Posts Tagged YPG
İki model
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/08/2026
Sürece “entelektüel destek neden yok” diye yakınanlar var. Hatta son olarak bir akademisyen bu yakınmayı “sürece destek vermeyene entelektüel denmez” boyutuna kadar getirdi!
Sürece destek veren entelektüeller de yavaş yavaş akıllarındaki modeli dile getirmeye başladılar. “Şartlar uygun, Türkiye bölgedeki Kürtlerin hamisi olmalı” diyorlar.
70 yıllık ABD planı
Kürt meselesinin bölgesel “çözümüne” dair modellerden biri budur: “Türkiye bölge Kürtlerini himaye etsin.”
Ancak bu model “sürece destek veren entelektüellerin” icadı değildir, 70 yıllık ABD planıdır ve Ankara’nın önüne çeşitli dönemlerde “Türkiye himayesinde Kürdistan” planı diye getirilmişti. Hatta önceki açılım süreçlerinde, bu kez başka entelektüeller tarafından “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” diye formüle edilmişti.
Son açılımda ise formülü bu kez, Suriye’de SDG’nin entegrasyonunu da göz önünde bulundurarak, “şartlar uygun, Türkiye bölge Kürtlerini himaye etsin” diye savunuyorlar.
Hamilik modeli kimin çıkarına?
Bakınız, sürecin aktörlerinin “Türk-Kürt ittifakı Ortadoğu’yu biçimlendirir” demesi de, “Irak ve Suriye Kürtleri Osmanlı’daki gibi Türkiye’yle birlikte yaşamak istiyor” demesi de, “İran’ı ABD-İsrail değil, Türk-Kürt ittifakı halleder” demesi de, tarihi Yavuz – Kürt İdris ittifakının siyasette sık sık vurgulanması da, Irak ve Suriye’nin kuzeyindeki Kerkük, Musul ve Halep’e plaka dağıtarak bu bölgeleri Türkiye’ye katmayı tasarlayan propagandalar yapılması da, “Türkiye bölge Kürtlerinin hamisi olsun” modeli de aynı kapıya çıkmaktadır: “Türkiye himayesinde Kürdistan.”
Milliyetçi, Türkiyeci, Türk-Kürt kardeşlikçi gibi sunulan bu söylemler aslında tersidir. Türkiye’nin, Türk’ün, Kürt’ün çıkarını değil, ABD’nin çıkarını gözetir. Öyle olduğu için de Washington uzun yıllardır döndürüp dolaştırıp bu modeli Türkiye’nin önüne getirmektedir..
Bölge karşıtı model
Bu modelin sorunlarından biri şu: Türkiye Irak, Suriye ve İran’la karşı karşıya gelmeden bu ülkelerdeki Kürtlerin hamisi olabilir mi?
Elbette Tahran da Bağdat da Şam da Ankara’ya “al Kürt bölgelerini kendine bağla” demeyecektir. Bu durumda Türkiye neden Kürtlerin hamisi olmaya soyunarak komşularıyla karşı karşıya gelsin?
Kürtlerin hamisi olmaya çalışırken Türkiye’nin komşularıyla ve Türk-Kürt ittifakının Araplarla-Farslarla karşı karşıya gelmesi kime yarar? Elbette emperyalist ABD ile siyonist İsrail’e…
Demokratikleşmenin asıl yolu
PKK ve türevlerinin gerçekten silah bırakması bölge halklarının da bölge ülkelerinin de yararınadır. Bölge Kürtlerinin demokratik haklarını kullanabilmeleri zaten gereklidir. Elbette bunun yolu demokratikleşmeden geçmektedir ama gerçek demokratikleşme etnik ve mezhepsel temelde değil, sınıfsal temelde sağlanır.
Girişte bahsettiğim “Sürece entelektüel destek neden yok” diye yakınanların anlamak istemediği budur. Sürece destek yok çünkü Türkiye’nin iyi kötü var olan demokrasisini tırpanlayanların amacının “süreçle demokratikleşme getirmek” olmadığı gayet net bir şekilde görülüyor ve bunun iktidarı sürdürebilmekle ilişkisi ortada.
Bu bizi ikinci modele götürüyor…
Bölgenin ortak paydası: Kürtler
Kürtlerin dört ülkedeki varlığı uzunca bir süre negatif amaçla değerlendirildi. Ülkeler, komşu ülkedeki Kürtleri kendi çıkarları için kullanmaya çalıştı. Ardından ABD emperyalizminin Kürt örgütlerini kendi planları için kullanması süreci başladı.
ABD’nin küresel güç kaybı, İran’ın ABD’nin Ortadoğu’daki etkisini kırması, çok kutuplu dünya inşasının ülkelere manevra alanı yaratması vb etkenler bölge ülkelerinin önüne yeni bir fırsat kapısı açtı. Bu kez dört ülkedeki Kürtler üzerinden dört ülkenin iyi komşuluğunu sağlamak ve güçlü bir ortaklık/ittifak kurmak fırsatı var. Yani dört ülkedeki Kürtler, bu kez dört ülkeyi bir araya getirebilmenin “ortak paydası” olabilir.
Önümüzde böyle bir fırsat varken, neden neo-Osmanlıcı bir anlayışla bölge Kürtlerini himayeye soyunarak komşularımızla karşı karşıya gelelim?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ağustos 2026
Entegrasyon ama nasıl?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/08/2026
ABD Büyükelçisi Tom Barrack, SDG’nin kendini feshedip Şam’daki HTŞ yönetimine entegre olmasını “Trump’ın Ortadoğu planının bir parçası” diye yorumluyor. (Cradle, 26.8.2026)
SDG’nin fesih kararıyla ABD’nin Suriye’yi “teröre destek veren ülkeler” listesinden çıkarma kararının eşzamanlılığı, Barrack’ın tezini güçlendiriyor.
Çünkü Suriye’de sonuçta olan şudur: Önce “terör örgütü” HTŞ devletleşti, ardından “terör örgütü” YPG/SDG devlete entegre oldu; böylece ABD de Suriye’yi “teröre destek veren ülkeler” listesinden çıkardı.
Mazlum Abdi’nin o röportajı
Burada mesele entegrasyonun nasıl anlaşıldığı ve uygulandığıdır. Entegrasyon yani Türkçesiyle bütünleşme, örgütün kendini feshetmesi ve üyelerinin “tek tek” orduya teslimi ve Şam’ın onları istediği yerde görevlendirilmesi gibi sunuldu bu süreç boyunca…
Oysa Suriye’de aslında olan şudur: YPG/SDG devlete küçük ortak oldu. Örgütün üst düzey yöneticileri devlette çeşitli görevleri üstlenecekler. YPG askerleri de Suriye ordusuna teslim olup tek tek verilen yerde göreve başlamıyor; beş tugay şeklinde, bulundukları bölgede varlığını sürdürecek.
Şam’daki Şara-Abdi buluşmasından kısa süre önce Barzanilerin yayın organı Rudaw’a kapsamlı bir röportaj veren YPG/SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, “entegrasyonun aslında nasıl olduğunu” çok net bir şekilde ortaya koymuştu.
5 Kürt tugayı
Mazlum Abdi, askeri güçlerinin ne şekilde Suriye ordusunun parçası olduğunu şu sözlerle dile getirdi: “Askeri gücümüzün Suriye ordusunun bir parçası olmasına karar verdik. Ancak yine biz Kürtler olarak katılacağız; Kürt komutanlar, Kürt askerler yer alacak ve Kürt tugaylarımız olacak. Böylece Kürtler kendi bölgelerini koruyacak ve aynı zamanda Suriye ordusunun resmi parçası olacaklar.” (Rudaw, 20.8.2026)
Mazlum Abdi bu Kürt tugaylarının Derik, Kamışlı, Haseke, Kobani ve Afrin tugayları olduğunu belirtiyor.
Fesih ve statü konusu
Peki ifade edildiği şekilde YPG ve SDG gerçekten de fesih mi ediliyor? Aslında hayır. Çünkü Mazlum Abdi aslında ne olduğunu şöyle açıklıyor: “Süreç tamamlandığında SDG ortadan kalkmış olmayacak, biçimini ve yapısını değiştirecektir.”
Peki SDG ve Kürtler, iddia edildiği gibi bu entegrasyonla Suriye’deki statülerini kayıp mı ediyorlar? Aslında hayır. Tersine Mazlum Abdi entegrasyonla statünün korunduğunu belirtiyor: “Anlaşmayla Kürt bölgesinin özel statüsü kabul edildi. İdari, asker ve daha pek çok konuda… Yaptığımız anlaşmalara göre Kürtler, Kürtlerin yaşadığı tüm bölgelerde kendi kendilerini yönetiyor, ister askeri, ister güvenlik, ister idari açıdan olsun.”
Mazlum Abdi, “Kürtlerin Suriye devletinin kuruluş ve bağımsızlık aşamalarında devletin bir parçası olamadığını ama şimdi devletin inşasında yer almak için fırsat doğduğunu” belirtiyor.
Ve Mazlum Abdi kendilerine statü sağlayan bu anlaşmaların garantörleri olduğunu da vurguluyor: ABD ve Fransa.
Öcalan’ın belirleyiciliği
Türkiye’deki ve Irak’taki Kürtlerin bir bölümü, SDG’nin entegrasyon kararına karşı çıkıyor. Bunu bir yenilgi olarak yorumluyor. Bu anlaşmayla Suriye’de elde ettikleri “Kürt özerk yönetiminin” yok edildiğini savunuyor.
Mazlum Abdi ise tersine Halep’teki yenilginin ardından, bu anlaşmayla özerk bölgeye yönelebilecek bir saldırıyı durdurduklarını, önceki “özerk yönetim” kazanımı kadar olmasa da devlete ortak olmak ve statü elde etmek bakımından çok kritik bir kazanım elde ettiklerini savunuyor.
Öcalan ile PKK liderlerinin 1-2 Şubat 2026’da yaptığı görüşmelere dair tutanaklar, sürecin karar vereninin zaten Mazlum Abdi olmadığını, bizzat Öcalan olduğunu ortaya koyuyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Ağustos 2026
Bahçeli ve Fidan’ın taktiği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/02/2026
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin TBMM grup toplantısındaki şu sözleri yine gündem oldu: “Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama ve Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir!”
Peki Bahçeli, Öcalan’ın “umut hakkından” yararlanarak serbest kalmasını, Ahmet Türk’ün görevden alındığı Mardin Belediye Başkanlığına geri dönmesini ve Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılmasını neden istedi?
Açılım masasına dayanak
1) Bahçeli bu açıklamasıyla koçbaşılığını yaptığı açılım sürecini ayakta tutmaya çalışıyor öncelikle. Şam’ın Ankara destekli operasyonlarla SDG’ye geri adım attırması sonrasında ortaya çıkan yeni siyasal iklim, Kürtlerin açılıma desteğini zayıflatmıştı. Haliyle açılım masasının ayakları da sallanmaya başlamıştı. Bahçeli bu çıkışıyla masanın ayaklarını sağlamlaştırmak üzere çivi çaktı.
2) Bahçeli başından beri “Kürt siyasal hareketinin” farklı merkezlerine yönelik özel taktikler izliyor. Örneğin, yıllarca kapatılmasını savunduğu DEM’i, müzakere edilecek meşru kuvvet ilan ederek, Kandil’in karşısına konumlandırmaya çalışıyor. Sırrı Süreyya Önder ve Ahmet Türk’le özel ilişkisi üzerinden DEM’e “alan açmaya” çalışıyor.
Öte yandan Bahçeli, Öcalan’ı “kurucu önder” ilan ederek, onun PKK içindeki güç merkezlerine karşı otoritesini güçlendirmeye çalışıyor. Öcalan’la ortaklaşılan konuların Kandil’e kabul ettirilmesinde, onun “kurucu önder” vasfından yararlanmak istiyor.
DEM’le solu ayrıştırma hamlesi
3) Bahçeli ve Fidan’ın, yeni süreçte Kürtler ile Türk solunu ayrıştırma hamlesi yaptığı anlaşılıyor. YPG ile SDG çatısı altında hareket eden Türk sol örgütleri ve DEM ile birlikte hareket eden Türk sol örgütleri ayrıştırmaya çalışılıyor.
Fidan’ın şu sözleri bu yeni aşamaya işaret ediyor: “Dünya kamuoyunun pek bilmediği bir şey var, o da sadece diğer ülkelerden gelen Kürt PKK unsurlarına değil, Suriye’de SDG’nin kontrolündeki bölgelerdeki Türk solcu unsurlarına da Türkiye’ye karşı faaliyet gösterebilecekleri bir sığınak ve yer verildiği. 300 kadar silahlı insan var orada. Bunlar Türk sol örgütlerinin üyeleri.”
Bu açıklamanın ardından DEM’le hareket eden sol örgütlere operasyon yapıldı.
Erken seçim olası mı?
4) Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan, Ahmet Türk ve Selahattin Demirtaş ile ilgili sözleri aynı zamanda olası bir erken seçimde AKP-MHP-DEM ittifakı oluşturulmasını amaçlıyor.
Gerçi Bahçeli aynı konuşmasında net bir şekilde “erken seçim yok” dedi ama Bahçeli’nin siyasi yaşamı, söylediklerinin tersini yapmasıyla dolu. Nitekim CHP Genel Başkanı Özgür Özel de buna işaret etti: “Geçmişte 4 ay boyunca erken seçim yok deyip 1 hafta sonra erken seçim ilan ettiğine göre ya bir erken seçim çağrısı yapacak, geçmişteki gibi lastikleri ısındırıyor olabilir ve muhataplarının bundan haberdar olmamasını istiyor olabilir.”
Cumhur İttifakı’nın Erdoğan’ı dördüncü kez aday yapabilmek için şartları “olgunlaştırarak” erken seçim yapabileceği elbette olasılık dışı değil.
Erdoğan’dan “eşit yurttaşlık” vurgusu
5) Bahçeli’nin sadece Fidan’la değil, doğrudan Erdoğan’la da bu süreci koordinasyon içinde götürdüğü anlaşıyor.
Çünkü Erdoğan’ın siyasal jargonunda da bariz değişiklikler var. Örneğin geçmişte YPG diyordu, hatta İngilizce okunuşuyla “vaypici” diyordu. Ancak yeni dönemde YPG yerine SDG demeyi tercih ediyor.
Daha da ilginci, Erdoğan son süreçte örgütün “eşit yurttaşlık” kavramını da kullanmaya başladı. Örneğin Erdoğan son olarak Suudi Arabistan gazetesine mülakatında bu kavramı kullandı. Anadolu Ajansı metninden aktarayım: “Burhanettin Duran, Erdoğan’ın, ‘Bizim için ölçü bellidir, komşularına tehdit üretmeyen, terör örgütlerine alan açmayan ve toplumun bütün kesimlerini eşit vatandaşlık temelinde kucaklayan bir Suriye, bölgesel istikrar açısından hayati önemdedir.’ sözleriyle Türkiye’nin tavrını bir kez daha teyit ettiğini belirtti.”
Oysa “yurttaşların eşitliği” ile “eşit yurttaşlığın” siyasal planda ne denli farklı olduğu biliniyorken…
Erdoğan bagaj yüklendi
Peki, Erdoğan’ın Şam’ın Kürtlere verdiği haklarla ilgili kararnameye destek açıklamasından, eşit vatandaşlığı savunmasına kadar tüm söyledikleri, yarın DEM tarafından açılım masasında iktidarın önüne getirilmeyecek mi?
DEM Partisi de haklı olarak iktidardan “Suriye’deki Kürtler için olumlu bulduklarınızı Türkiye’deki Kürtler için de uygulayın” demeyecek mi? Hele de iktidar oylarınaihtiyaç duyuyorken.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Şubat 2026
Kademeli entegrasyon
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/01/2026
Şam yönetimi ile YPG/SDG arasında bir anlaşma daha yapıldı. Bu kez anlaşmanın ruhunu “kademeli entegrasyon” diye formüle ettiler.
O nedenle bunu bir anlaşmadan çok, bir uzlaşma diye düşünebiliriz. Bireysel entegrasyon ile bütünsel entegrasyon arasındaki uzlaşma: Kademeli entegrasyon.
Tugaylı entegrasyon
Suriye devlet televizyonu anlaşmayı şu maddelerle duyurdu:
– Askeri güçler temas hatlarından çekilecek.
– İçişleri Bakanlığına bağlı güçler, Haseke ve Kamışlı şehir merkezlerine girecek.
– YPG/SDG’ye bağlı üç tugayı içeren bir askeri tümen oluşturulacak.
– Aynularab (Kobani) güçlerine bağlı bir tugay, Halep vilayetine bağlı bir tümen bünyesinde teşkil edilecek.
Özetle SDG tugaylar halinde Suriye ordusuna entegre olacak.
HTŞ ve SDG’nin ABD stratejisine uyumu
YPG/SDG 10 Mart anlaşmasını “Suriye ordusuna tümenler halinde kendi bütünlüğünü koruyarak entegrasyon” diye yorumluyordu. HTŞ/Şam yönetimi ise “SDG’nin Suriye ordusuna bireyler halinde tek tek entegrasyonu” şeklinde olduğunu savunuyordu.
Ankara HTŞ/Şam yönetiminin görüşünü, İsrail ise YPG/SDG’nin görüşünü destekliyordu.
ABD ise hedeflerini İsrail-Suriye normalleşmesini sağlamak, bunun üzerinden Hazar’dan Akdeniz’e Türkiye-İsrail işbirliği oluşturabilmek ve toplamından İran’a karşı bir cephe çıkarmak diye belirlemiş durumda. O nedenle HTŞ’nin de SDG’nin de “müttefiklik değeri”, bu stratejiye uyumuna bağlı.
ABD’nin yatırımı
ABD’nin Halep’ten başlayarak SDG’yi savunmadığı ve HTŞ’nin Fırat’ın doğusuna geçmesine göz yumduğu çatışmalı süreç, PKK’nin çeşitli merkezleri tarafından “satılmak” ve “ihanet” diye yorumlanmıştı.
ABD’nin yatırım yaptığı SDG’yi neden savunmadığını analiz ettiğim 22 Ocak tarihli makalede şöyle demiştim: “Emperyalizm açısından mesele şudur: ABD SDG’nin tamamen ‘bireysel entegrasyon’ ile sönümlenmesini mi isteyecek, yoksa yeniden ‘kullanım değeri’ oluşur diye Kamışlı merkezli varlık bulundurmasını mı sağlayacak?”
İşte “kademeli entegrasyon” diye hem Şam’ın hem de ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın duyurduğu son uzlaşma budur; SDG’nin “kullanım değeri” oluşur diye Kamışlı merkezli varlık bulundurmasına yatırım yapmış oldu Washington…
Peki sadece Washington mu?
Türkiye-İsrail bilek güreşi
Bu uzlaşıyı Türkiye ile İsrail’in Suriye’deki bilek güreşi diye yorumlamak da mümkün.
Süreç İsrail ile Suriye’nin 6 Ocak tarihli Paris mutabakatıyla başlamıştı. HTŞ iki gün sonra, 8 Ocak’ta Halep’te SDG’ye karşı harekete geçmişti.
Ama operasyon Halep’le sınırlı kalmadı, hatta Fırat’ın batısıyla da sınırlı kalmadı. Ankara’nın ağırlığıyla bu hamlenin Fırat’ın doğusuna uzatıldığı anlaşılıyor. Üst üste ateşkesler, kırılgan uzlaşılar yapılması da bundandı.
İlginçtir, bir kaç gündür İsrail, üstelik Paris mutabakatına rağmen, Suriye’nin güneyini bombalıyor. Bunu HTŞ’ye, SDG lehine “yeni anlaşma” baskısı diye yorumlayabilmek mümkün.
Özellikle CENTCOM’un da İsrail gibi, SDG’nin Kamışlı merkezli varlık bulundurmasından yana ağırlık koyduğu, çeşitli açıklamalardan anlaşılıyor.
İşte “kademeli entegrasyon” bu uzlaşının sonucudur ama nihai değildir, kırılgandır, güç çarpanlarının sahaya yansımasına göre değişkendir.
Kısacası bu mesele daha çok su kaldırır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ocak 2026
Pekeke
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/07/2025
Türkiye’yi ne PKK bölebilir ne de Kürtler. Türkiye’yi (potansiyeli açısından) Türkiye’yi yönetenler bölebilir, Türkiye’yi “Kürt karşıtı ırkçılar” bölebilir.
Elbette onlar da son tahlilde bölemez, böldürtmeyeceğiz. Sadece potansiyel farklarına işaret ediyorum.
Peki neden mi bu girişi yaptım? Anlatayım:
Açılımın gereği
Biliyorsunuz, Türkiye’deki son açılımın hem dış hem iç boyutunun olduğunu önemle belirtiyorum: Açılım 1 Ekim’de Bahçeli’nin DEM’lilerle tokalaşması ve 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” demesiyle başlarken, İdlib’de ABD ve Türkiye destekli gruplar Şam’a yürüyüşe geçmenin son hazırlıklarını yapıyor, İstanbul’da da CHP’yi hedef alacak operasyonların ilki 30 Ekim 2024’te Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’e operasyonla başlıyordu.
Ahmet Özer hem terör hem yolsuzluk iddiasıyla tutuklandı. Aylar sonra 14 Temmuz’da açılımın yeni aşaması gereği terör suçundan tahliye edildi (Yolsuzluk suçlamasından tutukluluk hali devam ediyor). Çünkü hem siyaset yapan CHP’li Ahmet Özer’i terörist ilan edip, hem de PKK’lilere siyaset yolu açılmasını savunmak bir arada yürütülemezdi.
Ahmet Özer’e suçlama
Duruşmadaki ilginç bir suçlama, asıl gelmek istediğim yere işaret ediyordu:
Ahmet Özer’i terörist olmakla suçlayan Erkan Çakır isimli bir tanık var. Bu şahıs CHP’nin eski Muş Gençlik Kolları Başkanı. Aynı zamanda CHP’nin kurultay davasının da tanıklarından.
Çakır, Ahmet Özer’in terörist olduğunu nasıl anlamış, biliyor musunuz? Mahkemede aynen şöyle söyledi: “Bizim bölgede söyleyişte farklılık oluyor. Özer ‘Pekeke’ diyor, biz ‘Pekaka’ diyoruz. Örgüt üyeliği buradan yeterince belli oluyor” (Cumhuriyet, 14.7.2025).
Özel harpçi kafası
Ne acı ki böyle bir “ayrım” var ve ne yazık ki bu ayrımın kaynağı Türk devletinin psikolojik savaş merkezi…
Evet, özel harpçiler, “Kürtler Pekeke diyor” diye ”Türkler için Pekaka’yı” bir fark olarak icat etti. Böylece Pekeke diyen örgütçü, Pekaka diyen Türkiyeci oldu!
Halbuki Türkçe açısından doğrusu Pekeke’ydi. Olsun, bir özel harpçinin ifadesiyle, örgüte böylece “kaka” denmiş olacaktı! Bunu savunana “peki KKTC’nin söyleyişini neden hiç hesaba katmıyorsunuz” diye sormuştum da, biraz düşünüp, “o kısmı çok önemli değil” demişti.
Türkçeyi doğru kullanmaya çalışan 12 kitaplı bir yazar, üç binden fazla makale yazan bir gazeteci ve yüzden fazla kitabı yayına hazırlamış bir editör olarak ben de Pekeke diyorum. Ve sırf bu nedenle “bölücü”, “gizli örgütçü” ve “PKK’li” ilan ediliyorum hemen her gün. Özellikle YouTube kanalımdaki yayınların altında böyle sayısız suçlama var.
Ne mücadele!
Ne yazık ki bu anlayış 80’lerle sınırlı değil, bugün de sürüyor. Anımsayacaksınız, açılım yokken, yani topu topu altı ay önce, iktidar YPG’yi, İngilizce telaffuz ediyordu, “vaypici” diyordu. Neden İngilizce? Sırf PKK’ye “kaka” diyebilmek için Türkçeyi doğru kullanmayanlar gibi, örgüte “piç” demek için İngilizcesini tercih ediyorlardı çünkü!
Terörle ve teröristle ne mücadele ama! Örgüte kaka, piç deyip, örgütün başına “bebek katili” deyip, şimdi konumunu “kurucu önder”e yükselttiler, TBMM’de konuşmaya davet ettiler!
Harf kanunu ne diyor?
Türkçeye, diline sahip çıkmayıp bu psikolojik savaşa yenilenlere ısrarla anlatmaya çalışıyorum:
Türkçede ”ka” sesi yok, ”ke” sesi var. 1 Kasım 1928 tarih ve 1353 sayılı “Türk harflerinin kabulü ve tatbiki hakkında kanun”dan başlayarak, “8 Ocak 2004 günü Türk Dil Kurumu (TDK) İmla Kılavuzu Çalışma Grubu tarafından belirlenen ve TSE tarafından Nisan 2005/TS 13148 numaralı belge ile standart hale getirilen Türk Kodlama Sistemi”ne kadar tüm resmi belgeler, Türkçede ”ka” sesinin olmadığını, ”ke” sesinin olduğunu belirtir. Piyasada edinebileceğiniz hemen tüm “ana yazım kılavuzları”nın giriş kısmında yer alan “Türk alfabesi levhası”nda da bu harfin “ke” diye okunduğunu görebilirsiniz. TDK’nin internet sitesinde yer alan “Ses, Harf ve Alfabe” köşesinde de, harflerin nasıl okunduğunu inceleyebilirsiniz.
Sonuç olarak dile sahip çıkmak, dili doğru kullanmak, ülkeyi iyi savunabilmenin de gereklerindendir. Öcalan’ı “kurucu önder” yaptıktan sonra, en milliyetçi Bahçeli Pekaka dese ne olur, demese ne olur!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Temmuz 2025
Devlet-PKK barışı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/07/2025
Türk basınının önemli bir kısmında olay şöyle resmedildi: 1984’te, Eruh-Şemdinli baskınlarıyla terör saldırılarına başlayan PKK, 11 Temmuz’da silah bırakarak “Türk-Kürt barışının” önünü açtı!
Oysa bu doğru değil.
Resmi devlet belgelerinde de sıkça yapıldığı üzere PKK’yi 1984’e pozisyonlamak, PKK’nin 1984 öncesinde, özellikle 70’lerin ikinci yarısında Türkiye’nin doğusunda Türk ve Kürt sosyalistleri katletmesini, bölgeden sosyalist örgütleri tasfiye etmesini perdelemek anlamına geliyor.
Bugünü “Türk-Kürt barışı” diye sunmak ise ilkinden daha vahim bir hataya neden oluyor. Türk ile Kürt savaşmadı ki barışsın! Yarım yüzyıl süren teröre rağmen, aynı şehirdeki, aynı mahalledeki, aynı apartmandaki Türk ile Kürt birbirine düşman olmadı. (Dünyada daha azıyla iç savaş yaşanmış ülkeler var.)
Dolayısıyla bu bir Türk-Kürt barışı değildir, devlet-PKK barışıdır.
Öcalan’ın 2013’teki talimatı
30 PKK’linin silah bırakması ve devamında 30 kişilik gruplar halinde sıra sıra diğerlerinin de silah bırakacak olması, meselenin esası açısından bir anlam ifade etmiyor. Zira PKK’nin ana gövdesi, geride kalan yıllar içinde adım adım Suriye’ye geçti; PKK PYD/YPG’leşti, SDG’leşti.
Öcalan, önceki açılım sürecinde, 2013’te, Türk devlet yetkilisinin önünde, Sırrı Süreyya Önder’le talimat iletiyor Kandil’e. “Artık asıl mücadele alanı Suriye’nin kuzeyidir” diyor Öcalan, “örgüt oraya geçsin” diyor…
Ve Sırrı Süreyya Önder, daha sonraki bir görüşmede talimatın sonucunu aktarıyor Öcalan’a: “Sizin Suriye hakkında serzenişlerinizi Kandil’le paylaştık. (…) Şu anda on bin, on beş bin arasında bir gücün orada bulunduğunu, bunu çok kısa bir zaman içerisinde yirmi binli rakamlara doğru evirebileceklerini aktardılar.”
Öcalan yanıt olarak şöyle diyor: “Otuz bin de olabilir, kırk bin de olabilir.” (Abdullah Öcalan, İmralı Notları, s.68).
Ve oluyor. 70 bin kişilik bir güçten bahsediyor Öcalan aylar sonraki bir başka görüşmede.
Erdoğan ve Öcalan’ın kırmızı çizgileri
Kaldı ki o açılımın kesintiye uğramasının nedeni de esas olarak Suriye’nin kuzeyidir. Yine devlet yetkilisinin önünde yapılan heyet-Öcalan görüşmelerinden aktarayım.
Sırrı Süreyya Önder, Başbakan Erdoğan’la görüşmelerini iletiyor Öcalan’a. Şöyle demiş Erdoğan: “Tek bir kırmızı çizgim var. O da Suriye’dir. Orada Kuzey Irak benzeri bir yapılanmaya asla izin vermeyeceğim.”
Öcalan’ın yanıtı ise şöyle: “(Sinirlenerek) Sen de ona söyle. Biz de merkezi Suriye devleti içinde Kürtleri asla eritmeyeceğiz. Bu da bizim kırmızı çizgimizdir.” (İmralı Notları, s.179)
Bu durumda sormamız gerekiyor: İdlib’de ABD ve Türkiye destekli gruplar, 27 Ekim’de başlayacakları Şam’a yürüyüşün son hazırlıklarını yaparken, ve Bahçeli 1 Ekim’de DEM’lilerle tokalaşıp ardından 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” diyerek bu süreci başlatırken, Erdoğan mı yoksa Öcalan mı kırmızı çizgisinden taviz veriyordu?
Perdenin arkası
Evet, PKK’nin silah bırakmasına elbette aklı başında hiç kimse itiraz edemez. Ama perdenin önünde gösterilenle yetinmeyip, perdenin arkasında aslında ne olduğunu sorgulamak geleceğimiz açısından, Türk-Kürt birliği açısından çok önemlidir. Üç gün önce “siyaset yapan HDP/DEM’e” bile tahammül edemeyen, partilerini kapatmaya çalışan, milletvekillerini TBMM’den kovmak isteyen Cumhur İttifakı ne oldu da üç gün sonra 180 derece pozisyon değiştirdi? Bunu sorgulamak, her açılımdan sonra ortaya çıkan yeni “düşmanlıkları” önlemenin gereklerindendir.
Dış gelişmeleri içeride kullanarak iktidarını sağlamlaştıranların ve bunu yeni müttefiklerle devleti ve rejimi dönüştürmekte kullananların hesaplarını çözümleyebilmektir esas olan. Bu nedenle bu yazıyı, lütfen “Yeni Ortadoğu için yeni PKK” başlıklı önceki yazımla birlikte okuyunuz.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Temmuz 2025
Yeni Ortadoğu için yeni PKK
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/07/2025
Türkiye ve komşularında, Ortadoğu’nun geleceğini etkileyecek önemde görüşmelerin yapıldığı zorlu bir hafta yaşanıyor: Suriye’de ABD ve Fransa’nın gözetiminde Şam ile SDG/YPG görüşmesi, Lübnan’da ABD Büyükelçisi Barrack’ın Hizbullah’ı silahsızlandırma görüşmeleri, Türkiye’de Öcalan’ın mesajı ve açılım görüşmeleri, Irak’ın kuzeyinde PKK’nin silah bırakma töreni…
Dört ülkede yaşanan bu gelişmelerin hepsi birbiriyle ilgili, ABD’nin yürütücülüğünde ilerliyor ve aslında merkezinde İsrail var.
ABD ve Fransa var, Türkiye yok
ABD, 10 Mart’ta Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet eş-Şara ile SDG/YPG Komutanı Mazlum Abdi’yi masaya oturtmuş ve bir anlaşma imzalatmıştı. 26 Nisan’da ise PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG ile Barzanilerin Suriye kolu ENKS “Kürt Ulusal Konferansı”nı toplamış ve birlikte “ademi merkeziyetçi bir bölge” hedefi belirlemişlerdi.
İşte bu gelişmenin ardından Şam ile SDG yeniden masaya oturdu dün: Suriye Cumhurbaşkanı Şara başkanlığındaki heyetin karşısında, SDG/YPG Komutanı Mazlum Abdi dışında, örgütün Dışilişkiler Eş başkanı İlham Ahmed, Kuzey ve Doğu Suriye Temsilciliği Eş Sözcüleri Foza Yusif ve Abid Hamid Mihbaş yer aldı.
Taraflar arasındaki müzakere, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Fransa’nın Suriye Özel Temsilcisi Jean-Baptiste Febvre gözetiminde yapıldı.
Peki taraflar Suriye’de 2. perdeye neden ihtiyaç duydular? Çünkü SDG 10 Mart anlaşmasının bazı maddelerinde değişiklik istedi, ABD de o değişiklikleri onayladı.
Öcalan’ın mesajı ve silah bırakma
Suriye’de bu görüşme olurken, aynı gün Öcalan’ın yedi dakikalık görüntülü mesajı servis edildi. PKK’ye yine silah bırakma talimatı veren Öcalan “Son günlerde bölgede yaşanan gelişmeler, attığımız bu tarihi adımın önemini ve aciliyetini açıkça teyit ediyor” dedi.
Öcalan’ın bu açıklamasının servis edilmesinden önce DEM heyeti önce Öcalan’la, ardından da Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmüştü.
Türkiye’de bu görüşmeler yapılırken, Irak’ın kuzeyinde de PKK’nin silah bırakma töreni için hazırlık yapılıyordu. DEM Parti, 11 Temmuz’da Süleymaniye’de bir grup PKK’linin silah bırakacağını açıkladı.
Burada kritik konu, bizzat Öcalan’ın talimatıyla, PKK’nin zaten ana gövdesinin parça parça Irak’tan Suriye’ye geçtiği gerçeğidir.
Barrack’ın Hizbullah’ı silahsızlandırma planı
ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi sıfatıyla Şam’daki Şara-Abdi görüşmesinde gözetmenlik yapmadan önce, Lübnan’ın başkenti Beyrut’taydı. Barrack Beyrut’a, “Hizbullah’ı silahlansızlandırma planı”yla gitmişti.
Lübnan basınına bakılırsa, Barrack temaslarından bir sonuç alamamış görünüyor. Zira Lübnanlı yetkililer kendisine özetle “İsrail‘in geri çekilmesi ve silahın devletin tekelinde toplanması adımları eşzamanlı olmalı” mesajı verdiler.
İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu
Görüleceği üzere bölgedeki tüm bu gelişmeler birbiriyle bağlantılıdır ve yürütücüsü de ABD’dir.
ABD, “İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu” dizayn etmeye çalışıyor. Washington’a göre İran bu projenin önündeki engel. Bu nedenle bölgede İran’a karşı bir Türk-Kürt-Arap ittifakı oluşturmaya çalışıyor.
Arka planda ise daha küresel bir strateji var: ABD, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne karşı Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Koridoru’nu (IMEC) hayata geçirmeye çalışıyor. İsrail, bu koridorda merkezi bir rol oynuyor. Trump, “Gazze Planı” üzerinden İsrail’in rolünü daha da yükseltmeye çalışıyor.
ABD açısından İran’ın etkisizleştirilmesi, Çin’in önünün kesebilmesinin ve IMEC’in hayata geçirebilmesinin kolaylaştırıcısı durumunda….
Kısacası ABD barış diyerek savaşı örgütlüyor, silah bırakma adı altında “silahlıları” yeni cepheye transfer ediyor. Yani PKK, ABD için artık SDG’dir.
Ankara ise bu gelişmeler karşısında “ikili bir yol” izlemeye çalışıyor. “Planın içinde kalarak planı çıkarlara uyarlayabilmek” diye özetlenecek bir taktik bakış bu…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Temmuz 2025
Üçlü ittifakın iki amacı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/05/2025
Açılımın dış boyutunu, Suriye ayağını, Türkiye’yi Kürtlerle genişletme amacını bu köşede bir kaç yazıda etraflıca ele aldık.
Açılımın iç boyutunu, Erdoğan’ın devleti dönüştürme hedefi bağlamında yine bir kaç yazıda tartıştık. Bir kaldıraç olarak açılımla hedeflenen rejime işaret ettik. Açılım ile Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açacak yeni anayasa arasında bir bağ olduğunu da belirttik.
Bugün her iki boyutu birlikte ele alarak çözümlemeye çalışalım:
Paralel üç süreç
Son altı aylık iç ve dış bazı gelişmeleri kronolojik olarak anımsayalım:
1) HTŞ ve SMO grupları, 27 Kasım 2024’te İdlib’den çıkarak Halep, Hama ve Humus üzerinden 8 Aralık’ta Şam’a girdi ve Esad rejimini yıktı. Bu taarruz hazırlığının ekim ayında başladığı anlaşılıyor.
ABD ve Türkiye’nin, terör örgütü kabul ettiği HTŞ ile aslında bir süredir işbirliği yaptığı, daha sonra muhatapları tarafından açıklandı. ABD’nin Eski Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, göreve başladığından itibaren HTŞ lideriyle çalıştıklarını, onu Esad yönetimine ve Suriye ordusuna karşı koruduklarını açıkladı. Eski ABD Büyükelçisi Robert Ford, HTŞ lideriyle, onu siyasete hazırlama amacıyla görüştüğünü söyledi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, HTŞ’yle zaten temasta olduklarını belirtti.
2) MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 1 Ekim 2024’te, TBMM yasama dönemi açılışında, daha önce Meclis’ten atılmalarını savunduğu DEM Partisi sıralarına giderek, milletvekilleriyle tokalaştı. Bahçeli 22 Ekim’de “Öcalan Meclis’e gelsin, terör örgütünü lağvettini açıklasın” dedi. Öcalan 27 Şubat 2025’te PKK’ye çağrı yaptı. PKK o çağrıya uyarak 5-7 Mayıs 2025’te kongresini topladı.
Kimi açıklamalardan, bu süreçte “devlet heyeti” ile Öcalan arasında görüşmelerin yapıldığı anlaşılıyor.
3) CHP Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, 30 Ekim 2024’te terör soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Ardından başka CHP’li belediyelere sıra sıra operasyonlar düzenlendi. Sıra 19 Mart 2025’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘na geldi.
CHP’li belediyelere iki temel suçlama yapıldı: a) Yolsuzluk suçlaması (Ancak bu konuda iddianamede hiçbir somut veri yok) b) DEM Partisiyle belediye seçimlerinde yapılan kent uzlaşısı üzerinden terörle işbirliği suçlaması.
İki temel sonuç
Bu gelişmelerin şu iki temel sonucu ortaya çıkardığı görülüyor:
1) HTŞ lideri Ahmet eş-Şara, Suriye Cumhurbaşkanı oldu. Şam yönetimi PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile anlaştı. (Daha önce Ankara PYD/YPG’nin PKK’nin Suriye kolu olduğunu savunuyor, Washington ise “PKK başka PYD/YPG başka” diyordu. Bu sorun ABD-Türkiye ilişkilerini zorlayınca, Washington PYD/YPG’nin omurgasını oluşturduğu SDG’yi kurdurmuştu). HTŞ-SDG anlaşmasından sonra Ankara pozisyonunu güncelledi. Önce Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, ardından da Cumhurbaşkanı Erdoğan, PYD/YPG yerine SDG demeye başladı.
2) İktidar CHP’yi DEM’le işbirliği üzerinden terörle işbirliği yapmakla suçluyordu, nitekim bu suçlama süren ”belediyeleri silkeleme” operasyonunun da ana suçlaması durumunda. Ama iktidar aynı zamanda DEM’le açılım üzerinden işbirliğine yöneldi.
Yani iktidarın Ahmet Özer’le başlattığı ve İmamoğlu’na uzanan operasyonunun amacı CHP-DEM kent uzlaşısını ortadan kaldırarak, cumhurbaşkanlığı yolunu temizlemekti. İktidar bunu tamamlamak üzere de Bahçeli’nin koçbaşılığında açılımı başlatarak PKK ve DEM ile anayasa-seçim ittifakına yöneldi.
Başkanlığa karşı vatandaşlık tanımı
Erdoğan yeni anayasa için 11 kişilik takımını açıkladı ve AKP-MHP-DEM üçlüsü yeni anayasa cephesi oluşturdu. Amaç yeni anayasa çıkarıp Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açmak, karşılığında vatandaşlık tanımını güncellemek.
Ancak mesele şu: Bu tablodan demokratikleşme çıkar mı? Bu tablodan toplumsal barış çıkar mı? Bu tablodan yoksullar yararına adil bir ekonomik bölüşüm çıkar mı?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Mayıs 2025
PKK Kongresinde ABD’nin rolü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/05/2025
PKK Kongresinin üç temel mesajı var:
1) Kararlara göre “PKK adıyla yürütülen çalışmalar sonlandırıldı” ama “Apocu hareket” farklı şekillerde sürecek. Bunu karar metninde bazen “demokratik siyaset yöntemi”, bazen de “öz savunma örgütlülüğü” diye tarif ediyorlar. Yani PKK aslında ortadan kalkmıyor, kimlik ve şekil değiştiriyor.
2) PKK, sorunun kaynağının “Lozan ve 1924 Anayasası” olduğunu ileri sürerek, çözümü de “Lozan ve 1924 Anayasasının öncesine dönmek” şeklinde koyuyor. PKK böylece doğrudan Cumhuriyeti ve ulusal devleti hedef alıyor. Üstelik bir kaç kez Türkiye’yi “soykırım”la suçlayarak!
3) PKK, kararların uygulanabilmesinin şartlarını da açıklıyor: “Öcalan’ın süreci yönlendirmesi, demokratik siyaset hakkının tanınması ve sağlam bütünlüklü bir hukuki güvence!”
Erdoğan ve Bahçeli rahatsız değil
Türkiye’yi ayağa kaldıran bu mesajlar, suçlamalar, iddialar bildirinin muhataplarını hiç rahatsız etmedi! Tersine, Cumhurbaşkanı Erdoğan da MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de bildiriyle ilgili memnuniyet açıkladılar. Hatta Erdoğan, “yeni bir safhaya” geçildiğini müjdeledi!
AKP medyası da bildirideki Lozan ve soykırım gibi suçlamaların kulak arkası edilmesini savundu. “Lozan hezimettir” diyenler için, “sorunun kaynağı Lozan’dır” denilmesi elbette bir sorun teşkil etmiyor!
Öcalan da ilk kısa değerlendirmesinde “PKK 12. Kongresinde alınan kararları ve önümüzdeki döneme ilişkin mesajları saygıyla selamlıyorum” dedi. (Oysa Öcalan yıllar önce ‘Sevr’e karşı Lozan’ çizgisini savunmuştu ve bu bakımdan siyasal İslamcılardan daha ileri bir tutum almıştı.)
PKK Kongresinde kim, neyi savundu?
PKK Kongresi’ndeki konuşmaları da inceledim. Açıklanan karar metninin, Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan’ın konuşmalarına paralel olduğu görülüyor. Hatta konuşmalar metne göre daha da üst perdeden: Açıkça 52 yıldır sürdürdükleri mücadelenin zaferle sonuçlandığını, Türk devletinin bu nedenle kendileriyle anlaşmaya oturduğunu savunuyorlar.
PKK liderleri, öncelikle PKK’nin varlığının çeşitli şekillerde süreceğini belirtiyorlar. Karayılan “PKK 2002’de de feshedildi, amaç değişim-dönüşümdü, yeni bir sürecin başlangıcıydı” diyor ve bugünkü kararın da “bir son olmadığını, yeni bir başlangıç olduğunu” savunuyor. Duran Kalkan da “bunun bir son olmadığını, yeni çıkışların önünü açacak bir başlangıç olduğunu, kararın 52 yıllık Apocu hareketin PKK adıyla yürüyüşünün sonlandırılmasından ibaret olduğunu” belirtiyor. Kalkan, Kongrenin hızla tamamlandığını ama “fiiliyatının aylarca süreceğini” belirtiyor, bu zaman diliminde de “Apocu hareketin, misyonununa uygun şekilde yeni sürece taşınacağını” söylüyor. Kalkan, “Bu sonladırıp bitirme değildir, PKK’nin kuruluşundan çok daha güçlü biçimde yeni kuruluşlar için ön açmadır” diyor. Öte yandan Karayılan, “silah bırakma kararının uygulanabilmesi için, önce yasal değişikliklerin yapılmasını” istiyor ve “Önder Apo’ya güveniyoruz ama silahları gerçekten devre dışı bırakmamız için devlete de güvenmemiz gerekiyor” diyor. (ANF, 13.5.2025).
ABD’li sözcü detay vermeden işaret etti
ABD, PKK Kongresi bildirisinden memnun. Dahası bu sonuçta parmağının da olduğu anlaşılıyor. Örneğin ”ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Tommy Pigott, ‘ABD’nin, PKK’nin bu kararında bir etkisinin olup olmadığı’ yönündeki soruya net yanıt vermekten kaçınırken, Türk ve ABD’li diplomatlar arasındaki diplomatik görüşmelerin detaylarına girmeyeceğini söyledi. Sözcü ‘terör örgütünün silah bırakması medeniyet için bir zaferdir’ değerlendirmesi yaptı” (AA, 13.5.2025).
Burada kritik konu, Suriye’deki PYD/YPG’nin durumudur. Nitekim DEM Partili Cengiz Çandar, PKK’nin fesih ve silah bırakma kararının PYD/YPG’yi kapsamadığını vurguluyor.
Anımsayacaksınız, ABD önce HTŞ ile SDG’yi (omurgasını YPG’nin oluşturduğu örgüt), ardından da PYD ile ENKS’yi (Barzanicilerin Suriye kolu) anlaşma masasına oturtmuştu. Yaptırımları aşamalı kaldırma, Washington’un buradaki kozuydu.
ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan’dayken Suriye’ye yaptırımları kaldırdığını açıkladı. Kararında “Erdoğan’la görüşmesinin” payı olduğuna dikkat çekti. Trump, Riyad’da hem Suriye Cumhurbaşkanı Şara ile ikili görüşme yaptı, hem de Suudi Veliaht Prensi Selman ve uzaktan erişim yoluyla Erdoğan’ın da dahil olduğu dörtlü zirve yaptı.
Kısacası Açılım ile Suriye’de Esad’ın devrilmesi sürecinin paralel gitmesi ve PKK’nin Kongre kararıyla Suriye’ye yaptırımların kalkması arasında doğrudan bir ilişki var. Hepsinin çıktığı kapı da PKK’nin yeni bir kimlikle Suriye’nin kuzeydoğusunda devletleşmekte olduğudur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Mayıs 2025
Federal Suriye ön anlaşması
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/03/2025
HTŞ lideri Ahmet Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi’nin imzaladığı 8 maddelik anlaşma, Suriye’yi federalizme götürecek sürecin ön anlaşmasıdır, ABD’nin mimarlığıyla projelendirilmiştir ve PYD’yi Suriye devletine ortak yapmaktadır. İnceleyelim:
1) Anlaşmanın mimarı ABD
Şara ile Abdi’yi masaya oturtan kuvvet ABD’dir. Abdi, ABD Merkez Kuvvetleri (CENTCOM) Komutanı Michael Kurilla ile görüştükten sonra ABD helikopteriyle Şam’a götürüldü ve Suriye’nin geçiş dönemi Cumhurbaşkanı Şara’yla imza masasına oturtuldu.
Nitekim önce SDG Sözcüsü Ferhad Şami “ABD bu anlaşmanın ana taraflarından biri” dedi, ardından SDG Komutanı Mazlum Abdi ”ABD’nin aktif arabulucu” olduğunu doğruladı.
2) Federal anayasanın ön kabulü
Bu ön anlaşma ile Suriye’nin siyasal birliğinin yerini önümüzdeki süreçte federasyonun alacağı görülmektedir. Anlaşmanın 2. maddesinde “Kürt toplumu Suriye’nin ayrılmaz bir parçası olarak tanınacak ve anayasal hakları garanti altına alınacak” denilerek, yeni anayasaya kimliklerin gireceği kabul edilmiş oluyor.
Böylece anayasada Araplık, Kürtlük, Türklük, Ermenilik, Çerkezlik şeklinde etnisiteler yer bulmuş olacak.
Nitekim Mazlum Abdi de anlaşmayı değerlendirdiği açıklamasında “toprak bütünlüğü, tek başkent, tek bayrak” dedi. Yani Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunduğu ama siyasal birliğinin kalktığı bir federasyona işaret etmiş oldu.
3) Tek ordu değil, birleşik ordu
Anlaşmanın 4. maddesinde “askeri kurumların devlet yönetimi altında bütünleştirileceği” belirtiliyor. Bu SDH/YPG’lilerin tek tek Suriye ordusuna entegre edilmesi anlamına gelmiyor. Nitekim Mazlum Abdi de “toprak bütünlüğü, tek başkent, tek bayrak” dediği açıklamasında “tek ordu” ifadesini kullanmadı, “birleşik ordu” dedi.
Abdi ayrıca “Savunma Bakanlığının parçası olma yöntemi ve uygulamasında söz sahibi olacaklarını” söyledi.
“Tek ordu” yerine “birleşik ordu” denmesi, SDG ordusunun Suriye ordusu içinde dağıtılmadan yer alacağı, dahası SDG’nin son tahlilde Suriye ordusuna ortak olacağı anlamına gelir.
4) PYD devlete ortak oldu
SDG Sözcüsü Ferhad Şami’nin altını çizdiği gibi bu 8 maddelik anlaşma “ön hazırlık” niteliğinde. Nitekim Mazlum Abdi “mevcut özerk yönetim sisteminin olduğu gibi kalmasında ısrarcı olmadıklarını, konunun anayasa tartışmalarında ele alınacağını” belirtiyor.
Sonuçta taraflara göre önemli olan imzalanan ”ön hazırlık” anlaşmasının, ABD’nin mimarlığıyla çizilen projenin ruhunu yansıtıp yantımadığıdır.
Bunun yanıtını da PYD’nin deneyimli yöneticilerinden Salih Müslim’in anlaşmayı yorumladığı açıklamasında görüyoruz: “Bu devletin her şeyine ortak oluyoruz. Yönetimine, anayasasına, yaşamına, ekonomisine ortak oluyoruz.”
Sonuçlar
1. Sonuç: ABD ve İsrail’in “Suriye’yi parçalamak üzere federalleştirmesi” projesi, tıpkı Irak’ta olduğu gibi, yine Türkiye’nin “kullanışlı desteğiyle” hayata geçiriliyor: Ankara, önce Esad’ı devirme hedefiyle federal Suriye’ye gidecek kapıyı açtı, sonra terörle mücadele üzerinden ABD’nin “nüfuz bölgesini” kabule zorlandı, şimdi de Öcalan’la “silah bırakma” müzakeresi üzerinden PKK/PYD’nin Suriye ordusuna ve devletine ortak yapılmasını onaylıyor. PYD yöneticisi Salih Müslim “anlaşma Öcalan’ın mektubuyla uyumlu” derken, Erdoğan da anlaşmayı “doğru yönde atılmış bir adım” olarak yorumladı.
2. Sonuç: Saddam’a diktatör deyip aşiret lideri Barzani’ye komşu olundu, Esad’a diktatör deyip Öcalan’ın manevi evladı Mazlum Abdi’ye komşu olunuyor.
3. Sonuç: Türk-Kürt-İslam sentezli yeni Cumhur İttifakı, Türkiye tarihinin en antidemokratik rejiminin taşlarını döşüyor.
Demokratik yaşam sorunu, ne yazık ki bölgenin en temel sorunlarının başında gelmektedir. Sadece Türkiye’deki Kürtlerin değil, Türklerin de demokratik yaşam sorunu vardır. Türkiye’nin komşularındaki demokratik yaşam sorunu çok daha büyük sorundur. Ama mesele şu ki ABD’nin mimarlığını yaptığı projelerle, ABD-İsrail’in etnik ve mezhep haritalarıyla, demokrasinin ana bileşeni olan laiklikliğin budanmasıyla, saray rejimiyle demokratik yaşam sağlanmaz, tersine, olan demokrasinin de gerisine düşülür.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Mart 2025