Posts Tagged PYD

TAKTİK BİRLİKTELİKLER, STRATEJİK CEPHELER

Siyaset ile programın, taktik ile stratejinin karıştırıldığı durumlar, haliyle cepheleşmelerin yanlış tayin edilmesine yol açar. O nedenle taktik düzlemle, stratejik düzlemi birbirinden ayırabilmek, hayatidir.

PKK İLE ESAD’IN STRATEJİK HEDEFLERİ KARŞI KARŞIYA

PKK’nin Suriye kolu olan PYD’nin stratejik hedefi nettir: “Salih Müslim: Esad rejimi sonrası federal yapıya gideceğiz.” (Taraf, 26 Temmuz 2013)

PYD’den federal Suriye yani Suriye’de özerklik isteyen kim? Öcalan, kardeşi Mehmet Öcalan üzerinden PYD’ye şu mesajı iletiyor: “6 ili ele geçirmekle sorun çözülmez, hedefiniz demokratik özerklik olsun.” (Hürriyet, 18 Kasım 2012)

Soru şu: Suriye’yi bölme hedefi olan PKK ile Suriye’yi Batı’ya karşı tek parça olarak savunmaya çalışan Esad, stratejik olarak aynı safta olabilir mi? Kuşkusuz olamaz!

Ya PKK ile Esad, taktik düzlemde yan yana gelebilir mi? Gelebilir ve gelmiştir.

Bir yıl önce 18 Aralık 2012’de, bu köşede şöyle yazmışız: “PYD’nin Suriye’nin kuzeyindeki kimi alanlarda otorite olması, öncelikle merkezin zayıflaması, ardından bu nedenle kuzeyde ortaya çıkan güç boşluğu ve son olarak da Esad’ın ‘topu AKP’nin kucağına bırakması’ nedeniyleydi. Esad, birkaç cephede savaşmaktansa, cephelerden birinin sıkıntısını AKP’nin omuzlarına bıraktı; ABD’nin stratejik kartı PYD’yi, ABD’nin müttefiki Ankara’yla karşı karşıya bırakmış oldu. Neticede Esad, öncelikle Suriye’nin çıkarlarını düşünüyor…”

Esad’ın bu hamlesi, taktik düzlemdedir, stratejik düzlemde değil!

DÜN ÖSO BUGÜN ESAD DİYEREK STRATEJİK ORTAK OLUNMAZ

Nitekim taktikler, yani kısa ve orta vade siyasetler, konjonktüre göre sık sık değişir. Esad ile PKK’yi stratejik ortak sananlar, dün tam tersi taktiklerin uygulandığını not etmelidirler.

Örneğin bu yılın başında PYD lideri Salih Müslim şöyle diyordu: “Kürt bölgesini artık ÖSO’yla ortak savunacağız.” (Milliyet, 19 Şubat 2013) Yani bir yıl önce PYD, Esad’a karşı ÖSO’yla ittifak yapıyordu. Hatta bu açıklamanın öncesindeki sonbahar boyunca, PKK’nin ajansı ANF’de en çok yer alan haberler, “Esad güçleri, Halep’te, Haseki’de PYD’ye saldırdı” şeklindeydi. Özgür Gündem’in Esad düşmanı manşetleri de arşivlerdedir.

Peki, ne değişti? PYD’nin stratejisi değişmedi. O strateji Suriye’de özerklik, Kürt bölgesine otonomidir. Dün bu stratejiye uygun olduğu için Esad’a karşı ÖSO’yla ittifak yapan PYD, bugün Esad’la taktik düzlemde yan yanadır. Çünkü Esad, savaşacak cephe sayısını azaltmak ve AKP’nin kucağına sorun bırakmak için kuzeyden bir ölçüde geri çekilmiştir. Yani Esad’ın taktik adımı ile PYD’nin stratejik hedefi, aynı konjonktürde buluştuğu için, taktik düzlemde yan yana gelmişlerdir. Fakat bu esası değiştirmez.

SURİYE’Yİ BÖLEN, SURİYE’NİN KARTI OLABİLİR Mİ?

Taktik düzlem meselesini anlamamızı sağlayacak bir başka veri ise Öcalan’ın PYD Gençlik Kolu toplantısına gönderdiği mesajdır: “Esad’ın safında olmayın, muhalefetin safında olmayın, Suriye’de üçüncü güç olun. Kürt bölgelerini koruyacak 15 bin asker hazırlayın. Eğer bu stratejiyi izlemezseniz, ezilirsiniz. Her genç Kürt bu güce yazılmaya ve anayurtlarını korumaya hazırlanmalı.

Öcalan’ın önerisi nettir: Stratejik hedefi gerçekleştirmek için bazen bir tarafla, bazen de diğer tarafla yan yana gelin. Peki, taraf neye göre seçilecek? Güce göre. Hangi taraf güçlüyse, o tarafa yaslanılacak.

Artık soru şudur: Suriye’de özerklik kurmak, yani pratikte Suriye’yi bölmek isteyen bir kuvvet, Suriye’nin stratejik ortağı ya da kartı olabilir mi? Suriye’nin bağımsızlığını değil de, Suriye’den koparılacak bir parçada egemen olmayı hedefleyen bir kuvvet, gerçekte Suriye’nin kartı olabilir mi? Kuşkusuz olamaz.

Son tahlilde Suriye eksenli stratejik cepheleşme şöyledir: Esad, İran, Irak, Rusya ve Türk milleti bu tarafta, ABD, AKP, PKK-PYD, Barzani ve El Kaide diğer tarafta…

TEZLERE YANITLAR

Yanılsamanın yarattığı tezleri inceleyelim şimdi de…

1) AKP-Barzani bir tarafta, Esad-PKK diğer taraftaysa, ErdoğanÖcalan ortaklığı ne? ABD nerede? PKK ABD’nin kanatları altında olduğuna göre, Esad ile ABD aynı tarafta mı? Ya da AKP ABD’nin taşeronu olduğuna göre aslında PKK ABD’nin düşmanı mı?

2) Barzani ile PKK’nin çelişmesi, taktik gerekçelerledir. Kürt Koridoru gerçekleştikçe, bu çelişme artacaktır. Çünkü Kürdistan salt Irak’ın kuzeyinden ibaretken, Barzani bir numaraydı. Fakat Kürdistan Suriye’ye ya da Türkiye’ye doğru geliştikçe, gücün kanunu gereği, PKK bir numara olmaya başlamıştır ve Barzani de bundan rahatsızdır.

Fakat bu taktik düzlemdeki çatışma, stratejik düzlemdeki Büyük Kürdistan hedefinin dışına taşamayacaktır.

3) Barzani’nin PKK’ye karşı konumunu korumak için AKP’den medet umması taktikseldir. Ya da Kuzey Irak’taki son seçimlerden sonra Goran’ın ikinci parti olmasıyla üçüncülüğe düşen KYB’nin Irak dışı kuvvetlerle ittifak arayarak konumunu korumaya çalışması, taktikseldir.

Bu taktik kuvvet arayışları, stratejik hedefin dışında değildir. Son tahlilde siyasal Kürt hareketlerinin stratejik hedefi, dört parçada da kazanacağı kadar mevzi kazanmaktır: Irak’taki özerkliğin korunması, Suriye’de ve Türkiye’de özerklik elde edilmesi.

4) Taktik düzlemde yan yana gelişi sağlayan en önemli parametre güçtür. Örneğin Türkiye bir güçken ve Türk Ordusu Pentagon raporlarında “hizadan çıktı” diye not edilirken, Barzani ve Talabani, TSK ile birlikte hareket etmiştir. Çünkü TSK 1995’te ABD’nin denetimindeki Irak’ın kuzeyine ve PKK’ye Çelik Harekâtı düzenlemiş bu da haliyle 1996 Ankara sürecini, yani Barzani ile Talabani’nin Ankara ile birlikte hareket etmesini sağlamıştır. Son 20 yılda benzer örnekler de, tersi örnekler de vardır.

5) Salih Müslim’in birbiriyle çelişen ya da Cemil Bayık’ın birbiriyle çelişen açıklamalarından sadece birine dayanarak tahlil yapılmaz. Önemli olan süreçtir, gelinen yerdir.

6) Rusya’nın Cenevre-2’de PYD’yi görmek istemesi, PYD’yi ABD piyonu olmaktan çıkarmaz. Tıpkı Rusya’nın, El Kaide’nin Kafkasya’ya dönmesindense, Suriye’de kalmasını istemesinin El Kaide ortaklığı anlamına gelmeyeceği gibi…

7) Rojava Suriye’nin kuzeyi değildir. Kürtçedir ve PKK’ye göre Büyük Kürdistan’ın batı parçası demektir. O nedenle “Rojava devrimi”, pratikte Suriye’de karşıdevrim demektir.

KÜRT SORUNUNU ABD’NİN İNİSİYATİFİNDEN ALMAK

Artık mesele şudur: ABD Suriye’de yenildi ve bölgede güç dağılımı yeniden şekilleniyor. Üç yıl önce bu gelişmeyi öngörmüş ve ABD zayıfladıkça, Kürtlerin bölge kuvvetleriyle birlikte hareket etme eğilimine gireceğini belirtmiştik.

Fakat bu, iddia edildiği gibi, Kürt sorununun şu anda ABD-İsrail inisiyatifinden çıktığı anlamına gelmemektedir. Buradaki önemli nokta, bölge kuvvetlerinin birlikte hareket edebilmesidir. Türkiye, İran, Irak ve Suriye birlikte hareket edemediği müddetçe, bölgeselleşmiş Kürt sorunu, ABD’nin sürekli kaşıyacağı ve kullanarak ülkeleri birbirine kırdıracağı bir mesele olacaktır.

Somut belirtirsek: Türkiye’de AKP iktidar olduğu müddetçe, Suriye’nin Kürt’ü ayrılıkçı eğilim taşıyacaktır! Ankara Bağdat’la karşı karşıya oldukça, Barzani Ankara’ya göz kırparak, ayrılık eğilimi gösterecektir.

Bitirirken belirtelim: Ana sorun ülkelerin siyasal birliklerini ve toprak bütünlüklerini koruyabilmesidir. Kürt siyasal örgütleri, bölge ülkelerinin siyasal birliklerini ve toprak bütünlüklerini hedef aldıkça, ABD’nin piyonu ve bölge ülkelerinin düşmanı olarak kalacaktır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Kasım 2013

, ,

Yorum bırakın

SURİYE’DE ÖZERKLİK CEPHESİ

Erdoğan-Barzani’nin anlaştığı “Diyarbakır sözleşmesinin” ayrıntıları gittikçe netleşiyor.

Dün belirtmiştik: Başbakanlık kaynakları dört konuda mutabakat olduğuna dair bir haberi servis etti.

Güya mutabakata varılan ilk madde de şuydu: “Suriye’nin kuzeyinde PYD’nin kurmak istediği de facto yönetime Barzani izin vermeyecek.”

Dün de dikkat çektiğimiz gibi, Suriye’nin kuzeyinde özerklik ilan edilmesi, aslında Erdoğan’ın BOP Eşbaşkanlığı göreviyle, Suriye’yi bu görev kapsamında hedef almasıyla ve hatta daha 2004 yılında ilan ettiği “Diyarbakır’ı merkez yapma” göreviyle çelişiyordu.

Nitekim Barzani’nin ziyaretinde yer alan KDP Başkanlık Divanı Başkanı Dr. Fuat Hüseyin, Erdoğan’la Suriye’nin kuzeyini konuşmadıklarını açıklıyordu. (ANF, 17 Kasım 2013) Kaldı ki, KDP’nin Suriye’de PKK’yi engelleyecek gücü de yoktu.

Biz de bu olgulara dayanarak, Başbakanlığın bu maddeyi gazetelere servis ederek Türk milletinin tepkisini yumuşatmak istediğini belirtmiştik.

PYD’NİN ŞAM’DAN KOPMASI: ÖZERKLİK

Başbakanlık’tan servis edilen yeni haberler bizi teyit etti.

Evet, Suriye konusunda bir mutabakat vardı ama ilk gün belirttikleri gibi “Suriye’nin kuzeyinde özerklik ilan edilmesine Barzani izin vermeyecek” şeklinde değildi.

Şöyleydi: PYD, Şam’la ipleri koparacak!

Peki, bu ne anlama geliyor?

PYD’nin Şam’la bir bağı olup olmadığını bir kenara bırakarak düşünelim:

Eğer PYD Şam’la bağını koparırsa, bu Suriye’nin kuzeyini Şam’ın denetiminde çıkarmak demektir. Yani PYD’nin şu anda uğraştığı gibi, kuzeyde bir özerk, otonom yapı ilan etmesi demektir.

Dolayısıyla Erdoğan ile Barzani, Suriye’de özerkliği engellemeyi değil, tersine özerkliğe gidecek süreçte anlaşmış oluyor!

PYD’NİN TAKTİK MANEVRALARI

Gelelim PYD’nin durumuna…

Bu köşede birkaç kez inceledik: PKK’nin Suriye kolu olan PYD’nin nihai stratejisi Büyük Kürdistan’ın batı ayağını inşa etmektir. Bu stratejik hedef, doğal olarak Şam’ın karşısında olmayı gerektirir.

Fakat PYD, taktiksel olarak, Suriye’nin savaşı 2,5 yıldır kaybetmediğini de görerek, 3. Yol adı altında “tarafsızlık” oynamaktadır. Batı ağırlık kazanırsa oraya, Şam kazanırsa oraya yaslanarak kazandıkları mevziyi korumak istiyorlar.

BÜYÜK KÜRDİSTAN’IN TÜRKİYE AYAĞI ÖNCELİK KAZANDI

Diyarbakır sözleşmesinin önemi de buradadır. Batı, Büyük Kürdistan’ın dört parçasının özellikle üçünde çok önemli mevziler elde etmiştir. Irak’ta, Suriye’de ve Türkiye’de…

Hatta denilebilir ki, Diyarbakır sözleşmesiyle, artık Türkiye ayağı öncelik kazanmıştır. Erdoğan’ın “Diyarbakır değiştikçe, Irak değişecek, Suriye değişecek” sözleri, pratikte “Önce Türkiye, sonra Irak ve Suriye bölünecek” demektir.

Erdoğan bunu ilan ederek, aynı zamanda Suriye’de bir özerklik cephesine işaret etmiştir. KDP ile PYD’nin, AKP ile PKK’nin çelişmeleri vardır ama o çelişmeler taktik zemindedir, dönemseldir, mevsimliktir ve iç ihtiyaçlardandır…

Stratejik zeminde, AKP, PKK ve KDP aynı cephede ve ABD’nin araçları listesinde sıralanmaktadır. Her üç araç da Suriye’de özerklik cephesinde birliktedir. Tıpkı Türkiye ve Irak’ta özerklik cephesinde bir arada oldukları gibi…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Kasım 2013

, , , ,

Yorum bırakın

TSK, PKK, ESAD AYNI SAFTA!

Türkiye, ABD’nin Suriye politikasının taşeronu olunca ve AKP’liler de ABD’lilerden daha Amerikancı olunca, ortaya politik-mizah örnekleri çıkıyor. Türkiye’nin Ankara’dan değil de Washington’dan yönetilmesi, dış politikada ucubelikler yaşanmasına neden oluyor.

Son örnek, Suriye’de Türk Ordusu’nun, PKK’nin ve Suriye Ordusu’nun El Kaide’ye karşı operasyon yaparak kendiliğinden aynı cephede yer almasıdır.

EL KAİDE’YE KARŞI OPERASYON

Kamışlı’nın güneydoğusundaki Cevadiye bölgesinde bir süredir PKK’nin Suriye kolu olan PYD ile El Kaide bağlantılı Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) adlı örgüt çatışıyordu. Son olarak Suriye ordusu bu bölgeye girdi ve IŞİD’e karşı operasyon yaptı. (YDH, 15 Ekim 2013)

Daha ilginci ise aynı gün Türk Ordusu’nun da El Kaide bağlantılı IŞİD’i hedef almasıydı. Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklama aynen şöyleydi: “15 Ekim 2013 tarihinde saat 13.30’da Azaz/Parsa Dağı bölgesinden atılan bir havan mermisi, Kilis/Demirışık Hudut Karakolunun 450 metre doğusuna düşmüş ve patlamamıştır. Olayda herhangi bir zayiat meydana gelmemiştir. Gelişen durum üzerine, Azaz/Parsa Dağı’ndaki Irak Şam İslam Devleti Örgütü’ne ait mevziilere iki adet Fırtına obüsüyle 4 atış yapılarak mukabele edilmiştir.” (tsk.tr, 15 Ekim 2013)

Böylece Beşar Esad’ın ordusu, Türk ordusu ve PKK, El Kaide’ye karşı operasyon yaparak aynı cephede buluşmuştur!

SURİYE MUHALEFETİ SÜREKLİ BÖLÜNÜYOR

AKP’nin bağımlı dış politikasının yarattığı tablo sadece bununla sınırlı değildi. Örneğin bu operasyonların yapıldığı süreçte, AKP’nin açık destek verdiği Suriye muhalefeti de sürekli bölünüyordu.

AKP’nin SUK’unun, Cenevre-2 konferansına katılacağı için Katar’ın SUKO’sundan ayrılmayı gündemine aldığını daha önce bu köşede dikkatinize sunmuştuk. Diğer yandan El Kaide bağlantılı grupların Eylül ayı sonunda kendi aralarında SUKO’ya karşı birleştiğini de yazmıştık.

Ancak bölünme bitmedi:

1. Suriye’nin güneyinde 70 grup bir araya gelerek SUKO’dan ayrıldıklarını ve Devrim Komuta Konseyi’ni kurduklarını ila etti. (YDH, 16 Ekim 2013)

2. Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde bir kafeteryada buluşan 106 grubun temsilcisi, Ahrar Suriye Birliği isimli yeni bir örgüt kurdu. (YDH, 16 Ekim 2013)

ABD’nin 23-24 Kasım tarihli Cenevre-2 konferansına mecbur kalması ve Rusya’ya Suriye muhalefetini de konferansa katacağı sözünü vermesi, böylece hem AKP hükümetini, hem de AKP’nin desteklediği muhalif grupları ortada bırakmış oldu!

Kuşkusuz bağımlı dış politikanın varacağı yer burasıydı. Ancak bağımsız dış politika izlendikçe bakın neler olabiliyor:

İŞTE BAĞIMSIZ DIŞ POLİTİKA

Önce Hüsnü Mübarek’i, sonra da Muhammed Mursi’yi yıkan Mısır Halk Hareketi öncelikle Suriye politikasını değiştirdi. ABD ise Mısır’a 30 yıldır yaptığı askeri yardımları askıya aldığını ilan etti.

Bakın Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi ABD’nin kararına ne dedi: “Gerçek şu ki sorunun kökeni çok daha geride. Sorun, Mısır’ın son 30 yıl boyunca ABD yardımına bağlı kalmasından kaynaklanıyor. Bu yardım, seçenekleri çoğaltmak yerine kolay olanı tercih etmemize neden oldu. ABD bu süre zarfında, Mısır’ın daima Washington’ın dış siyaseti doğrultusunda hareket edeceği gibi bir yanılgıya kapıldı. Mısır, yeni dönemde uluslararası platformda seçeneklerin artırılmasına yönelik bir dış politika çizgisi izleyecek. Mısır halkı, ABD’yle ilişkilerde yaşanacak olumsuzlukların üstesinden gelecek güçtedir.” (Dünya Bülteni, 16 Ekim 2013)

Nebil Fehmi’nin bu özlü sözlerinden sadece Türk Dışişleri Bakanlığı değil, “NATO’suz yapamayız” takıntısındaki Türk subayları da önemli dersler çıkarmalıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Ekim 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

SURİYE MUHALEFETİ DE BÖLÜNDÜ

Dün Türkiye’nin Suriye konusunda yalnızlaştığını, Washington’un Moskova’nın çözüm yoluna mecbur kalmasıyla birlikte taşeronları olan Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın da ayrıştığını incelemiştik.

Bugün ise muhalefet cephesine bakacağız:

SUK – SUKO AYRIŞMASI

Suriye muhalefeti konusunda Atlantik cephesinin vardığı en yüksek seviye Suriye Ulusal Koalisyonu SUKO bünyesinde tüm muhalefetin birleştiği durumdu.

Peki, bugün durum ne? Washington’un Cenevre-2 sürecine razı olmasından ve Moskova’ya muhalefeti de bu sürece katma sözü vermesinden bu yana durum nasıl gelişti? İnceleyelim:

1. Muhalefet önce radikaller ve ılımlılar diye ikiye bölündü. El Kaide ve türevlerini bahane eden Batı, SUKO’ya ve askeri kolu olan ÖSO’ya yardımı azalttı. Ardından daha da ileri giderek ılımlı muhalefetten ve özellikle PYD gibi Kürt örgütlerinden El Kaide ile mücadele etmesini istedi.

2. El Kaide ve türevleri ise daha sonra Suriye muhalefetinden ayrıldıklarını ve yeni bir çatı örgütü kurduklarını ilan ettiler.

3. İstanbul’da kurulan Suriye Ulusal Konseyi istenilen işlevi yerine getiremediği için Katar-Doha’da ABD’nin inisiyatifiyle Suriye Ulusal Koalisyonu SUKO kurulmuş ve Washington’un zoruyla SUK, SUKO’ya katılmıştı.

Ancak iki yapı arasında çelişmeler hep oldu. Cenevre-2 süreci ise çelişmeleri iyice derinleştirdi ve SUK, SUKO’dan ayrılmayı gündemine aldı.

Londra’da yayımlanan el-Hayat gazetesine göre George Sabra başkanlığında SUK, Cenevre-2 Konferansı’na katılması durumda, SUKO’dan ayrılacağını ilan etti. SUK, daha önce de SUKO Başkanı Ahmed Carba’nın Cenevre-2 Konferansı konusunda görüşmelerde bulunmak üzere New York’a gitmesine karşı çıkmıştı.

114 üyesi bulunan SUKO’da, 40 üyeyle temsil edilen SUK en büyük örgütü temsil ediyor.

4. 25 Eylül’de de içinde Nusra Cephesi’nin yer aldığı bazı örgütler ortak bildiri imzaladı ve SUKO’yu artık tanımadıklarını ilan etti. Bu bildiriyle birlikte SUKO’ya bağlı ÖSO ile El Kaide türevlerinin çatışmaları şiddetlendi.

5. Bu bölünme, ÖSO içinde de ayrışmalara yol açtı. Örneğin ÖSO’nun sözcüsü Fahd el-Masri, ÖSO’nun Genelkurmay Başkanı diye nitelenen Selim İdris’i bölge ülkelerinin istihbarat servislerinin maşası olmakla suçladı. Bu suçlamayla yetinmeyen sözcü Masri, Selim İdris’i bazı bölgelerde katliam yapmakla suçladı.

Bu süreçte Batı basınında muhaliflerin de sivil katlettiği türünden haberlerin yer alması dikkat çekti.

SURİYE KÜRTLERİ BÖLÜNDÜ

6. Bu süreçte SUKO’ya dâhil edilmeye çalışılan Kürt örgütleri de kendi içlerinde bölündü.

Örneğin Barzani’nin partisi KDP’nin Suriye kolu olan Suriye Demokratik Kürt Partisi, 28 Ağustos’ta İstanbul’da SUK ile anlaştığı için Suriye Kürtleri Ulusal Meclisi’nden ayrıldı!

7. Son olarak Erbil’de toplanan dört Suriye Kürt Partisi, Barzani’nin denetiminde birleşti! El Parti, Suriye Özgür Kürtler Partisi, Kürdistan Birliği Partisi ve Kürt Özgürlüğü Partisi’ni tek çatı altında birleştiren Barzani, yeni partiye de Kürdistan DemokratPpartisi-Suriye (KDP-S) ismini verdi.

Barzani, bu yeni oluşumun gelecekte Suriye’de oluşabilecek her hangi bir rejimde Kürtlerin haklarını “demokrasi” çerçevesinde korumakla sorumlu olduğunu belirtti.

BÖLGE BARIŞI KARŞITI: AKP

Moskova ise Suriye muhalefeti içerisindeki bu bölünme nedeniyle öncelikle Cenevre-2 ortağı olan Washington’u, hem de alaycı bir dille suçluyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’a göre, SUK’un SUKO’ya rağmen Cenevre-2 Konferansı’na katılmayacağını ilan etmesi, Batı’nın Suriye muhalefetini müzakerelere zorlayacak yetenekte olmadığını gösteriyor!

Ancak Rusya için gün geçtikçe asıl sorumlu AKP hükümeti olmaya başladı. Zira SUK İstanbul’da kuruldu ve Ahmet Davutoğlu’nun bizzat koordine ettiği bir örgüt olarak biliniyor.

Moskova’ya göre, SUK’un SUKO’ya rağmen Cenevre-2’ye katılmayacağını ilan etmesi, mutlaka AKP’nin bilgisi ve talebi dâhilindedir!

Bu durum ise sadece Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırmıyor, aynı zamanda AKP hükümetini açıkça bölgesel barışın karşıtı haline getiriyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Ekim 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

SOMALİ’DEKİ SALDIRININ ANLAMI

Somali’nin başkenti Mogadişu’daki Türk Büyükelçiliğimizin saldırıya uğraması, dış politikamız açısından mutlaka masaya yatırılmalıdır. Zira Özel Harekât polisimiz Sinan Yılmaz’ın ölmesi ve 3 polisimizin de yaralanmasıyla sonuçlanan bu saldırı, açık bir “siyasal saldırıdır.”

Saldırıyı El Kaide’ye bağlı El Şebab örgütü üstlendi.  El Şebab Twitter adresinden, Türkiye’yi “mürtet rejime destek veren ve şeriat düzenini yok etmeye çalışan ülkelerden biri” olmakla suçladı. İstanbul’dan AFP’ye konuşan bir diplomat da “Türkiye, Somali’de çok aktif. Bu kadar çok aktif olunca da kolaylıkla hedef haline geliyorsunuz” dedi. (Hürriyet, 28 Temmuz 2013)

O zaman şu soruyu sormalıyız: Türkiye neden Somali’de çok aktif? Hangi ulusal çıkarlarımız nedeniyle bu ülkede aktifiz?

SOMALİ’DE ÇEVİK BİR – ERDOĞAN ORTAKLIĞI

Somali Afrika’nın doğusunda,  Afrika boynuzu denilen ve Arabistan yarımadasının güneyinde kalan coğrafyadadır. Bu konumu nedeniyle de oldukça stratejiktir.

İtalyan işgalinin ardından 1941 yılında İngiliz askeri yönetimi altına giren bölge, 1960 yılında Somali Cumhuriyeti olarak ilan edildi. Ancak asıl bağımsızlığını 1969 yılında Mohamed Siad Barre’nin iktidarı ele geçirmesi ve Somali Demokratik Cumhuriyeti’ni kurmasıyla kazandı.

1991 yılında dış kaynaklı iç savaşla “Jaalle Siyaad” yani “Yoldaş Siad” hükümeti düştü. Sonrası, Somali için hep kayıplar dönemidir, federal geçiş hükümetleri dönemidir…

Somali, aynı zamanda Çevik Bir’le Recep Tayyip Erdoğan’ı buluşturan ülkedir. Şöyle ki, Çevik Bir, 1993-1994 yıllarında Somali BM Barış Gücü Komutanlığı yaptı ve 28 Şubat’ta Truva Atı olmasını sağlayan ününe ve konumuna orada kavuştu. Erdoğan ise 2011 yılında, 60 yıl sonra bu ülkeyi ziyaret eden ikinci Afrika dışı lider oldu!

İki hafta önce ülkemize gelen Somali İçişleri Bakanı Abdülkerim Hüseyin Guled, Erdoğan’ı Somali’nin fatihi ilan etti! (AA, 12 Temmuz 2013) Böylece Erdoğan Çevik Bir’le, Yahudi madalyası almak dışında, Somali fatihliğinde de birleşmiş oldu!

Bir’den Erdoğan’a uzanan 20 yıllık süreçte ortaya çıkan Türkiye’nin Somali ilgisi, maalesef ABD-İsrail’in Somali ilgisinin bir yansımasıdır ve ulusal çıkarlarımızla ilgili değildir. Çünkü emperyalizm, Süveyş Kanalı ve sonrasında Aden Körfezi’nin çıkış noktası olan ve aynı zamanda Arap yarımadasını güneyden kuşatan bu ülkenin denetim altında olmasını stratejik hedef olarak görmüştür. Mayıs 1991’de General Mohamed Farrah Aidid’in sosyalist Siad hükümetini düşüren saldırısının kökleri bu hedefin içindedir!

SOMALİ’DE EL ŞEBAB, SURİYE’DE EL NUSRA

Ancak Türk Büyükelçiliği’ne yapılan saldırının bir başka boyutu daha vardır. O da AKP’nin Suriye politikasıyla ilgilidir.

AKP hükümeti Suriye’de açık açık El Nusra cephesini destekledi. El Kaide’ye bağlı bu örgüt Bosna’dan, Çeçenistan’dan, Pakistan’dan gelen cihatçılarla son bir yılda büyüdü. Cihatçıların havayoluyla İstanbul’a geldikten sonra Hatay üzerinden Suriye’ye geçtiği artık herkesçe bilinmektedir.

El Nusra dışında 2003 yılında İstanbul’u kana bulayan Türk El Kaidesi’nin de bir şekilde adım adım serbest kalarak(!) Suriye’ye Esad’a karşı savaşa gittiğini ve öldüğünü daha önce bu köşede birkaç kez isim isim yazmıştık, tekrarlamayacağız.

El Nusra, son olarak Suriye’de PYD ile çatışmasıyla gündeme geldi.

Ancak, PYD lideri Salih Müslim’in Türkiye’ye gelmesi ve AKP ile yaptığı görüşmeler perdenin arkasını daha da netleştirdi. Buna göre, Öcalan ile Erdoğan’ın anlaşmasının esası aslında Suriye’ydi; PKK’nin Suriye’ye çekilmesiydi.

Bu anlaşmaya bağlı olarak Öcalan PKK’den Esad’a karşı savaşmasını ve Suriye’de özerklik ilan etmesini istiyordu. Nitekim Erdoğan da Kırgızistan’da yaptığı açıklamada, Suriyeli PKK’lilerin, Türkiye’den Suriye’ye geçtiğini açıklıyordu. (Hürriyet, 11 Nisan 2013)

Hal böyle olunca, El Nusra PYD’ye karşı bir pazarlık kartı gibi kullanılmış oldu. Suriye El Kaidesi boşa düşünce de Somali El Kaidesi Türkiye’nin bu ülkedeki varlığından rahatsız oldu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Temmuz 2013

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

KÜRT SORUNUNDA PSİKOLOJİK SAVAŞ

Birinci sınıfı bitiren yeğenim Ege’nin okuması pekişsin diye ona tatile geldiği İstanbul’da her gün gazete okutuyorum. O da gazeteye, anneannesine bu köşeyi okuyarak başlıyor.

Geçenlerde annem Ege’yi durdurdu ve “PeKeKe değil, PeKaKa diye oku” şeklinde uyardı. Ege’nin doğrusunu okuduğunu belirttim, zira o da Atatürk’ün Harf Kanunu’na uygun olarak K harfini Ke sesiyle okumayı öğrenmişti.

Ancak 80’lerden kalma psikolojik savaş hâlâ yürürlükte ve PeKeKe diyenler PKK’li, PeKaKa diyenler PKK karşıtı diye algılanıyor!

Üstelik gelen eleştirilerden de biliyorum ki, Aydınlık okurları arasında da böyle düşünen hayli kişi var. O nedenle bir kez daha özetleyelim:

Türkçede Ka sesi yoktur, Ke sesi vardır. 1 Kasım 1928 tarih ve 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabulü ve Tatbiki Hakkında Kanun”dan başlayarak, “8 Ocak 2004 günü TDK İmla Kılavuzu Çalışma Grubu tarafından belirlenen ve TSE tarafından Nisan 2005/TS 13148 numaralı belge ile standart hale getirilen Türk Kodlama Sistemi’ne kadar tüm resmi belgeler, Türkçede Ka sesinin olmadığını, Ke sesinin olduğunu belirtir!

ULUSALCILIK TÜRKLERE YASAK, KÜRTLERE SERBEST

Sadece PKK’nin nasıl telaffuz edildiği değil, başka konular ve kavramlar da Kürt sorununun içerisinde psikolojik savaş malzemesi olarak kullanılmaktadır.

Örneğin ulusalcılık. Öyle ki Türkiye’de artık Başbakan “ayaklarının altına aldığını” söyler, Emniyet Müdürlüğü “iç tehdit” sayar, liberallere göre gericiliktir, medya darbecilik diye yaftalar vs.

En ilginci ise ulusalcılığın Kürt sorununun kaynağı sayılmasıdır. Bu akla göre Türk ulusalcılığı ya da Türk milliyetçiliği var olduğu için Kürt sorunu doğmuştur. Haliyle PKK yandaşı Kürtler de ulusalcılığa düşmandır. Yayın organlarında ulusalcılığın toplumsal bir hastalık olduğunu bile yazarlar.

Ama Kürlerin Birliği için yapacakları kongrenin ismine, resmi olarak “Kürt Ulusal Kongresi” derler!! Yani ulusalcılık Türklere yasak ama Kürtlere serbest!

Devlet kavramı da öyle değil mi?

Öcalan başta olmak üzere hep yazıp çizerler, devletin nasıl sorunlu bir yapı olduğunu anlatırlar. Peki devlete karşı mıdırlar?

Hayır, ulusal devlete, Türk devletine karşıdırlar fakat bir çeşit federasyon saydıkları için Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı değildirler! Hatta devletin başına “demokratik” sıfatını koyunca, o karşı oldukları devlet kavramı da güzelleşir!

AKP-PKK İŞBİRLİĞİ, ABD’NİN PLANIDIR

Bir de PKK’nin devletçe nasıl görülmesi gerektiğine dair psikolojik savaş tezleri vardır. O tezlerde çeşit çeşit PKK vardır:

Örneğin AKP ile müzakere ediyorsa barışçıdır PKK, ama karakol basmışsa Ergenekoncudur!

Örneğin PKK ile anlaşma masada olduğu halde terör sürmekte midir? İşte o terörün sahibi PKK değildir. Nedir? Derin PKK!

Örneğin ÖSO ile işbirliği yapan PYD’nin PKK ile organik bir bağı yoktur ama ÖSO ile çatışan PYD, PKK’nin Suriye koludur.

Yeri gelince de şöyle yazarlar: “Türkiye pekâlâ bu yapıyla (PYD) iyi ilişkiler kurabilir ve bölgede eskiye oranla daha çok güç sahibi olabilir. ‘Win win’ stratejisi en iyi böyle işe yarar. Kürtleri yanına almış bir Türkiye ABD ve Almanya’nın planlarını zora sokabilir ve o zaman gerçekten bölgenin en büyük aktörü olur.” (Cem Küçük, Yeni Şafak, 25 Temmuz 2013)

Barzani ile Irak’ı, PKK ile Türkiye’yi, PYD ile Suriye’yi adım adım bölen ve Öcalan ile Erdoğan’ı masaya oturtan sanki ABD değilmiş gibi PKK ile işbirliği yapmayı ABD planlarını bozacak hamle diye yutturmaya kalkmak, şüphesiz Kürt meselesinin en önemli psikolojik savaş argümanlarındandır!

Öcalan’ın Erdoğan’a Eylül 2012’de yazdığı mektupta dile getirdiği “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” tezinin sahibi ABD’dir! Ve ABD bu tezle Türkiye’yi değil büyütmek, küçültüp daha kullanışlı hale getirmek istemektedir.

Çünkü bu haliyle Türkiye hizadan çıkabilmekte, itiraz edebilmektedir. Fakat küçültülmüş bir Türkiye, ABD’ye tamamen mecbur olacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Temmuz 2013

, , , ,

Yorum bırakın

ABD, PKK’NİN ÖNÜNÜ AÇIYOR

Türk devletinin Suriye’de PYD’ye karşı El Nusra’yı kullandığı, artık bir PKK iddiası olmaktan çıkmış ve “iyi kulak” Cengiz Çandar gibilerce de telaffuz edilmeye başlamıştır.

Beşar Esad’ı devirme göreviyle Eylül 2011’de kurulan Sünni İslamcı El Nusra’nın, PYD’ye karşı operasyonlarının ardından ABD tarafından terör örgütleri listesine alınması, sis perdesi arkasında kalmış kimi konuları da berraklaştırdı.

Ki o konuların başında Esad-PKK/PYD ilişkisi gelmektedir.

ESAD’IN AKILLI HAMLESİ

Meseleye “merkezin zayıflaması” ve “güç boşluğu” gibi ana etkenleri soyutlayarak salt “PYD’nin,  ‘kolayca’ Suriye’nin kuzeyine yerleşmesi” üzerinden bakarsanız, haliyle ortaya “PYD, Esad’ın kartıdır” gibi bir sonuç çıkar.

Oysa PYD’nin Suriye’nin kuzeyindeki kimi alanlarda otorite olması, öncelikle merkezin zayıflaması, ardından bu nedenle kuzeyde ortaya çıkan güç boşluğu ve son olarak da Esad’ın “topu AKP’nin kucağına bırakması” nedeniyleydi.

Esad, birkaç cephede savaşmaktansa, cephelerden birinin sıkıntısını AKP’nin omuzlarına bıraktı; ABD’nin stratejik kartı PYD’yi, ABD’nin müttefiki Ankara’yla karşı karşıya bırakmış oldu. Neticede Esad, öncelikle Suriye’nin çıkarlarını düşünüyor…

ABD’NİN İKİ HEDEFİ

ABD’nin El Nusra’yı terör örgütü listesine almakta iki hedefi var:

1. ABD, Suriye sorunun esası olan “Kürt Koridoru” konusunda, PYD’nin önünü açmakta, PYD karşısında engel yaratan konuları ayıklamaktadır.

Washington’un ana stratejisi, Basra’dan Akdeniz’e bir Kürt Koridoru inşa etmektir; Irak’ın kuzeyini, Suriye’nin kuzeyi üzerinden Akdeniz’e bağlamaktır.

İki Kürt bölgesi arasında kalan Türkmen ağırlıklı alanın son dönemde Nuri El Maliki ile Mesud Barzani arasında soruna dönüşmesi ve Ahmet Davutoğlu’nun Kerkük düğümünde ABD ve Barzani’nin çıkarlarına uygun hamleler yapması, ana stratejiye bağlılıktandır.

Keza Davutoğlu’nun son günlerde PYD’ye sıcak mesajlar vermesi, yol haritası sunması, “federal Suriye” çekinceleri olmadığını ilan etmesi de bu ilişki nedeniyledir.

PYD de karşılık olarak “Suriye’de 3. yol” taktiğini bir kenara bırakmayı ve SUKO’ya katılmayı kabul etmiştir.

‘ÖZEL SAVAŞ’ ARAYIŞI

2. ABD’nin El Nusra’yı terör örgütü listesine almasının taktik nedeni ise “özel savaş” arayışıdır!

Bilindik yöntem şudur: Suriye’de bir örgüt terör örgütüyse, ABD bu örgüte karşı mücadele etmelidir!

Mücadele kuşkusuz konvansiyonel araçlarla değil, “özel savaş” yöntemleriyle olacaktır.

HİZBULLAH DERSİ ALINMAMIŞ!

Bitirirken, Türk Devleti’nin PYD’ye karşı El Nusra’yı kullanması konusuna da değinelim.

Komşularının toprak bütünlüğü ve siyasal birliği konusunda net bir tutumu olmayan, daha doğrusu AKP hükümetinden ötürü “tek” bir tutumu olamayan Türk Devleti’nin, sorunlara karşı mücadelede değil stratejik bir program, taktik bir yöntem bile yaratamaması normaldir.

Geçmişte PKK’ye karşı Hizbullah’ın kullanılması türünden alışkanlıkların devam ettiği ancak başarısızlıktan bir ders alınmadığı ortada…

Yanlış cephede, doğru hamle yapılmaz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Aralık 2012

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

TUZAK ŞAM’DA DEĞİL, ANKARA’DA

Suriye’nin kuzeyindeki son gelişmeler, şu üç gerçekle birlikte incelenmelidir:

1. ABD’nin BOP içindeki nihai hedefi, bölge devletlerini zayıflatacak bir kukla devlet inşa etmektir. ABD bölgeye girdiği 1991 yılından itibaren bu hedefe yöneldi. Stratejinin yeni aşaması, Irak’ın kuzeyindeki yapıyı büyütmek; Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmak ve Türkiye’ye doğru genişletmektir. Diyarbakır başkentli Büyük Kürdistan için izlenecek yol budur.

2. Bu stratejik hedef, bölgedeki tüm ABD kuvvetlerini, farklı pozisyonda bile olsalar, son tahlilde aynı cephede birleştirmektedir.

3. 2003 yılında kurulan PYD, tıpkı İran’daki PJAK gibidir, yani Suriye’deki PKK’dir. Hem PKK’nin hem de PYD’nin internet sitelerinden bu gerçeğe ulaşılabilir. PYD elbette Suriye’deki Kürtlerin çoğunluğunu temsil etmez ama mevcut Kürt örgütlerinin de en büyüğüdür. PYD ile diğer 16 Kürt partisinin 12 Temmuz’da Barzani’nin girişimiyle Erbil mutabakatına varması da bir olgudur. PYD içinde anlaşmaya itiraz edenlerin var olması, anlaşma olgusunu ortadan kaldırmaz. Bu anlaşmanın içeriği, anlaşan örgütlerin internet sitelerinde mevcuttur.

PYD’NİN YÖNETİME EL KOYMASI

18 Temmuz’da Suriye Milli Güvenlik Konseyi’ne yapılan ABD imzalı bombalı terörist saldırı, Atlantik’in “yeni bir yüklenme” girişimidir. Şam ise bu terörist saldırıya büyük bir temizlik harekâtıyla yanıt veriyor.

İşte Suriye’nin kuzeyindeki kimi Kürt kentlerinde “yönetim el değiştirdi” denilen olay bu esnada gerçekleşmiştir. PYD süren temizlik harekâtı nedeniyle kuzeyde oluşan güç boşluğundan yararlanarak, bazı Kürt kentlerindeki kamu binalarını ve dolayısıyla yönetimi ele geçirmiştir. Bu bir olgudur ancak nihai sonuç değildir, Şam yeniden egemen olacaktır.

ESAD’IN MI, ABD’NİN Mİ HAMLESİ?

Olgu, iki temel bakış açısıyla yorumlanıyor.

Bir yoruma göre bu olgu, “Esad’ın PYD hamlesidir.” AKP yandaşlarınca savunulan bu fikrin, ulusalcı kesimlerde de destekçisi var. Olguyu Esad hamlesi saymak, haliyle Esad ile PKK arasında ittifak olduğu sonucunu doğurur. AKP Hükümeti de en başında beri böyle bir ittifakın olduğunu iddia ederek, Türkiye kamuoyunu Esad’a karşı kışkırtıyordu.

Bizim de savunduğumuz ikinci görüş ise şudur: Olgu, iddia edildiği gibi Esad’ın bir taktik manevrası değildir, tersine Atlantik’in Suriye’ye baskısının eseridir. PYD’ye bu alanı Esad değil, Suriye’ye abanan AKP dâhil Atlantik kuvvetleri açmıştır.

Vatanını savunanlar, elbette hakları görerek, dayanacağı her kuvveti cepheye sürmek isterler. Şam elbette, kendisine savaş açanlara, imkânı varsa PKK gibi araçlarla yanıt vermek ister. Ancak PKK 1999’dan beri bir Suriye kartı değil, tersine ABD kartıdır. 13 yıl önceki ilişkilere dayanmak isteyenlerin PKK’de bulunması, bu temel gerçeği değiştirmez. Bu gerçek, ABD bölgede ağır bir yenilgi alana kadar sürer. Çünkü her araç, doğası gereği kuvvete meyleder.

TUZAĞA DÜŞMEMENİN YOLU

Suriye’nin kuzeyindeki bu yeni durumu Atlantik planlarına tedavül etmek isteyenler iki yol öneriyor. Bir kesim, “Türk Ordusu Suriye’ye” diyor, bir diğer kesim ise “Türkiye biran önce kendi Kürt meselesini (tabi ABD’ye göre) çözmeli” diyor. Haliyle ikisi de Atlantik patentli olduğu için aynı kapıya çıkıyor.

TSK’yi Suriye’deki Kürtlere sürmek isteyenler, ilginç ki Irak’taki Kürtlerin hamisidir! Bu gerçek çok öğreticidir. AKP yandaşlarının bu durumdan “PKK kötü ama Özgür Suriye Ordusu ÖSO iyi” sonucu çıkarmaya soyunmaları da anlamlıdır.

Bitirirken belirtelim: Olgunun kendisi doğrudan tuzak değildir ama olgunun sonuçlarından tuzak yaratılabilir. PKK, TSK’yi Suriye’ye çekmek niyetiyle şehir ele geçirmeye soyunmuyor elbette. Ama bu olgudan hareketle “TSK’yi PKK’ye karşı Suriye’ye sokmaya” çalışmak tuzaktır! PKK’yle mücadelede TSK’ye Irak’a girmeyi yasaklayanların, Suriye’ye vize vermesi tuzaktır! Ve tuzak o nedenle Suriye’de değil, Hatay’da, Ankara’da ve Washington’da kurulmuştur!

TSK’nin tuzağa düşmemesinin yolu ise basittir: Suriye’nin “siyasal birliğini ve toprak bütünlüğünü” hedef alan her uygulamadan kaçınmak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Temmuz 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: