Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Üç denizde izlenecek strateji

Önceki yazımızda jeopolitikçiliğin çıkmazını incelemiştik. Jeopolitik anlayışın bugün açısından en önemli çıkmazı, doğru bir kavram olan Mavi Vatan’da yarattığı sapmadır.

Çünkü Mavi Vatan, tıpkı “Kara Vatanımız” gibi, devletin tam egemenlik sağlayabildiği alandır. Mavi Vatan’ı, karasularını aşarak, içine Münhasır Ekonomik Bölgeleri (MEB) dahil ettiğinizde, kavram sapmaya uğrar. Mavi Vatan, mavi işletme bölgesine döner. Çünkü MEB’ler, devletlerin tam egemenlik sağladığı alanlar değil, ekonomik faaliyetler için işletme hakkı elde ettiği bölgelerdir. “Tam egemenlik” alanı olmadığı için de üçüncü ülkelerin MEB ilan edilen alanlarda kimi hakları vardır.

MEB’ler Mavi Vatan değildir

Mavi Vatan, denizcileşme doktrini olarak doğrudur. Bu denizcileşme deniz kuvvetleri ve Türk deniz ticaret filosunun geliştirilmesinden, gemi inşa sanayisini büyütmeye ve deniz ulaşımının toplam ulaşım içindeki payını artırmaya kadar pek çok alanı kapsar.

Mavi Vatan, karacı bir millete, karasularını da “vatan” olarak benimsetmesi bakımından değerli bir kavramdır. Mavi Vatan, Türkiye’nin Akdeniz, Ege ve Karadeniz’deki haklarını ve çıkarlarını savunması anlayışını geliştirmesi nedeniyle önemli bir kavramdır.

Fakat, Mavi Vatan’ı MEB’leri dahil ederek 464 bin kilometrekarelik alana çıkarmak hem gerçekçi değildir, hem hukuki değildir, hem de uygulanabilir değildir.

Uygulanamadığı da Yunanistan ile Mısır’ın anlaşma yaptığı bölgeye araştırma gemisi gönderilememesinden bellidir. Oysa o bölge ilan edilen Mavi Vatan’ın içindedir. Hem “464 bin kilometrekarelik Mavi Vatan sınırlarımız, Misak-ı Millî sınırlarımızdır” deyip, hem de o alana araştırma gemisi bile gönderememek, ciddi bir sorundur! Türkiye’yi Mavi Vatan’ına araştırma gemisi yollayamayan ülke konumuna geriletmiştir.

Ege, Türk-Yunan konusu kalmalı

Önceki gün inceledik: Jeopolitikçi anlayışla, yani Ankara’nın güvenliğini Suriye’deki Afrin’den, Afrin’in güvenliğini İdlib’den, Suriye’deki varlığı Doğu Akdeniz’den, Doğu Akdeniz’deki varlığı Libya’dan koruma anlayışı “sınırsızdır” ve bir çıkmazdır.

Peki ne yapmalı? Türkiye Mavi Vatan’ı olan üç denizde, Akdeniz, Ege ve Karadeniz’de neler yapmalı?

1. Türkiye, kesinlikle Ege konusunu Türk-Yunan konusu olarak tutmalıdır. Ege sorununu da Kıbrıs sorunu gibi yanlış çizgi izleyerek bir Türkiye-AB sorunu haline getirmek, büyük hata olur.

Bu arada AKP hükümetinin Atatürk’le hesaplaşma anlayışının bir yansıması olan “12 Adaların İnönü döneminde Yunanistan’a verildiği” gibi doğru olmayan iddiaları, Yunan tezlerini beslemektedir.

ABD’nin Karadeniz planına dikkat

2. NATO’nun kabul edilen Baltık Planı, ABD’nin Ukrayna’yı AB ve NATO’ya dahil etme amacı, ABD ve NATO’nun Bulgaristan ve Romanya üzerinden Karadeniz’e yerleşme hedefi, gerilimi tırmandırıyor. Kanal İstanbul gibi sorunlu bir projede ısrar da Karadeniz’deki dengeleri Türkiye adına olumsuz etkileyecektir.

Karadeniz’i de ilgilendiren son gelişme, Türkiye’nin, Rusya’ya karşı caydırıcılık amacıyla kurulan NATO Çok Yüksek Hazırlık Seviyeli Müşterek Görev Kuvveti’nin komutasını bu yıl devralması oldu.

Özetle Karadeniz, ABD’nin yeni dönemde Türk-Rus işbirliğini baltalamak üzere zorlayacağı alanların başında olacaktır. ABD’nin bu işteki aracı NATO, zemini de AKP Hükümetinin Rusya karşıtı Kırım politikasıdır…

Şam’la barış, Kahire’yle normalleşme ihtiyacı

3. Doğu Akdeniz’deki egemenlik ve enerjipolitik mücadelede Türkiye’nin en büyük zaafı, İhvancı politikalar nedeniyle Ankara’nın müttefiksiz kalmış olmasıdır. Buna rağmen ABD ve AB’nin enerji paylaşımını Ankara’yı dışlayarak sağlayabilmesi mümkün değildir. O nedenle er geç Doğu Akdeniz Konferansı ile bir masa kurulacaktır. Mesele o masaya müttefiksiz oturmamaktır. Ankara Şam’la barışmalı, Kahire’yle normalleşmelidir. Bu, Libya sorununu da Türkiye ve Mısır yararına çözmenin yoludur.

Öte yandan Doğu Akdeniz Konferansına ABD’nin şirketleri nedeniyle, Fransa’nın da AB nedeniyle katılması durumunda, Ankara Rusya’nın da Doğu Akdeniz Konferansı’nda bulunmasını şart koşmalıdır. Kaldı ki Rusya zaten Suriye nedeniyle artık Doğu Akdeniz’dedir.

Sonuç olarak, üç denizdeki hataları sürdürmek, telafi edebilmeyi gün geçtikçe zorlaştıracaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ocak 2021

1 Yorum

Jeopolitikçiliğin çıkmazı

Jeopolitiğin bugünkü halini alması, Alman Friedrich Ratzel’in onu 1897’de Politische Geographie başlıklı çalışmasında bir yöntem haline getirmesiyle başladı. Ortaya çıkışı, kapitalizmin emperyalizm aşamasının doğumundadır. Çünkü 19. yüzyılın sonunda gelişmiş kapitalist devletler emperyalist hedeflerine uygun olarak yayılmak, sömürgeler kurmak, sınırlarının ötesine müdahale etmek, rakiplerini ve komşularını istikrarsızlaştırmak istiyordu. Jeopolitik işte bu “ihtiyacı” karşılamaya yönelik bir yöntemdir.

Alman emperyalizminin “yaşam alanı” ve ABD emperyalizminin “tehdidi kaynağında yok etme” diye sunduğu saldırganlıklar, jeopolitiğin tipik uygulamalarıdır.

Kaçınılmaz yayılmacılık

Bu uygulamaları jeopolitiğin “yanlış uygulamaları” diye değerlendirmek, jeopolitikçiliğin doğasındaki sorunları ortadan kaldırmaz. Çünkü jeopolitik, doğası gereği bir yöntem olarak benzer sonuçlara ilerlerler.

İşte AKP hükümetinin Doğu Akdeniz politikası da bu gerçeği resmetmektedir. İktidar cephesinin Ankara’nın güvenliğini Afrin’e, Afrin’in güvenliğini İdlib’e, İskenderun’un güvenliğini Kıbrıs’a, Kıbrıs’ın güvenliğini Libya’ya bağlayan anlayışı tipik jeopolitikçiliktir.

Jeopolitikçi anlayış, kaçınılmaz olarak uygulayıcısını “sürekli yayılmaya” iter. Bu da en sonunda ya savaş ya geri çekilme doğurur.

Antalya Körfezi’ne çekilmek

Doğu Akdeniz’de Oruçreis araştırma gemisini Antalya Körfezi açıklarına altı aylığına geri çekmek, jeopolitikçiliğin çıkmazının sonucudur. Çünkü bu yöntemi uygulayabilmek için askeri gücünüz olması yetmez, ekonomik gücünüzün de yeterli olması gerekir.

Ancak öyle olmadığı için iddianızı gerçekleştiremiyorsunuz. Örneğin ilan ettiğiniz Münhasır Ekonomik Bölgede (MEB) kalan alana araştırma gemisi gönderemiyorsunuz. Çünkü Yunanistan ve Mısır, Trablus’la ilan ettiğiniz MEB’inizi kesen bir anlaşma yapıyor, sizin “Mavi Vatan” içinde gösterdiğiniz bir alanı kendi MEB’i içinde ilan ediyor ama siz “Mavi Vatan”a araştırma gemisi gönderemiyorsunuz!

Bu köşede birkaç kez yazdık: Mavi Vatan’ı MEB’leri de dahil ederek 464 bin kilometrekarelik bir alan olarak ilan etmek doğru değil. Çünkü MEB’ler devletlerin “tam egemen” olduğu alanlar değildir, işletme hakkı aldığı bölgelerdir. Öyle olduğu için de iki devletin anlaşarak MEB ilan ettiği bölgede, üçüncü ülkeler boru hattı döşeme dahil pek çok hakka sahip olurlar.

Mavi Vatan’ı MEB’leri de dahil ederek genişletmek, jeopolitikçi anlayışın doğal bir sonucudur. Hatay’ı Suriye’den, Suriye’deki varlığınızı Doğu Akdeniz’den, Doğu Akdeniz’deki varlığınızı Trablus’tan koruma yaklaşımı, sizi sürekli “daha geniş alan” ihtiyacına götürür. Trablus’u da Tunus hattı üzerinde koruma ihtiyacı ortaya çıkar!

Atatürk anti-jeopolitikçiydi

Jeopolitikçi anlayışın tersini, en iyi Mustafa Kemal Atatürk formüllendirmiştir: Yurtta barış, dünyada barış!

Jeopolitikçi anlayışa göre komşunun toprağına genişleyerek tehdit uzakta engellenir; Atatürk’ün dış politika anlayışında ise “ülkendeki barış komşundaki barışa, komşundaki barış da ülkendeki barışa hizmet eder” görüşü hâkimdir.

Jeopolitikçilik, komşuna rağmen gelişmeyi, komşuna doğru genişleyerek büyümeyi, hatta komşunun toprağında “savunma hattı” kurmayı, dolayısıyla aslında sürekli savaşı getirir.

Atatürk’ün anlayışı ise barış kuşağı oluşturmayı, birlikte gelişmeyi hedefler ve sağlar. Atatürk 1934’te Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya ile Balkan Dostluk ve İşbirliği Paktı’nı, 1937’de İran, Irak ve Afganistan’la dörtlü Sadabat Saldırmazlık Paktı’nı kurmuştur. Böylece Türkiye’nin batısında, güneyinde ve doğusunda bir barış ve güvenlik kuşağı oluşturmuştur. Zaten kuzeydeki SSCB ile de 1921 tarihli dostluk ve kardeşlik anlaşması vardır.

İktidarın jeopolitikçi yaklaşımı ise ülkemizi komşularımızla karşı karşıya getirmiştir. Pek çok komşumuzla ve komşularımızın komşularıyla sorunlar yaşamaktayız bugün…

Kısacası jeopolitikte çözüm değil, sadece sorun vardır. Çünkü jeopolitikçilik hem savaş doğurur hem de yalnızlaştırır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ocak 2021

4 Yorum

Doğu Akdeniz bilançosu

Türk dış politikasında 2020 yılının en önemli konu başlıklarından biri, Doğu Akdeniz’di.

O nedenle yılın bu son yazısında, bir Doğu Akdeniz bilançosu çıkarmaya çalışalım. Ama önce buraya hangi politikalarla geldiğimizi inceleyelim:

Kıbrıs’ta Annan Planı’nı desteklemenin maliyeti

AKP hükümeti, Doğu Akdeniz’deki egemenlik ve enerjipolitik mücadeleye birincisi geç, ikincisi de yalnız girdi.

1. Geç girdi, çünkü Güney Kıbrıs ve İsrail Doğu Akdeniz’de adım adım işbirliği ve anlaşmalar yaparken, konu AKP’nin gündeminde değildi. Çünkü AKP hükümeti daha en başta, 2004 yılında yanlış konumlanarak Türkiye’yi oyun dışına çıkarmıştı. AKP’nin Denktaş’ı dışlayarak Annan Planı’nı desteklemesi, etkisi bugünlere ağır faturaya dönüşen üç önemli sonuç doğurdu:

a. Güney Kıbrıs, Annan Planı referandumundan bir hafta sonra AB’ye üye oldu. Oysa AB mevzuatına göre “uluslararası ihtilafa konu olan ülkeler”, ihtilafı çözmeden birliğe üye olamazdı. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin, BM Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan 1 Nisan 2003 tarihli raporunda Kıbrıs’ın “uluslararası ihtilafa konu olduğu” kayda geçmişti.

Ancak AKP hükümetinin “çözümsüzlük çözüm değildir” diyerek Denktaş’ı dışlaması ve pratikte Rum “çözümüne” yol vermesi, engelleri ortadan kaldırdı. Rumlar böylece AB’ye girdi.

İhvancılık yalnızlaştırdı

b. Rumların AB’ye girmesi, Kıbrıs meselesini Türkiye, Yunanistan ve İngiltere meselesi olmaktan çıkardı, AB-Türkiye meselesi haline getirdi.

c. Güney Kıbrıs bu tabloyu iyi kullandı ve 2004’te Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etti; sırasıyla Mısır, Lübnan ve İsrail’le MEB sınırlandırma anlaşması imzaladı.

Tüm bunlar olurken, Doğu Akdeniz AKP hükümetinin gündeminde bile değildi!

2. İkincisi, AKP hükümeti Doğu Akdeniz mücadelesine yalnız ve müttefiksiz girdi. Çünkü İhvan merkezli politikaları nedeniyle önce Suriye’yi, ardından da Mısır’ı kaybetmişti. İsrail’le zaten Mavi Marmara krizi nedeniyle siyasi ilişkiler kopmuştu oysa ticari ilişkiler her yıl büyüyordu!

AKP, Antalya Körfezi’ne çekildi

AKP eliyle konu AB konusu haline getirildiği için, AB Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de kendi tezlerine mecbur edebilmek amacıyla yaptırım kartını açtı. 10-11 Aralık zirvesinde AB liderleri, Türkiye’ye yaptırım listesini genişletti, ancak göreve gelecek ABD yönetimiyle eşgüdüm için, yaptırımları uygulamayı Mart 2021 zirvesine erteledi.

Erdoğan hükümeti ise yaptırımları engelleyebilmek için ABD ve AB’ye beyaz sayfa açma çağrısı yaptı. Daha vahimi ise Erdoğan hükümetinin geri adım atarak Oruçreis araştırma gemisini 15 Haziran 2021’e kadar Antalya Körfezi açıklarına çekme kararı alması oldu!

Öte yandan, AKP’nin Trablus’la yaptığı anlaşmadan sonra Atina ve Kahire’nin imzaladığı MEB sınırlandırma anlaşması da BM tarafından yayımlandı.

Libya’da gerileme

AKP hükümetinin Doğu Akdeniz’deki kuşatmayı yarma hamlesi olarak sunduğu Libya politikası da sıkıntıya girmiş durumda.

AKP hükümetinin de katkısıyla 2011’de parçalanan Libya’da, İhvan ilişkisi nedeniyle Erdoğan Trablus yönetimini destekliyor. Ancak AKP destekli Trablus kuvvetlerinin ilerlediği Sirte-Cufra hattının Mısır tarafından savaş nedeni sayılması, orada da gerileme doğurdu. Bu Trablus’u hem ateşkese zorladı hem de bir bölünme yarattı. Trablus’ta Serrac ile Başağa arasında bir güç mücadelesi başladı.

AKP’nin politika yapma biçimi, orada da Türkiye’yi zaafa soktu. AKP Trablus’a tam destek verip, Tobruk’u düşman ilan etmişken, sahadaki siyasi rakipleri akıllı hamlelerle Tobruk’u destekledi ama Trablus’u düşman ilan etmedi. İşte Mısır şimdi bunun avantajlarını almaya başladı; Trablus’ta diplomatik temsilcilik açmaya hazırlanıyor!

Peki bu tablo hangi anlayışın sonucudur? Onu da yeni yılın ilk yazısında anlatalım.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Aralık 2020

2 Yorum

AKP Libya’daki kazanımlarını kaybediyor

Libya Ulusal Ordusu komutanı Hafter, kendisine bağlı güçlere Türk askerlerini “ülkeden kovma” çağrısı yaparak, “Topraklarımızda bir sömürgeci var olduğu sürece barış olmayacak” dedi (26.12.2020). Kuşkusuz bu tehdidin askeri bakımdan bir anlamı yok ancak Türkiye’yi barışın önündeki engel gibi gösterme genel politikasının bir parçası olarak, Dışişleri açısından bir anlamı var.

Hafter’in bu tehdidini, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Güler ve kuvvet komutanlarıyla Trablus’a yaptığı ziyaret izledi. Türk savunma heyeti, Yüksek Devlet Konseyi Başkanı Halit Meşri’nin yanı sıra Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) İçişleri Bakanı Fethi Başağa ve Savunma Bakanı Selahaddin Nemruş ile ayrı ayrı görüşmeler yaptı (27.12.2020).

UMH Başbakanı Fayez el Sarraj’la bir görüşme olmaması, Ankara kaynaklı Sarraj-Başağa çatışmasının derinleştiğine işaret ediyor

Deniz üsleri sorunu

Türk ve Katar Savunma Bakanlarının Trablus ziyareti ile, iki ülkenin birlikte Misrata’da deniz üssü açacağı haberi duyuruldu (18.8.2020). Ancak bu konu sonradan gündemden kalktı. Çok büyük olasılıkla Sarraj, Fransa ve İtalya’nın baskısıyla, Türkiye’nin Misrata, Trablus, Zuvara ve Hums limanlarında deniz üsleri kurma önerisini reddetmişti. İşte bu olayın ardından Libya’da AKP hükümeti açısından sorunlu gelişmeler başladı.

Sarraj ve Tobruk Merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih eşzamanlı bir ateşkes çağrısı yaptı (21.8.2020). AKP hükümeti ateşkese soğuktu. UMH İçişleri Bakanı Fethi Başağa Türkiye’ye çağrıldı. Başağa, Akar’la görüşürken, Sarraj tarafından görevden alındı (29.9.2020). Başağa, Sarraj ve konsey üyelerinin huzurunda sorgulandıktan bir hafta sonra göreve iade edildi (3.9.2020).

Trablus ve Tobruk heyetleri, Fas’ın Buznika kentinde 6-10 Eylül tarihleri arasında bir araya geldiler ve anlaşmaya vardılar. Tobruk merkezli hükümet, Tobruk’taki Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih’e istifasını sundu (14.9.2020). Sarraj, ekim ayının sonunda istifa edeceğini ilan etti (17.9.2020).

5+5 askeri komite görüşmeleri kapsamında Mısır’ın Hurghada şehrinde bir araya gelen Libyalı taraflar, görevi Libya ordusunu birleştirmek olan askeri bir organı oluşturmayı kabul etti (1.10.2020). BM gözetiminde Cenevre’de yapılan görüşmeler sonucunda taraflar “kalıcı” ateşkes anlaşması imzaladı (23.10.2020). BM Genel Sekreteri Libya Özel Temsilci Vekili Stephanie Williams, derhal yürürlüğe girecek anlaşma kapsamında “Libya’da savaşan tüm paralı askerlerin ve yabancı savaşçıların bugünden itibaren en fazla üç ay içinde Libya’yı terk etmek zorunda olduklarını” açıkladı. Erdoğan anlaşmayı “Güvenilirliği bana göre çok da olabilecek gibi değil” diye yorumladı (23.10.2020).

Trablus’u kontrol etme mücadelesi

Zamanla Sarraj ile Başağa arasında kıran kırana bir Trablus’u kontrol etme mücadelesi başladı. Ancak dengeler sürekli değişti. Örneğin Başağa, aslında Sarraj’a karşı ittifak yaptığı Merkez Bankası Başkanı Sadık el Kabir’e seyahat yasağı koydu. İlginçti, çünkü öncesinde Türkiye ve Libya Merkez Bankaları arasında bir anlaşma yapılmış (31.8.2020), ardından da el Kebir Türkiye’ye gelmiş ve Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank’la anlaşmalar imzalamıştı (6.9.2020). Daha da ilginç olanı, Libya Petrol Kurumu Başkanı Mustafa Sanallah’ın el Kebir’i yolsuzluk yapmakla suçlamasıydı.

Karşılıklı sertleşen hamlelerin sonuncusu, Sarraj’ın, Trablus hükümetinin en önemli silahlı gücü olan “Özel Caydırıcılık Güçleri”ni, Başağa’dan alıp kendine bağlaması oldu. Başağa bu yeni tablo karşısında Rusya, Mısır ve Fransa ile temaslar kurmaya başladı.

Türkiye’yi bu süreçte sıkıntıya sokan bir diğer gelişme de BM’nin Yunanistan ile Mısır arasında imzalanan deniz anlaşmasını yayınlaması oldu. BM daha önce de Ankara ile Trablus arasındaki anlaşmayı yayınlamıştı. İki anlaşmada kesişen bölgeler, dolayısıyla çelişmeler var. Peki bu durumda ne olacak? Rus deniz hukuku uzmanı Prof. Dr. Kamil Bekyaşev’e göre üçüncü taraflar, deniz hukuku gereği BM’ye kayıtlı son belgeye uymakla yükümlüdürler. Bu da kuşkusuz Ankara’nın elini zayıflatıyor.

Beyaz sayfa ama kiminle?

Görüldüğü gibi Libya’daki tablo Ankara açısından iyiye gitmiyor. Çünkü en başından beri belirtiğimiz gibi Ankara Trablus’la yaptığı anlaşmayı kesin bir sonuca ulaştırmak için Doğu Akdeniz’de müttefik bulmalı, Şam’la anlaşmalı, Kahire’yle normalleşmeliydi.

AKP hükümeti bunları yapmadı ve bunun sonucunda Kahire, 20 yıldır Ankara için beklettiği anlaşmayı gidip Atina’yla yaptı!

Mezhepçi politikalarla komşularını hedef alan ve Doğu Akdeniz’de yalnız kalan AKP hükümeti, bu tablo karşısında ABD ve AB’ye “beyaz sayfa açma” önerisiyle zaman kazanma peşinde. Oysa Ankara o beyaz sayfayı Şam ve Kahire’yle açmalı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Aralık 2020

Yorum bırakın

Atatürk’le hesaplaşma konusu: Türkçe Kuran

Türkçe Kuran konusu, öyle “iktidar gündem değiştirmek istiyor, ekonomiyi konuşmamızı istemiyor” denilerek geçiştirilecek bir konu değildir; dahası iktidarın temel hedefi bakımından çok önemli bir konudur: Devrim-karşıdevrim sorunudur.

Dünkü Ayasofya tartışması ve bugünkü Türkçe Kuran tartışması, bir ibadet tartışmasından öte, iktidarın “Atatürk’le ve Kemalist Devrimle hesaplaşma” tartışmasıdır.

O nedenle üzerinde önemle durmaya ve iktidarın bu konularda Atatürk’ü “faşist” diye suçlamalarına varan saldırılarına yanıt vermeye gerek vardır.

Taviz veren teslim olur

CHP Genel Başkanlığının daha dördüncü ayında, 22 Eylül 2010’da “Laiklik tehlikededir diyemem” açıklaması yapan Kemal Kılıçdaroğlu acaba bugün ne düşünüyor?

Erdoğan’la yarışabilmek için Erdoğan’a benzemeye çalışma taktiği izleyen, bu nedenle Erdoğan’la çarşaf açılımı rekabetine giren, karşısına kopyası olan Ekmeleddin İhsanoğlu’nu çıkararak Erdoğan’a cumhurbaşkanlığı hediye eden CHP yönetimleri acaba bugün ne düşünüyor?

Bunları şu tarihi gerçeğe işaret etmek için anımsatıyorum: Atatürk dönemi sonrası Kemalistlerin tavizleriyle başlayan süreç, bugün teslimiyet boyutunda sürüyor. Gericilikle uzlaşan, gericiliğe teslim olur. Gericilik adım adım karşıdevrimle devrimi yıkar. İmamlar en sonunda Mustafa Öztürk gibi çağdaş ilahiyatçıları da, Yılmaz Özdil ve Cüneyt Akman gibi gazetecileri de hedef alır!

‘Kuran’ın tercümesi Kuran değildir’ yalanı

Şabi Arus ya da Türkçesiyle Düğün Gecesi töreninde Kuran’ın Türkçe okunması üzerine Erdoğan büyük tepki gösterdi ve törenin ev sahibi olması üzerinden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile CHP’yi hedef aldı. AKP medyası “Türkçe Kuran’a tepki” manşetleri attı, yayınlar yaptı.

Erdoğan’ın ardından Diyanet fetva verdi, İslam ulemasının “Kuran’ın tercümesine Kur’an denilemez” görüş birliğinde olduğunu iddia ederek, “Türkçe Kuran olmaz” dedi. Elbette doğru değildi. Çağdaş ilahiyatçı Cemil Kılıç’ın da belirttiği ve İslam Bu, Kuran ile Aldatmak, Cami ve Siyaset kitaplarında işlediği gibi “Ebu Hanife, Ebu Bekr er- Razi el Cassâs, Alauddin Kâsânî, el- Merğinanî, Ahmed en- Nesefî, Zeyla’î başta olmak üzere pek çok İslam alimi, ‘Kuran’ın tercümesi de Kuran’dır’ diyor.”

Kaldı ki “Türkçe Kuran olmaz” fetvası veren Diyanet daha beş yıl önce “Kürtçe Kuran” basmadı mı? Türkçe Kuran’a itiraz eden Erdoğan, o Kürtçe Kuran’ı eline alıp Batman’da, Diyarbakır’da, Siirt’te, Mardin’de, Van’da miting meydanlarında elinde sallamadı mı?

Bu durumda Kürtçesi olan Kuran’ın Türkçesi neden olamıyor?

Bahçeli’den Kürtçe Kuran tepkisi

Yeri gelmişken anımsatalım. Erdoğan’ın miting meydanlarında elinde Kürtçe Kuran sallamasına en sert tepki gösteren, bugünkü ortağı Devlet Bahçeli’ydi; 15 Mayıs 2015’te şöyle diyordu: “Erdoğan çıkmış, eline Allah kelamını alarak AKP’ye 400 milletvekili istiyor. Erdoğan pusulayı şaşırmış, rotayı kaybetmiştir. Kürtçe Kuran ne demektir? Bu nasıl bir edepsizliktir?”

Peki Kürtçe Kuran’a karşı çıkan Bahçeli, Türkçe Kuran’a da karşı mıdır?

Müslümanların kutsal kitabı Kuran-ı Kerim, Muaviye’den sonra bu boyutta siyasete alet edilmiş midir, dindarlarımız üzerinde düşünmeli…

İmamoğlu’nun geri adımı

İşte bu şartlarda Atatürk’ün siyasi mirasçıları çıkıp Atatürk’ün savunduğu Türkçe Kuran’ı ve Türkçe ibadeti kararlı bir şekilde savunmalıydı. Ancak tersine, İmamoğlubence de Kuran Arapça okunmalı” diyerek geri adım attı.

Son 70 yılın dersidir: Gericiliğe taviz vererek, gericilikle uzlaşarak “laik cumhuriyet” savunulamaz ve korunamaz!

Dün seçim mitinginde HDP’ye Kürtçe Kuran sallayan ama bugün CHP’ye “Türkçe Kuran olmaz” tepkisi gösteren Erdoğan karşısında “bence de Arapça okunmalı” geri adımı atılarak, laik cumhuriyetten geriye kalan da kurtarılamaz!

Türkçe ibadetin önemi

Atatürk’ün Türkçe ibadeti neden savunduğu, aslında bugün çok daha iyi anlaşılıyor ve Türkçe ibadet, bugün dünden daha çok ihtiyaç.

Timur Soykan’ın Badeci Şeyh’in Sır Odası kitabında yer alan mahkeme tutanaklarından hareketle anlatalım: Hâkim, şeyhinin cinsel organından gelen sıvıyı ibadet diye içen müritlere bunun nedenini soruyor. Müritler, El Mürselat suresinin ayetlerine göre “cennete gitmek için şeyhlerinin cinsel organından çıkan meniyi içmeleri gerektiğini” söylüyorlar. Çünkü o surenin Türkçesini bilmiyorlar ve şeyhleri de anlamını bilmedikleri bu sure üzerinden müritlerini madden ve manen sömürüyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Aralık 2020

4 Yorum

Başkanın adamları

ABD’nin S-400 yaptırımına karşı kınama mesajı dışında hâlâ gerçek bir yanıt yok. Salgın gibi sahte bahanelerle aktif hale getirmedikleri S-400’leri bile yaptırıma karşılık çalıştıramadılar hâlâ…

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ve Savunma Bakanı Akar’ın mesajlarından anlaşılan, Erdoğan Biden’ın işbaşı yapmasını bekliyor; tabloyu pazarlık edilebilir görüyor…

Hatta ekonomide ve hukukta reform açıklamalarından İsrail’e büyükelçi atanacağı iddiasına kadar bir dizi gelişme, “Erdoğan’ın Biden dönemine hazırlığı” olarak yorumlanıyor.

Tam bu süreçte “başkanın adamlarının” bazı faaliyetleri de dikkat çekiyor.

Öcalan’la Erdoğan’ın hangi danışmanı görüştü?

Kırmızı bültenle aranan Osman Öcalan’ın, seçimlerden hemen önce AKP’ye destek amacıyla TRT’ye çıkarılması çok tartışılmıştı. Gazeteci Muhammed Vefa, Öcalan’ı bulmuş ve ona TRT’ye çıkarılması konusunu sormuş.

Öcalan, sorulara verdiği yanıtlar arasında çok önemli bir şey söyledi: “Kısa bir süre önce bir Cumhurbaşkanı danışmanıyla görüştük. Uzun bir görüşme oldu. PKK başta olmak üzere yaşanan durumlarla ilgili görüştük” (20.12.2020).

Türkiye’yi ayağa kaldırması gereken bu konunun nedense pek üzerinde durulmadı. Ana muhalefet sözcüleri, “kim bu danışman” diye sordular ama öyle pek de gündem yapacak ağırlıkta konunun üzerine gitmediler.

Oysa iktidarın sözcülerinin, meclisten ekranlara, hemen her muhalifini terörle irtibatlı göstermeye çalıştığı bir süreçte, bizzat başkanın bir adamının Öcalan’la kısa süre önce görüşmüş olması, muhalefetin büyük sorun yapması gereken bir konuydu.

Sosyal medyada ben dahil bir çok gazeteci, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’a ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’a “kim o danışman” diye sorduk ama bir yanıt alamadık. Buradan sorumuzu tekrarlayalım: “Kim bu danışman? Erdoğan’ın bilgisi dahilinde mi Osman Öcalan’la görüştü? Ne konuştu?

Erdoğan’ın danışmanının Diyarbakır temasları

Başkanın adamlarından bir diğerinin, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Gülşen Orhan’ın geçen ay Diyarbakır’da ilginç temaslar yaptığı ortaya çıktı. Orhan, çeşitli sivil toplum örgüt yöneticileriyle görüşmüştü.

Haberlere göre görüşmelerde Erdoğan’ın başdanışmanına şunlar aktarılmıştı: “AKP’nin uyguladığı politikalar, MHP ile sürdürülen ittifakın Kürtlere yansıması, kullanılan dil ve güvenlikçi politikalar, kuruluşundan bu yana AKP’ye destek veren Kürt seçmenin AKP’den uzaklaşmasına neden oldu.”

Aktarıldığına göre Gülşen Orhan da eleştiriler karşısında “bunun farkında olduklarını, Kürt seçmenin desteğinin çok fazla düştüğünü bildiklerini” söyledi. Yine haberlere göre görüşmelerde, demokratikleşme adımları ve Kürt sorununun çözümü ile ilgili neler yapılabileceği de tartışıldı (Remzi Budancir, Artı Gerçek, 18.12.2020).

İlginç olan, Erdoğan’ın başdanışmanının bu görüşmelerinden sonra “yeni çözüm süreci” mesajlarının gelmiş olmasıydı. Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Kaya “Yeni bir çözüm sürecinin kıyısındayız” derken, HDP’li Sırrı Sakık da “Yeni bir çözüm süreci olabilir” diyordu (Felat Bozarslan, DW, 16.12.2020).

AKP kulislerinden bilgi alabilen gazetecilere bakılırsa, saray yeniden ama öncekilerden farklı bir çözüm sürecine hazırlanıyor. Hatta HÜDAPAR Genel Başkanı İshak Sağlam’ın sarayda kabul edilmesi de bu bağlamda yorumlanıyor.

‘İsrail bir adım atarsa, biz iki adım atarız’

Başkanın bir diğer adamı da, İsrail’le ilişkiler konusunda önemli açıklamalar yaptı. Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu üyesi Mesut Hakkı Çaşın, Amerika’nın Sesi’nden Dorian Jones’a yaptığı açıklamada, “İsrail bir adım atarsa, biz iki adım atarız” dedi (22.12.2020).

Çaşın, “Bir olumlu tavır olması halinde Türkiye’nin mart ayı itibariyle İsrail’e büyükelçi atamasının da mümkün olabileceğini” söyledi.

Caşın, Türkiye-İsrail normalleşmesi ile birincisi Türkiye’nin İsrail’den silah alımına yeniden başlayacağını, ikincisi savunma teknolojisi alanında birlikte ilerlenebileceğini, üçüncüsü de İsrail’den doğalgaz alınacağını belirtti.

Erdoğan’ın Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu üyesi Mesut Hakkı Caşın, ayrıca“Joe Biden’ın göreve gelmesiyle birlikte yeni bir perspektif söz konusu olacağını ve çok sayıda şeyin değişeceğini” söyledi.

Ne diyelim? İktidarlarını sürdürebilmek için Türkiye’nin rotasını bir o yana bir bu yana kıranlar, en sonunda dümeni kıracaklar!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Aralık 2020

5 Yorum

ABD DONANMASININ ÇİN-RUSYA RAPORU

ABD ÇİN’İ ‘EN BASKILAYICI STRATEJİK TEHDİT’ GÖRÜYOR

ABD Donanması, Deniz Piyadeleri ve Sahil Güvenlik Komutanlıkları, 17 Aralık’ta ortak bir rapor hazırladı. “Denizde Avantaj – Tüm Etki Alanında Entegre Deniz Gücü ile Hakimiyet” başlıklı rapor, ABD Deniz Piyadeleri Komutanı General David H. Berger, ABD Donanma Komutanı Amiral Michael M. Gilday ve ABD Sahil Güvenlik Komutanı Amiral Karl L. Schultz tarafından imzalanmış

Üçlü-görev stratejisi niteliği taşıyan rapor, dünya okyanuslarının, ABD’nin ulusal güvenliği ve refahında hayati bir rol oynadığını belirterek, ABD’ye bu alanda rakip ve tehdit olan Çin ile Rusya’ya karşı yapılması gerekenleri öneriyor.

RAPORUN İKİ SAPTAMASI

Raporun dikkat çeken iki temel saptaması var:

1. ABD için Rusya ve Çin, denizde “kararlı rakipler” haline geldi.

2. ABD için Çin “en baskılayıcı uzun vadeli stratejik tehdit” durumunda.

Nitekim rapor daha girişte, Çin’in “ABD’nin denizcilik gücünün kalbini hedefleyen bir strateji ve revizyonist yaklaşım uyguladığını” ifade ediyor.

RAPORA GÖRE ÇİN

Çin’i “en baskılayıcı uzun vadeli stratejik tehdit” ilan eden rapor, şu değerlendirmeyi yapıyor: “Çin, uzun vadede ekonomik ve askeri potansiyeli nedeniyle ABD’ye kapsamlı meydan okuyabilecek tek rakip.

Rapor Çin’in şu altı amacı olduğunu iddia ediyor:

1. Uluslararası denizcilik yönetimini aşındırıyor.

2. Geleneksel lojistik merkezlere erişimi engelliyor.

3. Denizlerin özgürlüğünü kısıtlıyor.

4. Kilit noktaları kontrol etmeye çalışıyor.

5. ABD’nin bölgesel anlaşmazlıklara müdahil olmasını engellemeye çalışıyor.

6. ABD’nin dünyanın dört bir yanında tercih edilen ortak olma konumunu bozmayı amaçlıyor.

RAPORA GÖRE RUSYA

Rapor, Rusya’nın ise ordusunun modernizasyonunu sürdürdüğüne dikkat çekiyor ve Moskova’nın nükleer ve gelişmiş füze sistemlerine, saldırı ve güdümlü füze denizaltılarına, bombardıman uçaklarına, füze firkateynlerine, savaş uçaklarına, havadan havaya füzelere ve son teknoloji ürünü hava savunma sistemlerine öncelik verdiğini belirtiyor.

Rapor, Rusya konusunda şu çekinceleri dile getiriyor:

1. Rusya, ihtilaf halinde Washington veya Avrupa başkentlerine karşı siber veya kinetik saldırılarda bulunabilir.

2. Denizaltı iletişim kablolarına saldırarak küresel ekonomide ciddi etkilere neden olabilir.

3. Nükleer silah kullanımının savaşta yenilgiyi önleyebileceği veya misillemeyi engelleyebileceği konusunda kumar oynayabilir.

HEDEF: KUŞAK VE YOL İNİSİYATİFİ

36 sayfalık raporun ruhuna işleyen temel konunun, Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifinden ABD’nin duyduğu rahatsızlık olduğu görülüyor.

ABD’ye göre bu proje ile Çin hiç olmadığı kadar geniş bir alana yayılıyor: “Çin’in Tek Kuşak Tek Yol girişimi, denizaşırı lojistiğini genişletiyor ve kuvvetlerinin kutup bölgeleri, Hint Okyanusu ve Atlantik Okyanusu da dahil olmak üzere kıyılarından daha önce hiç olmadığı kadar uzağa hareket etmesini sağlayacak altyapıyı temel alıyor.”

ABD AGRESİF STRATEJİ UYGULAMAK İSTİYOR

ABD Donanması, Deniz Piyadeleri ve Sahil Güvenlik Komutanlıkları, 36 sayfalık raporuyla, Çin ve Rusya’nın denizdeki revizyonist yaklaşımlarının, ABD’nin çıkarlarını tehdit ettiğini, ittifakları ve ortaklıkları baltaladığını, uluslararası düzeni bozduğunu savunuyor.

Rapor, Çin ve Rusya’nın bu eğilimlerinin bugünden kontrol edilemediği taktirde, önümüzdeki 10 yıl içinde Deniz Kuvvetlerinin ABD’nin denizdeki avantajını sağlamak ve ulusal çıkarlarını korumakta yetersiz kalacağını belirtmektedir.

Peki rapor neler öneriyor? Raporda ABD’nin yapması gerekenler altı başlıkta önerilmiş:

1. ABD’nin ittifaklarının ve ortaklıklarının, Çin ve Rusya’ya karşı temel stratejik avantajı olmaya devam ettiği belirtilerek, geliştirilmesi öneriliyor.

2. Savaş dışı faaliyetlerin stratejik düzeyde ABD yararına etkiler sağlayacağı savunuluyor.

3. Caydırıcılığı sürdürmek ve rekabetin çatışmaya dönüşmesini önlemek için kritik askeri avantajların korunması gerektiği vurgulanıyor

4. Saldırganlığın caydırılması için ABD’nin müttefikleriyle birlikte sürekli ileriye hareket etmesinin zorunlu olduğu belirtiliyor.

5. Düşmanın denizi kullanmasını önlemenin yolunun, çatışmalı denizlerin kontrolünden geçtiğine dikkat çekiliyor.

6. Denizde avantaj sağlamanın, modernizasyondan geçtiğini kaydediliyor. ABD’nin stratejik üstünlüğünü korumak için daha küçük ve daha iyi manevra kabiliyetine sahip ve uzaktan kumanda edilebilen gemilere dayanan bir deniz kuvvetleri modernizasyonunu planlaması yapması gerektiği vurgulanıyor.

Özetle rapor, zamanın ABD’nin aleyhine, Çin ve Rusya’nın lehine olduğu gerçeğinden hareketle, ABD’nin iş işten geçmeden, denizde Çin ve Rusya’ya karşı daha agresif strateji izlemesi gerektiğini, bunun yolunun da güçlü bir donanma ile denizlerin kontrolünden geçtiğini savunmaktadır.

Bu arada bitirirken belirtelim: Bu rapordan iki hafta önce, 3 Aralık’ta, ABD Kongresi için 54 sayfalık bir başka Çin raporu hazırlandı. O raporda da kapsamlı bir şekilde Çin Deniz Kuvvetlerinin modernizasyonu incelendi.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
22 Aralık 2020

3 Yorum

AKP’nin Ukrayna politikası ABD’ye yarıyor

AKP hükümetinin Ukrayna’yla ilişkilerden beklentisi ne? Daha çok turist mi? Bu ülkeye daha çok İHA satmak mı? Bu ülkenin SSCB’den miras motor ve savunma teknolojisinden yararlanmak mı?

Elbette Türkiye Ukrayna’yla iyi ilişkiler içinde olmalı, bu ülkeyle ticaret hacmini artırmalı, Ukraynalıların ülkemizde tatil yapabilmeyi tercih etmelerini sağlamalı, bu ülkeyle savunma alanında teknoloji transferine dayalı iyi bir işbirliği geliştirmelidir.

Ancak AKP hükümetinin Ukrayna’yla işbirliğinin, bu hedeflerin ötesinde anlamlar ve amaçlar taşıdığı görülmektedir.

Ankara’nın Ukrayna mesajları

Türkiye ile Ukrayna, geçen hafta dışişleri ve savunma bakanların katılımıyla 2+2 toplantıları yaptı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Hulusi Akar’ın mesajları ile yayımlanan ortak bildiriye yansıyan mesajları şöyle özetleyebiliriz:

1. Türkiye ile Ukrayna birbirlerini “stratejik ortak” ilan ediyor.

2. Türkiye, Kırım’ın ilhakını reddetmeyi sürdürüyor.

3. Türkiye Donbass’ta Ukrayna’ya tam destek veriyor.

4. Türkiye, Ukrayna’nın AB ve NATO üyeliğine tam destek veriyor.

5. Türkiye ve Ukrayna, Karadeniz’de birlikte faaliyet yürütmeyi hedefliyor.

AKP neden Rusya’yı hedef alıyor?

Bu mesajlar ve alınan kararlar neye işaret ediyor? AKP hükümetinin Ukrayna’nın AB üyeliğine destek vermesi daha çok Ukraynalı turist çekmemizi mi sağlayacak? AKP hükümetinin Ukrayna’nın NATO üyeliğine destek vermesi Türkiye’nin bu ülkeyle ticaret hacmini mi büyütecek?

AKP hükümetinin mesajlarının ve amaçlarının Türkiye’nin ticaret, turizm ve teknoloji transferi beklentileriyle doğrudan ilgisi yok. Ama bu mesajların ve alınan kararların Rusya’yı hedef aldığı ortada.

Peki AKP hükümeti Suriye’de, Karabağ’da birlikte çalıştığı ve bunun büyük yararlarını gördüğü Rusya’yı neden Ukrayna’da hedef alıyor? AKP hükümeti Suriye ve Karabağ’da gördüğü yararları Doğu Akdeniz’de de elde edebilmek için Rusya’yla ilişkileri derinleştirmesi gerekirken, neden Ukrayna’da göstere göstere bu ülkeyi hedef alıyor?

İkili ilişkilerde S-400, doğalgaz, nükleer santral gibi avantajları bulunan Rusya’yı dengelemek için mi? Rusya’yı bir konuda sıkıştırmaya çalışarak diğer alanlarda, örneğin Libya’da kendisine taviz vermesini sağlamak için mi?

Eğer öyleyse, belirtelim ki bu oldukça yanlış ve dahası tehlikeli bir taktiktir.

ABD’nin Rusya stratejisi

ABD Rusya’yı Baltık, Doğu Avrupa ve Karadeniz üzerinden sıkıştırmaya çalışıyor. En son NATO’da kabul edilen Baltık Planı ortada. Diğer yandan bizzat Obama’nın itiraf gibi açıklamasıyla ABD’nin Ukrayna’da iktidar değişiminde nasıl rol aldığı da ortada. ABD açık açık Ukrayna’yı AB ve NATO’ya üye yaparak Rusya sınırına yerleşmeye çalışıyor. Diğer yandan Karadeniz’e bir türlü istediği oranda giremeyen ABD, Bulgaristan ve Romanya’dan sonra Ukrayna’yı da Batı kampına dahil ederek bu özel denize yerleşmeye çalışıyor.

ABD’nin bu amaçlı atağı karşısında Rusya’nın karşı hamleyle Kırım’ı Ukrayna’dan koparması, Ukrayna’nın AB ve NATO üyeliğini engellemeye çalışması, hele de bu ülke üzerinden ABD’nin Karadeniz’e hamle yapmasını durdurmaya çalışması, açık ki Türkiye’nin lehinedir.

Ancak AKP hükümeti tersine 2016 yılından beri ABD ve NATO’ya “Karadeniz’de daha çok görünme” çağrısı yapmaktadır!

Kırımlıların çoğunluğunun Ukrayna’dan ayrılmak tercihini görmeyerek, yüzyıllar önceki Osmanlı-Kırım ilişkisi üzerinden bugün Kırımcılık yapmak, Kırım’a değil, etkileri bakımından ABD’ye yaramaktadır.

ABD’nin Türkiye-Rusya işbirliğini bozma hedefi

Sonuç olarak AKP hükümeti Karadeniz’in kuzeyinde oldukça tehlikeli bir politika yürütüyor. AKP’nin bu Ukrayna politikası;

1. Doğrudan Rusya’yı hedef alıyor.

2. ABD ve NATO’ya Karadeniz yolu açıyor.

ABD’nin Türkiye’ye yaptırım uyguladığı şartlarda, Türkiye’nin kendi ayağına kurşun sıkarak ABD’ye yarayan bir Ukrayna/Karadeniz politikası yürütmesi, en az “komşularla sıfır sorun” politikası kadar sorunlu bir girişimdir.

Hele de kimi ABD’li politikacıların, bağımsız hareket etmeye çalışan Türkiye’nin Karadeniz’de Rusya’yla karşı karşıya getirilebileceğini savundukları şartlarda!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Aralık 2020

1 Yorum

Erdoğan Demirel olabilecek mi?

Bayar-Menderes iktidarında “altın yıllarını” yaşayan Türk-Amerikan “bağımlılık” ilişkisi, 27 Mayıs’tan sonra inişe geçmeye başladı. 1960’larda önce solun yükselişi, ardından da 1968’de başlayan haşhaş krizi, Türk-Amerikan ilişkilerini etkiledi.

Nixon’ın başkan seçilmesiyle ABD’nin Türkiye’ye haşhaş ekimini yasaklatma baskısı arttı. Demirel hükümeti baskılar karşısında 1970’te haşhaş ekimini sınırlandırdı. Ancak ABD Kongresi için sınırlandırma yeterli değildi, Türkiye’ye yapılan yardımların durdurulması tartışmaya açıldı. 12 Mart 1971 darbesinin ardından Erim hükümeti haşhaş üretimini tamamen yasakladı.

“Ortanın solu” sloganıyla yükselişteki sol dalgayı arkasına alan Ecevit, 1973 seçim kampanyasında haşhaş ekimini yeniden serbest bırakmayı vaat etti. Ecevit-Erbakan iktidarı 1 Temmuz 1974’te haşhaş ekimini serbest bıraktı.

ABD Kongresi ertesi gün Türkiye’ye verilen ekonomik-askeri yardımları durdurma kararı aldı. Ancak Ankara geri adım atmadı.

ABD Kongresinin yaptırım kararı

ABD’nin gündemindeki “Türkiye’ye yardımları durdurma” konusu, 20 gün sonra Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle boyut değiştirdi ve genişledi.

ABD Dışişleri Bakanı Kissinger, Rum lobisinin ve ABD Kongresinin baskısına rağmen, Türkiye’ye kapsamlı bir ambargodan yana değildi. Bunun hem Türk-Amerikan ilişkilerini hem de Türkiye-İsrail ilişkilerini olumsuz etkileyeceğini düşünüyordu.

Ancak hazırlanan “Türkiye’ye Yapılan Silah Satışlarının ve Verilen Askeri Kredilerin Durdurulması” adlı ambargo kararı 19 Eylül 1974’te Senatoda ve 24 Eylül 1974’te Temsilciler Meclisinde kabul edildi. ABD Başkanı Ford ambargo kararını veto etti.

Ancak ABD Kongresi bastırdı ve Ford 17 Aralık’ta Senato’dan, 18 Aralık’ta Temsilciler Meclisinden yeniden geçen ambargo kararını onaylamak zorunda kaldı. Karar resmi olarak 5 Şubat 1975’ten itibaren uygulanmaya başladı.

Türkiye’den ABD’ye sert yanıt

ABD’nin 5 Şubat’ta başlattığı ambargoya ilk yanıt bir hafta sonra verildi: 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti ilan edildi.

Solun etkisi nedeniyle kamuoyu ABD’ye sert tepki verilmesini istiyordu ancak o süreçte Türkiye’de ciddi iktidar boşluğu vardı. Çünkü 19 Eylül 1974’te Ecevit-Erbakan koalisyonu bozulmuştu ve tepki gösterebilmek için Demirel’in 31 Mart 1975’te 1. Milliyetçi Cephe hükümetini kurması gerekiyordu. Demirel, kamuoyunun beklentisi nedeniyle, muhalefetteki Ecevit’in de desteğini alarak ABD yaptırımına ağır yanıtlar vermeye başladı.

Önce 20 Temmuz 1975’te NATO kapsamı dışında Ege Ordusu kuruldu. Ardından 25 Temmuz 1975’te Türkiye ile ABD arasındaki Ortak Savunma İşbirliği Anlaşması (OSİA) tek taraflı feshedildi. Böylece İncirlik’in NATO görevi saklı kalmak kaydıyla 21 Amerikan üs ve tesisi kapatıldı. 5 bin ABD personeli gönderildi.

Carter’ın ‘Türkiye NATO’dan çıkabilir’ endişesi

Olması gerektiği gibi sert yanıt verilince ABD geri adım atmaya başladı. 6 Ekim 1975’te Türkiye’ye uyguladığı ticari yasağı kaldırdı ve feshedilen anlaşma yerine yeni bir anlaşma yapmak istedi.

Dışişleri Bakanları Kissinger ve Çağlayan 25 Mart 1976’da Savunma İşbirliği Anlaşmasını (SİA) imzaladılar. Ancak anlaşma ABD’ye eski olanakları sunmuyordu, işbirliği NATO yükümlülükleriyle sınırlıydı, üslerde Türk bayrağı dalgalanacak, Türk askeri bulunacak ve üssün komutanı Türk olacaktı. ABD Kongresi bu nedenle Ocak 1977’de Savunma İşbirliği Anlaşmasını onaylamayı reddetti.

Ancak 1977’de Ecevit’in dış politikada yeni arayışa gireceği ve NATO’dan çıkabileceği olasılığını düşünen yeni başkan Carter, ABD Kongresinin gündemine ambargonun kaldırılmasını getirdi. Fakat yasa bir oyla Temsilciler Meclisinden geçtiyse de, Senatodan geçemedi.

Carter, 31 Mayıs 1978’de Ecevit’le görüştüğü NATO toplantısında, ambargonun kaldırılmasını istediğini açıkladı. Konu 25 Temmuz’dan itibaren yeniden ABD Kongresinin önüne geldi ve sonuçta 12 Eylül 1978’de ambargo bütünüyle kaldırıldı.

Ambargonun kaldırılması sonrası Türkiye’nin yeniden ABD’ye çıpalanması hatası, ayrıca tartışılmalıdır. Konuyu ABD’nin S-400 yaptırımına nasıl yanıt verilmelidir bağlamında ele aldım sadece…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Aralık 200

3 Yorum

AKP S-400’ü çalıştıracak mı?

ABD, AKP S-400’leri aktif hale getirmediği halde Türkiye’ye yaptırım kararı aldı. Bundan “ulusal çıkar” adına çıkarılacak onlarca ders var.

İkisini şöyle özetleyebiliriz: Gecikmiş koz, koz değerini yitirir. Gecikmiş kozu, bir daha oynamaya fırsat bulamayabilirsiniz.

S-400 sorun değil, sonuç

Sürekli belirttik: Bazı çevrelerin dile getirdiği gibi Türkiye S-400’den vazgeçerse, Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorun çözülmüş olmuyor. Çünkü Türk-Amerikan ilişkileri S-400 kararından önce zaten oldukça sorunluydu: Teröre destek, Suriye, Irak ve Doğu Akdeniz konularında ABD ile Türkiye arasında gittikçe derinleşen çelişmeler var.

O nedenle S-400, Türk-Amerikan sorunlarının kaynağı değil, tersine sorunların sonuçlarından biridir.

Bu saptama şu bakımdan önemli: Türkiye S-400’ü aktif hale getirmeyi “sürekli erteleyerek” yaptırımdan kurtulamaz. Yaptırım, son yıllarda ABD’nin dış politikada kullandığı önemli bir silah oldu. Washington, özellikle Trump döneminde düşmanına da müttefikine de yaptırım uyguladı. Dolayısıyla S-400’ü toprağa gömseniz bile, Türkiye ile ABD arasındaki sorunlar nedeniyle, Washington başka gerekçeler gösterip Ankara’ya yaptırım uygulayacaktır.

Onlarca kez “S-400’ler artık geciktirilemeden aktif hale getirilmelidir” dememiz bundandı.

AKP’de Biden’la pazarlık beklentisi

AKP’nin ABD yaptırımına karşı “kınama” mesajlarının ötesine geçmeyen tutumu ve “Türkiye uygun gördüğü şekilde ve zamanlamayla mukabelede bulunacaktır” diyerek yanıtını zamana bırakması, yeni ABD Başkanı Joe Biden’la bu konuda pazarlık beklentisi içinde olduğuna işaret ediyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “Yaptırım Türkiye’yi değil Rusya’yı hedef alıyor” mesajı, AKP tarafından Washington’un “pazarlığa açık” olduğu şeklinde yorumlanıyor.

Peki Ankara bu pazarlıktan ne umuyor? Soru işaretli. Çünkü Washington AKP’den S-400’ü aktif hale getirmemesini ve depoda tutmasını bekliyor.

Ne yazık ki Ankara’nın ABD ve NATO’yu rahatsız etmeyecek formüller aradığı anlaşılıyor. Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın “Türkiye S-400’ü Yunanistan’ın S-300’ü NATO ittifakında kullandığı gibi kullanacak” demesi bu formüllerden birine işaret ediyor: Yunanistan S-300’ü tatbikattan tatbikata hangardan çıkarıyor ve ABD’nin denetiminde kullanıp hangara geri koyuyor.

Öte yandan Yeni Şafak’ta yazılan ve yalanlanmayan “Pakistan modeli” de yine AKP’nin formül arayışlarına işaret ediyor. Bu formül de S-400’ün kumanda merkezinde ABD’nin bulunması anlamına geliyor ne yazık ki.

Türkiye ne yapmalı?

Bilinmesi gereken en önemli şey şu: Emperyalistlerin yaptırımına boyun eğmenin faturası, yaptırımın kendisinden her zaman daha ağırdır. O nedenle Türkiye yaptırıma boyun eğmemeli ve ABD’ye yanıt vermelidir.

Bu yanıtların ilki, elbette konunun kendisi olan S-400’ün hiç zaman kaybetmeden derhal aktif hale getirilmesi olmalıdır.

İkincil olarak Türkiye ABD’nin İncirlik Üssünü kapatmalıdır. Bunu 1975 şartlarında yapabilen Türkiye, 2020’nin çok kutuplu dünya şartlarında daha da kolay yapabilir.

Üçüncü olarak Türkiye Kürecik Radarına kilit vurmalıdır. Elbette burası ABD değil NATO radarıdır ama bir NATO üyesinin ilk kez bir başka NATO üyesine yaptırım uyguladığı şartlarda, NATO üyelerinin bunun sonucunu görebilmesi için en doğrudan mesajdır radara kilit vurmak.

ABD’nin bölgesel çıkarlarını en zaafa uğratacak gelişme, Türkiye’nin Astana Platformunu derinleştirmesi, kurumsallaştırması ve devamla genişletmesidir.

Diğer yandan Ankara ABD’yle karşı karşıya olduğu Suriye ve Doğu Akdeniz sorunları için artık Şam’la anlaşmalı, Kahire’yle barışmalıdır.

Krizi fırsata dönüştürmek

Her kriz, fırsat kapısıdır. Bugün Türkiye’nin “ulusal bağımsız savunma” adına gururu olan Aselsan, Havelsan, Roketsan gibi kuruluşlar ABD’nin Kıbrıs nedeniyle Türkiye’ye yaptırım uygulamasından doğmuştur. Türkiye bugünkü yaptırımı da “ulusal bağımsız savunma” amaçlı değerlendirebilir.

Yüzde 100 bağımlılıktan sıfır bağımlılığa geçişte “silah envanterini çeşitlendirme” modeli en doğru modeldir. Türkiye ABD’ye bağımlılığı azaltıp, başka ülkelerle savunma alanında işbirliği geliştirmelidir. Ancak bu modelin başarısı orta vadede ortak üretimi, uzun vadede ulusal üretimi sağlayabilme ölçütüne bağlıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Aralık 2020

5 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: