Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Ortodoks kiliselerinin kavgası

Ortodoksluk, tarihsel olarak M.S. 4. yüzyılda İstanbul’un (Konstantinapol) yeni siyasal merkez olmaya başlamasının yansımasıdır.

Özetlersek, Ortodoksluk, 343’te Sofya’da toplanan konsilde Batı ile Doğu Roma’nın mücadelesinin bir sonucu olarak belirdi. 381’deki konsilde İstanbul’un Roma’dan sonra ikinci yetkili merci olduğu ilan edildi. Karar Roma tarafından kabul edilmedi. 451’deki konsilde ise İstanbul’un Roma ile eş imtiyazlara sahip olduğu resmen onaylandı. 595’te İstanbul Patriği 4. John, tarihte ilk defa ekümenik patrik unvanını alarak İstanbul’un tek ve evrensel kilise olduğunu ilan etti.

Roma ile İstanbul arasındaki mücadele 9. yüzyılda Balkanlar üzerinde derinleşti ve Slavların hangi kilise tarafından Hristiyanlaştırılacağı konusu, 1054 yılındaki kesin kopuşu getirdi.

 

Rusların Ortodoks olması

10. yüzyılda, Ruslar Bizans İmparatorluğu yoluyla Hristiyanlığa geçti. Bulgar tehdidi altındaki Bizans İmparatoru II. Basileios, Kiev Knezi Vladimir’den yardım istedi. Vladimir, askeri desteği siyasal kazanca dönüştürmek amacıyla, Bizans İmparatorunun kız kardeşi Anna ile evlenmek istedi. Bizans İmparatoru ise kız kardeşini ancak bir Ortodoks ile evlendirebileceğini söyledi. Sonuçta Vladimir, düğünden sonra 988’de Kiev’de toplu halk vaftizi ile Hristiyanlığa geçti.

Fakat 450 yıl sonra, 1439’da bu kez İstanbul ile Kiev ayrışması yaşandı. Şöyle ki, 1054 yılında kesin olarak ayrılan Roma ve İstanbul kiliseleri, Osmanlı basıncı karşısında birleşme kararı aldı. Moskovalı Başknez II. Vassiliy bu birleşmeyi kabul etmedi ve İstanbul Patrikliğinden ayrılarak ayrı bir Rus kilisesi kurma yoluna gitti.

İstanbul’u fetheden II. Mehmet, Osmanlı topraklarındaki tüm Ortodoksları İstanbul’a bağlamak istedi. Bunun için 1439’daki Roma-İstanbul birleşmesine karşı olan Ortodokslara dayandı ve Katoliklerle birleşmeye en sert muhalefet eden Gennadios II. Scholarios’u patrik ilan etti.

Rus Çarlığının siyasal bir güç haline geldiği sonraki yüzyıllarda ise Moskova, Ortodoksluğu Osmanlı’ya karşı kullandı. Dahası Ruslar 1774’ten itibaren Ortodoksların resmi hamisi oldu ve büyük güçlerin Osmanlı topraklarında Katolik (Fransa), Proteston (İngiltere) ve Ortodoks (Rus Çarlığı) kiliseleri üzerinden yürüttüğü güç mücadelesi, 1854’te Kırım Savaşı’na bile dönüştü.

19. yüzyıl, Yunan, Bulgar, Sırp, Romen kiliselerinin İstanbul Patrikliğinden ayrılma mücadeleleri biçiminde yürüyen milli bağımsızlık girişimlerine sahne oldu.

 

Moskova’ya karşı Kiev- İstanbul ortaklığı

Tüm bu tarihsel özeti neden mi yaptık? Siyasal mücadelenin bir yansıması olarak Ortodokslar bölünüyor da ondan!

Kiev Patrikhanesi, Rusya’dan ayrılarak bağımsız Ukrayna Ortodoks Kilisesi’nin kurulduğunu ilan etti. Kiev bu kararı, İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’nin desteğiyle aldı.

Rus Ortodoks Kilisesi Patriği Kirill ise Ukrayna’da bağımsız kilise kurulmasına izin verilemeyeceğini ilan etti.

Rus Ortodoks Kilisesi, Fener Rum Patrikhanesinin Kiev’e desteği nedeniyle, İstanbul’a kendi vatandaşları için rahip gönderme kararı aldığını ilan etti.

Fener Rum Patriği Bartholomeos, Rus Ortodoks Kilisesi’nin Türkiye’ye rahip gönderme kararının yasadışı olduğunu savundu.

Ortodokslar arası bu ayrışma, aslında Türkiye’nin önüne Kıbrıs meselesinden İsrail gazı konusuna kadar birçok alanda avantajlar doğuruyor. Mesele bu çelişmelerden yararlanabilecek bir dış politika anlayışının kalıp kalmadığıdır…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Aralık 2018

Reklamlar

1 Yorum

Gerileyen ABD, yükselen Çin

Çin’in teknoloji devi Huawei’nin Mali İşler Direktörü Meng Wanzhou’nun Kanada’da gözaltına alınması, ABD-Çin ekonomi savaşının geldiği yeri işaret etmektedir.

Öncelikle belirtelim; günümüzde ülkelerin lider şirketleri ne enerji ne de finans şirketleridir. Artık liderliği teknoloji şirketleri yapmaktadır.

Huawei ise Apple ve Samsung’un tahtını sarsan dev bir Çin teknoloji şirketidir. Üstelik telefon üretiminden daha çok, dünyaya telekom altyapısı sunmasıyla asıl öne çıkmaktadır. Bu alanda da son yıllardaki atağı ile Kanadalı Nortel’in kapanmasına, ABD’li Lucent’in gerilediği için Alcatel’le birleşmesine, Ericsson’un ve yine ABD’li Cisco’nun pazar payının düşmesine neden oldu.

Kısacası dünyanın büyük çoğunluğunun telekom altyapısı artık Huawei oldu.

 

“Serbest Piyasa Sosyalizmi”nin başarısı

Trump, işte dünyadaki bu gelişmeye karşı ABD’nin ürettiği bir “çözüm”dür: “Önce Amerika” diyen, kendisinin inşa ettiği serbest piyasa ekonomisine aykırı olarak gümrük duvarları ören, yani ithal edilen mallara yüksek vergi kesen, rakiplerine de müttefiklerine de ekonomik ambargo uygulayan, NATO’daki müttefiklerini ekonomik katkı payını artırması konusunda sıkıştıran, Ortadoğu’daki askeri varlığını Körfez ülkelerine finanse ettirmeye çalışan bir çözüm…

ABD’yi bu noktaya getiren, şu önemli verilerdir:

  1. Çin’in dünya ekonomisindeki payı satın alma gücü paritesine göre 2017’den itibaren ABD’yi geçti.
  2. “Ucuz ve kalitesiz Çin malları” lafı rafa kalktı. Yüksek teknoloji ihracatında Çin yüzde 28’le liderliğe otururken, ABD’nin ihraç ettiği yüksek teknoloji mallarının oranı yüzde 16’ya geriledi.
  3. Doların dünya ticaretinde payı düşmeye başladı: Komşular arasında ulusal paralarla ticaret eğilimi başladı, Çin liderliğinde yeni bir sepet paraya gidilmesi hazırlıkları yapılıyor.
  4. Atlantik, kapitalizmin 2008 krizinden hâlâ çıkamadı: ABD’nin “serbest piyasa kapitalizmi” gerilerken, Çin’in “serbest piyasa sosyalizmi” büyümeye ve kalkınmaya devam etti.
  5. Ekonominin ağırlık merkezi Atlantik’ten, Asya-Pasifik’e kaydı. Bununla paralel olarak Asya-Pasifik’in uluslararası sistemdeki siyasi etkisi hızla arttı.

 

Yeni ekonomik düzen

ABD emperyalizmi, şu dört sütun üzerinde yükselmiş ve kendi egemenliğindeki bir ekonomik düzeni kurmuştu: IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve Dolar.

Şimdi Çin bir yandan bu sütunlar içindeki payını ve ağırlığını artırmaya çalışıyor, bir yandan da karşısında alternatiflerini inşa ediyor: Altyapı yatırım fonu, BRICS Kalkınma Bankası, Asya Altyapı Yatırım bankası, ortak para/sepet para vb.

Yani Çin’in adım adım “yeni bir ekonomik düzen” inşa ettiği bir sürece girildi.

 

Savaşın cepheleri

İşte bu tabloyu okuyan ABD, Çin’e savaş açmış durumda:

  1. Stratejik planda ABD Çin’i güneydoğusundan Japonya-Güney Kore-Filipinler-Tayland yayı ile, Asya’yı ise geniş Hindistan-Avustralya-Japonya yayı ile kuşatmaya çalışıyor.
  2. ABD, Çin’in “Kuşak ve Yol İnisiyatifi”ni engelleyecek şekilde pozisyon almaya çalışıyor.
  3. Çin’in enerji ihtiyacına darbe vurmak için Ortadoğu’daki musluğu kontrolü altında tutmaya çalışıyor. (İran’a yaptırımlar da bu kapsamda okunabilir.)
  4. ABD Çin’e karşı gümrük vergisi ve yaptırım uyguluyor.

İşte Huawei Mali İşler Direktörü’nün Kanada’da gözaltına alınması da, son aylarda “insan hakları” temelinde Uygur meselesinin Batı tarafından sürekli kaşınması da bu çarpışma içinde okunabilecek gelişmelerdir.

Fakat nafile, yeni bir dünya kuruluyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Aralık 2018

7 Yorum

Ukrayna krizinde ABD’nin 5 hedefi

Ukrayna krizini anlayabilmek, öncelikle ABD’nin pozisyonunu anlamaktan geçiyor. Dönemin ABD Başkanı Barrack Obama 3 Şubat 2015’te CNN’e verdiği röportajda pozisyonlarını şöyle “itiraf” etmişti: “Putin, Maydan protestoları ile Ukrayna’da yönetimin değişiminde bizim aracı olmamıza hazırlıksız yakalandı.”

Peki ABD neden Ukrayna’da “aracı” olmuştu?

ABD için Karadeniz’in jeostratejik değeri çok büyük. Karadeniz ABD için öncelikle Rusya’yı güneyden boğmak, Boğazları tutmak, Doğu Avrupa’yı denetimde tutmak, Kafkasya’yı kontrol edip oradan Hazar havzasına uzanmak ve elbette Türkiye’yi kontrol etmek demek…

ABD’nin Karadeniz stratejisi

ABD bu amaçla;

1. İlk girişimini 2004’te Bulgaristan ve Romanya’yı NATO’ya üye alarak yaptı. ABD böylece NATO vesilesiyle bu ülkelerin limanlarına girebilecekti.

2. İkinci girişimini Gürcistan üzerinden yaptı: 2003’te “Gül devrimi” ile iktidara gelen/getirilen Mihail Saakaşvili Rusya’ya karşı ABD’ye ülkesini sıçrama tahtası yaptı. 2006’daki NATO Dışişleri Bakanları toplantısında Gürcistan’a üyelik kapısı açıldı, 2-4 Nisan 2008 tarihli NATO Zirvesi’nde de üyelik için ilgili mevzuatların parlamentodan geçirilmesi istendi.

Saakaşvili’nin izlediği bu Batıcı politikalara itiraz eden Osetler, referandumda yüzde 90’la bağımsızlık istediler. Saakaşvili NATO üyeliği davetini fırsata çevirip 8 Ağustos 2008’de Osetya’ya saldırdı. Rusya’nın askeri yanıtı sert oldu; ABD’den beklediği desteği alamayan Saakaşvili kaçtı! (Sonraki yıllarda Ukrayna’da valilik yaptı ve haliyle Gürcistan vatandaşlığından atıldı!)

3. Üçüncü girişimini Ukrayna’da yaptı. 2003’te önce “turuncu devrim” başlattı. Ardından tıpkı Gürcistan’a yaptığı gibi 2006’da NATO’ya üyelik kapısını açtı. Ancak sonrasında Ukrayna’da yine ABD’ye mesafeli bir yönetim oluştu. ABD bir kez de, Obama’nın itirafına olduğu gibi 2014’te Maydan olayları ile darbe yapıp Yanukoviç’i devirdi.

Rusya’nın yanıtı bu kez çok sert oldu: Kırım’ı ilhak etti ve Ukrayna’nın doğusundaki Rus yanlısı ayrılıkçı eğilimleri destekledi! Ayrıca Kerç Boğazı’nda Kırım’ı Rus ana kıtasına bağlayan bir köprü inşa ederek Azak’ı bir iç denize dönüştürme adımları attı.

Enerji savaşları

Yalnız Ukrayna meselesi, enerji boyutu nedeniyle sadece ABD ve Rusya meselesi değildir, aynı zamanda Almanya/AB ve Türkiye meselesidir.

Zira 50 milyar metreküp doğalgaz ile Rusya’nın en büyük müşterisi olan Almanya’nın Ukrayna ve Polonya’yı pas geçerek Baltık üzerinden Rusya’dan doğalgaz alması, Ukrayna’nın “hat değerini” azaltırken, Berlin’in Washington’a bağımlılığını da azaltıyor. Keza Rus doğalgazını Karadeniz üzerinden Trakya’ya (oradan da güney ve güneydoğu Avrupa’ya) taşıyacak Türk Akımı da Ukrayna’nın “hat değerini” azaltıyor.

Nitekim ABD Enerji Bakanı Rick PerryTürk Akımı ve Kuzey Akım-2’ye karşı mücadelemizi sürdürüyoruz” demiş (12.11.2018) ve Ukrayna Doğalgaz Pazarı Konseyi Başkanı Leonid Unigovskiy de Türk Akımı’nın tamamlanmasından sonra Ukrayna üzerinden yapılacak doğalgaz sevkiyatının yılda 13 milyar metreküp azalacağına dikkat çekerek, hattın ikinci kolunun inşasını engellemek için ellerinden geleni yapacaklarını söylemişti (22.11.2018). İki ülke, ayrıca ABD-Ukrayna Stratejik Ortaklık açıklamasında, Kuzey Akım-2 ve Türk Akımı’nı durdurmak için koordinasyonu sürdüreceklerini belirttiler (16.11.2018).

2017 yılında Ukrayna üzerinden 94 milyar metreküplük Rus doğalgazı geçtiği düşünülürse, enerji savaşının boyutu da anlaşılır.

Kışkırtmanın 5 hedefi

Bu tablo üzerinden değerlendirirsek, ABD ve Ukrayna’nın üç askeri gemiyi kural dışı şekilde Kerç Boğazı’ndan geçirmeye çalışmak şeklindeki son kışkırtmasının hedefleri şunlardır:

1. Ukrayna’da ABD üssü açabilmesinin siyasal iklimini yaratmak.

2. Karadeniz’e ve Azak Denizi önüne ABD/NATO gemileri sokmak.

3. Ukrayna’nın Azak Denizi hattında üs açması.

4. Rusya’nın enerji hatlarını kesmek ve ekonomik olarak zayıflatmak.

5. Ukrayna’da Poroşenko’ya yönelik iç siyaset basıncını azaltmak ve seçimleri ertelemek.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Aralık 2018

2 Yorum

ABD-AB çatışması: Avrupa Ordusu

Şu üç verinin sonucu olarak yeni bir dünya düzeni kuruluyor:

1) Batı/Kuzey üretimde inişte, Doğu/Güney üretimde hızlı yükselişte.

2) Dünyanın ekonomi (ve giderek siyasi) merkezi Atlantik’ten Pasifik’e kayıyor.

3) ABD hegemonyası inişte. Tek kutuplu dünyadan, çok merkezli dünyaya gelindi.

Peki bu tablodan birincil etkilenen ABD ve ikincil etkilenen AB nasıl bir çözüm arıyor?

ABD’nin çözümü “önce ABD” stratejisi oldu ve bu stratejinin gereği İran’dan Çin’e, müttefiki AB ülkelerinden Türkiye’ye, 60’dan fazla ülkeye değişik ölçekte yaptırım uygulamaya başladı.

AB ise bu tablo nedeniyle bölündü: ABD’ye yakın İngiltere birlikten uzaklaşırken, Almanya ve Fransa merkezli kara Avrupa’sı Rusya ve Çin’le daha iyi ilişkiler geliştirmeye yöneldi.

ABD ile AB arasındaki ticari çarpışma, artık siyasi ve hatta askeri ayrışma boyutuna taşınıyor. Şöyle ki:

 

ABD’ye bağımlı olmayan AB

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Rusya tehlikesine dikkati çekerek, ABD’ye bağımlı olmayan, egemen bir AB ordusu kurmadıkça Avrupalıların güvende olamayacağını söyledi (6.11.2018)

Paris’in Berlin’le eşgüdüm ettiği belli olan bu açıklamayı Moskova olumlu bulurken, Washington büyük tepki gösterdi.

Macron AB ordusuna Rus tehlikesini gerekçe göstermesine rağmen, Putin “Ortak Avrupa ordusu, çok kutuplu dünya düzenini pekiştirir” diyordu (11.11.2018).

Trump ise “Avrupa önce ABD’nin çok büyük bir şekilde destek verdiği NATO’ya olan borcunu ödemelidir” diyor (10.11.2018) ve “Ya para ödeyin ya da kendinizi koruyun” diye (12.11.2018) rest çekiyordu.

Almanya ise Fransa’nın dile getirdiği öneriyi bir aşama daha yükseltti. “Gerçek” bir Avrupa ordusu isteyen Merkel, ayrıca “Avrupa Güvenlik Konseyi” kurulmasını önerdi (13.11.2018).

 

Bağımsız kıta ve yeni müttefikler

Aslında Berlin-Paris ikilisi, ABD’nin ticari yaptırımlarıyla birlikte, bu sonuca dönüşecek hattı adım adım inşa etmeye zaten başlamıştı.

Örneğin Fransa Ekonomi Bakanı Bruno Le MaireAlmanya’yla birlikte bağımsız Avrupa finans mekanizmasını geliştirme kararını aldıklarını” duyuruyor ve “Avrupa’nın vasal toprak değil bağımsız kıta olmasını istiyoruz” diyordu (27.8.2018).

Örneğin Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, Berlin’de Alman Büyükelçiler Konferansı’nda “ABD ile AB ilişkilerinin gözden geçirilmesi gerektiğini” söylüyor, “Washington’a eskisi gibi güvenilmediğini” belirterek “çok taraflı yeni bir ittifak” kurulması gerektiğini savunuyordu (27.8.2018).

Alman devletinin akil adamlarından eski Başbakan Gerhard Schröder ise daha da ileri gidiyor ve “ABD işgali altında gibi olmamalıyız, yeni müttefikler aramalıyız” diyordu (18.11.2018).

 

AB-Türkiye ilişkilerine nasıl yansır?

Tüm bu gelişmeler, bizi ilgilendiren iki temel soruyu gündeme getiriyor:

1) NATO dağılır mı?

2) Avrupa Ordusu için yeterli askeri olmayan Almanya ve Fransa, Türk Ordusu’na ihtiyaç duyarak AB-Türkiye ilişkilerinde yeni bir perde açar mı?

Fakat bu iki sorunun yanıtından daha yakıcı olan önümüzdeki problem ise AKP Hükümeti’nin şu dış politikasıdır: “Rusya’yla alan açmak ama ABD’yle pazarlıkları sürdürmek, ikisine karşı AB’yle denge aramak.”

Bu Neo-Abdülhamitçi anlayış, üç büyük kuvvetin çarpışmasından Türkiye’nin yararlanmasını değil, Türkiye’nin bu üç kuvvete de borçlanmasını doğuruyor!

Rusya’yla yaptığı S-400 füze anlaşmasını dengelemek için önce AB’yle (Fransa-İtalya) Eurosom füze savuna sistemi anlaşması imzalayan (5.1.2018) AKP hükümeti, şimdi de ABD’ye “iyi teklif verirseniz Patriot da alırız” diyor (22.11.2018).

Doğru bir dış politika stratejisi belirlenmedikçe “çok taraflılık” bağımsızlığı sağlamıyor, “çok tarafa bağımlılığı” doğuruyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Kasım 2018

1 Yorum

ABD’nin PKK stratejisi

Rahip Brunson’un serbest bırakılmasının ardından başlayan Erdoğan-Trump görüşmelerinde (3 adet) başta Fırat’ın doğusu olmak üzere, İran, S-400, Halkbank, FETÖ konuları pazarlık ediliyor.

Bu pazarlığın gereği olarak önce Dışişleri Bakan Yardımcısı Sedat Önal 1-2 Kasım’da ABD’de, ardından da ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Matheew Palmer 5-6 Kasım’da Türkiye’ye görüşmeler yaptı. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar önceki gün ABD Genelkurmay Başkanı Org. Joseph Dunford ile görüştü; Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da dün ABD’ye gitti.

İşte bu süreçte ABD’den şu dört önemli açıklama geldi:

  1. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James JeffreyKürtler ile Türkiye arasında bir çözüm için çabalarımızı yeniden başlattık” dedi (1.11.2018).
  2. ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Matheew Palmer ülkesinin PKK üst düzey yöneticileri Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan için 12 milyon dolar ödül koyduğunu duyurdu (6.11.2018).
  3. James Jeffrey “YPG’yi PKK gibi terör örgütü olarak değerlendirmiyoruz” dedi (7.11.2018).
  4. Anadolu Ajansı’na konuşan “üst düzey ABD’li yetkili”, “YPG ile ilişkimiz geçici, taktiksel ve eylem odaklı” dedi (14.11.2018).

Bu dört açıklamaya ek olarak, ayrıca ABD Savunma Bakanı James Mattis’in NATO toplantısında dönemin Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli’ye yaptığı “YPG’yi PKK’ye karşı savaştırabiliriz” teklifini anımsamalıyız (15.02.2018).

Peki bu açıklamalar ne anlama geliyor? Yanıtı verebilmek için Irak örneğini anımsamalıyız.

 

Türkiye “Irak Kürdistanı”nı nasıl kabul etmişti?

Türkiye uzun bir süre “savaş nedeni” saydığı Irak’ın kuzeyinde Kürt devleti kurulmasını en sonunda nasıl kabul etmiş ve “Irak Kürdistanı”nın en önemli müttefiki olmuştu?

ABD 1997’de PKK’yi terör örgütü ilan etti; 1999’da Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye teslim etti; Türkiye’ye petrol ve “ekonomi bölgesi” havucu verdi.

Özetle ABD PKK’ye karşılık Barzani’yi Türkiye nezdinde meşru hale getirdi ve petrol-inşaat havuçlarıyla da Türkiye’yi bizzat “Irak Kürdistanı”nın imarına dahil etti.

Şimdi ABD Irak’ta yaptığını Suriye’de yapmaya çalışıyor ve PKK karşıtlığı üzerinden AKP hükümetini (yeniden) PYD/YPG’yi kabule zorluyor.

Bu kez masada Halkbank’a ikinci davanın açılmaması, ilk davaya az ceza verilmesi, Kerkük petrolü, hatta Suriye’nin kuzeydoğusunda “ekonomik bölge” havuçları var. (Nitekim 16 Kasım tarihi itibariyle Kerkük petrolü yeniden Türkiye üzerinden ihraç edilmeye başladı.)

ABD’nin stratejisini gerçekleştirmek üzere uyguladığı taktik ise şu: Öncelikle Menbiç’te oyalayarak Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna müdahalesini önlemek. Bu süreci “PKK terör örgütü ama PYG/YPG değil” anlayışını kabul ettirmek için kullanmak. (Ankara şu aşamada doğru olarak PKK ile PYD/YPG ayrımına karşı çıkıyor!)

 

PKK’nin evrimi

Peki ABD PKK kartından vazgeçer mi?

PKK’nin şu evrimine bakılınca, bu kullanışlı karttan vazgeçmeyeceğini ama kartın yapısını yeni döneme uygun olarak güncelleyebileceğini söyleyebiliriz:

  1. PKK kuruluşundan 12 Eylül’e kadar bir Türkiye örgütüydü. (Hatta Doğu’da Türk solu örgütlerine karşı devletin bazı kurumları tarafından desteklendi!)
  2. PKK 1991’e kadar esas olarak Suriye’nin denetimindeydi.
  3. ABD’nin 1991’de Irak’ı saldırması sürecinde PKK Suriye’nin denetiminde kalmakla birlikte adım adım ABD’nin de denetimine girmeye başladı.
  4. PKK 1999’dan sonra tamamen ABD denetimine girdi.
  5. ABD 2015’ten itibaren örgütün Suriye kolu YPG’yi “kara ordusu” haline getirdi.

Tüm bu süreçte Kürt meselesi Türkiye’nin meselesi olmaktan çıktı, önce bölgeselleşti, sonra da uluslararasılaştı.

Açık ki ABD şimdiki yeni süreçte PKK’nin Türkiye kökenli örgüt liderlerini etkisizleştirerek, örgütü Suriyeli Kürtlerin kontrolünde bir yapıya; yani Türkiye için de “kabul edilebilir” bir modele dönüştürmek istiyor.

Sön söz: Ankara’nın Irak’taki ABD zokasını Suriye’de yememesi dileğiyle…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Kasım 2018

1 Yorum

7 maddeli İsrail-S. Arabistan anlaşması

İran’a karşı kurulan İsrail-Suudi Arabistan stratejik ittifakının mimarı ABD’dir. Dönemin İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Direktörü Dore Gold ile Suudi Arabistan’ın hükümet danışmanı Enver Macid Ekşi, 17 ay boyunca yapılan temasların ardından ABD direktörlüğünde 4 Haziran 2015’te Washington’da 7 maddelik bir anlaşmaya vardılar ve bunu ünlü CFR’de Elliot Abrams’ın moderotörlüğünde ilan ettiler.

Peki bu 7 madde neydi ve 3 yılın ardından bu maddelerde durum ne? İnceleyelim:

 

Arap-İsrail anlaşması

  1. “İsrail ile Araplar arasında bir barış planının yapılması.”

İsrail’le Camp David’e dayanan ilişkisi olan Mısır, İsrail-S. Arabistan ortaklığına dahil olarak bölgesel bir üçgen oluşturdu. Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman ise son dönemde İsrail’le önemli temaslar kurmakta. 27 Ekim’de Umman Dışişleri Bakanı Yusuf bin Alevi Bahreyn’de yapılan Manama Diyaloğu-Bölgesel Güvenlik Zirvesi’nde “İsrail ile işbirliği yapma zamanının geldiğini” belirtti.

Riyad koordinatörlüğünde Arap ülkeleri ABD’nin “yüzyılın anlaşması” diye nitelediği İsrail-Filistin “anlaşması” girişimine uygun olarak konumlanmaya başladı.

  1. “İran’da rejim değişikliği.”

ABD’nin 4 Kasım’da başlattığı İran’a yaptırımlar doğrudan İran ekonomisini hedef alarak halkı Tahran yönetimine karşı kışkırtmayı ve nihai olarak rejimi yıkmayı amaçlıyor.

Kısa vadede İran bu yaptırımlardan etkilenecekse de, Avrupalı müttefiklerini yanında göremeyen ve yalnızlaşan ABD uzun vadede bu girişiminden sonuç alamayacak.

  1. “Ortak bir Arap ordusunun oluşturulması.”

ABD şu 8 ülkeyi “Arap NATO’su” diye nitelen Ortadoğu Stratejik İttifakı içinde bir araya getirdi: Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Umman, Mısır ve Ürdün. (Katar 3 Kasım’da Mısır’da başlayan ve iki hafta sürecek bölgesel tatbikattan dışlandı.)

Bu ülkelerin Batı menşeili silahları var ama ciddi orduları yok. ABD bu nedenle ittifaka Pakistan’ı dahil etmeye uğraştı ama bunu başaramadı. Pakistan, İran’a karşı pozisyon almak istemediği için bu ittifaka girmedi.

 

Basra’dan Akdeniz’e koridor

  1. “Türkiye sınırında bağımsız bir Kürt devletinin kurulması.”

ABD’nin nihai hedefi Basra’dan Doğu Akdeniz’e bir enerji koridoru kurmak. Irak’ta iki işgal neticesinde Barzanistan’ı ilan ederek koridorun ilk parçasını oluşturan ABD, bir süredir Suriye’nin kuzeyini de koridorun ikinci parçası olarak inşa etmeye çalışıyor.

Ancak Suriye İran ve Rusya’nın da desteğiyle direndi. ABD şimdi bir taktik hamleyle en azından Fırat’ın doğusunu “alt koridor” olarak kurmak istiyor. AKP Hükümeti’ne Fırat’ın batısına karşılık Fırat’ın doğusunu kabul ettirmeyi istiyor.

  1. “Körfez ülkelerinin birlikte hareket etmesi.”

Körfez ülkeleri Katar’a karşı birlikte hareket edebildi ve topluca ambargo uygulayabildi. Fakat istedikleri sonucu alamadılar.

  1. “Yemen’de barış sağlanması.”

Yemen’de barış, Suudi Arabistan’ın savaşı kazanmasından sonra kurulacak barış masasıydı.

Riyad savaşı kazanamadı ve “barış” masası kurulamadı.

  1. “Arap dünyasındaki demokratik hareketlerin desteklenmesi.”

Suudi Arabistan’da bir saray darbesiyle veliaht prens olan Muhammed bin Selman, ardından yine bir saray darbesiyle rakibi prensleri tutukladı, teslim aldı, mallarına el koydu. Prens Muhammed bu arada sözde demokratikleşme adımları olarak kadınlara ehliyet verilmesi, maç izlemelerine izin verilmesi vb. uygulamalara soyundu.

 

ABD’yle hareket eden kaybeder 

Bölgemizde planlaması çoktan yapılmış bir büyük stratejik çarpışma yaşanmakta.

Amerikan hegemonyasının inişte olduğu bu yeni süreçte, kimi taktik taarruzlarına bakarak ABD ile hareket etmeyi seçen kuvvet, uzun vadede ABD’nin yenilgisine ortak olacaktır.

Hesap, dünyanın merkezinin Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaymasına ve tek kutuplu dünyadan çok merkezli dünyaya geçilmesine göre yapılmalı.

 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Kasım 2018

Yorum bırakın

Tahran, Ankara’ya Moskova’dan daha yakın

Türkiye, Rusya, Almanya ve Fransa dörtlüsünün İstanbul Zirvesi, ABD’nin masada olmaması boyutuyla değerlendirildi hep… Fakat en az onun kadar önemli bir diğer yanı ise, İran’ın da olmamasıydı!

Bunun ne anlama geldiği ve ne sonuçlar doğurabileceğine geleceğiz ama öncelikle Erdoğan’ın İstanbul Zirvesi hedeflerini inceleyelim:

 

Erdoğan’ın dörtlü zirveden beklentisi

Erdoğan’ın 7 Eylül’de yapılacağını ilan ettiği ama muhataplarının ayak sürüyerek ve zayıf bir gündemle en sonunda 27 Ekim’e razı olduğu İstanbul Zirvesi, önemli bir karar ya da mutabakatla sonuçlanmadı.

Peki Erdoğan neden böylesi bir dörtlü zirvede ısrarcı oldu?

  1. Erdoğan için pratikte İstanbul Zirvesi dar anlamıyla, Soçi Mutabakatı’nın gereğinin yerine getirilememesi şartlarında İdlib merkezli ortaya çıkacak göç problemine AB’yi ortak etmektir.
  2. Geniş anlamda ise izledikleri şu Neo-Abdülhamit’çi çizgiyle Suriye masasına oturabilmektir: Rusya’yla alan açmak ama ABD’yle pazarlıkları sürdürmek, ikisine karşı AB’yle denge aramak.

 

Ankara ile Washington, İran konusunda hemfikir mi?

Fakat bu dörtlü zirvenin sonuçları bakımından en önemli özelliği, Soçi’den sonra İstanbul’da da İran’ın dışarıda bırakılmış olmasıdır.

Zira, İdlib sorununa dair Ankara ile Moskova arasında varılan 17 Eylül tarihli Soçi Mutabakatı pekâlâ Astana Üçlüsü formatında da yapılabilirdi!

İran’ın hem Soçi’de hem İstanbul’da dışlanmasının arkasında, Suriye’de siyasi çözüm sürecine girilirken Ankara ile Moskova’nın ABD’yle bir uzlaşma, bir ortak nokta bulma arayışı olabilir mi?

Çünkü anımsayacaksınız, ABD Başkanı Donald Trump ile Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin’in 16 Temmuz’da Helsinki’de yaptığı zirveden sonra, Rueters’e ABD ile Rusya’nın “İran’ın Suriye’den çekilmesi” konusunda anlaştığı iddiası servis edilmişti.

Öte yandan Türkiye’ye gelen ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, temaslarının ardından 18 Ekim günü havalimanında şunu söylemişti: “Türkler, Suriye’deki ana hedeflerimiz konusunda bizimle hemfikir. Bu hedefler İran’ın Suriye’den tamamen çekilmesi, çatışmaları hafifletmek ve siyasi süreci yeniden canlandırmak.

 

Tahran’ı dışlamak ABD’ye yarar

Peki İran’ı Suriye’den dışlamak ne anlama gelir?

  1. Öncelikle ABD’nin İran’a ambargo uyguladığı ve çevrelemeye çalıştığı şu süreçte Tahran’ın dışlanması, AKP Hükümeti’ni, ABD’nin istediği zemine kayma riskiyle karşı karşıya getirir. Tahran’ı dışlamak, son tahlilde ABD’ye yarar.
  2. Suriye’de “çözüm masası”nın esas aktörleri Moskova ve Tahran’dır. Ankara, Şam karşıtlığını sürdürdüğü için, Astana sürecine rağmen “çözüm masası”nın esas aktörü olamamaktadır, masanın kenarında tutulmaktadır. Tahran’ı dışlayan Ankara, Şam’ın en yakın müttefikini dışlamış olarak, “çözüm masası”nda kenarda kalmayı sürdürmüş olacaktır.
  3. Moskova ve Tahran’ın Suriye’de “çözüm masası”nın esas aktörleri olduğu şartlarda ABD’nin masaya oturabilmesinin tek yolu, elindeki Kürt kartını kullanabilmesidir. “Kürt koridoru” konusunda Tahran’ın yaklaşımı, Moskova’ya göre Ankara’ya daha yakındır. Dolayısıyla Tahran’ı dışlamak, en temel konuda Ankara’nın esas müttefikini kaybetmesi demektir.

 

Ankara ne yapmalı?

  1. Ankara’nın ABD’ye karşı durabilmesinin yolu Moskova ve Tahran’la Astana formatını koruyabilmesine bağlıdır.
  2. Ankara’nın “çözüm masası”nda olmasının yolu, öncelikle ve hemen Şam’la anlaşma yoluna girmesine bağlıdır.
  3. Astana Üçlüsü içerisinde Ankara’nın Moskova’yla güç dengesi kurabilmesi, Tahran’la bir ağırlık oluşturabilmesine bağlıdır.

Sonuç: Tahran’ı dışlamak, Ankara’yı Washington çizgisine çeker. Ankara tersine bu süreçte Tahran’la daha sıkı bir işbirliğine girmelidir. “Arap/Fars Körfezi’nden Doğu Akdeniz’e uzanan enerji koridoru” inşası şeklindeki ABD stratejik hedefinin önünde Ankara’nın birincil müttefiki Moskova değil, Tahran’dır.

 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Kasım 2018

2 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: