Posts Tagged AKP

Avrupa’ya jandarmalıkta AKP-CHP rekabeti

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, KKTC seçiminden hemen önce Yunanistan’a ilginç mesajlar verdi. Fidan, Türkiye’nin Avrupa Güvenlik Eylemi (SAFE) programına girmek istemesinin Atina tarafından engellendiğini belirterek, bu konuda Türkiye’nin 1980’de Yunanistan için gösterdiği olgunluğu Atina’dan beklediklerini açıkladı. Yunanistan 1974’te NATO’nun askeri kanadından çıkmış ve ancak 1980’de Türkiye’nin onayıyla dönebilmişti. Fidan’a göre Atina da SAFE için aynısını yapmalıydı. (AA, 18.10.2025)

Haliyle bu Atina’yla sorun olan konularda bir pazarlık masası kurulması anlamına geliyor. Dolayısıyla Bahçeli’nin KKTC seçim sonucu konusunda gösterdiği endişenin asıl adresi Tufan Erhürman değil, doğrudan Erdoğan hükümetidir.

AKP’den Avrupa’ya jandarma olma dilekçesi

İktidar bir süredir SAFE programına girmeyi ve Türkiye’nin Avrupa güvenlik mimarisine dahil olmasını savunuyor. Erdoğan bunu “Türkiye’siz Avrupa güvenliği düşünülemez” diyerek formüle etti. Hatta Erdoğan konuyu daha da ileriye taşıyarak, “AB’yi kurtarma” misyonu bile açıkladı: “AB’yi ekonomiden savunmaya, siyasetten uluslararası itibara, içine düştüğü çıkmazdan sadece Türkiye kurtarabilir” (AA, 24.2.2025).

Bu, pratikte “yerli ve milli” iktidarın, Avrupa’ya jandarma olma dilekçesi anlamına geliyor. 

AKP’den önce AB üyesi olmadan Gümrük Birliği’ne girerek ekonomide taviz veren Ankara, AKP döneminde de AB’ye üye olmadan Avrupa’nın güvenliğinden sorumlu olmaya adaylığını ilan etmiş oldu.

CHP’nin ABD ve AB’ye mesajları

Peki ana muhalefet partisinin bu konudaki tutumu ne?

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Amsterdam’daki Avrupa Sosyalist Partisi toplantısında tutumlarını ilan etti: “Biz Avrupa’nın güvenlik kaygılarını anlıyoruz ve NATO’nun en güçlü ikinci ordusunun bu noktada SAFE programında en önemli katkıları vermesi gerektiğini yürekten savunuyoruz. Nüans şu: Lütfen, Türkiye’nin güçlü ordusunun Avrupa’nın bir parçası olarak da sizinle birlikte olmasını sağlayın. Ama bunu sadece Erdoğan’dan bir al-ver pazarlığıyla, Erdoğan’ın ordusunu alıp Türkiye’deki antidemokratik uygulamaları görmemek, duymamak gibi bir şeyi asla yapmayın. Tek isteğimiz, bütün irademiz bundan ibarettir.” (Cumhuriyet, 18.10.2025)

Bu açıkça, CHP’nin AB’ye “biz daha Avrupacıyız” mesajıdır ve vahimdir. Özel’in bu “Avrupa’ya jandarma olma dilekçesi”, ABD’ye verdiği şu mesajın da tamamlayanıdır: “Batı ile entegrasyonu ve NATO ile güçlü bir ittifakı biz destekliyoruz ama iktidar bunun önünde bir engel.” (Cumhuriyet, 24.3.2025)

Halkçılık Atlantik’te boğuldu

İktidar ana muhalefeti “yerli ve milli” olmamakla, Türkiye’yi Batı’ya şikayet etmekle suçluyor. Muhalefet sözcüleri ise kimi zaman Erdoğan’ın “BOP eşbaşkanlığını” anımsatarak, kimi zaman iktidarın Batı’ya verdiği tavizleri listeleyerek, suçlamalara yanıt veriyor. Ama gerçekte Batıcılıkta, Atlantikçilikte, NATO’culukta, Avrupacılıkta AKP ile CHP birbiriyle rekabet etmektedir. 

Hatta ana muhalefet partisi, yukarıdaki açıklamalarında da görüldüğü üzere bunu “biz daha Batıcıyız” seviyesine kadar çıkarabiliyor ne yazık ki. Dahası ana muhalefetin sözcüleri antidemokratik uygulamaların ve otoriterleşmenin kaynağını da “AKP’nin Batı’dan uzaklaşması” diye yorumluyor.

Vahim. Çünkü Türkiye’nin halkçılığı, demokrasisi gerçekte Atlantik denizinde boğulmuş durumda. Erdoğan iktidarı tersine iyi Atlantikçilik yaptığı için otoriterleşti. 

CHP’liler en azından Batı’daki demokrasinin Rusya karşıtlığı ve İsrail yandaşlığı zemininde nasıl gerilediğini incelemeliler.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Ekim 2025

, , , , , ,

1 Yorum

Sosyalist hareketin inşası

“Ne yapmalı” sorusuna Cumhuriyet yazarı Ergin Yıldızoğlu’nun yanıtı “CHP’yi destekle, laikliği ve Cumhuriyetçiliği savun, sosyalist hareketi inşa et” şeklindeydi. Gazetemizin kıdemli yazarlarından Prof. Dr. Emre Kongar, Yıldızoğlu’nun önermesini şu şekilde geliştirdi: “‘Reelpolitik’ adına, şimdilik CHP’yi eleştirerek destekle, Atatürk çizgisinde Laikliği, Antiemperyalizmi ve Cumhuriyetçiliği savun ve böylece sosyalist harekete destek ol.”

Üçlü önermeyi sadeleştirmekten yanayım: Çünkü antiemperyalizmi, laikliği ve cumhuriyetçiliği savunmak, birinci ve üçüncü önermelerin ortak paydası zaten. Bu üçünün olmadığı bir sosyalist hareket olası değil ve bu üçünü barındırmayan bir CHP iktidarının mevcuttan farkı olmaz. Dolayısıyla formülasyon “CHP’yi ‘eleştirerek’ desteklemek ve sosyalist hareketi inşa etmek” diye sadeleşebilir. Diğer yandan hem sosyalist olduğum için ama hem de son 23 yılın deneyimiyle, sosyalist hareketin inşasını, CHP’yi desteklemekten daha önemli buluyorum; dolayısıyla formülü, “sosyalist hareketin inşası ve CHP’yi sola çekerek desteklemek” diye ters çeviriyorum. 

CHP’yi sola çekebilmek 

Sosyalist hareketin sola çekemediği ve çareyi sürekli sağda arayan bir CHP’nin laiklik anlayışı da, antiemperyalizm anlayışı da ve bunlardan ötürü Cumhuriyetçilik anlayışı da ne yazık ki kurucu kodlarının dışına savruluyor. 

“Laikliği tehlikede görmeyen”, Mustafa Kemal’in “çağdaş uygarlıkçılığı” yerine “kör Batıcılık” yapan bir CHP, AKP’nin 23 yıldır iktidarda kalabilmesini kolaylaştırmıştır. 

İddiam o ki Türkiye’de güçlü bir sosyalist hareket olsa, CHP ne laikliği sulandırabilirdi ne de kör Batıcılık yapabilirdi. Türkiye’de sosyalist hareketin güçlü olduğu zeminde Ecevit’in CHP’yi ortanın soluna taşıyarak iktidar olduğu unutulmamalıdır.

CHP’lilerin Batı’ya mesaj kaygısı 

İşte “kör Batıcılığın” son örneği: CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, Nobel Barış Ödülü aldığı için Venezuelalı ”muhalif” Machado’ya övgü dolu bir kutlama mesajı yayınladı.

Oysa Machado muhalif değil, mandacıdır, emperyalizmin aletidir. Nitekim ödülünü ABD Başkanı Trump’a ithaf etti. ABD’nin Chavez ve Maduro’yu hedef alan CIA operasyonlarında rol aldı. İsrail’in Gazze’deki soykırımını savundu. Venezuela büyükelçiliğini Kudüs’e taşımayı vaat etti. Netanyahu’nun partisiyle “operasyonel ortaklık” anlaşması imzaladı. 

Peki böyle birine İmamoğlu (ve ekibi) nasıl kutlama mesajı yayınlayabiliyor? Bu öncelikle CHP’deki ”kör Batıcılık” anlayışının yansımasıdır. İkincil olarak da Erdoğan’ı eksen alarak siyaset yapmanın sonucudur. “Madem Maduro’nun Erdoğan’la arası iyi, o zaman Maduro’ya kim karşıysa o desteklenmeli” çiğliğinin sonucudur. Aynı yavanlığı CHP’nin önceki yönetimi de sergilemişti; Kılıçdaroğlu, seçime üç gün kala Putin ve Rusya karşıtı bir çıkış yapmıştı.

DEM’in faşizan ruhu

CHP’nin bu tür yanlışlara savrulmasını önleyecek etkenlerden biri sosyalist hareketin varlığıdır. Ancak Türkiye’de sosyalist hareket birçok nedenle zayıfladı. Nedenlerden biri de PKK’nin Türk solunun bir kısmını gölgesine alarak solculuktan adım adım uzaklaştırmasıydı. Kuşkusuz o gölgeye girmeden mücadelesini sürdüren sosyalist örgütler var ve şimdilerde Cumhuriyetçilikle birleşerek güç topluyorlar. Cumhuriyetçiler Kurultayı, sosyalist hareketin inşası için önemli örneklerden biridir. Açılım ve DEM’in AKP ve MHP’yle işbirliği de gölgedeki kimi sosyalistlerin uyanmasını sağladı.

İktidara yaslanmanın rahatlığıyla daha açık konuşan DEM yöneticileri de uyanışı kolaylaştırıyor. “Öcalan medyanın dilinden rahatsız” diyen DEM yöneticisi Pervin Buldan’ın “Yargı AKP’nin elinde, açılıma karşı çıkan gazetecileri sustursun” özetli konuşması bu iktidara yaslanma rahatlığının tipik örneğidir. Öyle ki Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum bile bu “faşizan” öneri karşısında “antidemokratik uygulama istemek doğru değil” demek durumunda kaldı!

Başta belirtmiştim: AKP, MHP ve DEM’in açılım ortaklığı demokrasi ve özgürlük getirmez, daha ağır bir rejim oluşturur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ekim 2025

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Öcalan Demirtaş’ı neden istemedi?

Gazeteci Uğur Ergan’ın iddiasına göre Öcalan, İmralı’daki görüşmelerden birisinde, “Demirtaş’ın aktif şekilde devreye girmesi benim için de, iktidar için de, projenin devamı için de iyi sonuç vermez” demişti. (Halktv.com.tr, 10.10.2025). DEM Partisi iddiayı yalanladı, “Öcalan’la görüşmelerimizde hiçbir şekilde bu tarz bir değerlendirme yapılmamıştır” dedi.

Gazeteci Aytunç Erkin de, Öcalan’ın heyete “Demirtaş eleştirisi” yaptığını yazmıştı kısa süre önce. DEM’in yalanlamadığı o iddiaya göre Öcalan DEM heyetine şöyle demişti: “Selahattin zamanında ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ demişti. Doğru değildi. Erdoğan’ı karşıya almalarına gerek yoktu.” (Nefes, 6.9.2025)

Erdoğan’ın ‘hesaplaşma’ beklentisi

Öcalan ile Demirtaş arasında bir çelişmenin olup olmadığı, kısa bir süre öncesine kadar iktidarın da konusuydu. Erdoğan hem önceki açılım sürecindeki tartışmalardan, hem de Hakan Fidan’ın o dönemki temaslarından, ortada bir çelişme olduğunu biliyordu. Bildiği için de, örneğin 12 Ocak 2022’deki TBMM Grup Toplantısında şöyle demişti: “Edirne’deki en büyük hesabı İmralı’dakine verecek. Onların da kendi içinde ayrı bir hesaplaşmaları var, bu hesaplaşmayı da yapacaklar.”

Yürütmenin başının, “Edirne’deki Demirtaş’ın, İmralı’daki Öcalan’a hesap vereceğini” belirtmesi, yani bir mahkumun bir başka mahkuma hesap vereceğini söyleyebilmesi, iktidarın ne derece hesaplaşma beklentisi içinde olduğunu gösteriyordu.

Öcalan’ın cumhurbaşkanı adayları

Öcalan ile Demirtaş arasında bir çelişme olduğu sır değil, yayınladıkları İmralı Notları’ndan biliyoruz.

Örneğin cumhurbaşkanlığı seçiminden önce 26 Haziran 2014’te yapılan Öcalan-HDP heyeti görüşmesinde, Öcalan “Cumhurbaşkanlığı meselesine gelelim, ne yaptınız” diye soruyor. Pervin Buldan “Demirtaş’ın isminin öne çıktığını” söylüyor. Öcalan itiraz ediyor, ”Bence çabanız Türk, Alevi gibi farklı bir aday profili üzerinde olmalıydı” diyor. Hatta itirazını gerekçelendirmek için “Hem HDP Genel Başkanı hem de cumhurbaşkanı adayı olursa parti işleri nasıl olacak” diye soruyor. Buldan, seçimin kısa bir süre sonra yapılacağından hareketle “Başkanım, zaten bir aylık süredir. Parti işleri aksamaz” diyor. 

Öcalan, Sırrı Süreyya Önder’e dönerek “Sen ya da Ertuğrul (Kürkçü) olabilir misiniz?” diye soruyor. Önder, “ikimizin de üniversite diploması yok, o nedenle olamayız” diyor. Öcalan, Demirtaş yerine başkasının olmasında o kadar ısrarcı ki “Figen (Yüksekdağ) olabilir mi peki?” diye soruyor bu kez. Önder, onun da diplomasının olmadığını söylüyor. Öcalan bu sefer de “Ufuk Uras olabilir mi?” diye soruyor. Önder ona sol çevrelerden çok tepki olduğunu söylüyor. Öcalan yine ısrarcı, Gencay Gürsoy’un ismini ortaya atıyor. Araya giren İdris Baluken, Gürsoy’un yeterince kabul görmeyeceğini savunuyor. 

Devlet yetkilisinin uyarısı

Asıl vahimi şurası. Öcalan çaresiz kalıp da “Yahu gerçekten de uygun kimse yok” deyince, “Devlet yetkilisi” araya giriyor ve şöyle diyor: “Efendim, bu konuda heyeti eleştirebiliriz, sanki çok iyi çalışmamışlar.” 

Bunun üzerine Öcalan “isim konusunu burada belirleyemeyeceğiz. Yetkili organlarda tartışın” diyor, devamında da “Ekmeleddin gibi bir adayı biz de bulabilirdik” diyor. (İmralı Notları, s.336-337).

Ancak yeterli zaman yoktu. Bu görüşme 26 Haziran’da yapıldı, 30 Haziran’da Demirtaş, 1 Temmuz’da da Erdoğan adaylığını ilan etti, seçim 10 Ağustos’ta yapıldı.

İmamoğlu-Demirtaş ittifakı

Demirtaş’ın ismine itirazın asıl sahibinin Öcalan’dan ziyade “devlet yetkilisi”, dolayısıyla AKP olduğu anlaşılıyor. Nitekim Demirtaşlı HDP’nin oy potansiyeli, bir yıl sonraki 7 Haziran 2015 seçiminde yüzde 13,1 ile ortaya çıkıyor ve AKP’nin tek başına iktidar olmasının önündeki engellerden birine dönüşüyor. Öncesinde, 17 Mart 2015’te de Demirtaş’ın Erdoğan’a “seni başkan yaptırmayacağız” çıkışı vardı.

Sonuç olarak HDP kimin müttefiki olacak; iktidarın mı, ana muhalefetin mi? Mesele budur. Sarayın en büyük endişesinin “İmamoğlu-Demirtaş ittifakı” potansiyeli olduğu biliniyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ekim 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Ne yapmalı?

TBMM Resepsiyonu fotoğraflarına özne yapılan kimi muhalefet partisi liderleri, o fotoğrafların hâlâ konuşuluyor olması nedeniyle ana muhalefet partisi “çevresini” suçluyor ama fotoğrafların gündemde kalmasına doğrudan iktidar katkı yaptı.

Erdoğan hem Azerbaycan dönüşünde ”uçağa akredite gazetecilere” yaptığı açıklamalarda  hem de grup toplantısındaki konuşmasının önemli bir bölümünde o fotoğraflara değindi ve şu mesajı verdi: ”Resepsiyonda çekilen fotoğraf karesine gelirsek. O kare, gerçek Türkiye fotoğrafıdır.” (AA, 8.10.2025)

İşte o resepsiyonun da, o fotoğraflar için muhalefet liderlerinin odaya çağrılmasının da esas hedefi buydu. Erdoğan, “Erdoğan merkezli bir siyaset fotoğrafı” vermek istedi. 

Fotoğrafların üç mesajı

O fotoğrafların iki iç politika mesajı var: İlki, ABD’den “Trump’ın verdiği meşruiyet” açıklamasıyla eli zayıf dönen Erdoğan, CHP’ye “TBMM meşruiyetini” göstermek istedi. İkincisi de CHP’yi yalnızlaştırma amacıyla diğer muhalefet partilerine bir çağrı yapmış oldu.

Bana kalırsa o fotoğrafların üçüncü olarak, bir de dış politika mesajı var. ABD Büyükelçisi Barrack’ın ifadesiyle “Trump’ın meşruiyet verdiği”, Trump’ın ifadesiyle “hileli seçimleri iyi bilir” dediği Erdoğan, Beyaz Saray’a “kendi meşruiyetini” bu fotoğraflarla göstererek, “elim zayıf değil” mesajı vermek istedi. 

Erdoğan’ın ajandası 

Erdoğan açıkça eski AKP’lilere, eski MHP’lilere ve DEM’lilere “ittifak” çağrısı yaptı o fotoğraflarla. Ajandayı bazı AKP’liler açıkladı zaten: 2026’de yeni anayasa, 2027’de seçim.

Erdoğan’ın bu ajanda için DEM’li milletvekillerinin oylarına ihtiyacı var. Yeniden açılım başlatmalarının nedenlerinden biri de buydu.

Nitekim Erdoğan grup toplantısında yeni anayasa hedefini ortaya koydu ve çıkarılmasında “bu dönemki parlamentodan umutlu olduğunu” söyledi, “milli meselelerde sağlayacağımız geniş uzlaşmalarla meclisin yeni yasama yılını en verimli şekilde değerlendireceğiz” dedi. (AA, 8.10.2025)

Erdoğan’ın “DEM’le gelecekte neler yapabileceklerine” dair uçaktaki mesajı da bu bakımdan anlamlıydı: “DEM Grubuyla da orada bir araya geldik, sohbetlerimiz oldu. Bu sohbetlerin dışında da geleceğe yönelik neler yapılabilir? Bunları konuşma, görüşme fırsatımız oldu. Bundan sonrası da inşallah hayır olur diye düşünüyorum.” (AA, 8.10.2025)

TBMM’deki slogan

DEM de bu durumu fırsata çevirmeye çalışarak, işi TBMM Grup Toplantısında Öcalan için slogan attırmaya kadar götürdü ve açık açık “Öcalan’ın özgürlüğünü” esas gündem haline getirdi.

İktidar cephesinden kimi isimler slogan attırılması nedeniyle DEM’i suçluyor. Oysa DEM’lilerin “Biji Serok Apo” sloganı, MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin Öcalan için kullandığı “kurucu önder” sıfatının tamamlayanıdır. Sloganın TBMM grup toplantısında atılması da Bahçeli’nin “Öcalan gelsin TBMM’de (DEM grup toplantısında) konuşsun” çağrısına uygundur.

Nitekim Bahçeli de yine “kurucu önder Öcalan”ı övdüğü, kurucu parti CHP’ye vurduğu bir MHP grup toplantısı yaptı. “Eğmeden, bükmeden söylemeliyim ki PKK’nın kurucu önderliği elini taşın altına koymuştur“ diyen Bahçeli, TBMM’deki açılım komisyonunun İmralı’da Öcalan’la yüzyüze görüşmesini istedi, “bunda çekinecek bir husus görmüyorum” dedi. (Cumhuriyet, 7.10.2025)

Cumhuriyet’i yaşatmak

Tablo ortada. İktidar cephesi açıkça kozlarını ortaya koyuyor. Mesele muhalefetin ne yapacağıdır. 

Cumhuriyet yazarı Ergin Yıldızoğlu’nun 6 Ekim’de köşesinde ortaya koyduğu şu üçlü formül, tartışılmalıdır: “CHP’yi destekle, laikliği ve Cumhuriyetçiliği savun, sosyalist hareketi inşa et.”

Tartışalım ama bugün bitirirken bir de şu görevimizi ekleyelim: Cumhuriyet gazetesini yaşatmak!

Evet, Cumhuriyet gazetesi bizi, sizi, hepimizi, tüm Cumhuriyetçileri dayanışmaya çağırıyor. Baskı ve ekonomik abluka altındaki Cumhuriyeti dayanışarak, imeceyle yaşatmak, hepimizin görevidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Ekim 2025

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Erdoğan’ın ‘meşruiyet’ müttefikleri

AKP’nin 24 yıldır iktidarda kalabilmesinin nedenlerinden biri “muhalefet partilerinin başarısızlığı”ysa, bir diğeri de Erdoğan’ın muhalefet liderlerini sıra sıra kendine müttefik yapabilme becerisidir. Kuşkusuz ikisi birbirinin bütünleyenidir.

Bu ilişkinin en tipik örneği Erdoğan-Bahçeli ilişkisidir. Bahçeli yıllar önce, en hafifinden “senden cumhurbaşkanı olmaz” diyordu, bugün Erdoğan’ın en büyük dayanağı oldu. (Bu dönüşümde MHP’ye yönelik kaset ve yargı operasyonlarının rolü, MHP’nin siyasi tarihini yazacak araştırmacıların konusu olacaktır.)

DEM’den Erdoğan’a meşruiyet

DEM liderlerinin 1 Ekim’deki TBMM açılışında Erdoğan’a bakışlarını yansıtan fotoğrafları sosyal medyada çok tartışıldı. O fotoğrafların iki temel özelliği vardı. 

Birincisi, “seni başkan yaptırmayacağız” çizgisinden “başkanı ayakta karşılamaya, başkana meşruiyet dayanağı” olmaya dönüşümün fotoğrafıydı. İkincisi de “CHP’nin ‘demini’ alma operasyonunun” geldiği duraktı.

Kimi DEM’liler bu dönüşümü “ama o Demirtaş’ın çizgisiydi” diyerek geçiştirmeye çalışıyorlar. Oysa partinin de çizgisiydi. Nitekim sonraki seçimlerde de DEM o çizgiyi sürdürdü. Örneğin Pervin Buldan son seçim öncesinde şöyle dedi: “Anayasaya göre üçüncü kez aday olamazsınız Erdoğan. Üçüncü kez olamazsın. Bu, çok açık ve nettir. Adaylığı meşru değildir.”

Sonuçta Erdoğan’ı “meşru cumhurbaşkanı görmeyen” DEM çizgisi, Erdoğan’ı meşru gören çizgiye dönüşmüş oldu.

DEM’i CHP’den koparma operasyonu

DEM’deki bu dönüşüm sadece bir yılda oldu. Aynı bir yılda şu da oldu: CHP’nin yeni liderliği, çokça eleştirdiğimiz “normalleşme/yumuşama” çizgisiyle Erdoğan’ı geçen yıl TBMM’de ayakta karşılarken, bu yıl “meşruiyet yok” diyerek protesto etti, oturarak bile karşılamadı. Bu dönüşüm de bir yıl sürdü. Bu bir yılda iktidarın CHP’yi hedef alan çok boyutlu operasyonları yaşandı; belediyeleri, İstanbul İl Başkanlığı, kurultayları hedef alındı. Yani CHP’nin ”aldığı ders” hayli ağır oldu.

DEM ve CHP arasındaki ters dönüşüm arasında da bir ilişki var elbette. Bir yıl öncesine kadar, AKP-MHP koalisyonu CHP’yi “demlenmekle” suçluyordu. Demlenmek, iktidarın CHP ile DEM’in seçim işbirliğine göndermesiydi. Ama sadece siyasi bir gönderme değil, operasyon gerekçesi yapılan suçlamaydı. CHP-DEM seçim işbirlikleri, iktidara göre CHP’nin “terörle işbirliği” anlamına geliyordu ve bu şekilde kazanılan belediyelere “terörle iltisaklı” diyerek operasyonlar yapıldı, belediye başkanları tutuklandı.

Sadece bir yıl sonra, Erdoğan DEM liderleriyle işte o fotoğrafı verdi. CHP’yle seçim işbirliği yaparken “terörist” sayılan DEM’liler, iktidarın açılımının öznesi yapılarak hem “meşruiyet” kazandılar, hem de Erdoğan’ın “meşruiyet” dayanağı oldular.

Böylece Erdoğan-Bahçeli ikilisi, CHP-DEM seçim işbirliğini kendi hukuklarına göre suç sayıp, DEM’i CHP’den koparıp, “açılım” üzerinden müttefik yapmış oldular. Kuşkusuz arada Öcalan’ın rolü ve Öcalan üzerindeki “devlet yetkililerinin” becerisi de var.

Başını dik tutabilmek

Şu bir yıl ne çok derslerle dolu muhalefet partileri açısından. Kendilerini “dar siyasi çıkarlarla” Erdoğan’a müttefik yapanlardan, ABD’nin “yeni Ortadoğu düzeni” içinde müttefiklik yaparak ”çifte meşruiyet” arayanlara… 

Erdoğan, 24 yıldır liberalleri, dönek solcuları, sağcıları, milliyetçileri, ülkücüleri, ulusalcıları, laik Kürtçüleri, İslamcı Kürtçüleri, NATO’cuları, her türden Batıcıları, Avrupacıları, Amerikancıları, saraycılık meraklısı sanatçıları, yükselemediği mahallesinden kaçanları, operasyon baskısıyla partisinden topuklayanları sıra sıra kendisine müttefik yapabildi.

Tüm bu müttefikler, başını dik tutabilmek için kalemini dik tutan 20’li yaşlarındaki gazeteci Furkan Karabay’ın tırnağı bile olamadılar kısacası.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ekim 2025

, , , , ,

Yorum bırakın

Operasyon 2028

Şu an ülkemizde yaşanan hemen her siyasi, ekonomik ve askeri konu, doğrudan ya da dolaylı olarak “Operasyon 2028” kapsamındadır. 

Operasyon 2028, Anayasa’ya rağmen üçünkü kez cumhurbaşkanı durumunda olan Erdoğan’ı ya yeni anayasa ile ya da yine mevcut anayasaya rağmen, dördüncü kez cumhurbaşkanı yapma operasyonudur.

CHP’ye operasyonlardan teğmenlere operasyona ve aile merkezli ulusal savunma propagandasına kadar hemen her konu, Operasyon 2028 içindedir.

Karanlıkta saklanmaya çalışılan gerçek

Elbette operasyonların kamuoyunda etkili olabilmesi için torbaya her zaman çürükler de atılır. Kamuoyunun bir bölümü bu tuzağa Ergenekon-Balyoz operasyonlarının ilk döneminde de düşmüştü. Hatta torbaya atılan kimileri, operasyonun asıl hedefini anlayamadığından, ”biz onlardan değiliz” dilekçeleri vermişti. Neyseki kamuoyunun çoğunluğu asıl amacı gördü ve ağır hasar alınmasına rağmen süreç atlatıldı.

CHP’ye operasyonlar da böyledir. Yolsuzluk iddialı bu operasyon davalarında elbette sıfır yolsuzluk yoktur, elbette ”bir miktar” yolsuzluk vardır. Üstelik varlığı “bir miktarı” geçemediği için, sürekli yeni operasyonlara ihtiyaç duymaktadırlar. Ama bu durum, davaların asıl amacının Operasyon 2028 olduğu gerçeğini değiştirmez. Tersine operasyonun sahibi, ışığa yolsuzluğa tutarak, Operasyon 2028’i karanlıkta bırakmak istemektedir. 

Bugün sistem/düzen partilerinin tamamında, büyüklü küçüklü yolsuzluk vardır. Çünkü sistem böyledir, çünkü sistem yolsuzluk, haksızlık, adaletsizlik üstüne inşa olmuştur. Kir tüm sistem partilerine, o partilerin sistemle ilişkisinin çapına göre nüfuz eder. O nedenle asıl büyük mesele, sistemin dışına çıkabilme meselesidir.

Eski işlere yeni aktör: Bahçeli

Devlet Bahçeli, Saraya yakın gazeteden “Sayın Cumhurbaşkanımız görevine 2028’de de devam etmeli” mesajı vererek, Operasyon 2028’in başakötürlüğünü yaptığını, bir kez daha sergiledi.

Oysa aynı Bahçeli, Erdoğan’ın daha ilk cumhurbaşkanlığı adaylığını bile ülkenin geleceği açısından beka sorunu görmüş, karşı çıkmış ve çok ağır sözler kullanmıştı. Peki ne değişti? Erdoğan mı değişti, Bahçeli mi? Erdoğan çizgisini korumakta, davasının yolunda yürümekte ve asıl hedefine varabilmek için taktik manevralarla herkesi kullanmaya çalışmaktadır.

Dahası, Erdoğan eski işlerini artık “yeni müttefiklerine” yaptırtmaktadır; bu da kendisine siyasi esneklik kazandırmakta, istediği an manevra yapma özgürlüğü sağlamaktadır.

Örneğin Erdoğan daha önce birkaç kez sosyal medyayı kısıtlamaya çalışmıştı. O süreçte kendisine en sert karşı çıkanların başında Bahçeli geliyordu. Bahçeli Erdoğan’ı internete deli gömleği giydirmekle, twitter kuşunun kanadını kırmakla, ifade özgürlüğünü yontmakla suçluyordu. Aynı Bahçeli şimdi Erdoğan’dan da ileri gidiyor ve “sosyal medyanın tamamını kapatmayı” savunuyor.

Anayasa Mahkemesi de öyle değil mi? Kürt Açılımı da öyle değil mi? Erdoğan’ın her Kürt Açılımı’na kategorik olarak karşı çıkan Bahçeli, pozisyonunu değiştirince, bizzat Erdoğan’ın yerine Kürt Açılımını başlatmış olmadı mı? 

Dar koridorun dışından bakabilmek

AKP saflarına devşirilmemiş tüm siyasi partiler, günlük dar siyaset koridorunun dışına çıkmalıdır; taktik seviyeden değil, stratejik düzeyden bakmalıdır. 

Operasyon 2028 gerçeğini görmeden ne belediyelere operasyonlar anlaşılır, ne de açılım; ne medyaya operasyon anlaşılır ne de gazetecilere tutuklamalar; ne finans kapitale tavizleri anlaşılır ne de işletme hakkının devri adı altında yeni satış hazırlıkları; ne en yüksek vergi ödeyenlerin neden isimlerini gizlediği anlaşılır ne de büyük sermaye transferlerinin amacı; ne iç güç mücadeleleri anlaşılır ne de pasif görevlendirmeler; ne dün ihale verdiklerine bugün operasyon yapmaları anlaşılır ne de kullan-at hamleleri; ne kayyumculuk anlaşılır ne de bölümünü birincilikle bitiren öğrencinin aynı bölümde yüksek lisans yapma başvurusunun reddedilmesi…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Eylül 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Topuklu efe meselesi

CHP’li Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun bir törenle AKP’ye katılması, AKP’nin CHP’li belediyeleri “silkeleme” operasyonunda önemli bir dönemeç oldu. 

Zira Çerçioğlu yakın zamanda AKP medyası tarafından “yolsuzluk” iddiası ile hedef alınan bir isimdi. Bu bakımdan Özgür Özel’in durumu “Ya içeri tıkıl, ya AKP’ye katıl” diye özetlemesi gerçekçi görünüyor.

Bu durumda: Dayanaksız ve zayıf yolsuzluk iddialarıyla suçlanan CHP’li belediye başkanları “başımız dik” diyerek “içeri tıkılmayı” bir görev gibi görürken, kuvvetli yolsuzluk iddiasıyla suçlanan Çerçioğlu, hızla operasyonu yapanların safına katıldı.

‘Belediyecilik aşkı’ sorunu

Olayın ilk anından beri CHP’lilerin üzerinde uzlaştığı yorum şu: “Topuklu efe” Çerçioğlu, topukladı!

Tamam, söz güzel, olayı da anlatıyor ama şu özgeçmişte bir tuhaflık yok mu?

Özlem Çerçioğlu 2 dönem milletvekilliği yaptı, tam 4 dönemdir de belediye başkanı. 2002’de milletvekili, 2007’de yine milletvekili. Dönemi bitirmeden 2009’da belediye başkanı seçildi, 2014’te yine belediye başkanı, 2019’da yine belediye başkanı, 2024’te yine belediye başkanı.

Asıl bu tabloyu oluşturan nedenler üzerinde durulması gerekmiyor mu? 4 dönem belediye başkanlığının ve 2 dönem milletvekilliğinin, vatandaşa hizmet aşkı olmadığı, başka bir aşk olduğu ortada. O aşk, en hafifinden “koltuk aşkıdır” ve asıl mücadele edilmesi gereken de budur. 

Çünkü bu kadar uzun süren bir belediye başkanlığı, elbette istisnaları vardır ama altındaki kadronun kökleşmesinin de katkısıyla, yolsuzluk riski doğuran sorunlu bir mekanizmaya dönüşecektir. 

İki dönem kuralı ve adayların ön seçimle belirlenmesi ilkesi, yolsuzlukla mücadelenin yollarındandır.

AKP’ye yeni kambur

Öte yandan Çerçioğlu 2 dönem milletvekilliğini yaptığı ve 4 dönemdir de belediye başkanlığını yürüttüğü partisinden ayrılığını, “parti içinde yaşadığı sorunlar“ olarak açıkladı ve “çözülemeyeceği nedeniyle” artık CHP’de kalamayacağını ilan ederek AKP’ye geçti. Bağımsız kalmak yerine iktidar partisine geçme kararına bakılırsa bu sorun, CHP’de çözülemeyip ancak iktidar partisinde çözülebilecek türden bir sorun olmalı!

Ve AKP medyasının düne kadar “yolsuzluk kraliçesi” gördüğü Çerçioğlu, AKP’deki rozet takma töreninde yaptığı konuşmaya “Cumhurbaşkanımın himayesinde artık Aydın’a daha çok hizmet edeceğim” diyerek başladı. Çerçioğlu’nun kime, neye, neden hizmet edeceğini elbette Aydınlı CHP’liler biliyordu ve iki gündür tepkileri sürüyor. 

Ve yine medyaya yansıdığına göre, halka hizmet propagandasının altında, gerçekte “şirket kurtarma” operasyonu var!

Bu arada AKP medyasının manşetlerden yolsuzlukla suçladığı bir ismin, AKP’nin kuruluş yıldönümünde “AK” Parti rozeti takması, kimi AKP’lilerin içine sinmiş görünmüyor. Tutuklanan onca CHP’li belediye başkanı için hâlâ sağlam bir yolsuzluk iddianamesi oluşturulamamışken, AKP medyası tarafından en güçlü yolsuzluk iddiasıyla suçlanan bir CHP’linin artık AKP’li olması, elbette hazmetmesi zor bir durum!

‘Topuklu efe’ reklamcıları

Diğer yandan Aydınlıların Çerçioğlu’na “topuklu efe” dediği de yoktu aslında. Bu sıfat, Ertuğrul Özkök gazeteciliğinin eseriydi ve Çerçioğlu’na bu sıfatı Hürriyet gazetesi yakıştırmıştı. Ama Hürriyet yakıştırdıktan sonra, ne yazık ki medyada kimi isimler Çerçioğlu’nu “topuklu efe” diye övdü, onun belediyeceğilinin reklamını bu sıfatla yaptı.

Ve dün “topuklu efe” reklamı yapanlar, o övgüleri düzenler kendileri değilmiş gibi, bugün “topuklayan efe” diye tepki gösteriyorlar. Ne bir özür, ne bir özeleştiri! 

Yetmemiş gibi bir de “siyasette ahlak” dersi vermeye kalkıyorlar. 

Türkiye’nin bir sorunu da bu işte: Anasından “akil adam olarak doğanlar” sorunu.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ağustos 2025

, , , ,

1 Yorum

Açılımın zayıf karnı

Öncekinde, açılımın zayıf karnı “Suriye’nin kuzeyi”ydi. O açılımın kesintiye uğramasının nedenlerinin başında, Erdoğan ile Öcalan’ın bu konudaki restleşmesi geliyordu. Anımsayalım:

Sırrı Süreyya Önder, Başbakan Erdoğan’la görüşmelerini iletiyordu Öcalan’a. Şöyle demişti Erdoğan o zamanki İmralı heyetine: “Tek bir kırmızı çizgim var. O da Suriye’dir. Orada Kuzey Irak benzeri bir yapılanmaya asla izin vermeyeceğim.”

Sırrı Süreyya Önder bunu iletince, Öcalan da şu yanıtı veriyordu: “(Sinirlenerek) Sen de ona söyle. Biz de merkezi Suriye devleti içinde Kürtleri asla eritmeyeceğiz. Bu da bizim kırmızı çizgimizdir” (İmralı Notları, s.179).

Paralel süreç isteniyor

Bu konu şimdiki açılımın da zayıf karnı. Zira AKP-MHP tarafı ile PKK-DEM tarafının bu konuda farklı yaklaşımları var. ABD ise iki farklı yaklaşımı uzlaştırma arayışında. O nedenle ABD’nin stratejik düzlemde hedeflediği ile süreç ilerleyebilsin diye taktik düzlemde savunduğu şu aşamada tam örtüşmüyor.

Somutlayalım: PKK Türkiye’de zaten yoktu, Irak’taki varlığının da önemli bir kısmını geçen yıllar içerisinde Suriye’ye transfer etmişti. Tamam, Irak’taki PKK silah bırakıyor ama ya Suriye’deki PKK? Gerçi Ankara, memnuniyet açıkladığı 10 Mart tarihli HTŞ-SDG anlaşması nedeniyle “PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG/SDG” tezinden bir oranda geri adım attı ancak o anlaşmanın hayata geçmesinin gecikmesi, Ankara açısından sıkıntıya dönüşüyor. 

PKK’nin Türkiye’de siyasete entegrasyonu süreci ile SDG’nin Suriye’de devlete ve orduya entegrasyonu sürecinin paralel yürütülmesi isteniyor. AKP-MHP ittifakı, Türkiye’de ilerleme yaşanırken, Suriye’de yaşanmamasını, bir taktik tuzak olarak görüyor.

Entegrasyondan kim, ne anlıyor? 

10 Mart anlaşmasının maddeleri, tıpkı Öcalan’ın 27 Şubat tarihli silah bırakma çağrısındaki gibi muğlaklık içeriyor. PKK silah bırakacak ve “demokratik entegrasyon” sağlanacak. Peki nedir demokratik entegrasyon? Belli değil. Ankara’da “bireylerin Türkiye’yle bütünleşmesi” diye anlaşılıyor oysa örneğin PKK yöneticilerinden Helin Ümit’e göre “demokratik entegrasyon, kolektif hakların tanınması” anlamına geliyor.

Benzer durum Suriye’de de yaşanıyor. Ankara, SDG’nin bireyler halinde orduya entegrasyonunu savunuyor. SDG ise blok halinde, kendi bölgesinde orduya entegre olmayı, yani bir anlamda “Kürt tümeni” olarak Suriye ordusunun parçası olmayı istiyor.

Bu farklılık nedeniyle Suriye’deki süreç ilerlemiyor. ABD Büyükelçisi Barrack’ın ”Şara hükümeti, azınlıkları iktidar yapısına entegre etme konusunda ‘daha hızlı ve daha kapsayıcı’ olmayı düşünmeli” uyarısı, işte bu çelişmeyi uzlaştırma amacını ortaya koyuyor. 

‘SDG’ye 30 gün süre’ iddiası

Tam bu süreçte dikkat çeken bir iddia ortaya atıldı. Middle East Eye haber sitesinden Ragıp Soylu’nun haberine göre; Türkiye ve ABD yetkilileri, geçen hafta Suriye’de yapılan bir toplantıda, SDG’ye Suriye ordusuna katılması için 30 gün süre verdi (middleeasteye.net, 21.7.2025).

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Bölünme dışında ne talebiniz varsa yapın.  Ama Suriye’yi bölmeye giderseniz müdahale ederiz” uyarısı, bu iddiayla uyumlu görünüyor (AA, 22.7.2025).

Diğer yandan Ragıp Soylu’nun haberinde ilginç bir konu daha var: “Şam hükümeti, SDG’nin tamamen kadınlardan oluşan silahlı alt gruplarından YPJ’yi ise kendi saflarına katmaya hevesli değil.”

Yeni rejimin kadınlara bakışı, acaba bu konuda taktik bir uzlaşma farsatı mı doğurdu? Kadınlardan oluşan YPJ’nin blok halinde Suriye’nin kuzeydoğusunda kalması ama erkeklerin Suriye ordusuna dağınık bir şekilde entegrasyonunda mı uzlaşılacak?

Öcalan’ın o sözleri

Evet, Suriye’nin kuzeydoğusu, açılımın zayıf karnı. 

Şu haber bile bu konunun ne derece kritik olduğunu ortaya koyuyor: “Abdullah Öcalan’ın kardeşi Mehmet Öcalan, ağabeyinin ’Rojava’da Kürtler asla silah bırakamaz” dediğini söyledi. Mehmet Öcalan’ın konuşmasının ardından DEM Parti İmralı Heyeti, ’İmralı Adası’nda yapılan tüm görüşmeler heyetimizin katılımıyla gerçekleşmiştir. Diğer tüm iddialar gerçeği yansıtmamaktadır’ açıklaması yaptı” (Cumhuriyet, 14.7.2025).

Not: 17. Uluslararası Arguvan Türkü Festivali kapsamında düzenlenen “Toplumsal Barış” konulu panelde konuşmacıyım. Bu vesileyle birkaç gün Arguvan’daki köyümde olacağım için cumartesi ve pazartesi günleri yazım olmayacak. Anlayışınız için teşekkürler. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Temmuz 2024

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Bahçeli’nin Lübnanlaşma önerisi

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Cumhurbaşkanının iki yardımcısı olsun, biri Kürt, diğeri Alevi” önerisi, Cumhur İttifakı’nın nasıl bir rejim dönüşümü hedeflediğini iyice ortaya koyuyor: Türkiye’yi Lübnanlaştırma!

Bahçeli’nin “Kürt ve Alevi bumhurbaşkanı yardımcıları” önerisi ile Erdoğan’ın “Türk-Kürt-Arap ittifakı” söylemi ve ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bölge için “Osmanlı millet sistemi” istemesi, aynı hedefin birbirini bütünleyen parçalarıdır.

Örtülü federasyon önerisi

2016’da Türk-İslam sentezi (MHP-AKP) ile rejimi dönüştürmeye başladılar, Türk-Kürt-İslam sentezi (MHP-DEM-AKP) üzerinden dönüşümü tamamlamayı amaçlıyorlar. 

Nereye tamamlanacak peki? Cumhur İttifakının bazı sözcüleri Halep’e, Musul’u Kerkük’e plaka dağıtarak, hedefi “Türkiye’nin Irak ve Suriye kuzeyine genişlemesi” olarak ortaya koyuyorlar. Cumhur İttifakının kimi sözcüleri de bunu “Türkiye İmparatorluğu” diye tarif ediyorlar. 

Hepsinin vardığı yer İslami federasyondur!

Bakırhan’ın işaret ettiği düzen

Ne oldu da üç gün önce DEM’li milletvekillerine terörist muamelesi yapan Bahçeli, üç gün sonra açılım için onlara elini uzattı? 

Bu üzerinde fazlasıyla durulması gereken soru, önce geçiştirildi, “ne önemi var, önemli olan el uzatılmasıdır” dendi, sonra taraflar “çünkü karşı taraf yenildi, mecbur kaldı” türünden propagandif yanıtlar ürettiler ama artık DEM yönetimi de asıl yanıtın etrafından daha fazla dolanamıyor, kısmen esasa işaret ediyor. T24’ün “Sizce Ortadoğu koşulları mı zorladı” sorusuna DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan şu yanıtı veriyor: “Hem Ortadoğu hem içerisi. Yeni bir düzen tartışmaları var, bunun ana zemini Ortadoğu” (T24, 18.7.2025).

Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan’ın fırsat ortaklığı

Uzun zamandır anlatmaya çalışıyoruz: ABD, “İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu” dizayn etmeye çalışıyor. Erdoğan-Bahçeli ikilisi de Öcalan da bunun kaçınılmaz olduğu varsayımından hareketle ”fırsattan yararlanmak” istiyorlar. Kuşkusuz Erdoğan-Bahçeli ikilisi ile Öcalan’ın yararlanmak istediği fırsatlar tamamen örtüşmüyor, hatta bazı aşamalarda karşı karşıya bile geliyor, gelecek ama yine de taraflar “Yeni Ortadoğu” fırsatından yararlanmakta ortaklaşarak açılımı başlattılar.

Erdoğan ve Bahçeli için Yeni Ortadoğu, Türkiye’ye Irak ve Suriye’nin kuzeyi ile entegrasyon kapısını açabilir, Öcalan için Yeni Ortadoğu, “Apocu hareket”e, Türkiye’de ve Suriye’de iktidara ortak olma yolu açabilir. 

Fırsat değil hayal

Gazze’de Hamas’ın zayıflatılması, Lübnan’da Hizbullah’ın geriletilmesi, Suriye’de Esad rejiminin yıkılması ve İran’a askeri basınç uygulanması, sürecin inişli-çıkışlı ilerlediğini görmeyenlere elbette ABD’nin “yeni Ortadoğu” kurmakta olduğunu düşündürebilir. Ama bu uzun bir sürecin kısa bir kesitidir sadece.

Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan üçlüsü, bu kesitten hareketle, ABD’nin “yeni Ortadoğu” dizaynının fırsata dönüşeceğini umuyor. Tıpkı Turgut Özal’ın “bir koyup üç alma” hayali gibi, tıpkı Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin “Yeni-Osmanlı” hayali gibi… 

Boğazlaşma önerisi

Kürt ve Alevi cumhurbaşkanı yardımcıları istemek, yurttaşların eşitliğinin gerisine düşüp, her yurttaşın kendi toplumundaki eşitliğini savunmak demektir.

Lübnan budur: Cumhurbaşkanı şu toplumdan, başbakan şu toplumdan, Meclis başkanı şu toplumdan. O toplumlar etnik gruplardır, dini ve mezhebi gruplardır.

Kürt ve Alevi cumhurbaşkanı yardımcıları demek, haliyle Sünni Türk cumhurbaşkanı demektir. Kürtlerin kendi içinde eşitliği, Alevilerin kendi içinde eşitliği, Sünni Türklerin kendi içinde eşitliği ama aslında cumhurbaşkanı ve yardımcıları düzleminde olduğu gibi hiyerarşi ve eşitsizlik demektir bu. Her etnisitenin, her mezhebin kendi içinde eşitliği ama aralarında bir hiyerarşi ve eşitsizlik demektir bu. (Lazlar için bakanlık, Çerkesler için müsteşarlık, Caferiler için genel müdürlük vb. diye eşitsizlik derinleşerek ilerler bu modelde.)

Öcalan’ın “demokratik entegrasyon” dediğini, Bahçeli “Sünni Türk cumhurbaşkanı ile Kürt ve Alevi yardımcıları” diye somutlamış özetle. Buradan demokrasi çıkmaz, buradan Lübnanlaşma çıkar, Lübnan’da sık sık olduğu gibi boğazlaşma çıkar!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Temmuz 2025

, , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Pekeke

Türkiye’yi ne PKK bölebilir ne de Kürtler. Türkiye’yi (potansiyeli açısından) Türkiye’yi yönetenler bölebilir, Türkiye’yi “Kürt karşıtı ırkçılar” bölebilir. 

Elbette onlar da son tahlilde bölemez, böldürtmeyeceğiz. Sadece potansiyel farklarına işaret ediyorum.

Peki neden mi bu girişi yaptım? Anlatayım:

Açılımın gereği

Biliyorsunuz, Türkiye’deki son açılımın hem dış hem iç boyutunun olduğunu önemle belirtiyorum: Açılım 1 Ekim’de Bahçeli’nin DEM’lilerle tokalaşması ve 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” demesiyle başlarken, İdlib’de ABD ve Türkiye destekli gruplar Şam’a yürüyüşe geçmenin son hazırlıklarını yapıyor, İstanbul’da da CHP’yi hedef alacak operasyonların ilki 30 Ekim 2024’te Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’e operasyonla başlıyordu.

Ahmet Özer hem terör hem yolsuzluk iddiasıyla tutuklandı. Aylar sonra 14 Temmuz’da açılımın yeni aşaması gereği terör suçundan tahliye edildi (Yolsuzluk suçlamasından tutukluluk hali devam ediyor). Çünkü hem siyaset yapan CHP’li Ahmet Özer’i terörist ilan edip, hem de PKK’lilere siyaset yolu açılmasını savunmak bir arada yürütülemezdi.

Ahmet Özer’e suçlama

Duruşmadaki ilginç bir suçlama, asıl gelmek istediğim yere işaret ediyordu:

Ahmet Özer’i terörist olmakla suçlayan Erkan Çakır isimli bir tanık var. Bu şahıs CHP’nin eski Muş Gençlik Kolları Başkanı. Aynı zamanda CHP’nin kurultay davasının da tanıklarından. 

Çakır, Ahmet Özer’in terörist olduğunu nasıl anlamış, biliyor musunuz? Mahkemede aynen şöyle söyledi: “Bizim bölgede söyleyişte farklılık oluyor. Özer ‘Pekeke’ diyor, biz ‘Pekaka’ diyoruz. Örgüt üyeliği buradan yeterince belli oluyor” (Cumhuriyet, 14.7.2025).

Özel harpçi kafası

Ne acı ki böyle bir “ayrım” var ve ne yazık ki bu ayrımın kaynağı Türk devletinin psikolojik savaş merkezi…

Evet, özel harpçiler, “Kürtler Pekeke diyor” diye ”Türkler için Pekaka’yı” bir fark olarak icat etti. Böylece Pekeke diyen örgütçü, Pekaka diyen Türkiyeci oldu!

Halbuki Türkçe açısından doğrusu Pekeke’ydi. Olsun, bir özel harpçinin ifadesiyle, örgüte böylece “kaka” denmiş olacaktı! Bunu savunana “peki KKTC’nin söyleyişini neden hiç hesaba katmıyorsunuz” diye sormuştum da, biraz düşünüp, “o kısmı çok önemli değil” demişti.

Türkçeyi doğru kullanmaya çalışan 12 kitaplı bir yazar, üç binden fazla makale yazan bir gazeteci ve yüzden fazla kitabı yayına hazırlamış bir editör olarak ben de Pekeke diyorum. Ve sırf bu nedenle “bölücü”, “gizli örgütçü” ve “PKK’li” ilan ediliyorum hemen her gün. Özellikle YouTube kanalımdaki yayınların altında böyle sayısız suçlama var.  

Ne mücadele!

Ne yazık ki bu anlayış 80’lerle sınırlı değil, bugün de sürüyor. Anımsayacaksınız, açılım yokken, yani topu topu altı ay önce, iktidar YPG’yi, İngilizce telaffuz ediyordu, “vaypici” diyordu. Neden İngilizce? Sırf PKK’ye “kaka” diyebilmek için Türkçeyi doğru kullanmayanlar gibi, örgüte “piç” demek için İngilizcesini tercih ediyorlardı çünkü!

Terörle ve teröristle ne mücadele ama! Örgüte kaka, piç deyip, örgütün başına “bebek katili” deyip, şimdi konumunu “kurucu önder”e yükselttiler, TBMM’de konuşmaya davet ettiler!

Harf kanunu ne diyor?

Türkçeye, diline sahip çıkmayıp bu psikolojik savaşa yenilenlere ısrarla anlatmaya çalışıyorum: 

Türkçede ”ka” sesi yok, ”ke” sesi var. 1 Kasım 1928 tarih ve 1353 sayılı “Türk harflerinin kabulü ve tatbiki hakkında kanun”dan başlayarak, “8 Ocak 2004 günü Türk Dil Kurumu (TDK) İmla Kılavuzu Çalışma Grubu tarafından belirlenen ve TSE tarafından Nisan 2005/TS 13148 numaralı belge ile standart hale getirilen Türk Kodlama Sistemi”ne kadar tüm resmi belgeler, Türkçede ”ka” sesinin olmadığını, ”ke” sesinin olduğunu belirtir. Piyasada edinebileceğiniz hemen tüm “ana yazım kılavuzları”nın giriş kısmında yer alan “Türk alfabesi levhası”nda da bu harfin “ke” diye okunduğunu görebilirsiniz. TDK’nin internet sitesinde yer alan “Ses, Harf ve Alfabe” köşesinde de, harflerin nasıl okunduğunu inceleyebilirsiniz.

Sonuç olarak dile sahip çıkmak, dili doğru kullanmak, ülkeyi iyi savunabilmenin de gereklerindendir. Öcalan’ı “kurucu önder” yaptıktan sonra, en milliyetçi Bahçeli Pekaka dese ne olur, demese ne olur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Temmuz 2025

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın