Posts Tagged Çin

ÇİN’DE TÜRKLERE ZULÜM VAR MI?

Çin’in Sinciar-Uygur Özerk bölgesindeki ayrılıkçı örgüt üyelerinin El Kaide lideri Ayman El Zevahiri’nin çağrısıyla Beşar Esad’a karşı savaşmak üzere Suriye’ye gitmesi üzerine yazdığımız makale, bazı Türkçü kesimlerle düzeyli ve yararlı tartışmalara vesile oldu.

Kuşkusuz MHP üyesi olduğunu belirten ve beni sosyalist olmamdan ötürü Çin yanlısı gören okurlar da oldu. Yanıtladık, tartıştık…

Hakaret içermeyen her türlü eleştiriye açığız. Bu nedenle “biri” hariç “Çin maşası” gibi sıfatlar kullanan okurlardan hiçbirine yanıt vermedik.

Çin’in Doğu Türkistan’da zulüm yaptığını söyleyen okurlarımızdan ellerindeki somut kanıtları paylaşmalarını özellikle istedik. Özerk bir yapı olan Sincian-Uygur’da yaşayan Türklerin dillerini kullanmak ya da dini vecibelerini yerine getirmek konusunda ne gibi sıkıntılar yaşadıklarını sorduk. Doğrusu genel geçer ifadeler dışında somut bir veri sunan da olmadı. Her neyse…

MHP HEYETİNİN SİNCİAN ZİYARETİ

Bugün özellikle MHP üyesi olan okurlarımıza partilerinin 2011 yılında yaptığı Sincian-Uygur gezisiyle ilgili değerlendirmesini anımsatacağız.

MHP Genel Başkan Yardımcısı Tuğrul Türkeş’in başkanlık ettiği ve milletvekilleri Tunca Toskay, Mehmet Gürel, Mustafa Erdem, Ruhsar Demirel, Enver Erdem, Sinan Ogan, Atilla Kaya ve Hasan Hüseyin Türkoğlu’ndan oluşan bir parti heyeti, 2011 yılında, Çin Komünist Partisi ÇKP’nin davetlisi olarak bu ülkeye 11 günlük bir ziyaret gerçekleştirdi.

Heyet Çin’in Sincian-Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Urumçi, Turfan ve Kaşgar’da çeşitli temaslarda bulundu.

MHP heyetinin değerlendirmelerini aktaracağız ama gelin önce Çin’in ne dediğine bakalım.

ÇİN: MHP MEMNUN AYRILDI

ÇKP Merkez Komitesi Dış İrtibat Başkanlığı Ortadoğu İlişkiler Daire başkan Yardımcısı Guo Yamin, önceki gün Çin Uluslararası Radyosu’na, ÇKP’nin Türk partileriyle temasları hakkında bir değerlendirmede bulundu.

Guo Yamin, özellikle AKP, CHP ve MHP ile çok yakın ve yoğun temaslar sürdürdüklerini açıkladı. Ayrıntılara girmeyeceğiz ancak konumuzla doğrudan ilgili olduğu için ÇKP yetkilisinin şu sözlerine dikkatinizi çekiyoruz:

“2011 yılının ocak ayında MHP, ÇKP’nin daveti üzerine Çin’e bir inceleme heyeti gönderdi. Bu heyet, Sincian-Uygur Özerk Bölgesi’ne gelip inceleme yaptı. Sincian’ın gelişmesini öğrendi ve azınlık etnik gruplara mensup halkın evlerine misafir oldu. Heyet, farklı etnik gruplara mensup şirketleri ziyaret etti. Ziyaretten sonra heyet üyeleri söyledi ki, Çin’in farklı etnik gruplara mensup vatandaşlar dayanışma içinde yaşıyor, Çin’de farklı dinler uyum içinde bulunuyor. Sincian bölgesinin ekonomik gelişmesinin başarılı olduğunu kendi gözleriyle gördüler. Bu ziyaretle Çin’in etnik ve dini politikalarını, uygulamalarını somut olarak öğrendiklerini söylediler. Gerçekten Çin’in başarılarını gördüler. Bu ziyaretten sonra, ÇKP ile ilişkisini geliştirme arzusu daha da güçlü oldu.”

Denilebilir ki, bu açıklama Pekin’indir ve yanlıdır. O zaman arşivleri açalım ve MHP heyetinin kendi değerlendirmelerini okurlarımıza sunalım:

MHP: ÇİN’İN KENDİ SORUNU

Çin dönüşü değerlendirme yapan MHP heyetinin açıklamaları Milliyet’te yayınlandı. Tunca Toskay’ın Çin’in Sincian-Uygur’a yaptığı olağanüstü yatırımlara övgü düzdüğü, Atilla Kaya’nın Turfan’da Uygur çocuklara bozkurt işareti yapmayı öğrettiği, Çin heyetine “Doğu Perinçek’i tanıyor musunuz” diye sorup, “tanıyoruz” yanıtını aldığı, Türkeş’in “Her iki kesim farklılıklarını biliyor. Diyaloglar bu saygı çerçevesinde oluyor. Kimsenin karşı tarafı kendi tarafına çekmesi söz konusu değil” yorumunu yaptığı gezi notları, haliyle bazı Türkçü kesimleri memnun etmedi.

Öyle ki, MHP heyetinin “Çin’i kızdırmamak için yuvarlak konuştuğu” bile iddia edildi. Oysa “Uygur bölgesindeki rahatsızlıklar bizi de rahatsız eder” diyen Tuğrul Türkeş, net bir şey söylüyordu: “Ancak her ülkenin konuyu kendi içinde çözmesi gerektiğine dikkat çektik.

MHP üyesi okurlarımız, hâlâ “milletvekillerimiz Çin’den korkmuş, o yüzden asimilasyondan, zulümden bahsetmiyorlar” diyorlarsa, bizim söyleyecek bir lafımız kalmaz elbette… Herkes istediğine inanmakta özgürdür!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Kasım 2012 

, ,

Yorum bırakın

İKİ MERKEZLİ DÜNYA

Alman Kalkınma Yardımı Enstitüsü, geçen ay Bonn’da önemli bir toplantı yaptı. Yoğun gündem ve 10 günlük zorunlu yazı molası nedeniyle bu önemli toplantıyı sizlere aktaramamıştık. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Çin ziyareti, bu toplantıdaki bazı görüşleri incelememize vesile oldu.

Önce Merkel’in Pekin çıkarmasından bahsedelim.

Alman basınına göre Merkel’in Siemens, Airbus, BMW, Wolkwagen başta olmak üzere dev şirketlerin yöneticileriyle yaptığı Çin ziyareti, “çok başarılı ve kârlı” geçti.

Pekin-Berlin ilişkisi önümüzdeki dönemde daha da kârlı hale gelecek. Zira Alman Demiryolları Müdürü Rüdiger Grube, yakında Almanya’da üretilen bir ürünün demir yolu ile 23 günde Çin’e ulaşacağını söylüyor. Normal şartlarda bir yük gemisi, Almanya’dan Çin’e 46 günde ulaşıyor.

Yeri gelmişken belirtelim; Çin’in Pekin’den Londra’ya uzanacak “modern ipek yolu” tahminlerden daha hızlı ilerliyor. Bu güzergâhta yer alan Türkiye’deki artan demiryolu hattı sayısı, doğrudan Çin’in bu projesiyle ilgili!

YENİ AKTÖRLER

Gelelim Bonn’daki bu önemli toplantıya…

Dünyadaki genel kabule göre, ABD’nin tek kutup olduğu dönem çok kısa sürdü ve dünya şimdi çok kutupluluğa (daha doğru bir ifade olduğu için biz ‘merkez’ diyeceğiz) doğru yol alıyor.

Bonn toplantısındaki konuşmacılara göre çok merkezli dünyanın aktörleri şunlar: ABD, AB ve “yeni şekillendirici güçler” olarak nitelenen BRICS ülkeleri, yani Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika. Bu ülkelerin yanında, bölgesel güçler olarak ağırlığı artan Türkiye, Endonezya ve Meksika bulunuyor.

ÇOK MERKEZLİ DEĞİL, İKİ MERKEZLİ DÜNYA

Bonn’daki toplantıda konuşan Alman Ekonomi Bilimci Helmut Reisen ise faklı düşünüyor. Aynı zamanda Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı OECD’nin Kalkınma Merkezi Araştırma Direktörü olan Helmut Reisen, “Yeniden iki merkezli bir dünyaya doğru yol alıyoruz” diyor ve geleceğin iki merkezini ABD ve Çin olarak görüyor.

Reisen’e göre “yeni şekillendirici güçler” merkez değil, sadece “kalkınmanın eşiğindeki büyük ülkelerdir.” Diğer konuşmacılara göre çok merkezli dünyanın aktörleri olan bu ülkeler, Reisen’e göre Çin’le kıyaslanacak güçte değiller.

Ancak Reisen, “ekonomideki başarıları ve ABD’nin siyasi ve ekonomik taleplerinden bağımsız tutumları” nedeniyle, bu ülkeleri aynı zamanda dünya düzenini değiştiren güçler olarak görüyor.

Helmut Reisen’e göre bu yeni güçleri birleştiren en önemli faktör ise “ABD ve Batı’ya karşı oluşturdukları cephe konumudur.

İKİ MERKEZLİLİK ABD’NİN İŞİNE Mİ GELİYOR?

Reisen’in, çok merkezlilik yerine aslında iki merkezli bir dünyanın oluştuğunu belirtmesi önemli. Bize göre de asıl taraflar ABD ve Çin’dir.

Ancak Resien’in dikkat çeken bir başka görüşü ise bu iki merkezli dünya halinin, ABD’nin işine geldiğini savunması… Helmut Reisen, “ABD’nin çok merkezli bir dünyada güç kaybetmektense iki merkezli düzeni tercih ettiğini ve bu yolda elinden geleni yaptığını” belirtiyor.

Bu farklı ve tartışılması gereken bir görüş. Şimdilik şu üç soruyla bu tartışmaya dâhil olalım: “Çok merkezli bir dünyada güç kaybedeceği” savunulan ABD, Çin karşısında daha mı az güç kaybedecek? Çok merkez yerine, Çin’in tek merkez olarak ABD’nin karşısında olması, daha güçlü bir Çin anlamına gelmez mi? Daha güçlü bir Çin, ABD için daha büyük bir tehdit değil midir?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Eylül 2012

, ,

Yorum bırakın

ABD’NİN ÇİN’E TEKLİFİ

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un New Statesman’de yayımlanan “Akıllı güç sanatı” başlıklı uzun makalesi, bu ülkenin küresel liderliğinin ne oranda gerilediğine işaret ediyor. Harun Önder’in Yakın Doğu Haber için çevirdiği makale, Washington’un rakiplerine “birlikte yürüyelim” çağrısını yansıtıyor.

ABD 3 YILDA NEREYE GELDİ?

Clinton öncelikle göreve fiilen başladığı 2009’un ilk ayındaki tabloyu özetliyor: “2009’un ilk yarılarında bakan olduğumda, Amerika’nın küresel liderliğinin geleceği ile ilgili akıllarda sorular vardı. İki tane uzun ve pahalı savaş ile karşı karşıya gelmiştik, ekonominin serbest düşüşü, müttefiklerin yıpranması ve uluslararası sistem, tüm bu sonuçlar; bizi, yeni tehditler karşısında boyun eğmek zorunda kalmışız gibi gösteriyordu.”

Peki, Obama yönetimi ve tabi ki Clinton, bu tabloyu değiştirebildi mi?

Clinton’un, başarısızlığı, diplomatik sözcüklerin arasında görünmez kılmaya çalıştığı yanıtı şöyle: “3 yılda çok şey değişti. Başkan Obama’nın liderliğinde, Amerika Irak’taki savaşı bitirdi ve Afganistan’da dönüşüme başladı;  biz Amerikan diplomasisini yeniden canlandırdık, ittifaklarımızı kuvvetlendirdik ve çok taraflı kurumları yeniden hayata geçirdik. Ve ekonomik güçlenme kimsenin beğenmeyeceği bir seviyede iken, uçurumun kenarından döndük ve doğru istikamete yönümüzü çevirdik.”

CLİNTON’UN KARNESİ KIRIK DOLU

Clinton ardından bazı saptamalar yapıyor: “Çin, Hindistan, Brezilya gibi ortaya çıkan ülkelerin; Amerika, İngiltere ve müttefiklerimizin yardımlarıyla inşa ettiğimiz ve savunduğumuz küresel düzene karşı sorular sormaya başlaması sürpriz değildi. (…) Sadece Hindistan ve Çin değil ayrıca Türkiye, Meksika, Brezilya, Endonezya ve Güney Afrika gibi ülkeler de ve tabii Rusya da.”

Bu ülkelerden bazılarıyla müttefik olduklarını belirten Clinton dayandıkları kuvvetleri ise şöyle sıralıyor: “Amerika için, Doğu Asya ve Avrupa’daki kadim müttefiklerimiz küresel liderliğimizin temel taşını oluşturuyor. İngiltere ve diğer müttefikler bizim zorda kaldığımızda sığınacağımız ilk yer.”

Düşmanlarını ve dostlarını saptayan ABD’nin çıkarlarını sıralamakta ise zorlandığı anlaşılıyor: “Menfaatlerimizi sıralamak kolay değil. Bunun ne kadar zor olduğunu şu an Suriye olayında görebiliyoruz. Ama tabii ki bir takım başarılarımız da oldu, İran ve Kuzey Kore üzerindeki geniş tabanlı baskımızı sürdürmek gibi.”

Bir “süper” devletin çıkarlarını sıralayamaması, en önemli çıkarını en tepeye yazamaması, kuşkusuz çöküş alametidir.

Bunu itiraf eden Clinton da, haliyle 3 yıllık karnesinin kırıklarla dolu olduğunu sergilemiş oluyor.

ABD ÇİN’E ‘KAZAN-KAZAN’ ÖNERİYOR

Peki, ABD, Çin ve Hindistan karşısında nasıl bir yol izlemeli Clinton’a göre?

“Tarih boyunca, yeni güçlerin yükselişi genellikle kazan-kaybet terimleriyle sona erdi” diyen Clinton, rakibine farklı bir yol izlemeyi öneriyor. Çünkü ABD’ye göre “Kazan-kaybet yaklaşımı sadece olumsuzluk ve ‘kaybet’ sonucunu doğuracaktır.

Kuşkusuz emperyalist ABD, eğer “kazan-kaybet” savaşında kazanacağını görse, rakibine “kazan-kazan” önermezdi!

Clinton bu gerçek nedeniyle Çin’e “küresel mimariyi yenilemek için birlikte çalışmayı” teklif ediyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Ağustos 2012

, , ,

Yorum bırakın

ABD REÇETESİ, İÇ SAVAŞ DOĞURUR

Dün eski ABD Hazine Bakan Yardımcısı Paul Craig Roberts’ın ABD’nin çöküşünün yakın olduğunu saptadığı uzun analizini incelemeye başlamıştık. Bugün devam ediyoruz.

YENİ BİR DÜNYA KURULDU

Roberts, ABD dolarından kaçışın büyüyerek süreceğini, zaten yeni ekonomik aktörlerin ABD karşısında konumlanarak hamleler yaptığını belirtiyor. İşte iki önemli gelişme:

Roberts, BRICS üyesi beş ülkenin ortak banka kurma hazırlığında olduğunu, bunun da beş büyük ekonomiye dolar kullanmaksızın ticaret yapma olanağı kazandıracağına dikkat çekiyor.

Roberts, ABD’yi zora sokacak ikinci olgunun Çin – Japonya ticareti olduğunu belirtiyor: “Amerikan kuklası olan Japonya, Çin’le yen ve yuanın takas edilebileceği bir anlaşmaya varmak üzere.”

ÇİN ABD’Yİ 3. DÜNYA STATÜSÜNE GÖNDERİR

Eski ABD Hazine Bakan Yardımcısı Paul Craig Roberts, “tahvil piyasasını ve Amerikan dolarını yakacak büyük yangına kıvılcım çakmak üzere bekleyen bazı katalizörleri” ise şöyle sıralıyor:

“İsrail yönetiminin talebi doğrultusunda Suriye’den başlayarak İran’la devam edecek bir savaş; petrol akışını kesip Batı ekonomilerinin istikrarını azaltacak veya ABD ve onun zayıf NATO kuklalarını Rusya ve Çin’le silahlı çatışmaya itecektir.

“Amerikan ekonomisinin gerçek durumu hakkında yatırımcıları uyandıran aleyhte bir ekonomik istatistik ki fahişe medyanın saptıramayacağı cinsten olmalıdır.

“Çin’i küçümsemek; Çin yönetimi, Amerika’yı birkaç çıpa aşağı, üçüncü dünya statüsüne gönderme kararı alır ki trilyon dolar değerindedir.

“Türev piyasalarında daha fazla hata işlemek.”

ABD’NİN ÇÖZÜMÜ YOK

“Herkes çözüm derdinde olduğu için, ben de bir çözüm sunacağım” diyen Roberts’ın reçetesi şöyle: “ABD yönetimi 230 trilyon dolarlık türev bahislerini iptal etmeli, hükümsüz olduklarını ilan etmelidir. Farazi değerlerle oynanan bu kumarda gerçek varlıklar olmadığından dolayı bunları iptal etmenin veya karşı taraflar arasındaki karşı sözleşmelerde mahsuplaşmanın büyük tek etkisi 230 trilyon dolarlık kaldıraçlı riskin mâli sistemden atılmasıdır. Altına halkın imza attığı bahislerden kazanç elde etmeyi sürdürmek isteyen finans gangsterleri çığlık atıp akdin kutsallığından dem vuracaklardır. Ancak kendi vatandaşlarını katleden veya hukuk kurallarını çiğneyerek onları zindana tıkan bir yönetim ulusal güvenlik adına tüm akitleri sona erdirebilir. Şurası da kesin ki terörle savaşın aksine, mâli sistemi kumar bahislerinden arındırmak ulusal güvenliğe devasa katkıda bulunacaktır.

Son cümle sizin de dikkatinizi çekmiştir. Yani Roberts’ın reçetesinin karşılığı “iç savaş” riski taşımaktadır. Dolayısıyla, ABD’yi “tek süper güç” yapmaya devam edecek bir çözüm aslında yoktur!

ABD YENİLDİ

Bu kötü gidişat ABD medyasında artık ağır suçlamalarla ele alınıyor. Örneğin Daily Beast’ten Peter Beinart, Obama’yı “ABD’nin çöküşünü yöneten başkan” olarak niteliyor ve şu saptamayı yapıyor:

Bill Clinton’ın ikinci döneminde Amerika’nın kasası nakitle doluydu; ordusu ise Körfez’den, Bosna’dan ve Kosova’da zaferlerle dönüyordu; dünya hükümetleri Amerikan tarzı denetimsiz kapitalizmi benimsiyor ve Amerika jeopolitik rakiplerini gölgede bırakıyordu.

“Bugün ise tam aksine, Amerika derin bir borçta; ordusu hırpalanıp bitkin düştü; ekonomik ideolojisi daha az itibar görüyor ve açık bir ikinci süper güç olan Çin’le karşı karşıya.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Temmuz 2012

, , , ,

Yorum bırakın

PENTAGON’UN ANLATMADIĞI 5 ÇİN GERÇEĞİ

Washington’un Asya-Pasifik merkezli yeni savunma stratejisi, ABD’de Çin konulu yayınların sayısını hızla artırdı. Uluslararası önemdeki strateji ve dış politika dergileri, Çin üzerine analizler yayımlıyor.

Örneğin Foreign Policy, Çin’in askeri gücünün Pentagon’un raporlarınkinden çok daha büyük olduğunu ortaya koyan bir inceleme hazırlamış. Dergi, Pentagon’un son raporunda yer almayan Çin’in askeri durumuyla ilgili 5 maddeyi incelemiş. (Foregn Policy, 5 Things the Pentagon Isn’t Telling Us About the Chinese Military, 23 May 2012)

1.) ÇİN’İN SAVUNMA HARCAMALARI

Pentagon verilerine göre Çin’in savunma harcaması yüzde 11 artarak, 106 milyar doları buldu. Foreign Policy, bunun gerçekte 180 milyar dolar olabileceğini belirtiyor.

Dergiye göre, savunma harcamaları gidişatı, Çin’in ABD’yi 2020’de ya da en geç 2030’da geçeceğini gösteriyor.

2.) ÇİN’İN NÜKLEER STRATEJİSİ

Pentagon raporlarına göre Çin’in nükleer silahları 50 ile 75 arasında. Ancak Pekin’in elindeki savaş başlığı sayısının 3,500 civarında olduğu iddia ediliyor.

Pentagon’a göre Çin’in sadece iki adet nükleer yakıtlı balistik füze denizaltısı var. Foreign Policy’e göre “Bir süper güç için bu elbette bir tehdit değil. Asıl tehdit, Çin’in inşa etmeyi planladığı gerçek filo büyüklüğünün bilinmemesi.”

3.) ÇİN DONANMASI

Pentagon Çin’in donanma üs stratejisini “inci dizimi” kavramıyla tanımlıyor. Bununla birlikte, Çin son dönemde Burma, Pakistan ve Sri Lanka gibi ülkelerde, donanma üsleri inşa etmektedir. Hatta Şeyseller, Çin gemileri için ikmal noktası olmayı teklif etti.

Pentagon raporuna göre Çin, önümüzdeki on yılda yeni uçak gemileri inşa edecek. Ancak Foreign Policy’e göre Çin’in bu atılımı güney denizinde ülke çıkarları için mi, yoksa tıpkı ABD gibi küresel güç misyonu ile mi yapacağı bilinmiyor.

4.) ÇİN’İN UZAY KAPASİTESİ

Çin uzayda giderek yetkinleşiyor. Çin uzaya kendi uydu ağını kurdu, yörüngeye uzay laboratuarı kurdu hatta anti-uydu füze geliştirdi.

Ancak Foreign Policy’e göre ABD’yi asıl tedirgin eden Çin’in yüksek askeri potansiyeli barındıran Shenlong isimli yeni uzay aracı…

5.) KAĞITTAN KAPLAN MI, ATEŞ SOLUYAN EJDERHA MI?

Foreign Policy, Çin’in askeri yeteneklerinin, örneğin siber-casusluk gibi alanlarda da bilinmezlerle dolu olduğunu belirtiyor ve soruyor: “Kuşkusuz askeri endüstri, Çin’in kendi kapasitesinde bir devrim yarattı ama gerçek durum tam olarak ne?”

Foreign Policy, Çin’in askeri gücünün henüz test edilmediğini belirtiyor ve “Acaba Çin Halk Kurtuluş Ordusu, 21. yüzyılda çıkması muhtemel bir büyük ölçekli savaşa uygun mu?” diye soruyor.

Dergi, “Tüm bu soruların yanıtları belki Pentagon’un gizli bölümlerinde gömülüdür ama son raporunda olmadığı ortada” diyerek, Pentagon’un son Çin raporunu değerlendiriyor.

ABD KARTALI MI, ÇİN EJDERHASI MI?

ABD Başkanı Barrack Obama, ülkesinin savaş stratejisinin artık Asya-Pasifik merkezli olduğunu ilan etti. ABD Savunma Bakanı Leon Panetta da, 2020’ye kadar donanmanın yüzde 60’ının Pasifik’e kaydırılacağını açıkladı.

Yani ABD, küresel liderliğini korumak için ve Pekin kendisini geçmeden, Çin’i kuşatmak ve baskılamak istiyor…

ABD ile Çin arasında başlayan “soğuk” savaş, yeni bir dünyayı şekillendiriyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Haziran 2012

, , , , ,

1 Yorum

PASİFİK’E ASKERİ YIĞINAK

ABD’nin Asya – Pasifik merkezli yeni savaş stratejisi Pasifik’i ısındırmaya başladı. ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, bu stratejiye uygun askeri konuşlandırmaya başlayacaklarını Singapur’dan ilan etti: “Donanma, 2020 yılına dek yüzde 60 oranında Pasifik’e sevk edilecek. Bu sevkiyata 6 uçak gemisi, kruvazör, destroyer, savaş gemisi ve denizaltılarımızın çoğu dâhil olacak.”

Bu, ABD’nin toplam 285 parçadan oluşan savaş gemilerinin ve denizaltılarının 171’ini doğrudan Çin’e yönlendirmesi demektir!

Pekin’in ilk uçak gemisini, ilk insansız uçağını, ilk insansız helikopterini başarıyla test etmesi, uydu vuracak kapasiteye sahip füzelerini geliştirmesi, 5. nesil savaş uçaklarını başarıyla üretmesi, ABD’yi daha hızlı hareket etmeye zorluyor! Zira zaman Washington’un aleyhine ilerliyor! Çin Washington’un hesaplarından çok önce ABD’yi yakalamış olacak!

ABD’NİN ASKERİ HAMLELERİ

Leon Panetta, geçen yıl bu bölgede 172 tatbikat yapan ABD’nin ikili ve uluslararası askeri tatbikat sayısını daha da artırmaya çalıştığını söyledi.

Avustralya’yla yaptığı askeri anlaşma neticesinde bu ülkeye 2,500 asker gönderecek olan ABD, benzer bir anlaşma için Filipinler’le de görüşüyor. Washington, Bangladeş’e de bir askeri üs açma peşinde…

ABD’NİN HİNDİSTAN’A MECBURİYETİ

ABD’nin bölge ülkeleri Japonya, Güney Kore, Tayland, Filipinler ve Avustralya ile ittifak; Hindistan, Singapur ve Endonezya ile de ortaklık anlaşmaları bulunuyor.

Ancak ABD’nin Çin’le baş edebilmesi, öncelikle Hindistan’la stratejik ittifak kurabilmesine bağlıdır. Çünkü Yeni Delhi’yi yanına çekemeyecek Washington, erken havlu atacaktır.

Panetta’nın Singapur’dan sonra Hindistan’a gitmesi ve Yeni Delhi’yle Çin’e karşı ittifak zemini araması bir yana, ABD’nin en önemli strateji belgeleri de bu gerçeğe işaret ediyor.

Örneğin ABD’nin 2012 tarihli son Savunma Stratejisi belgesinde, Çin’e karşı Hindistan – Güney Kore – Japonya yayının dengeleyici olacağı savunuluyor. ABD, Çin’i güney batısından, güney doğusuna kadar bu yayla kuşatmayı hedefliyor.

Çin’i yakalayan nüfusu ve ekonomik büyüklüğü, Hindistan’ı ABD için stratejik dayanak yapıyor.

Peki, yeterli mi? ABD’nin Çin’i durdurabilmesi için başka ülkelere de ihtiyaçları var.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” başlıklı dış politika yol haritasında bu ülkeleri sıralıyor. Clinton, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland’ın ABD’nin pasifik stratejisi için kaldıraç olduğunu, Washington’un bu ülkelere dayanacağını, bu ülkelerle ortak savunma ve hedefler doğrultusunda işbirliği geliştireceğini belirtiyor.

ABD KONUMUNU KORUMA PEŞİNDE

Çin’in ABD’nin bu askeri hamlelerine yanıtı somut: Örneğin Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Hu Jintao, önceki gün Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile birlikte ABD’ye Suriye’de geçit vermeyeceklerini bir kez daha ilan etti.

Bugün yapılacak Şanghay İşbirliği Örgütü ŞİÖ Zirvesi de ABD’nin hamlelerine yanıt olacak. Zira ABD’nin yanına çekmeye çalıştığı Hindistan, şu anda ŞİÖ’nün özel statülü ortağı!

Ve bitirirken altını çizelim: ABD’nin bu hamleleri aslında savunma hamleleridir, konumunu Çin’e karşı koruma hamleleridir. Ve nafiledir…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Haziran 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ALMANYA, SURİYE CEPHESİNDE

“Suriye’ye ha saldırıldı, ha saldırılacak” propagandasıyla dolu bir yılı geride bıraktık. Ancak Suriye dimdik ayakta!

Bu süreçte Atlantikçilerin Suriye’ye saldıramayacağını iki veri nedeniyle saptıyorduk: Saldırı tarafından bulunan ABD zayıflıyor, savunma tarafında bulunan Çin – Rusya – İran bloğu güçleniyordu!

ÇİN’İN AĞIRLIĞI

Ancak Şam karşıtı kesimler ısrarla gücü parmak hesabıyla yapmaya çalışıyorlardı… “Suriye’yi topu topu üç ülke destekliyor” diyorlardı; onlarca ülkenin ise muhaliflerin arkasında olduğunu söylüyorlardı… Her “Suriye’nin dostları” adı altındaki “Suriye’nin düşmanları” toplantısında “şu kadar ülke temsilcisi, bu kadar katılımcı var” diye gürültü yapıyorlardı…

Hollanda, Belçika, Lüksemburg diyorlardı, Katar, Bahreyn, Arap Emirlikleri diyorlardı… Oysa hepsini toplasan Çin’in bir eyaleti etmiyordu!

BATI BÖLÜNDÜ

ABD karşısında geri adım atmayan Çin – Rusya – İran bloğu, işte bir yılın sonunda hem Suriye’ye saldırıyı engelledi, hem de karşı cepheyi böldü!

Almanya’dan söz ediyoruz, AB’nin motor ülkesinden…

Berlin, artık net bir şekilde Suriye cephesinde mevzilenmiştir!

MOSKOVA – BERLİN BİRLİKTELİĞİ

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Almanya ve Fransa ziyaretleri sırasında tutumunu belirleyen Berlin, hem Paris’le ayrı düştü hem de Moskova’ya açık destek verdi. Anımsayalım:

Önce Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle açıkladı ülkesinin tutumunu… Westerwelle, Suriye’ye askeri müdahalede bulunulması yönündeki görüşlere katılmadıklarını ve siyasi bir çözüm bulunmasını istediklerini söyledi.

Ardından Almanya Başbakanı Angela Merkel konuştu… Putin’le görüşmesinden sonra basının karşısına çıkan Merkel, Moskova ve Berlin’in aynı görüşte olduğuna dikkat çekti. Suriye’deki şiddete son verilmesi gerektiğini, bu konuda kendisi gibi Putin’in de bir siyasi çözümden yana olduğunu kaydeden Merkel, “Suriye’de olası bir iç savaşın önlenmesi için her ülke ne yapabileceğine bakmalı” dedi.

HULA KATLİAMI, MUHALİFLERİN ESERİ

Şiddetin esas kaynağının Esad karşıtları olduğu artık Berlin’in de bilgisi dâhilinde!

Bakın Atlantik medyasının günlerdir üstünde tepindiği “Hula katliamı”, kendi eserleri çıktı. “Esad’ın tankları, elleri bağlı çocukları katletti” diye servis edilen haberler, vicdanı olan habercileri utandırdı! Zira elleri bağlı çocuklar vardı ama tank ateşiyle ölmemişlerdi!

Çocukları bağlayan da öldüren de Esad karşıtı teröristlerdi!

ABD KAYBETTİ, SURİYE KAZANDI

Artık İnsan Hakları İzleme Örgütü de gerçekleri dile getirmeye başladı. Örneğin önceki gün, 14 Suriye askerinin katledildiğini açıkladılar. Dera’da teröristler, tam 14 askeri öldürmüştü…

“Demokrasi” diyen, “Türkiye Suriye’deki şiddete sessiz kalamaz” diyen, “zulüm ile abad olunmaz” diyenler, bu gerçeğe de kör oldular, sessiz kaldılar, yazmadılar, konuşmadılar!

Ama Suriye gerçeği artık gizlenememektedir ve gün geçtikçe daha çok kesimin gözünü açmaktadır!

Gerçek en büyük güçtür ve işte Suriye bu gerçek nedeniyle tam bir yıldır Atlantik’e direnmiş, Batı’nın savaş naralarına karşı birliğini koruyabilmiştir.

Çin – Rusya – İran eksenli Suriye’yi savunma hattı, artık Almanya’nın dâhil olmasıyla daha da güçlenmiştir!

Batı’nın Suriye’ye saldıramayacağını artık daha güçlü ilan edebiliyoruz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Haziran 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin Pasifik stratejisi

SSCB’nin yıkılmasıyla iki kutuplu dünyanın ortadan kalktığı ilan edilmiş ve ABD’nin tek kutup olduğu, tek başına dünyaya egemen olacağı söylenmişti.

ABD’nin tarihçileri, siyasetçileri, stratejistleri yeni dönemi büyük gürültüyle ilan ediyorlardı: Tarihin sonunun geldiğini, Amerikan liberalizminin dünyanın göreceği son sistem olduğunu, Amerikan yaşam tarzının tüm dünyaya hâkim olacağın, kısacası bir Amerikan dünyası oluşacağını ilan ediyorlardı.

Doğrusu, ABD ilk on yılda yaptığı büyük atakla, bu ilanı dünyanın bir kısmına da kabullendiriyordu. 1991’de Irak’a saldıran ABD, ardından Balkanlara girmiş, Avrasya’nın girşini tutan Yugoslavya kapısını parçalamıştı.

ABD ikinci on yılda da ataklarını sürdürdü. Önce Afganistan’ı işgal etti, ardından da Irak’ı kısa sürede teslim aldı. Pentagon, Büyük Ortadoğu diye tarif ettiği coğrafyada rejimleri değiştirmeye, sınırları yeniden çizmeye başlamıştı.  Washington, Suriye, İran ve Kozey Kore’nin de sırada olduğunu, açıkça söylüyordu.

Dünyanın tek egemeni olan ABD, hatta, doğrudan cephe açmadığı Kırgizistan, Gürcistan ve Ukrayna’da da teker teker yönetimleri devralıyordu…

Roma’nın ve hatta güneşin batmadığı imparatorluk olan Britanya’nın tahtına, şimdi ABD, üstelik daha bir ihtişamla oturuyordu.

Irak direnişi tarihi değiştirdi

Ancak, ABD’nin tek kutuplu dünyasında yolunda gitmeyen birşeyler vardı. Daha 15 yıl bile dolmadığı halde, ABD’ye karşı kıpırdanmalar başlamıştı.

ABD’nin bir kaç haftada teslim aldığı Irak’ta, 2004 yılında itibaren direnişçiler ayağa kalkmaya başlamıştı. ABD askerlerine birer ikişer kayıp verdiren bu direnişte, helikopter bile düşürülmüştü. ABD’nin devasa medyasının gizlemeye çalıştığı bu gerçekler, gün geçtikçe dünya kamuoyu tarafından duyulmaya başladı. Ve 2005’te, 2006’da direniş, gizlenemeyecek boyutta ortaya çıktı.

Öte yandan Kırgızistan, Gürcistan ve Ukrayna’dan sonra Sorosçu darbenin yapılacağı Azerbaycan’da da işler iyi gitmiyordu. Diğer ülkelerde rejimi turuncu darbelerle kolayca teslim alan ABD, Bakü’yü aşamıyordu. Bir kaç hafta süren mücadeleyi Aliyev kazanmıştı!  Dahası ABD, dayandığı Romanya–Ukrayna–Gürcistan yayına rağmen, bir türlü Karadeniz’e giremiyordu.

ABD Annan Planı’yla teslim almaya çalıştığı Kıbrıs’ta da başarısız olmuştu. Doğu Akdeniz’deki bu “uçak gemisi” bir türlü ABD’nin olamıyordu!

ABD, Irak’ın kuzeyindeki kukla devletini de bir türlü resmi hale getiremiyor; bölgedeki Türk – Arap–Fars baskısını tam olarak ortadan kaldıramıyordu.

Anadolu’nun batısında yani Balkanlarda açılan gediğe rağmen, ABD, Anadolu’nun kuzeyinde Karadeniz’de; kuzey doğusunda Azerbaycan’da, güneyinde Irak ve Suriye ile Kıbrıs’ta bir türlü sonuca ulaşamıyordu.

Rusya ve Çin faktörleri

Öte yandan Vladimir Putin’le ekonomisini hızla düzeltmeye başlayan Rusya, NATO aracılığıyla sınırlarına dayanan ABD’ye karşılık vermeye başlıyordu.

Rekor büyümeyle geride bıraktığı on yılı büyük avantaja dönüştüren Çin de, Pasifik’ten çıkıp, Ortadoğu’ya, Afrika’ya ve Latin Amerika’ya yöneliyor, yatırımlar yapıyordu…

ABD’nin arka bahçesi olan Latin Amerika’da da Bolivarcı rejimler kuruluyor, 60 yıldır tek başına ABD’nin burnunun dibinde emperyalizme direnen Küba’ya yeni kardeşler geliyordu. Venezuella’da Hugo Chavez, Brezilya’da Lula da Silva kıtanın kaderini değiştiriyordu.

Lübnan ve Gürcistan’da yenilgi

2006 yılına gelindiğinde olağanüstü bir gelişme yaşandı. ABD’nin Ortadoğu’daki tetikçisi olan İsrail, Lübnan’da Hizbullah’tan unutamayacağı bir yenildigi tattı.

8 Ağustos 2008 günü ise tarihin önemli kırılmalarından birine sahne oldu. Rusya, Gürcistan’a savaş açtı ve ABD’nin Kafkasya’daki şımarık tetikçisi Saakaşvili’ye önemli bir ders verdi.

ABD, Rusya’nın kararlılığı karşısında harekete bile geçmedi; kısa sürede Gürcistan’ı silkeleyen Moskova’yı seyretmekle yetindi!

ABD için tarihi bir yenilgi olan bu kısa savaş, Asya’nın da atağa geçmesinin başlangıcı oldu!

Ve sonrası, yeni bir tarihin yazılmaya başladığını gösterdi hepimize…

Irak ve Afganistan’da çıkış yolu

Irak, ABD için bir bataklığa dönüştü, Afganistan dağları Pentagon’un kâbusu oldu.

Bush’un yerine yeni bir stratejiyle Barrack Obama’yı getiren Amerikan devlet aygıtı çıkış yolları arayamaya başladı.

ABD, bir yandan Irak’tan çekilmeyi kabul etti ve bunu bir takvime bağladı; diğer yandan da Afganistan’da kökünü kurutmayı arzuladığı Taliban’la müzakere etme yolları aramaya başladı.

Ve ardından Ortadoğu’da yeni bir süreç başladı.

Ortadoğu’da halk hareketleri

Tunus’da ve Mısır’da gelişen halk hareketleri ABD’nin 30 yıllık müttefiklerini alaşağı etti. Halklar, ABD mütefiki olan Ürdün, Yemen ve Bahreyn’de de rejimi devirmeye soyundu.

Gidişatı gören ABD, Ortadoğu’da varlığını sürdürebilmek için, bölgedeki 50 yıllık mevcudiyetinin avantajlarından ve AKP gibi müttefiklerinden yararlanarak, sürece ağırlığını koymaya başladı.

ABD, bölgedeki en önemli dayanağı olan Mısır’da, “Mübarek’i verip, rejimi kurtarmaya” çalıştı. AKP hükümeti üzerinden Türkiye’yi bölgeye “model” diye sunmaya gayret etti.

İstanbul’da, “değişimi kontrol edemezlerse, tarihin kendilerini çizeceğini” saptayark, Batı karşıtı ülkelerde hamle yapmaya karar verdiler.

Önce Libya’da ve ardından Suriye’de rejim muhaliflerini kışkırtarak, çeteler oluşturarak, adam kaçırarak, suikast yaparak, kendi “yangınlarını” çıkardılar.

Ve bu yangınla birlikte Ürdün, Yemen ve Bahreyn halk hareketleri dünyanın gözünden kaçırıldı; Tunus ve Mısır’da rejimle pazarlık üzerinden devrim geriletildi…

ABD–Fransa–İngiltere–Türkiye dörtlüsünün ansızın Libya’da giriştikleri Kaddafi karşıtı müdahale, bu ülkenin de zayıflığı nedeniyle bir süre sonra başarıya dönüştü.

Ve ardından Suriye’ye yöneldiler!

Asya’nın tarihi yazılıyor

Ancak tarihin tekerleği bir kere Asya lehine dönmeye başlamıştı; bunu geri çevirmeye Atlantik’in gücü yetmeyecekti!

Batı’nın 2008’de içine girdiği ekonomik kriz, NATO’nun füze maliyeti hesabı yapmasına; Washington’un maliyetleri müttefiklerine yıkmaya çalışmasına, Almanya’nın Rusya ve Çin’le ilişkiler üzerinden bu sürecin dışında durmaya gayret etmesine, Japonya’nın Çin’e yanaşmasına neden oluyordu…

Üstelik Rusya, çok açık bir şekilde, Libya’da yaptığı hatayı Suriye’de yinelemeyeceğini ilan ediyordu.

Nitekim, ABD de, doğrudan Suriye’ye saldırmak yerine bu işi AKP hükümetine yıkmaya uğraşıyor ve böylece Türkiye İran–Suriye savaşlarından kendine zafer çıkarmaya ve bu üç ülkeden de kurtulmaya çalışıyordu.

ABD yol arayışında

Tüm bu gelişmeler yaşanırken, yani 2006’dan itibaren, Amerikan hâkim sınıfları içinde bir çıkış yolu tartışması yaşanıyordu.

Emperyalist devletin sahiplerinden bir bölümü Amerika’nın geri çekilmesini istiyor, bir bölümü de nasılsa diğer ülkelerden daha az hasarla çıkılır diye, dünyayı yakmayı hesaplıyordu.

İşte ABD, bu tartışmalar içinde bu yılın başında yeni strateji hazırlığını tamamladı ve ağırlığı Asya-Pasifik’e vereceğini, Çin ve Rusya olmak üzere tüm dünyaya ilan etti.

ABD’nin yeni strateji belgeleri

ABD’nin yeni dönem stratejisine ilişkin dört önemli belge var:

1. Mayıs 2010’da açıklanan “ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi.”[1][1]

2. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Kasım 2011’de Foreign Policy’de ilan ettiği “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı”[2][2] başlıklı, dış politika belgesi.

3. “ABD-Çin Ekonomik ve Güvenlik İncelemeleri Komisyonu”nun, Kasım 2011’de ABD Kongresi’ne sunduğu 414 sayfalık rapor.[3][3]

4. ABD Başkanı Barrack Obama’nın Ocak 2012’de ilan ettiği “ABD Savunma Stratejisi.”[4][4]

1. ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi – 2010

ABD Başkanı Barrack Obama’nın giriş bölümünü yazdığı ve Mayıs 2010’da açıklanan 52 sayfalık “ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi”, aslında ABD’nin geri çekilişinin ilk belgesi olarak okunabilir.

1.1.  Zira Bush döneminde, ABD’nin güvenliği, dünyanın en uç noktasındaki tehdidin ortadan kaldırılması yoluyla ülke güvenliğinin sağlanması anlayışına dayanıyordu. Bu stratejiye göre, dıştan içe halka halka kurulacak yapılarla ABD’nin güvenliği sağlanacak ve tehdit kaynağında, yani ortaya çıktığı yerde yok edilecekti!

Obama döneminde ise bu dıştan içe güvenlik yapıları oluşturma stratejisinin yerini başka bir model aldı. İki sütun üzerinde yükselen bu modelde esası, iç halka oluştuyordu.

Birinci sütünda, ABD’nin güvenliğinin içeriye dayandığı tezi vardı. Buna göre ABD güvenliği için öncelikle ülkenin içeride ekonomik, mali, teknolojik ve bilimsel olarak güçlenmesi gerekiyordu.

İkinci sütunda ise müttefikler vardı. ABD, müttefikleri üzerinden dışa doğru genişleyen bir siyaset ile güvenliğini sağlayacak; silahlı kuvvetlerini de bu yönelimde diplomasiyi tamamlayan bir unsur olarak değerlendirecekti.

1.2.  Obama dönemi “Ulusal Güvenlik Stratejisi”nde vurgulanan bir başka önemli konu da, mücadelenin çok uluslu olması gerektiğiydi. Bu nedenle yeni belgede, BM ile NATO’nun (ayrıca Dünya Bankası ile IMF’nin) güçlendirilmesi, hatta yeniden yapılandırılması gerektiği belirtilmekteydi.

Bush’un ilk döneminde müttefiklere ihtiyaç duymayan ABD, ikinci döneminde çıkmaza girmiş, ardından da son yıl içinde, Obama’ya hazırlık olarak transatlantik ilişkileri onarmaya yönelmişti.

İşte ABD, Mayıs 2010 tarihli yeni “Ulusal Güvenlik Stratejisi”nde, bu yönelimi kayda geçirmiş oluyordu.

1.3.       Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin en dikkat çeken başlıklarından biri de ABD’nin küresel işbirliği yapacağı ülkelerle ilgili olanıydı. ABD, küresel işbirliği yapacağı ülkeleri üç farklı grupta listelemişti.

ABD’nin en çok ağırlık vereceğini belirttiği ilk grupta sırasıyla şu üç ülke yeralıyordu: Rusya, Çin ve Hindistan. İkinci grupta, sırasıyla Brezilya, Güney Afrika ve Endonezya vardı.  Üçüncü grupta ise Pakistan ile Türkiye öne çıkıyordu.

ABD küresel ilişkilerini, “güçlü ittifakları sağlama almak” ve “yükselen nüfuz merkezleri ile işbirliği kurmak” diye tarif ediyordu.

1.4.  Obama döneminin “Ulusal Güvenlik Stratejisi”nde ABD’nin Irak’tan çekileceği ve Afganistan’a yoğunlaşacağı belirtiliyordu.

Ancak, Irak’tan çekilme kararı, zaten Bush’un son yılında alınmış ve takvim konusunda Washington ile Bağdat anlaşmaya da varmıştı.

1.5.  Ulusal Güvenlik Strateji belgesinde, tehdit sıralamasının başında İran yer alıyordu. İran’ı sırasıyla Kuzey Kore, El-Kaide ve “riskli devletler” izliyordu.

Bush döneminde kullanılan “serseri devletler” kavramının yerini, Obama döneminde “riskli devletler”in alması dikkat çekiciydi.

1.6.  Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin toplamından, ABD’nin yeni dönemde cephe savaşı yerine özel savaşı tercih edeceği ve “yumuşak güç” kullanmayı esas alacağı anlaşılıyordu.

ABD, “yumuşak güç” ile ekonomik baskıya dayalı sınırlamalarla barışçıl çözüm arayışını yöntem olarak benimsediğini ortaya koyuyordu. Belgeye göre “yumuşak güç” olarak değerlendirilecek unsurlar; diplomatlar, NGO’lar, özel sektör, vakıflar ve düşünce kuruluşlarıydı.

2. Amerika’nın Pasifik Yüzyılı – 2011

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Kasım 2011’de Foreign Policy’de, “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” başlıklı, 17 sayfa tutan, yeni bir dış politika yol haritası ilan etti.

2.1. Clinton yeni yol haritasında, Asya’nın ekonomik büyümesi ile dinamizminin Amerikan

ekonomik çıkarları için merkezi bir unsur olduğunu belirtiyordu.

2.2. Clinton, Asya-Pasifik’te barış ve güvenliğin sağlanmasının, küresel ilerleme için kritik

önemde olduğuna dikkat çekiyordu.

2.3. Clinton, yeni yol haritasında “politikaların geleceği Afganistan veya Irak’ta değil, Asya’da

belirlenecek ve ABD de bu sürecin tam merkezinde yer alacak” diyordu.

Clinton, önümüzdeki 60 yıl boyunca ABD’nin Asya-Pasifik’te varlığını etkin bir biçimde muhafaza edeceğini savunuyordu.

2.4. Clinton, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland’ın, ABD’nin pasifik stratejisi

için kaldıraç olduğunu, Washington’un bu ülkelere dayanacağını, bu ülkelerle ortak

savunma ve ortak hedefler konusunda işbirliğini geliştireceğini belirtiyordu.

2. 4. 1. Çindistan Yüzyılı

Clinton, Pasifik’i merkez almanın gerektiğini, kuşkusuz ABD ile AB’nin krizle boğuşurken, Asya’nın sürekli büyümesinden dolayı saptıyordu.

Çin ile onu takip eden Hindistan, Batı’nın içinde bulunduğu kriz ortamında, kesintisiz büyümesini sürdürüyordu. Öyle ki, Batılı finans çevreleri, 21. yüzyılı şimdiden “Çindistan yüzyılı” olarak niteliyordu.

Çin ve Hindistan’ın toplam nüfusu neredeyse dünyanın yarısı kadardı. Satın alma gücüne göre Çin’in milli geliri 10 trilyon dolar, Hindistan’ın da 4 trilyon dolardı. 14 trilyon dolarlık milli gelirle Çindistan, ABD’yi yakalamıştı.

Asya, küresel mali krizin başladığı 2008 yılından beri, Kuzey Amerika ve Avrupa’nın aksine, sürekli büyüyordu. 2010’da yüzde 9 ve 2011’de yüzde 7,5 büyüyen Asya’nın, 2012’de de yüzde 7 büyümesi bekleniyor. (Dünyanın üçüncü büyük ekonomisi olan Japonya’nın deprem, tsunami ve nükleer felaketler nedeniyle yaşadığı sıkıntı, Asya’nın rakamlarına olumsuz etkiyor)

Çin ve Hindistan’ın 2012’de birlikte yüzde 8 büyüyeceği tahin ediliyor.

2. 4. 2. ABD’nin “küresel üstünlük” yalanları  

ABD ve AB’nin inerken, Asya’nın sürekli çıkıyor olması bile, Clinton’un iddia ettiği “ABD Asya-Pasifik’in merkezinde 60 yıl etkin olacak” değerlendirmesinin gerçekçi olmadığını ortaya koyuyor.

The Globalist Araştırma Merkezi’nden Stephan Richter’in bu konudaki yorumu önemli: “Amerika’nın öngörülebilir gelecekte dış (ve askeri) meselelere vakfedebileceği gücün son on yılda azami sınıra dayandığına kuşku yok. ABD’deki altyapının çatırdadığı ve polislerin, itfaiyecilerin, öğretmenlerin işlerini kaybettiği bir dönemde ciddi kesintiler dışında herhangi bir şey yapılabileceğini savunmak, Amerika’daki seçkinlerin çarpık bir öncelik tarifi olduğunu gösteriyor. Asya’daki liderlere sorduğunuzda, cidden şaşırmış bakışlarla karşılaşacaksınız. Birçoğu, George W. Bush yönetiminin sarpa saran stratejilerine bu kadar uzun süre katlandıktan sonra, mevcut ABD yönetiminin şu an sergilediği kibirli tavır karşısında küçük dilini yutuyor. ABD kendisini Asya’nın felaketler yaşayan kesiminde saplandığı bataklıktan çıkarıp kıtanın dinamik kesimine yöneltme çabasında çok geç kaldı. Kariyerlerinin büyük bölümünde kıt mali kaynaklarla boğuşmak zorunda kalan Asyalı liderler, yönetmenin tercihlerde bulunmak anlamına geldiğini gayet iyi biliyor. Ve Obama yönetiminin Afganistan’la daha derinden meşgul olmaya karar verdiği an, denizaşırı meselelere vakfedebileceği ‘taze’ parayı sonuna kadar tükettiğinin de ziyadesiyle farkındalar.” [5][5]

Stephan Richter’e göre Amerikan halkı, küresel üstünlük yalanları çığının altında gün geçtikçe eziliyor: “Dışarıdan bakanlar, büyük bir saflıkla kendisini çıplak takdim eden bir imparator görüyor. Daha kötüsü, sadece cafcaflı laflara dayanan bu küresel heves, ülke içinde ciddi bir dengesizliğe yol açıyor. Amerikan halkı, her gün giderek altının boş olduğu anlaşılan küresel üstünlük yalanları çığının altında kalıyor. Bu koşullarda insanların, ülkelerinin söylediklerini hayata geçiremeyeceği görüldükçe, dışarıdaki girişimlere inançlarını yitirmeleri (bunu ‘desteğini çekeceği’ diye okuyun) kaçınılmaz görünüyor. Dışişleri Bakanı’ndan Kongre’nin en mütevazı üyesine kadar Amerikalı siyasetçilerin dış ilişkiler konusunda sarf ettiği şatafatlı sözlere komedi, hatta trajedi gözüyle bakmak mümkün.” (Aynı yerde)

3. ABD Kongresi’ne sunulan rapor – 2011

“ABD-Çin Ekonomik ve Güvenlik İncelemeleri Komisyonu”nun, Kasım 2011’de ABD Kongresi’ne sunduğu 414 sayfalık rapor, esas olarak Çin’in geldiği yeri saptıyor.

Raporda, Çin’in “alan kontrolüne dayalı bir askeri strateji izlediği” vurgulanıyor ve “Pekin’in aktivitelerinin artık direkt olarak ABD’nin ilgi alanlarına etki yaptığına” dikkat çekiliyor.[6][6]

4. ABD Savunma Stratejisi – 2012

Barrack Obama’nın ABD Savunma Bakanı Leon Panetta ve ABD Genelkurmay Başkanı Martin Demspsey’le birlikte Ocak 2012’de açıkladığı “ABD Savunma Stratejisi”nin köşe taşları şunlardır:

4.1. Obama, ABD’nin 10 yıldır devam eden savaş dönemini kapadığını ve yeni bir sayfa açtığını

ilan etti. Panetta da, ABD’nin “stratejik bir dönüm noktasında” olduğunu vurguladı.

4.2. Obama, ABD’nin dünyadaki temel gücünün kaynağının ülke içindeki ekonomik güç olduğunu

belirtip, bunu yenilemeye yöneleceklerini söyledi.

4.3. Obama, yeni ABD stratejisinin, “uzun dönemli askeri operasyonlarla ulus inşası” yaklaşımına

son vereceğini ilan etti.

4.4. Bir önceki strateji belgesinde yer alan ve 2,5 savaş konsepti olarak anılan, “aynı anda iki

büyük savaş ve bir yerel istikrar sağlama operasyonu kapasitesi” hedefi, yeni belgede

yerini “bir büyük savaş ve bir yerel istikrar sağlama operasyonu kapasitesi” hedefine

bırakıyor.

4.5. Yeni strateji belgesinde, ABD’nin, problemleri müttefikleriyle birlikte çözeceği savunuluyor.

4.6. Yeni stratejide, ABD’nin güvenlik yöneliminin merkezinin, Asya-Pasifik olduğu belirtiliyor;

Ortadoğu ise ikinci sırada…

Yeni strateji belgesinde, Çin’e karşı Hindistan, Güney Kore, Japonya yayının dengeleyici olacağı savunuluyor.

ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey de, bu önemli yönelim değişikliğine vurgu yapmak için Obama’nın basın toplantısında konuştu ve şunları söyledi: “Eğilimlerin tümü, yani demografik, jeopolitik, ekonomik ve askeri eğilimler, Pasifik’e meylediyor. Bu yüzden gelecekteki stratejik meselelerimiz büyük ölçüde Pasifik bölgesinden kaynaklanacak.”

Pentagon bütçesinde büyük kesinti  

Obama–Panetta–Dempsey üçlüsünün yeni strateji ilanının bir de rakamlar boyutu var:  Yeni stratejiye göre Amerikan ordusunun mevcudu 100 bin kişi azalacak. 5 yıl içinde kara birliklerindeki asker sayısı 570 binden 490 bine inecek. Deniz piyadelerinin sayısının da 20 bin azaltılarak 182 bine indirilmesi planlanıyor. Pentagon’un bütçesinde de 10 yıl içinde 487 milyar dolarlık kesinti öngörülüyor.

ABD ordusunun Avrupa’da dört askeri birliği var. Üçü Almanya’da biri de İtalya’da bulunan birliklerle birlikte Avrupa’da toplamda yaklaşık 81 bin Amerikan askeri bulunuyor. Irak’tan asker çeken ABD, Avrupa’dan da çekilme kararı aldı. ABD, Almanya’daki üç birliğinden biri ile İtalya’daki birliğini geri çekerek, Avrupa’daki birliğini ikiye, asker sayısını da 40 bine düşürecek.

“Özel Savaş” stratejisi

ABD, oluşan boşluğu ise özel kuvvet sayısını artırarak doldurmaya çalışacak.

ABD’nin yeni stratejisinde “küçük, gizli operasyonlar” için insansız hava araçları ve özel kuvvetler önemli bir yere sahip.  The Wall Street Journal’ın haberine göre ABD Savunma Bakanlığı, “küresel ağını, ABD’nin gücünü yansıtacak şekilde kökten yeniden hizalamayı planlıyor”.

Pentagon’un planlamasına göre, insansız hava araçları sayısı kademeli olarak yüzde 30 artırılacak. Özel kuvvet sayısı ise dört yılda yüzde 10 artarak 70 bine ulaşacak.

Yeni strateji kapsamında üsler, özel ordu birlikleri ve deniz piyadelerine göre düzenlenecek ya da yenileri inşa edilecek.

Sonuç

Her üç belgenin ortaya koyduğu gerçek şu: “20. Yüzyılın Atlantik Yüzyılı” olduğu dönemi arkasına alarak “21. Yüzyılı Amerikan Yüzyılı” yapmak isteyen ABD, geride kalan 10 yılda bu hedefi gerçekleştiremeyeceğini görerek, doğrudan asıl hedefe yönelip, “21. yüzyılı Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” ilan etmeye çalışacak!

Peki bu hedef ne kadar gerçekçi?

Foreign Policy dergisinin “Amerikan dış politika yapıcıları” arasında yaptığı bir araştırmaya göre ABD dış politikasının karşı karşıya olduğu en ciddi sorun, yüzde 42 ile Çin!

Araştırmaya görüş bildiren ve tamamı resmi yetkili olan bu isimler, ABD dış politikasının karşı karşıya olduğu diğer sorunları ise şöyle sıralamışlar: Küresel borç krizi, Arap Baharı, Ortadoğu’daki çatışmalar, küresel terör ve kitle imha silahları.

Foregn Policy, aynı araştırmayı Amerikalı akademisyenler arasında da yapmış. Bu ankette de, Çin’in büyüyen etkisi, ABD’nin en büyük sorunu olarak ilk sırada yer almış!

Washington artık, Amerikan kartalının, Çin ejderi karşısında ne kadar dayanacağını hesaplamaya başladı bile!

Mehmet Ali Güller

Aydınlık gazetesi yazarı

Teori Dergisi – Mart 2012


[1][1] The White House: U.S. National Security Strategy, May 2010, Washington

[2][2]  Hillary Clinton, “America’s Pasific Century”, Foreign Policy, November 2011 http://www.foreignpolicy.com/articles/2011/10/11/americas_pacific_century

[3][3] United States-China Economic and Security Review Commission: 2011 Report to Congress http://www.uscc.gov/annual_report/2011/annual_report_full_11.pdf

[4][4] “Sustaining U.S. Global Leadership: Priorities for 21st Century”, Defense Strategic Guidance, Washington, January 2012   http://www.defense.gov/news/Defense_Strategic_Guidance.pdf

[5][5] Stephan Richter, “Asya’ya dönmek: Hillary Clinton için bir durum muhasebesi”, Radikal, 9 Kasım 2011.

[6][6] Bu kapsamlı ve uzun raporun geniş bir özeti, önümüzdeki sayılarda Teori Dergisinde işlenecektir.

, ,

Yorum bırakın

ÇİN VE RUSYA SAF MI DEĞİŞTİRDİ?

Atlantik’e çıpalı medya haberi şöyle verdi: “Rusya ve Çin saf değiştirdi.” Peki, ne olmuştu da Moskova ve Pekin, Şam’a desteğini çekip saf değiştirmişti: “BM güvenlik Konseyi, Annan’ın Suriye planı üzerinde anlaşmıştı.

Yani Çin ve Rusya, daha önce ABD’nin Suriye karar tasarısını veto ettiğine göre, şimdi başka bir karar tasarısında da anlaştığına göre, illaki saf değiştirmiş olmalıydı!

Öncelikle ortada bir “tasarı” mı vardır, yoksa Rusya’nın açık destek verdiği Annan’ın bir “çalışma programı” mı vardır? Ya da BM güvenlik Konseyi’nin diğer daimi üyeleri olan ABD, Fransa ve İngiltere mi acaba geri adım atmıştır? Üzülerek söyleyelim ki, bu iki soruyu sormadan yukarıdaki başlığı atanların, sadece ikinci mesleği gazeteciliktir!

BMGK BAŞKANLIK AÇIKLAMASI

Gelin şimdi gerçeği beraberce inceleyelim:

Doğrudur, BM Güvenlik Konseyi üyeleri, sorunda Suriye ile ilgili bir metin üzerinde anlaştı. BMGK üyeleri, önceki akşam BM-Arap Birliği’nin Suriye özel temsilcisi Kofi Annan’a tam destek veren başkanlık açıklamasını kabul etti.

Başkanlık açıklamasında, Şam yönetimine ve muhalefete, Annan ile Suriye krizine barışçıl çözüm bulma yolunda iyi niyet içinde işbirliği yapmaları, Annan’ın 6 maddelik teklifini uygulamaları çağrısında bulunuluyor.

İşte o 6 madde:

1. İnsani yardımların ulaştırılması için ilk adım olarak çatışmaların günde 2 saat durdurulması. 2. Rejimin, ağır silahlar kullanmaya son vermesi ve askerlerini geri çekmesi, muhalefetin de ateşkes için işbirliği yapması. 3. Keyfi tutuklanan ve gözaltına alınanların serbest bırakılması. 4. Gazetecilerin serbestçe dolaşmalarının sağlanması. 5. Barışçıl toplanma ve protesto hakkına saygı duyulması. 6. Halkın meşru taleplerine cevap verecek ve herkesi kapsayacak siyasi süreç için Annan ile çalışılması.

Biliyorum, siz de açıklamada “Esad ve karşıtlarına işbirliği” tavsiyesi edilmesini çok önemli buldunuz. BMGK Başkanlık açıklamasının aslında ne anlama geldiğini yorumlayacağız ama gelin önce Moskova’nın daha önce gündeme getirdiği, Suriye’yle ilgili 5 maddelik çözüm planını anımsayalım:

RUSYA’NIN 5 MADDELİK ÇÖZÜM PLANI

Moskova’nın ilan ettiği bu 5 maddelik planın, BM Güvenlik Konseyine sunulacak Rusya – Arap Birliği ortak planı olduğunu da belirtelim:

1. Suriye yönetimi ile muhalifler eşzamanlı silah bırakacak. 2. Suriye’ye silah ve terörist girişini engellemek için BM tarafından sınırlar izlenecek. 3. İnsani yardım için kolaylık sağlanacak. 4. Kofi Annan’ın çabaları desteklenecek. 5. Suriye’ye dış müdahale kabul edilemez.

“Rusya ve Çin’in saf değiştirdi dediği başkanlık açıklamasıyla Rusya’nın 5 maddelik Suriye planı aslında örtüşüyormuş” demeyin hemen, sabredin…

ÇİN’İN 6 MADDELİK ÇÖZÜM PLANI

Gelin bir de Çin’in bu aybaşında ilan ettiği 6 maddelik Suriye planına bir göz atalım:

1. Suriye’deki taraflar (yani Esad yönetimi ve muhalifler) şiddet girişimlerini derhal, kapsamlı ve şartsız olarak durdurmalı. 2. Taraflar, devlet ve halkın uzun vadeli ve temel çıkarlarını koruma ilkesiyle hareket ederek, BM ve Arap Birliği özel elçisinin (Kofi Annan) adil koordinasyonunda derhal diyalogu başlatmalı. 3. Çin, insan hakları bahanesiyle Suriye’nin içişlerine müdahale edilmesine karşı çıkmayı sürdürecektir. 4. Uluslararası toplum, Suriye’nin bağımsızlığına, egemenliğine, birliğine ve toprak bütünlüğüne, aynı zamanda Suriye halkının siyasal sistem ve gelişme yolunu özgürce seçme hakkına saygı göstermeli. 5. Çin, BM ve Arap Birliği özel elçisinin oynayacağı yapıcı rolü desteklemektedir. 6. BM Güvenlik Konseyi’nin üyeleri (yani ABD, İngiltere ve Fransa) BM tüzüğünün amaçları ve ilkeleriyle, uluslararası ilişkilerin temel ilkelerine uymalı.

Sanırım, bu maddeleri okurken de “Rusya ve Çin’in saf değiştirdi dediği başkanlık açıklamasıyla Çin’in 6 maddelik Suriye planı aslında örtüşüyormuş” diyorsunuzdur…

BATI “ONURLU GERİ ADIM” ATTI

Sadece olguları yan yana koyduğumuzda, yani gerçeğe baktığımızda, durumun hiç de Atlantik’e çıpalı basının verdiği gibi olmadığını, siz de görüyorsunuz…

O yüzden biz, BM Güvenlik Konseyi’nin üzerinde anlaştığı son Başkanlık açıklamasını değerlendirmeyeceğiz uzun uzun… Her şey ortada.

Şu saptamayı yaparak bitirelim bugünlük: Suriye konusunda Batı ile Doğu mücadelesini, şu anda Doğu kazandı. Batı “onurlu geri adıma” razı oldu…

Esad karşıtlarını birleştiremeyen, Kürtleri o muhalefete katamayan, tampon bölge ya da insani koridor kuramayan, muhaliflere yeterli silah dağıtamayan Batı, sadece kontrgerilla faaliyetleriyle ve sabotaj yaparak Esad’ı deviremiyor ve Rusya-Çin-İran bloğunu geriletemiyor.

Ve Batı, Nisan başında Türkiye’de yapılacak Suriye karşıtları toplantısından yeni bir hamle çıkaramazsa eğer, Esad,  konumunu daha da sağlamlaştırmış olacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Mart 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

KISSINGER İLE ÇİN ÜZERİNE

Hem ABD – Çin ilişkilerinin 40. yılı, hem de ABD’nin yeni stratejisiyle Pasifik’i merkeze alması, Henry Kissinger’in “Çin üzerine” isimli son kitabını daha da önemli hale getirdi.

İlk baskısı geçen yıl yapılan ancak esas olarak Barrack Obama’nın ABD stratejisini açıklamasıyla gündeme gelen ve yeniden karton kapakla basılan bu kitap, Kissinger’in “yüzyılın düellosuna” yönelik analizlerini içeriyor.

YÜZYILIN DÜELLOSU

Kissinger’ın aktardığına göre Çin stratejik düşünüşü, ABD ile ilişkiyi bir maratona ve yüzyılın düellosuna benzetiyor. Ve Çin stratejik düşünüşüne göre, bu düello, taraflardan sadece birinin kazandığı bir yarış olacak. Haliyle taraflardan birinin mutlak başarısı, diğerinin başarısızlığı olacak.

İşte Kissinger, “Çin üzerine” isimli bu son kitabıyla, “ABD ve Çin’in yüzyılın düellosuna girmesiyle, iki tarafın da kaybedeceğini” ortaya koymaya çalışıyor ve “iki ülkenin ilişkisi asla sıfır-toplamlı bir oyun olmamalıdır.” diyor.

Kissinger, “önemli olan, bizim ve Çin’in büyük küresel güçler olma yolunda ilerliyor olmamız. Bunu evrilen ortaklar olarak mı yapacağız, yoksa sürekli birbiriyle çekişen iki ülke olarak mı? Çekişme iki taraf için de talihsiz olacak.” diyor.

PASİFİK BİRLİĞİ

Peki, ABD ve Çin, yüzyıllık düelloya nasıl engel olacak?

Kissinger, bunun için iki tarafın liderlik ettiği ve bölge ülkelerinin de içinde yer aldığı bir “Pasifik Birliği” kurulmasını öneriyor.

Kisisnger’a göre Pasifik ülkeleri bu birlik sayesinde, Washington ile Pekin arasında bir taraf tutmaya zorlanmamış olacak ve bu ülkeler aynı zamanda ABD tarafından terk edilmek durumunda kalmayacak!

KÜSTAHLIKTAN ÜRKEK ŞANTAJCILIĞA

Kissinger, eski bir Ulusal Güvenlik Danışmanı ya da Dışişleri Bakanı olmaktan çok daha fazla bir yere sahiptir Amerikan yayılmacılığında… O, Brzezinski’yle birlikte, modern emperyalizmin teorisyeni ve stratejik uygulayıcısıdır.

Bu bakından Kissinger’ın “Çin üzerine” isimli kitabı, her şeyden öte, şu gerçeğe işaret etmektedir: Eskiden, “bana meydan okuyan, kaybeder” küstahlığına sahip olan Amerikan dış politika yapıcılarının tavrının, bu kitapla, “bana meydan okursan, birlikte kaybederiz” ürkek şantajcılığına gerilediği itiraf edilmektedir aslında…

EŞİTLİKÇİ YENİ DÜNYA

Henry Kissinger’in “Çin üzerine” isimli kitabını, Zbigniew Brzezinski’nin “stratejik vizyon” isimli kitabıyla birlikte okumak gerekir.

Brzezinski, “Amerika’nın ardından” başlıklı son makalesinde, ABD’nin beklenenden önce inişe geçtiğini belirterek, Çin’in bu nedenle dünya liderliğini almaya hazırlıksız yakalandığını savunmuştu.

Kissinger da, ABD’nin dünya liderliğini sürdüremeyeceğini saptayarak, Çin’le işbirliği içeren bir modelle çöküşün engellenebileceğini, daha doğrusu geciktirebileceğini savunmuş oluyor.

“Yüzyılın düellosu” sadece ABD ile Çin’in mücadelesi değil, aynı zamanda kapitalist emperyalizm ile sosyalizmin de mücadelesi anlamına geliyor.

Bu nedenle, Amerikan dış politikasının bu en önemli iki mimarının saptadığı gerçeklikler, hiç arzulamasalar da, eşitlikçi bir dünyanın kurulmaya başladığını da ortaya koymaktadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Mart 2012

, , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın