Posts Tagged AB
Avro dolara baş kaldırıyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/06/2025
ABD’nin küresel hegemonyası iki temel güce dayanıyor: Amerikan silahlarının gücü ve Amerikan dolarının gücü…
ABD 1944’te Bretton Woods sisteminde doları altına sabitledi, 1971’de ise doları altına sabitlemeyi bırakıp, fiilen silaha sabitledi!
Dolar hem küresel ticarette kullanılarak hem de ülkelerin merkez bankalarında rezerv para olarak ABD hegemonyasını sağladı.
Doların payı geriliyor
Fakat durum değişiyor. Doların hem küresel ticaretteki kullanımı hem de merkez bankalarındaki rezerv para olma oranı düşüyor. Bu durum çok kutupluluğun hem sonucudur ama hem de çok kutupluluğu hızlandıran bir nedendir. Öyle ki bu değişim ABD’nin müttefiki AB’yi bile etkilemektedir.
Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde, doların küresel döviz rezervlerindeki payının yüzde 58’e gerilediğini, bunun avro için bir fırsat olduğunu savunuyor (Harici, 2.6.2025).
Avronun şu anda küresel döviz rezervlerindeki payı yüzde 20. Lagarde bu oranın üç dayanakla yükselebileceğini düşünüyor:
1) Avro bölgesinin sağlam ve güvenilir bir jeopolitikle temellenmesi.
2) Güçlü askeri kapasitelerle desteklenmesi.
3) AB Sermaye Piyasaları Birliğinin oluşturulması.
Büyük Avrupa projesi
Bu üç dayanak, pratikte AB’nin ABD’den stratejik özerklik kazanması demektir. AB, Trump yönetiminin hem siyasi hem ekonomik uygulamaları nedeniyle yeniden stratejik özerkliği dile getirmeye başladı.
Tabi AB içinde ABD’ye karşı mesafeli pozisyon almak isteyenlerin iki ayrı grup olduğunu belirlememiz gerekiyor. Bir grup, AB’yi küresel güç yapmak için stratejik özerklik kazanmak isteyenlerdir. Diğer grup ise Trump’lı yeni Amerika’ya karşı eski Amerikancılık yapan Atlantikçilerdir. Zaman zaman aralarında geçişkenlik de yaşanmaktadır: Eski Amerikancılık yapabilmek üzere stratejik özerkliği savunanlar gibi…
Ama çok kutuplu dünya inşası, kaçınılmaz olarak en hızlı Atlantikçileri bile bağımsızlık söylemlerine zorlayacaktır, zorlamaktadır.
Örneğin Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Avrupa’nın ABD’den “bağımsızlığı” için yeni bir “büyük Avrupa projesi”nden yana olduğunu açıkladı. Proje, “yarının dünya ekonomisinde liderlik rolü” üstlenebilmeyi hedeflemektedir (Harici, 2.6.2025).
Dolayısıyla Lagarde “dolara karşı avro” çıkışı, Leyen’in işaret ettiği hedefin gereğidir.
Dolarsızlaşma eğilimi
Avronun dolara baş kaldırması sonuç verir mi, hatta bu politika Atlantik ilişkilerine rağmen sürdürülebilir mi, tartışılır. Ama tartışılmaz yeni gerçeklik şudur: Doların küresel ticaretteki payı da küresel rezerv olma payı da azalıyor. Bunun esas nedeni de Küresel Güney’in güçlenmesidir.
BRICS ülkeleri başta kimi Küresel Güney ülkeleri birbirleriyle ticaretini artık dolar üzerinden değil, ulusal paraları üzerinden yapıyor. BRICS genişledikçe ulusal paralarla ticaret oranı da artmış oluyor. Gün geçtikçe artan bu ulusal paralarla ticaret eğilimi, doların küresel ticaretteki payını yavaş yavaş azaltıyor.
Aynı şekilde Küresel Güney ülkeleri merkez bankalarındaki doların payını azaltıp, çeşitli paralarla çeşitlendirmeye yöneliyor.
AB-Çin ilişkisinin önemi
Bu, çok kutupluluk inşasıdır esas olarak…
Genişleyen ve ulusal paraların rolünü artırarak doların hegemonyasını zayıflatan BRICS merkezli Küresel Güney’in rolü adım adım uluslararası platformlarda artıyor.
Öyle ki ABD’nin geleneksel müttefiki AB bile bunu avro için, stratejik özerklik için, küresel ekonomideki payı için bir fırsat olarak görüyor.
AB’nin bu fırsatı realize edebilmesinin yolu ise ABD’nin ticaret savaşına karşı BRICS ile işbirliği yapabilmesinden geçiyor. Yani AB-Çin ilişkisi, önümüzdeki dönem açısından kritik bir öneme sahip…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Haziran 2025
Hangi güvenlik mimarisi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/05/2025
Bu köşede zaman zaman “güvenlik mimarisi” konusunu ele alıyoruz. Özellikle Rusya-Ukrayna savaşı sonrası bu konu, Türkiye açısından da kritik hale geldi.
Konu AB’nin de gündeminde. Şu anda Rusya’ya karşı bir “Avrupa güvenlik mimarisi” inşa etmeyi planlıyorlar. Dahası, Türkiye’yi de Avrupa’nın savunmasına katkı sağlayacak bir ülke olarak sisteme entegre etmek istiyorlar. İktidar da “Avrupa’nın güvenliği Türkiye’siz sağlanamaz” diyerek sistemde yer alma niyetini ortaya koymuş durumda.
Bunun Türkiye-Rusya ilişkileri açısından sakıncalarını daha önce tartışmıştık.
ABD de Moskova’daki forumda
Konu, Rusya’nın ev sahipliğindeki bir forumda, şu anda etraflı bir şekilde ele alınıyor. Moskova’da iki gün önce başlayan ve bugün tamamlanacak 13. Uluslararası Güvenlik Konularından Sorumlu Yüksek Temsilciler Toplantısına, BRICS, ŞİÖ, ASEAN, BDT, Arap Ligi, Afrika Birliği, KGAÖ ve diğer uluslararası örgütlere üye 105 ülkeden 129 temsilci katılıyor.
Hatta ABD’nin Moskova Büyükelçiliği’nin Siyasi ve Ekonomik İşler Danışmanı Eric Jordan ve İkinci Katip Jeremy Ventuzo’dan oluşan bir ABD heyeti de forumda yer alıyor (Harici, 28.5.2025).
Putin: Eşit ve bölünmez olmalı
Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, foruma mesajında, Moskova’nın yeni güvenlik mimarisine nasıl baktığını şöyle açıkladı: “Yeni güvenlik mimarisinin eşit ve bölünmez olması gerektiğine inanıyoruz. Yani tüm ülkeler kendi güvenlikleri için sağlam garantiler almalı, ancak bu diğer ülkelerin güvenliği ve çıkarları pahasına olmamalı” (Sputnik, 28.5.2025)
Putin, Avrasya coğrafyasında Şanghay İşbirliği Örgütü, Avrasya Ekonomik Birliği, Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği gibi çeşitli örgüt ve platformları, yeni güvenlik mimarisinin temeli olarak gördüklerini belirtti.
’AB askeri bloğa dönüştü’
Toplantının katılımcılarından Rusya Güvenlik Konseyi üyesi Aleksandr Yakovenko, yöneticiliğini yaptığı ”Dünyanın Dönüşümü: Rusya’dan Bakış” başlıklı oturumda iki temel soruna işaret etti:
1) NATO, bugün itibariyle Kuzey ve Doğu Avrupa ülkelerinin neredeyse tamamını bünyesine kattı.
2) Rusya ile çatışmada Kiev rejimini destekleyen AB, bir askeri bloğa dönüştü (Sputnik, 27.5.2025).
Yakovenko, bu nedenle Rusya için bir Avrupa güvenlik mimarisinin söz konusu olmadığını, yeni bir Avrasya güvenlik mimarisinin yaratılması gerektiğini belirtti.
Rusya’nın temel hedefi
Rusya Güvenlik Konseyi üyesi Aleksandr Yakovenko, Rusya açısından en önemli hedefin militarizasyonu önlemek olduğunu, Avrasya sahasını adım adım militarize etmeye çalışan NATO ülkelerinin politikalarından kaynaklı çeşitli tehditleri azaltmak olduğunu kaydetti.
Peki önerilen sistemin maddi zemini ne? Yakovenko bunu şöyle açıklıyor: “Avrasya güvenlik sistemine üye devletler arasındaki saldırmazlık anlaşmaları, Avrasya güvenliğinin maddi temeli olabilir.”
Yakovenko, sistemin kimlere açık olabileceğini de şöyle açıkladı: “Bu sürece kimler katılabilir? Avrasya güvenliğinin, Batı Avrupa ülkeleri de dahil olmak üzere, Avrasya toplumunun karşı karşıya kalacağı hedef ve amaçları paylaşmaları koşuluyla tüm devletlere açık olması gerektiği gerçeğinden hareket ediyoruz.”
Türkiye ne yapmalı?
Rusya Güvenlik Konseyi üyesi Aleksandr Yakovenko’nun “AB askeri bloğa dönüştü” tespiti önemli. Zira bu durum ülkemizi etkiliyor.
Askeri bloğa dönüşen AB, şimdi Türkiye gibi AB üyesi olmayan NATO ülkelerini de dahil ederek, bir Avrupa güvenlik mimarisi oluşturmaya çalışıyor. Brüksel, sistemi “Rus tehdidine” göre şekillendiriyor. Yani tersinden Avrupa güvenlik mimarisinin esas hedefi Rusya oluyor.
Ülkemiz açısından asıl mesele de işte bu: Rusya’yı hedef alan bir güvenlik mimarisinde yer almanın Türkiye’ye yararı yok ama zararı çok. Türkiye, 30 yıldır kapısında bekletildiği AB’ye bir gün üye olabilmek hayaliyle Avrupa güvenlik mimarisine jandarma olmayı kabul etmek yerine, Avrasya (Asya+Avrupa) güvenlik mimarisini savunmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Mayıs 2025
Amerikan zorbalığına karşı Çin-Rusya ortaklığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/05/2025
Küresel güç mücadelesinin çok boyutlu ilerlediği süreçte, Moskova’da kritik önemde bir zirve vardı: Çin-Rusya liderleri zirvesi.
Avrupa’nın Hitler zorbalığından ve Nazilerden kurtuluş günü töreni için Moskova’ya giden Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile birlikte ABD başta tüm dünyayı ilgilendiren çok önemli mesajlar verdi.
Önce mesajları tek tek inceleyelim, ardından da bu mesajlardan hareketle küresel güç mücadelesindeki son durumu ele alalım:
Tarihteki en yüksek seviye
Putin’in kapsamlı işbirliği ve ortaklık mesajı: “Rusya-Çin ilişkileri, tarihteki en yüksek seviyeye ulaştı.”
Putin’in ABD’nin küresel ticaret savaşına karşı ortaklık mesajı: “Rusya ve Çin, üçüncü ülkelerin etkisine karşı koruma altına alınmış, sürdürülebilir bir karşılıklı ticaret sistemi kurdu.”
Putin’in ABD’nin dolar silahına karşı dolarsızlaşma hamlesi mesajı: “Rusya ve Çin arasındaki neredeyse tüm ticareti operasyonlar ruble ve yuan cinsinden gerçekleşiyor.”
Sakin ve kendinden emin ortaklık
Xi’nin Amerikan zorbalığına karşı ortaklık mesajı: “Çin ve Rusya, tek taraflılık, güç politikası ve zorbalığa karşı özel sorumluluk üstlenecek.”
Xi’nin ortaklığın niteliği mesajı: “Çin ve Rusya arasında bağ, ‘daha sakin, kendinden emin, istikrarlı ve dirençli hale’ geldi.”
Xi’nin çok kutupluluk ve ekonomik küreselleşmenin niteliği mesajı: “Eşit ve düzenli çok kutuplu dünya, yararlı ve kapsayıcı bir ekonomik küreselleşme için Çin ve Rusya el ele çalışacak.”
Trump’ın Altın Kubbe’sine ortak tepki
Xi ve Putin, imzaladıkları ortak bildiriyle, ABD’nin “Altın Kubbe” füze savunma sistemi projesine sert tepki gösterdiler. İki lider, Trump’ın bu projesinin “istikrarı derinlemesine bozacak bir niteliğe sahip olduğunu” belirterek, “ABD’nin bu projeyle uzaya silah konuşlandırmayı öngördüğü” uyarısı yaptı.
Altın Kubbe, ABD Başkanı Donald Trump’ın göreve başlar başlamaz ilan ettiği ve 27 milyar dolar bütçe ayırdığı bir proje. Trump bunu bir ihtiyaç diye savunabilmek için “Çin’in hipersonik füzelerine karşı savunma sistemi” diye tanıttı.
Nükleer risk uyarısı
Xi ve Putin, imzaladıkları ortak bildiride hem “nükleer riske” işaret ettiler hem de ABD ve müttefikleri ile askeri ittifakları olan NATO konusunda uyarılar yaptılar:
”Nükleer beşli içindeki bazı ülkeler, Soğuk Savaş zihniyetinin terk edilmesine bağlı kalmıyor.”
”Askeri ittifaklar, güce dayalı baskı uygulamak için nükleer devletlerin sınırlarına kadar genişliyor. Bu genişlemeyle beraber gelişmiş saldırı silahları sistemlerinin konuşlandırılmasına yönelik adımlar da atılıyor.”
ABD’nin durduramayacağı süreç
Mesajlar böyle, gelelim bu mesajlardan hareketle küresel güç mücadelesindeki son duruma…
ABD’nin hegemonyasının zayıfladığı ve küresel liderliğinin erozyona uğradığı şartlarda çok kutuplu/merkezli bir dünya adım adım inşa oluyor. ABD ve Çin, “belirleyen” iki merkezi, AB, Rusya ve Hindistan ise “etkileyen” üç merkezi oluşturuyor.
Trump, her ne kadar Ukrayna’da “tavizli barış” üzerinden Rusya’yı Çin’den koparmayı amaçladıysa da bunu başaramayacağını sanırım görmeye başladı. ABD Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarından gelen kimi işaretler, ABD’nin Rusya’yı AB ve İngiltere’nin dengeleyiciliğine bırakarak, doğrudan Çin’e yönelmek istediğine işaret ediyor. Amerikan devlet aygıtı, Asya Pasifik’te Hindistan’dan Japonya’ya uzanan bir zincirle Çin’i çevreleme stratejisini derinleştirmenin peşinde…
Sonuç mu? Washington’un hiçbir hamlesi, çok merkezli dünyanın inşasını durduramayacak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Mayıs 2025
Meloni’nin teşekkürü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 01/05/2025
İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin, Türkiye-İtalya 4. Hükümetlerarası Zirvesi için Roma’da bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ettiği “teşekkür”, her yurttaşın içini acıtacak türdendi.
Meloni Erdoğan’a şöyle teşekkür etti: “Türkiye kaynaklı göç sayısı sıfıra indi. Teşekkür ediyorum. Şu ana kadar yaptıklarımızla gurur duyabiliriz. Sağlam dostluğumuzu daha ileri götüreceğiz.”
Bu teşekkürün açılımı şu: Erdoğan’a, Suriye ve Afganistan kaynaklı göçmenleri Türkiye’de tuttuğu, tekini bile İtalya ve Avrupa’ya bırakmadığı için teşekkür ediyorlar!
Avrupa’nın istilasını önleme misyonu!
AB şeflerinin sık sık dile getirdiği bu teşekkürler, AKP hükümetinin Türkiye’yi AB önlerinde bir göçmen deposu, bir tampon ülke yapmasınadır.
Bunu kendileri de itiraf ediyor zaten…
Örneğin 24 Kasım 2016’da TRT’de gazetecilerin karşısına çıkan Başbakan Binali Yıldırım, Avrupa’nın güvenliğini sağlayan bir ülkenin başbakanı olmakla övündü: “Düşünün, Türkiye olmasa ne olacak? Bütün bu Ortadoğu’dan, kargaşanın, savaşın yaşandığı bölgelerden akın akın mülteciler Avrupa’yı istila edecek ve çok büyük bir sorunla yaşamak zorunda kalacaklar.”
Gazetecilerden hiçbiri ne yazık ki Yıldırım’a “Peki Avrupa’nın istilasını önleyerek, Türkiye’nin istilasını sağlamış olmuyor musunuz bu durumda?” diye sormadı…
Avrupa’nın huzunu sağlama misyonu!
Sadece Başbakan Yıldırım mı? Cumhurbaşkanı Erdoğan da aynı duruma işaret ediyordu.
Erdoğan 3 Mayıs 2019’da şöyle diyordu: “Bugün Avrupa ülkeleri hâlâ huzur içinde yaşıyor olmalarını, Türkiye’nin 4 milyon sığınmacıyı kendi topraklarında misafir etmesine borçludur.”
Ve yine hiçbir gazeteci Erdoğan’a “peki Avrupa’nın huzur içinde yaşamasını sağlayarak, Türkiye’nin huzursuzluk içinde olmasını sağlamıyor musunuz bu durumda?” diye soran olmadı elbete…
Peki Türkiye neden Başbakan Yıldırım’ın ifadesiyle “Avrupa’nın istilasını” önlüyor, neden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle “Avrupa’nın huzurunu” sağlıyor?”
Mesele Türkiye’nin AB ile 16 Aralık 2013’te imzaladığı “Geri Kabul Anlaşması” karşılığında alınacak üç beş milyar avroluk fon mu? Elbette etkisi vardır. Ama başka nedenlerin de olduğu anlaşılıyor.
Neden TUSAŞ yerine Baykar?
Roma’daki Türkiye-İtalya 4. Hükümetlerarası Zirvesi sırasında özel bir tören vardı. Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar ile Leonardo Genel Müdürü Roberto Cingolani, Erdoğan ve Meloni’nin önünde, 6 Mart 2025’te imzaladıkları işbirliği mutabakat zaptını karşılıklı teslim ettiler.
Güzel. Bir Türk şirketinin uluslararası şirketlerle yararlı işbirlikleri yapması elbette önemli başarıdır. Ama ortada şöyle bir sorun var:
Neden kamu şirketi olan TUSAŞ değil de özel bir şirket olan Baykar bu tür işbirlikleri yapıyor? TUSAŞ Baykar’dan daha mı başarısız? Değil, en iyi 10 sıralamasında Baykar’dan da TUSAŞ’tan da ikişer İHA var.
Öte yandan Leonarda özel bir şirket değil. İtalya Ekonomi ve Maliye Bakanlığı, yüzde 30,2 ile şirketin en büyük hissedarı. Dolayısıyla İtalya’nın kamu şirketiyle Türkiye’nin kamu şirketinin anlaşma yapması, çok daha uygun olurdu.
Açık ki iktidar, halkın/kamunun şirketi olan TUSAŞ yerine, şahıs/aile şirketi Baykar’ı bu tip işbirlikleri için öne çıkarıyor. İtalya ilk değil, Cumhurbaşkanı Erdoğan Baykar’ı daha önce çeşitli ülke ziyaretlerinde de hep öne çıkarmıştı.
Batı batarken
Tekrar göçmen konusunu dönersek…
Batı’nın 500 yıldır uygarlığa yaptığı liderlik bitiyor; ilerici özelliklerini çoktan yitiren Batı batıyor. Göç konusu da Batı’nın ikiyüzlülüğünü resmediyor.
Suriye’den, Afganistan’dan göçlerin esas nedeni, emperyalist Batı’nın saldırganlığıdır. İşgal ettikleri, bombaladıkları yerlerden insanlar çaresizce yeni bir hayat için kaçıyor.
Ama AB hiçbir sorumluluk almıyor. Yoksul, ezilmiş, eğitimsiz kalmış göçmenlere sınırlarını kapatıyor ancak sırtından para kazanacağı göçmenlere kapılarını açıyor. Baksanıza, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, “dünyanın dört bir yanından bilim insanlarının ve araştırmacılarının Avrupa’ya göç etmesini teşvik edeceklerini” söylüyor (AA, 29.4.2025). Bilim insanı ve araştırmacı olmayanlar ise Türkiye’nin sorunu!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Mayıs 2025
Trump’ın ‘ara güç’ taktiği mi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/04/2025
ABD aynı anda hem Rusya’yla hem İran’la müzakere yürütüyor. Bu iki müzakere sorunlara gerçekten çözüm arama amaçlı mı yoksa Washington’un baş rakibinin müttefiklerini “ara güç yapma” hamlesi mi?
ABD’nin asıl hedefi, baş rakibi Çin sonuçta. Bunu yaparken de Çin’in müttefiklerini azaltmak istediği elbette düşünülebilir. Nitekim AB’yi dışlamak pahasına Rusya’yla başlattığı normalleşme, çoğunlukla “tersine Kissinger stratejisi” olarak yorumlandı.
Trump’ın hem Doğu Avrupa’daki hem Ortadoğu’daki temel meseleleri iyi-kötü bir çözüme bağlayarak Çin’e karşı daha net harekete geçmek istediği anlaşılıyor.
Rusya ve İran Çin’e sırtını dönmez
Peki Moskova ve Tahran, Çin’e arkasını döner mi? İşte Washington’un yürüttüğü stratejinin açmazı burada: Putin ve Hamaney, ABD’yle “normalleşmek” pahasına Çin’e sırtını dönmez ama Trump’ın bu çabasından fazlasıyla yararlanırlar.
Öte yandan Trump’ın izlediği çizgi, Çin’in müttefiklerini ara güç yapmaya çalışırken, ABD’nin müttefiklerini ara güce dönüştürebilme olasılığı da taşıyor. Transatlantik bir çatlaktan bahsedebiliriz; bu çatlağın AB’yi özellikle ABD’nin başlattığı küresel ticaret savaşı nedeniyle Çin’le daha yakın olmaya itebileceğini söyleyebiliriz.
Kısacası süreçler karmaşık ve öngörülemez nitelikte. Çünkü yeni bir düzenin doğum sancılarını yaşıyoruz.
ABD’nin Rusya ve İran’la müzakereleri
ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittfof geçen hafta önce Moskova’da Vladimir Putin’le görüştü ardında da Umman’da İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi ile…
Her iki görüşme de olumlu nitelendi:
Kremlin, Moskova’daki 4 saatlik Putin-Witkoff görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada “Ukrayna krizinin çözümü, çeşitli yönleriyle ele alındı” dedi. Beyaz Saray ise görüşmeyi “Ukrayna’da ateşkes ve nihai barışa yönelik müzakerede yeni bir adım” diye değerlendirdi.
Umman’daki ABD-İran “dolaylı” görüşmesi için Tahran “iki taraf da kabul edilebilir bir anlaşmaya doğru ilerlemekte istekli” derken, Beyaz Saray “görüşmeler çok pozitif ve yapıcı geçti” dedi.
Güzel. Ukrayna’da barış ve İran’la normalleşme, elbette Türkiye’nin de çıkarına.
Neden Witkoff?
”Müzakereci” açısından bu görüşmelerde bir tuhaflık vardı. Tamam, ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witfoff, İran’la “nükleer meseleleri ve yaptırımları” konuşacak en doğru kişi. Adı üstünde, görevi ABD’nin Ortadoğu işleri…
Ama Witkoff’un aynı zamanda Putin’le müzakere eden kişi de olması tuhaf değil mi? Rusya’yla neden ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi görüşür? Kaldı ki ABD’nin “Ukrayna ve Rusya Özel Temsilcisi” sıfatını taşıyan görevlisi var: Keith Kellogg.
Ama nedense Washington, Rusya’yla ilgili görevlisi yerine Ortadoğu’yla ilgili görevlisi üzerinden Moskova’yla müzakere etti.
Kellogg’un çok tartışılan ve sonradan ”sözlerim çarpıtıldı” dediği “The Times röportajı” mı nedeni? Sanmıyorum. O röportaj gazete tarafından “Ukrayna, savaş sonrası Berlin gibi bölünebilir” başlığıyla verildi ve haliyle tepki gördü. Ama aslında Kellogg bir gerçeğe, olası bir sonuca işaret ediyordu röportajında: “Ukrayna’nın batısına ‘güvence gücü’ olarak İngiltere-Fransa yerleşecek, doğusunu Rusya kontrol edecek. Ukrayna ve Rusya askerleri karşılıklı 15 km geri çekelecek ve ortada 30 km genişliğinde bir tampon bölge oluşturulacak.”
Trump’ın tercihi değil zorunluluğu
Sonuç olarak Washington’un Moskova ve Tahran’la müzakerelerinin olumlu sonuçlanıp sonuçlanmayacağı net değil ama ABD’nin muhataplarını müzakere masasına oturtan değil müzakere masasına kendi oturan olması önemli.
Rusya’da ABD açısından sürdürülemez bir durum vardı, Biden’ın “uzun savaş” stratejisi Rusya’yı caydırmaktan uzaktı. Trump için Putin’le barış aramak bir tercih değil zorunluluktu.
Aynısı Tahran için de geçerli. Trump İran’ı müzakere masasına önce şartlı oturtmak istedi, ama tehdit dolu mektubu reddedildi. Ardından “doğrudan müzakere” dedi ama Tahran’ın “doğrudan değil, dolaylı müzakere”sini kabul etmek zorunda kaldı.
Tablo, çok kutuplu dünya inşasında inisiyatifin Küresel Güney’e geçtiğini göstermektedir. Kuşkusuz süreç uzun ve inişli çıkışlı olacak, ileri ve geri adımlar atılacak, zikzaklar yaşanacak ama 500 yıllık bir dönemin kapanmakta olduğunu net bir şekilde söyleyebiliriz.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Nisan 2025
Zorba
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/04/2025
ABD Başkanı Donald Trump’ın dünyaya açtığı ticaret savaşı, uygulama yöntemi olan zorbalığa paralel olarak kültürel düzlemde ahlaksızca yürüyor.
Trump’ın şu sözleri bir zorbanın ahlaki çürümüşlüğünü resmetmektedir: “Bazı ülkeler, tarife müzakeresi için bizi arıyor, kıçımı öpüyorlar. Bir anlaşma yapmak için can atıyorlar. ‘Lütfen efendim, bir anlaşma yapın. Her şeyi yaparım efendim’ diyorlar.”
Bu sözler, Atlantik kampının çöküşünün göstergesidir aynı zamanda, “devlet adamı” erozyonu yaşıyorlar.
Hegemonya zayıflamasına çare arayışı
Haklı olarak sorulabilir: Madem Atlantik çöküyor, ABD Başkanı nasıl böyle zorbalık yapabiliyor, nasıl böyle pervasızca konuşabiliyor?
Aslında tam da bu nedenle öyle davranıyor. Güçlü ve hegemonik olan, karşısındakine taleplerini kolayca uygulatır zaten. Gücü ve hegemonyası zayıflayan ise taleplerini kabul ettirebilmek için bağırır, çağırır, “gücünü olduğundan fazla” göstermeye çalışır.
Kuşkusuz gücü ve hegemonyası zayıflıyor da olsa, ABD hâlâ güçlüdür ve işte o güce dayanarak, sopa gösterip zayıflamasına fren koymaya çalışıyor.
Trump’ın gümrük duvarları örmesini, sadece ”küreselleşmenin sonu” diye yorumlamak eksiktir; hem iktisadi hem siyasi gelişmelerin sonucudur. ABD güçlüyken, rahatça girebilmek için herkesten gümrük duvarlarını indirmesini istemişti. Artık ABD’nin gücü ve hegemonyası zayıfladı, tek kutuplu dünya dönemi kapandı, çok kutuplu dünya inşa oluyor ve Washington zorunlu olarak bu kez kendisi gümrük duvarları örerek korunmaya çalışıyor.
Trump’a ekibinden uyarı
Atlantik iktisatçıları bile çoğunlukla Trump’ın gümrük vergisi artırmasını “rasyonel” görmüyor. Nitekim ilk etki, hisselerin 5 trilyon dolarlık kaybı oldu.
İş dünyası da tedirgin. Örneğin JP Morgan CEO’su Jamie Dimon, “gümrük vergileri enflasyonu artıracak, ekonomik büyümeyi yavaşlatacak” uyarısı yaptı. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in de Trump’ı “piyasalar tehlikede, borsanın daha da düşme riski var, artık avantajlı anlaşmalar yapmaya odaklanmalıyız” diye uyardığı belirtiliyor ABD basınında…
Trump yönetimi içinde de, dünyaya açılan bu ticaret savaşı konusunda farklı görüşler var.
Trump’ın ‘ekonomik zorbalık‘tan beklentisi
Trump, başkanlığının ilk döneminde de Çin’e ticaret savaşı açmıştı. Doğru, Çin zarar görmüştü ama ABD de zarar görmüştü. Ve o ilk ticaret savaşı sonuçta ABD’nin küresel liderliğini sürdürmesini sağlamadı, hatta o güne göre ABD’nin hegemonyası bugün daha da zayıflamış durumda.
Aslında bu sonuç bile ABD’nin elinde kozu olmadığını gösteriyor. Trump, “ekonomik zorbalık” uygulayarak, sopa gösterdiği ülkelere şartlarını kabul ettirmeyi ve daha avantajlı anlaşmalar yapabilmeyi umuyor.
İşte Trump’ın “anlaşmak için arayıp kıçımı öpüyorlar” dediği bu. Japonya başta bazı müttefikleri Trump’a haraç vererek anlaşma arıyor.
AB’den Çin’e müzakere çağrısı
Trump’ın ticaret savaşının asıl muhatabı Çin’dir. ABD Çin’i kendi strateji belgelerine hasım diye, NATO belgelerine “baş rakip” diye kaydetti zaten. Ticaret savaşıyla Çin’e karşı ticaret açığını azaltmak ve Çin’in küresel ticaretini baltalamak istiyor.
Çin, Trump’ın ticaret savaşı karşısında geri adım atmayacak kadar güçlü bir ülke. Nitekim ABD’nin savaşına karşı misilleme yapma kararlılığı sergiliyor.
ABD’nin gümrük vergisini arttırması karşısında, Çin de ABD’ye yüzde 34 vergi koydu. ABD bunun üzerine yüzde 50 daha artırıp Çin’e gümrük vergisini yüzde 104’e çıkardı. Çin buna da misilleme yapıp ek yüzde 50 ile vergiyi yüzde 138’e çıkardı.
Dolayısıyla “zorbanın kıçı” açıkta kalmış oldu.
İşte AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Çin’e “ABD’nin gümrük vergisi artırmasına müzakere yoluyla çözüm bulalım” diye çağrı yapması bundan; sistemin yıkılmasından endişe ediyorlar çünkü…
Evet, dünya ekonomisinin olumsuz etkileneceği sancılı bir süreç yaşıyoruz ancak bu sancı aslında yeni bir küresel ekonomik düzenin doğum sancısıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Nisan 2025
12 milyar avroya KKTC’yi sattılar
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/04/2025
Kazakistan, Türkmenistan ve Özbekistan, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanıdı ve büyükelçi atadı. Böylece üç Türki Cumhuriyet, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) varlığını resmen reddetmiş ve Rumların parçası saymış oldu.
Halbuki AKP hükümeti daha iki sene önce KKTC’nin Türk Devletleri Teşkilatı’na (TDT) gözlemci olarak davet edilmesini “KKTC’nin tanınmasını sağlıyoruz” diye propaganda ediyordu. Türk Devletleri Teşkilatı Aksakallar Konseyi Başkanı Binali Yıldırım, “Kıbrıs Türk’ünün sesi” ilan ediliyordu.
Önce tanıma, sonra para
Üç ülkenin bir kaç aydır sıra sıra Güney Kıbrıs’ı tanıyarak büyükelçi atamalarının nedeni, AB’nin vaat ettiği paraydı. Vaadin karşılığı Güney Kıbrıs’ı tanımaktı. Tanımazsa, AB üyesi Güney Kıbrıs, yatırım için verilecek parayı veto edecekti.
Özetle “önce para sonra tanıma”yı bile kabul etmediler, “önce tanıma sonra para” deyip, kabul ettirdiler. Üç Türki Cumhuriyet, 12 milyar avroya KKTC’yi sattı.
Semerkant’ta yapılan AB-Orta Asya Zirvesi’nde, ilişkilerin stratejik bir ortaklığa yükseltilmesi kararı alındı. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB’nin 5 Orta Asya ülkesine, “stratejik ortaklık” kapsamında 12 milyar avro yatırım yapacağını duyurdu.
Bu yatırımın 2,5 milyar avrosu kritik hammaddeler için, 3 milyar avrosu Çin’i Avrupa’ya bağlayan Orta Koridor ticaret rotasının geliştirilmesi için, 6,5 milyar avrosu da çeşitli çevresel projeler için verilecek.
AKP’nin dış politika fiyaskosu
Üç Orta Asya ülkesinin AB’yle stratejik ortaklık yapabilmelerinin şartı olarak Güney Kıbrıs’ı “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanıması, AKP’nin dış politikası açısından tam bir fiyaskodur.
Annan Planı’nı desteklemekle çıkılan yolda, gelinen sonuçlardan biridir bu fiyasko. ”AB üyeliği” masalıyla Güney Kıbrıs’ın, “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak AB üyesi olmasına yol açmışlardı. Şimdi AB Türkiye’nin “kardeşlerine”, “12 milyar avroyu istiyorsan, önce Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanı” demiş oldu.
Güney Kıbrıs’ı “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanımak demek, KKTC’yi tanımamak, dahası Kıbrıs Türklerini de Kıbrıs Cumhuriyeti’nin parçası saymak anlamına gelir.
İslamcılık ve Türkçülükle dış politika olmaz
Türk sağının sloganlarındandır, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” derler. Etnisiteyi, “Türk kardeşliğini” ana parametre alarak dış politika yapılamayacağının göstergesidir bu sonuç.
AKP benzerini, “İslam kardeşliği” üzerinden de yürüttü, dahası yürütmekte ısrar da ediyor. Oysa orada da fiyasko yaşanmıştı. Sünni İslamcılık üzerinden, İhvancılık üzerinden yürüttükleri o dış politika Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırmıştı.
Kısacası İslamcılıkla da Türkçülükle de dış politika yapılabilmesinin mümkün olamayacağı ortada.
Dış politika, dışarıda ortaklar sağlamak içindir, güç kazanmak içindir, ekonomik çıkarlar sağlamak içindir ama son tahlilde, iç politika içindir; içeride kalkınma ve refah (gönenç) sağlamak içindir. Ancak AKP’nin hemen her dış politika hamlesi içeriyi zayıflattı, halkı yoksullaştırdı, Türkiye’nin yüz yıllık çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkma hedefini ağırlaştırdı…
Ankara’nın dostu, Türkiye’nin düşmanıdır
Türk dış politikasının felsefesi “yurtta barış, dünyada barış” olmalıdır: İki barış birbirini beslemektedir. Çevrenizde barış olması, sizin barış içinde olmanızın garantisidir; sizin barışınız da çevrenizde barış sağlanmasının etkenidir.
Türk dış politikasının karakteri “bağımsızlık” olmalıdır: NATO üyeliği ve AB üyeliği hedefi bu karaktere aykırıdır. Çünkü bu platformlar, egemenliğin önemli oranda devrini gerektirir. Türkiye, elbette ittifaklar ve ortaklıklar kurmalıdır ama bu egemenliği aşındırmayan türden olmalıdır.
Türk dış politikasının zemini ulusal çıkarlar olmalıdır: Ulusal çıkarların yerine dar bir grubun çıkarını ve iktidarı besleyen sermaye sınıfının çıkarlarını esas alan her dış politik hamle, Türkiye’yi zayıflatır.
Türk dış politikasının stratejisi, tehditlere göre belirlenmelidir: Ne yazık ki Türkiye 80 yıldır kendisine yönelen türlü tehdidin ana kaynağı durumundaki emperyalist ABD’yle müttefiktir. Ankara’nın dostu, Türkiye’nin düşmanıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Nisan 2025
Avrasya güvenlik mimarisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/03/2025
Türkiye’nin güvenliği Avrupa güvenlik mimarisinin mi yoksa Avrasya güvenlik mimarisinin mi içinde olmalıdır? Bu soru, önümüzdeki dönemin en temel sorusudur.
Çok kutuplu dünya inşası, ABD ile AB’nin ilişkilerindeki yeni dönem, Asya’nın yükselişi gibi etkenler, bu sorunun yanıtını daha yakıcı hale getiriyor.
Rusya’yı hedef alan stratejilerin açmazı
Rusya’nın yeri konusu, coğrafyamızın son iki yüzyıldaki en önemli sorunlarından biri olmuştur. 19. yüzyılın başında Napolyon Fransa’sının, 20. yüzyılın ortalarına doğru Hitler Almanya’sının Rusya’yı hedef alan genişleme stratejileri büyük yıkım yarattı. SSCB’nin dağılması sonrasında ABD’nin NATO’yu Doğu Avrupa’da Rusya’ya doğru genişletme stratejisi de benzer niteliktedir.
30 yıldır süren bu genişleme, en sonunda Rusya’nın çevrelemeyi yarma harekatıyla başka bir boyut kazandı. ABD’nin şimdi Ukrayna’da barış aramak zorunda kalmasının bir nedeni de bunun sürdürülemezliği…
Konu, daha önce bu köşede incelediğimiz gibi ABD’nin Rusya-Çin ortaklığını zayıflatma stratejik amacını da içeriyor ama Avrupa’yla ilişkisine olumsuz yansıma potansiyeli de taşıyor. Son tahlilde “nasıl bir güvenlik mimarisi” sorusunun yanıtına dayanıyor elbette.
Türkiye için tuzak
Biden dönemi ABD’si, Avrupa ile Rusya arasına yeni bir demir perde inşa ederek, Ukrayna’da “uzun savaş” stratejisiyle Moskova’yı batısından ve güneyinden geri çekilmeye zorlamayı esas almıştı, tutmadı. Trump dönemi, şimdilik bu stratejiyi değiştirme iradesini ortaya koyuyor, sürdürüp sürdüremeyeceği hâlâ kesin değil.
Avrupa, bu belirsizlik nedeniyle “Avrupa güvenlik mimarisi” için yeni bir savunma yol haritası hazırlıyor. Bunun Türkiye’ye fırsatlar doğurduğunu düşünen iktidarın, güvenlik katkısı sunarak AB üyeliğini zorlamaya çalıştığını daha önce incelemiştik.
Risk şuydu: Avrupa güvenlik mimarisi, tehdidin Rusya olmasına göre bir savunma planı hazırlıyor. Bu, haliyle Ankara’yı Moskova’yla karşı karşıya getiren bir durum.
Nitekim İngiltere “güvenlik koalisyonu” adı altında Türkiye de dahil Ukrayna’ya asker göndermeyi tasarlıyor; Fransa Savunma Bakanı Lecornu “Avrupa’nın savunması Karadeniz’deki güç dengesi dikkate alınmadan düşünülemez” diyor; Polonya Başbakanı Tusk “Ankara, Avrupa’nın güvenlik çabalarına katılım yollarını nasıl artırabilir, Türkiye ziyaretimde bunu masaya yatıracağız” diyerek Ankara’ya geliyor; Almanya Başbakanı Scholz Türkiye’yi 20-21 Mart’ta yapılacak AB liderleri zirvesine davet ediyor…
Tek kıta, tek güvenlik
Görüleceği üzere Türkiye’nin “Avrupa güvenlik mimarisine” katkı koyması demek, Avrupa adına Rusya’yla karşı karşıya gelmesi demektir.
Daha geniş planda şöyle de söyleyebiliriz: Rusyasız bir Avrupa güvenlik mimarisi tasarlamak, yine ve daha büyük savaş riski demek.
Peki bu Brüksel için, Londra için, Paris için, Berlin için, hatta Ankara için bir çıkmaz mı? Bu coğrafyanın güvenlik mimarisi Rusya’ya karşı bir “Avrupa güvenlik mimarisi” olmak zorunda mı?
Değil elbette. Çünkü aslında coğrafi olarak Avrupa başka, Asya başka kıta değil öncelikle. İkisini birbirinden ayıran bir okyanus yok ve ikisi birden tek bir kıtayı oluşturuyor. Buna Avrupa + Asya üzerinden pek tabii ki Avrasya diyebiliriz.
Türkiye’nin stratejik ihtiyacı
İşte “Avrupa güvenlik mimari” yerine “Avrasya güvenlik mimarisi” inşası amaçlanırsa ve buradan hareketle hem Rusya’ya hem de Ukrayna’ya güvenlik garantisi sağlanırsa, çıkmaz denilenden çıkılır. Rusya zaten bunu istiyor. ABD’nin barış masası kurmaya çalıştığı süreçte Moskova bunu yeniden gündeme getirdi. Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Lavrov, “Avrasya’da tüm kıta ülkelerine açık bir güvenlik mimarisi oluşturulabilir” dedi.
Ankara, AB üyeliği hayaliyle Avrupa’ya güvenlik katkısı sağlayarak Rusya’yla düşman olmak yerine, “Avrasya güvenlik mimarisi” ihtiyacını gündeme taşımalıdır. Aslında Avrasya güvenlik mimarisinin inşasına en çok ihtiyaç duyan ülkelerin başında da coğrafyası nedeniyle Türkiye gelmektedir.
Ankara’nın 21. yüzyılın ikinci çeyreğindeki stratejik yaklaşımı bu olmalıdır. Karadeniz’in güvenliğinin de, Akdeniz’de işbirliğinin de, hatta Kürtlerin ve Türklerin ortak yararına bir bölgesel çözümün de zemini Avrasya güvenlik mimarisidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Mart 2025
NATO’nun geleceği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/03/2025
ABD ve AB’den gelen son açıklamalar, NATO’nun geleceğinin belirsizliğine işaret ediyor. ABD’de NATO’dan çıkmak tartışılıyor, AB’de ise NATO’suz savunma planları yapılıyor. Bunu şimdiden “çok kutuplu dünya inşasının” en önemli başarısı olarak kaydedebiliriz.
Zira NATO, emperyalist ABD’nin küresel liderliğinin askeri aygıtı olarak halkların, gelişmekte olan ülkelerin, Atlantik kampı dışındaki ülkelerin ve toplamda Küresel Güney’in düşmanıydı. Hatta NATO, bünyesindeki özel Amerikan araçları ile “hükümetleri/devletleri kontrol altında tutmaya çalıştığı” için, pek çok üyesinin de fiilen düşmanıdır.
ABD ile AB arasında 5. madde krizi
Kuşkusuz NATO’nun dağılması çok hızlı olmayacaktır ama Fransızların benzetmesiyle söylersek “beyin ölümü” başladı bile. İşte ABD ile AB’yi karşı karşıya getiren Ukrayna sorunu da bu beyin ölümünü ilerletiyor. Artık konu şu aşamaya gelmiş durumda:
ABD Başkanı Donald Trump, “NATO üyelerinin ABD’yi savunacağını sanmıyorum” diyor. Ama ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in “Ukrayna’da olası bir barışı koruma misyonu NATO’nun 5. maddesi kapsamına girmez” demesi de ABD’nin NATO üyesi Avrupalıları Ukrayna’da savunmayacağı anlamına geliyor.
ABD’nin NATO’dan çıkmasını isteyen Kongre üyelerinin açıklamaları, ABD’siz savunma dönemine geçildiğini belirten Avrupalı siyasetçiler, kısacası Atlantik’in her iki yasasında NATO’nun geleceğine dair olumsuz beklentiler artmış durumda.
AB’nin yeni savunma yol haritası
AB liderleri NATO’nun geleceğinin belirsizliği nedeniyle toplanıp, ”Avrupa’nın daha egemen, kendi savunmasından daha sorumlu bir yaklaşımla, stratejik bağımlılığı azaltacak bir genel savunma hazırlığı yapma” kararı aldılar. AB liderleri bunu, şimdilik sonuç bildirgesine “NATO’yu tamamlayıcı nitelikte” diye işlediler.
Ama daha dikkat çekeni ise sonuç bildirgesindeki “AB, benzer şekilde düşünen AB dışı ortaklarla birlikte çalışmanın önemini vurgular” cümlesiydi.
Avrupa’nın güvenlik taşeronluğu
İşte AKP hükümetinin bir süredir yükselttiği AB bayrağı, Avrupa’daki bu görüşlere dayanıyor.
Erdoğan’ın “Türkiye’siz Avrupa güvenliği düşünülemez” sözleri, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Türkiye, NATO’nun dağılması halinde oluşacak yeni Avrupa güvenlik mimarisinin bir parçası olmak isteyecektir” demesi ve AKP medyasında adım adım “Ukrayna’ya barış misyonu içinde Türk askeri gönderilmesi” fikrinin işlenmesi, iktidarın ABD ile AB arasındaki çelişmeden yararlanma niyetini ortaya koyuyor.
Ancak AB’nin savunmasını üstlenme misyonu, son tahlilde “Avrupa’ya jandarma olma” dilekçesi anlamına gelir ki bu iç politikada ciddi bir kırılma doğuracaktır.
Avrupa Siyasal Topluluğu
Öte yandan Brüksel’in “AB dışı ortaklarla çalışma” vurgusu, elbette Türkiye’nin AB üyeliğine göz kırpması anlamına gelmiyor. O nedenle AKP’nin Atlantik cephesindeki sorunlardan yararlanarak AB üyesi olmak istemesi, hâlâ bir hayalden fazlası değildir.
Zira “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini” düşünenler, “Avrupa ordusunun kurulmasını“ isteyenler ve “stratejik özerklik ile ABD’den bağımsızlaşmayı” savunanlar, bu amaçla “Avrupa Siyasal Topluluğu”nu oluşturuyorlar. İngiltere gibi AB’den ayrılan bir Avrupa ülkesi ile Türkiye gibi AB ile Ortadoğu arasında “tampon ülke” gördükleri bir NATO üyesini dahil edecekleri daha geniş bir siyasi platform…
Aynı anlayış, aynı görev
Günün sonunda Türkiye açısından asıl sorular şunlardır: Türkiye’ye tehditler nereden geliyor? Avrupa savunmasını Türkiye’nin üstlenmesi ulusal çıkarlarımızla uyumlu mudur?
Çünkü AB liderlerinin belirlediği savunma stratejisi şöyledir: “Rusya ve Belarus’un oluşturduğu tehditler göz önüne alındığında AB’nin doğu sınırlarının savunulması, AB’nin tümünün güvenliği içindir.”
Buradan hareketle, Avrupa’nın savunmasını üstlenmek demek, AB’nin belirlediği tehdit kapsamında, Türkiye’nin Rusya ile karşı karşıya gelmesi demektir. Bu pratikte AB’nin doğu sınırını korumak için Türkiye’nin Rusya’ya güneyden cephe açması anlamına gelir.
Bu da dönüp dolaşıp aynı görevin kabulü anlamına gelmektedir, zira Türkiye’nin NATO üyeliği de esas olarak “Avrupa’nın zaman kazanması için Türkiye’nin SSCB’yi oyalamasına” dayanıyordu.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Mart 2025