Posts Tagged Erdoğan

DİYARBAKIR’DA BOP NİKAHI

Biz bu satırları yazmaya başladığımızda İbrahim Tatlıses ile Şivan Perver’in düeti bitmiş, Mesut Barzani ile Tayyip Erdoğan kürsüden kardeş olduklarını henüz ilan etmişti. Esas görüşmeyi, yani dün saat 18:00’de yapılacak görüşmenin içeriğini, o nedenle yarına bırakıyoruz.

Bugün sizlere Diyarbakır’da düzenlenen ilk “şovla” ilgili notlarımızı aktarıyoruz. Tabi kimi meslektaşlarımızın yorumlarını da ekleyerek…

ERDOĞAN ‘ÖCALAN’A ÖZGÜRLÜK’ MESAJI VERDİ

1. Değerli meslektaşım Cansu Yiğit’in dikkatini çekmiş: Meğer Barzani taraftarları Diyarbakır’da Kürtçe, PKK ve BDP ise Türkçe pankartlar asmışlar!

2. Erdoğan’ın kürsünden “dağdakiler inecek”, “hapishaneler boşalacak” sözleri gazeteciler arasında “Öcalan’a verilen özgürlük sözünü tutuyor” şeklinde yorumlandı.

3. İbrahim Tatlıses ve Şivan Perver kürsüde megri (ağlama) diyerek düet yaparken, başta Emine Erdoğan ve Bülent Arınç olmak üzere neredeyse tüm protokol ağlıyordu.

4. Barzani ve taraftarları Erdoğan’ın mitinginde Diyarbakır’da baş tacı edilirken ve Erdoğan Barzani’yi kürsüde kardeş ilan ederken, İstanbul’da dördüncü ameliyatına giren Berkin için toplananlar yine “düşman” ilan ediliyor ve gazlanıp, coplanıyordu…

ERDOĞAN KÜRDİSTAN’I SELAMLADI

5. Hürriyet’in deneyimli diplomasi muhabiri Uğur Ergan haklı olarak genç meslektaşlarını sosyal medyadan uyarıyordu: “Ohhooo. Ne kardeşim Esadlar, Malikiler, Ahmedinejadlar duyduk. 1 yıla kalmaz MEsEd BErzEni, ŞivEn Perver (soyadından şanslı) olur.”

6. Başbakan Erdoğan, Mesut Barzani’yi Irak Kürdistanı’nın başkanı olarak niteleyerek bu ifadeyi ilk kez kullanmış oldu. Daha önce Abdullah Gül Kürt Açılımı’nı başlattığında, uçakta gazetecilerle söyleşirken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da Erbil’de başkonsolosluk açılması gündeme geldiğinde “Kürdistan” ismini kullanmıştı.

‘TÜRKİYE HİMAYESİNDE KÜRDİSTAN’ YÜRÜRLÜKTE!

7. Barzani kürsüden “çözüm sürecini destekliyoruz” diyerek Erdoğan-Öcalan mutabakatına desteğini ilan etti. Barzani’nin Erdoğan’a desteği, “Öcalan’a başbakan yardımcılığının, Barzani’ye de koordinatör vali yakıştırılmasına” neden oldu.

8. Erdoğan konuşmasında PKK’yi Diyarbakırlılara şikâyet etti: “Farklılıklara tahammül edemeyenler bu bölgeye refah getiremezler. Kendileri gibi düşünmeyenlere kast edenlere bölgeye demokrasi getiremezler.”

9. Barzani kürsüden Erdoğan’a seslenerek “yeni bir tarih oluşturma zamanı gelmiştir” dedi.

Erdoğan’ın yanıtı da şiir gibiydi, düet gibiydi: “100 yıl önce sınırları cetvelle çizmişlerdi. Bize sınır çizemezler. Geleceğimize sınır çizemezler. Erbil, Diyarbakır’ın kardeşidir.”

Tüm bu tumturaklı laflar, aslında ABD’nin “Türkiye himayesinde Kürdistan” projesinin maskesiydi!

ERDĞAN’IN BAĞDAT YALANI

10. Başbakan Erdoğan Diyarbakır ile Erbil’in kardeşliğine vurgu yaparken, bir de şöyle dedi: “Bağdat, Basra bombalanırken, Diyarbakır, Uşak, Adana kardeşleriyle birlikte gözyaşı döktü.

Oysa Bağdat ve Basra bombalanırken, Erdoğan Amerikan uçaklarına Türkiye’nin hava sahasını açıyordu.  Hatta Bağdat’ı bombalayan Amerikan askerlerinin sağlığına duacı olduğunu söylüyordu.

Dün Bağdat’ı bombalayan Amerikan askerlerinin sağlığına duacı olan Erdoğan’ın, bugün kürsünden Bağdat’ın vurulmasına ağladığını söylemesi ne kadar gerçekse, Erdoğan’ın Diyarbakır’da Türk-Kürt kardeşliğinden bahsetmesi de o kadar gerçektir!

11. Değerli meslektaşım Gamze Çınlar da, Diyarbakır’daki bu şovu, düeti, 400 çiftin evlendirilmesini, ağlamaları, genel af sözlerini, Kürdistancılığı,  “Diyarbakır’da BOP nikahı” olarak niteledi.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Kasım 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN-BARZANİ BULUŞMASININ ANLAMI

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın hafta sonu Diyarbakır’da Irak Kürt Bölgesi Başkanı Mesut Barzani’yle buluşacak olması, genel olarak 3 düzlemde ele alınıyor:

1. Kürt Açılımı düzleminde.

2. Yerel seçimler düzleminde.

3. Suriye düzleminde.

Buluşmanın ne anlama geldiğine geçmeden, gelin önce bu düzlemlerden bakarak buluşmayı sorgulayalım:

PKK-KDP REKABETİ

1. Kürt Açılımı düzlemi: Haziran Halk Hareketi AKP’nin Öcalan Açılımı’nı sekteye uğrattı. Mutabık kalınan paketlerin çıkarılma takvimleri bu nedenle ötelendi. PKK ise süreci hızlandırmaya ve AKP’yi adım atamaya zorluyor.

Kuşkusuz AKP, üzerindeki PKK baskısını Barzani ile hafifletme ihtiyacı duymuş olabilir. Barzani’yi Diyarbakır’a davet ederek PKK’ye “rakipsiz değilsin” mesajı vermek istemiş olabilir. Zira Barzani İmralı ve BDP’yi olmasa da, Kandil’i dengeleyebilecek avantajlara sahiptir.

2. Yerel seçimler: AKP’nin Güneydoğu Anadolu’da BDP’ye karşı yerel seçim başarısı için Barzani’den yararlanma niyeti, meselenin esası değildir. Barzani’nin “kukla devletten” kaynaklanan bir etkisi kuşkusuz vardır, ancak bu yerel seçimleri tümden etkileyecek boyutta değildir.

Barzani yerinde, yani Kuzey Irak’ta ağırdır. Nitekim bu olgu son seçimlerde bir kez daha ortaya çıkmıştır. PKK’nin partisi PÇDK, 10 yıldır faaliyet yürütmesine rağmen, Kuzey Irak’taki seçimlerden sadece 3 bin küsur oy alabilmiştir. Barzani, Öcalan’ın bir an önce yapılmasını istediği Ulusal Kürt Konferansı’nı da üç kez erteleyebilmiştir.

3. Suriye: PKK ile KDP Suriye’de bir ölçüde karşı karşıya gelmiştir.

PKK’nin Suriye kolu olan PYD’nin diğer Kürt partilerine baskı uygulaması, bölgesinde tek hâkim olmaya çalışması Barzani’yi sırasıyla şu hamleleri yapmaya götürmüştür: Erbil’de Suriye Kürtlerinin Birliği anlaşması, denetimindeki partileri birleştirerek daha etkili ve büyük parti yaratmak, Denetimindeki Kürt Ulusal Konseyi’nin Suriye Ulusal Koalisyonu’na kabul ettirmek ve yönetimine girmek, Suriye’nin Irak sınırını PYD’ye kapatmak.

KÜRT SORUNU VE STRATEJİK DÜZLEM

Dikkat ederseniz tüm bu olgular taktik düzlemin olgularıdır. Önemli olan stratejik düzlemdir.

Stratejik düzlem ise şu anda sabittir ve şöyledir: Basra’dan Akdeniz’e uzanan bir Kürt Koridoru inşa etmek. Irak’ın kuzeyini, Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmak ve Diyarbakır merkezli olarak Türkiye’ye doğru genişletmek.

El Kaide koridoru gibi koridorlar bir seçenek değildir. Proje değeri, ancak Kürt Koridoru’nun manivelası olabilmesiyle orantılıdır.

Erdoğan’ın Barzani’yle Diyarbakır’da buluşması işte bu stratejik düzlemin içindedir ve şu taktik açılımların devamıdır:

2004: Erdoğan’ın Diyarbakır’ı BOP içinde merkez yapma hedefini ilan etmesi.

2005: Erdoğan’ın Diyarbakır Açılımı ve “Kürt sorunu benim sorunumdur” demesi.

2007: MİT’in Barzani Açılımı.

2009: AKP’nin PKK Açılımı.

2013: ErdoğanFidan’ın Öcalan Açılımı.

BÖLGESEL KÜRT SORUNUNDA DEVRİMCİ ÇÖZÜM

ABD’nin Irak’ı işgali ve Türkiye üzerinden Suriye’ye uyguladığı baskı, Kürt Koridoru stratejisinin gereğidir ve ülkelerin Kürt sorununu bölgeselleştirmiştir.

Sorunun Türkler, Kürtler, Araplar ve Farslar lehine ortak yararlı çözümü mevcuttur. Fakat o çözüm öncelikle AKP’den kurtulmaktan geçmektedir. AKP’nin Atlantik projelerinin taşeronu olarak var olan değeri gün geçtikçe düşmektedir ve Erdoğan’ın bölgede attığı kimi geri adımlar o değeri yeniden getirmeyecektir.

Halk dinamikleriyle devrimci bir eğilime giren ve önümüzdeki süreçte bunu hükümet düzleminde de gerçekleştirecek olan Türkiye’nin baş aktörlüğünde Kürt sorunu, nihayet bölge yararına çözülebilecektir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Kasım 2013

, , ,

Yorum bırakın

HERKES ERDOĞAN’A DÜŞMAN!

Başbakan Erdoğan dün isim vermeden Bülent Arınç’ı eleştirdi ve şöyle dedi: “Aramızdaki meseleleri kendi aramızda konuşacak ve çözüm yoluna koyarız. Pusuda bekleyenlere asla fırsat tanımayacağız. Ellerini ovuşturanlara fırsat vermeyeceğiz. Heveslerini kursaklarında bırakacağız. Her bir arkadaşımın böyle bir mesuliyetle hareket edeceğine, düşman sevindirmeyeceğine yürekten inanıyorum.” (12 Kasım tarihli ajanslar).

Erdoğan’a göre Arınç’ın kendisine tepki göstermesine sevinenler, bunu yazanlar, bunu konuşanlar, bunu siyaseten olumlu bulanlar, herkes düşman kategorisindedir!

ERDOĞAN’IN PSİKOLOJİSİ

11 yıllık iktidarı artık sevenleri tarafından da reddedilemeyecek şu gerçeği ortaya koymuştur: Erdoğan’a göre insanlar iki türlüdür; Kendisini sevenler ve sevmeyenler, kendisine biat edenler ve etmeyenler… Kendisini sevmeyenler ve biat etmeyenler, haliyle düşmandır!

Kuşkusuz bu durumu psikolojik olarak değerlendirecek yetkinlikte değiliz ama sağlıksız olduğunu net bir şekilde söyleyebiliriz.

Erdoğan’a, 23 Nisan törenlerinde koltuğuna oturttuğu çocuğa “artık başbakan sensin, ister asar, ister kesersin” demeyi sağlayan kültürel iklimin ne olduğu, sertliğinden bahsettiği babasıyla ilişkisinin boyutu bizi ilgilendirmiyor ama yansımaları milletimizin canını yakıyor!

DÖRT AYAKLI MASA DEVRİLİYOR

Erdoğan’ın düşünce dünyası, hem Nazi dünyasıyla hem de Neo-Con anlayışla maalesef paralellik taşıyor.

Her üçünün siyaset anlayışı da, dost ve düşman şeklindedir. Naziler de, Neo-Conlar da, Erdoğan da kendisine biat edenleri dost, etmeyenleri düşman olarak görmektedir.

Bu nedenle zaman hep aleyhlerinedir. Zira en küçük çelişmede, karşısındakini dost kategorisinden hızla düşman kategorisine oturturlar.

Zaman AKP’nin de aleyhine işliyor. Örneğin AKP 2001’de dört sütun üzerine inşa edilmişti. Sütunların temsilcileri sırasıyla Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Abdüllatif Şener’di. Yani AKP dört ayaklı bir masaydı.

Önce Şener terk etti Erdoğan’ı. Adından Gül’le yolları ayrıldı. Şimdi de Arınç gemiden iniyor…

Nitekim Arınç dün Başbakan Erdoğan’ın konuştuğu grup toplantısına katılmadı ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nı ziyaret etti!

ANITKABİR’DE ORTAYA ÇIKAN İKTİDAR FORMÜLÜ

Erdoğan dün ayrıca vatandaşa “gavat” diyen Valisine de sahip çıktı. Hatta İçişleri Bakanına “usulen” inceleme yapmasını söylediğini, çünkü Valisini yedirtmeyeceğini belirtti!

Bu örnek de Erdoğan’ın siyaseti dost-düşman bağlamında yaptığının göstergesidir. Kendisine biat eden Vali, halka küfür de etse, koltuğunu korur!

Diğer yandan bu “yedirtmem” lafları, Erdoğan’ın yalnızlaşmaya doğru giden konumuyla da ilgilidir. Erdoğan önce “Dışişleri Bakanımı yedirtmem” dedi, ardından “MİT Müsteşarımı yedirtmem” ve son olarak da “Valimi yedirtmem” dedi!

Erdoğan birini “yedirtirse” bunun çığ etkisi yaratacağını ve inişe geçen gücünü koruyamayacağını düşünüyor. Haklıdır.

Haklıdır ama 10 Kasım’da Ata’sına koşan milyonlar daha da haklıdır. Erdoğan’ın düşman gördüğü milyonlar sadece Erdoğan’ın Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlığına bir yanıt vermiş olmuyor, aynı zamanda “nasıl iktidar” olunacağını da gösteriyor!

Anıtkabir’de 1 milyon 89 bin yurttaşın kırdığı rekor, bir iktidar olma formülüdür. O formül bugün Cumhuriyet’i, Atatürk’ü, Altı Ok programını esas alan örgütlerin önündedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Kasım 2013

, , ,

Yorum bırakın

FİDAN OLAYININ PERDE ARKASI

Önce Wall Street Journal hedef aldı MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı, ardında da Washington Post.

Wall Street Journall’a göre Fidan Suriye’deki radikal grupların güçlenmesini sağlamıştı ve üç yıl önce İran’a İsrail hakkında istihbarat sızdırmıştı. David Ignatius ise daha da ileri gitmiş ve Washington Post’ta, Fidan’ın 10 MOSSAD ajanının isimlerini İran’a verdiğini iddia etmişti.

FİDAN DEMEK, ERDOĞAN DEMEK

Kuşkusuz Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 7 Şubat 2012’de Hakan Fidan’ın Cemaat tarafından hedef alınmasını nasıl algıladıysa, bugün de aynı şekilde algılıyor: Yani Fidan demek, Erdoğan demektir!

Nitekim her iki makale de genel olarak , “ABD Fidan’ı (Erdoğan) hedef alıyor” diye yorumlandı.

Ancak Hakan Fidan’ın hedef alınış biçiminde bir anormallik var. Zira Fidan’ı, dolayısıyla Erdoğan’ı İrancılık yapmakla suçlamak Batı’da “Erdoğan karşıtlığı” şeklinde okunsa da, Türkiye’de ve Ortadoğu’da hem inandırıcı bulunmaz, hem de Erdoğan’ın aleyhine bir durum oluşturmaz!

Üstelik MOSSAD Başkanı Tamir Pardo ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan son 6 ayda, Kahire’de, İstanbul’da birkaç kez görüştü ve iki kurum ilişkisi sorunsuzdu. Hatta “özür olayından” sonra ilişkilerin geliştiği de kamuoyuna servis edilmişti.

Dolayısıyla Washington acaba bu haberlerle, Türkiye düzleminde AKP’ye destek veriyor fakat dünya düzleminde beysbol sopası mı göstermiş oluyor? İçeride tahkim edip, dışarıda terbiye mi ediyor? Fidan ile Erdoğan’ın hedef alınması aslında ne anlama geliyor? Anlamaya çalışalım:

YENİ ORTADOĞU SÜRECİ

1. Suriye savaşındaki yeni durum, yani ABD’nin Rusya’nın planına mecbur kalması, haliyle yeni bir süreci başlattı. Böyle süreçlerin atlatılması, aynı zamanda bir suçlu ya da kurban bulunmasına bağlıdır. Fidan’ı kurban etmek ABD’yi, hatta iyi yönetilirse, aslında Erdoğan’ı bile rahatlatabilir!

2. Suriye’deki yeni durum, ABD’nin İran ile ilişkisine de yansıdı. ABD Başkanı Barack Obama ile İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani önce mektuplaştı, sonra telefonlaştı. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile İran Dışişleri Bakanı Cevat Zarif ise baş başa görüştü.

Süreç, haliyle İsrail’i rahatsız etti. Böyle bir süreçte Erdoğan ile Fidan’ın İrancı diye suçlanması, gerçeği yansıtmasa bile ancak İsrail açısından bir değer kazanacaktır.

3. Mısır’daki devrim Suriye’de ABD’nin taşeronları olan Türkiye ve Katar ile Suudi Arabistan’ı karşı karşıya getirdi. Ankara Mursi’yi, Riyad ise geleneksel İhvan çekincesi nedeniyle Sisi’yi destekledi.

Bu saflaşmanın hemen ardından Suudi Arabistan’ın Türkiye’deki istihbarat ofisini kapatması dikkat çekti. Bunu Ankara mı talep etti, yoksa Riyad kendiliğinden mi yaptı, henüz bilmiyoruz ama bu ofisin kapanmasının ilk ciddi sonucunun Suriyeli muhalifleri ilgilendireceğini, Riyad’ın yardım ve desteği belli oranda askıya alacağını tahmin edebiliyoruz.

4. Öte yandan Katar’ın da Suriye konusunda tavır değişikliğine gittiğini, ayrıntılarıyla bu köşede incelemiştik. Erdoğan’ın müttefiki olan Katar Emiri El Tani tasfiye olmuş, yerine oğlu El Tamim geçmişti. El Tamim de öncelikle Filistin Özerk Yönetimi üzerinden Şam’a “ülkesinin Suriye politikasını değiştireceği” mesajını göndermişti.

5. Bu durum tarafların kontrolündeki muhaliflere de yansıdı. Ülkeler ve istihbarat kurumlarının karşı karşıya gelmesi gibi, denetimlerindeki Suriye muhalefeti de birkaç parçaya bölündü.

6. “Yeni Ortadoğu Süreci” en çok Erdoğan hükümetini zor durumda bıraktı. AKP bir yandan Adana’daki “sarin gazı” operasyonu nedeniyle, bir yandan 21 Ağustos kimyasal komplosundaki rolü nedeniyle, bir yandan da El Kaide türevi örgütlerle ilişkisi nedeniyle Rusya’nın hedefi oldu. ABD’nin Rusya planına mecbur kalması, hatta Suriye muhalefetini Cenevre-2 Konferansı’na ikna etmek için Moskova’ya söz vermesi, benzer argümanların Batı’da da kullanılmasına yol açtı.

YENİ SÜRECE, SAVAŞ SUÇLUSU LAZIM!

İşte Hakan Fidan bu şartlar altında hedef alınmıştır. Fidan üzerinden Atlantik cephesinin, yani ABD, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın “aklanması” dört ülkeyi de rahatlatacaktır.

Ancak Erdoğan ve kurmaylarının bu istihbarat savaşını iyi yönetememesi halinde, süreç Türkiye açısından Hakan Fidan’ın hatta Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun feda edilmesiyle de aşılamayacaktır!

Zaten son tahlil de öyle de olacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Ekim 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

KATAR SURİYE POLİTİKASINI DEĞİŞTİRİYOR

Washington’un Suriye konusunda Moskova’nın çizdiği rotaya mecbur kalması, en çok taşeronları olan Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ı zor durumda bıraktı.

Üç ülkenin içinde en şanslısı Katar. Zira bu ülke, yola yeni bir Emir’le devam etme kararı alınca, Suriye konusunda manevra yapabilme şansı yakaladı.

En zor durumda olan ise maalesef Türkiye… Zira Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Esad’ı yıkmayı varlık gerekçesi haline getirdiği için, Ankara’ya bir manevra alanı bırakmamış oldular!

KATAR’DAN ŞAM’A AÇIK MESAJ

Katar’ın Suriye politikasındaki değişimi yansıtan takvimi kısaca anımsayalım:

Katar Emiri El Tani, 26 Haziran 2013’te ani bir kararla görevden çekildi ve koltuğunu oğlu Tamim’e bıraktı! Babasını saray darbesiyle yıkan El Tani de, bir saray darbesiyle yıkılmıştı!

İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi, yönetimi babasından devralan Katar Emiri Şeyh Tamim’e, “Suriye politikanızı gözden geçirin” uyarısı yaptı. (Yeni Mesaj, 28 Haziran 2013)

Katar’ın yeni Emiri Şeyh Tamim, Ağustos ayında Filistin Özerk Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas ile görüştü. Şeyh Tamim Abbas’tan Şam’la temas kurarak Katar-Suriye ilişkilerinin iyileşmesi için zemin hazırlamasını talep etti. Şeyh Tamim Şam’a “Katar’da temel bir strateji değişikliği oldu, Katar’ın dış politikası da aşamalı olarak değişecektir” güvencesinin verilmesini istedi. (Yakın Doğu Haber, 11 Ekim 2013)

Katar Emiri Şeyh Tamim Şam’a ikinci mesajını, 7 Ekim’de görüştüğü el Fetih Merkez Komite üyesi Abbas Zeki aracılığıyla gönderdi. Lübnan’da yayımlanan es-Sefir gazetesine göre Abbas Zeki, 9 Ekim’de Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad ile görüşerek Katar’ın mesajını iletti. (Yakın Doğu Haber, 11 Ekim 2013)

ERDOĞAN’IN KATAR’A MÜDAHALESİ

Bu gelişme haliyle en çok Erdoğan-Davutoğlu ikilisini rahatsız ediyor. Zira Katar’ın Suriye politikasını değiştirmesi AKP Hükümetini hem bölgede iyice yalnızlaştıracak hem de içeride muhalefete karşı elini daha da zayıflatacaktı.

Erdoğan ve Gül, Katar Emiri Şeyh Tamim’e iki kez müdahalede bulundu:

İlki Suriye’ye kimyasal komplonun gerçekleştiği 21 Ağustos gününün akşamıydı. Erdoğan Şeyh Tamim’i telefonla aradı ve 21 Ağustos komplosuyla ortaya çıkan “savaş iklimine” katkı vermesini istedi!

İkinci müdahale ise Şeyh Tamim’in el Fetih Merkez Komite üyesi Abbas Zeki aracılığıyla Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’a mesaj ilettiğinin kamuoyuna yansımasından hemen sonra gerçekleşti. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, dün Katar Dışişleri Bakanı Halid Bin Muhammed El Atiyye ile görüştü. Basına kapalı görüşme ajanslara şu sözlerle yansıdı: “Ortadoğu politikalarında Türkiye ile yakın politika izleyen Katar’ın devre dışı görüntü verdiği dönemde bu görüşmenin gerçekleşmesi dikkat çekti.” (13 Ekim tarihli ajanslar)

TÜRKİYE NE YAPACAK?

Suriye’deki ortaklarından Suudi Arabistan’la Mısır konusunda ayrı düşen AKP Hükümeti’nin, Katar’ın bu yeni yönelimiyle bölgede iyice yalnızlaşacak olması yeni bir süreç başlatıyor.

Batı basınında artık Suriyeli muhaliflerin Alevi katlettiği, o muhaliflerin Türkiye’yle bağlantılı olduğu şeklindeki haberlerin sıklıkla yer alması, zaten hükümeti oldukça zor bir durumda bırakmıştı.

Erdoğan ve Davutoğlu ikilisi bu zorluğu aşabilmek için her ne kadar sık sık “El Kaide’ye destek vermiyoruz” açıklamasına başvursa da, başta Moskova olmak üzere pek çok başkentin Suriye dosyasında var olan gerçek bilgiler, Erdoğan’ı yakın gelecekte köşeye sıkıştıracak cinsten.

Bu gerçeği gören Washington, Erdoğan’a ve hatta Davutoğlu’na yardımcı olmak için açıkça Hakan Fidan’ı hedef almaya başladı. Suriye konusu Hakan Fidan’a yıkılarak Erdoğan-Davutoğlu rejimi korunmak istenmektedir.

Ancak Fidan’ın feda edilmesi durumu kurtarmaz. Zira Türkiye’nin Suriye konusunda dostluk politikasına dönebilmesinin tek şartı, önce AKP Hükümeti’nden kurtulmaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Ekim 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

SAHADA KAYBETTİ, HAVADA KIŞKIRTIYOR

Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi açıklamasına bakılırsa Suriye helikopteri, 14 bin feet yükseklikte ve Türkiye sınırının 2 km içerisindeyken F-16 uçağı tarafından vuruluyor ve Suriye sınırının 1 km öte tarafına düşüyor.

14 bin feet yükseklik 4,3 km’dir. Yani maksimum hızı saatte 250 km olan Suriye keşif helikopteri, 4 kilometre yükseklikte F-16 tarafından vuruluyor ve 3 km öteye düşüyor!

Konunun uzmanları, bunun teknik olarak mümkün olmadığına dikkat çekiyorlar. Şüpheler şu noktalarda belirginleşiyor:

1. F-16’nın kilitlendiği bir helikopter paramparça olur ve pilotlar sağ kurtulamaz.

2. F-16’nın kilitlendiği bir helikopter, 4 km yüksekten vurulduğunda, 3 km öteye düşemez.

3. Helikopter o yükseklikte ancak karadan atılan ve kuyruk kısmını vuran bir füzeyle, 3 km öteye düşebilir. Pilotlar da ancak öylesi bir vurulma sırasında paraşütle atlayabilirler.

Gerçi F-16’lar otomatik kayıt yaptığı için durum kısa bir süre içerisinde mutlaka aydınlanacaktır. Zaten nasıl vurulduğu da siyasi anlamının yanında çok önemli değil. O nedenle sorunun teknik boyutunu bırakıyor ve siyasi kısmına geçiyoruz.

AKP İMAJ PEŞİNDE

Başlıkta da belirttiğimiz gibi olay, sahada kaybeden AKP’nin havada savaş kışkırtması şeklinde özetlenebilir.

Sahada kaybetti: 2,5 yıldır tüm siyasi yatırımını Beşar Esad’ın devrilmesinin üzerine yapan Erdoğan-Davutoğlu ikilisi, Şam yönetimini yıkamadı. 2,5 yıldır her türlü desteği verdikleri terörist gruplar Şam’a giremedi. Antalya, İstanbul, Adana, Hatay dörtgeninde palazlandırdıkları terörist gruplar, Suriye savunmasını aşamadı. Her türlü psikolojik savaşa rağmen, Türk milletini Suriye’ye düşmanlığa razı edemediler. Tüm kışkırtıcı gelişmelere rağmen, Türk Ordusu’nu Suriye’ye süremediler.

Havada kışkırtıyor: Bir Suriye helikopterinin angajman kurallarını “ihlal etmesini” fırsat bilip, hemen vurdular! Çok memnun olan Ahmet Davutoğlu “cezalandırdık” dedi. Hükümet sözcüsü Bülent Arınç, övüne övüne “biz düşürdük” dedi.

16 Eylül tarihli bu sahnenin tek bir üst mesajı vardı: Obama savaşamadı ama biz savaşırız!

Ya alt mesaj? Suriye’yi alt edemedik, bari imajımızı kurtaralım!

SALDIRI İSRAİL İLE EŞZAMANLI

Suriye helikopterinin hangi şartlarda vurulduğu da, sorunun siyasi boyutunu yorumlamamız bakımından önemli:

1. Ahmet Davutoğlu SUKO, ÖSO ve geçici hükümetin başkanlarıyla topluca görüşüyor…

2. ABD, İngiltere, Fransa, Türkiye dışişleri bakanları Paris’te dörtlü toplantıda…

3. BM Suriye’yle ilgili kimyasal raporunu hazırlıyor…

4. Sarin gazının muhaliflere Türkiye’den gittiği bir ABD istihbarat raporuna yansıyor…

5. İsrail, Suriye’nin güneyinde bir taburu vuruyor…

Tüm bu olgular, Rusya barikatını aşamayan ABD’nin Suriye’de “diplomasiye” mecbur kalması süreciyle birleştirildiğinde ve bu durumdan bir tek AKP ile ÖSO’nun memnun kalmadığı gerçeğiyle beraber okunduğunda, ortaya açık bir “kışkırtıcılık” faaliyeti çıkıyor!

BÖLGENİN SORUNU ESAD DEĞİL ERDOĞAN

Kuşkusuz AKP’nin bir Suriye helikopterini vurması “diplomasiye” dönen küresel aktörleri yeniden savaş pozisyonuna sokmayacak. Ama AKP bu hamlesiyle, “diplomasiyi” reddeden terörist gruplara “hâlâ haminizim” mesajı vermiş oluyor ve bölgeye, “Esad’ı deviremedik ama yangın çıkaracak kadar benzinimiz var” demiş oluyor.

Dolayısıyla Erdoğan hükümetinin yalnızca Türkiye için değil, bölge için bir güvenlik sorunu olduğu gerçeği artık bölgenin sorunudur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Eylül 2013

,

Yorum bırakın

ERDOĞAN GAZZE’YE GİDEMESİN DİYE

Tayyip Erdoğan Gazze’ye gidemesin diye İstanbul’a 2020 olimpiyatını vermediler.

Yazıyı burada kesip, başka sayfaya atlayabilirsiniz. Hakkınızdır, zira tez komplo ötesi… Ama biraz sabır gösterip beklerseniz, hem kaynağının hükümet olduğunu görerek teze ciddiyet yükleyeceksiniz, hem de komplo teorileri dünyasında keyifli bir yolculuk yapacaksınız.

ANTİ-OLİMPİK ZİHNİYET

Önceki gece Arjantin’de yapılan seçimlerde, Olimpiyat Komitesi 2020 için İstanbul’u değil, Tokyo’yu seçti. Tabii bu sonuç Olimpiyatı alma başarısıyla üzerindeki karabulutları dağıtmak isteyen hükümeti oldukça kötü etkiledi.

Spor Bakanı Suat Kılıç’ın “kına stokları tükendi” açıklamasından tutun da AKP’li Şamil Tayyar’a ve Melih Gökçek’e varıncaya kadar hemen hepsi, açtı ağzını, yumdu gözünü… AKP, olimpiyatların Tokyo’ya verilmesine sportmence yaklaşmadığı gibi, hükümetinin spor politikalarını eleştirenleri de “vatan hainliğiyle” suçladı.

Hadi Tayyar ve Gökçek neyse de Spor Bakanı Suat Kılıç’ın bulunduğu makam nedeniyle spora yakışır davranması gerekirdi ama olmadı, olamadı… Belki bir gün Olimpiyatın İstanbul’a değil, bu zihniyete verilmediğini anlayarak dersler çıkarırlar.

KOMPLO DÖNGÜSÜNDE AKIL KAYBETMEK

Ertesi gün Yeni Şafak başta olmak üzere AK medya, hükümet kanadından yapılan açıklamaları esas alan haberler yayımladılar. Ana fikir şuydu: Olimpiyat Komitesi İstanbul’u seçmemişti çünkü Gezi Lobisi bunu engellemişti. Ciddi ciddi böyle söylediler, böyle yazdılar.

Haziran Halk Hareketinin, yani Gezi eylemlerinin sırf AKP’ye olimpiyat verilmesin diye yapıldığını söyleyecek kadar mantıktan uzaklaşabilmek, kuşkusuz bizim değil fakat tıbbın ilgi alanındadır.

O gece AKP’liler bu mantıksızlığa düşünce, mantıksızlığı başka mantıksızlıklar izledi. Şöyle sıralayabiliriz: Olimpiyat kararının arkasında Gezi Lobisi var, Gezi Lobisi’nin arkasında Faiz Lobisi var, Faiz Lobisi’nin arkasında Yahudi Lobisi var… Brezilya eylemleri Gezi’ye destek için yapıldı…  Mısır’da Mursi Erdoğan’ı Ortadoğu’da etkisizleştirmek için devrildi… Erdoğan Gazze’ye gidemesin diye önce Gezi eylemleri yapıldı, ardından da Mursi devrildi…

Haliyle bu saçmalıklardan şu sonuç çıkıyordu artık: Tayyip Erdoğan Gazze’ye gidemesin diye, İstanbul’a olimpiyat verilmedi!

OLİMPİYAT ASLINDA NEDEN VERİLMEDİ

İşin kara mizah konusu olan bu yanlarını bir kenara bırakarak neden olimpiyatların İstanbul’a verilmediği üzerinde durabiliriz. Bizce esas gerekçelerin bazıları şunlardı:

1. Tokyo’yu nükleer sızıntı nedeniyle şanssız görenler, kendi sınırlarının kimyasallı terör sızıntısı altında bulunduğunu hiç hesaplamadılar!

2. Bir gün önce St. Petersburg’da G-20 ülkelerini Suriye’ye savaşa çağıran Erdoğan’ın, ertesi gün Arjantin’de barış konuşması yapması ciddiyetsiz görüldü.

3. Türkiye’nin sıfır sorundan sırf soruna dönüşen dış politikası o kadar olumsuz bir etki yarattı ki, maalesef 7 yıl sonra yapılacak olimpiyat için bile yüksek risk taşıyor.

4. Başbakanın talimatıyla ikide bir en merkezi yerindeki parkı Vali tarafından halka kapatılan bir kent, haliyle olimpiyat ruhuna uygun yönetilmiyordu.

5. AKP döneminde sporumuz, maalesef kirlendi. Hükümetin spora da hükmetmek istemesi, federasyonları ele geçirme çabaları, kulüplerle didişmesi ortaya yıllarca temizlenmeyecek bir kirli tablo yarattı.

6. AKP ve Cemaatin Fenerbahçe’ye ve Aziz Yıldırım’a açtığı savaşla ortaya çıkan sonuçlar şu algıyı doğurdu: Türk futbolu şikecidir. Kulüp başkanından kalecisine kadar futbol kulüpleri şikeye bulaşmıştır. UEFA’nın takımlarımızı men etmesi, spor dünyasında ülkemize kirli bir kimlik kazandırmıştır.

7. Sporcularımız doping kullanma rekorları kırıyor. Hemen her branşta yeni bir doping skandalıyla ve sporcularımızın aldığı müsabakalardan men cezalarıyla sarsılıyoruz. Sporu bu kadar dopinglenmiş bir ülkenin asıl olimpiyat alması, şaşırtıcı olurdu!

8. Cenk Akyol gibi sporcuların muhalif kimliği nedeniyle milli takımdan men edilmesi, iktidarın spora ne kadar hükmettiğini gösterdi ve sporun geleceği açısından tepki topladı.

Sonuç olarak bu nedenler, İstanbul’a 2020 olimpiyatlarını getirmedi ancak bir şey öğretti. AKP ile uluslararası alanda başarı elde etmek mümkün değil! Zira hükümet hem ülkeyi kötü yöneterek başarısızlıklara zemin yaratıyor hem de uluslararası toplum nezdinde ülkemizin yerini gittikçe düşürüyor.

Daha vahimi AKP spor, kültür, sanat gibi alanlara başka bir gözlükle bakıyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Eylül 2013

, , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’I TATMİN ETMEK

ABD Başkanı Barack Obama, Suriye’ye “dar kapsamlı bir eylem” düşündüklerini açıkladığında ilk itiraz Erdoğan’dan geldi. Başbakan Erdoğan “sınırlı operasyon bizi tatmin etmez” dedi.

Peki, Erdoğan’ı nasıl bir operasyon tatmin ediyor? Yanıtını da vermiş: Kosova tipi operasyon! Yani en az 78 gün sürsün istiyor Suriye’nin bombalanması…

Bu girişle dün bıraktığımız yere, Suriye meselesinin Türkiye’yi nasıl etkilediğine dönebiliriz arttık.

AKP, TÜRKİYE’Yİ BÖLGE DÜŞMANI YAPTI

2,5 yıldır süren Suriye’ye emperyalist baskı konusu, Suriye’den çok Türkiye’yi olumsuz etkiledi. Kuşkusuz somut ölümler, yıkılmış binalar üzerinden bir karşılaştırma değil bu. Siyasal bir karşılaştırma ve değerlendirme yapıyoruz:

1. AKP Hükümeti, Suriye ile olan 910 kilometrelik sınırı terör ihracı için açarak, Türkiye’nin güvenliğini riske attı. Sınır boyu, uluslararası terör yuvasına döndü.

2. AKP’nin Suriye karşıtı terör gruplarına ev sahipliği yapması, Türkiye’yi bölgede güvenlik sorunu haline getirdi.

3. AKP Hükümeti’nin komşulara düşmanlık politikası, Türkiye’yi bölgede itibarsızlaştırdı. 1 Mart 2003’te Irak’a saldırı için topraklarını ABD’ye açmayan Türkiye’nin bölgede kazandığı bu itibar, adım adım sıfırlandı…

4. Emperyalizmin Suriye planının esası, Kürt Koridoru’dur; yani Irak’ın kuzeyinin Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e açılması. Bu gerçekleşirse, ardından Koridor Türkiye’ye doğru genişleyecek ve Diyarbakır merkezli Büyük Kürdistan kurulacak.

Yani Türkiye bölünmüş ve Türk milleti parçalamış olacak! İşte AKP Hükümeti bu planın görevlisi olarak Türkiye’nin geleceğini tehlikeye atmış durumdadır.

5. AKP Hükümeti, ABD’nin Kürt Koridoru’nu gerçekleştirebilmek için, Irak’ın kuzeyini de Irak’ta kopartmaya yönelik adımlar attı. Ankara’nın Bağdat’ı aşarak, Erbil’le bağımsız devletmiş gibi enerji anlaşmaları yapması, Türkiye’yi düşman mertebesine yerleştirdi.

Üzerine bir de AKP’nin Irak’ta açıkça Maliki’ye karşı darbe girişimlerine yönelmesi eklenince, Ankara-Bağdat hattı kopmuş oldu!

6. AKP Hükümeti, Suriye politikasıyla paralel olarak içeride Kürt Açılımı uygulamaktadır. Bu Açılım, PKK’nin sadece Türkiye’de siyasallaşmasına ve Türkiye’nin bir parçasında otorite olmasına yol açmakla kalmıyor, aynı zamanda örgütü bölgede daha da önemli bir aktör haline getiriyor.

AKP ile PKK’nin mutabakatlarından Öcalan’ın söylediklerine yansıdığına göre örgüt İran, Irak ve Suriye’de de kullanılacak! Yani AKP’nin dış politikası, sadece Türkleri Araplara düşman yapmakla yetinmiyor, Kürtleri de Araplara karşı düşman haline getiriyor.

EN ÇOK TÜRKMENLER OLUMSUZ ETKİLENDİ

7. AKP’nin uyguladığı Suriye politikası ve ayrıca Irak politikası, bu iki ülkedeki Türkmenleri de savunmasız bırakmış durumda. 2003’ten itibaren Irak’ın en çok kaybeden halkı Türkmenler olmuştu!

8.  AKP’nin Suriye politikası, Türkiye’yi en önemli komşusu ve bölgesel bir güç olan İran’la karşı karşıya getirdi.

9. AKP’nin Suriye politikası, Türkiye’yi emperyalizme karşı bölgenin doğal müttefiki olan Çin ve Rusya’yla da karşı karşıya getirdi.

10. AKP Hükümeti’nin Türk hava sahasını Suriye’yi bombalasın diye İsrail savaş uçaklarına açması, Türkiye’nin Filistin politikasından genel güvenilirliğine kadar her konuyu tartışmalı hale getirdi.

11. AKP Hükümeti, İsrail’in güvenliği için Kürecik Radarı’nı topraklarında kabul ederek, Türkiye’yi başta İran olmak üzere bölge ülkeleriyle karşı karşıya getirdi.

12. AKP Hükümeti’nin Suriye politikası, Türkiye’nin Lübnan’la ilişkilerini de bozdu. Lübnan, artık uçak pilotlarımız için bile güvensiz hale dönüştü.

13. AKP Hükümeti’nin Suriye politikası, özel olarak Güneydoğu Anadolu bölgemizin, genel olarak da yurdumuzun tamamının ekonomisini olumsuz etkiledi. Suriye’den Mısır’a kadar Türk TIR’ları, AKP’nin politikalarının kurbanı oldu. Hatay, Urfa, Antep, Kilis gibi kentlerimizde esnaf kepenk indirmek zorunda kaldı. Savaş hali, illegal ticareti ve kaçakçılığı teşvik etti.

14. AKP’nin Suriye politikası, Türkiye’yi Suudi Arabistan ve Katar’ın kanlı petrol paralarına açtı. Bu paralar hem Suriye karşıtı terör gruplarına harcandı, hem de Türkiye’nin rantını Körfez’e açtı.

ERDOĞAN TATMİN OLURSA, BÖLGE KAN AĞLAR!

Kısacası Erdoğan henüz tatmin olmadan, yani Suriye Batı’nın açık saldırısına uğramadan önce Türkiye’nin başına bunlar geldi.

Bir de Erdoğan’ın tatmin olduğu, yani kendi ifadesiyle Suriye’nin en azından Kosova gibi 78 gün boyunca bombalandığı durumu düşünün!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Eylül 2013

, ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN SAVAŞ İHTİYACI

AK Medya’ya bakılırsa Pentagon Suriye’yi her an vuracak. Gerçi bu beklentileri 2,5 yıldır gerçekleşmedi, ancak bu kez kesin diye umuyorlar…

Çünkü ABD’nin Suriye’yi vurmasına en çok bizim yandaş yorumcuların ihtiyacı var. 2,5 yıldır “ABD ha vurdu ha vuracak” dediler, “Esad ha düştü, ha düşecek” dediler… Aynı lafları aynı adamlar saat 20.00’de NTV’de, 22.00’de CNNTürk’te, 24.00’te Haber Türk’te söylediler…

Dünyanın en çok yanılan yorumcuları oldular… Ama en ufak bir yüz kızarması yaşamadan aynı yalanı 2,5 yıl boyunca sürdürdüler!

O nedenle Pentagon’a en çok onlar ihtiyaç duyuyor; bir parça AK’lanmak için!

ABD, SURİYE’YE SALDIRMAK İSTEMİYOR

Ancak ABD’nin Suriye’yi vur(a)mayacağını ısrarla belirtiyoruz. Washington’un 2010 tarihli savunma stratejisi ortada: Pentagon için öncelik artık Pasifik! Ortadoğu’daki işlerin taşeronu ise AKP Hükümeti olarak belirlendi.

Yani esası “Irak’ın kuzeyini Suriye’nin kuzeyi üzerinden Akdeniz’e bağlamak” olan Suriye sorunu, Erdoğan’a verilen bir görevdi!

Ancak Erdoğan o görevi yerine getiremedi: Ne Esad yönetimi terörist saldırılara pabuç bıraktı ne de AKP Hükümeti, içerideki muhalefeti aşarak açık askeri saldırıya yönelebildi.

Bakın Reuters’in geçtiği “Hatay’dan Suriye’ye 400 ton silah sevkiyatı” haberi bile ABD’nin Suriye’ye saldırmayacağının göstergesidir.

ABD bu haberle Erdoğan’a hem “iç kamuoyunun gazını almak için bile olsa çizgiyi aşan konuşmalar yapma” diye uyarıyor hem de Suriye sorununun sahibinin BOP Eş Başkanlığı olduğunun altını çiziyor!

Ankara ve Tel Aviv’de ise Washington’u göstermelik de olsa kısa bir hava harekâtına razı etme senaryoları konuşuluyor. Fransa’nın Libya’daki gibi öne çıkması ve ABD’nin mecburen destek vermesi türünden bir girişimin şansı hesaplanıyor.

TARİHİ AYIBA TÜRK MİLLETİ İZİN VERMEZ!

Başbakan Erdoğan için günü kurtaracak en önemli seçenek, ABD’nin kısa da olsa bir hava harekâtı yapması ve Türkiye için Suriye’ye saldıracak bir uluslararası meşruiyet yaratılması…

Zira hem sonbahar için hem de açık işaretleri ortaya çıkan ekonomik krizi ötelemek için AKP’nin herkesten çok savaşa ihtiyacı var!

Ancak Erdoğan ne içeride ne de dışarıda, bu savaşa bir meşruiyet yaratamayacak! Zira haksız savaşları, bin yalanla bile kabul ettiremezsiniz.

O nedenle savaş tamtamlarının çaldığı şu günlerde, yine altını ısrarla çizerek belirtelim: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin geleneğinde Müslüman komşulara karşı savaşmak yoktur! Turgut Özal’ın Irak’a süremediği Mehmetçik’i, Erdoğan da Suriye’ye süremeyecektir!

Elli tane Ergenekon operasyonu yapsanız, Necdet Özel’i klonlayıp tüm orduların, kolorduların, tümenlerin başına koysanız bile Türk Ordusu’nu komşusuna saldırtamayacaksınız!

Zira bu tarihi ayıba her şeyden önce Türk milleti izin vermeyecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Ağustos 2013

,

1 Yorum

ISSIZ ADAM: ERDOĞAN

Başbakan Erdoğan’ın siyasi danışmanı İbrahim Kalın’ın ortaya attığı “değerli yalnızlık” kavramı pek tutuldu. Başarısızlığı ahlak, vicdan gibi kavramlarla perdelemeye çalışan AK medya, hızla “değerli yalnızlığa” sarıldı.

Oysa “değerli yalnızlık” kavramı hem doğru bir çeviri değildi, hem de AKP’nin durumunu açıklamıyordu. Zira kavram, 19. Yüzyılın sonlarındaki İngiliz dış politikasına verilen isimdi ve Londra bu dönemde ittifaklardan kaçınmış, sömürgelerine odaklanarak ekonomisini daha da büyütmeye çalışmıştı.

Türkiye’nin ne odaklanacağı bir sömürgesi var, ne de ittifaka gerek duymayacağı bir coğrafyası!

Gerçeklik böyle olunca, haliyle İngilizlerin “değerli yalnızlığı”, AKP’nin “ıssız adamlığı” şeklini alıveriyor! Üstelik filmin kahramanı Alper’in karizmasının, Erdoğan’da kalmadığı türden bir ıssız adamlık…

DEĞERLİ YALNIZLIK, SIFIR SONUÇTUR

Alper’in “ıssız adamlığı” tek gecelik ilişkilerle dolu çok kadınlı bir yaşamdı ama neticede “bir artı bir” Alper’de “eşittir sıfır” oldu! Sahte ilişkilere boğulmuş Alper, gerçek bir ilişkiyi sürdüremedi. Sonuçta yalnız kaldı!

AKP’nin durumu da Alper’inki gibi… Atlantik’in Osmanlı coğrafyasına yönelik hedeflerinde enstrüman olan AKP, sahte ilişkilere soyundu:

İsrail ile Suriye arasında arabuluculuk, ABD ile İran arasında “kolaylaştırıcılık”, MOSSAD ile Müslüman Kardeşler arasında mesaj taşımacılık, Öcalan ile Kandil arasında postacılık…

Irak, Suriye ve Lübnan’la gerçek hedefi maskeleyen türden birlik arayışı…

Irak’ta Maliki’ye karşı darbecilik, yine Irak’ta Barzani’yi himaye ederek bölücülük…

Suriye’ye terör ihracı, Esad’a karşı örtülü operasyonlar, Bosna’dan, Çeçenistan’dan, Pakistan’dan Suriye sınırına El Kaide transferleri…

Lübnan’da Hizbullah’ı izole etme çabaları…

Mısır’da Müslüman Kardeşleri Tahrir’in iradesine karşı kışkırtma girişimleri…

Diplomasi bilimiyle somutlarsak: İsrail’de, Suriye’de, Irak’ta büyükelçimiz yok. Mısır’da ise Müslüman Kardeşler kuryeliği ile açıkça suçlanan bir büyükelçimiz, o da şimdilik var!

Özetlersek: Tüm komşulara “sıfır sorun” denilerek sahte el uzatıldı… Elin sahteliği ortaya çıktıkça da, “sıfır sorun” önce “sıfır komşu” sonra da “sıfır sonuç” oldu!

Yani AKP’nin bugün yaslandığı “değerli yalnızlık” aslında kocaman bir “sıfır sonuçtur!”

CUMHURİYET’İN YENİDEN DEVRİM İHTİYACI

Öte yanda “değerli yalnızlık”, durdurulamayan bir kartopu olmaktır. Sonuçları görürsünüz ama yuvarlanmaya başlayan kartopunu durduramazsınız.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun şu cümleleri, hızla yuvarlandıklarını gösteriyor: “Türkiye dünya ile ilişkilerde 10 yıl öncesi duruma dönerse, yani küresel ufuk açısından sınırlarına çekilirse varlığını koruyamaz.” (Ahmet Taşgetiren, Bugün, 25 Ağustos 2013)

Yani Davutoğlu hâlâ sınırları kaldırmak, Kürtlerle büyümek, Osmanlı sınırlarına yayılmak, Irak’ın kuzeyini Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmak peşinde… (Kuşkusuz bu ihtirasın dayanağı, BOP Eşbaşkanlığı görevidir.)

Türkiye’yi dış politikada yamaçtan aşağı yuvarlayan Erdoğan-Davutoğlu ikilisi, bir yandan da içeride yıkımı ilerletiyor. Davutoğlu tam yıkım niyetlerini de açıkça söylüyor: “İç yapımızda restorasyon ihtiyacı var. Bu sistem restorasyonu, bir anlamda ‘Cumhuriyet’in Tanzimat’ı’ gibi bir mahiyet arz ediyor.” (Ahmet Taşgetiren, Bugün, 25 Ağustos 2013)

Gerçi 2007’de Cumhuriyet’i yıkmışlardı… Şimdi restorasyon diyerek, Tanzimat diyerek toplum içindeki izlerini de kazımak istiyorlar.

Ancak belirtelim: AKP kazıyamadan, halk sonbaharda Cumhuriyet’in ‘yeniden devrim’ ihtiyacını karşılamaya başlayacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Ağustos 2013

, ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın