Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
İki yeni NATO komutanlığının anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/03/2026
NATO için geçenlerde “ABD’siz kağıttan kaplan” diyen ABD Başkanı Donald Trump, örgütü hedef almayı sürdürüyor. İran’da yardımına gelmedikleri için NATO üyelerine kızan Trump, “Onlar (NATO üyeleri) bizim yanımızda değilse, biz neden onların yanında olalım ki?” diyerek, “NATO çözülüyor mu” tartışmalarını körükledi.
Trump, konuşmasında Türkiye’yi ise diğer NATO üyelerinden ayırdı: “Türkiye bize son derece destekleyici oldu. Bence Türkiye şahaneydi, harikaydı. Onlar istediğimiz şeylerin dışında kaldılar. Bence Erdoğan harika bir lider.”
İktidara yakın medyanın Erdoğan övgüsü nedeniyle pek beğendikleri bu sözler, gerçekte büyük sorun içeriyor. “İstediğimiz şeylerin dışında kaldılar”, dolayısıyla “istemediğimiz şeyleri yapmadılar” diyen Trump neyi, hangi fiili kastediyor? Önemli.
Adana ve İstanbul’da yeni NATO yapıları
NATO’nun “beyin ölümü”, “kağıttan kaplanlığı”, “çözülmesi” tartışılırken, Türkiye daha da NATOculaşan işlere imza atmaya başladı ne yazık ki…
İlkini Cumhuriyet gazetesi yazarı Barış Terkoğlu ortaya çıkardı, Milli Savunma Bakanlığı kabul etmek zorunda kaldı: Adana’da NATO Kolordu Karargâhı kuruluyor.
Ardından Milli Savunma Bakanlığı bir ziyaret nedeniyle ikinci bir yapıyı daha duyurdu: İstanbul Boğazı’nda, Beykoz’da, NATO Deniz Unsur Komutanlığı kuruluyor.
Milli Savunma Bakanlığı’nın duyurdu ziyaret şuydu: “Çok Uluslu Kuvvet-Ukrayna Operasyonel Karargâhı Komutanı Tümgeneral Jean-Pierre Fague (Fransa) ve Komutan Yardımcısı Tümgeneral Richard Stewart Charles Bell (Birleşik Krallık) ile beraberindeki heyet tarafından, Anadolukavağı / Beykoz’da konuşlanması planlı Deniz Unsur Komutanlığına ziyaret gerçekleştirildi.”
Ne tesadüf! “Çok Uluslu Kuvvet-Ukrayna Operasyon Karargâhı Komutanlarının”nın ziyaretinden bir kaç gün önce, bir Türk petrol tankeri, İstanbul Boğazı’na 14 mil kala insansız hava ve deniz araçlarıyla vuruluyor!
ABD’nin Karadeniz stratejisine AKP desteği
Adana ve Boğaz’daki iki NATO yapısı, birbirini bütünlemektedir.
Adana’daki NATO Kolordu Karargâhı, Polonya ve Romanya’daki kolordularla birlikte kuzeyden güneye inen bir hat oluşturuyor. Baltık’tan Akdeniz’e inen ve esas olarak Rusya’ya ama daha geniş çerçevede Asya’ya karşı oluşturulan bir savaş cephesi inşa ediliyor.
İstanbul’daki NATO Deniz Unsur Komutanlığı da fiilen Rusya’yı hedef alıyor, dahası Montrö Boğazlar Sözleşmesini riske atacak bir potansiyel taşıyor. Türkiye’nin Lozan’ı Montrö’yle taçlandırarak elde ettiği silah tekelliğini ve Boğazlardaki egemenliğini sulandırır. Dahası Türkiye’nin kendi eliyle Karadeniz’i NATO’ya açması anlamına gelir.
Ne yazık ki bu tablo, ABD’nin Karadeniz stratejisinin bir parçası olarak Zengezur’u Trump Koridoru yapmasını ve ardından Gürcistan’da üs elde etme amacını da bütünleştirmiş olur.
Asya girişinde koçbaşı rolü
NATO’nun bu adımları, elbette ABD’nin geniş planlamasının içindedir. ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi ve Savunma Stratejisi belgeleri, emperyalist ABD’nin petrodolar sistemini kurtarabilmek için Asya’ya karşı başlattığı “uzun mücadeleye” işaret ediyor.
ABD, Türkiye’yi bu mücadelede, Asya’nın girişinde koçbaşı yapmak istemektedir. O nedenle NATO’ya karşı çıkmak ve İran’ı desteklemek gerekmektedir.
Hele de Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın A Haber’deki yayında yaptığı şu risk dolu açıklamasından sonra: “Hürmüz Boğazı ile ilgili taraflarla beraber bir paket üzerinde çalışıyoruz, çok detay vermek istemiyorum. Durum devam ederse İran’a karşı farklı yönlere gidecek bir koalisyon durumuna doğru gidecek konu.” (Hürriyet, 28.3.2026)
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mart 2026
‘ABD iyi, İsrail kötü’ koalisyonu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/03/2026
Uygulamalarından ve açıklamalarından hareketle AKP-MHP koalisyonunu “ABD iyi ama İsrail kötü” koalisyonu diye de niteleyebiliriz.
AKP’yle başlarsak…
TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı ve AKP Milletvekili Milletvekili Fuat Oktay, Uluslararası Stratejik İletişim Zirvesi’nde (STRATCOM) yaptığı konuşmada, “Bu ABD savaşı değil, İsrail savaşıdır ve tüm dünya, Amerikan vatandaşları da dahil, bunun bedelini ödüyor” dedi.
Eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı da olan Fuat Oktay, konuşmasının devamında şöyle dedi: “Türkiye olarak temel pozisyonumuz çok nettir: Bu savaş adil değildir, İsrail’in savaşıdır ve Körfez’e yayılmamalıdır. Bu savaşı durdurmak ve ateşkes sağlamak için elimizden geleni yapacağız.”
AKP’nin bu tutumu, hükümet olarak imzaladıkları Riyad bildirisine de yansıdı zaten.
ABD’yi değil, İsrail’i suçlamak
AKP’nin koalisyon ortağına gelirsek…
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli geçen haftaki TBMM Grup Toplantısında savaşı yorumlarken şöyle dedi: “İsrail’in ABD yönetimine nüfuz etmesi, istikamet çizmesi büyük tehlikedir.”
Bahçeli de esas olarak Fuat Oktay gibi bu savaşı ABD’nin değil, İsrail’in savaşı olarak görüyor. İsrail’in ABD yönetimini yönlendirerek bu savaşa soktuğunu ifade ediyor.
Kısacası AKP de MHP de ABD’yi değil, İsrail’i suçluyor.
ABD için İsrail’in kullanım değeri
Oktay ve Bahçeli’nin tezinin doğru olmadığı ortada. İran’a saldırının asıl sahibi ABD’dir. ABD içinde buna itiraz edenlerin olması gerçeği değiştirmez. ABD’nin Afganistan, Irak ve Suriye saldırılarına da itiraz edenler, istifa eden yöneticiler vardı ama o savaşlar, sonuçları itibariyle görüldü ki ABD’nin savaşıydı.
İsrail – ABD ilişkisi, Türkiye’de ve bölgemizde özellikle ters yorumlanmaktadır. Çünkü bölge hükümetleri, ABD’yle ilişkilerini bu yöntemle “aklamaya” çalışmaktadır. ABD’ye itiraz edemedikleri için İsrail’i suçlarlar hep…
İsrail ve Yahudi lobisi elbette Washington’da etkilidir ama bunu ABD’yi kontrol eden bir ilişki olarak tarif etmek doğru değildir, tersi doğrudur. ABD için İsrail, Ortadoğu stratejisini uygulamada kullandığı bir ileri karakoldur. Öyle olduğu için de İsrail’i her şartta korumaya çalışır, öyle olduğu için de karakolun sınırlarının genişlemesini destekler.
ABD olmasa İsrail Filistin’i işgal edemezdi
ABD’nin İran dahil bölge politikalarının İsrail’e de yaraması, bu politikaların asıl sahibinin İsrail olduğu anlamına gelmez. 35 yıldır süren tüm bu saldırılarının temel amacı son tahlilde dünya egemenliğidir. Peki 9 milyonluk İsrail mi dünya egemenliği yürütebilecek ki bu politikaların asıl sahibi o olsun?
ABD’nin askeri, siyasi ve ekonomik sponsorluğu olmasa, İsrail varlığını bile sürdüremezdi. ABD’nin desteği olmasa, İsrail’in değil İran’a saldırması, Gazze’yi bile işgal etmesi mümkün olmazdı. Gerçek budur. Ama bu gerçek ABD’yle işbirliği yapan iktidarlara sıkıntı yaratmaktadır. Çünkü bölge halkları Gazze’deki soykırıma karşıdır ama bölge iktidarları soykırımın sponsoruna ses edemeyecekleri için sadece İsrail’i kınarlar. Sonuç? ABD’yle işbirliği yürüttükleri için İsrail’in soykırımını engelleyemediler!
ABD’nin bölgeden atılabilmesi
Bu “ABD’ye ses edemeyip İsrail’e kızma” ve “ABD’nin suçlarını İsrail’e yazma”, bir bölge politikasıdır. Ne yazık ki Suud hanedanından Körfez’deki emirliklere ve Ankara’ya kadar böyledir bu…
Böyle olduğu için de ne Filistin devletinin tanınmasını sağlayabildiler ne de İsrail’in genişlemesini önleyebildiler. Böyle olduğu için de ABD’nin ne Irak ve Afganistan’a ne de Libya ve Suriye’ye saldırılarını önleyebildiler. Tersine bu saldırılardan yararlanmaya çalıştılar.
İran’ın emperyalist ABD karşısındaki bugünkü direnişi, bu kısır döngüyü de kırabilme potansiyeli taşımaktadır. ABD bölgeden çıkarılmadan, hiçbir bölge halkına gerçekten özgürlük yoktur çünkü…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Mart 2026
Kaplan-Kuneralp cephesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/03/2026
İlginç zamanlardan geçiyoruz; “siyasal İslamcı” Yusuf Kaplan ile “liberal seküler” Büyükelçi Selim Kuneralp’i aynı cephede birleştiren zamanlardan…
ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı, bu iki ismi ve benzerlerini aynı cephede buluşturdu. İkisi de İran’a karşı. Siyasal İslamcı Kaplan Şii karşıtı olduğu için, liberal seküler Kuneralp Batıcı olduğu için İran’a karşılar.
Tuna’dan Kaplan’a itiraz
Kaplan, 12 Gün Savaşı’nda da aynı tutumu almıştı. Kaplan ve benzerleri, Sünnicilik yaptıklarından İran’ın füzelerini soba borusu ilan etmişlerdi, İsrail’e değil İran’a düşen füzelere sevinmişlerdi.
Kaplan Yeni Şafak’taki köşesinde şöyle yazdı: “Batılıların korkulu rüyası Ehl-i Sünnet’tir, Şia değil. Ehl-i Sünnet, İslâm’ın özü, özsuyudur. Şiilik dahil, Ehl-i Sünnet’in dışındaki bütün oluşumlar, icattır, bidattır, sonradan zuhûr etmiş oluşumlardır.” Devamında da Batı’nın “Türkiye’yi laiklikle mankurtlaştırdığını” ileri sürdü Kaplan.
Kaplan’a itirazlardan biri Sabah yazarı Salih Tuna’dan geldi: “Uzmanlık alanın olmayan konulara neden bu denli iddialı giriyorsun Yusuf Bey kardeşim. Hem kendini meczuplaştırıyorsun hem de hepimizin mensubu olduğu Ehl-i Sünnet’e zarar veriyorsun. Lütfen yapma artık, toparla kendini, kendi itibarını da iptizale uğratıyorsun. Yazık değil mi?”
Kuneralp Atatürkçülerden rahatsız
Kuneralp ise İran karşıtlığını şöyle sergiledi: “Atatürkçü olduklarını iddia edenlerin molla sevgisini anlamakta güçlük çekiyorum. Rıza Şah Pehlevi ve oğlu Muhammed Rıza Atatürk’ün çizgisinden giderek mollaları siyasetten çıkarmak, kadın-erkek eşitliğini sağlamak gibi reformlara imza attılar. Tabii ki özellikle Muhammed Rıza’nın hataları oldu ve bedelini devrimle ödedi. Ancak yapılan reformları tersine çevirip bir istibdat rejimi getiren bu sözde din adamları Atatürkçü geçinenlerin desteğine neden sahip? Tek neden ilkel bir Batı düşmanlığı sanırım. O da yeterli olmamalıydı.”
Kuneralp’ın sosyal medyadaki bu mesajına şu yanıtı verdim: “Selim Kuneralp, meselenin Molla sevgisi olmadığını bilmiyor değil elbette. Ama ABD-İsrail saldırısına karşı çıkanları Mollacı diye yaftalayarak tipik bir Atlantikçi diplomat kurnazlığı sergiliyor. Atatürkçüler Molla sevdiği için değil, emperyalist ABD’nin bölge hesaplarını sizlerden daha iyi okuyabildikleri için İran’ı destekliyorlar! Solcular antiemperyalist olduğu için İran’ı destekliyorlar! Ve evet, ABD Selim Kuneralp’a karşı çıksa, Selim Kuneralp’ı da destekleriz.”
İsrail’in listesindeki altı ülke
Tutturmuşlar bir molla rejimi diye. Oysa mesele rejim değil, ABD’nin çıkarı. Kuneralp, molla rejimi yokken, ABD ve İngiltere’nin İran Başbakanı Musaddık’ı petrolü millileştirdiği için darbeyle yıktığını bilmez mi? ABD’nin pek anlaştığı Körfez ülkelerindeki krallılar, emirlikler, İran’daki molla rejiminden daha mı demokratik?
Daha da önemlisi, mesele teokrasiyse, İsrail İran’dan geri kalıyor mu? İsrail anayasasını dine dayandırıyor, dış poltiikasını dine dayandırıyor. Açık açık “şuralar Tanrı’nın bize vaat ettiği topraklardır, alacağız” demiyor mu İsrailli yetkililer?
Vaat edilmiş topraklar hangi ülkelerde? Ürdün’de, Suudi Arabistan’da, Lübnan’da, Suriye’de, Irak’ta ve Türkiye’de… İsrailli yetkililer açık açık “hakları” olan buralardaki topraklarını sıra sıra alacaklarını söylüyorlar. (Ve İsrail pratikte Akdeniz’den Körfez’e, Türkiye’nin ticaret yollarını da kesmeye çalışıyor.)
Bakınız meselenin sadece bu yanı bile Türkiye’nin bir bütün olarak İran’ın yanında olmasını gerektirir. Çünkü İran ABD-İsrail saldırısına karşı kendi topraklarını savunurken, İsrail’in sonraki hedef listesinde bulunan bu altı ülkenin de fiilen topraklarını savunmaktadır aslında.
ABD’nin asıl marifeti
Kaplan-Kuneralp ve benzeri cepheler, geride kalan 35 yılda Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de, İran’da farklı gerekçelerle de olsa ABD’nin arkasında hizalandılar.
Emperyalist ABD’nin asıl marifeti de budur işte: Benzemezleri bile kendi çıkarı için yan yana getirebiliyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Mart 2026
Kağıttan kaplan
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/03/2026
Kağıttan kaplan benzetmesi, Çin devriminin lideri Mao Zedong’un emperyalist ABD için kullanılmasıyla bir siyasi kavrama dönüştü ve Çin’den dünyaya yayıldı.
Kavram, Mao’nun kağıttan kaplan dediği emperyalist ABD’nin Başkanı Donald Trump tarafından bu kez NATO için kullanıldı ve “ABD olmadan NATO kağıttan kaplandır” dedi.
Böylece 7 yıl arayla NATO, üyesi iki nükleer güç tarafından “zayıflığıyla” tanımlanmış oldu: Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 2019’da “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” demişti, 2026’a ABD Başkanı Donald Trump “ABD olmadan NATO kağıttan kaplandır” dedi.
ABD zayıfladığı için NATO zayıf
Mesele şu ki Trump’ın “ABD olmadan” vurgusu, NATO’nun ABD varsa kaplan olduğu anlamına gelmiyor.
NATO hâlâ ve esas olarak ABD’dir ve NATO’nun kağıttan kaplana dönüşmesi, ABD’nin kağıttan kaplana dönüşmesinin sonucudur. Yani NATO “ABD olmadığında” değil, ABD zayıfladığı için kağıttan kaplandır.
Dolayısıyla Mao bir kez daha haklı çıkmıştır: Emperyalist ABD kağıttan kaplandır.
ABD güçlü olsaydı yalnız kalmazdı
ABD zayıfladığı için NATO zayıflamıştır. ABD zayıfladığı için NATO üyeleri ABD’nin yardım çağrılarına sessizdir. ABD güçlü olsaydı, hepsi ABD’nin “en yanında” olabilmek için birbiriyle yarışacaktı bu ülkeler.
ABD gücünün zirvesinde Afganistan ve Irak’a saldırırken, geniş koalisyon kurabilmişti örneğin. Bugünse İran karşısında İsrail ile baş başa kalmış durumda. Yanına müttefik alabilmek için bir yandan diplomasiye başvuruyor bir yandan da provokasyona!
Kütle çekim kanunudur; gücün kadar müttefik toplarsın. Gücün varsa örneğin, Ankara’daki iktidar Irak’ta olduğu gibi “bir koyup üç alacağız” diyerek yanında savaşa girmek ister. Ama gücün zayıflamışsa, Ankara’daki iktidar İran’da “kontrollü dengeciliği” seçer. (ABD’nin İran’a diş geçirmeye başladığı görülürse, bugün çağrılara sessiz kalan müttefiklerinin çoğu ABD’nin yanındayız diye sıralanır, o ayrı elbette.)
Amerikan Hegemonyasının Sonu
Nicholas Mulder, 17 Mart 2026’da İngiliz Financial Times’da şu başlıkla yazdı: “ABD’nin ekonomik savaşta hakimiyeti dönemi sona erdi.”
Atlantik coğrafyasında konuşulan ve tartışılan artık budur. ABD’nin hegemonyasının zayıfladığı, “süper devlet” olmadığı, kurallarını koyduğu düzeni koruyamadığı, hatta çıkarı için kendisinin de düzenin kurallarına uymadığı, bu nedenle düzenin yıkılmakta olduğu artık ABD’nin müttefikleri tarafından saptanan ve Davos’ta, Münih’te dile getirilen bir gerçekliktir.
2019’da Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından basılan Amerikan Hegemonyasının Sonu adlı kitabımda ayrıntılı inceledim. ABD hegemonyasının zayıfladığını verilerle ortaya koyup, bununla çok kutuplu/merkezli dünya inşası arasındaki ilişkiyi analiz ettim. ABD’nin hegemonyasının “sonu” ise elbette bir “uzun çöküş” süreci içindedir.
ABD bir çıkış bulamazsa ki çıkışsızlıktan İran’a saldırdı, hamlesi tarihe bu sürecin hızlandırıcısı olarak kaydedilecektir.
Örtülü Amerikancılık
ABD’nin zayıflamasının bir başka yansıması da Amerikancıların halidir. Kamuoyunu yönlendirebilmekteki etkisizliklerini “Türkiye’de ne çok İrancı varmış” diyerek açıklamaya çalışıyorlar.
İrancılık diyerek karalamaya çalıştıkları, Türkiye’deki milyonların ABD-İsrail saldırısına karşı çıkmasıdır. Bugün milyonlar emperyalist-siyonist ittifakın komşusuna saldırısına karşı çıkarak hem haklının ve mazlumun yanında konumlanıyorlar, hem de ABD’nin “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni”ne itiraz ederek Türkiye’yi savunuyorlar.
Açıktan “Amerikancıyım, Atlantikçiyim” diyemeyenler ise milyonların bu tutumunu İrancılık diye yaftalayarak örtülü Amerikancılık-İsrailcilik yapıyorlar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mart 2026
Washington bildirisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/03/2026
Resmi adı Riyad bildirisi olsa da 12 bölge ülkesinin imzaladığı 6 maddelik o bildiri aslında Washington bildirisidir.
Daha acı olanı da 12 ülkeden birinin ülkemiz olmasıdır. Türkiye dışında Washington bildirisine imza atan bölge ülkeleri şunlardır: Azerbaycan, Bahreyn, Mısır, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Suriye ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE).
ABD’ye sessiz bildiri
Bildiri, Riyad bildirisi ya da bölge bildirisi değildir, Washington bildirisidir, çünkü:
1) 12 Bölge ülkesinin dışişleri bakanları İran’ı kınıyor, İran’a “saldırılarını derhal durdur” diye ültimatom veriyor ama ABD’ye tek laf etmiyor!
Oysa ABD’nin İran’a saldırısı “neden”, İran’ın yanıtı ise “sonuç”tur. Bölge ülkelerinin sonuca işaret edip nedeni görmezlikten gelmesi, tam da Washington’un istediği durumdur.
2) 12 bölge ülkesi, İran’ın Körfez ülkelerine, hatta Türkiye ve Azerbaycan’a saldırdığını iddia ediyor. Oysa İran’ın Türkiye ve Azerbaycan’a bir saldırısı yok, olmadığını İran yetkilileri defalarca açıkladı. İran’ın Türkiye ve Azerbaycan’ı hedef aldığı iddiasının sahibi Washington’dur, çünkü İran’a karşı kara gücü aramaktadır!
İran’ın meşru yanıtı
3) İran’ın Körfez ülkelerine saldırısı ise propaganda edildiği gibi değildir. İran Körfez ülkelerini vurmuyor; Körfez ülkelerindeki ABD’yi vuruyor. ABD İran’a Teksas’tan ya da New York’tan saldırmıyor, Körfez ülkelerinden saldırıyor. İran da haliyle Teksas’ı ya da New York’u değil, ABD saldırısının geldiği “Körfez ülkesindeki Amerika”yı vuruyor.
Üslerin dışına taşan İran hamleleri ise ABD ve İsrail saldırısına veri sağlayan teknoloji merkezlerinden ABD personelinin yerleştirildiği otellere kadar çeşitlilik göstermektedir. Üzerinde en çok durulan Katar’daki petrol rafinerisinin vurulması ise açık ki öncesinde İsrail’in vurduğu İran petrol rafinerisine yanıttır.
Washington’un talepleri bildiride
4) 12 bölge ülkesi, İran’dan Hürmüz Boğazı’nı açmasını istemektedir ki bu zaten doğrudan Washington’un talebidir.
5) 12 bölge ülkesi, İran’ın “bölgedeki örgütleri desteklemesini, finanse etmesini ve silahlandırmasını” durdurmasını istemektedir ki bu da Washington’un talebidir. Husilerin yalnızlaştırılmasını ve ezilmesini isteyen ABD ve İsrail’dir. Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve ezilmesini isteyen ABD ve İsrail’dir.
6) 12 bölge ülkesi, “Lübnan’da silahların devlet tekeline alınmasını” istemektedir. Bu da ABD ve İsrail’in talebidir. Bizzat ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın bölge mesailerinden biri budur.
Bildirideki İsrail kurnazlığı
Görüldüğü üzere Riyad bildirisi aslında Washington bildirisidir ve bölgenin tarihine bir utanç vesikası olarak geçecek niteliktedir.
İran’ı kınayan ama ABD’ye ses etmeyen bildiride bir tek yerde İsrail’in adı şu şekilde geçmektedir: “İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırganlığını ve bölgedeki yayılmacı politikasını kınamışlardır.”
ABD’ye ses etmeden İsrail’i eleştirmek, bölge yönetimlerini, halklarının tepkisinden korumak amacıyla bildiriye eklenmiş bir kurnazlıktan ibarettir. Dahası İsrail’i İran’a saldırdığı için değil, Lübnan’a saldırdığı için kınamak ucuz bir kurnazlıktır!
ABD’nin çifte Körfez kazancı
ABD Dışişleri Bakanlığı, daha yeni BAE, Kuveyt ve Ürdün’e 16 milyar dolarlık silah satışına onay verdi. Diğer devletlere de ABD silah satıyor. Sadece bu tablo bile çok şey anlatıyor. ABD hem bu ülkelerden İran’a saldırarak bu ülkelerin vurulmasına neden oluyor hem de bu ülkelere İran’dan korunması için silah satıp para kazanıyor!
Körfez ülkeleri, normalde İran’a saldıramasın diye topraklarını ve hava sahasını ABD ve İsrail’e kapatmalıyken, saldırgandan silah alıyor, saldırgana hizmet ediyor, saldırgana üs oluyor ve İran’dan yanıt gelince de kınama bildirisi yayınlıyor!
Bu utanca “emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülkenin” imzasını dahil edenleri de tarih önemle not ediyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Mart 2026
Üç füze, iki Patriot
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/03/2026
Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre mevcudun dışında, İncirlik Üssü’ne bir Patriot sistemi daha yerleştiriliyor. Geçen hafta Kürecik Radarı’na da Patriot yerleştirilmişti.
Bu iki Patriot, hâlâ aydınlatılamayan üç füze olayının sonucudur. Hâlâ aydınlatılamamıştır çünkü ABD İran füzesinin Türkiye’yi hedef aldığını iddia ediyor, İran ise Türkiye’ye yönelik bir saldırısının olmadığını belirtiyor. Kesin olan, Hatay ve Gaziantep’e düşen parçaların, atıldığı iddia edilen İran füzesine değil, onu vurduğu belirtilen ABD/NATO mühimmatına ait olduğu.
Demek ki üç füze olayı, Türkiye’nin İran’a karşı kışkırtılmasına yetmedi ama İncirlik ve Kürecik’e Patriot yerleştirmenin gerekçesi yapılabildi!
Karar kimin?
Patriotlar Kürecik ve İncirlik’i korumaktan ziyade, Türkiye’yi hedef haline getirir. Türkiye’yi İran’a karşı kışkırtan ve savaşa sokmaya çalışan ABD ve İsrail’in istediği tam da budur.
Bu kararlar beraberinde bazı önemli soruları da getirmektedir:
Kürecik’e ve İncirlik’e Patriot yerleştirilmesi tasarrufu kimindir? Türkiye mi talep etti? Yoksa ABD’nin kararı mı?
Karar Türkiye’nin ise bu kendi kendimizi tuzağa düşürmemiz demektir. Kürecik ve İncirlik’e Patriot isteyerek, buraların risk potansiyelini kendi elimizle büyütmemiz demektir.
Karar ABD’nin ise bu kez Türkiye tuzağa iki kere düşmektir. Birincisi Türkiye’yi İran’a karşı pozisyon almaya zorlayan ABD için Patriotlar, bunu kolaylaştırabilmenin aracıdır. İkincisi de karar ABD’nin ise bu Milli Savunma Bakanlığı’nın geçen hafta yaptığı “İncirlik Türk üssüdür” çıkışını gölgelemektedir.
Pentagon’un talebi
Patriotlar şu aşamada bir koruma kalkanı olmaktan ziyade, ABD’nin Türkiye’yi İran stratejisine eklemleyebilme aracı işlevi görecektir.
Üstelik, tam bu süreçte yaşananlar, fazlasıyla tesadüfken…
Örneğin ABD’yle yıllardır süren Halkbank sorununun tam da bu süreçte uzlaşıya dönüşmesi…
Örneğin 16 Mart 2026 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan “silah ve mühimmatın transit geçişiyle” ilgili Cumhurbaşkanı kararnamesi…
Örneğin Pentagon’un Türkiye’deki üslerin tanker uçakları tarafından kullanılabilmesini Ankara’dan talep etmesi…
Barrack’ın S-400 mesajı
Örneğin Ankara’nın S-400 sessizliği…
Çok dikkat çekici: İktidar, yıllardır ilk kez S-400 konusunda yapılan ağır muhalefete bu denli sessiz kaldı. Neden peki? ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bu konudaki “kehanetini” anımsamalı mıyız?
Barrack şöyle demişti: “Başkan Trump ve Başkan Erdoğan, Beyaz Saray’da ikili bir görüşme yaptılar. Bu, harika bir şeydi, 6 önemli konu vardı. Bu 6 konu 10 yıldır gündemdeydi ve bunların çoğunu çözdüler, buna S400’ün iki şartı da dahil. İşlerlik, ki bu sorunu çözdüler ve mülkiyet ki bu biraz daha zor. Bunların hepsi müzakere aşamasında, benim inancım bu konuların önümüzdeki 4 ila 6 ay içinde çözüleceği ve ilişkilerin bir sonraki aşamasına geçileceği yönünde. Bu ilişkiler sağlam ve iyi. Herkes yükümlülüklerini yerine getiriyor.”
Barrack bu açıklamayı 5 Aralık 2025’te yapmıştı ve 4. aya giriyoruz. (Ayrıca Barrack’ın “Göreceksiniz, Türkiye ve İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” demesini de unutmayalım.)
Bahçeli’nin uyarısı mı?
Ankara, savaşın başından bu yana “kontrollü bir dengecilik” izliyor. Ama Ankara’da bazı kesimlerin, Türkiye’yi ABD’nin yanında pozisyonlamak istediği anlaşılıyor. Siyasi iktidar içinde de bürokrasi içinde de dengeyi ABD lehine bozmak isteyenlerin olduğu ortada. Nitekim Patriot kararı da buna işaret ediyor.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise tersine “Ankara ile Tahran’ın ufku aynı yöne bakmaktadır” diyor. Bu, “kontrolü dengeciliği” ABD lehine kıranlara karşı dengeyi yeniden sağlama çabası mı? Hatta Bahçeli’nin bu çıkışları, Ankara’daki “İran füze attı, yanıt verelim”cilere uyarı mı?
Savaş uzadıkça ABD’nin Türkiye’ye baskısı artacak. O nedenle bagajı fazlasıyla yüklü iktidarın yeni bir yanlış yapmasını önleyebilmek bugün kritik önemde.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Mart 2026
Bahçeli’nin mesajı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/03/2026
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin iftar programında yaptığı şu uyarı sosyal medyada çok tartışıldı: “Beyrut’un kaderi bize şunu defalarca göstermiştir: Devlet zayıfladıkça cemaatler büyür; cemaatler büyüdükçe dış nüfuz kolaylaşır, dış nüfuz yerleştikçe milli egemenlik aşınır. Bu kısırdöngü kırılmadığı sürece bir ülke sınırlarını korusa da istiklalini tam anlamıyla koruyamaz.”
Bu sözler, kimin söylediğinden bağımsız olarak, çok önemlidir ve doğrudur. Ama kimin söylediği de söylenenin içeriğine yeni anlamlar katar. İki nedenle:
Cemaatler koalisyonu ile müttefiklik
1) Bu sözler, Cumhur İttifakının iki numaralı siyasetçisine ait. MHP’nin Cumhur İttifakı ortağı olan iktidar partisi AKP ise cemaatler koalisyonudur.
Ve evet, Bahçeli haklıdır. Örneğin AKP’nin müttefiki olan cemaatlerden biri, büyümüş, semirmiş, devlet içinde paralel devlet olmuş, dış nüfuza araç olmuş ve milli güvenliği aşındırmıştır. “Gülen Cemaati” olarak AKP’nin siyasi desteği altında sürdürdüğü faaliyetini, en sonunda ABD destekli bir darbe girişime dönüştürmüştür.
Peki Bahçeli’nin destek verdiği AKP bundan ders çıkarmış mıdır? FETÖ’den boşalan yerlerin başka cemaatler tarafından doldurulduğuna bakılırsa, yanıt hayırdır.
Lübnanlaşma önerisi
2) Bu sözler, yakın zamanda Türkiye’ye Lübnan modeli öneren Bahçeli’ye aittir. Hatta Bahçeli konuşmasının devamında vurgusunu şu sözlerle de güçlendirmiştir: “Lübnan’ın başına gelen her hadise Türkiye’ye şu gerçeği yeniden hatırlatmaktadır: Devlet zayıflarsa coğrafya konuşur, softalık konuşur, mezhep konuşur, silah konuşur, yabancı başkentler konuşur. Devlet ayakta durursa millet nefes alır, sınırlar emniyet bulur, dış müdahale hevesi kırılır.”
Ama işte aynı Bahçeli, açılım vesilesiyle “cumhurbaşkanının iki yardımcısı olsun, biri Kürt olsun, biri Alevi olsun” demiştir. Bahçeli bu öneriyi yaptığında, bu köşede şöyle demiştim: “Kürt ve Alevi cumhurbaşkanı yardımcıları istemek, yurttaşların eşitliğinin gerisine düşüp her yurttaşın kendi toplumundaki eşitliğini savunmak demektir. Lübnan budur: Cumhurbaşkanı şu toplumdan, başbakan şu toplumdan, Meclis başkanı şu toplumdan. O toplumlar etnik gruplardır, dini ve mezhebi gruplardır.” (Bahçeli’nin Lübnanlaşma önerisi, 21.7.2026)
Bu durumda Bahçeli, Türkiye için Lübnanlaşma önerisini geri mi almış oluyor? Sanmıyorum. Bahçeli’nin konuşmasında Lübnan’ın önemli yer tutması, birkaç gün önce gündeme gelen “Bahçeli, Lübnan ve Suriye’nin birleşmesine yönelik bir çalışma yürütüyor” iddiasıyla ilgili görünüyor.
Laikliğin önemi
Laiklik bizimki gibi ülkeler için kritik önemdedir. Toplumu bir arada tutan en önemli tutkaldır.
Atatürk’ün laiklik tanımının iki temel yönü vardı: 1) Laiklik, din ile devlet ve dünya işlerinin ayrılmasıdır. 2) Laiklik vicdan işidir.
Atatürk’ün ardından laikliğin bu tanımını adım adım sulandırdılar, bozdular. Bir taraf laikliği “din ve devlet işlerinin ayrılmasına” indirgedi, diğer taraf da “türban karşıtlığı”na daralttı.
Geçenlerde bir etkinlikte, kısa süre önce CHP’nin Parti Meclisi üyesi de olan bir CHP’li, partisinin laikliğe gereken önemi vermediğinden şikayet etti. Laikliğin özgürlük olduğunu, din ve vicdan özgürlüğü olduğunu, bu nedenle çok önemli olduğunu anlattı.
Üzüldüm. Çünkü bu tanıma göre en laik parti AKP’dir. Çünkü AKP “dine özgürlüğün” en büyük bayraktarıdır. Nitekim zaman zaman AKP’liler kavramı iyice sulandırdıkları için “en laik biziz” bile diyebilmektedir.
Koç – İlim Yayma Cemiyeti – NATO
Bahçeli’nin doğru uyarısına dönersek, evet, “devlet zayıfladıkça cemaatler büyür; cemaatler büyüdükçe dış nüfuz kolaylaşır, dış nüfuz yerleştikçe milli egemenlik aşınır.” Burada denklemi devlet ve millet lehine güçlü kılan en temel unsur laikliktir.
Laiklik demişken…
Haberi görmüşsünüzdür: “Koç Holding Başkanvekili Ali Koç, dedesi Vehbi Koç döneminde başlayan ve yaklaşık 60 yıldır devam eden İlim Yayma Cemiyeti ve İmam Hatip lisesi öğrencileriyle iftar yapma programına bu yıl da katıldı.”
Hep sorulur: Burjuvazi neden “Atatürk Cumhuriyeti”ni korumadı? Yanıtı için yardımcı olacak ilişkilerden biri “Koç, İlim Yayma Cemiyeti, NATO” üçgeni içindeki katmanlı bağlardır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mart 2026
Trump çıkış bulabilecek mi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/03/2026
Em. Amiral Mustafa Özbey’in saptaması önemli: “ABD ve İsrail, İran’a karşı yeniliyor. Bu kesin. İran, yaşadığı tüm yıkımın bedeli olarak, ABD’ye öyle bir ceza vermiştir ki, ABD ile Çin arasında yaşanması beklenen 3. Dünya Savaşını, başlamadan bitirmiştir. ABD’nin Çin’i yenmesinin imkânsız olduğunu İran dünyaya göstermiştir.”
İran’a rejimi yıkma hedefiyle saldıran ABD ve İsrail’in muharebeleri kazansa bile bu savaşı kaybetmekte olduğu birçok analistin ortak görüşü. Öyle ki siyasi kayıpları nedeniyle ABD günün sonunda Pirus Zaferini bile arayabilir. Zira Körfez’den Pasifik’e, ABD’nin müttefikliğinin maliyeti sorgulanmaya başladı daha şimdiden.
ABD müttefikliğinin maliyeti
New York Times’ın uydu görüntüleri, doğrulanmış sosyal medya videoları ile ABD ve İran’lı yetkililerin açıklamalarına dayandırarak çıkardığı 10 günlük bilanço, ABD’nin zorda olduğunu resmediyor. Buna göre “ABD’nin en az 17 askeri ve diplomatik tesisi, birden fazla kez vurulmuş durumda.” Financial Times gazetesinin haberine göre ise “ABD 10 günde, yıllarca yetecek miktardaki mühmmatının önemli bir bölümünü kaybetti.”
En önemlisi de ABD’nin radarları ve savunma sistemleri vurulmuş durumda. Pentagon bu nedenle Pasifik’teki sistemlerini bölgeye taşımak zorunda kaldı. ABD Güney Kore’ye yerleştirdiği THAAD bataryası ile AN/TPY-2 radarını Körfez’e getirdi. Japonya’ya konuşlandırdığı iki Aegeis destroyerini de bölgeye getiriyor. Filipinler, sıranın kendisine geleceğinden endişeli. Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung durumdan rahatsız: “ABD güçlerinin buradaki bazı hava savunma bataryalarını kendi askeri ihtiyaçları için yeniden konuşlandırmasına karşı olduğumuzu ifade etik.”
Ba savaşın ilk önemli çıktılarından biri bu oldu: Hem Körfez’deki ülkeler açısından ABD güvenlik şemsiyesinin işe yaramadığı anlaşıldı, hem de ABD’nin Pasifik’teki müttefiklerine sunduğu koruma kalkanını ihtiyacına göre kaldırılabileceği görüldü. Bu tablo, bu ülkelerin ABD’nin stratejik ortağı olmadığını, taktik silah deposu olduğunu ortaya koydu. Ve bu tablo ABD müttefikliğinin maliyetinin ne kadar yüksek ve riskli olduğunu gösterdi.
ABD Rus petrolüne muhtaç
ABD’nin en savaş çığırtkanı Senatörü Lindsey Graham ekranlarda açık açık “çok para kazanacağız” diyerek selamlıyordu İran’a saldırıyı. Plana göre ABD İran petrolünü ele geçirecek, Hürmüz Boğazı’nın denetimini sağlayacak, böylece en büyük üretici bölgesini kontrol altında tutacak ve bölgeden Çin’e petrol satışı gözetiminde olacaktı.
Ama bırakın bu hedefe ulaşmasını, şu anda tersi oldu. Hürmüz Boğazı kapalı, enerji piyasaları alt üst ve oluşan açığı kapatmak için ABD ve müttefikleri stoklarındaki 400 milyon varil petrolü piyasaya sunmak zorunda kaldılar.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in şu açıklaması, işlerin Washington açısından ne durumda olduğunu cortaya koymaya yetiyor: “Mevcut petrol arzının küresel erişimini artırmak için şu anda denizde kalmış Rus petrolünün satın alınması için geçici yetki sağlayacağız.” Yani Rusya’dan petrol alanlara ek tarife uygulayan ABD, artık Rus petrolüne muhtaç.
Özetle ABD “çok para kazanacağız” diyordu, sadece savaşa günlük 1 milyar dolar harcıyor; İran’ın petrolüne çökmeyi hedefliyordu, stoklarını eritmeye mecbur kaldı.
İki durumda da ağır maliyet
İşlerin ABD açısından iyi gitmediği ortada. Wall Street Journal’a göre artık çıkış planı konuşuluyor: “Danışmanlarından bazıları, yükselen petrol fiyatları ve uzun sürecek bir çatışmanın siyasi tepkilere yol açabileceği endişeleri nedeniyle, özel görüşmelerde onu (Trump) çatışmadan çıkış planı aramaya çağırdı.”
Peki Trump yönetimi bir çıkış planı bulabilecek mi? Hükümetin brifinglerden çıkan Senatörlerin açıklamalarına göre ortada ne başlarken yapılan doğru dürüst bir plan vardı, ne de sonrası için. Örneğin ABD’li Senatör Chris Murphy, İran’la yürütülen savaşı “son 100 yılın en beceriksiz ve tutarsız savaşı” olarak nitelendiriyor.
Trump açısından işler her iki durumda da çok zor: Savaşı sürdürmesinin askeri ve ekonomik maliyeti de, savaştan çıkmasının siyasi maliyeti de çok ağır olacak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Mart 2026
Kürecik asıl şimdi riskli
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/03/2026
İkinci füze olayının hemen ardından Milli Savunma Bakanlığı’nın duyurduğu “Kürecik’e Patriot” haberi, ülkemiz için asıl riski başlatmış oldu.
Türkiye, Körfez’deki Arap ülkelerinden farklı olarak ABD üslerini İran’a saldırıda kullandırmıyordu. İran da bunu önemle gözetiyordu.
Tamam, Kürecik Radarı da ABD tarafından İran’a karşı kullanılıyordu ama Tahran burayı Körfez’deki füze atılan üsler gibi değerlendirmiyordu, burası sadece radar olduğu için saldırganlık bakımından pasifti.
Üs tuzağı
Geçen haftaki “Üs tuzağı” başlıklı yazımda, ABD’nin sıkıştıkça bölgedeki müttefiklerine ihtiyaç duyacağını ve müttefiklerini İran’a karşı harekete geçirebilmek için sıkıştıracağını belirtmiştim:
Türkiye’deki üsler, statüsü ne olursa olsun, ABD’nin faaliyetleri askıya alınmadığı müddetçe büyük risk durumundadır ve ABD açısından tuzak kurma potansiyeli barındırmaktadır. ABD oldubittiyle üslerden İran’a bir saldırı düzenlediğinde bunun faturası çok ağır olur. Ankara, böylesi bir tuzak kurabilme fırsatını ABD’nin elinde almalıdır. Komşuluk hukuku gereği, savaş bitene kadar ABD’nin bu üslerdeki faaliyetini durdurduğunu ilan etmelidir ve bunun gereğini yapmalıdır.
MSB’nin açıklamasındaki o boşluk
Türkiye bunu yapmalıyken, tersine Kürecik’e Patriot getirilmesini kabul ederek, riski büyüttü ne yazık ki. Çünkü Patriotlar Kürecik’i korumanın değil, Kürecik’i hedef yapmanın araçlarıdır fiilen.
Öte yandan konuyla ilgili duyuruda önemli bir boşluk var. Milli Savunma Bakanlığının açıklaması şöyleydi: “Millî düzeyde aldığımız tedbirlere ilave olarak NATO tarafından hava ve füze savunma tedbirleri artırılmıştır. Bu kapsamda, hava sahamızın korunmasına destek sağlamak üzere görevlendirilen bir Patriot Sistemi Malatya’da konuşlandırılmaktadır.”
Bu açıklama çok temel bir konuyu açıkta bırakıyor: Kürecik’e Patriot’u Türkiye mi istedi, yoksa karar NATO’nun mu, daha doğrusu ABD’nin mi?
Bu sorunun yanıtı, iki füze olayının aslını netleştirmeyi de kolaylaştırır!
Muhalefetin sorunlu itirazı
Ne yazık ki muhalefetin önemli bir kısmı “Kürecik’e Patriot yerleştirilmesini” yukarıda anlatmaya çalıştığım risk boyutuyla değil, S-400 boyutuyla tartışıyor.
S-400 neredeymiş, neden kullanılmıyormuş? Bu soru, meselenin tehlikesini hiç anlamamanın sorusudur. S-400’ler Kürecik’e getirilip kurulsa sorun çözülüyor mu yani? Kürecik Radar Üssü’ne Patriot ya da S-400 getirmenin bir farkı yok, iki durumda da Kürecik’in hedef olma potansiyeli artmış oluyor, mesele budur.
Ama ne yazık ki muhalefetin önemli bir kısmı S-400 üzerinden hükümeti sıkıştıracağını düşünerek konunun esasının üzerinden atlıyor. “S-400 nerede, neden kullanılmıyor, madem Patriot kullanılacaktı, S-400 neden alındı”, diye soruyor…
Demek ki S-400 meselesi hâlâ bir silahtan ibaret olarak görülüyor, hâlâ bağımlılığı azaltmak için silah envanterini çeşitlendirme yönü anlaşılmıyor, hâlâ S-400 üzerinden Türkiye’ye siyasi manevra alanı açılmasının önemi görülmüyor, hâlâ S-400’lerin Karabağ sorununu çözebilmekteki kolaylaştırıcılığı kavranmıyor…
Ne yapmalı?
Türkiye, ABD’nin baskısına rağmen 12 gündür İran’a karşı düşmanlık cephesine sokulamadı. Ankara iyi kötü buna direniyor. Muhalefet bu direnci güçlendirmenin politikalarını üretebilmeli. Muhalefet, ABD baskısına karşı iktidarı daha dik durabilmeye zorlamalı.
Muhalefet asıl önemlisi Kürecik’in kapatılmasını savunmalıdır, üslerin faaliyetinin askıya alınmasını istemelidir ve “S-400 – Halk Bankası – Patriot” üçgeninde kurulan Ankara-Washington pazarlığını bozmaya çalışmalıdır.
Türkiye’nin güvenliğini düşünenlerin izlemesi gereken yol budur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Mart 2026
ABD’nin taktikleri çuvallıyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/03/2026
ABD’nin İsrai’le birlikte İran’a saldırmasında izlenen ilk taktik şuydu: İran’ı yoğun bir şekilde bombalayacaklar, bu kez 12 Gün Savaşı’ndan farklı olarak doğrudan liderini ortadan kaldıracaklar ve başsız kalan İran devlet mekanizması çözülmeye başlayacak, ardından zaten kısa bir süre önce rejime karşı ayaklanmış olan halk yeniden isyan edecek, böylece rejim yıkılacak…
Beyaz Saray’ın bu taktiği iki nedenle işe yaramadı:
Birincisi Hamaney İran’ın lideriydi ama İran’da “tek adam rejimi” yoktu. İran rejiminde, Batılı kodlarla anlaşılması pek mümkün olmayan iç içe geçmiş birçok kurum ve kurul var. Dolayısıyla ABD’nin Hamaney’i öldürmesi, devlet mekanizmasında hiçbir boşluk yaratmadı.
İkincisi de İran halkına dair yapılan yanlış yorumdu. Evet, İran halkı dinamikti, neredeyse her yıl rejime karşı demokrasi talepli olarak ayaklanıyordu. Ama İran halkı, ülkesi ABD ve İsrail saldırısı altındayken, birlik eğilimi içinde oluyordu.
Körfez’i doğrudan savaşa sokamadı
ABD’nin ikinci taktiği Körfez ülkelerini İran’a karşı harekete geçirmekti. Ama bu taktik de en azından şu anda kadar işe yaramadı. Zira İran akıllı bir diplomasiyle, Körfez ülkelerini değil, Körfez ülkelerindeki ABD üslerini hedef aldığını sürekli işliyordu. Haklıydı da. Zira ABD Teksas’tan değil, Körfez’deki üslerinden İran’a saldırıyordu ve İran da buna karşı uluslararası hukukla uyumlu yanıt veriyordu.
ABD üsleri ya da doğrudan ABD ve İsrail’le bağlantılı adresler dışındaki yerlere yapılan saldırılar ise Tahran tarafından da kısmen Körfez ülkeleri başkentleri tarafından da kuşkulu görünüyor. Bu tür saldırların Körfez ülkelerini İran’a karşı kışkırtma amacı taşıdığı yorumlanıyor.
Sonuç olarak ABD Körfez ülkelerini, şimdiye kadar doğrudan savaşa sokamadı.
Kürt kartında U dönüşü
ABD ve İsrail’in izlediği üçüncü taktik ise Türkiye ile Azerbaycan’ı İran’a karşı kışkırtmaktı. NATO tarafından tespit(?) edilen ve düşürülen(?) füze de Azerbaycan/Nahçıvan’a düşen dronlar da şaibeli. Zaten İran Türkiye ve Azerbaycan’ı hedef almadığını açıkladı. Üst üste gelen bu olaylarla Türkiye’de kamuoyunun bir bölümü ama Azerbaycan’da yönetim, İran’a karşı belli oranda kışkırtılabildi. Neyseki Ankara’nın yaklaşımı Bakü’yü frenlemiş görünüyor.
ABD ve İsrail’in izlediği dördüncü taktik ise Kürt kartını kullanmaktı, Irak’tan İran’a bir Kürt cephesi açmaktı. Netanyahu yönetimi bu amaçla Barzaniler üzerinde zaten bir süredir çalışıyordu. Trump’ın da bu süreçte Barzani ve Talabani’yle görüştüğü ortaya çıktı. Nitekim Trump açık açık “Kürt güçlerinin İran’a karşı bir saldırı başlatmaları harika olur. Ben tamamen desteklerim.” dedi. Ancak Trump’a iki kritik yanıt geldi. KYB lideri Bafel Talabani’nin teyzesi olan Irak Cumhurbaşkanı’nın eşi Şanaz İbrahim Ahmed, “Kürtler kiralık silah değildir” dedi. Ertesi gün ABD medyasına konuşan Bafel Talabani de “Kürdistan savaşın mızrak ucu olmamalı” çıkışı yaptı.
Bu süreçte İran’ın Kürdistan eyaletindeki Kürt halkının ABD ve İsrail’e karşı ülkesini savunma gösterileri yapması, Tahran’ın Kürt örgütlerini uyarması ve Ankara’nın Kürt kartının” kullanımı halinde ortaya çıkacak bölgesel riskler nedeniyle muhatapları ile yürüttüğü diplomasi de etkili oldu. Trump, üç gün önce söylediğinden U dönüşü yaptı: “Savaşı zaten olduğundan daha karmaşık hale getirmek istemiyoruz. Kürtler içeri girmeye istekliler, ama ben onlara içeri girmelerini istemediğimi söyledim.”
Mussolini çok konuşuyor
ABD’nin bu dört taktiği de en azından şu ana kadar işe yaramadı, çuvalladı. Dahası ABD, İngiltere ve Fransa gibi müttefiklerinden istediği desteği alamadı. İspanya gibi bir NATO ve AB üyesi ülke, ABD ve İsrail’e karşı cepheden pozisyon aldı, insanlık ve ahlak dersi verdi.
Savaşı ilk birkaç gün çok konuşmadan izleyen Trump’ın artık sürekli konuşuyor olması, büyük olasılıkla bu çuvallamadan kaynaklanıyor. Nazım’ın Taranta-Babu’ya Sekizinci Mektup’ta dediği gibi: “Mussolini çok konuşuyor Taranta-Babu / çok korktuğu için çok konuşuyor!”
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Mart 2026