Posts Tagged Erdoğan

AKP’ye göre BRICS: Jeopolitik dengeleyici

Batı merkezli bakış açısına göre çok kutupluluk, Güney’in (ya da Doğu’nun) Batı’nın karşısına bir kutup çıkarmasıdır. Haliyle “liberal kapitalist dünya” bu yaklaşımıyla çok kutupluluğu “bloklaşma” olarak yorumlamaktadır.

Oysa çok kutupluluk bloklaşma değildir, uluslararası sistemi demokratikleştirme çabasıdır; uluslararası sorunlarda “küçük devletler”in de etkili olabilmesinin yoludur. BRICS üyesi Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail’e karşı soykırım davasına liderlik edebilmesi örneğinde olduğu gibi… 

Küresel ekonomiyi demokratikleştirmek

Nasıl ki çok kutupluluk uluslararası sistemi demokratikleştirme yolu ve çabası ise BRICS de küresel ekonomiyi demokratikleştirmenin kurumlaşmasıdır. Ama bununla sınırlı değil…

Çin’in BRICS’i “yeni tip çok taraflı işbirliği mekanizması” diye tarif etmesi bundandır. 

Çünkü kurallarını emperyalist ABD’nin yazdığı “kurallı düzen” artık işlememektedir: ABD kendi yazdığı kuralların bazılarını, bugünkü çıkarları gereği uygulamamaktadır. Bu da düzensizliğe ya da tek yönlü düzene yol açmaktadır: ABD’nin ticaret savaşı açması, pek çok ülkeye yaptırım uygulaması, uluslararası hukuka aykırı olarak devletlerin merkez bankası rezervlerine el koyması, savaş hukukuna bile aykırı olarak işgal ettiği ülkelerin petrolünü, buğdayını çalması vb.

Emperyalist eşkiyalığa karşı BRICS

İşte BRICS bu “emperyalist eşkiyalığın” karşısında demokratik ve eşit ekonomik ilişkiler kurulabilmesinin mekanizmasıdır.

BRICS’in büyük ilgi görüyor olması bu nedenledir. ABD’nin antidemokratik uygulamaları arttıkça BRICS bir çekim merkezine dönüşmektedir. 5 üyeli BRICS bu nedenle geçen yıl 10 üyeli bir yapıya dönüştü. Şu anda 30’dan fazla ülke çok kutupluluğun en önemli aracı görülen bu platforma ilgi göstermektedir. Bu nedenle bir süredir BRICS+ formatlı toplantılar da yapılmaktadır. (Kremlin sözcüsü Peskov, yeni formatlar üzerinde de çalışıldığını söyledi.)

BRICS’e ilgi gösteren ülkelerden biri de Türkiye’dir. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, BRICS toplantısı için Rusya’da bulunan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı kabulünde söylediği şu sözlerle Türkiye’nin üyelik isteğini bir nevi resmileşleştirmiştir: “Türkiye’nin BRICS çalışmalarına gösterdiği ilgiyi memnuniyetle karşılıyoruz ve bu birliğe üye ülkelerle birlikte olma arzusunu kesinlikle mümkün olan her şekilde destekleyeceğiz.”

Nitekim Fidan da “kurallara dayalı sistem olarak adlandırılan düzenin dengeli ve hızlı çözüm sunmada yetersiz kaldığını” savunarak “BRICS ile işbirliğimize değer veriyoruz. BRICS içindeki çeşitliliğin kalkınma ve istikrarı artırmak için önemli bir araç olduğuna inanıyoruz” dedi.

Zihin bulanıklığı

Ancak AKP’de genel olarak BRICS hâlâ stratejik bir kurum olarak görülmemektedir. AKP Batı’yla ilişkilerinde BRICS’ten taktik “jeopolitik dengeleyici” olarak yararlanmak istemektedir.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan BRICS’i, “çok taraflılık” uygulamasında değerlendirilecek bir araç olarak görürken, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek için BRICS, “yeni Kalkınma Bankası’nın fonlarından yararlanmak” için ilgi gösterilecek adrestir. Cumhurbaşkanı Erdoğan için ise BRICS, ABD ile pazarlıkta kullanılacak bir karttır.

Türkiye’yi yükselen Asya’da parlak bir yıldıza dönüştürmek, kuşkusuz “neo-Abdülhamitçi”liğin ve neoliberalizmin neden olduğu bu zihniyet bulanıklığını aşabilmeye bağlıdır. Bu da öncelikle temel bir iç politika sorunudur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Haziran 2024

, , , , , , ,

2 Yorum

ABD’yi Suriye’den kovmanın yolu

PKK/YPG, ABD desteğiyle etkin olduğu Suriye’nin kuzeydoğusunda 11 Haziran’da bir seçim yaparak, konumuna “meşruiyet” sağlamaya çalışıyor. 

Burdan bir meşruiyet çıkmayacağı ortada. Irak’ın kuzeyindeki bağımsızlık referandumunun bile sonuç vermediği şartlarda, PYD’nin Suriye topraklarında bir devlet kurma şansı hiç yok. 

Nitekim ABD de “şartlar uygun değil” diyerek 11 Haziran seçimini uygun görmediğini resmi olarak ilan etti. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Vedant Patel, “Suriye’nin kuzeydoğusunda yapılacak seçimlerle ilgili şu anda serbest, adil, şeffaf ve kapsayıcı olma koşullarının sağlandığını düşünmüyoruz” dedi ve ekledi: “Bu görüşümüzü Suriye’nin kuzeydoğusunda aktörlere de ilettik.”

PYD’nin asıl amacı

PYD’nin iki nedenle bu konuda adım atmak istediği anlaşılıyor: 

1) Irak hükümeti ABD’yi topraklarından çıkarmak için müzakereleri başlattı. Irak’tan çıkan ABD’nin Suriye’de tutunma şansı zayıf. PYD bu nedenle o an gelmeden kendi pozisyonunu sağlama almaya çalışıyor. 

2) İsrail Gazze saldırısı sürecinde zaman zaman Suriye’ye de saldırıyor. PYD, dünyanın baskısı altındaki İsrail’in bir anlaşmaya mecbur kalmasından önce hareket edip, bunu fırsata çevirmek istiyor. 

PYD’nin asıl amacı ise seçimi bir meşruiyete çevirebilirse, bunu Şam’la özerklik pazarlığında kullanmak. 

Teröristan nasıl önlenir?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Türkiye, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde bölücü örgütün bir ‘teröristan’ kurmasına asla izin vermeyecektir” dedi (AA, 30.5.2025).

Güzel, peki nasıl engelleyecek? Suriye’de asker bulundurmayı sürdürerek engellemek olası mı? Teknik olarak evet ama Suriye’de sürekli asker bulundurabilmek mümkün mü? Değil tabii ki… 

Bu durumda geriye tek yolun kaldığı ortada: Ankara Şam ile anlaşmalı ve Şam’ın Suriye’nin kuzeydoğusunda yeniden egemen olması sağlanmalı. Suriye topraklarındaki TSK birlikleri de Suriye ordusunun önünü açarak bu süreci kolaylaştırmalı ve bu yolla adım adım Türkiye’ye çekilmeli. Böylece Rusya ve İran’ın desteklediği normalleşme sürecini kilitleyen “çekilme takvimi” konusu da çözülmüş olur.

Bahçeli’nin Şam’la işbirliği mesajı

Diyeceksiniz ki “son 10 yılda ‘Ankara ile Şam anlaşmalı’ diye defalarca yazdınız ama Erdoğan’ın buna hiç niyeti olmadığı görüldü hep.” Haklısınız. Ancak bu kez Erdoğan’ın başortağı Bahçeli’nin de Ankara-Şam işbirliğine işaret ediyor olması, belki en azından güvenlik bürokrasisi üzerinde bir basınç oluşturabilir.

Bahçeli net bir şekilde söyledi: “Şam ile işbirliği kurulmalı. Bölücü terör örgütünün kaynağında Türkiye ile Suriye’nin eşgüdüm halinde yapmalarını önerdiğim askeri operasyonlarla kökü kurutulmalıdır.”

Ankara-Şam karşıtlığı PYD’ye alan açıyor

Ankara’nın çelişkileri şunlar: 1) İtiraz ettiği yapının ana sponsoru, kendisinin de müttefiki. 2) Ankara Washington’un politikasına, Washington da Ankara’nın politikasına itiraz üzerinden Suriye’deki varlığını gerekçelendiriyor. 

Ankara’nın kolaylığı şunlar: 1) Irak bile ABD’yi topraklarından atmaya dönük adımlar atıyor. 2) Türkiye’nin Astana ortaklarının temel hedefi ABD’yi Suriye’den çıkarmak. 

Dolayısıyla şartlar çok uygun ancak Erdoğan “özel ajandası” nedeniyle süreci ilerletmiyor, Moskova-Tahran arabuluculuğunda yapılan normalleşme sürecinde de görüldüğü üzere işlevsel adım atmıyor.

İşte asıl vahimi de bu: Ankara’nın Şam’la normalleştirmeyi geciktiren tutumu, ABD ve PYD’ye sürekli oyun geliştirme fırsatı veriyor. 11 Haziran seçimi atlatılsa bile, bu anlayışla ABD ve PYD yeni fırsatlar bulacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Haziran 2024

, , , , , ,

1 Yorum

Siyaseti sertleştirme – CHP’yi yumuşatma

Aktörlerinin normalleşme ya da siyaseti yumuşatma dedikleri konu, daha önce de belirttiğim üzere, “partisi ikinciliğe gerileyen Erdoğan’ın konumunu sağlam tutabilmek üzere zaman kazanma” taktiğidir. 

Kavala’nın bu sürecin anahtarı olmasına MHP’den gelen güçlü itiraz nedeniyle Erdoğan bir başka anahtarı devreye soktu: Siyasi rehin durumundaki beş generali “af” etti. Gerçi Çetin Doğan’ın da belirttiği gibi ortada bir af yok, cumhurbaşkanının anayasal yetkisini üstelik gecikmeli olarak yerine getirmesi var. Yani Özgür Özel’in olayı haber veren Erdoğan’ın özel kalem müdürüne teşekkür etmesini gerektiren bir durum yok.

Teşekkür, sarayın zaman kazanma taktiğinin tuttuğunu gösteriyor. O nedenle ikinci aşamaya geçmiş durumdalar:

Toplumsal eylemleri bastırma hamlesi

İktidar siyaseti sertleştirecek dört önemli hamle yaptı:

1) Kamuoyunda “etki ajanı yasası” diye bilinen tasarı,“devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda…” diye başlıyor ve içerdiği muğlaklık ile iktidarın aleyhine her yorumu “etki ajanlığı” kapsamına alabiliyor.

2) Seferberlik ve Savaş Hali Tüzüğü yürürlükten kaldırıldı, yerine Seferberlik ve Savaş Hali Yönetmeliği getirildi. İlan etme yetkisi artık Cumhurbaşkanında. İki dikkat çeken yönü var: a) “Kalkışma” halleri denilerek her türlü toplumsal eyleme karşı kullanılabilecek. b) 15 Temmuz sonrası OHAL KHK’leri ile TSK’den, kamu görevi veya meslekten ihraç edilenler “yedek er” olarak göreve çağrılabilecekler.

Muhalefeti susturma hamlesi

3) TSK Personel Kanunu teklifi TBMM Başkanlığına sunuldu. Teklif, emekli komutanların televizyon kanallarında yorum yapmasının düzenlenmesini de içeriyor. Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler “teklif izin değil komutanlığa bilgi verilmesini içeriyor” dese de “Komutanlık olumsuz yanıtlarsa ne olacak” sorusuna verdiği “Bunun ikincil düzenlemeleri olacak” yanıtıyla asıl amacı ortaya koyuyor.

4) RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin yeni bir yönetmeliğin hazırlandığını ve Cumhurbaşkanlığına gönderildiğini açıkladı. Şahin yeni yönetmelik ile artık haberlere de bip uygulaması geleceğini belirtti. Bunu kendilerine “bir devlet büyüğünün tavsiye ettiğini” söyledi. 

“Haberlere bip”, anayasaya aykırı olarak halkın haber alma hakkının sansürlenmesidir, RTÜK eliyle haber bültenlerinin otosansüre zorlanmasıdır.

Yenikapı Ruhu oltası

CHP, Cumhur İttifakı’nın üç partisiyle normalleşirken AKP bu hamleleriyle siyaseti sertleştiriyor. Zaten CHP’nin yumuşatılması AKP’nin siyaseti rahatça sertleştirebilmesi içindir. CHP yumuşadıkça, AKP’nin toplumu baskı altına alacak olan bu türden “siyasi sertlikleri” hayata geçirebilmesi kolaylaşacaktır.

Kuşkusuz Erdoğan’ın asıl hedefi ekim ayında detaylarını müzakere etmeye başlayacağı yeni anayasadır. CHP’yi asıl o süreç için yumuşatmak istemektedir. İşte son “Yenikapı Ruhu” mesajı da bunun içindir.

Erdoğan “CHP, Kılıçdaroğlu döneminde Yenikapı Ruhu’na iki üç hafta dayanabildi” diyerek Özgür Özel’e “Normalleşmemize tepki gösterenlere diren” mesajı vermektedir.

Özel (ve Özel’in normalleşme politikasını benimsediğini açıklayan İmamoğlu) “erken seçim” kartını hızla elinden çıkararak Erdoğan’ın oyun planını kolaylaştırmıştı. Oradan çıkıp kendi oyun planlarını oluşturabilmeleri için elbette geç değil.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Mayıs 2024

, , , , , , , , ,

2 Yorum

BERLUSCONİ, SARKOZY, ERDOĞAN

Son 10 yılda ABD nüfuzu altındaki ülkelerde tek tip liderler ortaya çıktı hep: Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan, İtalya’da Silvio Berlusconi, Fransa’da Nicolas Sarkozy

ABD Başkanı Bush’u da dâhil ettiğinizde, 2000’lerin Batı tipi lider profili ortaya çıkıyordu.

Kendi aralarında başka tuhaf benzerlikler de taşıyorlardı. Örneğin Erdoğan ile Berlusconi futbol, Berlusconi ve Sarkozy ise kadın konusunda ortaklardı…

Bush ile Erdoğan’ın ortak benzer noktası ise düşmekti: Biri Amerikan hacıyatmazından, diğeri de attan düşmüştü.

Hepsinin ortak noktası ise siyasi hayatları ile kişisel servetleri arasındaki paralellikti…

1) SİLVİO BERLUSCONİ

İtalyan mafyokrasisinin en önemli temsilcisi olan Silvio Berlusconi, oğlunun nikâh şahidi olacak kadar Erdoğan’a yakın bir isimdi. İkiliyi uluslararası ilişkilerde bağlayan en önemli bağ ise petrol ve doğal gaz borularıydı…

Gücünü medya-futbol-enerji üçgeni üzerinde inşa eden Berlusconi, İtalyan siyaseti üzerindeki ağırlığını yolsuzluk iddiaları üzerine kaybetti.

Vergi kaçakçılığı ile yargılandığı davada 4 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Para karşılığı ilişkiye girmek ve gücünü kötüye kullanmaktan da 7 yıl hapis ve ömür boyu kamu hizmetinden men cezası aldı.

2) NİCOLAS SARKOZY

Amerikancı lider tipinin öne çıkan bir diğer figürü ise Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’ydi.

2010’da seçim kampanyasına yasa dışı yollardan maddi kaynak sağladığı iddiasıyla başlayan bir yolsuzluk operasyonu sonrasında siyasetin dışına düştü.

Sarkozy, L’Oreal’in sahibinin eski muhasebecisinin ortaya attığı iddiaları önce komplo ve karalama kampanyası olarak niteledi. Ancak gün geçtikçe Sarkozy’nin bakanlarının aldığı rüşvetler somut olarak ortaya çıkmaya başladı.

Sarkozy “karalama kampanyası” dedikten bir ay sonra iki bakanını feda etmek zorunda kaldı. Ancak bu feda Sarkozy’yi kurtaramadı. Sarkozy önce seçimleri kaybetti, sonra da dokunulmazlığını…

Ardından evine ve işyerine baskınlar düzenlendi, en yakın adamları tutuklandı.

3) RECEP TAYYİP ERDOĞAN

Erdoğan’la ilgili ilk ciddi finans iddiasının sahibi, ülkenin en zengini olan Rahmi Koç’tu. Koç, 2001’de Erdoğan’ın 1 milyar doları olduğunu iddia etti. Ancak Erdoğan’ın resmi malvarlığında pek bir şey görünmüyordu…

Bu büyüklükte bir para resmi malvarlığında hiç görünmediyse de, Erdoğan’ın malvarlığı iktidarının ilk yıllarında yine de ani bir artış gösterdi. Erdoğan’ın bu ani artışı “oğlumdan borç aldım” diyerek açıklamaya çalışması, kamuoyunu tatmin etmiyordu.

Oğlunun düğün altınlarını borç alarak malvarlığı artışını açıklayan Erdoğan, birkaç yıl sonra da oğlunun gemiciğini yine aralarındaki al-ver ilişkisine dayandırıyordu. Oğlan babaya, baba da oğlana borç veriyor, servetler karşılıklı büyüyordu…

Öte yandan Wikileaks’in açıkladığı ABD kriptolarında görüldü ki, CIA dosyasında Erdoğan’ın İsviçre’de 8 gizli hesabı olduğu bilgisi vardı.

Uzatmayalım. Erdoğan da artık siyasi benzerleri Berlusconi ve Sarkozy gibi yolsuzluk operasyonunun hedefinde…

Sonuç ne mi olur? Sarkozy’nin bakan fedası yöntemini izleyen Erdoğan’ın da, aynı sonu yaşayacağı görülüyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Aralık 2013

, ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN DÜŞÜŞÜNÜN YEDİ İŞARETİ

Başbakan Erdoğan, bir kartopu gibi yamaçtan aşağı yuvarlanmaya başladı. Doğanın kanunudur: Kartopu yuvarlanmaya başladıkça hızlanır ve en dibe inene kadar duramaz. En dipte ise paramparça olur.

Erdoğan’ın hızla yuvarlanmaya başladığının işaretleri ise şunlardır:

BOŞ MEYDANLARIN AKP’YE YANITI

1) Erdoğan’ın Trakya gezisi AKP açısından tam bir fiyaskoydu. Erdoğan Pınarhisar, Çorlu, Çerkezköy, Tekirdağ’da boş alanlara konuştu. Meydanlar, siyasetteki gidişatın en önemli göstergesidir.

Trakya sadece Erdoğan’a “siyaseten artık bittin” mesajı vermedi, aynı zamanda yeni bir Türkiye’nin inşa edilmeye başladığının da işaretini verdi. Çok önemli.

2) Aslında AKP kurmayları da durumun farkında. Ellerinde medya olanaklarıyla hemen her gün “çok güçlüyüz” mesajı verseler de, her hafta sipariş ettikleri “yüzde 52” anketleriyle kamuoyu yaratmaya çalışsalar da, gerçeği artık gizleyemiyorlar.

Nitekim yerel seçimler için koymak zorunda kaldıkları yüzde 39,4 çıtası bunun göstergesidir. Bu oyu bile alamayacaklarını ise lütfen not ediniz.

ERDOĞAN’IN ARABULUCU ARAYIŞI

3) Erdoğan’ın “açıklarsam yer yerinden oynar” sözleri Türk siyasi hayatı için oldukça tanıdıktır. Tansu Çiller de en köşeye sıkıştığı dönemde bu cümleye sarılmıştı. Sonrası malum: Çiller siyasetten çekilmek zorunda kaldı.

“Açıklarsam yer yerinden oynar” demek zorunda kalan bir başbakan, aslında çaresizliğini ortaya koymaktadır ve iktidarı yitirmeye başladığını göstermektedir. Erdoğan adına Yeni Şafak’ta Cem Küçük iki gündür “açıklamaktadır” fakat yer yerinden oynamamaktadır. Küçük’e göre Emniyet ve Yargı’ya yuvalanmış bir çete Erdoğan’a darbe yapmaya çalışmaktadır.

Bu da bir acizlik ifadesidir. Zira AKP devlettir, devletin tüm istihbarat kurumları emrindedir. Çeteyi kulağından tutup ortaya çıkaramıyorsa, demek ki devlet olmaktan çıkmaya başlamıştır!

4) Erdoğan’ın medyadaki sesi Abdülkadir Selvi, dün Fethullah Gülen’e “ülkeye dön” çağrısı yaptı. Anımsarsanız, AKP-Cemaat çarpışmasının su yüzüne çıktığı süreçte de, Erdoğan doğrudan Fethullah Gülen’e seslenmiş ve “dön” demişti. Gülen’in ise “ortamı hâlâ güvensiz gördüğü” için dönmeyeceğini açıklaması, önemli mesajlarla doluydu.

Şimdi o çağrı işi Selvi’ye kalmıştır. Hatta Selvi, yazısında arabulucu sorunu yaşadıklarını, belirlenen arabulucuların tasfiye edildiğini de itiraf etmiştir. Gülen’den aman dileyen Selvi’nin “Aydınlık ve Sözcü bizi birbirimize düşürdü, barışmazsak biteriz” şeklindeki ucuz yöntemlere sarılması ise AKP’nin çaresizliğinin bir başka işaretidir.

ERDOĞAN SICAK PARA BULAMIYOR

5) Erdoğan iktidarının serumu, sıcak para ve kaynaklardır. Ancak Erdoğan bir süredir bu serumlardan da mahrumdur.

Erdoğan bu konuda iki girişimde bulundu: Birincisi Kuzey Irak petrol ve doğalgazına bel bağladı. Fakat Bağdat’ın kararlılığını aşamadı. İkincisi ise Erdoğan bizzat giderek Katar’dan sıcak para istedi. Katar’ın altı ay önce iptal ettiği 12 milyar dolarlık işlerin yeniden hayata geçirilmesini talep etti. Bildiğimiz, sadece 5 gemi dolusu sıvı gaz alabildiğidir.

6) Erdoğan, sadece içeride değil, dışarıda da zor durumda. Suriye’de Beşar Esad’ı yıkamayan, Irak’ta Erbil’i Bağdat’tan koparamayan, İran’ın Batı’yla anlaşmasında devre dışı kalan, Mısır’dan kovulan, Müslüman Kardeşler politikası yüzünden Suudi Arabistan’ı da kaybeden Erdoğan şimdi bölgeye “onurlu geri adımlar atmaya, tavizler vermeye hazırım” mesajları göndermekte fakat görebildiğimiz kadarıyla reddedilmektedir!

İNİSİYATİF ARSLANLI YOL’DA

7) Erdoğan’ın Mayıs ayında Washington’a yaptığı ziyaret ve Obama’yla görüşmesi, siyasette çıktığı tepe noktasıydı. O ziyaretten sonra Erdoğan tepeden yuvarlanmaya başladı. Haziran Halk Hareketi’nin salladığı Erdoğan, artık daha programlı ve örgütlü bir güç olan Arslan Yol’un hedefindedir. Mayıs’tan bu yana geçen altı aylık süreç, inisiyatifin artık Erdoğan’da değil, Arslanlı Yol’da olduğunu göstermektedir. Bu eğilim, sürecin nereye gideceğini gösteren en önemli işarettir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Aralık 2013

Yorum bırakın

AHLAKSIZ VURUŞMA

AKP ile Cemaat’in çarpışmasında tarafların birbirini ahlaksızlıkla suçlaması, belki de meselenin en ironik yanıdır. Zira birbirilerini suçladıkları ahlaksız yöntemler, dün milli güçlere karşı birlikte kullandıkları yöntemlerdir!

Fakat o yöntemi birbirlerine uyguladıklarında, akıllarına “ahlak” gelir. Tabi ahlak dediysek, gerçekten ahlak değil elbette.

AKP’DEN CEMAAT’A: BELDEN AŞAĞI VURMA

Başbakan Erdoğan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan Cemaat’e Müslümanlık dersi veriyor ve Müslümanların barışta da savaşta da ahlakı elden bırakmaması gerektiğini savunuyor. Kuşkusuz itiraz edilemeyecek bir genelleme…

Fakat yazının sonunda yer alan şu suçlama, her iki tarafın da ahlaktan ne anladıklarını ortaya koyması bakımından önemlidir: “Bugün gazetesinin dershane konusundaki tavrı ve mücadelesi biliniyor. Aynı ahlaki sapma orada da kendisini gösteriyor. Gazete, 30 Kasım’daki birinci sayfasında Başbakan Erdoğan’la Fatma Şahin’in el ele tutuşuyorlarmış gibi bir resmini bastı. Aynı fotoğraf bütün gazetelerde vardı ve Başbakan bir grubun elini hava kaldırıyordu. Bugün gazetesi ise resimdeki diğer kişileri kesip Başbakan el ele tutuşuyor gibi bir görüntü oluşturuyordu. Bunun adı açıkça belden aşağıya vurmaktır, seviyesizliktir, tefessüh etmektir. Hiçbir çekişme böyle bir saygısızlığa cevaz veremez.” (Yasin Doğan, Yeni Şafak, 4 Aralık 2013)

ERDOĞAN İLE FATMA ŞAHİN’İN ‘AHLAKSIZLIĞI’

Ne kadar çarpıcı! Cemaat’in yayın organı Bugün, Erdoğan ile Fatma Şahin’in el ele tutuşmasını ahlaksızlık varsayarak basıyor, çarpışmada koz olarak kullanıyor. Başbakan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan ise Erdoğan ile Fatma Şahin’in el ele tutuşmasının ahlaksızlık olduğunu kabul ederek, bu fotoğrafın yayınlanmasına tepki gösteriyor!

Erdoğan’ın belediye başkanı adaylığı gerekçesiyle Fatma Şahin’in elini tutup kaldırması, her iki kesimde de ahlaksızlık sayılıyor ve bir taraf diğer tarafı “belden aşağı vurmakla” suçluyor. Türkiye adına ne acı!

El tutmanın bile ahlaksızlık sayılması, kuşkusuz erkeğin saçın telinden bile tahrik olacağı üzerine kurulu bir kültürden kaynaklanmaktadır. O kültürde kafa, omuzların üzerinde değil fakat bacaklarının arasındadır; biyolojik olarak da memeli değil, kafadan bacaklıdırlar!

KİRLİ YÖNTEMLE TEMİZ SİYASET YAPILMAZ

Kafa bu olunca, siyasi çarpışmanın en önemli silahı da kaset olmaktadır. Taraflar, birbirini gizli çekim kasetlerle vurmaya çalışmaktadır. Özel hayata girerek, yatak odasına kayıt cihazı koyarak ve iki kişiyi röntgenleyerek yapılan işle, konunun öznesi olan kişi, hedef kitle nezdinde ahlaksız gösterilmeye çalışılmaktadır.

Hedef kitle nezdinde o görüntü o kadar ahlaksızdır ki, özel hayata girmek, yatak odasına kayıt cihazı sokmak önemsenmez, konu bile edilmez!

Asıl ahlaksızlığın yatak odasına kayıt cihazı koymak olduğu görülmediği müddetçe de bu kesimlerde kaset, en önemli siyasal propaganda aracı olur!

AKP ile Cemaat, birbirilerini suçladıkları ahlaksızlık konusunda başa baş yarışacak durumdadır. 11 yılın özeti şöyledir: Telefonlara yerleştirilen rehberler, bilgisayarlara konulan sahte belgeler, buzdolabı arkasına yerleştirilen uyuşturucu paketleri, çekmecelere konulan evraklar, odalara yerleştirilen dinleme cihazları, yatak odalarına konulan kayıt cihazları, tehditle yaratılan gizli tanıklar, şantajla görevden almalar, servis edilen dosyalar…

Tüm bunlar şu gerçeğe işaret eder: Kirli yöntemlerle temiz siyaset yapılmaz. Kirli yöntem bumerang gibidir, sonunda gelir, seni de vurur!

Kuşkusuz AKP de Cemaat de bu yöntemleri kendiliğinden terk edemez. Zira “iktidar olmak için gerekirse papaz elbisesi giyerim” diyen bir anlayışın doğal sonucudur bu yöntemlere sarılmak. AKP’yi de Cemaat’i de bu ahlaksız yöntemlerden kurtaracak kuvvet, milletin ta kendisidir. Kir kirle değil, ancak temiz suyla yıkanır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Aralık 2013

, , ,

Yorum bırakın

ABD ERDOĞAN’IN ÜSTÜNÜ ÇİZDİ Mİ?

Önce Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ABD’ye gitti, şimdi de Başbakan Yardımcısı Bülent ArınçDavutoğlu ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’yle, Arınç da ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’la Türkiye-ABD ilişkilerini ele aldı; Suriye, Irak, Mısır, İran dosyalarını görüştü.

Bu görüşmeleri normalde 11 yıldır Başbakan Erdoğan yapardı. Neredeyse ortalama yılda iki kez ABD’ye gider Bush’la ve Obama’yla görüşürdü; Washington’un verdiği yol haritalarını iktidarının dayanağı olarak alır, Büyük Ortadoğu’da uygulamak üzere “model ortak” sıfatıyla yurda dönerdi.

ABD başkanlarıyla sıkça telefonda da görüşürdü. Azıcık çizginin dışına kaysa Bush ya da Obama arar ve çizgiyi anımsatırdı. Hatta Beyaz Saray bu telefon görüşmelerinden birinin fotoğrafını da yayımlamıştı. Obama’nın sol elinde telefon, sağ elinde beyzbol sopası vardı. Oraları iyi bilen Egemen Bağış Washington’un mesajını “onlarda beyzbol sopası tespih gibidir, sürekli eldedir” diyerek milletin gözünde yumuşatmaya çalışmıştı.

Neyse uzatmayalım. Erdoğan son olarak bu yılın Mayıs ayında Washington’da, Beyaz Saray’daydı. Hatta Obama ile Erdoğan ortak basın toplantısı düzenlendiği sırada yağmur yağmış ve basının tüm yandaş kalemleri koro olup söylemişti: “Beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda.” Bu sözleri ErdoğanObama görüşmesine başlık yapan, manşet yapan bile vardı.

AKP’NİN HAZİRAN YALANI

Sonra araya soğukluk girdi. Kimileri o soğukluğun kaynağının Haziran Halk Hareketi olduğunu propaganda etti, ediyor. ABD’den gelen kimi “gösteri hakkı” açıklamalarını iddialarına dayanak yapıyorlar.

Oysa bu gerçek değil. Hem de iki kere: Birincisi direnişin sahibi halk olduğu ve hedefinde ABD’yle birlikte Erdoğan olduğu için. İkincisi de ABD’nin Erdoğan’dan kurtulmak istediğinde böyle pahalı operasyonlara ihtiyacı olmadığı için! Danışmanının ifadesiyle “deliğe süpürmek” kolaydır.

Ancak Erdoğan ve kurmayları, medya üzerinden yaptıkları bir psikolojik harekâtla Türkiye-ABD ilişkilerindeki soğukluğu Haziran’a endekslemeye çalıştılar. Böylece hem Haziran direnişinin arkasında ABD’nin olduğunu propaganda ederek direnişi karalamış olacaklar, hem de ABD’yle esas sorunu perdelemiş olacaklardı!

Fakat bu yalana kendi tabanlarını bile ikna edemediler.

OBAMA DİREKSİYON KIRIYOR, ERDOĞAN SAVRULUYOR

Esas mesele ise başkaydı. AKP ile ABD arasında bir kırılma varsa da, bunun tarihi Haziran değil, 3 Temmuz’du. Yani Müslüman Kardeşler iktidarının Mısır’da yıkıldığı gün. ABD bu süreçte Mısır’ı tamamen kaybetmemek üzere bir manevra yapmış fakat model ortağı, projesinin eş başkanlığı bu manevraya uyamamıştı.

Öte yandan 21 Ağustos kimyasal komplosu sonrasında Suriye meselesini savaşla çözemeyeceğini kabul etmek zorunda kalan ABD, manevra yapmış ve Rusya’nın planlarına mecbur kalmıştı. Fakat model ortağı, Suriye’de de o manevraya uyum sağlayamamıştı.

Diğer taraftan Ortadoğu’da toplamda bir değişikliğe gitmek zorunda kalan ABD, İran’la da masaya oturmaya mecbur kalmıştı. Model ortağı burada da savruldu.

Ve en önemlisi ABD, Irak’ı İran’ın nüfuzuna terk etmemek için Nuri El Maliki’yle de uzlaşmak zorundaydı. Maliki’yle uzlaşmak demek mecburen Irak’ın birliğini şimdilik kabul etmek ve Ankara-Erbil hattının Bağdat karşıtı operasyonlarını bir süreliğine rafa kaldırmak demekti. AKP bu zorunlu manevraya da ayak uyduramadı.

Özetle otobüsün şoför koltuğunda oturan Obama direksiyonu sola kıvırınca en arkadaki Erdoğan sağa savruluyordu.

ERDOĞAN’IN ÜSTÜNÜ MİLLET ÇİZDİ

Peki, ABD Erdoğan’ın üzerini, bu manevralara uyum sağlayamadığı için çizdi mi? Hayır!

Eskiden ABD’nin Türkiye’de birden fazla seçeneği olurdu. Washington’un A olmazsa B, B olmazsa C ile yola devam etme kabiliyeti vardı. Fakat artık yok. ABD zayıfladıkça, böyle kabiliyetleri de azalıyor. Artık Washington’un Türkiye’de ikinci bir seçeneği yok.

Hatta diyebiliriz ki, Türkiye’de artık toplamda zaten iki seçenek var: ABD’nin seçeneği, Türkiye’ni seçeneği.

GülGülen ittifakı, ABD açısından Türkiye’ye kumanda edebilecek bir seçenek değildir. Bu ittifakın değeri, ABD’nin Erdoğan’ı çizgi içinde tutma sopası olabilmesine bağlıdır.

ABD, yerine gerçekçi bir seçenek bulmadan, asla Erdoğan’ın üstünü çizmez.

Üstünlük milli güçlerdedir! Erdoğan’ı da, Erdoğan için sopa görevi görecek kuvvetleri de çizme kabiliyeti artık milli güçlerindir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Kasım 2013

, , , , , , ,

1 Yorum

MARJİNAL ADAM: ERDOĞAN

Başbakan Erdoğan birkaç gün önce kameraların karşısında sitem etti: “Çözüm sürecinde yalnız bırakıldık.” (Yeni Şafak, 20 Kasım 2013)

Erdoğan’ın bu dikkat çekici konuşmasında “11 yıl boyunca hep yalnız bırakıldık” demesi, aslında birkaç yönüyle incelenmesi gereken bir siyasal ve sosyolojik meseledir. Biz öncelikle “yalnızlık” boyutunu, 11 yıllık AKP iktidarının geldiği nokta bakımından inceleyeceğiz:

HANİ PROTESTOCULAR BİR AVUÇTU?

“Çözüm süreci” dedikleri Öcalan Açılımı’nın başladığı günlerde gazetelere, televizyonlara en çok servis edilen haberdi: “Anketlere göre süreç yoğun bir şekilde destekleniyor.”

Oysa anketler doğru değildi; halk Öcalan’la müzakere edilmesine, ABD’nin projesinin adım adım gerçekleştirilmesine karşıydı. Hatta Akil Adamlar heyeti de aslında toplumdaki bu tepkiyi yumuşatmak için icat edilmişti. Ancak yandaş kalemler, üstelik Akil Adam heyetlerinin gittikleri tüm illerde protesto edilmesine rağmen, “destek çok yüksek” yalanını sürekli kullanmayı sürdürdüler.

Başta Erdoğan olmak üzere hükümetin tüm ağır topları ise Akil Adamları ve Öcalan Açılımı’nı protesto eden milleti, ekranlardan “marjinal” diye suçladılar.

Şimdi Erdoğan, “çözüm sürecinde yalnız bırakıldık” diyerek, asıl marjinalin kendilerini olduğunu itiraf etmiş oluyor!

AKP KOALİSYONUNUN BİLEŞENLERİ

Gelin bu yalnızlaşma sürecine göz atalım şimdi de:

ABD’nin 3 Kasım 2002 tarihli turuncu darbesiyle kurulan AKP Koalisyonu çeşitli bileşenlerden oluşuyordu:

1) Bir kere tarikatlar koalisyonuydu…

2) En başta Fethullah Gülen cemaati vardı.

3) Diğer yandan Milli Görüş geleneğinin önemli bir parçası “Yenilikçi Kanat” üzerinden AKP Koalisyonu’na taşınmıştı.

4) Sonra TÜSİAD, yani en büyük sermaye vardı. Zira TÜSİAD, ABD’nin projesinde olmak zorundaydı.

5) TÜSİAD olunca, haliyle liberal kesimler de olacaktı.

6) Diğer yandan geçmişin sağ tandanslı, MHP kökenli, milli-muhafazakâr denilebilecek kesimler de koalisyonun önemli bir bileşeniydi.

7) Sermayeye ve merkez medyaya eklemlenmiş sol maskeli dönekler de koalisyonun bir parçasıydı. Sayıları azdı ama etkileri fazlaydı. Zira Sol’un döküntüsü de olsalar, muhafazakârlardan çok daha birikimliydiler.

2007’DE DÖNÜLEN VİRAJ

Erdoğan iktidar oldukça, bu kesimlerle çelişmeleri ortaya çıkmaya başladı. Zira Erdoğan iktidar oldukça, daha çok iktidar istedi; koalisyon içindeki önemini dev aynasında, diğer bileşenleri ise cüce aynasında görmeye başladı. Haliyle bileşenlere kulaklarını kapamaya, sadece kendi aynasına bakmaya başladı…

Erdoğan’a ilk yanıt 2007’de Cumhuriyet Eylemleri’yle geliyordu. Fakat hem Cumhuriyet Eylemleri’ne önderlik eden kuvvetlerin bir bölümünün sistemle uzlaşması, hem Cumhuriyet’in merkezi kurumlarının cesur davranamaması, hem de AKP koalisyonu bileşenlerinin bu elemlere karşı “birbirine sımsıkı sarılması” Erdoğan’ı devrilmekten kurtardı.

Bu virajı alan Erdoğan, artık tüm virajlar bitti varsayarak düz yolda sürekli gaza bastı.

ÇÖZÜLENİN RUH HALİ

Ta ki 19 Mayıs 2012’ye kadar…

O gün alanlara TGB önderliğinde çıkan Jöntürkler, AKP Koalisyonu’nu dağıtacak halk hareketini başlatmış oldu.

Önce Koalisyonun milliyetçi kesimleri Erdoğan’ı terk etti. Sonra hızla diğerleri: Bazı sermaye grupları, liberaller, sol maskeli dönekler… Şimdi de Cemaat var sırada…

Erdoğan artık gittikçe yalnızlaşıyor, kullandığı terminolojiyle söylersek, marjinalleşiyor…

O yüzden daha çok sinirli, o yüzden daha sık ulan’lı, be’li konuşuyor… Vekilleri ile Valileri, ağız bozukluğunda birbiriyle yarışıyor.

Bu ruh hali, çöken, çözülen ve dağılan kuvvetlere özgüdür!

Memlekete hayırlı olsun!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Kasım 2013

1 Yorum

ERDOĞAN-BARZANİ BULUŞMASININ SONUÇLARI

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın KDP lideri Mesut Barzani ile BOP nikâhını tazelemesi ve Diyarbakır sözleşmesini yapması, ilk sonuçlarını vermeye başladı.

A) TÜRKİYE’DE KÜRDİSTAN HAMLESİ

1.) Erdoğan’ın Başbakan sıfatıyla Kürdistan kelimesini kullanması bir coğrafi nitelemeden çok, bir siyasi tanımdır ve statünün (devletin) adıdır!

Erdoğan, Irak Kürdistanı diyerek, fiilen Türkiye ve Suriye Kürdistanlarına da yol vermiştir.

2.) Nitekim Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, hemen iki gün sonra, bir TV programında, Diyarbakır merkezli bölgeyi “Türkiye Kürdistanı” diye nitelemiştir.

Kürdistan’a meşruiyet kazandırma amaçlı bu iki hamle, AKP-PKK ortaklığının vardığı yerdir.

3.) Abdullah Öcalan, “devlet heyetine” sürecin ilerlemesi için üç şart sunduğunu ve yanıtı beklediğini açıkladı. (DİHA, 19 Kasım 2013)

B) IRAK’TA KÜRDİSTAN HAMLESİ

1.) Barzani’nin televizyonu olan Rudaw TV, Diyarbakır sözleşmesi kapsamında, Türkiye’nin imkânlarından yararlanmaya başlamış ve Türksat uydusu üzerinden yayına başlamıştır. (Hürriyet Planet, 19 Kasım 2013)

2.) Ankara ile Erbil, iki yeni sınır kapısının açılması konusunda anlaştı.

3.) Ankara ile Erbil, Barzani’nin petrollerinin Türkiye üzerinden Batı pazarlarına ulaştırılması konusunda anlaştı. İlk hattan gelecek ay petrol akmaya başlayacak. İkinci hat da imzalandı.

Erdoğan böylece Barzanistan’a bir yaşam koridoru armağan etmiş oldu.

C) SURİYE’DE KÜRDİTSAN HAMLESİ

1.) ErdoğanBarzani buluşmasının ardından PYD Türkiye sınırının hemen karşısında, yeniden bayrak dalgalandırmaya başladı. (Taraf, 19 Kasım 2013)

2.) KDP’nin Başkanlık Meclisi Üyesi Ali Avni, “PYD, Barzani’yi dinlese ve Irak Kürdistanı’nın siyasetine önem verip hayata geçirseydi, bir yıla kadar Suriye’de bir federasyon kurulabilirdi” dedi. (DHA, 19 Kasım 2013)

Bu ifade birkaç gündür üzerinde durduğumuz iki saptamayı güçlendirdi:

a.) PKK ile KDP arasında bir çelişme ve rekabet vardır fakat bu durum dönemseldir ve taktik düzlemdedir. Stratejik düzlemde her iki örgüt de aynı cephede olup, bulundukları bölgelerde ABD’nin Büyük Kürdistanı’nı inşa etmek için çalışmaktadırlar.

b.) Erdoğan’ın “Diyarbakır değiştikçe, Irak değişecek, Suriye değişecek” sözleri, pratikte “Önce Türkiye, sonra Irak ve Suriye bölünecek” demektir. KDP yetkilisi Ali Avni’nin Suriye’de federasyona işaret etmesi bu bakımdan önemlidir.

ASIL SAVAŞ ŞİMDİ BAŞLIYOR

Erdoğan ile Barzani’nin Diyarbakır sözleşmesi, ABD’nin Büyük Kürdistan hedefini üç parçada ilerletme hamlesi olarak tarihe geçti. Büyük Kürdistan’ın parçaları, her üç ülkede de önemli kazanımlar elde etmiş oldu.

Büyük Kürdistan cephesinin aktörleri bu sözleşmeyle, artık açık “bölme” eylemlerine geçmiş oldu. Dolayısıyla Büyük Kürdistan eksenli Doğu Batı savaşı asıl şimdi başlıyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Kasım 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

SURİYE’DE ÖZERKLİK CEPHESİ

Erdoğan-Barzani’nin anlaştığı “Diyarbakır sözleşmesinin” ayrıntıları gittikçe netleşiyor.

Dün belirtmiştik: Başbakanlık kaynakları dört konuda mutabakat olduğuna dair bir haberi servis etti.

Güya mutabakata varılan ilk madde de şuydu: “Suriye’nin kuzeyinde PYD’nin kurmak istediği de facto yönetime Barzani izin vermeyecek.”

Dün de dikkat çektiğimiz gibi, Suriye’nin kuzeyinde özerklik ilan edilmesi, aslında Erdoğan’ın BOP Eşbaşkanlığı göreviyle, Suriye’yi bu görev kapsamında hedef almasıyla ve hatta daha 2004 yılında ilan ettiği “Diyarbakır’ı merkez yapma” göreviyle çelişiyordu.

Nitekim Barzani’nin ziyaretinde yer alan KDP Başkanlık Divanı Başkanı Dr. Fuat Hüseyin, Erdoğan’la Suriye’nin kuzeyini konuşmadıklarını açıklıyordu. (ANF, 17 Kasım 2013) Kaldı ki, KDP’nin Suriye’de PKK’yi engelleyecek gücü de yoktu.

Biz de bu olgulara dayanarak, Başbakanlığın bu maddeyi gazetelere servis ederek Türk milletinin tepkisini yumuşatmak istediğini belirtmiştik.

PYD’NİN ŞAM’DAN KOPMASI: ÖZERKLİK

Başbakanlık’tan servis edilen yeni haberler bizi teyit etti.

Evet, Suriye konusunda bir mutabakat vardı ama ilk gün belirttikleri gibi “Suriye’nin kuzeyinde özerklik ilan edilmesine Barzani izin vermeyecek” şeklinde değildi.

Şöyleydi: PYD, Şam’la ipleri koparacak!

Peki, bu ne anlama geliyor?

PYD’nin Şam’la bir bağı olup olmadığını bir kenara bırakarak düşünelim:

Eğer PYD Şam’la bağını koparırsa, bu Suriye’nin kuzeyini Şam’ın denetiminde çıkarmak demektir. Yani PYD’nin şu anda uğraştığı gibi, kuzeyde bir özerk, otonom yapı ilan etmesi demektir.

Dolayısıyla Erdoğan ile Barzani, Suriye’de özerkliği engellemeyi değil, tersine özerkliğe gidecek süreçte anlaşmış oluyor!

PYD’NİN TAKTİK MANEVRALARI

Gelelim PYD’nin durumuna…

Bu köşede birkaç kez inceledik: PKK’nin Suriye kolu olan PYD’nin nihai stratejisi Büyük Kürdistan’ın batı ayağını inşa etmektir. Bu stratejik hedef, doğal olarak Şam’ın karşısında olmayı gerektirir.

Fakat PYD, taktiksel olarak, Suriye’nin savaşı 2,5 yıldır kaybetmediğini de görerek, 3. Yol adı altında “tarafsızlık” oynamaktadır. Batı ağırlık kazanırsa oraya, Şam kazanırsa oraya yaslanarak kazandıkları mevziyi korumak istiyorlar.

BÜYÜK KÜRDİSTAN’IN TÜRKİYE AYAĞI ÖNCELİK KAZANDI

Diyarbakır sözleşmesinin önemi de buradadır. Batı, Büyük Kürdistan’ın dört parçasının özellikle üçünde çok önemli mevziler elde etmiştir. Irak’ta, Suriye’de ve Türkiye’de…

Hatta denilebilir ki, Diyarbakır sözleşmesiyle, artık Türkiye ayağı öncelik kazanmıştır. Erdoğan’ın “Diyarbakır değiştikçe, Irak değişecek, Suriye değişecek” sözleri, pratikte “Önce Türkiye, sonra Irak ve Suriye bölünecek” demektir.

Erdoğan bunu ilan ederek, aynı zamanda Suriye’de bir özerklik cephesine işaret etmiştir. KDP ile PYD’nin, AKP ile PKK’nin çelişmeleri vardır ama o çelişmeler taktik zemindedir, dönemseldir, mevsimliktir ve iç ihtiyaçlardandır…

Stratejik zeminde, AKP, PKK ve KDP aynı cephede ve ABD’nin araçları listesinde sıralanmaktadır. Her üç araç da Suriye’de özerklik cephesinde birliktedir. Tıpkı Türkiye ve Irak’ta özerklik cephesinde bir arada oldukları gibi…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Kasım 2013

, , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın