Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

31 Ağustos stratejisi

30 Ağustos’ta Dumlupınar (Başkomutanlık) Meydan Savaşı kazanılmıştı. Peki şimdi ne yapılacaktı?

31 Ağustos sabahı Başkomutan Mustafa Kemal, İsmet Paşa ve Fevzi Paşa Çalköy’deki yıkık bir evin avlusunda buluştular. Bir kağnı arabasının üzerine ilişmiş olarak oturdular. Ellerinde haritalar…

İsmet Paşa, Uşak yönünde geri çekilen Yunan birliklerinin toparlanmasına imkân verilmemesini, bu amaçla eldeki bütün güçle dağılan Yunan ordusunun takip edilmesini savundu.

Fevzi Paşa ise 1. Ordu ile Yunan ordusunu İzmir yönünde takip etmeyi ama 2. Ordu ile de Eskişehir’den Bursa üzerine takibe geçerek işgal altındaki toprakların iki taraftan da kurtarılmasını savundu.

Kuvveti ağırlık merkezinde toplamak

Mustafa Kemal’in dikkatle dinlediği bir tartışma yürüttü iki büyük komutan; İsmet ve Fevzi Paşalar…

İsmet Paşa’nın iki gerekçesi vardı: Birincisi, yorgun Türk ordusu Eskişehir’e ancak 4-5 günde varabilirdi; vardığında da arkasını İstanbul’a vermiş zinde Yunan ordusuyla karşı karşıya gelecekti. İkincisi, bu süre içerisinde Yunan ordusu İzmir’e yeni asker çıkaracak ve İzmir’de köprübaşı kuracaktı.

Bunun altından kalkmak İsmet Paşa’ya göre mümkün değildi ve o nedenle kuvvetler tek bir hedefe, İzmir’e doğu Yunanların üzerine yürütülmeliydi.

İsmet Paşa’ya göre Eskişehir’deki Yunan birlikleri bir şey yapamazdı ve hızla geri çekilmek dışında şansları yoktu.

Başkomutanın kararı

İsmet ve Fevzi Paşaları dinleyen Başkomutan Mustafa Kemal, iki stratejinin de kuvvetli ve zayıf yanlarını tarttı. Ve İsmet Paşa’nın harekât planını Türk ordusunun şartlarına daha uygun gördü.

Böylece 1 Eylül’de o ünlü ve tarihi ve emrini orduya verdi: “TBMM orduları! Afyon-Dumlupınar Meydan Savaşı’nda zalim ve kibirli bir ordunun esas unsurlarını inanılamayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. … Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!”

Kısacası Kurtuluş Savaşı’nın başarısında komutanların niteliği ve Başkomutanın o nitelikten azami faydalanabilme kapasitesi vardı. Mustafa Kemal, komutanlarının niteliklerinden doğan fikirleri ve harekât planlarını bir kapta topluyor ve sentezleyerek şartlara en uygun hale getiriyordu.

Üç komutanın farkı

Bu nitelik farklarına ve son tahlilde Kurtuluş Savaşı’nı başarıya götüren o niteliklerin sentezine en iyi örneği, yine Mustafa Kemal anlatmaktadır:

“Savaşta bir tümen bir köprüyü geçecektir. Ben hemen emir verir, köprüyü geçirtirim. Fevzi Paşa, önce bir tabur asker geçirtir köprüden. Yıkılmazsa tümeni yürütür. İsmet Paşa’ya gelince, önce köprünün sağlamlık derecesini ölçmeye, ne kadar yüke dayanabileceğini bulmaya çalışır, sonra tümenin ağırlığını hesaplar. Güven duyarsa tümeni köprüden geçirtir.

“Ben zamandan kazanır, kazandığım zamandan yararlanmaya çalışırım. Şansım bana gülmezse, işim zordur. Fevzi Paşa, bir yandan zamandan kazanmak ister, bir yandan da az yitik vermenin yollarını arar. İsmet Paşa ise hesap adamıdır. Bir tek eri bile ileri sürerken ölçüyü elden bırakmaz. Ama geç de olsa sonunda kazanmasını bilir.”

Tek değil çok adam!

Kısacası bir komutanın ataklığı, diğerinin ihtiyatı, ötekinin kararlılığı vb. Kurtuluş Savaşı’nın o sıcaklığında bir potada erimiş ve zaferi getirmiştir…

Alev Coşkun’un Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan İnönü dizisinin ilk iki kitabı Asker İnönü ve Diplomat İnönü-Lozan, Kurtuluş Savaşı boyunca süren bu komutanlar arası tartışmaları çok kapsamlı olarak bizlere sunmaktadır. Üstelik, bugün o tartışmalardan ve fikirlerin sentezlenmesinden çok dersler çıkarmamız gereken günlerdeyiz…

Özetle, bugün karşıtlarının “tek adam” dediği Mustafa Kemal, çok adamdı, bütün adamların toplamıydı, senteziydi…

Tarih bu bakımdan zaten liderleri ikiye ayırmaktadır; “tek adam” olup yıkılanlar, “çok adamı” birleştirerek “büyük adam” olup yükselenler…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ağustos 2020

4 Yorum

Belarus’ta turuncu darbe girişimi

“Renkli devrim” diye isimlendirilen turuncu darbeler, ABD’nin klasik darbelerinden biçimsel olarak ayrılıyor. ABD’nin eskisi gibi bir gecede düğmeye basarak hükümet değiştirebilme gücünde olmaması, darbelerin biçimini ve kullanılan araçları değiştirdi.

Fakat amaç değişmedi; hedef ülke ABD politikalarını uygulayacak kıvama getirilmeli ve Washington’un liderlik ettiği neoliberal zincire eklemlenmeliydi. Bu ABD’nin ana stratejisinin gereğiydi; baş düşman bu yolla çevrelenecekti…

Karadeniz’i NATO gölü yapma operasyonu

2003’te Ukrayna’da “Turuncu devrim”, 2004’te Gürcistan’da “Gül devrimi”, 2005’te Kırgızistan’da “Lâle devrimi” adıyla yapılan renkli darbeler, ABD’nin Putin’le yeniden güç kazanmaya başlayan Rusya’yı çevreleme operasyonuydu; hatta eski çevreleme politikasını SSCB toprakları üzerinden daraltma harekatıydı…

Ve aynı zamanda Karadeniz’i kuşatma operasyonuydu. Tabloyu iyi okuyamayan Ankara, üç renkli darbeyi de destekledi. Neyse ki Kırgızistan ve Gürcistan darbeleri güç kullanılarak boşa çıkarıldı ancak Ukrayna darbesi sürüyor ve Ankara hâlâ destekliyor!

Oysa Karadeniz’in batısında Bulgaristan ve Romanya’nın, kuzeyinde Ukrayna’nın ve doğusunda Gürcistan’ın Batı kampına (AB ya da NATO üyeliği) alınmasıyla Karadeniz bir NATO gölü yapılmak isteniyordu, hâlâ da isteniyor…

Ancak bu büyük stratejiyi yutturmak için Batı basınından Ukrayna ve elbette diğerleri için de bir “insan hakları hikayesi” yazıldı; halklar diktatöre karşı ayaklanmıştı!

Oysa gerçek ortadaydı. Nitekim ABD Başkanı Barrack Obama 3 Şubat 2015’te CNN’e verdiği röportajda meselenin ne olduğunu sergilemişti: “Putin, Maydan protestoları ile Ukrayna’da yönetimin değişiminde bizim aracı olmamıza hazırlıksız yakalandı.”

Darbenin sözleşmesi

Benzer tablo Venezüella’da da yaşandı. Hugo Chavez’in ardından petrol ülkesi Venezüella’yı yeniden neoliberal zincire eklemleme fırsatı bulduğunu düşünen ABD, Chavez’in takipçisi Maduro’yu devirmeye çalıştı.

Maduro direndikçe ve ABD’nin girişimlerini püskürttükçe, Batı basınından “diktatör Maduro’ya karşı özgürlük mücadelesi verildiği” kampanyası başlatıldı. Kampanyanın etkili olabilmesi ve halkı ekonomik sıkıntılar üzerinden kışkırtmak için de ABD ve İngiltere uluslararası hırsızlık yaptı; Venezüella’nın parasına ve altınına el koydu, petrolüne ambargo uyguladı.

Ve en sonunda ABD’nin özel harekât askerleri yeni bir darbe girişimi sırasında yakalandı ve ABD’nin Maduro’ya karşı desteklediği sözde özgürlükçü Guadio’nun bunlarla yaptığı darbe sözleşmeleri ortaya çıkarıldı. Böylece ABD’nin Venezüella’daki darbe girişimleri resmiyet kazandı.

NATO’nun Baltık Savunma Planı

Benzeri şimdi Belarus’ta yaşanıyor. Yine aynı şekilde seçim sonuçlarını tanımamak üzerinden bir ülkenin yönetimi devrilmeye çalışılıyor. Yine “diktatör Lukaşenko” sloganları, yine “Belarus’ta halk özgürlük için alanlarda” haberleri…

ABD emperyalizminden özgürlük bekleyebilmenin “saflığını” bir kenara koyarak haritayı açalım: Belarus, Ukrayna’nın kuzeyinde ve Rusya’nın batısında; ABD’nin Rusya’yı çevrelemek için egemen olmak istediği Batı yayı üzerindedir.

Washington Baltık-Belarus-Ukrayna yayı ile hem Rusya’yı sıkıştırmayı hem de Rusya ile işbirliğine eğilimli Avrupa ülkeleri arasına girmeyi hedefliyor.

Türkiye’nin vetosunu kaldırmasıyla yakın zamanda onaylanan NATO’nun Baltık Savunma Planı bile resmi anlamaya yetiyor. ABD Estonya, Letonya, Litvanya ve Polonya’yı kapsayan bu planla Rusya’yı hedef alıyor. Bu dört NATO ülkesi ile Rusya arasında bir tek Ukrayna ve Belarus kaldı!

Trump mekanizmayı özetledi

Belarus’taki olayları Batı basını dışından okuyanların gördüğü en önemli gerçek, Venezüella’daki gibi muhalefet ile ABD arasında yapılan işbirliğidir. Belarus Devlet Başkanı Lukaşenko’ya karşı “turuncu darbe” için kurulan “koordinasyon konseyi”nin ilişkileri adım adım açığa çıkıyor…

Kaldı ki Trump’ın 3 Kasım’da yapılacak ABD seçimlerine dair dile getirdiği ve özetle “kaybedersem oylar çalınmış demektir” yaklaşımı bile, aslında turuncu darbe mekanizmasını özetlemektedir.

Trump’ın ABD’de istediğini, ABD dün Venezüella’da, bugün Belarus’ta istedi!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Ağustos 2020

7 Yorum

Libya ateşkesinin hedefi ne?

Türkiye’nin desteklediği Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti Başbakanı Fayez el-Serrac, 21 Ağustos’ta askeri güçlere ateşkes ve askeri operasyonları durdurma talimatı verdi. Eşzamanlı olarak General Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusunu destekleyen Tobruk Merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih de ateşkes çağrısı yaptı.

Serrac fiili ateşkes için Sitre-Cufra hattının silahsızlandırılmış bölge olması gerektiğini belirtirken, 2021 Mart’ında parlamento ve devlet başkanlığı seçimi yapılması çağrısı da yaptı. Akile Salih de yeni başkanlık konseyi ve devlet kurumlarının Sirte’de kurulmasını dile getirdi.

Ateşkesin arkasında kim var?

Trablus ve Tobruk merkezli ateşkes çağrılarının ardından, başta Mısır, kimi ülkeler açıklama yaptı. Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el Sisi, her iki taraftan yapılan ateşkes çağrılarını memnuniyetle karşıladığını ve ateşkesin siyasi bir çözüme ulaşmak için önemli bir adım olduğunu belirtti.

Anadolu Ajansı’nın şu haber başlığı da dikkat çekiciydi: “Libya İçişleri Bakanı Başağa’dan ateşkesin ardından Mısır ile ‘dayanışma’ vurgusu” (21.8.2020).

Ancak bu yazıyı yazı işlerine teslim ettiğim dün saat 13.00’e kadar ne Türkiye’den ne de Rusya’dan resmi bir açıklama geldi!

Rusya’nın Sputnik’e “bir kaynak” olarak yaptığı gayri resmî açıklama ise şöyleydi: “Biz bu tür açıklamaları her zaman memnuniyetle karşılıyoruz. Kahire’de bundan söz edilmişti ve o zaman da bunu desteklediğimizi resmen belirtmiştik. Biz kendimiz her zaman ateşkes çağrısı yapıyoruz.”

Görüşmeden önce ateşkes geldi

Türkiye ve Rusya, Libya’da siyasi çözüm için bir ortak mekanizma kurmuş, heyetler 22 Temmuz’da Ankara’da bir araya gelerek konuyu ele almıştı. Bu toplantının ardından yapılan ortak açıklamada “Ankara ve Moskova’nın Libya’da kalıcı ve sürdürülebilir bir ateşkes için çalışmalara devam edeceği” duyurulmuştu. Açıklamaya göre taraflar yeniden Moskova’da bir araya gelecekti.

Hatta Sputnik’e konuşan bir Rusya Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, “Türkiye ile Libya konusunda yapılan görüşmelerin sonraki turunu en yakın zamanda düzenlemeye hazır olduklarını, istenirse söz konusu görüşmelerin yarın dahi yapılabileceğini” açıklamıştı (21.8.2020).

Buradan anladığımız şu: Trablus ve Tobruk’un ateşkes açıklamalarının arkasında “doğrudan” Türk-Rus görüşmeleri yok. Zira taraflar henüz ikinci görüşmeyi bile yapmadı. Ancak Serrac’ın Ankara’dan habersiz adım atması da pek olası değil…

ABD’nin Sirte-Cufra planı

Bizi sorumuzun yanıtına götürecek ipucu Trablus ve Tobruk açıklamalarındaki “Sirte ortaklığı” olabilir mi?

Yazmıştık: Sirte-Cufra hattının askerden arındırılmış bölge olması önerisi ilk olarak BM Genel Sekreteri Antonio Guterres tarafından dile getirildi. Almanya’nın Dışişleri Bakanı Heiko Maas ardından öneriyi BM Güvenlik Konseyi’ndeki Libya oturumunda ele aldı.

Ve son olarak ABD’nin Libya Büyükelçisi Richard Norland, Milli Savunma Bakan Yardımcısı Yunus Emre Karaosmanoğlu ile görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada “Libya’nın merkezinde askerden arındırılmış bir çözüm”e işaret etti (14.8.2020).

Norland, bu görüşmeden iki gün önce de “Trump ile Erdoğan’ın Libya’nın merkezinde askerden arındırılmış bir bölge oluşturmak için atılacak gerekli adımları telefonda görüştüğünü” duyurmuştu (12.8.2020).

Libya’nın bölünme riski

ABD, petrol bölgesini denize açmak için Libya’nın ortasında askerden arındırılmış bir bölge istiyor ve Türkiye’yi de buna zorluyor.

Bu, Türkiye’nin işine gelir mi? Soru işaretli! Çünkü bu merkezdeki bölge, Libya’yı ikiye, hatta üçe bölme riski taşımaktadır.

Libya’nın bölünmesi ise en çok Türkiye’nin aleyhinedir. Çünkü Ankara ile Trablus’un imzaladığı deniz yetki alanı sınırlandırma anlaşması, coğrafi olarak ters tarafta kalmaktadır. Yani Türkiye’nin denizden komşusu Trablus değil, Tobruk’tur.

O nedenle artık önümüzdeki mesele şudur: Türkiye açısından Libya’daki ateşkes; ABD’yle işbirliği yapılırsa bölünmeye, Rusya’yla işbirliği yapılırsa bütünlüğe ilerler…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ağustos 2020

1 Yorum

AKP Doğu Akdeniz’deki hatalarına kılıf arıyor

Erdoğan’ın dış politikayı, iç politikada iktidarını güçlendirmek amacıyla “kullanması” maalesef Türkiye’yi toplamda sıkıntıya sokuyor.

İlki, iç politikada AB’nin gücünü kullanmak adına Annan Planı’nı destekleyip Güney Kıbrıs’a alan açmasıydı. Güney Kıbrıs bunu iyi kullandı ve önce 2004’te Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etti, ardından da 2010’a kadar Mısır’la, Lübnan’la ve İsrail’le MEB sınırlandırma anlaşmaları yaptı.

Sonuncusu, yine Doğu Akdeniz düzleminde yaşandı. Erdoğan, Doğu Akdeniz’deki sıkışmışlığın nedenini Atatürk ve İnönü’ye bağladı!

Erdoğan’ın tarihi çarpıtması

Şöyle dedi Erdoğan: “Tek parti CHP’sinin dış politikada bıraktığı kötü mirasın ceremesini çekiyoruz. Misak-ı Milli sınırlarımıza sahip çıkılmamasıyla Adalar meselesinde ürkek davranılmasının ülkemize çok büyük maliyeti olmuştur” (20.8.2020).

Yani şunu demek istiyor Erdoğan: Bugün Doğu Akdeniz’deki yalnızlığın ve sıkışmışlığın sebebi İhvancı dış politikamız değil, Atatürk ve İnönü’nün Misak-ı Milli’ye sahip çıkmaması ve Adalar’ı almamasıdır!

17 Ağustos tarihli “AKP’nin tarihle mücadelesi” başlıklı yazımızda belirtmiştik: Cumhurbaşkanlığı Arşiv Daire Başkanı, elinin altındaki arşivden çıkardığı tek bir belgeyle tarihi eğip bükemez. O belgeyi okuyabilmek için tarih bilmek, dahası önündeki ve arkasındaki belgelerle birlikte değerlendirmek gerekir. Yetmez, Türkiye’ye Adalar’ı teklif eden Alman büyükelçinin, kendi dışişleri bakanlığıyla yazışmalarını da bilmek gerekir.

AKP’nin Adalar karnesi!

Ancak Erdoğan için de arşivcisi için de mesele başka; AKP’nin dış politika başarısızlığına tarihten bir bahane bulma…

18 yıl içinde kimi ada, adacık ve kayalıkların Yunanistan tarafından işgal edilmesine, Yunan yetkililerin bu adalara sanki kendi egemenliğindeymiş gibi resmî törenle çıkmasına, Lozan’a aykırı olarak kimi adaların silahlandırılmasına göz yummuş AKP iktidarı, Atatürk ve İnönü’yü Adalar meselesinde ürkek davranmakla suçlamaya kalkıyor!

Yanlış dış politikaları sonucunda Süleyman Şah türbesini Suriye’deki “vatan toprağından” kaçırmak zorunda kalanlar, Atatürk ve İnönü’yü “Misak-ı Milli sınırlarımıza sahip çıkmamakla” suçlamaya kalkıyor!

Kıbrıs’ı İngiltere’ye Abdülhamit verdi

Erdoğan, Atatürk ve İnönü dönemlerine işaret ederek, “Güneyimizdeki zengin enerji kaynaklarının da dışında bırakıldık” diyor!

Sanırsın, güneyimizdeki enerji kaynaklarının merkezinde olan Kıbrıs’ı, 1 Temmuz 1878’de İngiltere’ye Abdülhamit değil de, daha doğmamış olan Atatürk ve İnönü verdi!

Yere göğe sığdıramadıkları Abdülhamit neden Kıbrıs’ı İngiltere’ye verdi peki? Çünkü Osmanlı ordusu yenilmiş ve 18 Şubat 1878’de Rus ordusu İstanbul’un girişindeki Yeşilköy’e kadar gelmişti. Abdülhamit Kıbrıs’ı vererek Ruslara karşı İngiltere’nin desteğini aldı.

Oniki Ada’yı yazdık: 1911’de Trablus’u işgal eden İtalya, Mustafa Kemal ve Enver Beylerin yönettiği gerilla hareketi nedeniyle bölgeye egemen olmakta zorlanınca, Oniki Ada’yı işgal ederek ikinci bir cephe açmıştı. Birinci Dünya Savaşı’nda da, Lozan’da da, İkinci Dünya Savaşı’nın ilk bölümünde de Oniki Ada zaten İtalya’nın işgalindeydi. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından da galipler Yunanistan’a verdi.

Adalar Misak-ı Milli’den önce kaybedildi

Gelelim Misak-ı Milli sınırlarına sahip çıkılmaması suçlamasına…

Osmanlı Devleti Kıbrıs’ı 1878’de, Girit’i 1897’de, Oniki Ada’yı 1911’de, Ege Adalarını 1912’de kaybetti.

Mısak-ı Milli ise Osmanlı Mebusan Meclisi’nde 17 Şubat 1920’de kabul edildi ve 30 Ekim 1918’de elimizde olan toprakları kapsamaktaydı.

Yani Erdoğan’ın ileri sürdüğü gibi “bugünkü enerji kaynaklarının dışında kalmamızı sağlayan” tablo, Atatürk ve İnönü’nün Misak-ı Milli sınırlarına sahip çıkmaması şeklindeki gerçekdışı bu iddiasıyla ilgili değildir.

Tablodaki kayıplar Misak-ı Milli’den öncedir!

AKP’nin tarihle çarpışması

Bugünkü Türkiye’nin iki katı, yani 1,5 milyon kilometrekare toprak kaybeden Abdülhamit’i yere göğe sığdıramayanların, savaşarak bu toprakları kurtaran Mustafa Kemal liderliğindeki kurucu kadroya karşıtlığı, kuşkusuz ideolojik: Türk devrimine, saltanatın ve hilafetin kaldırılmasına, aydınlanmaya, laikliğe, ümmetin bir devrimle millet olmasına, cumhuriyetin hedeflediği yurttaş kimliğine karşılar…

Sıkıntıya düşerlerse genel merkezlerine Atatürk posteri asarak ona sığınırlar ama normal zamanda da Atatürk’e temelden karşı çıkarlar, onun yaptıklarını yıkarlar, ismini her köşeden silmeye çalışırlar.

Sonuç olarak tarihimizi silip yeni bir tarih yazmaya çalışmaktadırlar. Tarihe sarılmaya ve tarihimizdeki devrimci köklerle birleşmeye dünden çok daha fazla ihtiyacımız var.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ağustos 2020

4 Yorum

Erdoğan’ın konuşulmayan 29 Nisan mektubu

Son bir haftanın en çok konuşulan iki konusu, ABD başkan adayı Joe Biden’in sözleri ile CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun gazetemiz Cumhuriyet’te çıkan söyleşisi oldu…

Biden’in New York Times editörleriyle yaptığı görüşmede söyledikleri ama 7 aydır gündeme gelmeyen sözleri şunlardı: “Erdoğan’ın bedel ödemesi lazım. Benim (geçmişte) yaptığım gibi halihazırda mevcut durumdaki (muhalefet) liderliğindeki unsurlarla doğrudan temasa geçip Erdoğan’ı yenmeleri için onların daha güçlü bir konuma getirmeli ve onlardan daha fazla yarar sağlamaya çalışmalıyız. Darbeyle değil ancak seçim süreciyle.”

Biden’in sözlerinden beter ilişkiler

Şüphesiz, iktidarıyla, muhalefetiyle sert tepki gösterilmesi gereken sözler. Üstelik meselenin Biden’dan ibaret olmadığını, bu tür müdahalelerin bir emperyalist devlet politikası olduğunu bilerek, tepkiyi toptan Amerikan devletine göstermek gerektiğini de belirtelim.

Zira yakın tarihimiz ABD’nin Türkiye’deki seçimlere müdahalesiyle dolu: 3 Kasım 2002 bu yönüyle tipiktir ve “turuncu darbe” diye nitelenebilecek cinstendir! Dahası bu süreçte ABD’nin Türkiye başbakanını kendi Büyük Ortadoğu Projesine eşbaşkan yaptığını da gördük, ABD Dışişleri Bakanıyla “2 sayfa 9 maddelik” gizli anlaşma yapan dışişleri bakanını da… Meclis’ten ABD anlaşması geçmediği halde anlaşmada yapılması istenilenleri bizzat hükümet olarak yasaya aykırı şekilde yapan başbakan da gördük, dış politikamızı rehin alan önşartlı ekonomi anlaşması imzalayan bakan da…

Kısacası Erdoğan’lı, Gül’lü, Davutoğlu’lu, Babacan’lı son 20 yılımızda Biden’ın sözlerinden beter işler, ilişkiler var!

Bundan sonrasında benzer ilişkiler yaşanmaması için hem olanların muhasebesini sağlam yapabilmeli hem de yenisini yapmaya soyunanlara sert tepki göstermeliyiz!

“Gül olmayacak” diyemeyen Kılıçdaroğlu

Kemal Kılıçdaroğlu söyleşisi bu bağlamda daha da önem kazanıyor. Çünkü ABD içinde Gül-Babacan-Davutoğlu üçlüsünü CHP liderliğindeki ittifaka monte etmek isteyen bir kanat var. Bu ise CHP’nin bir daha kaybetmesi ve Erdoğan’ın tekrar kazanması anlamına geliyor!

Söyleşi, CHP liderinin bu olasılığa net bir şekilde kapı kapatmadığını ortaya koydu!

Kılıçdaroğlu, İpek Özbey’in başarılı gazetecilik soruları karşısında “hayır, Abdullah Gül kesinlikle partimizden cumhurbaşkanı adayı olamaz” demiyor, hatta “Gül’den neden bu kadar korkuluyor” diye de soruyor!

Öyle ki, içinde yine Abdullah Gül parmağı olan Ekmeleddin İhsanoğlu projesine sahip çıkmayı da sürdürüyor; “Bugün Ekmeleddin Bey cumhurbaşkanı olsaydı Ortadoğu’da bu felaket olmazdı” diyor!

CHP’nin sağcılaşarak ve Erdoğan’ın benzerlerini bularak Erdoğan’ı yıkma taktiğinin bir işe yaramadığı maalesef bir türlü görülmüyor ve Ekmeledin İhsanoğlu projesinin ikinci sürümü olan Abdullah Gül sürümü kesin bir dille reddedilmiyor!

Trump’ı dinleyen Erdoğan

Sonuçlarının politikaya etkisi bakımından, muhalefetten ziyade iktidarın emperyalist devletlerle girdiği ilişkiler daha önemli ve tehlikelidir. Zira icraat yetkisi iktidardadır.

O bakımdan Biden’ın sözleri kadar, Biden’e tepki gösteren ABD Başkanı Trump’un sözlerinin de üzerinde durulmaldır. Trump’ın Biden için söylediği “sosyalizmin Truva atı” ya da Erdoğan için söylediği “birinci sınıf satranç oyuncusu” gibi yakıştırmaları bir kenara bırakırsak, asıl üzerinde durulması gereken sözleri şunlardı: “Geçen hafta dünya liderleri benden Erdoğan’ı aramamı rica etti. Neden diye sordum. Dediler ki ‘O bir tek seni dinler, bizi dinlemiyor.’ Bunu herkesin ortasında söylemek istemiyorum, ama bu doğru. Ben onunla anlaşabiliyorum. Beni dinliyor.

Trump haksız mı? Rahip Brunson’un serbest bırakılmasını istemesi ya da Suriye’nin kuzeyinde PYD/YPG’nin hedef alınmamasını söylemesi nasıl sonuçlanmıştı?

İşbirliği teklifli mektup

Ve üzerinde asıl durmak istediğim konu şu: Biden’ın sözleri üzerinden ABD-muhalefet derin işbirliği konuşuluyor ve bu bağlamda da iktidarın ne kadar “milli ve bağımsızlıkçı” olduğu propaganda ediliyor. Biden’ın 7 ay önceki sözleri gündeme getiriliyor ama Erdoğan’ın 4 ay önce Trump’a yazdığı o mektup nedense hiç konu olmuyor!

Bu köşede o tarihten beri defalarca yazdım. Erdoğan 29 Nisan’da ABD Başkanı Trump’a bir mektup yazdı ve aynen öyle dedi: “Suriye ve Libya başta olmak üzere, bölgemizdeki son gelişmeler, Türk-ABD ittifakının ve işbirliğinin en güçlü şekilde sürdürülmesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir.”

Bu mektuptan bu yana olanlara bakınız: Nisan’da çalıştırılacağı söylenen S-400 salgın bahanesiyle çalıştırılmadı. ABD’nin Suriye’nin kuzeydoğusundaki PYD devleti kurma projesi sürüyor; ABD’li şirketler PYD ile petrol anlaşması yapıyor, ABD YPG’ye silah vermeyi sürdürüyor. PYD’yi atmak için yapıldığı belirtilen operasyonlara rağmen, PYD olduğu yerde duruyor. AKP ABD ile Libya’da “ortak çalışma” başlatıyor vd.

Tekrar sorayım: Erdoğan’ın Trump’a 29 Nisan’da gönderdiği bu işbirliği teklifli mektup neden konuşulmuyor?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ağustos 2020

3 Yorum

AKP’nin tarihle mücadelesi

Cumhurbaşkanlığı Arşiv Daire Başkanı Muhammet Safi, elinin altındaki belgelerden birini sosyal medyada paylaşıyor ve İsmet İnönü’nün Türkiye’ye teklif edilen adaları almadığını söylüyor. Belgenin, AKP hükümetinin “iyi ayyaş” yaklaşımına uygun olarak İnönü’yü sıkıştıracağına o kadar emin ki, “belgeler Osmanlıca değil, herkes okur” diyerek paylaşıyor.

Arşiv Daire Başkanı yapılmış Muhammet Safi’ye anımsatalım; tarihi belge okuyabilmek için sadece okuma-yazma bilmek yetmez, tarihi de bilmek gerekir!

Almanya’nın teklifi

Baştan belirtelim, bu belgeler öyle gizlenmiş de Muhammet Safi arşivin başına geçince ortaya çıkarılmış değil, daha önce de İnönü karşıtlığı için piyasaya sürülmüştü.

Belge şu: Eylül 1943’te Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği’nin istihbarat şefi, Türk istihbaratının başında bulunan Naci Perkel’i ziyaret ediyor ve şöyle diyor: “Sefirimiz Von Papen bana şunları söyledi: Karargâh-ı Umumi’den bir telgraf aldım ve bu telgrafta ‘Adaları Türklere teslim etmek istiyoruz. Kendileriyle konuş, bu teklifimizin kabul edilip edilmeyeceğini bize bildir’ deniyor.

Başbakan Şükrü Saraçoğlu da durumu Kars’ta yurt gezinde bulunan İsmet İnönü’ye telgrafla bildirip talimat istiyor. İnönü’nün yanıtı şu: “Adaları kayıtsız şartsız kullanmak üzere alabiliriz. Yoksa bu yüzden İngilizlerle ve Yunanlarla ihtilafa girmeyiz.

Çok kısa Oniki Ada tarihçesi

Belirttiğimiz gibi tarihi belge okumak için okuma-yazma bilmek yetmez. İkinci Dünya Savaşı tarihini ve o dönemin devletlerarası ilişkilerini bilmek gerekir. Yetmez, konu Oniki Ada olduğu için emperyalistlerin Afrika’da sömürge edinme yarışını, Birinci Dünya Savaşı öncesini, Balkan Savaşlarını, Birinci Dünya Savaşı’nı ve iki savaş arası süreci de bilmek gerekir. Dahası Von Papen’in teklifinin kapsamını anlayabilmek için Von Papen-Ribbentrop yazışmalarını da bilmek gerekir!

Arşiv Daire Başkanı için buradan yapabileceğimiz özetin özeti ancak şu kadar olabilir: İtalya 1911’de Trablus’u işgal etti. Enver ve Mustafa Kemal Beylerin Libya’da “gerilla savaşı” yönetmesi, İtalya’nın işgalini güç hale soktu. İtalya Oniki Ada’yı işgal edip yeni bir cephe açarak elini güçlendirmeye çalıştı. Ne yazık ki Osmanlı Devleti’nin bu işgali önleyebilecek gücü yoktu. Osmanlı-İtalya savaşı 18 Ekim 1912’de Lozan’ın Uşi semtinde imzalanan anlaşmayla sona erdi. Uşi ya da Birinci Lozan Anlaşması denilen bu anlaşmaya göre Osmanlı Devleti Libya’daki askerlerini geri çekecek, İtalya da karşılığında Oniki Ada’yı verecekti.

Ancak bu gerçekleşmedi. İtalya, Libya’da Osmanlı subayları bulunmaya devam ettiği için adaları teslim etmedi. Aslında Osmanlı Devleti bunu bile isteye yapmıştı. Zira İtalya’nın çekilmesi halinde Yunanistan’ın adaları işgal edeceğini, bunu engellemenin de mümkün olmadığını hesaplayarak, Libya’daki askerlerinin bir kısmını orada tutmayı sürdürmüştü.

Araya önce Balkan Savaşları, ardından da Birinci Dünya Savaşı girdi. İtalya’nın Oniki Ada’yı işgali bir statükoya dönüştü. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması’nın 15. maddesi ile bu fiili durum hukuken tescil edildi. Tıpkı 17. maddede Mısır ve Sudan’da, 20. maddede de Kıbrıs’ta İngiliz egemenliği tanındığı gibi…

Oniki Ada’nın statüsü İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar böyle sürdü.

İkinci Dünya Savaşı koşulları

Artık Muhammet Safi’nin “İnönü adaları almadı” dediği döneme gelebiliriz.

Belgenin tarihi 26 Eylül 1943. Yani Almanya’nın artık savaşı kazanamayacağının görülmeye başladığı dönem. Almanya bu süreci tersine çevirebilmek için Türkiye’yi savaşa kendi cephesinde dahil etmeye çalışıyor. O nedenle de Türkiye’ye Oniki Ada’yı teklif ediyor.

İnönü karşıtlarının anlamaya çalışması gereken şu: Almanya yeniliyordu ve bu teklifin hayata geçebilmesi zaten mümkün değildi. Zira Oniki Ada, Almanya’yla birlikte yenildiği için İtalya’ya da kalamadı, galipler 1947’de Paris Antlaşması’yla Yunanistan’a verdi.

Kuşkusuz tarih “şöyle olsaydı, böyle olsaydı” diye yorumlanmaz ama diyelim ki Muhammet Safilerin istediği gibi İnönü adaları aldı ve Türkiye de savaşa dahil oldu. Sonuç ne olacaktı? Muhammet Safi bugün Arşiv Daire Başkanı bile olamayacaktı! Zira 55 milyon insanın öldüğü o savaşta Muhammet Safi’nin babası da, pek çoğumuzun babası gibi yaşamını yitirecekti ve bizler olmayacak, bu tartışmayı da yapamayacaktık. Hatta belki de başkaları Oniki Ada için yapılan tartışmayı, Batı Anadolu için yapıyor olacaktı!

Tarihi eğip bükemezsiniz

Siyasal İslamcılarımızın tarihe bakışı tamamen sorunlu: Bir yandan Alman teklifini kabul ederek Birinci Dünya Savaşı’na girdiği için İttihatçıları suçluyorlar, diğer yandan da Alman teklifini kabul etmeyip İkinci Dünya Savaşı’na girmediği için Kemalistleri suçluyorlar!

Bu çelişme, 1908 ve 1920 devrimlerine düşmanlıklarından!

AKP “150 yıllık masal” dediği devrimci tarihimizle savaşıyor. Bunun için de tarihle mücadele ediyor, tarihi çarpıtıyor, dünün güneşiyle bugünün çamaşırını kurutmaya çalışıyor…

AKP kadrolarının Atatürk ve İnönü karşıtlığı üzerinden tarihi eğip bükebilme şansı yok. Ama tarihi öğrenme, tarihten dersler çıkarma fırsatı var!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ağustos 2020

4 Yorum

Askerden arındırılmış bölge tuzağı

ABD’nin Libya Büyükelçiliği açıkladı: “ABD Başkanı Donald Trump ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Libya’nın merkezinde askerden arındırılmış bir bölge oluşturmak için atılacak gerekli adımları telefonda görüştü” (12.8.2020).

Baştan belirtelim: Libya’nın ortasında askerden arındırılmış bir bölge, Libya’nın fiili bölünmüşlüğünü kalıcılaştırır. Libya’nın birliği çabalarının yerini, tarafların salt batıdaki ve doğudaki pozisyonunu tahkim etme çabası alır.

AKP, bu gelişmeyi Sirte-Cufra hattından Hafter güçlerinin çıkarılması kazancı olarak görüp, hanesine başarı olarak yazsa da, konu sonuçlarıyla birlikte değerlendirilmesi gereken bir ağırlıktadır. Sonuçlarıyla birlikte ele alındığında da tablo şöyledir: Libya’nın bölünmesi en çok Türkiye’nin aleyhinedir. Çünkü Ankara’nın Trablus’la, yani Batı Libya ile yaptığı “deniz yetki alanını sınırlandırma” anlaşması, coğrafi olarak diğer tarafı, Doğu Libya’yı ilgilendirmektedir.

Almanya önerdi, ABD sahip çıktı

Askerden arındırılmış bölge önerisi, Sirte-Cufra hattının Türkiye ile Mısır’ı askeri olarak da karşı karşıya getirebileceği şartlarda, ilk olarak BM Genel Sekreteri Antonio Guterres tarafından dile getirildi.

Ardından Berlin Konferansı’nın ev sahibi Almanya’nın Dışişleri Bakanı Heiko Maas öneriyi BM Güvenlik Konseyi’ndeki Libya oturumunda ele aldı. Libya’nın nihai bölünme tehlikesi altında olduğunu söyleyen Maas, yeniden müzakerelere dönebilmek için “ilk adımın Sirte ve Cufra’nın askerden arındırılması olabileceğini” savundu.

Trablus ile Tobruk arasında askerden arındırılmış bir bölge oluşturmak, tarafların sıcak çatışmasını elbette önleyebilir ama tersine bölünmeyi de kalıcı hale getirir! İşte bu gerçeği gören ABD de bu noktadan konuya dahil oldu…

Libya’da “ortak çalışma”

ABD’nin konuya dahli için zaten zemin vardı. Libya’da Rusya’ya karşı konumunu güçlendirmek isteyen AKP hükümeti ABD’yle çağrı yapmıştı.

Erdoğan, 29 Nisan 2020’de Trump’a yazdığı mektupta, Libya’da, hatta Suriye’de de Türkiye ile ABD’nin “yeniden işbirliği” şartlarının oluştuğunu savunmuştu.

Erdoğan, 8 Haziran 2020’de Trump’la yaptığı telefon görüşmesinde de bu konuda “bazı mutabakatlara” vardığını açıklamış; Dışişleri ve Savunma Bakanları ile İstihbarat Başkanları ve Ulusal Güvenlik Danışmanlarının bu mutabakatların gereğini yerine getirebilmek için birlikte çalışacağını belirtmişti.

İşte Libya’da “ortak çalışma” böyle başladı…

ABD’nin Libya planı

ABD’nin Libya Büyükelçisi Richard Norland, bu hafta önce Kahire’de, ardından da Ankara’da temaslarda bulundu.

Norland, ABD’nin Ankara Büyükelçisi David Satterfield ile birlikte Milli Savunma Bakan Yardımcısı Yunus Emre Karaosmanoğlu ile görüştü. Bu görüşmeye dair ABD Büyükelçiliği’nin yaptığı açıklama, kapsamlı bir ABD planına işaret ediyordu: “Libya’nın merkezinde askerden arındırılmış bir çözüm, yabancı güçlerin ve paralı askerlerin tam ve karşılıklı olarak çekilmesi, Ulusal Petrol Şirketi’nin çalışmalarına yeniden başlaması konuları görüşüldü” (14.8.2020).

Böylece ABD Kahire ve Ankara’nın önüne “askerden arındırılmış bölge” tuzağıyla Batı ve Doğu Libya havuçları koymuş oldu!

AKP hükümeti ise bu havuca çoktan gönüllüydü. 6 Ağustos 2020’de Libya’yı ziyaret eden Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye’nin Sirte’nin silahsızlandırılması formülüne sıcak bakabileceğine işaret etmişti.

ABD’nin amacı Ankara-Moskova işbirliğini bozmak

Israrla belirtiyoruz: Suriye, Doğu Akdeniz ve Libya tek bir cephedir. Türkiye’nin üçüne dair ayrı stratejiler geliştirmesi yerine, tamamı için bütünlüklü bir strateji belirlemesi gerekir.

AKP’nin cephenin bir ucunda ABD’ye karşı Rusya’yla, diğer ucunda Rusya’ya karşı ABD’yle hareket edebilmesi olası değildir. Washington da bunu gördüğü için Ankara’nın Libya’da işbirliği teklifini kabul etmiş ve bunu uygulayarak tersinden Suriye’de Ankara-Moskova ilişkisini bozma hedefine yönelmiştir.

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James JeffreyAmacımız Rusya için Suriye’de savaşı ‘çıkmaz’ haline getirmek” (14.5.2020) diyerek açık açık ABD’nin hedefinin Suriye’yi Rusya için bataklık yapmak olduğunu ilan etmişti.

Anahtar Şam’la anlaşmak

Türkiye’nin ihtiyacı Doğu Akdeniz’de yeni müttefikler bulmak iken, olan müttefiki de “sahte işbirliği” adına kaybetmek, 18 yıllık sorunlu dış politikanın zirvesi olur!

Ankara için hâlâ ulusal çıkar esaslı dış politikaya dönebilmekte anahtar, Şam’la anlaşmaktır. Şam’la anlaşan Ankara, Kahire’yle işbirliğinin önünü açar, Rusya’yla işbirliğini Suriye’den Doğu Akdeniz’e ve Libya’ya taşır…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ağustos 2020

2 Yorum

Doğu Akdeniz Konferansı

Erdoğan’ın Doğu Akdeniz konusunda yaptığı “Herkesin hakkını koruyan bir formül bulalım” çağrısı, kuşkusuz kategorik olarak doğru bir çağrıdır.

Ancak çağrının muhatap bulabilmesi için yapılması gerekenler var. Çünkü çağrı sahibinin en önemli problemi, muhataplarının bir kısmıyla muhatap olmamasıdır!

Bugün Erdoğan’ın çağrısından hareketle sorunu hangi temelde ele almamız ve hangi yöntemle çözmemiz gerektiğini tartışacağız…

İki sorun, tek çözüm

Doğu Akdeniz’deki durum, “Türkiye ile Libya’nın yaptığı anlaşma mı, yoksa Yunanistan ile Mısır’ın yaptığı anlaşma mı hukuka uygun” sorusu etrafında tartışılıyor.

Meseleyi bu dar çerçeve içerisine hapseden bir anlayışla, Doğu Akdeniz’deki sorunlar çözülemez. Çünkü kimi sorunlar, mevcut hukuk sözleşmeleriyle, kavramlarıyla, anlayışıyla çözülemeyecek durumdadır.

Öte yandan çerçeve geniştir; iki temel sorun vardır ve bunlardan biri tarihi geçmişi olan, diğeri ise son 20 yıla dayanan bir sorundur:

Birinci sorun, özetle Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorundur; sınır, adalar, egemenliği tartışmalı ada, adacık ve kayalıklar, adaların silahlandırılması sorunları… Kökleri İtalya’nın Trablusgarp’ı işgaline kadar giden bu soruna ek olarak, bir de Doğu Akdeniz’de Kıbrıs merkezli sorun vardır.

İkinci sorun, Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının bulunması, paylaşılması, çıkarılması ve pazara ulaştırılması sorunudur.

Bütünlüklü strateji ihtiyacı

İki sorun da birbirine eklemlenmiş durumda. O nedenle Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve KKTC’nin hak ve çıkarlarının savunulabilmesi için bütünlüklü bir strateji belirlenmelidir.

Doğu Akdeniz meselesi, bir ucu Suriye, diğer ucu Libya olan bir meseledir aynı zamanda. Türkiye’nin bu hattı tek bir cephe gibi düşünerek strateji oluşturması gerekmektedir. Ankara’nın hattın bir ucunda Rusya’yla, diğer ucunda ABD’yle çalışmak diye özetlenebilecek neo-Abdülhamitçi taktiğinin işe yaramadığı ortada.

Güvenlik kuşağı inşası

Küresel güçleri ve bölge ülkelerini kapsayan bu soruna yaklaşımda iki temel model var:

Biri yayılmacılığı besleyen jeopolitikçiliktir. Bunu dış politikanın en önemli ve neredeyse tek faktörü haline getiren anlayış risklerle doludur. Bu anlayış özetle sorunu komşusunun topraklarında, komşusuna rağmen çözmeye çalışır (Suriye ve kısmen Libya’da olduğu gibi).

Atatürk’ün uyguladığı “komşularla güvenlik kuşağı oluşturma” anlayışı ise sorunu yine sınırların dışında ama komşuya rağmen değil, komşuyla birlikte çözer: Balkan Paktı bunun tipik uygulamasıdır.

Ulusal çıkar esaslı dış politika

Sorunu komşularla birlikte çözme anlayışında, ideolojik angajmanlar yoktur; ulusal çıkarlar vardır. Atatürk, Balkan Paktı’nı inşa ederken komşularının rejimine bakarak hareket etmedi; “iki dünya savaşı arası” sürecin tehditlerine bakarak Türkiye’nin çıkarlarını gözetti.

Suriye’de Esad yönetimine, Mısır’da Sisi yönetimine İhvancılık nedeniyle karşı olmanın Türkiye’nin çıkarlarına yaramadığı ortada. Suriye ve Mısır’daki rejimler, Suriyelileri ve Mısırlıları ilgilendirir, bizi değil. Tıpkı bizim “tek adam rejimi” sorunumuzun da başkalarını ilgilendirmediği gibi.

Ne yapmalı?

Tüm bunların ardından hızla şu politikalar hayata geçirilmelidir:

– Türkiye kendi Münhasır Ekonomik Bölgesi’ni (MEB) “artık” ilan etmelidir!

– Suriye, Doğru Akdeniz, Libya hattında Rusya’yla işbirliğini esas almalıdır.

Şam yönetimiyle anlaşarak, Amerikan Koridoru sorununun en az maliyetli çözümüne, Suriye ordusunun kendi topraklarında egemen olmasının sağlanması çözümüne geçilmelidir.

– Şam’la anlaşmak, Kahire’yle buzları eritir. Kahire’ye Dışişleri Bakanı gönderilerek, diplomatik ilişkiler başlatılmalıdır. Mısır’ın Yunanistan’la 15 yıllık müzakerenin ardından ve Meis Adası’nı dikkate alarak bir anlaşma yapması, Ankara ile Kahire arasında Doğu Akdeniz’de hâlâ işbirliği yapılabileceğinin göstergesidir. Çünkü Türkiye’yle anlaşılması halinde Mısır’ın deniz yetki alanının daha çok olduğunu Kahire görmektedir.

– Kahire’yle anlaşmak, Türkiye’nin Lübnan ve İsrail’le de Doğu Akdeniz’de anlaşma yapabilmesini kolaylaştıracaktır. Nitekim Türkiye’yle anlaşması halinde İsrail’in deniz yetki alanı da artacaktır.

Bu politikaların hayata geçirilmesi, bölgede ABD emperyalizminin etkisini azaltır ve “Doğu Akdeniz sorunu Doğu Akdenizlilerin sorunudur” düzleminde buluşulmasını sağlar.

Son tahlilde, toplanacak bir “Doğu Akdeniz Konferansı” ile herkesin hakkını koruyan ve yararını gözeten bir anlaşmaya gidilebilir. Çünkü sorunun çözümünün gecikmesinin ekonomik kayıp olduğu tüm ülkeler tarafından görülmektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ağustos 2020

2 Yorum

Sevr hezimettir!

Bugün 10 Ağustos, Yeni-Osmanlıcıların bayramı!

Bundan 100 yıl önce Osmanlı yönetimi Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri ile “Osmanlı Barış Antlaşması”nı imzaladı. Neyse ki Mustafa Kemal liderliğinde Kuvayı Milliye kuvvetleri, Türk’üyle, Kürt’üyle, Osmanlı hanedanının kulu olan tüm etnik gruplardan Anadolu insanıyla Kurtuluş Savaşı verdi ve Osmanlı’nın barışını yırtıp atıp, Türkiye Cumhuriyeti’nin barışını Lozan’da emperyalistlere kabul ettirdi.

Mustafa Kemal liderliğinde Anadolu halkı hem emperyalist işgalcilere karşı hem de Osmanlı güçlerine karşı savaştı. Bu nedenle Kurtuluş Savaşı aynı zamanda bir devrimdir; Osmanlı hanedanının kulu olan halk, bu devrimle milletleşmiştir.

Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı Devleti’nin devamı değil, ondan bir kopuştur! (Yapısal olarak devamı olmak başka, kurumları miras almak başka şey elbette…)

Lozan, Sevr’in antitezidir

Devamı olsaydı, zaten Lozan’da oturulacak bir masa olmazdı, zira zaten 10 Ağustos 1920’de masaya oturmuş, barış anlaşması yapmışlardı. Devamı olmadığının ilanı da zaten 1 Kasım 1922’de kaldırılan saltanattır; Osmanlı hanedanın saltanatına son verilmiştir.

Tarihte kalan Osmanlı devleti ile genç Türkiye Cumhuriyeti, en önemli ölçüt olan egemenliğin kaynağı bakımından birbirinin devamı değil, zıttıdır. Nitekim Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti’ni “milletin egemenliğine dayanan yeni bir Türk devleti” diye nitelemesi bile, o kopuşa işaret etmektedir.

Özetle Türkiye Cumhuriyeti’nin Lozan Antlaşması, Osmanlı’nın Sevr Barış Antlaşması’nın antitezidir. Bu nedenle yeni-Osmanlıcılar Lozan’ı hezimet sayar!

Sevr öncesi paylaşım anlaşmaları

Sevr ve Lozan konuları, tarihimiz açısından çok önemlidir. Ancak ne yazık ki geniş kesimler açısından ne Lozan ne de Sevr hakkıyla bilinmektedir. Oysa Sevr’e nereden ve nasıl gelindiğinin bilinmesi, tarihimizi doğru bilmemizi ve yorumlamamızı sağlamaktadır. Sevr şu sürecin sonucudur:

1) Mart 1915’te Fransa, İngiltere ve Rusya arasında, İstanbul Antlaşması diye anılabilecek nota alışverişleri.

2) 26 Nisan 1915’te İngiltere, Fransa ve İtalya arasında Londra Antlaşması.

3) 1916’da İngiltere, Fransa ve Rusya arasında nota alışverişiyle varılan Sykes-Picot Anlaşması.

4) 1917’de İngiltere, Fransa ve İtalya arasında Saint Jean de Maurienne Antlaşması.

Bu dört anlaşma, savaş boyunca emperyalist devletlerin Osmanlı topraklarını paylaşmak üzere kendi aralarında pay mücadelesi verdiklerini göstermektedir.

İttihatçıları doğru değerlendirebilmek

İşte bu nedenledir ki, yeni-Osmanlıcıların Birinci Dünya Savaşı’na girilmesi nedeniyle İttihatçıları suçlaması doğru değildir; zira karar hem padişaha rağmen değildir hem de Osmanlı toprakları savaşın konusu olduğu için savaşın dışında kalabilmek olası değildir.

Nitekim İttihatçılar öncelikle İngiltere, Fransa ve Rusya’yla anlaşmak istemiş, bu ülkelerin yanında savaşa girmeye çalışmıştır. Ancak yukarıda belirttiğimiz dört anlaşmanın da işaret etiği gibi bu emperyalist devletler Osmanlı topraklarını paylaşacağı için ittifak teklifini reddetmişlerdir. İttihatçıların Almanya’yla ittifaka yönelmesi bu gelişmenin sonucudur.

Nitekim Mustafa Kemal de, ilerleyen yıllarda birkaç kez savaşın dışında kalmanın mümkün olmadığını önemle belirtmişlerdir.

Savaş süresince Almanya’ya iplerin fazla kaptırılmasından yanlış cepheler açılmasına kadar pek çok nedenle İttihatçılar suçlanabilir ama “Birinci Dünya Savaşı’na girmeleri yanlıştı” diyebilmek gerçekçi değildir.

Sevr belgelerinin önemi

100 yıl sonra, üstelik kaynaklarından değil de politikacıların günlük dar çıkarları temelinde dile getirdiği kestirmelerden tarihi değerlendirmeye çalışmak, Birinci Dünya Savaşı sonuçlarına dair doğru yargılar geliştirilmesini önlüyor.

Bugün o nedenle Cumhuriyet okurlarına iki temel kitap önereceğim:

İlki, dışişleri bakanlığı da yapmış diplomatlarımızdan Osman Olcay’ın büyük titizlikle hazırladığı Sevr belgeleridir. Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan Sevres Antlaşmasına Doğru başlıklı kitap, Sevr’e giden süreçte yapılan çeşitli konferans ve toplantıların tutanakları ve bunlara ilişkin belgelerden oluşuyor.

Belgelerdeki resmi yazışmalar, emperyalizmin bugüne de yansıyan bölge planlarını net anlayabilmemizi sağlamaktadır.

Mudanya’dan Lozan’a

Lozan, Sevr’in antitezidir dedik; işte önereceğimiz ikinci kitap da Lozan kitabıdır; Alev Coşkun’un Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan Diplomat İnönü-Lozan kitabı… 

Alev Coşkun, İsmet İnönü’nün TBMM’nin direktifleri doğrultusunda Lozan’da verdiği o büyük diplomasi savaşını incelemiş; tarihi belgelerden İnönü ve diğer katılımcıların hatıralarına ve Atatürk ile İnönü arasındaki telgraflara kadar pek çok belgeyi okurla buluşturmuştur.

Lozan’daki 8 aylık diplomasi savaşının en dikkat çeken yanlarından biri, İnönü’nün muhataplarına “Ben Mondros’tan değil, Mudanya’dan geldim” demesidir! İşte bu tutum, başta yaptığımız kısa tartışmayı da açıklığa kavuşturmaktadır: Osmanlı yönetimi Mondros ateşkesini kabul ederek Sevr’e razı olmuştur; yeni Türk devletinin yöneticileri ise cephelerde kazanarak Mudanya ateşkesi yapmış ve Lozan’a kazanarak gitmiştir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ağustos 2020

1 Yorum

İhvancılıkla Doğu Akdeniz’de başarı şansı yok!

AKP için Doğu Akdeniz yıllarca -Türkiye’nin çıkarları açısından- konu olmadı. Hatta tersine konu oldu; AKP hükümeti AB’ye aday üyeliğinin içeride kendi iktidarına yarayacağı gerçeğinden hareketle Denktaş karşıtı çizgi izledi, Annan Planı’nı destekledi ve Türkiye ile KKTC’nin çıkarlarının karşısında konumlandı.

Tüm bu yıllar içerisinde Doğu Akdeniz’de yeni hidrokarbon rezervleri bulunuyor; Doğu Akdeniz ülkeleri GKRY (2005), Suriye (2009), Libya (2009) ve Lübnan (2010) Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan ediyor; GKRY 2003’te Mısır’la, 2007’de Lübnan’la, 2010’da İsrail’le MEB sınırlandırma anlaşması yapıyor ama olanlar tüm uyarılara rağmen AKP’nin umurunda olmuyordu.

Zira AKP’nin gündemi başkaydı; davası vardı, “150 yıllık modernleşme hikayesiyle” hesaplaşması gerekiyordu, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ulusal çıkarları ancak davasıyla örtüşürse ilgi alanına girebiliyordu.

İşte yıllarca Doğu Akdeniz’de hiçbir şey yapmayan AKP’nin ansızın 2019’da konuya ilgi göstermesi de bu örtüşmedendi. Mısır’da yıkılan, Tunus’ta güç kaybeden, Suriye’de AKP’nin tüm çabasına rağmen iktidar yapılamayan Müslüman Kardeşler (İhvan) için Libya’nın batısında bir fırsat vardı. İhvancı Serrac yönetimi Libya’nın tamamında iktidar yapılırsa, AKP’nin Sünni blok içindeki yalnızlığı giderilebilirdi!

AKP’nin bu hedefi, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki yalnızlığına müttefik bulma ihtiyacıyla örtüştü ve 2003’ten 2019’a kadar konu olmayan Doğu Akdeniz, bir anda iç kamuoyuna “beka” sorunu ilan edildi!

Şam ve Kahire karşıtlığının maliyeti

Ancak AKP hükümeti bu noktadan sonra da İhvancılığı nedeniyle yapılması gerekenleri yapmadı.

Libya’yla yapılan deniz yetki sınırlandırma anlaşmasından sonuç alınabilmesi için Türkiye’nin Suriye’yle, Mısır’la, hatta İsrail’le de anlaşmalar yapması gerekiyordu.

Suriye’de Esad’ı devirmek isteyen, Müslüman Kardeşler sorunu nedeniyle Mısır’la diplomatik ilişkileri kesen ve tabanını dava adına sağlam tutabilmenin aracı olduğu için ticaret yaptığı halde İsrail’le siyaset yapmayan AKP hükümeti, bu ülkelerle anlaşma aramadı.

Onca gecikmeye rağmen aslında hâlâ şans vardı. Ankara Şam’la anlaşsa, bu Kahire’yi ABD ve AB destekli İsrail-Yunanistan-GKRY bloğundan koparabilirdi. Üstelik sadece Mısır’la değil, İsrail’le de anlaşmak mümkündü; çünkü iki ülkenin MEB anlaşmasını Türkiye ile yapmaları, kendilerine Doğu Akdeniz’de daha çok alan kazandırıyordu.

Üstelik Mısır, Yunanistan’la uzun süredir müzakere ediyordu ancak henüz anlaşma imzalamamıştı.

Atina’nın yakaladığı fırsat

Beklenildiği gibi AKP hiçbirini yapmadı. Hatta MEB bile ilan etmedi. Salt askeri güç kullanmakla sorunları çözebileceğini sanarak bazı girişimlerde bulundu; ABD ve Almanya devreye girince de geri adım attı. Yani askeri gücün caydırıcılığını da sulandırmış oldu!

Ve tüm bu süreci yanlış yöneten AKP hükümeti, Türkiye’ye bir fırsat daha kaçırttı: Çünkü Mısır en sonunda önceki gün Yunanistan’la MEB anlaşması imzalamış oldu!

AKP yönetimi ve Dışişleri Bakanlığı ise Yunanistan ve Mısır’ın deniz sınırı bulunmadığını ileri sürerek anlaşmanın yok hükmünde olduğunu savundu!

AKP’nin hatalarını fırsata çevirmek isteyen Atina yönetimi ise bir hamle daha yaptı: Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis Mısır’la anlaşmaya vardıkları gün, “Türkiye’yle yaşanan sorunun çözümü için Lahey’e gitmeye ve çıkacak sonucu uygulamaya hazırız” çıkışı yaptı.

Libya’da Rusya karşıtlığının maliyeti

Suriye’de Rusya’yla yürüttüğü işbirliğini İdlib’de “ÖSO bölgesi” kurmak hevesiyle riske atan AKP hükümeti, bunun devamı olarak Libya’da da Moskova’yla karşı karşıya geldi. Oysa Doğu Akdeniz konusu, Avrupa’nın en büyük enerji tedarikçisi olduğu için Rusya’yı da yakından ilgilendiriyordu. Yani Suriye, Doğu Akdeniz, Libya hattının tamamında Ankara Moskova’yla işbirliği yürütebilirdi.

Yazdık: Bu, Suriye’de kurulan Türkiye-Rusya-İran üçlüsünün Libya’da da Türkiye-Rusya-Mısır şeklinde kurulmasını getirir diye…

AKP hükümeti ise Libya’da Rusya’yla çalışmanın yollarını zorlayacağına, tersine Rusya’ya karşı ABD’yle “ortak çalışma” aradı; bu konuda Trump’a işbirliği mektubu yazdı, mutabakatlar yaptı, mutabakatların ete kemiğe bürünmesi için bakanlar arasında mekanizma kurdu.

Türkiye-Rusya-Mısır üçlüsü kurulabilecekken, AKP-Serrac-Malta üçlüsü kurdular!

Yanlış kaptanla doğru rotada ilerlenmez

Bu noktadan geri dönüş yok mu? Elbette var, hâlâ var…

Türkiye’nin dış politika denizlerinde doğru bir rotaya girmesi AKP hükümetinin kaptanlığında elbette zor, biliyoruz, hatta bazı noktalarda imkânsız.

Ancak dış politika ve ulusal güvenlik konularında yazan biri olarak, işimiz “yapılması gerekeni” yazmayı sürdürmektir.

“Türkiye dış politikada şunu yapmalı” diye önerdiğimizde, kimi okurlardan “AKP’den mi bekliyorsun, hayal” yanıtları alıyorum. “Olmalı”yı, “AKP yapar” umuduyla yazmıyorum elbette. Ancak “AKP yapmaz” diye de yapılması gerekeni yazmazsam, AKP gidene kadar yazmayı bırakmam gerekir haliyle…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ağustos 2020

4 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: