Posts Tagged AKP

Operasyon 2028

Şu an ülkemizde yaşanan hemen her siyasi, ekonomik ve askeri konu, doğrudan ya da dolaylı olarak “Operasyon 2028” kapsamındadır. 

Operasyon 2028, Anayasa’ya rağmen üçünkü kez cumhurbaşkanı durumunda olan Erdoğan’ı ya yeni anayasa ile ya da yine mevcut anayasaya rağmen, dördüncü kez cumhurbaşkanı yapma operasyonudur.

CHP’ye operasyonlardan teğmenlere operasyona ve aile merkezli ulusal savunma propagandasına kadar hemen her konu, Operasyon 2028 içindedir.

Karanlıkta saklanmaya çalışılan gerçek

Elbette operasyonların kamuoyunda etkili olabilmesi için torbaya her zaman çürükler de atılır. Kamuoyunun bir bölümü bu tuzağa Ergenekon-Balyoz operasyonlarının ilk döneminde de düşmüştü. Hatta torbaya atılan kimileri, operasyonun asıl hedefini anlayamadığından, ”biz onlardan değiliz” dilekçeleri vermişti. Neyseki kamuoyunun çoğunluğu asıl amacı gördü ve ağır hasar alınmasına rağmen süreç atlatıldı.

CHP’ye operasyonlar da böyledir. Yolsuzluk iddialı bu operasyon davalarında elbette sıfır yolsuzluk yoktur, elbette ”bir miktar” yolsuzluk vardır. Üstelik varlığı “bir miktarı” geçemediği için, sürekli yeni operasyonlara ihtiyaç duymaktadırlar. Ama bu durum, davaların asıl amacının Operasyon 2028 olduğu gerçeğini değiştirmez. Tersine operasyonun sahibi, ışığa yolsuzluğa tutarak, Operasyon 2028’i karanlıkta bırakmak istemektedir. 

Bugün sistem/düzen partilerinin tamamında, büyüklü küçüklü yolsuzluk vardır. Çünkü sistem böyledir, çünkü sistem yolsuzluk, haksızlık, adaletsizlik üstüne inşa olmuştur. Kir tüm sistem partilerine, o partilerin sistemle ilişkisinin çapına göre nüfuz eder. O nedenle asıl büyük mesele, sistemin dışına çıkabilme meselesidir.

Eski işlere yeni aktör: Bahçeli

Devlet Bahçeli, Saraya yakın gazeteden “Sayın Cumhurbaşkanımız görevine 2028’de de devam etmeli” mesajı vererek, Operasyon 2028’in başakötürlüğünü yaptığını, bir kez daha sergiledi.

Oysa aynı Bahçeli, Erdoğan’ın daha ilk cumhurbaşkanlığı adaylığını bile ülkenin geleceği açısından beka sorunu görmüş, karşı çıkmış ve çok ağır sözler kullanmıştı. Peki ne değişti? Erdoğan mı değişti, Bahçeli mi? Erdoğan çizgisini korumakta, davasının yolunda yürümekte ve asıl hedefine varabilmek için taktik manevralarla herkesi kullanmaya çalışmaktadır.

Dahası, Erdoğan eski işlerini artık “yeni müttefiklerine” yaptırtmaktadır; bu da kendisine siyasi esneklik kazandırmakta, istediği an manevra yapma özgürlüğü sağlamaktadır.

Örneğin Erdoğan daha önce birkaç kez sosyal medyayı kısıtlamaya çalışmıştı. O süreçte kendisine en sert karşı çıkanların başında Bahçeli geliyordu. Bahçeli Erdoğan’ı internete deli gömleği giydirmekle, twitter kuşunun kanadını kırmakla, ifade özgürlüğünü yontmakla suçluyordu. Aynı Bahçeli şimdi Erdoğan’dan da ileri gidiyor ve “sosyal medyanın tamamını kapatmayı” savunuyor.

Anayasa Mahkemesi de öyle değil mi? Kürt Açılımı da öyle değil mi? Erdoğan’ın her Kürt Açılımı’na kategorik olarak karşı çıkan Bahçeli, pozisyonunu değiştirince, bizzat Erdoğan’ın yerine Kürt Açılımını başlatmış olmadı mı? 

Dar koridorun dışından bakabilmek

AKP saflarına devşirilmemiş tüm siyasi partiler, günlük dar siyaset koridorunun dışına çıkmalıdır; taktik seviyeden değil, stratejik düzeyden bakmalıdır. 

Operasyon 2028 gerçeğini görmeden ne belediyelere operasyonlar anlaşılır, ne de açılım; ne medyaya operasyon anlaşılır ne de gazetecilere tutuklamalar; ne finans kapitale tavizleri anlaşılır ne de işletme hakkının devri adı altında yeni satış hazırlıkları; ne en yüksek vergi ödeyenlerin neden isimlerini gizlediği anlaşılır ne de büyük sermaye transferlerinin amacı; ne iç güç mücadeleleri anlaşılır ne de pasif görevlendirmeler; ne dün ihale verdiklerine bugün operasyon yapmaları anlaşılır ne de kullan-at hamleleri; ne kayyumculuk anlaşılır ne de bölümünü birincilikle bitiren öğrencinin aynı bölümde yüksek lisans yapma başvurusunun reddedilmesi…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Eylül 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Topuklu efe meselesi

CHP’li Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun bir törenle AKP’ye katılması, AKP’nin CHP’li belediyeleri “silkeleme” operasyonunda önemli bir dönemeç oldu. 

Zira Çerçioğlu yakın zamanda AKP medyası tarafından “yolsuzluk” iddiası ile hedef alınan bir isimdi. Bu bakımdan Özgür Özel’in durumu “Ya içeri tıkıl, ya AKP’ye katıl” diye özetlemesi gerçekçi görünüyor.

Bu durumda: Dayanaksız ve zayıf yolsuzluk iddialarıyla suçlanan CHP’li belediye başkanları “başımız dik” diyerek “içeri tıkılmayı” bir görev gibi görürken, kuvvetli yolsuzluk iddiasıyla suçlanan Çerçioğlu, hızla operasyonu yapanların safına katıldı.

‘Belediyecilik aşkı’ sorunu

Olayın ilk anından beri CHP’lilerin üzerinde uzlaştığı yorum şu: “Topuklu efe” Çerçioğlu, topukladı!

Tamam, söz güzel, olayı da anlatıyor ama şu özgeçmişte bir tuhaflık yok mu?

Özlem Çerçioğlu 2 dönem milletvekilliği yaptı, tam 4 dönemdir de belediye başkanı. 2002’de milletvekili, 2007’de yine milletvekili. Dönemi bitirmeden 2009’da belediye başkanı seçildi, 2014’te yine belediye başkanı, 2019’da yine belediye başkanı, 2024’te yine belediye başkanı.

Asıl bu tabloyu oluşturan nedenler üzerinde durulması gerekmiyor mu? 4 dönem belediye başkanlığının ve 2 dönem milletvekilliğinin, vatandaşa hizmet aşkı olmadığı, başka bir aşk olduğu ortada. O aşk, en hafifinden “koltuk aşkıdır” ve asıl mücadele edilmesi gereken de budur. 

Çünkü bu kadar uzun süren bir belediye başkanlığı, elbette istisnaları vardır ama altındaki kadronun kökleşmesinin de katkısıyla, yolsuzluk riski doğuran sorunlu bir mekanizmaya dönüşecektir. 

İki dönem kuralı ve adayların ön seçimle belirlenmesi ilkesi, yolsuzlukla mücadelenin yollarındandır.

AKP’ye yeni kambur

Öte yandan Çerçioğlu 2 dönem milletvekilliğini yaptığı ve 4 dönemdir de belediye başkanlığını yürüttüğü partisinden ayrılığını, “parti içinde yaşadığı sorunlar“ olarak açıkladı ve “çözülemeyeceği nedeniyle” artık CHP’de kalamayacağını ilan ederek AKP’ye geçti. Bağımsız kalmak yerine iktidar partisine geçme kararına bakılırsa bu sorun, CHP’de çözülemeyip ancak iktidar partisinde çözülebilecek türden bir sorun olmalı!

Ve AKP medyasının düne kadar “yolsuzluk kraliçesi” gördüğü Çerçioğlu, AKP’deki rozet takma töreninde yaptığı konuşmaya “Cumhurbaşkanımın himayesinde artık Aydın’a daha çok hizmet edeceğim” diyerek başladı. Çerçioğlu’nun kime, neye, neden hizmet edeceğini elbette Aydınlı CHP’liler biliyordu ve iki gündür tepkileri sürüyor. 

Ve yine medyaya yansıdığına göre, halka hizmet propagandasının altında, gerçekte “şirket kurtarma” operasyonu var!

Bu arada AKP medyasının manşetlerden yolsuzlukla suçladığı bir ismin, AKP’nin kuruluş yıldönümünde “AK” Parti rozeti takması, kimi AKP’lilerin içine sinmiş görünmüyor. Tutuklanan onca CHP’li belediye başkanı için hâlâ sağlam bir yolsuzluk iddianamesi oluşturulamamışken, AKP medyası tarafından en güçlü yolsuzluk iddiasıyla suçlanan bir CHP’linin artık AKP’li olması, elbette hazmetmesi zor bir durum!

‘Topuklu efe’ reklamcıları

Diğer yandan Aydınlıların Çerçioğlu’na “topuklu efe” dediği de yoktu aslında. Bu sıfat, Ertuğrul Özkök gazeteciliğinin eseriydi ve Çerçioğlu’na bu sıfatı Hürriyet gazetesi yakıştırmıştı. Ama Hürriyet yakıştırdıktan sonra, ne yazık ki medyada kimi isimler Çerçioğlu’nu “topuklu efe” diye övdü, onun belediyeceğilinin reklamını bu sıfatla yaptı.

Ve dün “topuklu efe” reklamı yapanlar, o övgüleri düzenler kendileri değilmiş gibi, bugün “topuklayan efe” diye tepki gösteriyorlar. Ne bir özür, ne bir özeleştiri! 

Yetmemiş gibi bir de “siyasette ahlak” dersi vermeye kalkıyorlar. 

Türkiye’nin bir sorunu da bu işte: Anasından “akil adam olarak doğanlar” sorunu.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ağustos 2025

, , , ,

1 Yorum

Açılımın zayıf karnı

Öncekinde, açılımın zayıf karnı “Suriye’nin kuzeyi”ydi. O açılımın kesintiye uğramasının nedenlerinin başında, Erdoğan ile Öcalan’ın bu konudaki restleşmesi geliyordu. Anımsayalım:

Sırrı Süreyya Önder, Başbakan Erdoğan’la görüşmelerini iletiyordu Öcalan’a. Şöyle demişti Erdoğan o zamanki İmralı heyetine: “Tek bir kırmızı çizgim var. O da Suriye’dir. Orada Kuzey Irak benzeri bir yapılanmaya asla izin vermeyeceğim.”

Sırrı Süreyya Önder bunu iletince, Öcalan da şu yanıtı veriyordu: “(Sinirlenerek) Sen de ona söyle. Biz de merkezi Suriye devleti içinde Kürtleri asla eritmeyeceğiz. Bu da bizim kırmızı çizgimizdir” (İmralı Notları, s.179).

Paralel süreç isteniyor

Bu konu şimdiki açılımın da zayıf karnı. Zira AKP-MHP tarafı ile PKK-DEM tarafının bu konuda farklı yaklaşımları var. ABD ise iki farklı yaklaşımı uzlaştırma arayışında. O nedenle ABD’nin stratejik düzlemde hedeflediği ile süreç ilerleyebilsin diye taktik düzlemde savunduğu şu aşamada tam örtüşmüyor.

Somutlayalım: PKK Türkiye’de zaten yoktu, Irak’taki varlığının da önemli bir kısmını geçen yıllar içerisinde Suriye’ye transfer etmişti. Tamam, Irak’taki PKK silah bırakıyor ama ya Suriye’deki PKK? Gerçi Ankara, memnuniyet açıkladığı 10 Mart tarihli HTŞ-SDG anlaşması nedeniyle “PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG/SDG” tezinden bir oranda geri adım attı ancak o anlaşmanın hayata geçmesinin gecikmesi, Ankara açısından sıkıntıya dönüşüyor. 

PKK’nin Türkiye’de siyasete entegrasyonu süreci ile SDG’nin Suriye’de devlete ve orduya entegrasyonu sürecinin paralel yürütülmesi isteniyor. AKP-MHP ittifakı, Türkiye’de ilerleme yaşanırken, Suriye’de yaşanmamasını, bir taktik tuzak olarak görüyor.

Entegrasyondan kim, ne anlıyor? 

10 Mart anlaşmasının maddeleri, tıpkı Öcalan’ın 27 Şubat tarihli silah bırakma çağrısındaki gibi muğlaklık içeriyor. PKK silah bırakacak ve “demokratik entegrasyon” sağlanacak. Peki nedir demokratik entegrasyon? Belli değil. Ankara’da “bireylerin Türkiye’yle bütünleşmesi” diye anlaşılıyor oysa örneğin PKK yöneticilerinden Helin Ümit’e göre “demokratik entegrasyon, kolektif hakların tanınması” anlamına geliyor.

Benzer durum Suriye’de de yaşanıyor. Ankara, SDG’nin bireyler halinde orduya entegrasyonunu savunuyor. SDG ise blok halinde, kendi bölgesinde orduya entegre olmayı, yani bir anlamda “Kürt tümeni” olarak Suriye ordusunun parçası olmayı istiyor.

Bu farklılık nedeniyle Suriye’deki süreç ilerlemiyor. ABD Büyükelçisi Barrack’ın ”Şara hükümeti, azınlıkları iktidar yapısına entegre etme konusunda ‘daha hızlı ve daha kapsayıcı’ olmayı düşünmeli” uyarısı, işte bu çelişmeyi uzlaştırma amacını ortaya koyuyor. 

‘SDG’ye 30 gün süre’ iddiası

Tam bu süreçte dikkat çeken bir iddia ortaya atıldı. Middle East Eye haber sitesinden Ragıp Soylu’nun haberine göre; Türkiye ve ABD yetkilileri, geçen hafta Suriye’de yapılan bir toplantıda, SDG’ye Suriye ordusuna katılması için 30 gün süre verdi (middleeasteye.net, 21.7.2025).

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Bölünme dışında ne talebiniz varsa yapın.  Ama Suriye’yi bölmeye giderseniz müdahale ederiz” uyarısı, bu iddiayla uyumlu görünüyor (AA, 22.7.2025).

Diğer yandan Ragıp Soylu’nun haberinde ilginç bir konu daha var: “Şam hükümeti, SDG’nin tamamen kadınlardan oluşan silahlı alt gruplarından YPJ’yi ise kendi saflarına katmaya hevesli değil.”

Yeni rejimin kadınlara bakışı, acaba bu konuda taktik bir uzlaşma farsatı mı doğurdu? Kadınlardan oluşan YPJ’nin blok halinde Suriye’nin kuzeydoğusunda kalması ama erkeklerin Suriye ordusuna dağınık bir şekilde entegrasyonunda mı uzlaşılacak?

Öcalan’ın o sözleri

Evet, Suriye’nin kuzeydoğusu, açılımın zayıf karnı. 

Şu haber bile bu konunun ne derece kritik olduğunu ortaya koyuyor: “Abdullah Öcalan’ın kardeşi Mehmet Öcalan, ağabeyinin ’Rojava’da Kürtler asla silah bırakamaz” dediğini söyledi. Mehmet Öcalan’ın konuşmasının ardından DEM Parti İmralı Heyeti, ’İmralı Adası’nda yapılan tüm görüşmeler heyetimizin katılımıyla gerçekleşmiştir. Diğer tüm iddialar gerçeği yansıtmamaktadır’ açıklaması yaptı” (Cumhuriyet, 14.7.2025).

Not: 17. Uluslararası Arguvan Türkü Festivali kapsamında düzenlenen “Toplumsal Barış” konulu panelde konuşmacıyım. Bu vesileyle birkaç gün Arguvan’daki köyümde olacağım için cumartesi ve pazartesi günleri yazım olmayacak. Anlayışınız için teşekkürler. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Temmuz 2024

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Bahçeli’nin Lübnanlaşma önerisi

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Cumhurbaşkanının iki yardımcısı olsun, biri Kürt, diğeri Alevi” önerisi, Cumhur İttifakı’nın nasıl bir rejim dönüşümü hedeflediğini iyice ortaya koyuyor: Türkiye’yi Lübnanlaştırma!

Bahçeli’nin “Kürt ve Alevi bumhurbaşkanı yardımcıları” önerisi ile Erdoğan’ın “Türk-Kürt-Arap ittifakı” söylemi ve ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bölge için “Osmanlı millet sistemi” istemesi, aynı hedefin birbirini bütünleyen parçalarıdır.

Örtülü federasyon önerisi

2016’da Türk-İslam sentezi (MHP-AKP) ile rejimi dönüştürmeye başladılar, Türk-Kürt-İslam sentezi (MHP-DEM-AKP) üzerinden dönüşümü tamamlamayı amaçlıyorlar. 

Nereye tamamlanacak peki? Cumhur İttifakının bazı sözcüleri Halep’e, Musul’u Kerkük’e plaka dağıtarak, hedefi “Türkiye’nin Irak ve Suriye kuzeyine genişlemesi” olarak ortaya koyuyorlar. Cumhur İttifakının kimi sözcüleri de bunu “Türkiye İmparatorluğu” diye tarif ediyorlar. 

Hepsinin vardığı yer İslami federasyondur!

Bakırhan’ın işaret ettiği düzen

Ne oldu da üç gün önce DEM’li milletvekillerine terörist muamelesi yapan Bahçeli, üç gün sonra açılım için onlara elini uzattı? 

Bu üzerinde fazlasıyla durulması gereken soru, önce geçiştirildi, “ne önemi var, önemli olan el uzatılmasıdır” dendi, sonra taraflar “çünkü karşı taraf yenildi, mecbur kaldı” türünden propagandif yanıtlar ürettiler ama artık DEM yönetimi de asıl yanıtın etrafından daha fazla dolanamıyor, kısmen esasa işaret ediyor. T24’ün “Sizce Ortadoğu koşulları mı zorladı” sorusuna DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan şu yanıtı veriyor: “Hem Ortadoğu hem içerisi. Yeni bir düzen tartışmaları var, bunun ana zemini Ortadoğu” (T24, 18.7.2025).

Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan’ın fırsat ortaklığı

Uzun zamandır anlatmaya çalışıyoruz: ABD, “İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu” dizayn etmeye çalışıyor. Erdoğan-Bahçeli ikilisi de Öcalan da bunun kaçınılmaz olduğu varsayımından hareketle ”fırsattan yararlanmak” istiyorlar. Kuşkusuz Erdoğan-Bahçeli ikilisi ile Öcalan’ın yararlanmak istediği fırsatlar tamamen örtüşmüyor, hatta bazı aşamalarda karşı karşıya bile geliyor, gelecek ama yine de taraflar “Yeni Ortadoğu” fırsatından yararlanmakta ortaklaşarak açılımı başlattılar.

Erdoğan ve Bahçeli için Yeni Ortadoğu, Türkiye’ye Irak ve Suriye’nin kuzeyi ile entegrasyon kapısını açabilir, Öcalan için Yeni Ortadoğu, “Apocu hareket”e, Türkiye’de ve Suriye’de iktidara ortak olma yolu açabilir. 

Fırsat değil hayal

Gazze’de Hamas’ın zayıflatılması, Lübnan’da Hizbullah’ın geriletilmesi, Suriye’de Esad rejiminin yıkılması ve İran’a askeri basınç uygulanması, sürecin inişli-çıkışlı ilerlediğini görmeyenlere elbette ABD’nin “yeni Ortadoğu” kurmakta olduğunu düşündürebilir. Ama bu uzun bir sürecin kısa bir kesitidir sadece.

Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan üçlüsü, bu kesitten hareketle, ABD’nin “yeni Ortadoğu” dizaynının fırsata dönüşeceğini umuyor. Tıpkı Turgut Özal’ın “bir koyup üç alma” hayali gibi, tıpkı Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin “Yeni-Osmanlı” hayali gibi… 

Boğazlaşma önerisi

Kürt ve Alevi cumhurbaşkanı yardımcıları istemek, yurttaşların eşitliğinin gerisine düşüp, her yurttaşın kendi toplumundaki eşitliğini savunmak demektir.

Lübnan budur: Cumhurbaşkanı şu toplumdan, başbakan şu toplumdan, Meclis başkanı şu toplumdan. O toplumlar etnik gruplardır, dini ve mezhebi gruplardır.

Kürt ve Alevi cumhurbaşkanı yardımcıları demek, haliyle Sünni Türk cumhurbaşkanı demektir. Kürtlerin kendi içinde eşitliği, Alevilerin kendi içinde eşitliği, Sünni Türklerin kendi içinde eşitliği ama aslında cumhurbaşkanı ve yardımcıları düzleminde olduğu gibi hiyerarşi ve eşitsizlik demektir bu. Her etnisitenin, her mezhebin kendi içinde eşitliği ama aralarında bir hiyerarşi ve eşitsizlik demektir bu. (Lazlar için bakanlık, Çerkesler için müsteşarlık, Caferiler için genel müdürlük vb. diye eşitsizlik derinleşerek ilerler bu modelde.)

Öcalan’ın “demokratik entegrasyon” dediğini, Bahçeli “Sünni Türk cumhurbaşkanı ile Kürt ve Alevi yardımcıları” diye somutlamış özetle. Buradan demokrasi çıkmaz, buradan Lübnanlaşma çıkar, Lübnan’da sık sık olduğu gibi boğazlaşma çıkar!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Temmuz 2025

, , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Pekeke

Türkiye’yi ne PKK bölebilir ne de Kürtler. Türkiye’yi (potansiyeli açısından) Türkiye’yi yönetenler bölebilir, Türkiye’yi “Kürt karşıtı ırkçılar” bölebilir. 

Elbette onlar da son tahlilde bölemez, böldürtmeyeceğiz. Sadece potansiyel farklarına işaret ediyorum.

Peki neden mi bu girişi yaptım? Anlatayım:

Açılımın gereği

Biliyorsunuz, Türkiye’deki son açılımın hem dış hem iç boyutunun olduğunu önemle belirtiyorum: Açılım 1 Ekim’de Bahçeli’nin DEM’lilerle tokalaşması ve 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” demesiyle başlarken, İdlib’de ABD ve Türkiye destekli gruplar Şam’a yürüyüşe geçmenin son hazırlıklarını yapıyor, İstanbul’da da CHP’yi hedef alacak operasyonların ilki 30 Ekim 2024’te Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’e operasyonla başlıyordu.

Ahmet Özer hem terör hem yolsuzluk iddiasıyla tutuklandı. Aylar sonra 14 Temmuz’da açılımın yeni aşaması gereği terör suçundan tahliye edildi (Yolsuzluk suçlamasından tutukluluk hali devam ediyor). Çünkü hem siyaset yapan CHP’li Ahmet Özer’i terörist ilan edip, hem de PKK’lilere siyaset yolu açılmasını savunmak bir arada yürütülemezdi.

Ahmet Özer’e suçlama

Duruşmadaki ilginç bir suçlama, asıl gelmek istediğim yere işaret ediyordu:

Ahmet Özer’i terörist olmakla suçlayan Erkan Çakır isimli bir tanık var. Bu şahıs CHP’nin eski Muş Gençlik Kolları Başkanı. Aynı zamanda CHP’nin kurultay davasının da tanıklarından. 

Çakır, Ahmet Özer’in terörist olduğunu nasıl anlamış, biliyor musunuz? Mahkemede aynen şöyle söyledi: “Bizim bölgede söyleyişte farklılık oluyor. Özer ‘Pekeke’ diyor, biz ‘Pekaka’ diyoruz. Örgüt üyeliği buradan yeterince belli oluyor” (Cumhuriyet, 14.7.2025).

Özel harpçi kafası

Ne acı ki böyle bir “ayrım” var ve ne yazık ki bu ayrımın kaynağı Türk devletinin psikolojik savaş merkezi…

Evet, özel harpçiler, “Kürtler Pekeke diyor” diye ”Türkler için Pekaka’yı” bir fark olarak icat etti. Böylece Pekeke diyen örgütçü, Pekaka diyen Türkiyeci oldu!

Halbuki Türkçe açısından doğrusu Pekeke’ydi. Olsun, bir özel harpçinin ifadesiyle, örgüte böylece “kaka” denmiş olacaktı! Bunu savunana “peki KKTC’nin söyleyişini neden hiç hesaba katmıyorsunuz” diye sormuştum da, biraz düşünüp, “o kısmı çok önemli değil” demişti.

Türkçeyi doğru kullanmaya çalışan 12 kitaplı bir yazar, üç binden fazla makale yazan bir gazeteci ve yüzden fazla kitabı yayına hazırlamış bir editör olarak ben de Pekeke diyorum. Ve sırf bu nedenle “bölücü”, “gizli örgütçü” ve “PKK’li” ilan ediliyorum hemen her gün. Özellikle YouTube kanalımdaki yayınların altında böyle sayısız suçlama var.  

Ne mücadele!

Ne yazık ki bu anlayış 80’lerle sınırlı değil, bugün de sürüyor. Anımsayacaksınız, açılım yokken, yani topu topu altı ay önce, iktidar YPG’yi, İngilizce telaffuz ediyordu, “vaypici” diyordu. Neden İngilizce? Sırf PKK’ye “kaka” diyebilmek için Türkçeyi doğru kullanmayanlar gibi, örgüte “piç” demek için İngilizcesini tercih ediyorlardı çünkü!

Terörle ve teröristle ne mücadele ama! Örgüte kaka, piç deyip, örgütün başına “bebek katili” deyip, şimdi konumunu “kurucu önder”e yükselttiler, TBMM’de konuşmaya davet ettiler!

Harf kanunu ne diyor?

Türkçeye, diline sahip çıkmayıp bu psikolojik savaşa yenilenlere ısrarla anlatmaya çalışıyorum: 

Türkçede ”ka” sesi yok, ”ke” sesi var. 1 Kasım 1928 tarih ve 1353 sayılı “Türk harflerinin kabulü ve tatbiki hakkında kanun”dan başlayarak, “8 Ocak 2004 günü Türk Dil Kurumu (TDK) İmla Kılavuzu Çalışma Grubu tarafından belirlenen ve TSE tarafından Nisan 2005/TS 13148 numaralı belge ile standart hale getirilen Türk Kodlama Sistemi”ne kadar tüm resmi belgeler, Türkçede ”ka” sesinin olmadığını, ”ke” sesinin olduğunu belirtir. Piyasada edinebileceğiniz hemen tüm “ana yazım kılavuzları”nın giriş kısmında yer alan “Türk alfabesi levhası”nda da bu harfin “ke” diye okunduğunu görebilirsiniz. TDK’nin internet sitesinde yer alan “Ses, Harf ve Alfabe” köşesinde de, harflerin nasıl okunduğunu inceleyebilirsiniz.

Sonuç olarak dile sahip çıkmak, dili doğru kullanmak, ülkeyi iyi savunabilmenin de gereklerindendir. Öcalan’ı “kurucu önder” yaptıktan sonra, en milliyetçi Bahçeli Pekaka dese ne olur, demese ne olur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Temmuz 2025

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Üçlü ittifakın iki amacı

Açılımın dış boyutunu, Suriye ayağını, Türkiye’yi Kürtlerle genişletme amacını bu köşede bir kaç yazıda etraflıca ele aldık.

Açılımın iç boyutunu, Erdoğan’ın devleti dönüştürme hedefi bağlamında yine bir kaç yazıda tartıştık. Bir kaldıraç olarak açılımla hedeflenen rejime işaret ettik. Açılım ile Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açacak yeni anayasa arasında bir bağ olduğunu da belirttik.

Bugün her iki boyutu birlikte ele alarak çözümlemeye çalışalım:

Paralel üç süreç

Son altı aylık iç ve dış bazı gelişmeleri kronolojik olarak anımsayalım:

1) HTŞ ve SMO grupları, 27 Kasım 2024’te İdlib’den çıkarak Halep, Hama ve Humus üzerinden 8 Aralık’ta Şam’a girdi ve Esad rejimini yıktı. Bu taarruz hazırlığının ekim ayında başladığı anlaşılıyor.

ABD ve Türkiye’nin, terör örgütü kabul ettiği HTŞ ile aslında bir süredir işbirliği yaptığı, daha sonra muhatapları tarafından açıklandı. ABD’nin Eski Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, göreve başladığından itibaren HTŞ lideriyle çalıştıklarını, onu Esad yönetimine ve Suriye ordusuna karşı koruduklarını açıkladı. Eski ABD Büyükelçisi Robert Ford, HTŞ lideriyle, onu siyasete hazırlama amacıyla görüştüğünü söyledi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, HTŞ’yle zaten temasta olduklarını belirtti. 

2) MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 1 Ekim 2024’te, TBMM yasama dönemi açılışında, daha önce Meclis’ten atılmalarını savunduğu DEM Partisi sıralarına giderek, milletvekilleriyle tokalaştı. Bahçeli 22 Ekim’de “Öcalan Meclis’e gelsin, terör örgütünü lağvettini açıklasın” dedi. Öcalan 27 Şubat 2025’te PKK’ye çağrı yaptı. PKK o çağrıya uyarak 5-7 Mayıs 2025’te kongresini topladı. 

Kimi açıklamalardan, bu süreçte “devlet heyeti” ile Öcalan arasında görüşmelerin yapıldığı anlaşılıyor. 

3) CHP Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, 30 Ekim 2024’te terör soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Ardından başka CHP’li belediyelere sıra sıra operasyonlar düzenlendi. Sıra 19 Mart 2025’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘na geldi.

CHP’li belediyelere iki temel suçlama yapıldı: a) Yolsuzluk suçlaması (Ancak bu konuda iddianamede hiçbir somut veri yok) b) DEM Partisiyle belediye seçimlerinde yapılan kent uzlaşısı üzerinden terörle işbirliği suçlaması.

İki temel sonuç

Bu gelişmelerin şu iki temel sonucu ortaya çıkardığı görülüyor:

1) HTŞ lideri Ahmet eş-Şara, Suriye Cumhurbaşkanı oldu. Şam yönetimi PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile anlaştı. (Daha önce Ankara PYD/YPG’nin PKK’nin Suriye kolu olduğunu savunuyor, Washington ise “PKK başka PYD/YPG başka” diyordu. Bu sorun ABD-Türkiye ilişkilerini zorlayınca, Washington PYD/YPG’nin omurgasını oluşturduğu SDG’yi kurdurmuştu). HTŞ-SDG anlaşmasından sonra Ankara pozisyonunu güncelledi. Önce Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, ardından da Cumhurbaşkanı Erdoğan, PYD/YPG yerine SDG demeye başladı.

2) İktidar CHP’yi DEM’le işbirliği üzerinden terörle işbirliği yapmakla suçluyordu, nitekim bu suçlama süren ”belediyeleri silkeleme” operasyonunun da ana suçlaması durumunda. Ama iktidar aynı zamanda DEM’le açılım üzerinden işbirliğine yöneldi.

Yani iktidarın Ahmet Özer’le başlattığı ve İmamoğlu’na uzanan operasyonunun amacı CHP-DEM kent uzlaşısını ortadan kaldırarak, cumhurbaşkanlığı yolunu temizlemekti. İktidar bunu tamamlamak üzere de Bahçeli’nin koçbaşılığında açılımı başlatarak PKK ve DEM ile anayasa-seçim ittifakına yöneldi.

Başkanlığa karşı vatandaşlık tanımı

Erdoğan yeni anayasa için 11 kişilik takımını açıkladı ve AKP-MHP-DEM üçlüsü yeni anayasa cephesi oluşturdu. Amaç yeni anayasa çıkarıp Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açmak, karşılığında vatandaşlık tanımını güncellemek.

Ancak mesele şu: Bu tablodan demokratikleşme çıkar mı? Bu tablodan toplumsal barış çıkar mı? Bu tablodan yoksullar yararına adil bir ekonomik bölüşüm çıkar mı? 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Mayıs 2025

, , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

PKK Kongresinde ABD’nin rolü

PKK Kongresinin üç temel mesajı var: 

1) Kararlara göre “PKK adıyla yürütülen çalışmalar sonlandırıldı” ama “Apocu hareket” farklı şekillerde sürecek. Bunu karar metninde bazen “demokratik siyaset yöntemi”, bazen de “öz savunma örgütlülüğü” diye tarif ediyorlar. Yani PKK aslında ortadan kalkmıyor, kimlik ve şekil değiştiriyor.

2) PKK, sorunun kaynağının “Lozan ve 1924 Anayasası” olduğunu ileri sürerek, çözümü de “Lozan ve 1924 Anayasasının öncesine dönmek” şeklinde koyuyor. PKK böylece doğrudan Cumhuriyeti ve ulusal devleti hedef alıyor. Üstelik bir kaç kez Türkiye’yi “soykırım”la suçlayarak!

3) PKK, kararların uygulanabilmesinin şartlarını da açıklıyor: “Öcalan’ın süreci yönlendirmesi, demokratik siyaset hakkının tanınması ve sağlam bütünlüklü bir hukuki güvence!”

Erdoğan ve Bahçeli rahatsız değil

Türkiye’yi ayağa kaldıran bu mesajlar, suçlamalar, iddialar bildirinin muhataplarını hiç rahatsız etmedi! Tersine, Cumhurbaşkanı Erdoğan da MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de bildiriyle ilgili memnuniyet açıkladılar. Hatta Erdoğan, “yeni bir safhaya” geçildiğini müjdeledi!

AKP medyası da bildirideki Lozan ve soykırım gibi suçlamaların kulak arkası edilmesini savundu. “Lozan hezimettir” diyenler için, “sorunun kaynağı Lozan’dır” denilmesi elbette bir sorun teşkil etmiyor!

Öcalan da ilk kısa değerlendirmesinde “PKK 12. Kongresinde alınan kararları ve önümüzdeki döneme ilişkin mesajları saygıyla selamlıyorum” dedi. (Oysa Öcalan yıllar önce ‘Sevr’e karşı Lozan’ çizgisini savunmuştu ve bu bakımdan siyasal İslamcılardan daha ileri bir tutum almıştı.)

PKK Kongresinde kim, neyi savundu?

PKK Kongresi’ndeki konuşmaları da inceledim. Açıklanan karar metninin, Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan’ın konuşmalarına paralel olduğu görülüyor. Hatta konuşmalar metne göre daha da üst perdeden: Açıkça 52 yıldır sürdürdükleri mücadelenin zaferle sonuçlandığını, Türk devletinin bu nedenle kendileriyle anlaşmaya oturduğunu savunuyorlar.

PKK liderleri, öncelikle PKK’nin varlığının çeşitli şekillerde süreceğini belirtiyorlar. Karayılan “PKK 2002’de de feshedildi, amaç değişim-dönüşümdü, yeni bir sürecin başlangıcıydı” diyor ve bugünkü kararın da “bir son olmadığını, yeni bir başlangıç olduğunu” savunuyor. Duran Kalkan da “bunun bir son olmadığını, yeni çıkışların önünü açacak bir başlangıç olduğunu, kararın 52 yıllık Apocu hareketin PKK adıyla yürüyüşünün sonlandırılmasından ibaret olduğunu” belirtiyor. Kalkan, Kongrenin hızla tamamlandığını ama “fiiliyatının aylarca süreceğini” belirtiyor, bu zaman diliminde de “Apocu hareketin, misyonununa uygun şekilde yeni sürece taşınacağını” söylüyor. Kalkan, “Bu sonladırıp bitirme değildir, PKK’nin kuruluşundan çok daha güçlü biçimde yeni kuruluşlar için ön açmadır” diyor. Öte yandan Karayılan, “silah bırakma kararının uygulanabilmesi için, önce yasal değişikliklerin yapılmasını” istiyor ve “Önder Apo’ya güveniyoruz ama silahları gerçekten devre dışı bırakmamız için devlete de güvenmemiz gerekiyor” diyor. (ANF, 13.5.2025).

ABD’li sözcü detay vermeden işaret etti

ABD, PKK Kongresi bildirisinden memnun. Dahası bu sonuçta parmağının da olduğu anlaşılıyor. Örneğin ”ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Tommy Pigott, ‘ABD’nin, PKK’nin bu kararında bir etkisinin olup olmadığı’ yönündeki soruya net yanıt vermekten kaçınırken, Türk ve ABD’li diplomatlar arasındaki diplomatik görüşmelerin detaylarına girmeyeceğini söyledi. Sözcü ‘terör örgütünün silah bırakması medeniyet için bir zaferdir’ değerlendirmesi yaptı” (AA, 13.5.2025).

Burada kritik konu, Suriye’deki PYD/YPG’nin durumudur. Nitekim DEM Partili Cengiz Çandar, PKK’nin fesih ve silah bırakma kararının PYD/YPG’yi kapsamadığını vurguluyor.

Anımsayacaksınız, ABD önce HTŞ ile SDG’yi (omurgasını YPG’nin oluşturduğu örgüt), ardından da PYD ile ENKS’yi (Barzanicilerin Suriye kolu) anlaşma masasına oturtmuştu. Yaptırımları aşamalı kaldırma, Washington’un buradaki kozuydu.

ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan’dayken Suriye’ye yaptırımları kaldırdığını açıkladı. Kararında “Erdoğan’la görüşmesinin” payı olduğuna dikkat çekti. Trump, Riyad’da hem Suriye Cumhurbaşkanı Şara ile ikili görüşme yaptı, hem de Suudi Veliaht Prensi Selman ve uzaktan erişim yoluyla Erdoğan’ın da dahil olduğu dörtlü zirve yaptı.

Kısacası Açılım ile Suriye’de Esad’ın devrilmesi sürecinin paralel gitmesi ve PKK’nin Kongre kararıyla Suriye’ye yaptırımların kalkması arasında doğrudan bir ilişki var. Hepsinin çıktığı kapı da PKK’nin yeni bir kimlikle Suriye’nin kuzeydoğusunda devletleşmekte olduğudur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Mayıs 2025

, , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Devletin dönüşümünde kaldıraç: Açılım

PKK’nin 5-7 Mayıs 2025’te kongre toplayarak “Öcalan’ın 27 Şubat 2025’teki çağrısı temelinde” karar alması ve Erdoğan’ın 8 Mayıs 2025’te “Bugün yarın PKK silahları bırakacak, örgütü feshedecek” demesi, Türk siyasi tarihinde hem bir dönemin kapanışı ama hem de bir dönemin başlangıcıdır.

Bunu “devletin dönüşümü hedefli yeni bir döneme giriş” diye de okuyabiliriz. Şöyle ki:

İlk açılımın devamı 

1 Ekim 2024’te Devlet Bahçeli’nin DEM’li milletvekilleriyle tokalaşarak başlattığı yeni açılım, 2009 ve 2013’teki açılımların devamı mıdır, yoksa tersi midir? 

İlk açılıma karşı olup şimdiki açılımı destekleyenler, bunun öncekinin tam tersi olduğunu ileri sürüyorlar. Bu kesimlere göre, eski açılım ABD’nin açılımıydı ama yeni açılım ABD’ye karşı yürüyor.

Gerçi AKP ve DEM sözcülerinden bu yönde bir değerlendirme duymadık; ne açılımın ABD’ye karşı olduğunu ne de ilkinin tersi olduğunu söylüyorlar. Hatta tersine bu açılımın, ilkinin hatalarından çıkarılan derslerle daha başarılı devamı olduğunu belirtiyorlar. 

MHP ve benzeri devletçi siyasetlerin “bugünkü açılımın dünkü açılımın tam tersi olduğunu” iddia etmeleri, öncelikle tabanlarına, tutumlarındaki 180 derecelik dönüşü kabullendirebilmek içindir.

TSK’den sonra kurucu parti

23 yıllık AKP iktidarı sermaye sınıfı içindeki değişimin ve haliyle devletin dönüşümünün tarihidir aynı zamanda. Bu dönüşümlerde açılımlar kritik önemdedir. AKP, açılımı devleti dönüştürmekte bir manivela/kaldıraç gibi kullandı.

2009 ve 2013’teki açılımlar Ergenekon-Balyoz kumpaslarıyla paralel yürütüldü, şimdiki açılım da “silkeleme” ve “telef etme” operasyonlarıyla paralel yürütülüyor.

AKP dün açılımı devletin dönüşümünde kaldıraç yaparken, o dönüşüme direnecek kuvvet olarak TSK’yi Ergenekon-Balyoz kumpaslarıyla etkisizleştirdi. 

AKP bugün açılımı yine devletin dönüşümünde kaldıraç yaparken, bu kez ”eski devletin” kurucu partisi CHP’yi etkisizleştirmeye çalışıyor. (Aradaki süreçlerde başta kaset operasyonları olmak üzere çeşitli alt operasyonlarla CHP önemli oranda zaafa uğratıldı zaten.)

Bu süreçte Bahçeli’nin Öcalan için “kurucu önder” ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel için “bir siyasi kurumun yöneticisi” demesi; MHP’nin DEM’le bayramlaşıp CHP’yle bayramlaşmaması; Cumhur İttifakı nezdinde DEM’in normalleştirilip CHP’nin şeytanlaştırılması; Öcalan’ın örgütüne çeşitli yollarla talimat verebilmesi sağlanırken Ekrem İmamoğlu’na sosyal medyanın yasaklanması, devletin dönüşümünde kullanılan psikolojik savaş yöntemleridir.

PKK’nin siyasete entegrasyonu

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’te, daha üç gün önce TBMM’den atılmasını istediği DEM milletvekillerinin sırasına giderek onlarla tokalaşması, ardından 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun, örgütünü feshettiğini açıklasın” demesi ve Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te bu çağrıya olumlu yanıt vermesi ile HTŞ’nin Türkiye’nin denetimindeki İdlib’den 27 Kasım 2024’te çıkarak ABD-İsrail-Türkiye desteğiyle 8 Aralık 2024’te Esad’ı devirip Şam’a girmesi arasındaki ilişkiyi görmeden, açılım anlaşılmaz. 

Yeni açılım, silah bırakması adı altında PKK’nin Suriye’de devletleşmesi ve Türkiye’de siyasete entegrasyonudur. Parlamenter rejimi yıkıp Türk-İslam sentezli başkanlık rejimine dönüşüm, şimdi Türk-Kürt-İslam sentezli yeni bir dönüşümle ilerletilmek isteniyor. 

PKK, silahlı mücadelesinin zaten hedefi olan Türk siyasetine entegrasyonu getireceği ve Suriye’de devletleşeceği için, Erdoğan da kendisine yeni anayasa ile sınırsız başkanlık yolu açacağı için açılımda uzlaşmış durumda.

Kısacası “teröre diz çöktürülüyor” örtüsünün arkasında başka şeyler oluyor. Tersine terör “50 yıllık mücadelesinin” hedeflerine ulaşıyor adım adım: Bir ”parçada” devletçiği ortaya çıkıyor, bir “parçada” da iktidar koalisyonunun unsuru oluyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Mayıs 2025

, , , , , , , ,

1 Yorum

Ankara’nın kulisleri

Ufuk Ötesi okurları bilir, kulis yazmam. Çünkü hem kulislerde pek bulunmam, hem de bu tür kulis haberlerinin subjektif olduğunu değerlendiririm. 

Ancak Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi olarak düzenlediğimiz “çok kutuplu yeni dünya” panelinin son hazırlıkları için üç gündür Ankara’daydım ve bu süreçte haliyle kulislere denk geldim. 

O nedenle bugün iç ve dış politika kulisi yazacağım, zira uzun yıllardır Ankara’nın kulislerini ilk kez bu kadar hareketli gördüm.

’CHP’ye kayyum’ meselesi

“CHP’ye kayyum atanacak” propagandası, çarşamba akşamı katıldığım bir büyükelçilik resepsiyonunun en çok fısıltıyla konuşulan konusuydu. Yoğun bir şekilde ilginç bir “perşembe sabahına uyanılacağı” yorumları vardı.

Bana iki nedenle pek olası gelmedi. Birincisi CHP’yi salon partisi olmaktan çıkarıp onu meydan partisi yapmaya mecbur eden Saraçhane Cephesi, kayyum olasılığının önünü kapatmıştı bence. İkincisi, buna rağmen CHP’ye kayyum atamak, iktidarın siyasi ve ekonomik intiharı olurdu.

Kuşkusuz iktidarın içinde bir kanadın bunu ciddi ciddi düşündüğünün emareleri vardı aslında. Açık açık “karar alındı, FETÖ gibi CHP de tasfiye edilecek” diye yazıyorlardı çünkü. Üstelik “DEM’in normalleştirilip CHP’nin şeytanlaştırılması” ve “Öcalan’ın özgürlüğünün tartıştırılıp Ekrem İmamoğlu ve Ümit Özdağ’ın tutuklanması”, devletin çalışma prensibine de uyuyordu.

AKP ile MHP arasında çelişki var mı?

Ankara kulislerinin ikinci gözde konusu AKP ile MHP arasında bir çelişkinin olup olmadığıydı. Ağırlıklı olarak bir çelişkinin varlığına işaret ediliyordu. Devlet Bahçeli’nin gerek “İmamoğlu’yla ilgili mahkeme süreçlerinin ivedilikle görüşülüp karara bağlanması gerekmektedir” demesi, gerekse “CHP’ye kayyum hem doğru değil hem de mümkün değildir” sözleri, çelişkiye işaret edenlerin en güçlü argümanıydı.

Üstelik öncesine de işaret ediliyor: Örneğin Mardin Belediye Başkanlığına kayyum atanarak Ahmet Türk’ün görevden alınması ama Bahçeli tarafından “İmralı heyetinde olmasının” istenmesi, AKP ile MHP arasındaki çelişkilerden biri olarak savunuluyor. 

Bu arada net olmayan şuydu: Bu çelişki, Bahçeli ile saray arasında mı, yoksa Bahçeli ile iktidarın bir kanadı arasında mıydı? İkincisini savunanların çoğunlukta olduğunu söyleyebilirim.

Dahası o kanadın, aslında Erdoğan sonrasına hazırlık yaptığı, mevzi kazanmaya çalıştığı da iddia ediliyor. Yani asıl çelişkinin AKP içinde olduğu belirtiliyor.

Erdoğan sonrası hesapları

AKP içinde Erdoğan sonrası hesaplarının yapılması normal. Zira Erdoğan şu anda zaten anayasaya aykırı olarak üçüncü kez cumhurbaşkanlığı yapmakta. Dördüncüsünü zorlayabilecek siyasi gücü ise artık yok, çünkü AKP birinci parti değil.

Öcalan üzerinden DEM Partisi katkılı yeni anayasa konusu ise o açmazın açarı olarak görülüyor. 

İşte bu aşamada çeşitli senaryolar konuşuluyor. İddialardan biri şu: Yukarıda bahsettiğimiz AKP içindeki o kanat, açılımın ilerleyemeyeceğinden hareketle “Erdoğan’a yeniden başkanlık yolunun açılamayacağı” üzerine yatırım yapıyor. İşte Bahçeli ile asıl bu kanat arasında bir çelişki olduğu belirtiliyor.

Ve asıl önemlisi, bu kanadın yargıda gücü olduğu ve “kaosçu” bir çizgiyi savunduğu iddia ediliyor.

İçerinin dışarıya etkisi

Meselenin bir de dış boyutu var. Şöyle ki Erdoğan’ın yeniden başkanlığı ile anayasa arasında, anayasa ile açılım arasında, açılım ile Suriye arasında, Suriye’deki Türkiye politikası ile ABD ve İsrail politikaları arasında bağ var. 

Bu durum, iktidarın ABD ve İsrail politikasını etkileyecek. İşte orada da AKP içinde ABD-İsrail’in “yeni Ortadoğu düzenine” eklemlenmek isteyenlerle sürecin önceki dönemde olduğu gibi “denge içinde” götürülebileceğini savunanlar arasında çelişkiler olduğu söyleniyor.

Ankara’nın kulisleri böyle işte. Dediğim gibi kulislerin subjektifliği yanıltıcıdır. O nedenle şöyle diyerek bitireyim: “Kulislere inanmayın, kulissiz de kalmayın.” 

Ama asla unutmayın: Osmanlı’da oyun çoktur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Nisan 2025

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

12 milyar avroya KKTC’yi sattılar

Kazakistan, Türkmenistan ve Özbekistan, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanıdı ve büyükelçi atadı. Böylece üç Türki Cumhuriyet, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) varlığını resmen reddetmiş ve Rumların parçası saymış oldu.

Halbuki AKP hükümeti daha iki sene önce KKTC’nin Türk Devletleri Teşkilatı’na (TDT) gözlemci olarak davet edilmesini “KKTC’nin tanınmasını sağlıyoruz” diye propaganda ediyordu. Türk Devletleri Teşkilatı Aksakallar Konseyi Başkanı Binali Yıldırım, “Kıbrıs Türk’ünün sesi” ilan ediliyordu.

Önce tanıma, sonra para

Üç ülkenin bir kaç aydır sıra sıra Güney Kıbrıs’ı tanıyarak büyükelçi atamalarının nedeni, AB’nin vaat ettiği paraydı. Vaadin karşılığı Güney Kıbrıs’ı tanımaktı. Tanımazsa, AB üyesi Güney Kıbrıs, yatırım için verilecek parayı veto edecekti. 

Özetle “önce para sonra tanıma”yı bile kabul etmediler, “önce tanıma sonra para” deyip, kabul ettirdiler. Üç Türki Cumhuriyet, 12 milyar avroya KKTC’yi sattı.

Semerkant’ta yapılan AB-Orta Asya Zirvesi’nde, ilişkilerin stratejik bir ortaklığa yükseltilmesi kararı alındı. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB’nin 5 Orta Asya ülkesine, “stratejik ortaklık” kapsamında 12 milyar avro yatırım yapacağını duyurdu. 

Bu yatırımın 2,5 milyar avrosu kritik hammaddeler için, 3 milyar avrosu Çin’i Avrupa’ya bağlayan Orta Koridor ticaret rotasının geliştirilmesi için, 6,5 milyar avrosu da çeşitli çevresel projeler için verilecek.

AKP’nin dış politika fiyaskosu

Üç Orta Asya ülkesinin AB’yle stratejik ortaklık yapabilmelerinin şartı olarak Güney Kıbrıs’ı “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanıması, AKP’nin dış politikası açısından tam bir fiyaskodur.

Annan Planı’nı desteklemekle çıkılan yolda, gelinen sonuçlardan biridir bu fiyasko. ”AB üyeliği” masalıyla Güney Kıbrıs’ın, “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak AB üyesi olmasına yol açmışlardı. Şimdi AB Türkiye’nin “kardeşlerine”, “12 milyar avroyu istiyorsan, önce Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanı” demiş oldu.

Güney Kıbrıs’ı “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanımak demek, KKTC’yi tanımamak, dahası Kıbrıs Türklerini de Kıbrıs Cumhuriyeti’nin parçası saymak anlamına gelir.

İslamcılık ve Türkçülükle dış politika olmaz

Türk sağının sloganlarındandır, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” derler. Etnisiteyi, “Türk kardeşliğini” ana parametre alarak dış politika yapılamayacağının göstergesidir bu sonuç. 

AKP benzerini, “İslam kardeşliği” üzerinden de yürüttü, dahası yürütmekte ısrar da ediyor. Oysa orada da fiyasko yaşanmıştı. Sünni İslamcılık üzerinden, İhvancılık üzerinden yürüttükleri o dış politika Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırmıştı.

Kısacası İslamcılıkla da Türkçülükle de dış politika yapılabilmesinin mümkün olamayacağı ortada. 

Dış politika, dışarıda ortaklar sağlamak içindir, güç kazanmak içindir, ekonomik çıkarlar sağlamak içindir ama son tahlilde, iç politika içindir; içeride kalkınma ve refah (gönenç) sağlamak içindir. Ancak AKP’nin hemen her dış politika hamlesi içeriyi zayıflattı, halkı yoksullaştırdı, Türkiye’nin yüz yıllık çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkma hedefini ağırlaştırdı… 

Ankara’nın dostu, Türkiye’nin düşmanıdır

Türk dış politikasının felsefesi “yurtta barış, dünyada barış” olmalıdır: İki barış birbirini beslemektedir. Çevrenizde barış olması, sizin barış içinde olmanızın garantisidir; sizin barışınız da çevrenizde barış sağlanmasının etkenidir. 

Türk dış politikasının karakteri “bağımsızlık” olmalıdır: NATO üyeliği ve AB üyeliği hedefi bu karaktere aykırıdır. Çünkü bu platformlar, egemenliğin önemli oranda devrini gerektirir. Türkiye, elbette ittifaklar ve ortaklıklar kurmalıdır ama bu egemenliği aşındırmayan türden olmalıdır.

Türk dış politikasının zemini ulusal çıkarlar olmalıdır: Ulusal çıkarların yerine dar bir grubun çıkarını ve iktidarı besleyen sermaye sınıfının çıkarlarını esas alan her dış politik hamle, Türkiye’yi zayıflatır.

Türk dış politikasının stratejisi, tehditlere göre belirlenmelidir: Ne yazık ki Türkiye 80 yıldır kendisine yönelen türlü tehdidin ana kaynağı durumundaki emperyalist ABD’yle müttefiktir. Ankara’nın dostu, Türkiye’nin düşmanıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Nisan 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın