Posts Tagged Erdoğan

Erdoğan’ın NATO’da Gazze başarısızlığı

Cumhurbaşkanı Erdoğan, beş uçak ve geniş heyetiyle Washington’a giderken şöyle diyordu: “NATO liderler zirvesinde Gazze’de Filistin halkına yönelik katliamları gündeme taşıyacağız.” (AA, 9.7.2024).

Sonuç mu? Elbette ABD’nin patronu olduğu NATO’da bu mümkün değildi. Nitekim açıklanan 38 maddelik sonuç bildirgesinde ne İsrail’in İ’si, ne Filistin’in F’si, ne de Gazze’nin G’si vardı. 

38. maddenin sonunda 2026 zirvesinin Türkiye’de yapılacağı yazılıydı. Demek ki AK-medya için yine de bir “başarı öyküsü” haberi vardı! Bir de Erdoğan’ın açığı kapatmak için zirve sonrasında yaptığı basın toplantısında söyledikleri…  Örneğin “İsrail’i Lahey Adalet Divanı’na Güney Afrika ile şikayet ettik” diyordu, oysa şikayet eden tek başına Güney Afrika’ydı ve AKP aylar sonra davaya müdahil olma kararı almıştı. Örneğin “İsrail yönetiminin NATO’yla ortaklık ilişkisini sürdürmesi mümkün değildir” diyordu, oysa İsrail’in NATO ortaklığında Ankara’nın onayı vardı, İsrail’in NATO’yla işbirliği mekanizmalarına katılmasında AKP’nin oluru vardı! 

ABD fermanıyla hareket eden örgüt

Türkiye’nin NATO içinde ne kadar “değerli” olduğunu propaganda eden renk renk düzen siyasetçileri, Türkiye’nin NATO’da ne denli etkili olduğunu “pazarlayan” bıyıksız ve badem bıyıklı diplomatlar, Türkiye’nin NATO’da ABD’yi dengelediğini “savunan” liberal ve siyasal İslamcı akademisyenler, NATO üyelerinin eşit olmadığını, ABD’nin NATO’nun patronu olduğunu, ABD’nin tek oyunun diğer tüm üye ülkelerin oylarının toplamından daha ağır olduğunu anlamışlar mıdır sizce? 

Elbette gerçeği onlar da biliyor ama NATO’nun propagandasını, pazarlamasını ve savunmasını yapmak en temel işleri. O nedenle Türk milletine yalan söylemeyi sürdürecekler.

Tabii istisnalar da var. Örneğin AKP’li Mehmet Metiner o gerçeği çırılçıplak ortaya koydu: “NATO ABD’nin silahlı sopasıdır. ABD başkanları ne ferman buyurursa ona göre hareket eden askeri ittifakın adıdır. Gerisi kamuflajdır. Hatta kandırmacadır.” (Yeni Şafak, 12.7.2024). Kuşkusuz Metiner’in partisi o kamuflajı ve aldatmacayı en çok yapan partidir.

“NATO tehdit ama yine de NATO’da olmalıyız” yanlışı

Metiner’in yazısının asıl üzerinde durulması gereken kısmı ise şöyle: “NATO dünya barışını asıl tehdit eden bir ABD silahlı aparatıdır. Türkiye’nin başkaca şansı olmadığı için bulunmak mecburiyetinde olduğu bu askeri ittifak son kertede Türkiye’nin de ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü açısından bir tehdit unsurudur. Rusya’ya ve Çin’e boyun eğdirebilirlerse bütün dünya ABD imparatorluğunun siyasi, ekonomik ve askeri anlamda sömürgesine dönüşecektir.”

Öncelikle şunu belirtelim: ABD’nin Rusya ve Çin’e boyun eğdirebilmesi mümkün değil. Tersine hegemonyası zayıflayan ABD, boyun eğdirebilmenin değil, mevcut düzenini “kendi bölgesinde” koruyabilmenin stratejisini izliyor. 

Ve gelelim tartışılması gereken noktaya: Evet, Metiner haklı, bu gerçeğe gözler kapatılsa da, son kertede NATO Türkiye’nin ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü açısından tehdittir. Ancak Metiner “Türkiye başka şansı olmadığı için NATO’da bulunmak zorunda” görüşünde ise büyük yanlış içerisindedir. Öyle ki bu yanlış, yazısındaki tüm doğruları götürecek önemdedir. 

Başka şans elbette var

Tersine, Türkiye’nin başka şansı var, Türkiye NATO’da olmak zorunda değil. Hele de 38 maddeli sonuç bildirgesinden sonra NATO’da olmak Türkiye için artık daha büyük bir yüktür. Çünkü NATO’nun Washington’daki bu son zirvesinden çıkan temel sonuç şudur: ABD, NATO’daki müttefiklerini Rusya ve Çin’e karşı cepheye sürmeye çalışıyor. 

“Başka şansı olmadığı için NATO’da bulunmak zorunda” olduğunu iddia ettikleri Türkiye’nin ABD tarafından Rusya ve Çin’e karşı pozisyon almaya zorlanması, Ankara’nın intiharı olur!

II. Dünya Savaşı’nın ardından “başka şans yok” söylemiyle izlenen Atlantikçilik siyaseti dün de yanlıştı; çünkü Türkiye’nin “bağlantısızlık” gibi başka bir şansı vardı. “Başka şans yok, NATO’dan çıkamayız” söylemi bugün daha da yanlıştır; çünkü yine “bağlantısızlık” var, hele de “çok kutupluluk” şartlarında geniş manevra alanları var, “NATO’daki gibi fiilen egemenliğinizi devretmek zorunda kalmadan” siyasi ve ekonomik ortaklıklar kurabileceğiniz platformlar var, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) var, BRICS var, yükselen Asya var, bölgesel birlik olanakları var… 

Yeter ki “NATO göz bağı” çıkarılabilsin!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Temmuz 2024

, , , , , , , , ,

1 Yorum

CHP’nin Batıcılık sorunu

AKP, Batı’yla pazarlık için bile olsa Türkiye’nin bir ayağını Doğu’da / Güney’de tutmaya çalışıyor; CHP ise Türkiye’nin bir ayağının orada olmasına tahammül bile edemiyor, iki ayağın da Batı’da olmasını savunuyor. 

Kemal Kılıçdaroğlu CHP’sinin çok temel sorunu olan bu durum, Özgür Özel CHP’si için de geçerliliğini koruyor. AKP’yi “eksen kayması” ile suçlayan çizgi, kendisini daha da net ifade ediyor artık: Washington ve Brüksel’e doğrudan “Ben AKP’den daha Batıcıyım” mesajı veriyor. Sıkıntı şu ki bu çizgi, birinci parti konumuna yükselerek önüne iktidar olma yolu açılan CHP’nin seçmen tarafından yeniden ikinci parti konumuna düşürülmesi riski taşıyor.

Neo-Abdülhamitçi AKP

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyareti ve ardından Rusya’daki BRICS+ toplantısında verdiği mesajlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Astana’da Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesine katılması ve sonrasında bu örgüte tam üye olarak katılma istediğini dile getirmesi önemli.

Kuşkusuz yıllardır AKP’nin “neo-Abdülhamitçi” çizgisini eleştiren biri olarak elbette bu mesajların Kürel Güneyci bir tutuma denk düşmediğini, Erdoğan’ın bu mesajları Batı’yla ilişkilerinde bir pazarlık kartı olarak kullanmaya çalıştığını biliyorum. 

Zaten asıl üzerinde durmak istediğim de AKP’nin tutumu değil, CHP’nin tutumu. Zira CHP’nin tutumu, ne yazık ki AKP’nin neo-Abdülhamitçiliğinin bile gerisinde!

CHP’nin ŞİÖ karşıtlığı

Önce CHP’nin diplomat kökenli milletvekili Namık Tan’ın tepkisi geldi. Hakan Fidan’ın Çin ziyaretinden ve “tek Çin, çok kutupluluk” özetli mesajlarından büyük rahatsızlık duyduğu görülen Tan, işi ABD’nin argümanlarıyla Uygurculuk yapmaya kadar vardırdı ne yazık ki…

Ardından pek çok CHP’li, Türkiye’nin BRICS ve ŞİÖ gibi örgütlere katılma çabasının yanlışlığını savunan çıkışlar yaptılar. 

İçeriği bakımından en vahimi ise CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in sözleri oldu. AKP’yi eleştiren Özel “Türkiye’nin AB tam üyelik hedefinin kağıt üzerinde bırakılmasını kabul edemeyiz” dedi. Sanki AKP farklı bir politika izlese, Türkiye AB kapısından içeri sokulacakmış gibi!

AB ile ŞİÖ’yü karşılaştıran Özel, “Doğu’da halk fakir, Batı’da 10 kat zengin var” dedi ve Avrupa’yı demokrasinin beşiği, emeğin merkezi ilan etti!

Oysa Özgür Özel bunları söylerken Fransa’da bir akademisyen Gazze’yi savunduğu için “terör propagandasından” gözaltına alınıyor, üniversitelerde Filistinlileri katleden İsrail eleştirileri yasaklanıyor, Avrupa başkentleri Rusya’nın malvarlığına çökmekle kalmamış, edebiyatından müziğine 200 yıllık bir Rus kültürüne karşı faşizm uyguluyor ve neoliberal ekonomilerin ağır yükü yine Avrupalı işçilerin sırtına bindiriliyordu.

Asya yükseliyor, Avrupa inişte

Uzun uzun örnekler vermeye gerek yok, zira dış politikayı belirleyen asıl parametre bunlar değildir; şu sorunun yanıtıdır: Türkiye’ye tehditler nereden geliyor? 

Yanıtları da ortada: Terörü destekleyen, darbe yapan, yaptırım uygulayan, finans operasyonları düzenleyen, parasını ödeyip satın aldığınız silaha el koyan, size sattığı silahların yedek parçalarını vermeyen, Akdeniz’de, Karadeniz’de ve güneyinizde size karşı konumlanan Batı’dır, Doğu ya da daha çok ifade edildiği şekliyle Küresel Güney değildir.

Diğer yandan AB üyeliğinin bir masal olduğu, Türkiye’nin hiçbir zaman bu birliğe üye yapılmayacağı, Brüksel’in Türkiye’yi Avrupa ile Ortadoğu arasında bir tampon olarak gördüğü, bu durumu sürdürebilmek için de Türkiye’yi AB kapısında tuttuğu gerçeği bu kadar çırılçıplak ortadayken, CHP Genel Başkanı’nın hâlâ AB üyeliği hedefini dış politikasının merkezine koyabilmesi, Türkiye’nin kurucu partisi açısından tam bir gaflettir!

10 gündür Çin’de ŞİÖ’nün yeşil kalkınma forumlarını izleyen, ŞİÖ üyesi ülkelerin yöneticilerinin birbirlerine deneyimlerini aktardığı çarpıcı konuşmalarını dinleyen, Asya’yı birleştiren ŞİÖ’nün 26 üyesinin dayanışmasını yakından gören ve ŞİÖ üyesi ülkelerin gazetecileriyle birlikte yuvarlak masa toplantılarına katılan bir gazeteci olarak önemle belirteyim: Yeni bir dünya kuruluyor. Asya yükselişte, Avrupa inişte. Bu gerçeği görmeyen ve hâlâ Batı diyenler, siyaseten intihar ediyordur. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Temmuz 2024

, , , , , , , , , ,

2 Yorum

Suriyesizler!

Kayseri olayları, başka illere sıçraması ve ardından Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’ye karşı tepkiler ve Türk bayrağı yakılması…

Şanghay’dan saat farkıyla izlediğim olayların ardından sosyal medyada yorumladım: “Türk bayrağını yakanlar Suriyeli değil Suriyesiz! AKP’nin Suriye’ye karşı desteklediği ve Suriye içinde kendi denetiminde kurduğu nüfuz bölgesinde yaşayan Suriye karşıtı Suriyesizler bunlar. Neden? Çünkü bölgenin zorladığı Ankara-Şam normalleşme çabasından rahatsızlar, Kayseri’deki olayı bahane edip Ankara ile Şam’ı karşıt tutmaya çalışıyorlar. Daha önce de normalleşme gündeme geldiğinde, yine provokasyonlar yapmışlardı.”

İktidar üç kere suçludur

Diğer yandan Erdoğan’ın Kayseri olayları konusunda muhalefeti suçlaması, tam bir hedef saptırmadır. Türkiye’de çıkmış ve AKP’nin bu politikası sürdüğü müddetçe çıkacak tüm olayların “asıl” sorumlusu iktidarın kendisidir. 

Çünkü AKP sığınmacı sorunu konusunda üç kere suçludur:

1) İktidar, sınırları açıp Suriye’ye cihatçı gönderirken, Türkiye’ye de sığınmacı doldurduğu için suçludur.

2) İktidar, Avrupa’ya gitmek isteyen sığınmacıları engelleyip, AB’yle fon karşılığında geri kabul anlaşmaları imzalayarak Türkiye’yi Avrupa önünde tampon ülke, göçmen ve sığınmacı deposu yaptığı için suçludur. 

Tampon Ülke kitabımda (Kırmızı Kedi, 2021) anlaşmaları ayrıntılı yazdım. O anlaşmaları nasıl savunduklarını da… Başbakan Binali Yıldırım 2016’da “Türkiye olmasa mülteciler Avrupa’yı istila edecek” diyordu, Cumhurbaşkanı Erdoğan da 2019’da “Avrupa’nın huzurunu 4 milyon sığınmacıyı Türkiye’de tutmalarına” bağlıyordu. Yani iktidar Avrupa’nın huzuru kaçmasın diye Türkiye’nin huzurunun kaçmasını, Avrupa istila edilmesin diye Türkiye’nin istila edilmesini sağlamış oldu!

3) İktidar, Şam’la normalleşme fırsatlarını sürekli elinin tersiyle iterek, sığınmacıların dönüşünü fiilen engellediği için suçludur.

Emperyalist göç stratejisi

Unutulmasın: Göç ve sığınmacı sorunu başından beri sıradan bir “mazlumlara kapı açma” olayı değildi, üst boyutu “emperyalist göç stratejisi”, alt boyutu Erdoğan’ın çifte hedefiydi: Sığınmacıları hem Türkiye’deki ümmetçilik projesinde kullanacaklar hem de ÖSO (Özgür Suriye Ordusunun ismini sonra Suriye Milli Ordusu SMO yaptılar) üzerinden Suriye topraklarında “nüfuz bölgesi” kuracaklardı. 

Yani Türkiye’nin sığınmacı sorununun kaynağı, ABD ve AB’nin emperyalist politikalarıdır, o politikalarla işbirliği yapan AKP iktidardır. 

Bu tablo bizi sorunun hangi perspektifle ele alınması gerektiğine götürür:

Tepki sorunun kaynağına gösterilmeli

Tepkiyi sorunun kaynağı olan ABD, AB ve AKP yerine sığınmacılara göstermek, büyük hatadır ve daha önemlisi olası sonuçlarıyla değerlendirilirse kendi kendimize tuzağa düşmektir. Tepki sorunun sonucuna değil, sorunun kaynağına gösterilmelidir. 

Sığınmacı sorunu konusunda gösterilebilecek en iyi tepki, Ankara-Şam normalleşmesini savunmak ve iktidara Şam’la görüşmesi için baskı yapmaktır. (Üstelik önceki yazımda da belirttiğim gibi bu kez normalleşme konusunda bölgesel gelişmelerin dayatması da var.) Çünkü normalleşme hayata geçtiği takdirde:

1) Şam yönetimi tüm topraklarında egemen olacak, ABD sponsorlu PYD devleti olasılığı ortadan kalkacaktır.

2) Dünyanın dört bir yanından Suriye’ye Esad’ı devirmeye gönderilmiş/gelmiş cihatçı örgütler tasfiye edilecektir.

3) Ankara kurduğu, beslediği ÖSO’yu dağıtmak zorunda kalacaktır.

4) Suriyelilerin vatanlarına geri dönüşü başlayacaktır.

Muhalefet iktidarla normalleşme, yumuşama arayışı hatasını terkedip,  Türkiye’nin Suriye’yle normalleşmesi için iktidara karşı sertleşmeli, ağır siyasi baskı uygulamalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Temmuz 2024

, , , , , , , , , , ,

1 Yorum

Esad ile Erdoğan’ın mesajlarının arka planı

Şanghay İşbirliği Örgütü‘ne üye, gözlemci üye ve diyalog ortağı olan ülkelerden birer gazeteci olarak komisyonların etkinliklerini izlemek üzere Çin’deyiz ama aklım Suriye sınırında. Zira bu çok önemli sorunumuz için yine bir fırsat doğdu.

İzleyebildiğim kadarıyla kamuoyunun bir bölümü, Erdoğan’ın Esad’la yeniden görüşebileceğine dair mesajına, haklı olarak önem atfetmedi. Çünkü benzeri mesajlar, sığınmacı sorununun etkisiyle Mayıs 2023 seçimi öncesinde de vardı, hatta bakanlar düzeyinde harekete bile geçilmişti. Ama seçim bitince normalleşme mesajları da bitmişti.

Diğer yandan Erdoğan’ın mesajındaki bazı vurgular da kamuoyu açısından samimi bulunmadı. Bir kere hâlâ Esad yerine Esed diyordu. Ve daha önemlisi, sahadaki uygulamanın tersine, “Bizim Suriye’nin içişlerine karışmak gibi bir derdimiz asla yok” diyerek, normalleşmeye “gerçeklik ve doğruluk” zemininde başlamıyordu (AA, 28.6.2027).

Moskova: Koşullar çok elverişli

Ancak Erdoğan’ın mesajı, bu kez salt iç politik ihtiyaçtan değil, bazı bölgesel gelişmelerin dayatmasından kaynaklanıyor gibi. 

Zira Erdoğan’ın mesajından bir gün önce Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad önemli bir çıkış yapmış ve Ankara’ya “adım atılmalı” işareti vermişti. 

Esad, Rusya Devlet Başkanlığı Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrantyev’i kabulü sırasında şunları kaydetmişti: “Suriye, Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesine, bu sürecin egemenliğine saygı ve Suriye devletinin egemenliğini tüm ülke toprakları üzerinde yeniden tesis etme arzusuna dayanması halinde olumlu yaklaşmaktadır” (Sputnik, 27.6.2024).

Lavrantyev’in görüşmede normalleşme müzakereleri için “koşulların her zamankinden daha elverişli olduğunu” belirtmesi ise önemli ipuçları taşıyor. 

Bu mesajdan üç gün önce, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan şöyle demişti: “Suriye ile ilgili Rusların ve bizim tarafın başardığı en önemli şey rejimle muhalifler arasında savaşın şu an itibariyle devam etmiyor oluşudur” (Habertürk, 24.6.2024).

Gerçi asıl başarı Atlantik baskısına boyun eğmeyen Esad yönetiminindir, saldırılara karşı vatan savunması yapan Suriye ordusunundur ve muhalifleri umutsuzluğa mahkum eden Şam’ın kararlılığıdır ama başarıyı kim sahiplenirse sahiplensin, şu aşamada Suriye devleti ile Atlantik destekli muhalifler arasında bir çatışmanın yaşanmıyor olması, normalleşme için çok değerli bir zemindir. 

Üç bölgesel gelişme

Gelelim hangi bölgesel gelişmelerin bu yeniden normalleşme eğilimli mesajları tetiklediğine, hatta dayattığına.

1) Kuşkusuz ABD sponsorlu PYD’nin devletleşme hedefli seçim arayışında olması, taraflara işbirliği dayatıyor. Esad’ın mesajındaki “egemenliğini tüm ülke toprakları üzerinde yeniden tesis etme” vurgusu önemli.

2) Bölge devletleri, ABD askerlerini bölgeden çıkarma kararı aldı ve bunu Washington’a dayatıyor. Bağdat, ABD’yi müzakere masasına oturtmayı başardı. Irak’tan çekilmek zorunda kalan ABD’nin, Suriye’de tutunma şansı zayıflar. 

3) Türkiye ve Irak merkezli Kalkınma Yolu projesi, komşuları da kapsama potansiyeliyle hayata geçirilmeye çalışılıyor. Hakan Fidan Çin’deki temasları sırasında, Körfez’i Avrupa’ya bağlayacak bu projenin Kuşak ve Yol ile entegrasyonunu dile getirmişti.

Kalkınma Yolu’nun hayata geçmesi yolun güvenliğine bağlı. Ve hem Ankara ile Bağdat, hem de Tahran ile Şam, ABD sponsorlu teröre karşı ikili-üçlü işbirliği yapmaya başladı. Örneğin Irak İçişleri Bakanlığı’na bağlı Sınır Güçleri Komutanı Muhammed el-Sıedi, Türkiye ve İran sınırlarının güvenliği için Ankara ile iki, Tahran ile altı aşamadan oluşan plan ve yöntem belirlediklerini açıkladı (CGTN Türk, 25.4.2024). 

Pazarlığa kurban edilmemeli

Kısacası Moskova’nın belirttiği gibi “koşullar her zamankinden daha elverişli” ve yukarıda işaret ettiğimiz bölgesel gelişmeler Ankara-Şam normalleşmesini dayatıyor. 

Mesele, dün bunu seçime kurban eden Erdoğan’ın şimdi de NATO zirvesi ile başlayacak Atlantik’le yeni pazarlığında kullanıp kullanmayacağı.

Ancak önemle belirtelim: Erdoğan bu fırsatı şimdi de kullanmazsa, partisinin ve iktidarının gerilemesini daha da hızlandırmış olacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Temmuz 2024

, , , , ,

1 Yorum

AKP’de iki çizgi

Aytunç Erkin son yazısında önemli bir siyasi yorum aktardı: “AKP içinde iki çizgi var. İlkini Mehmet Şimşek temsil ediyor. Batıcı, neoliberal politikaların uygulanması. Diğeriyse Hakan Fidan; daha dengeci, Avrasya’yı yok saymayan ve Çin-Rusya eksenini anlamaya çalışan bir çizgi.” (Sözcü, 26.6.2024)

Evet, AKP’de iki çizgi var ve bu iki çizgi son dönemde sık sık karşıya geliyor, hatta bu karşı karşıya gelişler gittikçe sertleşiyor.

Chatham House’dan verilen mesaj

Anımsayacaksınız: AKP medyası, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyaretini ve orada verdiği çok önemli mesajları görmezden gelmişti. Hatta AKP’nin ideolojik amiral gemisi Yeni Şafak, görmezlikten geldiği gibi, Hakan Fidan’ın mesajlarının tersine Çin’i manşetten hedef alan yayınlar yapmıştı. 

Bu köşede “Fidan’a Şafak operasyonu” başlığıyla konuyu ele almıştım. Fidan Çin’de “tek Çin, çok kutupluluk, yeni düzen, küresel faciaya karşı güçlü Çin, BRICS” mesajları veriyor ama Yeni Şafak manşetten “Çin’in sessiz istilası” başlığını atıyordu (Cumhuriyet, 8.6.2024). AKP’nin ideolojik amiral gemisi, Fidan’ın anlattığı Çin’i değil, ABD’nin Çin hakkında yaptığı değerlendirmeleri haber yapıyordu. Tam 6 gün sürdürdüler o yayını.  

Bitmedi. CGTN Türk’te yorumladım: Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Londra’daki Chatham House toplantısından yanıt verdi Fidan’a. BRICS’i küçümsedi, “üç asırdır yönümüz Batı” dedi. Ve sanki AB üyesiymişiz gibi de “AB’yle ayrışmayı göze alamayız” mesajı verdi, içeriye, Brüksel’e, Washington’a… (CGTN Türk, 25.6.2024).

Fidan’ın 2.5 ülke listesinde İran yok

Bitmedi. Yeni Şafak bir süredir Türkiye’nin Astana ortağı İran’ı hedef alıyor. Son olarak 22 Haziran’da manşetten suçladılar: “Türkiye Süleymaniye’de PKK’ya silah sevkiyatına göz yummayacak: Vur emri.”

Manşetin spotu da şöyleydi: “ABD ve İran’ın terör örgütü PKK’ya dron ve füze sevkiyatı, sabırları taşırdı. Türkiye, bundan böyle terör örgütüne sevkiyata sessiz kalmayacak. Tespit edilirse yeni sevkiyat anında vurulacak.”

Evet, Yeni Şafak bir süredir ısrarla İran’ın PKK’yi silahlandırdığını haber yapıyor. Peki bu konuda eski MİT Başkanı, yeni Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ne diyor? ”PKK/YPG konusunda problemli olduğumuz 2.5 ülke var” diyor ve isimlerini sıralıyor: “ABD, İngiltere ve biraz da Fransa.” (Habertürk, 24.6.2024). Fidan’ın “müttefik” isimleri sıraladığı listede, Yeni Şafak’ın suçladığı İran yok!

Aydınlık’ın manşeti

Sadece şu örnekler bile AKP’de iki çizginin olduğunu, bir tarafta Hakan Fidan’ın temsil ettiği çizginin, diğer tarafta da Mehmet Şimşek ile Yeni Şafak’ın iki ayrı kol üzerinden paralel sürdürdüğü çizginin olduğu görülüyor. 

Hatta Aydınlık’ın yayınlarına bakılırsa, AKP içinde birbiriyle çatışan başka çizgiler de var. Örneğin Aydınlık’ın “AK Parti içinde milli devlet rüzgarı” manşetine göre, Süleyman Soylu, Mehmet Uçum, Metin Külünk, Ayhan Ogan gibi isimler, “AK Parti’yi MHP’den koparma planına” dikkat çekiyorlar (Aydınlık, 26.6.2024).

Normalleşme ile zaman kazanma 

Bir kitle partisinde, hele de 22 yıldır iktidar olan bir kitle partisinde iki hatta daha fazla çizginin olmaması anormal olurdu. AKP kurulduğunda da, iktidar yılları boyunca da hep birbiriyle çatışan çizgilere sahip oldu. 

Erdoğan, iyi bir taktisyen olarak bu çizgileri kullanma becerisini gösterebildi; hatta rekabet halindeki çizgileri, iç ve dış pazarlıklarda kullandı, iktidarının üzerinde durabildiği sütunlar haline getirdi. 

Elbette AKP’nin yükseliş dönemiydi ve çizgilerin kontrolü büyük problem değildi. Ama AKP artık gerileme döneminde, birinci değil ikinci parti. Böyle zamanlarda iki çizgiyi kontrol edebilmek çok güçtür.

İşte Erdoğan’ın “siyasette normalleşme çabamız, aslında muhalefeti normalleştirme çabasıdır” (AA, 26.6.2024) demesi biraz da bundandır; AKP Genel Başkanı, normalleşmeyle CHP’yi yumuşatarak zaman kazanıyor, konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor çünkü…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2024

, , , , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

Servet vergisi yerine bahşişten vergi düzeni

Devrimciler açısından 27 Mayıs neden ilerici, 12 Eylül neden gericidir? Yanıtı sınıf mücadelesindedir; süreçlerin hangi sınıfa ne verdiği ve ne aldığıyla ilgilidir. 

27 Mayıs Devrimi’nin ilk icraatlarından biri, 31 Aralık 1960’ta çıkarılan 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunudur. Bu kanunla “vergi tavana” yayılarak, zenginlerden servet vergisi alınmaya başladı. 

12 Eylül Darbesi’nin en önemli icraatlarından biri ise 18 Nisan 1984’te 2995 sayılı kanunla 27 Mayıs’ın servet vergisi yasasını yürürlükten kaldırmak oldu. “Vergiyi tabana” yayma yoluyla emekçileri yoksullaştırdılar.

28 Şubat sürecinde yine halk yararına bir yasa çıktı: Maliye Bakanı Zekeriya Temizel 1998’de “nereden buldun yasası”nı hazırladı. 1999’dan itibaren uygulanacak olan bu yasa, koalisyondaki ANAP’lı, MHP’li sermaye temsilcilerinin varlığı nedeniyle seçim sonrasına bırakıldı. 

3 Kasım 2002’deki seçimi AKP kazandı ve ilk uygulamalarından biri, 9 Ocak 2003’te 4783 sayılı kanunla Temizel’in hazırladığı yasayı yürürlükten kaldırmak oldu.

“Yeşil neoliberal” program

Bu üç yasa, aynı zamanda Türkiye’nin “çok kısa ekonomi-politik tarihinin” özetidir:  

27 Mayıs sürecinde halktan yana tutumla, zengin vergiye mecbur edildi. 12 Eylül ve Özal ise tersini yapıp halka kemer sıktırdı, zengini kolladı. 28 Şubat ise bu ağır düzeni frenlemeye çalıştı, gücü yetmedi. 

Ve en sonunda Türkiye 2000’lerde siyasal İslamcılığa teslim oldu: Erdoğan döneminde patronlar için greve karşı OHAL düzeni oluşturuldu, zenginlere sürekli vergi affı getirildi, burjuvaziye “vergiden kaçınma” fırsatı sağlandı, KKM başta çeşitli yollarla sermaye transferleri yapıldı ve “nereden bulduğunun önemi yok” denilerek kaynağı belirsiz her paranın girişine ve faizi alıp gitmesine açık bir ekonomi modeli uygulandı. 

Bu “yeşil neoliberal” program ile yeni zenginler oluşturuldu, eski büyük zenginler daha da zenginleştirilerek hallerinden memnun halde tutuldu, hatta yurtdışına sermaye kaçırmalarına göz yumuldu. 

Elbette zenginlerin zenginleştiği bir düzende, yoksullar daha da yoksullaştı. Yoksul emekçilerin bir kısmını sendikasızlaştırarak, bir kısmını tarikat-cemaat düzenine mecbur ederek etkisizleştirdiler.

Sınıfsal tercih

Bu düzen epey bir süredir aslında sürdürülemez halde. “Tamir programına” sahip alternatifi olmadığı için iktidar, iktidarda kalmaya devam edebiliyor yıllardır. Düzencilerin düzeni sürdürülebilmesinin yolu ise yoksulu yoksullaştırmanın ötesine geçebilmelerine, yoksulu açlığa mahkum edebilmelerine bağlı artık. İşte evinize sipariş getiren moto kuryeye vereceğiniz bahşişten bile vergi almaya gözkoymaları bundandır!

Bu bir sınıfsal tercihtir: Ya sermayesini Avrupa’ya kaçırıp Türkiye’de “milli takım” reklamlarıyla “millicilik oynayan” burjuvaziden, lafta “yerli ve milli” olup pratikte daha az maaş vereceği için yabancı emekçi çalıştırıp daha fazla artık-değer sömüren fabrikatörlerden, kamu kaynaklarını hortumlayanlardan, Cumhuriyet’in kamu iktisadi teşekküllerini bedavaya alıp kârına kâr katanlardan, belediye-imar yoluyla ölçüsüz zenginleşenlerden, faiz rantıyla semirenlerden “gerçek vergi” alacaksınız, ya da üç kuruş bahşiş alan emekçiden… 

Mehmet Şimşek’in TBMM’ye göndermeye hazırlandığı vergi paketi işte budur.

Seçimden birinci parti çıkıp erken seçim talep etmeyenlerin normalleşme aldatmacası üzerinden AKP’ye toparlanma fırsatı vermesinin ilk ağır faturalarından biri ne yazık ki budur. Ellerinde bir “tamir programı” olup olmadığı ise bir başka sorundur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Haziran 2024

, , , , , , , , ,

3 Yorum

Menderes’ten Erdoğan’a Patrikhane

Fener-Rum Patriği Dimitri Bartholomeos’un İsviçre’deki Ukrayna konferansına “ekümenik” sıfatı ile katılması ve gözlemci olarak katılımcı ülke temsilcileriyle birlikte ortak bildiriyi imzalaması, 200 yıllık “emperyalizm-patrikhane” ilişkisinin beşinci evresi ile ilgilidir. 

Yani Patrikhane meselesi, sadece bir din meselesi değil, öncelikle bir siyaset meselesidir. Zaten devrimci Atatürk’ün laikliği, tüm tarikat ve cemaatleri olduğu gibi, Patrikhane’yi de siyasal araç olmaktan çıkarmanın gereğiydi.

Kurtuluş Savaşı’na karşı Patrikhane

Patrikhane, 19. yüzyıl boyunca İngiliz, Fransız ve Rus emperyalizminin siyasal aracı oldu. 1821’de Mora İsyanı ile başlayan bu birinci evre, I. Dünya Savaşı’na kadar sürdü.

Patrikhane’nin emperyalizmle ilişkisi açısından ikinci evresi, İngiltere ve Yunanistan adına Kurtuluş Savaşı’na karşı pozisyon aldığı 1919-1922 dönemidir. Öyle ki Patrikhane Rum çetelerinin silahlandırılması ve organizasyonunda önemli bir rol oynamıştır.

Bu iki evre, Atatürk’ün devrimci tutumu ve laik anlayışıyla kesintiye uğradı. Fatih Kaymakamlığına bağlanan Fener-Rum Patrikhanesi, siyasal bir merkez olmaktan çıkarılıp, Ortodoks Rumların dini kurumuna indirgendi. 

Komünizme karşı mücadelede Patrikhane

II. Dünya Savaşı sırasında başlayan Türkiye’nin Atlantik kampına dahil olma çizgisi, Cumhuriyet’in Patrikhane politikasını da bozdu ve ne yazık ki Patrikhane’yi yeniden emperyalizmin kullanımına bıraktı. Böylece üçüncü evre başladı.

Fener-Rum Patrikhanesi, ABD emperyalizminin  SSCB’ye karşı başlattığı çevremele doktrininin bir uygulama aracı olacaktı; hem SSCB’nin Balkan/Slav halkları üzerindeki etkisini dengelemekte hem de Balkanlarda komünizmle mücadelede kullanılacaktı. ABD bu amaçla Kuzey ve Güney Amerika Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu Athenagoras’ı Fener-Rum Patriği yaparak 1 Kasım 1948’de Türkiye’ye gönderdi. Patrik olabilmenin şartı Türk vatandaşlığını gerektirdiğinden, Athenagoras daha uçaktayken vatandaşlığa kabul edildi!

Ve ABD Patrikhane’yi 1950’de başlayan Bayar-Menderes döneminde SSCB’ye ve komünizme karşı kullandı. Patriği “ekümenik” kabul ettirmeye çalışarak tüm Ortodoks kiliselerinin başı yapmaya çalıştı. Başbakan Adnan Menderes, 5 Haziran 1952’de Patrik Athenagorası ziyaret ederek, II. Dünya Savaşı’nın ardından aşınmaya başlayan Atatürk’ün patrikhane politikasını değiştirmeye soyundu. 27 Mayıs bu süreci kesintiye uğrattı, Türk devleti ABD’nin Patrikhane politikasına direndi.

ABD’nin Ukrayna stratejisinde Patrikhane

Emperyalizm-Patrikhane ilişkisi açısından dördüncü evre, SSCB’nin 1991’de dağılmasıyla başladı. Yugoslavya’nın parçalanması, Doğu Avrupa ve Balkanların Batı kampına dahil edilmesi sürecinde Patrikhane, AB ve ABD’nin bir aracına dönüştü. Bu dönem Ankara’ya yeniden “ekümenik” baskılarının uygulandığı yıllar  oldu.

Emperyalizm-Patrikhane ilişkisi açısından beşinci evre ise ABD’nin Ukrayna stratejisi ile başladı. 17 Aralık 2018’de bu köşede “Ortodoks kiliselerinin kavgası” başlığı ile konuyu incelemiştim: “Kiev Patrikhanesi, Rusya’dan ayrılarak bağımsız Ukrayna Ortodoks Kilisesi’nin kurulduğunu ilan etti. Kiev bu kararı, İstanbul Fener-Rum Patrikhanesi’nin desteğiyle aldı.”

İşte Patrik Bartholomeos’un İsviçre’deki Ukrayna konferansına “ekümenik” sıfatı ile katılması ve bildiri imzalaması, ABD’nin Rusya’ya karşı sürdürdüğü topyekün mücadelenin bir parçasıdır. Fatih Kaymakamlığına bağlı bir din adamının küresel güç mücadelesinde yardımcı aktör olarak rahatça kullanılabilmesi ise AKP iktidarının emperyalizmle ilişkisinden kaynaklanmaktadır.

Patriğin geçmiş yıllarda yaptığı “Erdoğan söz verdi” türünden açıklamaları gazete ve TV arşivlerindedir. O gün Erdoğan’a verdiği sözü tutturmayan siyasal iklim, yine tutturmayacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Haziran 2024

, , , , , , , , , , ,

3 Yorum

Erdoğan G7’ye neden davet edildi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan İtalya’da yapılan G7 liderler zirvesinin ikinci gününe davet edildi ve G7’nin “Afrika ve Akdeniz – Yapay Zeka ve Enerji” konulu yüksek düzeyli oturumuna katıldı. Oturumun ardından aile fotoğrafı çekildi.

Peki G7 liderler zirvesinin ev sahibi İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı neden davet etti?

Afrika-Akdeniz coğrafyası

Sorunun yanıtı öncelikle Erdoğan’ın katıldığı oturumun “coğrafyasıyla” ilgili: Afrika ve Akdeniz… 

Daha derin bir yanıta ilerlemek için ise Anadolu Ajansı’nın yorumuna başvurduğu Dr. Valeria Giannotta’nın değerlendirmesine bakmamız gerekiyor. Şöyle diyor İtalyan akademisyen: “Roma, ‘Mattei Planı’ olarak da adlandırılan AB Küresel Geçit Projesi’ni tamamlayıcı nitelikte olan Afrika Planı’nı destekleyerek pragmatik bir şekilde ‘Küresel Güney’e odaklanıyor. Bu yenilenen yaklaşım, Türkiye gibi diğer kilit aktörlerle olan güçlü ilişkilere de dayanıyor.” (AA, 15.6.2024).

O zaman gelin AB Küresel Geçit Projesi’nin ve Mattei Planı’nın ne olduğuna bakalım. Ve elbette bu yılın başında yapılan Meloni-Erdoğan görüşmesinin içeriğini anımsayalım.

Roma’nın Afrika planı

AB’nin Küresel Geçit Projesi, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ne karşı geliştirdiği bir projedir. Ancak pek geliştiği söylenemez.

Mattei Planı ise İtalya Başbakanı Meloni’nin Afrika için yeniden gündeme getirdiği eski bir İtalyan planıdır. Plan ismini ENI enerji şirketinin kurucusu Enrico Mattei’den almaktadır. 1950’li yıllarda İtalya’nın enerji güvenliği için oluşturulmuştur. Çünkü İtalya, bugün bile doğalgaz ihtiyacının yüzde 40’ını Afrika ülkelerinden sağlamaktadır. 

Roma’nın planı bugün yeniden gündeme getirmesinin ise iki boyutu vardır: Ukrayna krizi nedeniyle ABD’nin Avrupa’ya yaptığı enerji yaptırımı baskısı ve Afrika kaynaklı göç… 

İşte Meloni bu nedenle bu yılın başında, 29 Ocak 2024’te Roma’da düzenlediği uluslararası zirvede (yeni) Mattei Planı’nı açıkladı. Planın iki hedefi vardı: İtalya’nın Afrika ile Avrupa arasında enerji alanında bir köprü görevi üstlenmesi ve Afrika’ya yatırımlarla göçün kısıtlanması… 

İtalya Başbakanı Meloni zirvede 5.5 milyar avroluk bir yatırım programı açıkladı. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de AB’nin Afrika’ya Küresel Geçit Projesi kapsamında 150 milyar avro yatırım yapmayı öngördüğünü hatırlattı ve ekledi: “Mattei Planı, AB-Afrika ortaklığının bu yeni aşamasına önemli bir katkı.”

Afrika Birliği ise İtalya’nın planına tepki göstermiş, Afrika Birliği Komisyonu Başkanı Moussa Faki “Biz dilenci değiliz, daha adil ve tutarlı bir dünyaya giden yolu açabilecek yeni bir ortaklık modeli için bir paradigma değişikliği istiyoruz” demişti.

Atlantik’te Çin ve BRICS rahatsızlığı

Peki Erdoğan Küresel Geçit Projesi’nin ya da yeni Mattei Planı’nın neresinde? 

Meloni, Roma’da Mattei Planı’nı açıklamadan 10 gün önce Türkiye’yi ziyaret etti ve Erdoğan’la görüştü. İtalyan haber ajansı ANSA’ya göre görüşmenin esas konusu, “göç alanındaki işbirliğini güçlendirme”ydi. 

Göç kriziyle karşı karşıya olan ülkelerin ilk görüşmek istediği adres, haliyle bir süredir AKP hükümetiydi. Çünkü iktidar AB’den aldığı fonlar karşılığında Türkiye’yi Avrupa önünde bir “tampon ülke” yaparak uluslararası model oluşturmuştu. AB bazı Afrika ülkelerine de bu modeli uygulamak istiyordu.

İşte Erdoğan’ın Meloni tarafından G7 zirvesine davet edilmesi ve “Afrika ve Akdeniz – Yapay Zeka ve Enerji” konulu yüksek düzeyli oturuma katılmasının öncelikli nedeni göç konusuydu. Ancak fazlasının da olduğu anlaşılıyor.

Erdoğan G7’ye davet edilerek ve “geniş G7” aile fotoğrafına dahil edilerek, Türkiye’ye yerinin “Batı kampı” olduğu hatırlatılmaktadır. Hakan Fidan’ın Çin ziyareti, orada verdiği mesajlar, Rusya’daki BRICS toplantısına katılması sadece AKP’nin ideolojik amiral gemisi Yeni Şafak’ı, AKP’nin Atlantik takımını, CHP’li Namık Tan’ı değil, elbette ve öncelikle Washington’u rahatsız etti çünkü…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Haziran 2024

, , , , , , ,

1 Yorum

AKP’ye göre BRICS: Jeopolitik dengeleyici

Batı merkezli bakış açısına göre çok kutupluluk, Güney’in (ya da Doğu’nun) Batı’nın karşısına bir kutup çıkarmasıdır. Haliyle “liberal kapitalist dünya” bu yaklaşımıyla çok kutupluluğu “bloklaşma” olarak yorumlamaktadır.

Oysa çok kutupluluk bloklaşma değildir, uluslararası sistemi demokratikleştirme çabasıdır; uluslararası sorunlarda “küçük devletler”in de etkili olabilmesinin yoludur. BRICS üyesi Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail’e karşı soykırım davasına liderlik edebilmesi örneğinde olduğu gibi… 

Küresel ekonomiyi demokratikleştirmek

Nasıl ki çok kutupluluk uluslararası sistemi demokratikleştirme yolu ve çabası ise BRICS de küresel ekonomiyi demokratikleştirmenin kurumlaşmasıdır. Ama bununla sınırlı değil…

Çin’in BRICS’i “yeni tip çok taraflı işbirliği mekanizması” diye tarif etmesi bundandır. 

Çünkü kurallarını emperyalist ABD’nin yazdığı “kurallı düzen” artık işlememektedir: ABD kendi yazdığı kuralların bazılarını, bugünkü çıkarları gereği uygulamamaktadır. Bu da düzensizliğe ya da tek yönlü düzene yol açmaktadır: ABD’nin ticaret savaşı açması, pek çok ülkeye yaptırım uygulaması, uluslararası hukuka aykırı olarak devletlerin merkez bankası rezervlerine el koyması, savaş hukukuna bile aykırı olarak işgal ettiği ülkelerin petrolünü, buğdayını çalması vb.

Emperyalist eşkiyalığa karşı BRICS

İşte BRICS bu “emperyalist eşkiyalığın” karşısında demokratik ve eşit ekonomik ilişkiler kurulabilmesinin mekanizmasıdır.

BRICS’in büyük ilgi görüyor olması bu nedenledir. ABD’nin antidemokratik uygulamaları arttıkça BRICS bir çekim merkezine dönüşmektedir. 5 üyeli BRICS bu nedenle geçen yıl 10 üyeli bir yapıya dönüştü. Şu anda 30’dan fazla ülke çok kutupluluğun en önemli aracı görülen bu platforma ilgi göstermektedir. Bu nedenle bir süredir BRICS+ formatlı toplantılar da yapılmaktadır. (Kremlin sözcüsü Peskov, yeni formatlar üzerinde de çalışıldığını söyledi.)

BRICS’e ilgi gösteren ülkelerden biri de Türkiye’dir. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, BRICS toplantısı için Rusya’da bulunan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı kabulünde söylediği şu sözlerle Türkiye’nin üyelik isteğini bir nevi resmileşleştirmiştir: “Türkiye’nin BRICS çalışmalarına gösterdiği ilgiyi memnuniyetle karşılıyoruz ve bu birliğe üye ülkelerle birlikte olma arzusunu kesinlikle mümkün olan her şekilde destekleyeceğiz.”

Nitekim Fidan da “kurallara dayalı sistem olarak adlandırılan düzenin dengeli ve hızlı çözüm sunmada yetersiz kaldığını” savunarak “BRICS ile işbirliğimize değer veriyoruz. BRICS içindeki çeşitliliğin kalkınma ve istikrarı artırmak için önemli bir araç olduğuna inanıyoruz” dedi.

Zihin bulanıklığı

Ancak AKP’de genel olarak BRICS hâlâ stratejik bir kurum olarak görülmemektedir. AKP Batı’yla ilişkilerinde BRICS’ten taktik “jeopolitik dengeleyici” olarak yararlanmak istemektedir.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan BRICS’i, “çok taraflılık” uygulamasında değerlendirilecek bir araç olarak görürken, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek için BRICS, “yeni Kalkınma Bankası’nın fonlarından yararlanmak” için ilgi gösterilecek adrestir. Cumhurbaşkanı Erdoğan için ise BRICS, ABD ile pazarlıkta kullanılacak bir karttır.

Türkiye’yi yükselen Asya’da parlak bir yıldıza dönüştürmek, kuşkusuz “neo-Abdülhamitçi”liğin ve neoliberalizmin neden olduğu bu zihniyet bulanıklığını aşabilmeye bağlıdır. Bu da öncelikle temel bir iç politika sorunudur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Haziran 2024

, , , , , , ,

2 Yorum

ABD’yi Suriye’den kovmanın yolu

PKK/YPG, ABD desteğiyle etkin olduğu Suriye’nin kuzeydoğusunda 11 Haziran’da bir seçim yaparak, konumuna “meşruiyet” sağlamaya çalışıyor. 

Burdan bir meşruiyet çıkmayacağı ortada. Irak’ın kuzeyindeki bağımsızlık referandumunun bile sonuç vermediği şartlarda, PYD’nin Suriye topraklarında bir devlet kurma şansı hiç yok. 

Nitekim ABD de “şartlar uygun değil” diyerek 11 Haziran seçimini uygun görmediğini resmi olarak ilan etti. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Vedant Patel, “Suriye’nin kuzeydoğusunda yapılacak seçimlerle ilgili şu anda serbest, adil, şeffaf ve kapsayıcı olma koşullarının sağlandığını düşünmüyoruz” dedi ve ekledi: “Bu görüşümüzü Suriye’nin kuzeydoğusunda aktörlere de ilettik.”

PYD’nin asıl amacı

PYD’nin iki nedenle bu konuda adım atmak istediği anlaşılıyor: 

1) Irak hükümeti ABD’yi topraklarından çıkarmak için müzakereleri başlattı. Irak’tan çıkan ABD’nin Suriye’de tutunma şansı zayıf. PYD bu nedenle o an gelmeden kendi pozisyonunu sağlama almaya çalışıyor. 

2) İsrail Gazze saldırısı sürecinde zaman zaman Suriye’ye de saldırıyor. PYD, dünyanın baskısı altındaki İsrail’in bir anlaşmaya mecbur kalmasından önce hareket edip, bunu fırsata çevirmek istiyor. 

PYD’nin asıl amacı ise seçimi bir meşruiyete çevirebilirse, bunu Şam’la özerklik pazarlığında kullanmak. 

Teröristan nasıl önlenir?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Türkiye, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde bölücü örgütün bir ‘teröristan’ kurmasına asla izin vermeyecektir” dedi (AA, 30.5.2025).

Güzel, peki nasıl engelleyecek? Suriye’de asker bulundurmayı sürdürerek engellemek olası mı? Teknik olarak evet ama Suriye’de sürekli asker bulundurabilmek mümkün mü? Değil tabii ki… 

Bu durumda geriye tek yolun kaldığı ortada: Ankara Şam ile anlaşmalı ve Şam’ın Suriye’nin kuzeydoğusunda yeniden egemen olması sağlanmalı. Suriye topraklarındaki TSK birlikleri de Suriye ordusunun önünü açarak bu süreci kolaylaştırmalı ve bu yolla adım adım Türkiye’ye çekilmeli. Böylece Rusya ve İran’ın desteklediği normalleşme sürecini kilitleyen “çekilme takvimi” konusu da çözülmüş olur.

Bahçeli’nin Şam’la işbirliği mesajı

Diyeceksiniz ki “son 10 yılda ‘Ankara ile Şam anlaşmalı’ diye defalarca yazdınız ama Erdoğan’ın buna hiç niyeti olmadığı görüldü hep.” Haklısınız. Ancak bu kez Erdoğan’ın başortağı Bahçeli’nin de Ankara-Şam işbirliğine işaret ediyor olması, belki en azından güvenlik bürokrasisi üzerinde bir basınç oluşturabilir.

Bahçeli net bir şekilde söyledi: “Şam ile işbirliği kurulmalı. Bölücü terör örgütünün kaynağında Türkiye ile Suriye’nin eşgüdüm halinde yapmalarını önerdiğim askeri operasyonlarla kökü kurutulmalıdır.”

Ankara-Şam karşıtlığı PYD’ye alan açıyor

Ankara’nın çelişkileri şunlar: 1) İtiraz ettiği yapının ana sponsoru, kendisinin de müttefiki. 2) Ankara Washington’un politikasına, Washington da Ankara’nın politikasına itiraz üzerinden Suriye’deki varlığını gerekçelendiriyor. 

Ankara’nın kolaylığı şunlar: 1) Irak bile ABD’yi topraklarından atmaya dönük adımlar atıyor. 2) Türkiye’nin Astana ortaklarının temel hedefi ABD’yi Suriye’den çıkarmak. 

Dolayısıyla şartlar çok uygun ancak Erdoğan “özel ajandası” nedeniyle süreci ilerletmiyor, Moskova-Tahran arabuluculuğunda yapılan normalleşme sürecinde de görüldüğü üzere işlevsel adım atmıyor.

İşte asıl vahimi de bu: Ankara’nın Şam’la normalleştirmeyi geciktiren tutumu, ABD ve PYD’ye sürekli oyun geliştirme fırsatı veriyor. 11 Haziran seçimi atlatılsa bile, bu anlayışla ABD ve PYD yeni fırsatlar bulacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Haziran 2024

, , , , , ,

1 Yorum

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın