, “Türkiye’nin güvenliğinin merkezine” NATO’yu koymasını, sadece yukarıda belirttiğimiz Türk-Amerikan ilişkileri bağlamında değil, NATO 2030 konsepti bağlamında da değerlendirmeliyiz.

Nedir NATO 2030 konsepti? En iyi tarifi “Çin’in güçlenmesini ve Rusya’yla kötüleşen ilişkileri hesaba katmadığı” gerekçesiyle NATO’nun 2010 stratejik konseptinin yenilenmesi gerektiğini belirtirken NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg yapmıştı zaten.

NATO 2030 konsepti ile ABD, geleneksel müttefiki AB’yi de yeniden denetimine alarak Çin ve Rusya’yı kuşatmak istiyor. Bu ittifak yetmeyeceğinden Çin’e karşı dengeleyici olarak Hindistan’ı ve Japonya, Güney Kore, Avustralya ile Yeni Zelanda’yı da NATO’nun doğudaki ortakları olarak kullanabilmeyi hesaplıyor. Washington böylece NATO’yu bir anlamda küreselleştirmeye çalışıyor.

ABD Rusya’yı Baltık-Doğu Avrupa-Karadeniz-Kafkasya-Orta Asya hattı ile; Çin’i de Orta Asya ve Hindistan ile batısından, Japonya ve Güney Kore ile doğusundan ve diğer bölge devletleriyle de güneyinden kuşatmak istiyor.

ABD bu strateji içinde, özellikle Karadeniz-Kafkasya-Orta Asya hattında Türkiye için kritik bir rol öngörüyor.

İkinci kırılma

Bu tablo içinde NATO’yu Türkiye’nin güvenliğinin merkezine koyan bir anlayış, Çin ve Rusya’yı hedef alan bir stratejiye askeri olarak eklemlenmek demektir. Bu da haliyle Türkiye’nin dış politikasını etkileyecektir.

Oysa Türkiye’nin çıkarlarıyla NATO’nun çıkarlarının çatıştığı bir süreci yaşıyoruz. Ama Türkiye, Erdoğan’ın iç politikadaki ihtiyaçları nedeniyle, NATO’yu güvenliğinin merkezine alarak, Çin ve Rusya’ya karşı konumlanacak!

Açıkça belirtelim: Bu Türkiye’nin Soğuk Savaş’tan sonra ikinci kez kendi ayağına kurşun sıkması durumudur.

Hulusi Akar, Türk ordusunun getirildiği durumu eleştirenlere “ordubozan” diye tepki gösteriyor; oysa asıl ordubozanlık, NATO’culuk ve NATO’yu Türkiye’nin güvenliğinin merkezine koymaktır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Haziran 2021

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: