Posts Tagged Ahmet Davutoğlu

AKP’DE SURİYE ÇATLAĞI

Suriye meselesi her ne kadar bir medya operasyonu ile “insan hakları” meselesi olarak sunulmaya çalışıldıysa da, aslında “Irak’ın kuzeyindeki yapıyı, Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açma” operasyonu olduğu en başından beri belliydi. Ancak özellikle son birkaç aydır mesele berraklaştı ve “Kürt Koridoru” merkezli bir hâl aldı.

ERDOĞAN-ÖZEL VE GÜL-DAVUTOĞLU AYRILIĞI

Bu durum, Suriye’ye destek veren cephenin kuvvet kazanarak Atlantik cephesini geriletmesiyle birleşince, içeride AKP üzerinde iç basınç oluştu.

Bu iç basıncın AKP’de bir Suriye çatlağı oluşturduğu görülüyor. Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı Gül ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu ikilisine göre daha farklı bir çizgi içine girdiği gözleniyor. Erdoğan’ın Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’le birlikte hareket etmeye başladığını söyleyebiliriz.

Bunun ne anlama geldiğini anlayabilmek için şu olguyu anımsamalıyız: AKP Hükümeti, Atlantik adına Suriye operasyonu başlattığında ve Davutoğlu açıkça Suriye muhalefetini organize etmeye soyunduğunda, Erdoğan kamuoyu önünde “Suriye bizim iç meselemizdir” diyordu. Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel ise “Suriye bizim iç meselemiz değildir” diyerek TSK’nin tutumunu ilan ediyordu.

Aradan geçen 1,5 yıl içinde Erdoğan ile Org. Özel, aynı tutumda birleşmiş oldular. Erdoğan-Özel ile Gül-Davutoğlu ayrılığı bakın hangi açıklamalarla sergileniyor:

1. NATO’DAN PATRİOT TALEBİ

Ayrılığın su yüzüne çıktığı bu alandaki açıklamaları, AKP’ye yakın Yeni Şafak’taki başlıklardan bile net olarak görebiliyoruz: “Davutoğlu: NATO, Patriot vermeye hazırlanıyor”, “Erdoğan’dan ‘patriot füzesi’ne yalanlama”, “Gül Suriye’yi uyardı: Patriot füzeyle vururuz!

2. MÜLTECİ MESELESİ

Ahmet Davutoğlu, henüz Suriye’den gelen mülteci sayısı 50 bin seviyesindeyken, 100 bin rakamını dünyaya “psikolojik eşik” diye ilan etti. Bu aslında AKP Hükümeti’nin savaş eşiğiydi!

Ekim’de mülteci sayısı 100 bine ulaştı! Şu anda da 200 bin sınırına yaklaştı! Sonuçlara bakılınca Davutoğlu’nun eşiğinin çizildiği görülüyor.

Bu süreçte iki dikkat çekici gelişme yaşandı. Birincisi, Türk polisinin ev ev dolaşıp Suriyelilere ya ülkelerine dönmeleri ya da kamplara yerleşmeleri baskısı yaptığı ortaya çıktı. İkincisi de, mülteci sayısının 200 bine yaklaşmaya başlamasıyla birlikte, sınırlar çeşitli gerekçeler gösterilerek fiilen kapatıldı!

3. DEMEÇLER

Cumhurbaşkanı Gül Financial Times’a verdiği demeçte “Suriye, Türkiye’ye karşı kimyasal silah kullanabilir” diyerek kışkırtıcılık yaparken, Başbakan Erdoğan şu açıklamasıyla tansiyonu düşürüyordu: “Türkiye küçük hesaplar yapmayacak kadar büyük bir devlettir. Türkiye birilerinin ısrarla çekmeye çalıştığı tuzağa düşmeyecek kadar tecrübeli bir devlettir. (…) Biz soğukkanlılıkla hareket etmeye çalışıyoruz.”

4. ANGAJMAN KURALLARI

Türk devleti, F4 uçağının NATO yemi olması ve Akçakale’ye faili meçhul top düşmesinin ardından dünyaya angajman kuralları açıklamış ve sınıra 3 mil (5 km) yaklaşacak Suriye hava araçlarının düşürüleceğini ilan etmişti.

Suriye hava kuvvetleri önceki gün sınıra 300 metre mesafede ÖSO’yu bombaladı; Suriye uçağı resmi açıklamaya göre sınıra 2,5 km yaklaşmış, gayri resmi açıklamalara göre de dönüş manevrası yaparken sınırı hafifçe ihlal etmişti. Ancak Türk Ordusu, aklıselim davranarak Suriye uçağını düşürmedi!

Öte yandan dün Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Suriye uçaklarının vurulmasıyla ilgili yetkiyi, Başbakan Erdoğan’ın TSK’ye devrettiğini söyledi!

5. KİMLE HAREKET EDİYORLAR?

Başbakan Erdoğan Bakü’de Rusya Devlet Başkanı Putin’le konuşup masaya “üçlü müzakere sistemi” getirdi ve Türkiye, Rusya, İran, Mısır ve Suudi Arabistan’lı bölgesel çözümü öne çıkardı. Erdoğan, Bali’de de İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’la görüştü ve Suriye konusunu Ankara-Tahran eksenli ele aldı. Erdoğan üstelik Bali’de “21. yüzyıl Asya yüzyılı olacak” dedi!

Erdoğan, Suriye krizini son dönemde bölge ülkeleriyle konuşurken, Cumhurbaşkanı Gül NATO’yu ön plana çıkardı, Davutoğlu da Doha’da ABD’yle birlikte hareket etti.

DURUM

Kuşkusuz Erdoğan’ınki, iktidarını sürdürmeye yönelik manevralardır… Ancak “Kürt Koridoru” gerçeğinin Suriye meselesi üzerinden sadece Türkiye’de değil, Irak’ta ve hatta Kuzey Irak’ta da çatlaklar oluşturması önemli. Asya cephesi güçlendikçe ve Atlantik cephesi geriledikçe bu ayrılıklar bölge yararına daha da belirginleşerektir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Kasım 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

AKP’NİN OBAMA ÇARESİZLİĞİ

ABD Başkanı Barrack Hüseyin Obama’nın yeniden seçilmesinin yarattığı “iç” heyecan, aslında Washington’un 2008’deki Obama Projesi’ni açıklamaktadır. Örneğin Obama’nın bizdeki muhafazakâr demokrat iktidar çevreleri tarafından neredeyse eşbaşkan ilan edilmesi, ABD devletinin başına neden “biraz Müslüman, biraz siyah ve biraz Hüseyin” olan birinin oturtulduğunu ortaya koymaktadır.

Öyle ki, Yeni Şafak’ın Ankara temsilcisi Abdülkadir Selvi, Obama seçildiğinde şu sözleri köşesinden dile getirebilmektedir: “Başkan Obama’nın ikinci kez seçilmesinin sevinciyle olsa gerek kendimi Meclis’e attım.” (Yeni Şafak, 8 Kasım 2012)

ERDOĞAN’IN BEKLENTİSİ

Kim bilir, belki de mutluluklarının nedeni, seçimlerin tamamlanmasıyla ABD’nin Suriye konusunda daha aktif tutum alabilmesi ihtimalidir. Ne de olsa Başbakan Erdoğan, aylar önce Washington’un pasifliğini seçimlere bağlamıştı…

Her ne kadar ABD dış politikasının seçimlerle ya da başkanın değişmesiyle çok köklü bir değişiklik sergilemeyeceği anlatıldıysa da, hayal kurmaya mecburlardı…

Nitekim Başbakan Erdoğan ABD seçimlerinden sonra şöyle diyordu: “ABD seçimleri bittikten sonra bölgede olumlu birçok şeylerin olabileceği noktasında beklentiler var. Bu beklenti bizde yok mu? Bizde de var. ABD’nin bu işi çok daha farklı şekilde ele almasının gereğine inanıyorum.”

AKP BÖLGEDE TEK BAŞINDA

Ancak Erdoğan bu açıklamayı yaptığı Bali’de, bir de asıl gerçekliğe işaret ediyor ve “21. yüzyıl Asya yüzyılıdır” diyordu…

Dünyanın ağırlık merkezinin Atlantik’ten Asya’ya kaydığını saptayıp da hâlâ Suriye konusunda ABD’den medet ummak, kuşkusuz çaresizliktendi…

Oysa Washington, ne yapacağını, daha doğrusu bir şey yapmayacağını çeşitli yöntemlerle Ankara’ya iletiyordu. Örneğin ünlü analist Thomas Friedman şu mesajı veriyordu: “Biz Suriye’ye dokunmayacağız bile. Biz bu işi halletmek için bölgesel güçleri kullanmakta kararlıyız. Türkiye bunlardan biri…Böyle bir durumdayken Suriye ile ilgilendiğimizi mi düşünüyorsun? Bize güvenmeyin. Türkiye evde tek başına…” (Milliyet, 11 Kasım 2012)

Friedman, bu köşede defalarca belirttiğimiz bir gerçeğe işaret ediyordu: “ABD Ortadoğu’da sorunları çözmek için bölgesel güçlere güvenmesi gereken bir döneme giriyor. Dünyadan tabii ki tamamen yok olmayacağız ama Amerika kendisiyle ilgilendiği bir döneme giriyor.

DAVUTOĞLU’NUN PERİŞAN HALLERİ

Bakü’de Putin’le buluşan ve Suriye konusunda “üçlü müzakere sistemi” geliştiren Erdoğan’ın, alternatif çıkışlar içinde olduğu anlaşılıyor. Nitekim Davutoğlu’nun “savaş eşiği” ilan ettiği 100 bin mülteci sayısının neredeyse iki katına çıkması ve Ankara’nın sınırları Suriyelilere kapatması ile Erdoğan’ın NATO’dan Patriot talebi konusunda Davutoğlu’nu kamuoyu önünde yalanlaması, çıkış arayışı olarak değerlendirilebilir.

Salt bu iki örneğe bakılınca bile, Davutoğlu’nun düştüğü durumun içler acısı olduğu anlaşılmaktadır. Öyle ki, Davutoğlu bu sıkışmışlık ve çaresizlik nedeniyle artık neler söylediğinin de pek farkında değildir.

Bakın Davutoğlu, Uğur Ergan’a ne diyor: “‘ABD SUK’dan memnun değil, bundan dolayı yeni bir süreç başlatıyor’ görüşüne katılmıyorum.” (Hürriyet, 10 Kasım 2012) Davutoğlu’nun, Hillary Clinton’un Zagrep’ten dünyaya ilan ettiği bu görüşü yok sayması, “sıfır” teorisi gibidir!

Daha vahimi Davutoğlu’nunbütçe görüşmelerinde neden Dışişleri Bakanlığı’nın konutunun aylık kirasının 49 bin lira olduğunu soran milletvekillerine “bana ahlaki soru soramazsınız” diyerek, tersinden doğru yanıtı vermiş olmasıdır!

En vahimi de, sanki Türkiye için yazdığı Stratejik Derinlik kitabı harikalar yaratmış gibi Davutoğlu’nun “vaktim olsa da Libya’nın derin stratejisini yazsam” demesidir. Kuşkusuz 49 bin liralık konut, “işgal ettikleri” bir ülkenin kitabını yazmaya soyunmasından daha ahlakidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Kasım 2012

, , , ,

Yorum bırakın

AKP, 2014’TE ÇÖZÜLÜR

AKP ile MHP’nin iki bin küsur hedefleri ilan etmeleri ne anlama geliyor? Erdoğan Malazgirt’in bininci yıldönümü olan 2071’i, Bahçeli de Anadolu’daki ilk Türk devletinin bininci yıldönümü olan 2077’i hedef ilan etti kongrelerinde…

İki olasılık var: Ya her iki parti de önümüzdeki 65 yılı hedef ilan edecek kadar güçlü, planlı ve stratejik hesaplar yapabiliyorlar ya da aslında önlerini bile göremiyorlar! Yanıtı biliyoruz.

AKP’nin 2014’te Çankaya’ya kimi çıkaracağını tartıştırması, işte bu önünü görememe halindendir. “Erdoğan mı, Gül mü” diye sordurulan ve bir papatya falına dönüştürülen bu illüzyonun en çok ana muhalefet partisi CHP’yi etkilemesi, kuşkusuz Cumhuriyet için ayağa kalkan kitle tarafından not edilmektedir.

ABD FERMANLI MİLLİYETÇİLİK

Peki, gerçekte durum ne? Somut olguları da sıralayacağız ancak önce AKP’nin mimarlarının analizlerine bakalım.

AKP’nin 7 akıl hocasından biri olan CFR üyesi Stephen Larrabee, anımsayacağınız gibi bir tehlikeye dikkat çekmişti iki yıl önce. Larrabee, Türkiye’de yeni bir milliyetçiliğin yükseleceğine dikkat çekmişti.

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Larrabee’nin bu sözlerinden hareketle şu saptamayı yapmıştı: ABD, yükselen milliyetçiliği AKP ile denetlemek isteyecek ve ortaya “ABD’nin fermanlı milliyetçisi” olan bir AKP çıkacaktı.

Nitekim öyle de oldu: AKP son iki yılda Kıbrıs, Ermeni ve Kürt meselelerinde “milliyetçi” bir görüntü ve söyleme yaslandı. Ancak Türkiye açısından daha önemlisi, CHP’nin bir operasyonla “yenileştirilmesi” ve milliyetçi, ulusalcı dalgayı etkisiz kılacak bir yapıya dönüştürülmesiydi.

Yani ABD bu iki yıl içinde milliyetçi dalgayı çeşitli araçlarıyla denetlemişti…

AKP’NİN DAYANAĞI CONİ

Ahmet Davutoğlu’na “danışmanlık” yaparak Türk Dış Politikasını biçimlendiren isimlerden biri olan Stephen Larrabee’nin öngörüsünün elbette maddi bir zemini vardı. Ki o zemin, AKP’yi iktidar yapan ABD’nin bölgesel ihtiyaçlarıydı. Daha somut söylersek, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi için Irak’a saldırmasıydı. Bölgedeki ABD askeri, AKP iktidarının en önemli dayanağıydı.

Nitekim bu gerçek nedeniyle iki yıldır şu iki saptamayı vurguluyoruz: 1) AKP, ABD askeriyle geldi ve ABD askerinin bölgeden çekilmeye başlamasıyla da gidecek. 2) AKP, Irak’la geldi, Suriye’yle gidecek.

YENİ BİR MERKEZ

Erdoğan’ın siyasi hayatı açısından en kilit role sahip olan kişi kuşkusuz Morton Abramowitz’dir. ABD’nin bu etkili eski Ankara Büyükelçisi, Erdoğan’ı daha Refah Partisi Beyoğlu İlçe Başkanı’yken keşfetmişti. Erdoğan ile Abramowitz görüşmesini ayarlayan kişi ise Ruşen Çakır’dı…

Her neyse… İşte bu kilit konumdaki Abramowitz, National Interest’te “Sallantıdaki Türkiye” başlıklı bir makale yazdı. Kürt meselesi ile Suriye konusunun AKP açısından içerdiği tehlikelere dikkat çeken Abramowitz makalesini şu sözlerle bitiriyor: “2014 itibariyle, içerde ve yanı başında devam eden karmaşa yeni partilerin ortaya çıkışına ve hatta belki de AKP’nin çözülmesine yol açabilir.” (Sendika.org, 27 Eylül 2012)

YENİDEN İNŞA DÖNEMİNE GİRİLDİ

Kuşkusuz Abramowitz’i bu saptamaya götüren, bize göre, iki temel neden var: 1) AKP’nin dışarıda Suriye kayasına çarpması. 2) İçeride büyüyen Cumhuriyetçi dalga: Milli Anayasa Forumlarının “Milli Merkez”e dönüşebilme işaretleri, TGB’nin 19 Mayıs’ta 250 bin genci seferber etmesi, Hatay’da AKP’nin dış politikasına karşı yapılan taarruz eylemi, 29 Ekim’de Ulus-Anıtkabir hattında ortaya çıkan seferberlik ve milyonların, Türkiye’nin dört bir köşesinde Cumhuriyet’i yeniden inşa etmek için ayağa kalkması…

ABD’nin ne yükselen milliyetçi dalgayı denetleyebileceği partileri ne de bu dalgaya set çekecek gücü var. Bu gerçek, 10 Kasım’da daha da net anlaşılacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Kasım 2012

, , , ,

Yorum bırakın

3 TUZAK: F4, AKÇAKALE, MOSKOVA UÇAĞI

AKP Hükümeti’nin Moskova-Şam seferini yapan Suriye yolcu uçağını “silah taşıyor” istihbaratı üzerine Ankara’ya indirmesi ne anlama geliyor?

Uçakta roket var” istihbaratının sahibi ABD; ancak uçaktan değil roket, silah bile çıkmadı!

Nitekim yetkililer önce uçaktan “askeri haberleşme cihazı” çıktığını söylediler ancak ciddiyetsizliğin farkına varıp, ardından yükü “silah sistemi parçası olduğu değerlendirilen malzemeye” dönüştürdüler!

Demek ki istihbarat tuzaktı!

Ama tuzağa düşmekle görevlendirilenler, Suriye’de askeri üssü bulunan Rusya’nın bu ülkeye silah gönderebilmek için yolcu uçağına neden ihtiyaç duyabileceğini, haliyle düşünemediler…

HAVA KORSANLIĞININ ZAMANLAMASI

Peki, ABD Türkiye’yi bu tuzağa neden düşürdü?

Öncelikle uluslararası kamuoyunda “resmi” hava korsanlığı gibi algılanacak bu hamlenin zamanlamasına dikkatinizi çekerim. Zira olaydan birkaç saat önce, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in önümüzdeki hafta yapacağı Türkiye ziyaretinin ertelendiği açıklanmıştı.

Daha da önemlisi, Moskova’da Rusya-Irak silah anlaşması imzalanıyor ve Irak Başbakanı Nuri El Maliki, Putin’in yanında “Türkiye tüm bölgeyi tehlikeye atıyor” uyarısında bulunuyordu…

ABD NEDEN TUZAĞA İHTİYAÇ DUYDU?

BOP eşbaşkanlığı varken, ABD’nin yine de bir tuzağa ihtiyaç duyması önemli. Bu olgu bizi yanıtlara götürecektir.

Daha önce bu köşede birkaç kez dile getirdiğimiz bir saptamamızı anımsatalım. Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi tarafından önerilen ve Mısır-Türkiye-İran-Suudi Arabistan tarafından oluşturulan “Dörtlü Komisyon” platformu, Türkiye’nin Suriye sahnesinden çekilmesi için bir fırsat oluşturuyordu…

Nitekim Akçakale olayından önceki son bir ay boyunca, AKP Hükümeti’nin Suriye konusundaki söyleminin dozunu yavaş yavaş aşağı çektiği açıkça görülüyordu.

Türkiye ile İran’ın aynı platformda yer almasının getireceği sonuçları bilen ABD bu platforma karşıydı. Washington, platformu Suudi Arabistan üzerinden ve daha üçüncü toplantıda bozdu!

TÜRK-KÜRT-MUSEVİ CEPHESİ

Akçakale’ye düşen kimliği belirsiz top olayından sonra Türkiye’nin Suriye cephesine sürülen tek kuvvet olduğu iyice belirginleşti. AKP medyasında dile getirilen “tuzağa mı çekiliyoruz” uyarıları, kuşkusuz iktidar partisi içindeki tartışmaları yansıtıyordu.

AKP Hükümeti bir yandan TBMM’den tezkere çıkarıyor ama TSK’yi Suriye’ye sokamıyordu. Aradan geçen bir haftada,  Türkiye’nin Suriye’ye gir(e)meyeceği anlaşıldı.

İşte tam bu koşullarda ABD, “uçakta roket var” diyerek Türkiye’yi Suriye’den sonra Rusya’yla da doğrudan karşı karşıya getirdi.

Neden? Çünkü ABD bu tuzakla, “sahneden geri çekilmek isteyen” Türkiye’ye çıkış yollarını kapatmaya çalışıyor…

ABD hem Rusya-Türkiye bağını koparmaya yöneliyor hem de Türkiye’yi iyice yalnızlaştırarak kendisine daha da mecbur etmeye çalışıyor.

Washington senaryosuna göre Fars ve Şii-Arap dünyasına karşı konumlandıran Türkler, böylece Kürtlerle ve Musevilerle müttefikliğe mecbur kalmış olacak!

ZİNCİRİN ZAYIF HALKASI

Moskova-Şam seferi yapan yolcu uçağını Ankara’ya indirmek, Suriye konusunda ABD’nin Türkiye’ye kurduğu üçüncü tuzaktır. İlk tuzak “NATO yemi” yapılan F-4 keşif uçağıydı. İkinci tuzak Akçakale’ydi…

Peki, Türkiye bu tuzaktan nasıl çıkar?

AKP Hükümeti Türkiye’yi yönettiği müddetçe, tuzağa düşmekten kurtulamayacağız. Peki, ne yapmalı o zaman?

Önce Ahmet Davutoğlu’nun elindeki benzin bidonu alınmalı…

Göreceksiniz, gerisi gelir ve Erdoğan’ın elindeki çakmak da düşer mutlaka!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Ekim 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

FATURA ÖNCE DAVUTOĞLU’NA KESİLECEK

Urfa-Akçakale’ye düşen top mermisi ve 5 yurttaşımızın yaşamını yitirmesi, Türkiye-Suriye geriliminin zirvesiydi. 18 aydır adım adım tırmanan gerilim, bu olayla birlikte iniş eğilime giriyor…

Anımsayacağınız gibi “Dörtlü Komisyonun” Türkiye’ye “Suriye sahnesinden çekilme fırsatı” yaratacağını birkaç haftadır savunuyorduk. Çünkü çözümün adresi ancak Türkiye ile İran’ın birlikte bulunduğu bir platform olabilirdi… Cenevre Platformu’nun en önemli eksikliği buydu.

ÇÖZÜMÜN ADRESİ: TÜRKİYE-İRAN İŞBİRLİĞİ

Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ile İran Cumhurbaşkanı 1. Yardımcısı’nın Akçakale olayından sonra bir araya gelmesi, Ankara ile Tahran’ın Suriye krizinde artık birlikte çalışacağına işaret ediyordu.

Erdoğan ve Muhammed Rıza Rahimi, ikili görüşmenin ardından yaptıkları ortak basın toplantısında bu yönelime girdiklerini açıkça ilan da ettiler.

Başbakan Tayyip ErdoğanBizim asla savaş çıkarmak gibi bir derdimiz olamaz. Savaşın getirdiği neticeler Irak’ta, Afganistan’da ortadadır” diyerek, nesnel olarak ne kadar ileri gidebileceklerinin sınırını çizdi. Dahası ErdoğanÇözüm için İran’la çalışıyoruz. Bizim artık süratle buradan bir netice çıkarmamız çok çok büyük önem arz ediyor.” diyerek yeni yönelimi sergiledi.

AKP’DE SURİYE ÇATLAĞI

Kuşkusuz Beyaz Saray’ın Türkiye’yi Suriye’ye ittiği ancak ABD’nin hem iç sorunları nedeniyle hem de Rusya-Çin-İran bloğunun gücü nedeniyle aktif tutum sergileyemediği koşullarda, AKP Hükümeti’nin de neler yapabileceğinin sınırları belliydi.

Dahası, ABD’nin iteklemesiyle sürdürülen Suriye karşıtlığının AKP’de önemli çatlaklar yarattığı da gün geçtikçe açığa çıkıyordu…

Nitekim Akçakale’ye top mermisinin düşmesinin ardından, Başbakanlık-Genelkurmay-Dışişleri üçgeninde alarm yaşandığı o ilk birkaç saat içinde bu çatlağın izleri açıkça ortaya çıktı. Örneğin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Bursa’da “Suriye’ye haddini bildirme” nutukları atarken, bir diğer Başbakan Yardımcısı Beşir AtalayTürkiye’yi Suriye içine çekmeye çalışıyorlar” diyerek “biz bu oyuna gelmeyiz” mesajı veriyordu.

Başbakan Erdoğan’ın Müsteşarı İbrahim Kalın ise gece attığı twit’lerde “Türkiye Suriye’yle savaş istemiyor” diyor ve yapılan misillemeyi de “savaşa girmeden mukabelede bulunuyoruz” sözleriyle açıklıyordu. Kalın’ın bu sözleri, kuşkusuz Erdoğan’ın görüşlerini yansıtıyordu.

AKP, ARTIK BÖLGE İÇİN GÜVENLİK SORUNUDUR

ABD adına girilen bu işten bir sonuç alınamamasının elbette kimi sonuçları olacaktır. Her ne kadar BOP Eşbaşkanlığı verilen Suriye ihalesinin başarısızlığını kendi içinde birilerine fatura ederek telafi etmeye çalışacaksa da, asıl sonuçlar daha kapsamlı ve büyük olacaktır!

Çünkü Suriye krizine kadarki süreçte AKP iktidarı, sadece Türkiye için bir güvenlik sorunuydu. Ancak bu meselede iyice açığa çıktı ki, AKP artık bölge için bir güvenlik sorunu haline gelmiştir!

Biz yine de bitirirken soralım: BOP eşbaşkanlığına verilen Suriye ihalesinin başarısızlığının faturası ilk kime kesilecek? Kullanılamayacak tezkerenin TBMM’de geçmesinin ardından “Türkiye’nin mesajı her halükarda alınmıştır” diyerek durumu geçiştirmeye çalışan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu mu dediniz?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Ekim 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

ULUSUN HESAPLAŞMA ZAMANI

Fethullah Gülen, 16 Ekim 2005 tarihinde “ulusalcı dalgayı aşacağız” diyerek bir program açıklamıştı. Gülen aynı günlerde “Türkiye’de büyük tertip ve suikastlar olacak, çok kan dökülecek” kehanetinde de bulunmuştu!

İki yıl içinde Van ve Şemdinli tertipleri, Danıştay suikastı, Atabeyler operasyonu, Rahip Santora cinayeti, Hrant Dink cinayeti vb.’leri yaşandı…

Tüm bu tertiplerin, cinayetlerin ve suikastların “ulusalcı dalganın aşılması” için tezgâhlandığı artık kesinleşmiştir. Ergenekon operasyonlarıyla derin devletin değil, ulusal devletin hedef alındığı artık ortadadır.

Neden mi anımsattık şimdi bunları?

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, “Ulusçulukla hesaplaşma zamanı geldi” dediği için!

DAVUTOĞLU AKLANMA PEŞİNDE

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, dün “sıfır sonuçlu” dış politikasını aklamak için Hürriyet’ten Cansu Çamlıbel’e uzun bir röportaj verdi.

Röportajı okumayanlar için belirtelim: Dış politikada iflas, Davutoğlu’nda büyük sıkıntı yaratmış. Bu durum haliyle psikolojisini etkilemiş. Öyle ki, artık her olay sırf onun “stratejik derinlik ve komşularla sıfır sorun politikasını geçersiz kılmak için” meydana geliyor!

Davutoğlu’nun bu röportajdaki hemen her sözü ayrı bir makale gerektirir cinsten… Ama biz bugün onun “ulusçulukla hesaplaşma zamanı geldi” sözünü ele alacağız.

FULLER-GÜLEN-DAVUTOĞLU

Kuşkusuz Davutoğlu da tıpkı Fethullah Gülen gibi bir program açıklıyor. Tabi bu programın yerli olmadığı, Graham Fuller’in “Kemalizm bitti” şeklinde ilan ettiği ABD programı olduğu hepimizin malumu…

Kemalizm dedikleri ulusal devlettir elbette. Ulusçuluk da, ulusal devletin programından, yani Altı Ok’tan biridir.

İşte Ahmet Davutoğlu, “ulusçulukla hesaplaşacağız” diyerek ulusal devleti yıkma hedefini ortaya koymaktadır.

“2002’den bu yana ulusal devleti adım adım yıktılar zaten” dediğinizi biliyorum… 2002’de, daha doğrusu 1999’da AB kapısına bağlanarak başlatılan süreç, ulusal devleti yıkmak üzere yapılan üçüncü büyük hamledir.

Birincisi, Türkiye’nin 1946’da içine sokulduğu “Küçük Amerika” süreciydi…

İkincisi, 24 Ocak 1980’de alınan kararlarla ulusal devletin pazarını yani Türk ekonomisini yıkma süreciydi… 12 Eylül darbesi, sürecin ancak silahla yürütülebileceği içindi!

DAVUTOĞLU’NUN ALTI İLKESİ

“Ulusçulukla hesaplaşmak” isteyen Ahmet Davutoğlu, yerine ne koyacaklarını da ilan ediyor: “Altı ilke ile cevap vereyim. Bir; Toplumsal özgüven, İki; insan haklarına dayalı özgürlükçü bir anayasal çerçeve, Üç; Doğu’nun erdemini Batı’nın rasyonalitesi ile birleştiren kültürel rönesans. Dört; farklılıkları içselleştirici ve harmanlayıcı yeni bir siyasal kültür ve düzen, Beş; verimliliği sosyal adalet anlayışı ile sentez eden sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma, Altı; bütün bunlara dayalı uluslararası alanda etkin ve sözü geçen bir küresel güç.”

Davutoğlu’nun “Yeni Türkiye” için program belirlerken Altı Ok’tan kopya çekmesini ve Altı İlke belirlemesini ufkuna veriyoruz.

ULUS, HATAY’DAN BAŞLADI

Ulusal devletler devrimle kurulur ve ancak karşı devrimle yıkılır.

Ulus, yıkılan ulusal devletin yerine, yenisini yine bir devrimle kuracaktır. Bu yasa, ulusun pratiğiyle de hayata geçmektedir.

1 Mayıs’ta işçinin, 19 Mayıs’ta gençliğin, 23 Mayıs’ta memurların birleşerek işaretini verdiği bu süreç, hafta sonu Hatay’da halkın “Türkiye-Suriye kardeştir” haykırışlarıyla daha da ileriye sıçramıştır.

Erdoğan ve Davutoğlu’nun “ulusçuluğa” savaş açması bundandır; çünkü aslında ulus kendileriyle hesaplaşmaya başlamıştır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Eylül 2012

, ,

1 Yorum

ESAD KALIYOR, DAVUTOĞLU GİDİYOR

Gazetelerin Ankara temsilcilerine iftar veren Ahmet Davutoğlu’nun açıklamalarını okumuşsunuzdur. İftarı kendini savunmaya vesile yaptığı anlaşılıyor. Normal, zira CHP’li Gürsel Tekin’in de dikkat çektiği gibi Ankara’da “Davutoğlu’nun gidici olduğu” konuşuluyor… (Milliyet, 31 Temmuz 2012)

Bu durum Davutoğlu’nun ruh halini oldukça bozmuş. Yoksa Davutoğlu, “nasılsınız?” diyen Abdülkadir Selvi’ye “Halep gibiyim”, “her taraftan bombardıman altındayım” der mi? (Yeni Şafak, 31 Temmuz 2012)

Davutoğlu bombardımandan kurtulabilmek için, o çok övündüğü dış politikayı bile kendi eseri saymamaya başladı: “Davutoğlu, bugün yürütülen dış politikanın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, bakanların, AK Parti’nin emeği olan, sadece kendisiyle özdeşleştirilmemesi gereken bir politika olduğunu söyledi.” (Hürriyet, 29 Temmuz 2012)

Davutoğlu geniş bir yelpaze çizmiş, biz netleştirelim. Mevcut dış politika her ne kadar Orman Bakanlığı imalatı gibi duruyorsa da aslında sahibi Washington’dur! Bu gerçek, Davutoğlu’nu parlatmaya soyunan İsmail Küçükkaya’nın satırlarına bile mecburen giriyor: “Davutoğlu tek başına bir Türkiye politikası tesis etmiyor. ABD ile çok yakın bir müttefiklik ilişkisi içinde bölge stratejileri uyguluyor.” (Akşam, 23 Temmuz 2012)

AKP’NİN YERİ, ABD’NİN KUCAĞIDIR

Orman Bakanlığı benzetmemizden kimse alınmasın, biz sadece “zorba” görüntüler nedeniyle böyle bir benzetme yaptık. Yoksa uygulanan dış politikanın bu ülkenin her hangi bir kurumuna ait olmadığı ortada…

O kadar ortada ki, Ahmet Davutoğlu bile mevcut dış politikayı savunmaya çalışırken, Türkiye’nin çıkarını son sıraya atıyor!

“Bizim için önemli olan şu; öncelikle insanlığın vicdanından kopmayacaksınız. İkincisi bölgedeki dinamikler itibariyle tarihin akışına uygun, doğru tarafta yer alıyor muyuz? Üçüncüsü de Türkiye’nin çıkarları.” (Fikret Bila, Milliyet, 31 Temmuz 2012)

Davutoğlu’nun sözlerindeki “vicdan”, “tarihin akışı”, “doğru taraf” gibi yaldızları kazırsanız, geriye şu gerçek kalır: AKP’nin yeri, ABD’nin kucağıdır!

DAVUTOĞLU’NDAN ÖZERKLİĞE EVET

Bu öyle bir ilişkidir ki, Davutoğlu, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmelerin bir özerklikle sonuçlanmasına bile itiraz etmeyeceklerini söylüyor: “İdari yapıya gelince, aylardır süren müzakereler bunun için. Ama de facto bir emri vaki yapılırsa bizim tarafımızdan da Suriye’nin diğer unsurları tarafından da kabul edilemez. Otururlar kendi geleceklerini tayin ederler. Biz de ona çıkıp ‘bu bizim kırmızı çizgimizdir’ demeyiz.” (Fikret Bila, Milliyet, 31 Temmuz 2012)

DAVUTOĞLU ARTIK TARİH VEREMİYOR!

Davutoğlu gerçekten de “Halep” gibi… Bu bombardıman hali, Esad’a gidiş tarihi biçmeye meraklı Davutoğlu’nu hizaya getirmiş.

Olaylar başladığında Esad’a 15 gün süre tanıyan, olmayınca “gelecek ay mutlaka düşer” diyen, ardından “2011’in sonunu bulmaz” diyen, peşinden” 2012’in ilk çeyreğinde rejim yıkılır” diyen Davutoğlu son olarak Şamil Tayyar’ın “Esad, 2013’ü görür mü?” sorusuna “bu yıl içinde yıkılır” yanıtı veriyor. (Star, 30 Temmuz 2012)

Ancak Tayyar’la konuşmasından sonra bir şeyler değişmiş olmalı ki, Davutoğlu iftarda “Esad rejiminin ömrünü” soran gazetecilere şu yanıtı veriyor: “Hiçbir zaman karmaşık süreçlerle ilgili tarih vermem.” (Milliyet, 31 Temmuz 2012)

O zaman bir soru da bizden: “Esad mı, yoksa BOP Eşbaşkanlığı mı yıkılır?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Ağustos 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

AKP VE PKK’NİN TAMPON ORTAKLIĞI

Gelin önce şu soruların yanıtlarında netleşelim: ABD’nin Suriye’deki hedefi ne? Erdoğan, Şam rejimine neden düşman? AKP’nin “Esad bize verdiği sözü tutmadı” türünden savunmaları, bir ülkeye düşmanlığı açıklar mı?

Kuşkusuz ABD’nin Suriye hedefler listesine İsrail’in güvenliğini, enerji koridoruna hâkimiyet mücadelesini, İran’ı, Rusya’yı, Çin’i zayıflatmak gibi maddeleri koyabilirsiniz. Ancak Washington’un bu listedeki hedefleri de geçerli kılacak bir temel hedefi var. O da Suriye’yi bölmek!

ABD’NİN HEDEFİ KÜRDİSTAN

ABD’nin bölgedeki temel hedefi Büyük Kürdistan’ı inşa etmektir. ABD’nin 1991’den beri bölgede yürüttüğü politikalar ve savaşlar bu temel hedef içindi…

Büyük Kürdistan, ABD için üç temel işleve sahip olmalı: 1. İkinci bir İsrail olarak, ABD’nin bölgedeki vurucu gücü olmak. 2. ABD için Asya’ya sıçrama tahtası olmak. 3. ABD’nin bölge planlarına karşı dur diyebilecek büyüklükteki ülkelerin (Türkiye ve İran) hem küçülmesini hem de yan yana gelmemesini sağlamak. 

ABD’nin Suriye’ye abanmasının gerekçesi işte bu büyük plandır. Irak’ın kuzeyindeki yapının Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılması Washington’un ihtiyaçları için kritik öneme sahiptir.

Ekonomik çöküşün tetiklediği iç çelişmeler başta olmak üzere bazı nedenler, Pentagon’u doğrudan Suriye’ye saldırmaktan alıkoyuyor. İşte Erdoğan’a “açık Şam düşmanlığı” monte edilmesi bu nedenledir. Yani ABD’nin yapamadığını Türkiye yapacak, Pentagon yerine TSK Suriye’ye girecekti. Ancak TSK bu plana 17 aydır direniyor.

‘TSK’Yİ SURİYE’YE SOKMAK’ HEDEF DEĞİL

ABD’nin hedefi, Büyük Kürdistan için Suriye’yi bölmekse, Suriye’yi bölecek araç da TSK ise o zaman son gelişmeleri “TSK’ye tuzak” diye değerlendirmek doğru olmaz. Çünkü TSK’yi Suriye’ye sokmak hedef değil, ABD’nin hedefini gerçekleştirmek için seçtiği araçtır, yoldur.

Hedefin gerçekleşmesi için düşünülen aracı harekete geçirmenin yolu, önce hedefi gerçekleştirmek olamaz. Zira hedef gerçekleşmişse, araca gerek kalmaz.

Bu saptamayı yaparken, elbette ABD’nin Suriye hedefinin gerçekleştiğini, Suriye’nin bölünme hedefinin tamamlandığını iddia etmiyoruz. Nitekim Şam kontrolü yeniden ele almaya başladı…

Bu saptamayı, sadece “at mı yoksa araba mı önde olmalı” diye özetleyebileceğimiz soruna işaret etmek için yapıyoruz. Zira kurulan denklemin yanlışlığı, teşhisi de güçleştirir… Üstelik yanlış denklem, aynı cephedeki kuvvetlerin sanki birbirine karşıtmış gibi görünmesine; karşıt kuvvetlerin de aynı cephedeymiş gibi görünmesine yol açar.

Örneğin… Hem PKK’nin Esad’ın bir kartı olarak Suriye’nin kuzeyindeki kimi yerlerde Şam’ın izniyle “otorite” olduğunu savunmak, hem de bu gelişmenin TSK’ye tuzak olduğunu iddia etmek, birbiriyle çelişir. Çünkü Esad ile PKK’nin aynı cephede olmadığı gerçeğinden daha önemlisi, Esad’ın,  Türk Ordusu’nun ülkesine saldırması için tuzak kuracak kadar deli olmadığıdır!

Örneğin… Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ne kadar PKK karşıtı sözler söylerse söylesin; PKK ve BDP yetkilileri ne kadar “AKP bize düşman” derse desin; hiçbir “sert” cümle, hepsinin aynı cephede yani Atlantik cephesinde olduğu gerçeğini değiştirmez! Taktikler, güncel politikalar ana stratejiyi değiştirmez!

DEMİRTAŞ’IN GÖSTERDİĞİ YOL

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın Radikal’den Ezgi Başaran’a söylediği şu cümle, aslında ne demek istediğimize aracı oluyor: “Biz son bir yıldır sayısız kez Suriye’deki Kürtler üzerinde Barzani’nin değil, PKK’nin etkisi olduğunu anlatmaya çalıştık. ‘Eğer otonom özellik kazanmaya başlayan Batı Kürdistan’ı güvenli bir tampon bölge olarak görmek istiyorsanız, PKK’yle masaya oturun’ dedik. Oradaki Kürtleri kazanmanın birinci yolu bu.” (Radikal, 25 Temmuz 2012)

Demirtaş haklı! Zira PKK’nin de AKP’nin de hedefi, Suriye’nin kuzeyinde Esad’ın denetiminde olmayan bir bölge kurulması değil mi?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Temmuz 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

ZİNCİRİN ZAYIF HALKASI: DAVUTOĞLU

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Suriye politikasına yönelik eleştirileri şu sözlerle savunmaya çalışması Neo-Osmanlıcılık’tan ziyade, “koltuğunu koruma çabası” olarak değerlendirilebilir. “Biz geçen asırda, yüz yıl önce, Trablus, Yemen, Balkan Savaşları’nda ne yaptıysak onu yapıyoruz. Bu halklarla aramıza hangi duvarları koyarlarsa koysunlar bunları tek tek yıkmaya kararlıyız.”

Bugün emperyalist bir uygulamada görev almayı, 100 yıl önceki “emperyalizme karşı savunmalarla” eşitlemeye çalışmak başka nasıl açıklanabilir ki? Davutoğlu’nun bugün yaslandığı o yüz yıl önceki savunmaları kim yaptı? AKP’nin düşman kategorisine koyduğu Jöntürkler, İttihat Terakkiciler! Bugün Ergenekon operasyonlarıyla Silivri’de esir ettikleri insanları neyle suçluyorlar? İttihatçı zihniyeti taşımakla!

Ama Davutoğlu, şimdi o İttihatçı zihniyete muhtaç kaldı!

BOMBA DAVUTOĞLU’NA YARADI

Oysa 18 Temmuz’daki bombalı saldırıyı izleyen birkaç gün boyunca ne de mutluydu Ahmet Davutoğlu… Hatta medyadaki güzellemelere bakılırsa, Suriye Ulusal Güvenlik Konseyi’nde patlayan bomba, en çok Ahmet Davutoğlu’na yaramıştı. Ahmet Davutoğlu’nun “stratejik kafasına” övgüler dizme yarışına girenlere göre, o bir Neo-Kissinger’dı, Neo-Brzezisnki’ydi…

Ama işte o mutluluk sadece birkaç gün sürdü… Rejimin Şam çevresindeki terörist oluşumlara kesin darbe düzenlemek üzere Suriye’nin kuzeyindeki güçlerini çekmesi ve kuzeyde oluşan boşluğu PKK-PYD’nin doldurması, bu kısa süreli mutluluğu ortadan kaldırdı.

BARZANİ İKİLİ Mİ OYNUYOR?

Gelişmeler karşısında o kadar çaresiz, o kadar aciz kaldılar ki, büyük dostları Barzani konusunda şüphe bile duymaya başladılar! Davutoğlu’nun “kak Mesaud” dediği, Beşir Atalay’ın “Kandil’le kendileri adına temas kurduğunu” söylediği Barzani yoksa ikili mi oynuyordu?

Başbakan Erdoğan’ın Barzani’nin sözlerine gösterdiği şu tepki, hem bir kazık yediklerinin itirafı, hem de aslında “düzen kurucu” olmadıklarının göstergesidir: “Son olarak söylenen şu ifade çok daha çirkin. ‘Biz Kuzey Irak’ta bunlara eğitim verdik ve bu eğitim neticesinde şimdi onları geri gönderiyoruz’ yaklaşımları bu işin çok daha farklı boyutlara doğru gittiğini gösteriyor.”

Bütün bu dış politika iflası içinde Erdoğan’ın yapabildiği tek hamle, Davutoğlu’nu Barzani’ye gönderme kararı alması oldu!

CEMAAT DE HEDEF ALMAYA BAŞLIYOR

Ahmet Davutoğlu sadece merkez medyada değil, AKP ve Cemaat içinde de tepki topluyor.

Başbakan Erdoğan’ın danışmanı olan milletvekili Yalçın Akdoğan’ın “Suriye’nin kuzeyindeki gelişmelerin öngörülmemesine” yönelik eleştirilere Star’da verdiği “ABD gibi süper güçler bile her gelişmeyi planlama ve yönlendirme kabiliyetine sahip değildir” yanıtı, bir AKP savunması olduğu kadar, içten içe bir Davutoğlu uyarısıdır aynı zamanda…

Hüseyin Gülerce’nin Zaman’daki “stratejik derinlik ve romantizm” başlıklı makalesindeki şu sözleri, Davutoğlu’nun cemaat yayın organlarında da hedef tahtasına oturtulacağına işaret ediyor: “Romantizm, biliyorsunuz duygu, heyecan ve hayalin etkisinde kalmaktır. Bir de işin içinde kendinize çok güven varsa uçar gidersiniz… Edebiyatta, sanatta romantizm olur. Ama dış politika, romantizmi asla kaldırmaz.”

ERDOĞAN, TERAZİ KEFELERİNİ Mİ TARTIYOR?

Tamam, “komşularla sorunlar sıfırlanmadı” tersine Ahmet Davutoğlu sıfırlandı… Tamam, AKP’nin Suriye politikası muhafazakâr kesimlerde de tepki toplamaya başladı… Tamam, AKP’nin dış politikasının çuvalladığı iyice somutlaştı…

Ama bütün bu çöküş içerisindeki tek sorumlu Ahmet Davutoğlu mu ki, bir tek o koltuğunu koruma çabasına yönelsin?

Örneğin Başbakan Erdoğan’ın Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeleri “bu aynı zamanda Kuzey Irak’taki yapılanmanın Akdeniz’e açılımı noktasında kendilerine göre bir plan da olabilir” demesi anlamlı değil mi? Erdoğan’ın “Putin’e, bizi Şangay Beşlisi’ne dâhil edin, biz de AB’yi gözden çıkaralım’ şeklinde bir latife yaptım” demesi, sadece bir latife mi?

Göreceğiz, ama Ağustos’un daha da sıcak geçeceği ortada!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Temmuz 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

SINIR KAPILARI NEDEN KAPATILDI?

Türkiye dün sabah itibariyle Suriye sınır kapılarını kapattı. Hem Gümrük Bakanı Hayati Yazıcı, hem de Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan kararın gerekçesini “can güvenliğinin olmaması” diye açıkladı.

Hayret! Daha birkaç günce önce Esad karşıtları sınır kapılarını ele geçiriyor diye sevinmemişler miydi? AKP yandaşı görüntülü medya bu haberleri verirken, AKP “stratejistleri” görüntüler eşliğinde “Esad düşüyor” sevinci sergilememişler miydi? “Halkına zulmeden Esad, sınırlarda kontrolü kaybetti” diye eğlenmemişler miydi?

O zaman bu “can güvenliği endişesi” nereden çıktı? Tamam, Türk TIR’ları yakılmıştı ama nasılsa ellerindeki basınla bunu kamuoyundan gizlemişlerdi. Tamam, başkaları haber yaptığında da, nasılsa “yakanlar bizimkiler değil, çapulcular” diyebilmişlerdi.

Ancak gerçek, asla yalanla yok edilemez!

HATAY OPERASYON ÜSSÜ OLDU

Gerçekten de “Türkiye-Suriye” sınırı artık güvenli değildir. 1939’de yurt topraklarına dâhil edilen Hatay, 2012 yılında Amerika’ya operasyon üssü haline getirildi! Bu köşede daha önce dikkat çektik, yineleyelim: Türkiye’nin Suriye’de tampon bölge oluşturması konuşuluyordu, artık tampon bölge Türkiye’de, Hatay’da kuruldu!

Öyle ki, Ahmet Davutoğlu’nun koordine ettiği Suriye muhalefeti de, artık Hatay’da, kendilerine tahsis edilen kamplarda ayaklanıyor!

Sınır teftiş eden Amerikalı senatörleri, Suriyeli teröristlerle toplantılar yapan özel harekâtçı ABD generalleri daha önce bu köşede konu ettik. ABD gazeteleri ise son bir haftadır, Hatay’da kaç CIA ajanının bulunduğuna dair haber yarışına başladı.

Kısacası Hatay, artık ABD’nin Suriye konusundaki “operasyon merkezi” olmuştur. İncirlik de “planlama ve koordinasyon merkezi” zaten!

KAPILAR TÜRKİYE’YE KAPANDI

Dolayısıyla Suriye sınır kapılarını Gümrük Bakanı Hayati Yazıcı ya da Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan kapatmadı elbette. Kararın sahibi ABD’dir, ABD’nin Adana Konsolosluğu’dur!

Bölgeye birkaç haftadır istihbaratçı yığan ve 18 Temmuz’da Suriye’nin Ulusal Güvenlik Konseyi’ni bir bombalı saldırıyla hedef alan ABD, şimdi neden sınır kapılarını kapattı?

Sorumuzu daha da somutlaştıralım. Kapılar kime kapandı? Yani Suriye’den mülteci gelirse Türkiye’ye alınmayacak mı? Elbette alınacak! O zaman kapılar kime kapandı?

ABD, sınır kapılarını açık ki Türkiye’ye, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne kapattı! Ama Suriye’ye müdahale etmesin diye değil elbette, sınırdaki geçişi denetleyemesin diye… Zira ABD TSK’nin Suriye’ye girmesi için zaten yoğun çaba sarf ediyor.

Neden sınır denetimi istemiyor peki? Çünkü ABD’nin Suriyeli teröristler üzerinden önce sınır kapılarını ele geçirmesi, şimdi de kapıları kapatması, “silah sevkiyatını” kolaylaştırmak içindir!

Son iki haftadır ajanslara düşen ama gazetelere pek yansımayan “Jandarma sınırda 16 av tüfeği yakaladı”, “çuvalda 300 fişek ele geçirildi” türünden haberler, aslında sınırda bu anlamda ciddi bir mücadelenin yaşandığına işaret ediyor.

ABD’NİN NAFİLE HAMLESİ

Peki, Suriye cephesindeki Asya-Atlantik savaşında durum ne?

ABD, 16 aydır ilerleyemediği ve özellikle son altı ayda inisiyatifi tamamen Rusya’ya kaptırdığı Suriye konusunda, tüm ağırlığıyla yeni bir hamle deniyor. Bölgedeki tüm araçlarını seferber ederek Suriye’ye yüklenen ABD, 18 Temmuz’dan bu yana bir ölçüde inisiyatifi ele geçirmiş görünüyor.

Ancak bu durum nihai değildir, geçicidir!

Zira Suriye cephesi, ABD atağına rağmen hâlâ güçlüdür ve kazanacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Temmuz 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın