Posts Tagged Çin

ABD 67 YILLIK TAHTINDAN İNDİ

ABD Başkanı Barrack Obama’nın geleneksel Birliğin Durumu konuşması, Washington’un en azından bu dört yıl boyunca dışarıyı değil, içeriyi esas alacağını bir kez daha ortaya koydu. Obama, en öncelikli işin orta sınıfın durumu olduğunu belirtti ve asgari saat ücretini 2015 yılına kadar 7.25 dolardan 9 dolara çıkarmaya çalışacaklarını vurguladı.

ABD’nin 1945-2012 yılları arasındaki 67 yıllık dünya ticaret birinciliğinin sona erdiğinin ilan edilmesinden hemen sonra gelen bu konuşma, aslında yeni dönemin Washington için ne denli zorlu geçeceğine işaret ediyor.

Zira ABD birinciliklerini kaybetmeye başladı.

ÇİN ABD’Yİ GEÇTİ

2012 yılında Çin, 3,87 trilyon dolarlık ihracat ve ithalat toplamı ile ABD’yi geride bırakarak dünyanın en çok ticaret yapan ülkesi oldu. ABD 3,82 trilyon dolarda kaldı.

Çin ayrıca 127 ülkenin başlıca ticari ortağı haline gelirken, ABD 76 ülkede kaldı.

Yani ABD, yuanın değeri için baskı da yapsa, Çinli ileri teknoloji şirketlerine yaptırım da uygulasa, Çin mallarına ağır vergiler de koysa sonucu değiştiremiyor. ABD’nin Çin ekonomisini, ekonomik gücüyle frenleme olanağı yok!

PASİFİK’TE ‘BİRLİK’ SAVAŞI

Nitekim Obama yönetimi bu gerçeği kabullendi ve 2010 yılında Asya-Pasifik merkezli strateji belirledi. ABD Pasifik’te Japonya, Güney Kore, Avustralya gibi müttefiklerine dayanarak Çin’i kuşatmayı hedef koydu önüne…

Washington bu amaçla kimi bölgesel birlik modelleri de inşa etti: 2011’de Pasifik’in sekiz ülkesi ile Trans-Pasifik Ortaklığı’nı (TPP) kurdu. ABD bu ortaklığı Japonya’yı da üye yaparak genişletmenin peşinde…

Çin ise 16 ülkeyi kapsayan ve 2015’te hayata geçecek “Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık İlişkileri Anlaşması (RCEP)” ile önemli bir hamle yaptı. Bu 16 üyeden 10’u Güneydoğu Asya Uluslar Birliği ASEAN üyesi.

Çin Bilimler Akademisi Asya-Pasifik Araştırmaları Enstitüsü’nden Xu Liping, bu anlaşmanın, kuracakları bölgesel serbest ticaret alanı için prototip olduğuna dikkat çekiyor.

ABD’NİN ÇİN STRATEJİLERİ

Ancak ABD’nin Asya-Pasifik merkezli stratejisinin Çin’e karşı bir hamle olmaktan ziyade, Çin’in hamlelerine yanıt vermeyi esas aldığını belirtmeliyiz. Bunu sadece yukarıda verdiğimiz örneğe dayanarak değil, kabaca üçe ayıracağımız ABD-Çin ilişkileri döneminin eğilimine bakarak da söyleyebiliriz. Şöyle:

1970-1994: ABD’nin Çin’i uluslararası sisteme entegre ederek hem kontrol altında tutma hem de SSCB’ye karşı dayanak yapma dönemi.

1994-2010: “Bütünleştir ama çevrele” stratejisi dönemi. Washington bu stratejiyle, bir yandan Çin’i Dünya Ticaret Örgütü’ne kabul ederek geçmişin “uluslararası sisteme entegrasyon” modelini sürdürdü, bir yandan da Japonya ve Hindistan’a dayanarak Çin’i “düşmanlaştırmadan” çevreledi. Dahası Washington, 2005 yılında Dışişleri Bakan Yardımcısı Robert Zoellick’in açıklamasıyla, “sorumlu bir hissedar” olarak Çin’in yükselişini kabullendiklerini ilan etti.

2010 sonrası: Kuşatma dönemi. Kuvvet dağılımına bakılırsa, ABD’nin Çin’i kuşatması, SSCB’yi kuşatmasına hiç benzemeyecek. Nitekim soru işaretleriyle dolu Asya-Pasifik merkezli stratejinin kabul edilmesine rağmen, nasıl uygulanacağı hâlâ tartışılıyor.

Örneğin Zbigniew Brzezinski ABD’nin Rusya ve Türkiye’yi içeren “daha geniş Batı” inşa ederek Çin’i dengeleyebileceğini savunuyor.

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Thomas Donilon ise “işbirliği ve rekabeti” içeren ikili bir model öneriyor.

Ancak Joseph Nye gibi Pentagon danışmanlığı yapan akademisyenler ise “kuşatma, Çin’in yükselişiyle baş etme amacına uygun bir politika aracı değildir” görüşünü savunuyorlar. Bu isimlere göre ABD Asya-Pasifik’te Çin’le “işbirliğini” esas almalı!

Yani özetle birincisi rekabet, ikincisi rekabet ve işbirliği, üçüncüsü de işbirliği esasına dayanan üç çizgi savunuluyor.

Ancak Çin’in tek çizgisi var: Sosyalist piyasa ekonomisi ile büyümek ve kalkınmak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Şubat 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

FRANSA MALİ’YE NEDEN SALDIRDI?

Mali’nin kuzeyindeki isyancılar, radikal İslamcılar, Mali’nin bölünmesini engellemek, demokrasi… Tıpkı ABD’nin Irak ya da Afganistan’a saldırmadan önce piyasaya sürdüğü “meşruiyet” sağlamaya dönük kavramlar gibi…

Ancak bugünün dünyasında artık pek inandırıcı değil!

Fransa’nın neden Mali’ye saldırdığını saptamak, yeni dönemi ve güç mücadelesinin nasıl cereyan edeceğini anlamak bakımından önemli…

En sonda söyleyeceğimizi şimdi belirtelim: Gücün ağırlık merkezi, Batı’dan Doğu’ya geçti ve yaşananlar Batı’nın bu gidişata ayak sürümesidir! Kazançlarını kolayca teslim etmeyecek olan Batı, kuşkusuz bu süreci bir oranda kanla boyayacaktır!

ABD ÇİN’LE ÖNCE AFRİKA’DA HESAPLAŞMAYA BAŞLADI

Artık Fransa’nın neden Mali’ye girdiğini incelemeye başlayabiliriz:

1. Afrika, özellikle son 10 yılda Çin ağırlıklı yatırımlara sahne oldu. Çin’in dışında Brezilya, Hindistan ve Rusya da Afrika’ya yatırımlara ağırlık verdi. 1960’lara kadar Batı’nın sömürgesi olan kara kıta, Doğu’nun yatırımlarıyla “sömürülmeden” gelişmeye başladı.

Öyle ki, özellikle Çin pek çok kritik kaynağı Afrika’dan sağlar oldu. Batı’nın etkinliği azalırken, Doğu’nun etkinliğinin artmaya başlaması, Atlantik kampını Afrika’da hamleye zorladı.

Libya ve sonrasında Mali’ye saldırı, Batı’nın, Doğu’yla Afrika’da hesaplaşmaya soyunmasıdır.

Özetle ABD, İngiltere ve Fransa üçlüsü, Afrika’yı Çin’e kaptırmak istemiyor!

2.  Ortadoğu’daki ilgi alanlarını müttefiklerine bırakarak çekilen ve Asya-Pasifik merkezli bir strateji geliştiren ABD, son süreçte Afrika’yı da Çin’le hesaplaşma alanı olarak belirledi.

ABD bu nedenle İngiltere ve Fransa’yı Afrika’da operasyonel hamleler yapması için teşvik ediyor, cesaretlendiriyor!

MALİ’DE ASKERİ ÜS ARAYIŞI

3. Almanya’nın Doğu’ya genişleme tutumu ve Berlin’in ekonomik krize karşı Pekin ve Moskova’yla yakınlaşması, Fransa’yı Akdeniz ve Afrika eksenli bir genişlemeye itti. Paris Afrika kaynaklarını, küresel krize karşı bir panzehir olarak görüyor.

Ayrıca Paris, eski bir Fransız sömürgesi olan Mali üzerinden nüfuz alanı yaratmak istiyor. Burada elde edeceği bir askeri üs, Paris’i Mali’nin komşularına yönelik hedeflere ilerletecek.

4. Örneğin Mali’nin kuzeyindeki Nijer’e…

Elektrik üretiminin yüzde 70’ini nükleer santrallerle sağlayan Fransa, uranyum kaynakları peşinde; Nijer ise geniş uranyum kaynaklarına sahip!

Nijer dışındaki Mali’nin komşuları olan Burkina Faso, Cezayir ve Moritanya da, uranyum, altın, fosfat ve petrol yatakları nedeniyle Paris’in ilgi alanında.

Fransa ve İngiltere’nin bir diğer ilgi alanı ise Sahra Çölü’nün altında varlığı tespit edilen ve yerüstünün 100 katı büyüklükte olduğu söylenen tatlı su kaynaklarıdır.

Sahra Çölü aynı zamanda güneş enerjisi deposu olarak düşünülüyor. Nitekim son yıllarda çölde dev güneş panelleriyle çeşitli deneyler yapılmaya başlanmıştı.

ÖNCE PARİS SUİKASTI, SONRA TUAREGLER

Öte yandan Fransa’nın Mali’ye girmesi, Paris’te 3 PKK’linin öldürülmesinin ardından Ankara ile Paris’i ikinci kez karşı karşıya getirmiş oldu.

Paris suikastı ve Mali’ye operasyonun birkaç gün öncesinde Afrika ziyaretine çıkan Erdoğan, Senegal’deki bir heykeli “ucube” olarak değerlendirmiş ve yetkililerden heykeli Fransa’ya iade etmesini istemişti!

Daha da ilginci, Erdoğan’ın Nijer’deyken Tuareglerle görüşmesi ve Tuareglerin kendisine deve hediye etmesiydi.

Fransa’nın Mali’ye saldırma gerekçesi ise Tuareglerin Mali’nin kuzeyini ele geçirmesiydi!

Bakalım bu durum Suriye sorununa nasıl yansıyacak?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Ocak 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’YE KARŞI ÇİN-RUSYA ORTAKLIĞI

2005 yılında başlayan Çin-Rusya Stratejik Güvenlik İşbirliği görüşmelerinin hafta içinde yapılan sekizincisi, iki büyük gücün, ABD’nin füze kalkanına karşı birlikte mücadele etme kararıyla sonuçlandı.

Çin’i Devlet Konseyi üyesi Dai Bingguo’nun, Rusya’yı da Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Nikolay Patruşev’in temsil ettiği toplantıdan böyle bir karar çıkması, sadece Pasifik açısından değil, dünyanın bütünü açısından kritik önemdedir.

Karar her şeyden önemlisi, Pekin ve Moskova’nın, ABD’nin 2009 yılında ilan ettiği Asya-Pasifik Merkezli yeni savunma stratejisine karşı, “harekete geçmesi” demektir!

ASYA FÜZE KALKANI

Nitekim Rus Ria Novosti ajansına kararı değerlendiren Rusya Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Nikolay Patruşev’in sözleri, iki ülkenin ABD’ye karşı aktif tutum alma dönemine girdiği anlamına gelmektedir.

Patruşev, Pekin’deki toplantıda alına kararı şu sözlerle açıklıyor: “ABD’nin Asya Pasifik bölgesini de içine alacak biçimde küresel bir füze kalkanı sistemi kurma planları konusunda endişeliyiz. Çinli ortaklarımız da bizim kaygılarımızı paylaşıyorlar ve bu yöndeki çabalarımızı birleştirmeye karar verdik.”

Çin ve Rusya’yı bu adımı atmaya iten ise stratejik savunmadaki ABD’nin şu taktik hamleleridir:

1. ABD ve Japonya, geçen Eylül ayında Güney Japonya’da “X band” erken füze uyarı sistemi kurma kararı aldı.

2. Çin’in saptamasına göre ABD, aynı sistemi Filipinler’de de kuracak.

3. ABD, Pasifik’teki uluslararası sularda Aegis füzesi yüklü savaş gemileriyle devriye gezmeye başladı.

4. Asya-Pasifik’te bunlar yaşanırken, ABD Batı Asya’da da (Türkiye’de) Kürecik Radarı kurdu, NATO Patriotları yerleştirdi!

‘ABD’YE DENK KARŞILIK VERİLMELİ’

Peki, Çin ve Rusya ABD’nin Asya Füze Kalkanı’na karşı neler yapmalı?

Yanıtı Rusya’nın Sesi Radyosu’na konuşan Rusya Politik Araştırmalar ve Tahminler Merkezi Başkanı Andrey Vonogradov veriyor.

Vonogradov, ABD’nin eylemlerine denk karşılık verilmesi gerektiğini vurguluyor: “Mesele yalnızca ne zaman ve ne biçimde bir füze savunma sisteminin geliştirileceği değildir. En önemlisi, bu eylemlere ne gibi bir karşılık verilecek? Rusya ve Çin artık oluşturulan füze savunma sistemine karşılık olarak her hangi ortak eylemlerin gerçekleştirilmesi üstüne mutabakata varılırsa bu mutabakat, iki ülke arasındaki güvenin derinliğinin ciddi bir göstergesi ve bölgede durumun gelişme perspektifinin belirtisi olarak nitelendirilebilecektir.”

Vonogradov, topraklarına ABD füzesi kabul eden Japonya, Güney Kore ve Avustralya’nın Pekin ve Moskova tarafından uyarılacağını söylüyor ve bu ülke yöneticilerinin Polonya, Çekya ve Romanya deneyimini hesaba katmasında yarar olduğunu belirtiyor!

ÇOK KUTUPLU YENİDÜNYA

Çin ve Rusya’nın ABD’ye karşı birlikte mücadele etme kararı alması, Amerikan stratejisinin Çin’e karşı Rusya’dan medet umması hedefini de sakatlıyor. Neden?

Çünkü: ABD’nin Asya-Pasifik Merkezli yeni stratejisi, Çin’i hedef alıyor. Ancak ABD, Çin’le baş etmenin tek yolunu, “daha geniş Batı” inşa etmekte görüyor. “Daha geniş Batı” ise ABD’nin Rusya ve Türkiye’yle birlikte hareket etmesi demek…

Bu köşede daha önce Zbigniev Brzezinski’nin bu tezlerini incelemiştik.

Öte yandan Çin ise “çift kutuplu değil, çok kutuplu dünya” diyor ve ABD’ye karşı birden çok güçlü merkez inşa edilmesini istiyor. Dolayısıyla Çin, aslında ABD’ye karşı dünyayla ittifak kurmuş oluyor!

Kararı Rusya’nın Sesi Radyosu’na değerlendiren Rusya Dışişleri Bakanlığı Diplomasi Akademisi Rektörü Yevgeniy Bajanov da bu çok kutupluluk meselesine dikkat çekenlerden: “En önemli mesele şu: Devletlerarası ilişkileri kim yönetmeli, üstün bir güç mü yönetmeli? Yoksa çok kutuplu bir dünya sistemi mi olmalı? Rusya ve Çin de ABD’nin ve bir bütün olarak Batı’nın dünyada üstün rol oynamasına karşı çıkıyor. Rusya ve Çin dünya düzeninin çok kutuplu olmasından yana. Uluslararası sorunlarda BM’nin belirleyici olmasını ve devletlerarası ilişkilerin hak eşitliği temelinde gerçekleştirilmesini savunuyor? İşte bu ortak tutumları Rusya ve Çin arasındaki yakınlaşmayı arttırıyor.”

Çin ve Rusya’nın birlikte mücadele etme kararı, kuşkusuz Ortadoğu’daki dinamiklere de yansıyacaktır. Göreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Ocak 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

ÇİN’İN ORTADOĞU POLİTİKASI

BİLGESAM heyetinin Çin ziyaretiyle ilgili raporunu dün incelemeye başlamıştık. Bugün Çin’in Ortadoğu politikasını ve tek tek ülkelerle ilişkisinin ne boyutta olduğunu inceleyeceğiz.

BİLGESAM heyetine bu konuda bilgi veren isim ise aynı zamanda Çin’in Medeniyetler İttifakı’ndaki temsilcisi olan Prof. Dr. Pan Guang.

SURİYE KRİZİ TİCARETİ VURDU

Porf. Pan ülkesinin Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerinin genel olarak çok iyi olduğunu ancak son gelişmelerin Çin’in bölge ülkeleriyle yürüttüğü ticareti olumsuz etkilediğini belirtiyor. Prof. Pan, bölgedeki istikrarsızlığın riskleri, dolayısıyla ulaşım ve sigorta maliyetlerini artırdığına dikkat çekiyor. Örneğin sigorta şirketleri şu anda Suriye’ye gönderilecek malları sigorta etmiyor ve Çin bu nedenle Ortadoğu ile ticaretini Dubai merkezli yürütmek zorunda kalıyor.

Tek tek Ortadoğu ülkeleri ile Çin’in ilişkisine göz atacak olursak:

LİBYA

Pekin, Libya’daki kriz başlayınca bu ülkede çalışan 36 bin Çinli işçiyi tahliye etmiş. Libya şimdi bu işçilerin yeniden gönderilmesini talep ediyor ancak Pekin’in önceliği Libya’da kalan parasını kurtarmak.

IRAK

Prof. Pan Guang, Çin’in Irak’la, özelikle de kuzeydeki Bölgesel Kürt Yönetimi ile ilişkilerinin çok iyi olduğunu belirtiyor. Prof. Pan, Cumhurbaşkanı Talabani ile bir sorunlarının olmadığını vurguluyor.

İRAN

Prof. Pan Guang Pekin’in İran konusunda üç ilke doğrultusunda hareket etiğini belirtiyor:

Çin’in birinci ilkesi, İran’ın nükleer silah sahibi olmaması… Pekin bunu kabul edemeyeceğini ilan etti.

Çin’in ikinci ilkesi, İran’a karşı her türlü askeri harekâta karşı olması… Pekin bu ilke doğrultusunda İran nükleer krizinin askeri seçenekle çözülemeyeceğini savunuyor. Prof. Pan, İran’ın nükleer tesislerini imha etmeye dönük bir askeri harekâtın tüm Ortadoğu’yu çatışmaya sürükleyeceğine dikkat çekiyor ve böylesi bir saldırının İran’daki reform çabalarına zarar vereceğini belirtiyor.

Çin’in üçüncü ilkesi ise bu ülkedeki menfaatlerinin korunması… Prof. Guang ülkenin İran’da yatırımları bulunduğunu, İran’dan petrol ithal ettiğini, finansal ilişkiler yürüttüğünü belirtiyor ve bu nedenle ABD’nin tek taraflı yaptırımlarına destek vermediklerini ancak BM yaptırımlarına uyduklarını söylüyor.

SURİYE

Prof. Pan Guang, Suriye konusunda Pekin’in yaklaşımının Moskova’dan farklı olduğunu, çünkü Rusya’nın bu ülkede askeri üssü bulunduğunu ve iki ülke arasında silah satış anlaşmaları olduğunu belirtiyor. Pan, Çin’in böyle bir ilişkisi olmadığını ancak Suriye’ye yabancı askeri müdahaleye karşı olduklarını söylüyor.

Muhalefetle bir sorunları olmadığını, Esad yönetimi ile de iyi ilişkileri bulunduğunu ve bu iktidarı Suriye’nin merkezi yönetimi olarak tanımaya devam edeceklerini kaydeden Pan, ülkesinin Annan ve İbrahimi planlarına destek verdiğini belirtiyor.

Pekin, Suriye krizinin geldiği bu aşamada her şeyden önce ateşkesi gerekli görüyor.

FİLİSTİN-İSRAİL

Çin Filistin’in kendi devleti olmasını savunuyor ve bu nedenle Filistin’in BM üyeliğini destekliyor. Pan Guang bununla birlikte Pekin açısından İsrail’in güvenliğinin önemli olduğunu ve Hamas’ın roket saldırılarını durdurması gerektiğini savunuyor.

Çin iki tarafı da müzakerelere ve anlaşmaya teşvik ediyor. Prof. Pan Guang ihtilafın çözümünde ABD ve AB’nin de gayret göstermesi gerektiğine dikkat çekiyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Aralık 2012

, , ,

Yorum bırakın

ÇİNLİ PROFESÖRÜN TÜRK AMİRALE 2 SORUSU

Emekli Oramiral Salim Dervişoğlu başkanlığındaki 7 kişilik BİLGESAM heyeti, Çin ziyaretiyle ilgili raporunu yayımladı. Oldukça önemli verilerin yer aldığı bu raporu Aydınlık okurları için inceleyeceğiz.

Raporda yer aldığına göre BİLGESAM heyetinin programının ilk gününde Prof. Dr. Pan Guang başkanlığındaki Çinli akademisyenlerle toplantı vardı.

Prof. Pan Türkiye’yi iyi bilen bir isim. Şanghay Sosyal Bilimler Akademisi öğretim üyesi olan Prof. Pan, aynı zamanda Çin’in Medeniyetler İttifakı nezdindeki temsilcisi. İttifakın Türkiye’deki toplantılarına katılan Prof. Pan, önemli isimlerle temaslarda bulunmuş.

Prof. Pan Guang, hem Çin’in genel Ortadoğu politikası hakkında, hem de tek tek Ortadoğu ülkeleriyle ilişkileri hakkında BİLGESAM heyetine kapsamlı bilgiler vermiş. Çin’in Ortadoğu politikasını anlamamızı sağlayacak bu verileri, sizlerle yarın paylaşacağız. Bugün Prof. Dr. Pan Guang’ın ülkemizi ilgilendiren çok kritik 2 sorusuna mercek tutacağız.

ABD, TÜRKİYE’NİN SURİYE’YE MÜDAHALESİNİ İSTİYOR

Prof. Pan’ın dikkat çeken ilk sorusu Türkiye’nin Suriye’ye müdahale olasılığıyla ilgili.

Prof. Pan, yakın zaman önce ABD’de bulunduğunu, temas ettiği bazı kişilerin ABD’nin Suriye’ye askeri müdahalede bulunmayacağını, bunu Türkiye’nin yapması gerektiğini düşündüklerini nakletmiş ve böyle bir şeyin olup olmayacağını sormuş.

Prof. Pan’ın sorusuna yanıt veren emekli Oramiral Salim Dervişoğlu, Türkiye’nin komşusundaki bu krizden şüphesiz çok rahatsız olduğunu ancak gerek halkın çoğunluğunun gerekse hükümetin böyle bir hareket tarzını uygun görmediğini belirtmiş.

ABD’nin Suriye’ye bizzat saldırmayacağı ve bunu Türkiye’den beklediği bilgisi, Aydınlık okurları açısından yeni olmasa da, Çin-ABD temaslarında bile gündeme gelmiş olması anlamlı.

ÇİN’İN BÖLGEDE KÜRT İTTİFAKI UYARISI

Prof. Pan’ın ikinci sorusu çok daha önemli. Pan Guang ileride Suriye muhalefeti içindeki Kürtlerin kuzey Irak’taki Kürtlerle ittifak halinde Türkiye’ye karşı bir harekete girişmesi durumunda Türkiye’nin nasıl hareket edeceğini sormuş.

Emekli Oramiral Salim Dervişoğlu, böyle bir senaryonun gerçekçi ve muhtemel olmadığını, çünkü Türkiye’nin kuzey Irak’la ilişkilerinin gayet iyi olduğunu ve Kürt kökenli Suriyelilerin de hem nüfus bakımından az hem de ülkede dağınık biçimde yerleşik olduğunu savunmuş. Dervişoğlu, Suriye Kürtleri içinde PKK’ye sempati duyan ve PYD mensubu olan azınlık bir gruba karşılık çoğunluğun Türkiye’ye yakın olduğunu ve PKK’ye soğuk baktığını belirtmiş, bu nedenle böyle bir senaryoyu olası görmediğini vurgulamış.

Soru ve yanıta bakılırsa Çinli Prof. Dr. Pan Guang, konuya emekli Oramiral Salim Dervişoğlu’na nazaran daha “Türkiye’nin güvenliği” merkezli bakıyor.

Bir kere Dervişoğlu’nun PYD’nin Suriye Kürtleri içindeki ağırlığına dair verdiği bilgi gerçeği yansıtmamaktadır.

İkincisi Ankara-Erbil ilişkilerinin bugün iyi olmasına göre genellemede bulunmak gerçekçi değildir zira bu iyi hal sadece son iki seneye ve AKP’nin ABD adına yürüttüğü Kürt Açılımı’na endekslidir.

Üçüncüsü Irak Kürtleri ile Suriye Kürtlerinin birlikte hareket etmeyeceğini düşünmek, sadece temennidir! Barzani’nin Temmuz’da Suriye Kürtlerini Kürt Yüksek Konseyi’nde birleştirmesi, KDP’ye bağlı Suriye Kürt partileri ile PYD arasında Erbil mutabakatı kurması, Suriyeli Kürtlere Irak’ın kuzeyinde askeri eğitim vermesi gibi somut olgular ortadayken Salim Dervişoğlu’nun Prof. Pan’ın dikkat çektiği tehlikeyi olası görmemesi “yığınakta hata”dır.

Yarın Çin’in Ortadoğu politikalarını ele alacağız…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Aralık 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

ÇİN’DE TÜRKLERE ZULÜM VAR MI?

Çin’in Sinciar-Uygur Özerk bölgesindeki ayrılıkçı örgüt üyelerinin El Kaide lideri Ayman El Zevahiri’nin çağrısıyla Beşar Esad’a karşı savaşmak üzere Suriye’ye gitmesi üzerine yazdığımız makale, bazı Türkçü kesimlerle düzeyli ve yararlı tartışmalara vesile oldu.

Kuşkusuz MHP üyesi olduğunu belirten ve beni sosyalist olmamdan ötürü Çin yanlısı gören okurlar da oldu. Yanıtladık, tartıştık…

Hakaret içermeyen her türlü eleştiriye açığız. Bu nedenle “biri” hariç “Çin maşası” gibi sıfatlar kullanan okurlardan hiçbirine yanıt vermedik.

Çin’in Doğu Türkistan’da zulüm yaptığını söyleyen okurlarımızdan ellerindeki somut kanıtları paylaşmalarını özellikle istedik. Özerk bir yapı olan Sincian-Uygur’da yaşayan Türklerin dillerini kullanmak ya da dini vecibelerini yerine getirmek konusunda ne gibi sıkıntılar yaşadıklarını sorduk. Doğrusu genel geçer ifadeler dışında somut bir veri sunan da olmadı. Her neyse…

MHP HEYETİNİN SİNCİAN ZİYARETİ

Bugün özellikle MHP üyesi olan okurlarımıza partilerinin 2011 yılında yaptığı Sincian-Uygur gezisiyle ilgili değerlendirmesini anımsatacağız.

MHP Genel Başkan Yardımcısı Tuğrul Türkeş’in başkanlık ettiği ve milletvekilleri Tunca Toskay, Mehmet Gürel, Mustafa Erdem, Ruhsar Demirel, Enver Erdem, Sinan Ogan, Atilla Kaya ve Hasan Hüseyin Türkoğlu’ndan oluşan bir parti heyeti, 2011 yılında, Çin Komünist Partisi ÇKP’nin davetlisi olarak bu ülkeye 11 günlük bir ziyaret gerçekleştirdi.

Heyet Çin’in Sincian-Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Urumçi, Turfan ve Kaşgar’da çeşitli temaslarda bulundu.

MHP heyetinin değerlendirmelerini aktaracağız ama gelin önce Çin’in ne dediğine bakalım.

ÇİN: MHP MEMNUN AYRILDI

ÇKP Merkez Komitesi Dış İrtibat Başkanlığı Ortadoğu İlişkiler Daire başkan Yardımcısı Guo Yamin, önceki gün Çin Uluslararası Radyosu’na, ÇKP’nin Türk partileriyle temasları hakkında bir değerlendirmede bulundu.

Guo Yamin, özellikle AKP, CHP ve MHP ile çok yakın ve yoğun temaslar sürdürdüklerini açıkladı. Ayrıntılara girmeyeceğiz ancak konumuzla doğrudan ilgili olduğu için ÇKP yetkilisinin şu sözlerine dikkatinizi çekiyoruz:

“2011 yılının ocak ayında MHP, ÇKP’nin daveti üzerine Çin’e bir inceleme heyeti gönderdi. Bu heyet, Sincian-Uygur Özerk Bölgesi’ne gelip inceleme yaptı. Sincian’ın gelişmesini öğrendi ve azınlık etnik gruplara mensup halkın evlerine misafir oldu. Heyet, farklı etnik gruplara mensup şirketleri ziyaret etti. Ziyaretten sonra heyet üyeleri söyledi ki, Çin’in farklı etnik gruplara mensup vatandaşlar dayanışma içinde yaşıyor, Çin’de farklı dinler uyum içinde bulunuyor. Sincian bölgesinin ekonomik gelişmesinin başarılı olduğunu kendi gözleriyle gördüler. Bu ziyaretle Çin’in etnik ve dini politikalarını, uygulamalarını somut olarak öğrendiklerini söylediler. Gerçekten Çin’in başarılarını gördüler. Bu ziyaretten sonra, ÇKP ile ilişkisini geliştirme arzusu daha da güçlü oldu.”

Denilebilir ki, bu açıklama Pekin’indir ve yanlıdır. O zaman arşivleri açalım ve MHP heyetinin kendi değerlendirmelerini okurlarımıza sunalım:

MHP: ÇİN’İN KENDİ SORUNU

Çin dönüşü değerlendirme yapan MHP heyetinin açıklamaları Milliyet’te yayınlandı. Tunca Toskay’ın Çin’in Sincian-Uygur’a yaptığı olağanüstü yatırımlara övgü düzdüğü, Atilla Kaya’nın Turfan’da Uygur çocuklara bozkurt işareti yapmayı öğrettiği, Çin heyetine “Doğu Perinçek’i tanıyor musunuz” diye sorup, “tanıyoruz” yanıtını aldığı, Türkeş’in “Her iki kesim farklılıklarını biliyor. Diyaloglar bu saygı çerçevesinde oluyor. Kimsenin karşı tarafı kendi tarafına çekmesi söz konusu değil” yorumunu yaptığı gezi notları, haliyle bazı Türkçü kesimleri memnun etmedi.

Öyle ki, MHP heyetinin “Çin’i kızdırmamak için yuvarlak konuştuğu” bile iddia edildi. Oysa “Uygur bölgesindeki rahatsızlıklar bizi de rahatsız eder” diyen Tuğrul Türkeş, net bir şey söylüyordu: “Ancak her ülkenin konuyu kendi içinde çözmesi gerektiğine dikkat çektik.

MHP üyesi okurlarımız, hâlâ “milletvekillerimiz Çin’den korkmuş, o yüzden asimilasyondan, zulümden bahsetmiyorlar” diyorlarsa, bizim söyleyecek bir lafımız kalmaz elbette… Herkes istediğine inanmakta özgürdür!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Kasım 2012 

, ,

Yorum bırakın

İKİ MERKEZLİ DÜNYA

Alman Kalkınma Yardımı Enstitüsü, geçen ay Bonn’da önemli bir toplantı yaptı. Yoğun gündem ve 10 günlük zorunlu yazı molası nedeniyle bu önemli toplantıyı sizlere aktaramamıştık. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Çin ziyareti, bu toplantıdaki bazı görüşleri incelememize vesile oldu.

Önce Merkel’in Pekin çıkarmasından bahsedelim.

Alman basınına göre Merkel’in Siemens, Airbus, BMW, Wolkwagen başta olmak üzere dev şirketlerin yöneticileriyle yaptığı Çin ziyareti, “çok başarılı ve kârlı” geçti.

Pekin-Berlin ilişkisi önümüzdeki dönemde daha da kârlı hale gelecek. Zira Alman Demiryolları Müdürü Rüdiger Grube, yakında Almanya’da üretilen bir ürünün demir yolu ile 23 günde Çin’e ulaşacağını söylüyor. Normal şartlarda bir yük gemisi, Almanya’dan Çin’e 46 günde ulaşıyor.

Yeri gelmişken belirtelim; Çin’in Pekin’den Londra’ya uzanacak “modern ipek yolu” tahminlerden daha hızlı ilerliyor. Bu güzergâhta yer alan Türkiye’deki artan demiryolu hattı sayısı, doğrudan Çin’in bu projesiyle ilgili!

YENİ AKTÖRLER

Gelelim Bonn’daki bu önemli toplantıya…

Dünyadaki genel kabule göre, ABD’nin tek kutup olduğu dönem çok kısa sürdü ve dünya şimdi çok kutupluluğa (daha doğru bir ifade olduğu için biz ‘merkez’ diyeceğiz) doğru yol alıyor.

Bonn toplantısındaki konuşmacılara göre çok merkezli dünyanın aktörleri şunlar: ABD, AB ve “yeni şekillendirici güçler” olarak nitelenen BRICS ülkeleri, yani Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika. Bu ülkelerin yanında, bölgesel güçler olarak ağırlığı artan Türkiye, Endonezya ve Meksika bulunuyor.

ÇOK MERKEZLİ DEĞİL, İKİ MERKEZLİ DÜNYA

Bonn’daki toplantıda konuşan Alman Ekonomi Bilimci Helmut Reisen ise faklı düşünüyor. Aynı zamanda Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı OECD’nin Kalkınma Merkezi Araştırma Direktörü olan Helmut Reisen, “Yeniden iki merkezli bir dünyaya doğru yol alıyoruz” diyor ve geleceğin iki merkezini ABD ve Çin olarak görüyor.

Reisen’e göre “yeni şekillendirici güçler” merkez değil, sadece “kalkınmanın eşiğindeki büyük ülkelerdir.” Diğer konuşmacılara göre çok merkezli dünyanın aktörleri olan bu ülkeler, Reisen’e göre Çin’le kıyaslanacak güçte değiller.

Ancak Reisen, “ekonomideki başarıları ve ABD’nin siyasi ve ekonomik taleplerinden bağımsız tutumları” nedeniyle, bu ülkeleri aynı zamanda dünya düzenini değiştiren güçler olarak görüyor.

Helmut Reisen’e göre bu yeni güçleri birleştiren en önemli faktör ise “ABD ve Batı’ya karşı oluşturdukları cephe konumudur.

İKİ MERKEZLİLİK ABD’NİN İŞİNE Mİ GELİYOR?

Reisen’in, çok merkezlilik yerine aslında iki merkezli bir dünyanın oluştuğunu belirtmesi önemli. Bize göre de asıl taraflar ABD ve Çin’dir.

Ancak Resien’in dikkat çeken bir başka görüşü ise bu iki merkezli dünya halinin, ABD’nin işine geldiğini savunması… Helmut Reisen, “ABD’nin çok merkezli bir dünyada güç kaybetmektense iki merkezli düzeni tercih ettiğini ve bu yolda elinden geleni yaptığını” belirtiyor.

Bu farklı ve tartışılması gereken bir görüş. Şimdilik şu üç soruyla bu tartışmaya dâhil olalım: “Çok merkezli bir dünyada güç kaybedeceği” savunulan ABD, Çin karşısında daha mı az güç kaybedecek? Çok merkez yerine, Çin’in tek merkez olarak ABD’nin karşısında olması, daha güçlü bir Çin anlamına gelmez mi? Daha güçlü bir Çin, ABD için daha büyük bir tehdit değil midir?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Eylül 2012

, ,

Yorum bırakın

ABD’NİN ÇİN’E TEKLİFİ

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un New Statesman’de yayımlanan “Akıllı güç sanatı” başlıklı uzun makalesi, bu ülkenin küresel liderliğinin ne oranda gerilediğine işaret ediyor. Harun Önder’in Yakın Doğu Haber için çevirdiği makale, Washington’un rakiplerine “birlikte yürüyelim” çağrısını yansıtıyor.

ABD 3 YILDA NEREYE GELDİ?

Clinton öncelikle göreve fiilen başladığı 2009’un ilk ayındaki tabloyu özetliyor: “2009’un ilk yarılarında bakan olduğumda, Amerika’nın küresel liderliğinin geleceği ile ilgili akıllarda sorular vardı. İki tane uzun ve pahalı savaş ile karşı karşıya gelmiştik, ekonominin serbest düşüşü, müttefiklerin yıpranması ve uluslararası sistem, tüm bu sonuçlar; bizi, yeni tehditler karşısında boyun eğmek zorunda kalmışız gibi gösteriyordu.”

Peki, Obama yönetimi ve tabi ki Clinton, bu tabloyu değiştirebildi mi?

Clinton’un, başarısızlığı, diplomatik sözcüklerin arasında görünmez kılmaya çalıştığı yanıtı şöyle: “3 yılda çok şey değişti. Başkan Obama’nın liderliğinde, Amerika Irak’taki savaşı bitirdi ve Afganistan’da dönüşüme başladı;  biz Amerikan diplomasisini yeniden canlandırdık, ittifaklarımızı kuvvetlendirdik ve çok taraflı kurumları yeniden hayata geçirdik. Ve ekonomik güçlenme kimsenin beğenmeyeceği bir seviyede iken, uçurumun kenarından döndük ve doğru istikamete yönümüzü çevirdik.”

CLİNTON’UN KARNESİ KIRIK DOLU

Clinton ardından bazı saptamalar yapıyor: “Çin, Hindistan, Brezilya gibi ortaya çıkan ülkelerin; Amerika, İngiltere ve müttefiklerimizin yardımlarıyla inşa ettiğimiz ve savunduğumuz küresel düzene karşı sorular sormaya başlaması sürpriz değildi. (…) Sadece Hindistan ve Çin değil ayrıca Türkiye, Meksika, Brezilya, Endonezya ve Güney Afrika gibi ülkeler de ve tabii Rusya da.”

Bu ülkelerden bazılarıyla müttefik olduklarını belirten Clinton dayandıkları kuvvetleri ise şöyle sıralıyor: “Amerika için, Doğu Asya ve Avrupa’daki kadim müttefiklerimiz küresel liderliğimizin temel taşını oluşturuyor. İngiltere ve diğer müttefikler bizim zorda kaldığımızda sığınacağımız ilk yer.”

Düşmanlarını ve dostlarını saptayan ABD’nin çıkarlarını sıralamakta ise zorlandığı anlaşılıyor: “Menfaatlerimizi sıralamak kolay değil. Bunun ne kadar zor olduğunu şu an Suriye olayında görebiliyoruz. Ama tabii ki bir takım başarılarımız da oldu, İran ve Kuzey Kore üzerindeki geniş tabanlı baskımızı sürdürmek gibi.”

Bir “süper” devletin çıkarlarını sıralayamaması, en önemli çıkarını en tepeye yazamaması, kuşkusuz çöküş alametidir.

Bunu itiraf eden Clinton da, haliyle 3 yıllık karnesinin kırıklarla dolu olduğunu sergilemiş oluyor.

ABD ÇİN’E ‘KAZAN-KAZAN’ ÖNERİYOR

Peki, ABD, Çin ve Hindistan karşısında nasıl bir yol izlemeli Clinton’a göre?

“Tarih boyunca, yeni güçlerin yükselişi genellikle kazan-kaybet terimleriyle sona erdi” diyen Clinton, rakibine farklı bir yol izlemeyi öneriyor. Çünkü ABD’ye göre “Kazan-kaybet yaklaşımı sadece olumsuzluk ve ‘kaybet’ sonucunu doğuracaktır.

Kuşkusuz emperyalist ABD, eğer “kazan-kaybet” savaşında kazanacağını görse, rakibine “kazan-kazan” önermezdi!

Clinton bu gerçek nedeniyle Çin’e “küresel mimariyi yenilemek için birlikte çalışmayı” teklif ediyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Ağustos 2012

, , ,

Yorum bırakın

ABD REÇETESİ, İÇ SAVAŞ DOĞURUR

Dün eski ABD Hazine Bakan Yardımcısı Paul Craig Roberts’ın ABD’nin çöküşünün yakın olduğunu saptadığı uzun analizini incelemeye başlamıştık. Bugün devam ediyoruz.

YENİ BİR DÜNYA KURULDU

Roberts, ABD dolarından kaçışın büyüyerek süreceğini, zaten yeni ekonomik aktörlerin ABD karşısında konumlanarak hamleler yaptığını belirtiyor. İşte iki önemli gelişme:

Roberts, BRICS üyesi beş ülkenin ortak banka kurma hazırlığında olduğunu, bunun da beş büyük ekonomiye dolar kullanmaksızın ticaret yapma olanağı kazandıracağına dikkat çekiyor.

Roberts, ABD’yi zora sokacak ikinci olgunun Çin – Japonya ticareti olduğunu belirtiyor: “Amerikan kuklası olan Japonya, Çin’le yen ve yuanın takas edilebileceği bir anlaşmaya varmak üzere.”

ÇİN ABD’Yİ 3. DÜNYA STATÜSÜNE GÖNDERİR

Eski ABD Hazine Bakan Yardımcısı Paul Craig Roberts, “tahvil piyasasını ve Amerikan dolarını yakacak büyük yangına kıvılcım çakmak üzere bekleyen bazı katalizörleri” ise şöyle sıralıyor:

“İsrail yönetiminin talebi doğrultusunda Suriye’den başlayarak İran’la devam edecek bir savaş; petrol akışını kesip Batı ekonomilerinin istikrarını azaltacak veya ABD ve onun zayıf NATO kuklalarını Rusya ve Çin’le silahlı çatışmaya itecektir.

“Amerikan ekonomisinin gerçek durumu hakkında yatırımcıları uyandıran aleyhte bir ekonomik istatistik ki fahişe medyanın saptıramayacağı cinsten olmalıdır.

“Çin’i küçümsemek; Çin yönetimi, Amerika’yı birkaç çıpa aşağı, üçüncü dünya statüsüne gönderme kararı alır ki trilyon dolar değerindedir.

“Türev piyasalarında daha fazla hata işlemek.”

ABD’NİN ÇÖZÜMÜ YOK

“Herkes çözüm derdinde olduğu için, ben de bir çözüm sunacağım” diyen Roberts’ın reçetesi şöyle: “ABD yönetimi 230 trilyon dolarlık türev bahislerini iptal etmeli, hükümsüz olduklarını ilan etmelidir. Farazi değerlerle oynanan bu kumarda gerçek varlıklar olmadığından dolayı bunları iptal etmenin veya karşı taraflar arasındaki karşı sözleşmelerde mahsuplaşmanın büyük tek etkisi 230 trilyon dolarlık kaldıraçlı riskin mâli sistemden atılmasıdır. Altına halkın imza attığı bahislerden kazanç elde etmeyi sürdürmek isteyen finans gangsterleri çığlık atıp akdin kutsallığından dem vuracaklardır. Ancak kendi vatandaşlarını katleden veya hukuk kurallarını çiğneyerek onları zindana tıkan bir yönetim ulusal güvenlik adına tüm akitleri sona erdirebilir. Şurası da kesin ki terörle savaşın aksine, mâli sistemi kumar bahislerinden arındırmak ulusal güvenliğe devasa katkıda bulunacaktır.

Son cümle sizin de dikkatinizi çekmiştir. Yani Roberts’ın reçetesinin karşılığı “iç savaş” riski taşımaktadır. Dolayısıyla, ABD’yi “tek süper güç” yapmaya devam edecek bir çözüm aslında yoktur!

ABD YENİLDİ

Bu kötü gidişat ABD medyasında artık ağır suçlamalarla ele alınıyor. Örneğin Daily Beast’ten Peter Beinart, Obama’yı “ABD’nin çöküşünü yöneten başkan” olarak niteliyor ve şu saptamayı yapıyor:

Bill Clinton’ın ikinci döneminde Amerika’nın kasası nakitle doluydu; ordusu ise Körfez’den, Bosna’dan ve Kosova’da zaferlerle dönüyordu; dünya hükümetleri Amerikan tarzı denetimsiz kapitalizmi benimsiyor ve Amerika jeopolitik rakiplerini gölgede bırakıyordu.

“Bugün ise tam aksine, Amerika derin bir borçta; ordusu hırpalanıp bitkin düştü; ekonomik ideolojisi daha az itibar görüyor ve açık bir ikinci süper güç olan Çin’le karşı karşıya.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Temmuz 2012

, , , ,

Yorum bırakın

PENTAGON’UN ANLATMADIĞI 5 ÇİN GERÇEĞİ

Washington’un Asya-Pasifik merkezli yeni savunma stratejisi, ABD’de Çin konulu yayınların sayısını hızla artırdı. Uluslararası önemdeki strateji ve dış politika dergileri, Çin üzerine analizler yayımlıyor.

Örneğin Foreign Policy, Çin’in askeri gücünün Pentagon’un raporlarınkinden çok daha büyük olduğunu ortaya koyan bir inceleme hazırlamış. Dergi, Pentagon’un son raporunda yer almayan Çin’in askeri durumuyla ilgili 5 maddeyi incelemiş. (Foregn Policy, 5 Things the Pentagon Isn’t Telling Us About the Chinese Military, 23 May 2012)

1.) ÇİN’İN SAVUNMA HARCAMALARI

Pentagon verilerine göre Çin’in savunma harcaması yüzde 11 artarak, 106 milyar doları buldu. Foreign Policy, bunun gerçekte 180 milyar dolar olabileceğini belirtiyor.

Dergiye göre, savunma harcamaları gidişatı, Çin’in ABD’yi 2020’de ya da en geç 2030’da geçeceğini gösteriyor.

2.) ÇİN’İN NÜKLEER STRATEJİSİ

Pentagon raporlarına göre Çin’in nükleer silahları 50 ile 75 arasında. Ancak Pekin’in elindeki savaş başlığı sayısının 3,500 civarında olduğu iddia ediliyor.

Pentagon’a göre Çin’in sadece iki adet nükleer yakıtlı balistik füze denizaltısı var. Foreign Policy’e göre “Bir süper güç için bu elbette bir tehdit değil. Asıl tehdit, Çin’in inşa etmeyi planladığı gerçek filo büyüklüğünün bilinmemesi.”

3.) ÇİN DONANMASI

Pentagon Çin’in donanma üs stratejisini “inci dizimi” kavramıyla tanımlıyor. Bununla birlikte, Çin son dönemde Burma, Pakistan ve Sri Lanka gibi ülkelerde, donanma üsleri inşa etmektedir. Hatta Şeyseller, Çin gemileri için ikmal noktası olmayı teklif etti.

Pentagon raporuna göre Çin, önümüzdeki on yılda yeni uçak gemileri inşa edecek. Ancak Foreign Policy’e göre Çin’in bu atılımı güney denizinde ülke çıkarları için mi, yoksa tıpkı ABD gibi küresel güç misyonu ile mi yapacağı bilinmiyor.

4.) ÇİN’İN UZAY KAPASİTESİ

Çin uzayda giderek yetkinleşiyor. Çin uzaya kendi uydu ağını kurdu, yörüngeye uzay laboratuarı kurdu hatta anti-uydu füze geliştirdi.

Ancak Foreign Policy’e göre ABD’yi asıl tedirgin eden Çin’in yüksek askeri potansiyeli barındıran Shenlong isimli yeni uzay aracı…

5.) KAĞITTAN KAPLAN MI, ATEŞ SOLUYAN EJDERHA MI?

Foreign Policy, Çin’in askeri yeteneklerinin, örneğin siber-casusluk gibi alanlarda da bilinmezlerle dolu olduğunu belirtiyor ve soruyor: “Kuşkusuz askeri endüstri, Çin’in kendi kapasitesinde bir devrim yarattı ama gerçek durum tam olarak ne?”

Foreign Policy, Çin’in askeri gücünün henüz test edilmediğini belirtiyor ve “Acaba Çin Halk Kurtuluş Ordusu, 21. yüzyılda çıkması muhtemel bir büyük ölçekli savaşa uygun mu?” diye soruyor.

Dergi, “Tüm bu soruların yanıtları belki Pentagon’un gizli bölümlerinde gömülüdür ama son raporunda olmadığı ortada” diyerek, Pentagon’un son Çin raporunu değerlendiriyor.

ABD KARTALI MI, ÇİN EJDERHASI MI?

ABD Başkanı Barrack Obama, ülkesinin savaş stratejisinin artık Asya-Pasifik merkezli olduğunu ilan etti. ABD Savunma Bakanı Leon Panetta da, 2020’ye kadar donanmanın yüzde 60’ının Pasifik’e kaydırılacağını açıkladı.

Yani ABD, küresel liderliğini korumak için ve Pekin kendisini geçmeden, Çin’i kuşatmak ve baskılamak istiyor…

ABD ile Çin arasında başlayan “soğuk” savaş, yeni bir dünyayı şekillendiriyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Haziran 2012

, , , , ,

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın