Posts Tagged Erdoğan

CEMAATİN PARTİLEŞMESİ – PARTİNİN CEMAATLEŞMESİ

AKP hükümeti ile Cemaat arasındaki yarı-açık savaş, Sabah ile Zaman gazetesi yazarları arasındaki polemiklerle yeni bir aşamaya sıçradı. Özetleyelim:

Önce Mehmet Barlas “Cemaatler sivil toplum değildir” diye yazdı (Sabah, 6 Ağustos 2013). Hüseyin Gülerce ertesi gün “Hizmet hareketinin bir ‘dini cemaat’ olmadığını” savundu (7 Ağustos 2013). Ardından Mehmet Barlas “gücünü abartanların (Cemaat) ancak gerçek güçlü (AKP) öfkelenene kadar gösteri yapabileceğini” yazarak cemaati uyardı (Sabah, 10 Ağustos 2013). Mümtazer Türköne tehdide tehditle yanıt verdi ve “parti mezarlığına intikal eden çok sayıda parti bulunduğunu” belirterek, “partilerin değil, cemaatlerin geleceğe kalacağını” yazdı (Zaman, 11 Ağustos 2013).

ÇATIŞMANIN KAYNAĞI

AKP ile Cemaat’in son iki yıldır çarpışması kuşkusuz çok önemli. Daha önce bu köşede birkaç kez değindik. Özetleyelim:

1. 11 yıl önce koalisyon kuran Erdoğan ile Fethullah Gülen, iktidar zayıfladığı ve inişe geçtiği için çarpışıyor. İnişi görerek kazandığı mevzileri korumaya çalışan Cemaat’in hamleleri, Erdoğan’ı ürkütüyor ve bu nedenle o hamleleri “devlet içinde devlet” şeklinde niteliyor.

2. ABD’nin dünya çapında inişe geçmesi iç çelişmelerini büyütüyor. Hâkim sınıflar arasındaki bu çelişmeler, Washington’dan başlayarak müttefik ülkelerdeki aktörlere kadar uzanıyor. ABD’deki bu iç çarpışma Erdoğan ile Gülen arasındaki çarpışmayı besliyor.

“7 Şubat” operasyonu ile zirve yapan bu çarpışma, yukarıda da özetlediğimiz gibi şimdi şu iki konu üzerinden yürütülüyor: 1. Parti mi, Cemaat mi? 2. Cemaatler Sivil Toplum Kuruluşu mudur?

ESKİ VE YENİ KURUMLAR

Bu konunun berraklaştırılması için önce bazı saptamalar yapmalıyız:

1. Her üçü de, yani Parti, Cemaat ve Sivil Toplum Kuruluşu, toplumsal örgütlerdir.

2. Bu üç toplumsal örgütlenme modellerinden Cemaat feodal sistemin, Parti ve Sivil Toplum Kuruluşu ise esas olarak kapitalist sistemin örgütlenme modelidir.

3. Sivil Toplum Kuruluşları, milli devletlerdeki “Demokratik Kitle Örgütlerinin” yerini alması için 80’lerde, Yeni Dünya Düzeni koşullarında rüzgârı estirilen yeni bir örgütlenme modelidir.

4. Partiler, sınıfsal ortaklığı ve ideolojik birlikteliği bulunan kesimlerin siyaset yapma ve iktidar olma aracıdır. Demokratik Kitle Örgütleri ise belirli bir konuda aynı amacı paylaşan insanların bir araya geldiği ve esas olarak o konu ve alanda ama genel olarak da her alanda, siyaseti denetleyen, itiraz eden ve öneriler üreten bir örgütlenme modelidir.

Sivil Toplum Kuruluşları ise kendi alanında faaliyet üreten ve siyasetin alanına pek girmeyen yapılardır. Ancak Sivil Toplum Kuruluşları, Türkiye’de güçlü bir Demokratik Kitle Örgütü geleneği olduğu ve oradan tam olarak kopamadığı için, genel olarak karma bir yapıya dönüştü.

CUMHURİYET YURTTAŞI MI, CEMAAT MÜRİDİ Mİ?

Tüm bu saptamalar ışığında ortaya çıkan sonuçlar ise şunlardır:

1. Partiler ve Sivil Toplum Kuruluşları günümüze, fakat Cemaatler eskiye aittir. O nedenle de Cumhuriyet kurulurken ve kurucular milli bir devlet inşa ederken, feodalizme ait bu yapıları yasaklamış ve tasfiye etmeye çalışmıştır.

Çünkü hilafetin ve saltanatın olduğu bir rejimde cemaatler ve tarikatlar yasaldır fakat parlamenter demokrasilerde, milli egemenliklerde bu yapılar yasadışıdır! Ve zaten mücadele de cumhuriyet ile hilafet, millet ile ümmet ve vatandaş ile mürit arasındadır.

2. Milli devleti yıkmak ve Kemalizm’i tasfiye etmek isteyen emperyalizmin, 30 yıldır, önce Türk-İslam sentezini ardından da Ilımlı İslamcılığı Türkiye’de egemen kılmaya çalışması, bu eski yapıları yeniden “yasal alana” çıkartmıştır.

Bu nedenle Said’i Nursi’nin ismi okullara verilmeye başlamış, evi devlet eliyle açılmıştır. Bu nedenle “bir de ulemaya soralım” cümleleri başbakanlık koltuğundan seslendirilmiştir. Bu nedenle “muhafazakâr otellerde” müzisyenler paravan arkasına gizlenmiştir.

Milli iradenin çıkarlara göre yorumlandığı ve popüler olduğu şu günlerde özellikle belirtelim: Partilerin liderleri kongrelerde parti üyelerince ve Sivil Toplum Kuruluşlarının yönetimleri üyelerince seçilir fakat cemaat liderleri müritlerce seçilmez! Parti ve STK’lerde denetim ve disiplin kurulları en tepeyi denetler fakat müritler cemaat liderini asla sorgulayamaz!

Tek başına bu bile Cemaatlerin Sivil Toplum Kuruluşu olmadığını ve olamayacağını ortaya koyar!

Fakat Ilımlı İslamcılığın etkin olduğu koşullarda asıl sorun, cemaatlerin partileşmesi ve partilerin işleyiş bakımından cemaatleşmesidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Ağustos 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

NOBEL ERDOĞAN’A ADAY

Haklısınız, başlık ters gibi duruyor. Normal de “Erdoğan Nobel’e aday” ve hatta daha doğru olarak “Erdoğan Nobel’e aday gösterildi” şeklinde olmalıydı. Ancak mesele ters olunca, başlık da ters oldu. Neden mi? Anlatalım:

Bildiğiniz gibi önceki gün Başbakan ErdoğanEyy Nobel, sen nasıl barış ödülü dağıtıyorsun” diyerek Alfred Nobel’i mezarında sıçrattı.

Erdoğan’ı sinirlendiren olay ise Mısır ve Baradey’di: “Barış ödülü almış olan Baradey, şu anda askeri darbeyi gerçekleştiren hükümetin cumhurbaşkanı birinci yardımcısıdır. Ben şimdi Nobel’e sesleniyorum. Eyyy Nobel, sen nasıl barış ödülleri dağıtıyorsun ki bu kişiler askeri darbe yapanların yanında yer alıyor.” (Hürriyet, 9 Ağustos 2013)

Konu Baradey olunca Erdoğan Nobel’e kızabiliyordu fakat biz ise “beyzbol sopası” sendromu taşımayan bir Türk Başbakanı’nın şöyle haykırmasını bekliyorduk: “Eyy Nobel, sen Irak’ta 1,5 milyon Müslüman katleden ABD’nin Başkanı Barrack Obama’ya nasıl barış ödülü verirsin?

İŞİ OLAN ERDOĞAN’I ADAY GÖSTERİYOR

Erdoğan’ın Nobel’e kızmasına sosyal medyada çarpıcı yorumlar yapıldı. En dikkat çekeni, Erdoğan’ın pek çok kez Nobel’e aday adayı gösterilmesine rağmen tek bir kez bile aday gösterilmemesine öfkeli olabileceğiydi…

Arşivlere bakınca bu yorumcuların pek de haksız sayılmayacağı görülüyordu. Hatta “Nobel’e aday adaylık” diye bir dal olsa, Erdoğan Guinness Rekorlar Kitabına bile girerdi.

İşte Erdoğan’ın Nobel’e aday adaylıklarından bir kaçı:

1. Örneğin Erdoğan “Her TOBB üyesi bir işsiz çalıştırsa, işsizlik biter” dediğinde Deniz Baykal tarafından Nobel’e aday gösterilmişti! (5 Mayıs 2009)

2. Baykal şaka yapmıştı ama NTV gayet ciddiydi. NTV, röportaj yaptığı Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland’a şöyle sormuştu: “Eğer Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Kürt sorununa barışçıl çözüm bulursa Nobel Barış Ödülünü alabilir mi?”

Aynı zamanda Nobel Barış Ödülü Komitesi Başkanı  olan Jagland’ın soruyu geçiştiren yanıtı şöyleydi: “Bu konuda hiçbir yorumda bulunamam. Bu tür şeylerden genelde konuşmayız. Fakat barış yapanları, gerçekleştirenleri daima onurlandırmışızdır, elbette.” (3 Şubat 2013)

3. Bugün gazetesinden Seda Şimşek’e konuşan Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, İmralı sürecinin sonunda Erdoğan’ın Nobel Barış ödülünü alabileceğini ilan ediyordu! (11 Mart 2013)

4. Koray İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Selim Koray, Başbakan Erdoğan’ı Nobel Barış Ödülüne aday gösterdiğini ve 23 Mart 2013’te resmi başvuru yaptığını açıkladı.

Sözcü’den Saygı Öztürk bu tuhaf adaylık öyküsünü araştırdı ve altındaki rantı ortaya çıkardı. (1 Nisan 2013)

5. Bir tuhaf adaylık önerisi de komşu İran’dan gelmişti. İran’da Mükerrem Şirazi, “İnsaf ve cesaretleri varsa, Nobel Barış Ödülünü Erdoğan’a verirler” diyordu. (2 Şubat 2009)

BAĞIMLI KAFA

Erdoğan’ın Nobel aday adaylıklarına köşe yetmez. En iyisi burada keselim ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in “Nobelli Müslüman sayısının çok az olduğunu” belirten İngiliz evrim biyoloğu Richard Dawkins’e verdiği yanıtlara bakalım.

Şimşek’in iki tezi var:

İlki komik. Şimşek, Nobel’i Müslüman olmayan bir ülke verdiği için Müslüman Nobelli’nin az olduğunu savunuyor. Yani örneğin Suudi Arabistan verse, fahri doktora gibi bizimkilere Nobel dağıtacak!

İkincisi ise trajikomik: “Batı’nın ‘büyük oyun’u Müslüman dünyasını sürekli bir çatışma ortamında bırakmış, bu da ilerlemeye engel olmuştur.”

Sanırsın bu sözlerin sahibi ABD adına Müslüman Suriye’ye savaş ilan etmiş bir hükümetin, üstelik İngiliz kontenjanından bir üyesi değil de, Silivri Kalesi’ne dayanan ulusalcılardan biri!

Sadece Şimşek değil, Erdoğan’ın kabinesindeki pek çok üye her an mizaha dönüşen laflar ediyorlar. Örneğin birkaç gün önce de Bakan Erdoğan Bayraktar “Biz Müslüman bir ülkeyiz, icat yapamayız” demişti.

Anlaşılan Bayraktar’ın İslam tarihinden ve İslam uygarlığının bilime katkısından hiç haberi olmamış… Fakat acaba içlerinde hiç mi meseleyi Müslümanlıklarında değil de Batı’ya bağımlı ilişkilerinde arayan yok? Merak ediyoruz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Ağustos 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ERGENEKON’A ATLANTİK TUZAKLARI

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın şeker bayramının birinci günü Silivri Özel Görevli Mahkemesi’nin kararlarına dair yaptığı açıklamalar bazı çevrelerde “iyimser” değerlendirildi.

Gelin önce o açıklamaları anımsayalım, sonra da neden “iyimser” olunamayacağını ortaya koyalım.

DEVLETİN DÖRT NUMARASINDAN TİMSAH GÖZYAŞLARI

Önce üç numaraya, Erdoğan’a kulak verelim: “Tabi yargı bir karar verdi. Bu karar nihai bir karar değildir. Bunun biliyorsunuz Yargıtay’da tekrar masaya yatırılması söz konusudur. Yargıtay’ın vereceği karar da aslında nihai değildir. Bunun yargı noktasındaki sürecin nihayete ermesine kadar bir yargı sürecidir. Temenni ederiz ki adalet yerini hakkıyla bulsun.” (8 Ağustos tarihli ajanslar)

Bir numara Gül ise şunları söyledi: “Cezalar kesin değildir, kanun yolu açıktır. Ümit ediyoruz ki önümüzdeki dönem içinde gerek Yargıtay, gerek diğer safhalarda varsa yanlışlar, bunlar düzeltilir ve kamuoyunun vicdanının rahatlatan kararlar çıkar.” (8 Ağustos tarihli ajanslar)

İki numara olan TBMM Başkanı Cemil Çiçek de aynı doğrultuda şeyler söyledi. Cezaların Yargıtay’da onanana kadar herkesin suçsuz olduğunu belirtti, “insan olarak üzülüyorum” dedi. (TRT Haber, 7 Ağustos 2013)

Eski Genelkurmay Başbakanı Em. Org. Yaşar Büyükanıt’ın açıklamaları da benzerdi: “Bırakın cezayı, suçlamaları da içime sindiremiyorum. Bir Genelkurmay Başkanı’na terörist demek çok ağır bir suçlamadır. Kamu vicdanında yer bulmaz. Nitekim suçlama duyulduğunda da vicdanlarda yer bulmamıştı. Bu suçlamaları içime sindirmem mümkün değil.” (Fikret Bila, Milliyet, 8 Ağustos 2013)

HÂKİM GÜL, SAVCI ERDOĞAN

Geçmişi, tertibin kaynaklarını, TSK’ye Atlantik operasyonlarında AKP hükümetinin aldığı rolleri, Wolfowitz’lere yazılan mektupları, Powell’la yapılan “2 sayfalık 9 maddelik” sözleşmeleri, 5 Kasım 2007’de Bush-Erdoğan görüşmesinde basılan düğmeleri zihnimizden silersek, o zaman yukarıdaki her dört açıklamayı da “iyimser” değerlendirebiliriz.

Ancak bu sürecin her aşamasında hiç unutulmaması gereken iki nokta var:

1. Gül bu davanın “hâkimidir”, sahibidir. Nitekim “bulun bir savcı, delillendirin” demiştir. (İsmet Berkan, 4 Temmuz 2008)

2. Erdoğan ise kendisinin de belirttiği gibi “bu davanın savcısıdır.”

Dolayısıyla Ergenekon “davasının” hâkimi ve savcısının sözleri “iyimser” görülemez!

Peki, neden “iyimser” görüldü ya da Gül ve Erdoğan neden “iyimser” değerlendirilebilecek bir açıklama yaptı?

1. Çünkü Silivri Özel Mahkemesi’nin kararı kamuoyu nezdinde kabul görmemiştir. Devletin bir, iki, üç ve eski dört numarası kararı savunamamış, arkasında duramamıştır.

2. Devletin ilk dört numarası da “daha Yargıtay var”, “daha AİHM var” diyerek milletin gazını almaya çalışmıştır.

3. En önemlisi, devletin tepesi, “daha Yargıtay var” diyerek Sonbaharı atlatmaya yönelik bir manevra yapmıştır. Mesaj açıktır: “Yargıtay kararı düzeltebilir, o nedenle durun, isyan etmeyin.”

SON SÖZ MİLLETİN!

Bitirirken Erdoğan’ın iki anlam çıkarabileceğimiz şu sözüne de değinelim: “En önemli savcı, en önemli hâkim millettir. Onun için zaten ‘egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ diyoruz. Yargıda da biliyorsunuz ‘son söz milletindir’ denir.” (8 Ağustos tarihli ajanslar)

Kuşkusuz Erdoğan’ın bu sözleri kendisi açısından şu anlama geliyor: Sandıktan ben çıktım, milletin iradesi benim. Millet hâkim ve savcı olduğuna göre, hâkim de savcı da benim! Son söz benimdir!

Ancak halk açısından ise şu anlama geliyor: Verdiğiniz kararların, kestiğiniz cezaların halk nezdinde hükmü yoktur! Daha son sözümüzü söylemedik!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Ağustos 2013

, , , ,

1 Yorum

HESAPLAŞMAK

Silivri’de hukukun olmadığı, Ergenekon’un bir dava değil bir tertip olduğu acaba 5 Ağustos’tan sonra anlaşılabildi mi?

Halk bakımından sormuyorum elbette…

Türk halkı en başından beri tertiple ve operasyonlarla ilgili hükmünü vermişti.

Sorum, medya gücünü elinde bulunduran gazetecilere, aydınlara, sanatçılara…

AKP: SİLİVRİ’DE HESAPLAŞTIK

5 Ağustos sonrası hükümet çevrelerinden gelen açıklama ve yorumlar, hâlâ tereddüdü olanlar için artık her şeyi daha net ortaya koymaktadır.

Örneğin Başbakan Erdoğan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan olanı “hesaplaşmak” ve “tüm darbelerin hesabının sorulması” diye koyarak, Silivri’de hukukun değil siyasi çarpışmanın olduğunu belirtmiş oldu.

Örneğin AKP’nin operasyonel kalemşorları iki gündür “Ergenekon daha bitmedi” diye yazıyorlar. Açık açık sadece içeridekilerle değil, dışarıdakilerle ve hatta ölüp gidenlerle de hesaplaşacaklarını belirtiyorlar.

Örneğin Başbakan Erdoğan’ın ekonomi danışmanı Yiğit Bulut, Silivri’dekilerin saha elemanı olduğunu, asıl Ergenekon’la, yani ekonomiyi elinde tutanlarla henüz hesaplaşılmadığını yazıyor.

SİLİVRİ’DE TALAT PAŞA, MUSTAFA KEMAL YARGILANDI!

Ve aslında tarihle, Türk tarihiyle, Türk’ün devrimci mücadele tarihiyle hesaplaşıyorlar!

Doğu Perinçek ile birlikte onun şahsında Talat Paşa yargılanıyor!

Tuncay Özkan ile birlikte onun şahsında Namık Kemal yargılanıyor!

İlker Başbuğ ile birlikte onun şahsında Mustafa Kemal yargılanıyor!

Hikmet Çiçek ile birlikte onun şahsında Bahattin Şakir yargılanıyor!

Deniz Yıldırım ile birlikte onun şahsında Hasan Tahsin yargılanıyor!

Silivri’deki kahramanlarla birlikte onlarında şahsında İttihat ve Terakki’nin İngiliz emperyalizmi ve Rus çarlığına direnen devrimcileri, Çanakkale’de şehit düşen Mehmetçikleri, Kurtuluş Savaşı’nda İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı yurdunu savunan milliyetçileri, iç ayaklanmaları bastıran Kemalistleri yargılanıyor!

Silivri’de 275 kahramanla birlikte, Türk milleti yargılanıyor!

Artık sadece biz değil, yargılayanlar da bunu açık açık söylüyorlar…

ATATÜRK GİBİ YAPMALI

Peki, ne yapmalı?

Çözüm belli: Atatürk gibi yapmalı!

Padişahın idam fetvasını yok saymalı, Anadolu’ya çıkıp halkla birleşmeli, örgüt kurmalı, kurtuluşu örgütlemeli…

Üstelik Atatürk’ten çok daha şanslıyız: Zira örgüt var, halk var, imkânlar var…

5 Ağustos’ta Silivri’de gördük: Halk AKP’nin yasaklarını tanımadı ve akın akın yürüdü.

6 Ağustos gecesi Fenerbahçe stadyumunda gördük: Halk AKP’nin yasaklarını tanımadı ve Haziran direnişindeki sloganları gümbür gümbür attı.

Önce Silivri, sonra da Kadıköy’ün verdiği mesaj açıktır: Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Ağustos 2013

, , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

VALİ GEZİ’Yİ AÇTI, SİLİVRİ’Yİ KAPATTI

AKP Hükümeti öğrencilere kredi ve burs şantajı yapıyor. Neden? Korksunlar ve 2. Gezi’ye cesaret edemesinler diye…

Peki, tutar mı? Tutmaz, zira Haziran’da korku duvarı yıkılmıştı.

Peki, bu korku politikası ters teper mi? Teper. Zaten Mayıs’taki çevre eylemine uygulanan baskı, Haziran’da halkı ayaklandırmıştı.

O zaman AKP neden işe yaramayacak bir hamle yapıyor? Kimileri “Erdoğan kutuplaşmadan, halkın bir kesiminin kendisine tepkisinden besleniyor” dese de, gerçek neden AKP’nin seçeneksizliği, yani başka çaresi olmamasıdır!

DEMOKRASİYE MÜEBBET!

Gelin soruları artıralım…

Örneğin AKP’nin “hukukçu” milletvekili, eski TBMM Başkanı, eski Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin neden okuduğu tüm ders kitaplarını yok sayarcasına “gezi eylemine katılanlar müebbetliktir” deme ihtiyacı duydu?

Bu açıklamanın tepki göreceğini, bu sözlerin hukukçu kimliğini bitireceğini, bu ortaçağ ceza mantığının Cumhuriyet yurttaşını öfkelendireceğini bilmez mi? Bilir elbette…

Peki, o zaman neden bu sözleri söyledi? Çünkü Şahin’in ikinci bir seçeneği, başka bir çaresi yok…

ERDOĞAN LİGLERİ DE İPTAL EDER Mİ?

Hadi gelin bir soru daha soralım…

Biliyorsunuz, Erdoğan’ın en büyük “propagandalarından” biri siyaseti gençleştirme iddiasıydı. Milletvekili olma yaşını düşürdü, hatta bir ara 18 yapılmasını bile gündemine aldı. Zira 4 yaşında ilkokula başlayan bir genç, 18’inde artık vekil olabilirdi!

İşte o Erdoğan gitti, yerine gençlere siyaseti yasaklayan, tribünlere siyasi tezahüratı, alkışı, protestoyu yasaklayan bir Erdoğan geldi. Oysa ne çok severdi o tribünlerden kendisini çılgınca alkışlayan gençlere el sallamasını…

Ama artık gençler kendisini alkışlamıyor diye, hükümetinin uygulamalarına karşı çıkıyor diye, üstelik tepki gösteriyor diye, Erdoğan “özel yasasına” sarılıyor! Gençlere tribünü adeta yasaklıyor! Kamerayla, polisle, cezayla korkutuyor…

Neden? Çünkü korkuyor. Zira Erdoğan’ı sonbahar sendromu sardı ve “ah şu Eylül hiç gelmese” diyor… Erdoğan hep yazda kalmayı, hatta geçen yazda kalmayı istiyor…

Çünkü Erdoğan Haziran’da ayağa kalkan halkın, bu kez daha kalabalık, daha programlı, daha örgütlü olarak yeniden ayağa kalkacağını, gencin işçiyle, aydının emekçiyle birleşerek hükümetini protesto edeceğini biliyor…

Ve Erdoğan bu halk hareketinin önünde tutunamayacağından korkuyor, hem de çok korkuyor…

İşte o korkuyla tribünde tezahüratı yasaklıyor… Henüz ligleri iptal etmemesi, Ağustos’u rahat geçirmek istemesindendir!

Peki, Erdoğan neden tüm kulüp taraftarlarının tepkisini çekecek ve işe yaramayacak bu yasağa sarılıyor? Çünkü Erdoğan’ın ikinci bir seçeneği yok, başka çaresi yok.

SİLİVRİ’DE SIKIYÖNETİMİ!

Bakın bu satırları yazdığımız saatlerde Erdoğan’ın Valisi Hüseyin Avni Mutlu ekranlara çıkıyor ve Silivri’de toplanmayı kanunsuz ilan ediyordu!

Oysa asıl kanunsuzluk, bir ilin valisinin, o ilin bir ilçesinde halkın toplanmasını kanunsuz ilan etmesidir! Zira en basit tanımıyla halkın istediği yerde toplanması anayasal haktır!

Vali kanun dediğinin kanunsuzluk olduğunu bilmez mi? Bilir.

Peki, neden kanunsuzluğu kanun diye ilan eder? Erdoğan adına korktuğu için, 5 Ağustos iradesinden çekindiği için, halktan ürktüğü için! Sonbahar sendromuna yakalandıkları için, seçeneksiz oldukları için, başka çareleri kalmadığı için…

Ama anımsıyoruz: Gezi’yi kapatmışlardı fakat halk açmıştı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Ağustos 2013

, , , ,

Yorum bırakın

İŞGALCİLERE KİM ÇİÇEK VERDİ?

Başbakan Erdoğan, Times’a ilan vererek kendisine diktatör diyen sanatçıları şikâyet ederken “Türkiye’yi hedef alıyorlar” diyor, “çocuklarımızı kim öldürdü” diye soran Uluderelilere ise “emri ben vermedim” diyor.

Reklam kampanyasındaki “Sen Türkiye’sin, büyük düşün” lafı, işte siyasete böyle yansıyor: Bazı durumlarda sorumlu, bazılarında değil…

Gerçi 23 Nisan’da koltuğuna oturttuğu çocuğa “artık başbakansın, ister asar, ister kesersin” diyen biri için çok bile…

Fakat Erdoğan’ın daha sorumsuzca açıklaması şu oldu: “Türkiye’yi düşman işgal etse, ne yazık ki onu çiçeklerle karşılayacak, bağrına basacak kadar gözü dönmüş olanlar var.” (Hürriyet, 28 Temmuz 2013)

ERDOĞAN’IN SUÇLADIĞI YÜZDE 80

Başbakan bu sorumsuz lafıyla güya bizi, hepimizi kastediyor: Kendisini eleştirenleri, otoriter yönetiminden bıkanları, bir kalıba sokulmak istemeyenleri, AKP iktidarından memnun olmayanları, Davutoğlu’nun dış politikasına itiraz edenleri, PKK ile masaya oturulmasına karşı çıkanları, 4+4+4 sistemi felakettir diyenleri, ormanların yağmalanmasına üzülenleri, ülkenin pazarlanmasına ve vatan topraklarının ranta açılmasına kan ağlayanları, mücahitlerin müteahhit olmasına karşı çıkanları, yeşil ranta, faiz lobisine ve haçlı sermayesine hayır diyenleri…

Bir ülkenin başbakanının, kendisine karşı olanları, “işgalci düşmanı çiçekle karşılayacaklar” diye nitelemesi, aşağı yuvarlanan bir kuvvetin ruh halidir! Ancak inişe geçen biri, ancak konumunu koruyamayan biri, bu tip benzetmelere sarılır!

Peki, bu ülkede hiç mi “düşman işgal etse, onu çiçekle karşılayacak, bağrına basacak kadar gözü dönmüş” olanlar yok? Var, var… Buyurun:

ERDOĞAN, 82 BİN ABD ASKERİNE ‘EVET’ DEDİ

Yıl 2003. Erdoğan henüz başbakan değildir, zira AB komiseri Verheugen henüz Deniz Baykal’ı ikna etmemiş ve CHP de Erdoğan’a milletvekili olacak yolu açmamıştır. Başbakan Abdullah Gül’dür.

ABD, Irak’ı işgal etmeye hazırlanmaktadır. Ancak Washington, kuzeyden de bir cephe açarak daha az askerinin ve fakat daha çok Iraklının ölmesini planlamaktadır. AKP çoktan ABD’ye “topraklımızı kullanabilirsin” sözü vermiştir. Ancak yasalar gereği, TBMM’nin onayı lazımdır.

Müzakereler yapılır, pazarlıklar sürer, krediler ve hibeler konuşulur… Ancak Türk milleti 1 Mart tezkeresine itiraz etmektedir. Zira ABD sadece Irak’ı işgal etmek için Türkiye topraklarını kullanmayacak, aynı zamanda 82 bin askerini İskenderun’dan Hakkâri’ye kadar konuşlandıracaktır. Bu açık bir işgaldir.

İşte Erdoğan, 82 bin ABD askeri Türkiye’yi “işgal” edebilsin diye tezkere için bastırmıştır. Hatta AKP’de itirazlar olduğu için kapalı grup toplantısı yapmış ve son söz olarak milletvekillerine “ya bendensiniz, ya da Perinçek’ten yana” demiştir.

Neyse ki, kimi AKP milletvekillerinin de desteğiyle, Türk milleti bu “işgale” geçit vermemiştir!

ERDOĞAN, ABD ASKERİNİN SAĞLIĞINA DUACI OLDU

Erdoğan, bu olaydan 20 gün sonra Başbakan olmuş ve ilk fırsatta ABD askerlerine hava sahasını açmış ve hava alanı ile limanları tahsis etmiştir!

Erdoğan yetinmemiş, bir ABD gazetesine yazdığı makaleyle, Irak’a “özgürlük götüren” Amerikan askerlerinin sağlığına duacı olmuştur! Erdoğan dua ederken, Barzani de Irak’ı işgal eden ABD askerlerini çiçeklerle karşılamıştır!

Neticede 1,5 milyon Iraklı Müslüman ölmüştür!

AKP’nin 11 yıllık iktidarı döneminde öyle olaylar var ki, bu köşeye “başlıklarıyla” bile sığdıramayız. İşte bir kaçı: Bush’la tokalaşacak diye avuçlarını CIA ajanlarının kontrolüne açan AKP’li bakanlar, parmak işaretiyle Obama’ya koşan bakanlar, 11 subayının başına çuval geçiren ABD’yi haklı görenler, “ne Notası, müzik notası mı” diyen başbakanlar, kendi Genelkurmay Başkanı’nı ikna etsin diye ABD savunma bakanı yardımcısına mektup yazan başbakanlar, ABD’ye “başbakanı deliğe süpürmeden önce iyice kullanın” diyen danışmanlar, başbakana ABD’de beysbol sopası gösterilmesini “bizde tespih tutmak neyse, ABD’de beysbol sopası tutmak o” diyerek yumuşatanlar, İsrail’i korusun diye topraklarını Patriot bataryalarına ve NATO askerlerine açanlar, İsrail Suriye’yi vursun diye hava sahasını kullandırtanlar…

Kendisine itiraz edenleri “düşmanı çiçekle karşılayacaklar” diye niteleyen Erdoğan, her şeyden önemlisi ABD’nin bölgeyi işgal için yaptığı Büyük Ortadoğu Projesi’nin de eş başkanıdır. Öyle ki, bu ruh hali onu, “iki medeniyetin birbirini tanımasıdır” diyerek haçlı seferlerini bile övme noktasına getirmiştir!

Çiçek ne ki!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Temmuz 213

, , , , , , ,

1 Yorum

AKP’NİN ‘SURİYE KÜRDİSTANI’ PLANI

PKK’ye bağlı PYD ile El Kaide’ye bağlı Nusra’nın Suriye’nin kuzeyinde ve AKP’nin yarattığı zeminde egemenlik mücadelesi vermesi, Erdoğan hükümetinin Kürt politikasını sonuçları ile birlikte toplu değerlendirmemizi gerektirir. İşte o sonuçlar:

1. Türkiye: Masaya oturarak PKK’yi meşrulaştırdı, siyasallaştırdı, büyümesini sağladı ve ülkenin doğusunda kısmen otorite yaptı.

2. Irak: Barzanistan’ı “Irak Kürdistanı” olarak tanıdı, yarı-resmi hale getirdi ve Bağdat’a karşı himaye etti.

3. Suriye: Esad’ı yıkmak üzere Suriye’ye terör ihraç ederek, PKK’ye “özerklik” kurabilmesi için otorite boşluğu yarattı!

Böylece Erdoğan toplamda Kürt meselesini “bölgeselleştirmiş” oldu!

Erdoğan’ın BOP Eş Başkanı olduktan sonra, “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde bir merkez yapacağım” demesi, umarız artık daha net anlaşılacaktır!

SURİYE’DE AKP-PKK İŞBİRLİĞİ

Bu saptamaları kuşkusuz olgulara dayandırıyoruz. İşte Suriye’deki gelişmelerle ilgili olan o olgular:

1. PYD Eş Başkanı Salih Müslim, Mayıs ayında Mısır’ın başkenti Kahire’de bir Türk heyetiyle görüştüğünü söyledi. Masadaki en önemli konu sınır güvenliğiydi. (Aydınlık, 21 Temmuz 2013)

2. Irak’ın Selahattin kentinde yapılan “Kürt Ulusal Kongresi hazırlık toplantısı” sırasında MİT, PKK’nin Avrupa sorumlularından Sabri Ok’la görüştü. Ok, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Oslo’daki muhataplarındandı. (Ulusal Kanal, 25 Temmuz 2013)

3. Sabri Ok, MİT’le görüşmesinden sonra Öcalan’ın mesajını açıkladı: “Liderimiz Ankara 15 Ekim’e kadar adım atmazsa  ateşkesin bozulacağını söyledi.” (Milliyet, 26 Temmuz 2013)

4. PYD Eş Başkanı Salih Müslim önceki gün 16:30’da Erbil’den uçakla İstanbul’a geldi! MİT’in karşıladığı Müslim’in Türkiye’de iki gün kalacağı, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile görüşeceği basına yansıdı.

Ancak bir başka iddia daha vardı. O iddiaya göre Salih Müslim, bir BDP milletvekili ve PKK’nin Avrupa liderlerinden biri iftarı Bursa’da yaptıktan sonra İmralı’ya, Öcalan’la görüştürülmeye götürülmüştü!

Acaba o üçüncü isim Sabri Ok muydu? Ya da Mustafa Karasu mu? Zira MİT isterse her ikisini de İmralı’ya götürebileceğini Oslo’da özellikle belirtmişti! (İmralı Cezaevi Müdürü Ahmet Düzman’ın kaza yapmasını, içinde Öcalan’ın ses kaydının olduğu çantasını yaralı olduğu halde elinden bırakmamasını ve ancak MİT’e teslim etmesini de buraya not ediyoruz.)

5. PYD Eş Başkanı Salih Müslim İstanbul’a hareketinden önce Erbil’de yaptığı basın toplantısında “federal Suriye” mesajı verdi: “Suriye’deki bütün Kürt partileri ile birlikte geçici bir hükümet kurmak için anlaşmaya vardık. Esad rejimi sonrası federal yapıya gideceğiz.” (Taraf, 26 Temmuz 2013)

Müslim’in yaptığı anlaşmadan hemen sonra da Resulayn’daki PYD bayrağı indirildi, yerine Ulusal Kürt Konseyi bayrağı asıldı! (Vatan, 26 Temmuz 2013)

Böylece AKP ile PKK, hem Esad’ın yıkılmasında hem de Federal Suriye hedefinde buluşmuş oldu.

ÖCALAN İSTEDİ, ERDOĞAN SAĞLADI

Tüm bu olguları Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun radikal grupları Suriye devrimine ihanet etmekle suçladığı açıklamasıyla birlikte okumak lazım. Zira bu açıklamayla Nusra’nın bir “pazarlık kartı” olarak kullanıldığı belirginleşmiş oldu.

El Kaide’nin kolu olan Nusra’nın tasfiyesi şartıyla ABD’nin ÖSO’ya silah verebileceği gündeme gelmiş ve Nusra’nın tasfiyesi işi de PYD’ye kalmıştı! (Fehim Taştekin, Radikal, 22 Temmuz 2013) Böylece PYD Nusra’yı temizlediği yerlerde otorite olmuş ve özerklik için zemin yaratmıştı.

Peki, PYD’den özerklik isteyen kim? Öcalan! AKP’nin bilgisi dâhilinde PYD’ye iletilen Öcalan’ın mesajı şuydu: “6 ili ele geçirmekle sorun çözülmez, hedefiniz demokratik özerklik olsun.” (Hürriyet, 18 Kasım 2012)

Tamam, PYD’ye özerklik zeminini Esad’ı düşmanlık yaparak AKP yaratacaktı ama somut kuvvet nereden sağlanacaktı? Yanıt Öcalan’la “PKK’nin çekilmesi(!) anlaşması” yapan Erdoğan’ın şu sözlerinde: “Türkiye’den Suriyeli olan PKK’lilerin bir kısmı Suriye’deki gelişmeler artıkça geçmişlerdi.” (Hürriyet, 11 Nisan 2013)

Kaldı ki daha sonra hem Öcalan hem de Aysel Tuğluk, PKK’nin Suriye’de “görevi” olduğunu söyleyeceklerdi!

Daha vahimi, bizzat Öcalan’ın talimatıyla yapılan, yöneticilerini Öcalan’ın atadığı ve kararları Öcalan’ın aldığı 9. Genel Kongre’de “Suriye’de Kürt mahalli idare teşkilatının inşa edileceği” ilan ediliyordu üç hafta önce!

Peki, Öcalan’ın kararları nasıl ulaştı Kandil’e? Yanıtı tarih önünde önce Erdoğan, sonra da Hakan Fidan verecek!

KÜRT KORİDORU İÇİN ÖCALAN AÇILIMI

Tüm bu olgular gösteriyor ki, AKP Irak Kürdistanı’ndan sonra Suriye Kürdistanı kurulmasına soyunmuştur! Zira ABD, BOP Eş Başkanlığı’na Irak’ın kuzeyini, Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açarak bir Kürt Koridoru kurma görevi vermiştir.

Erdoğan’ın 2013’te başlattığı “Öcalan Açılımı” işte bu koridorun Suriye ayağı içindir!

Ancak ısrarla vurguluyoruz; “Büyük Kürdistan” dün büyük olsa da artık küçük bir hayaldir! Zira hayalin arkasındaki ABD artık “büyük” değildir!

ABD’nin Fars ve Arap’a karşı Türk-Kürt ittifakı kurma planı bu nedenle kâğıtta kalacaktır ve bölgede ABD’ye karşı Fars-Arap-Türk-Kürt cephesi kurulacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Temmuz 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

SURİYE’Yİ SANDIKLA BÖLMEK!

Türk milletinin Haziran’da “direnme hakkını” kullandığı günlerde sandık ve demokrasi ilişkisi gündeme gelmişti. AKP faşizmine “demokrasi” maskesi takmaya çalışanlara ve Erdoğan hükümetinin sandıktan çıktığını söyleyenlere anımsatılmıştı: “Demokrasi sandıktan ibaret değildir.”

Bu önemli saptama, haliyle en çok Erdoğan’ı rahatsız etmişti. Zira “sandığa ne konulursa, sandıktan onun çıktığını” en iyi kendisi biliyordu! Bu nedenle hemen her gün ekranlardan “sandık namustur” demeye başlamıştı.

Neden mi anımsattık bunları? Geleceğiz…

SURİYE’DE AK-KÜRDİSTAN HAMLESİ

Geçen hafta Türkiye-Suriye sınırının hemen 100 metre altında PKK ile El Kaide çatışmış ve özerklik diyen PKK bayrak asmıştı! Bu tablo üzerine hem Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, hem de Başbakan Erdoğan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan esip gürlemişti: “Suriye Özerk Kürt bölgesine kesinlikle göz yumulmayacak.”

Bu sözler üzerine üç noktaya dikkat çekmiştik:

1. PKK’nin özerklik için, El Kaide’nin de şeriat devleti için mücadele eder hale gelmesinin baş sorumlusu kendileriydi… Beşar Esad’ı devirme çabalarının sonucu Suriye’nin kuzeyinde bir boşluk yaratmış, PKK ile El Kaide de o boşluğu doldurmak için egemenlik mücadelesine girmişti.

2. ABD, El Kaide gibi unsurların temizlenmesi halinde Özgür Suriye Ordusu’na silah vereceğini belirtmiş; misyonu sona eren El Kaide’yi temizleme işine ise PKK soyunmuştu!

3. AKP Bağdat’a karşı Irak Kürtleriyle ittifak yaparken ve Türkiye’de PKK ile işbirliği yapıp ABD’nin BOP’unu “Türklerin Kürtlerle Ortadoğu’da büyümesi” diye güncellerken, Suriye’deki Kürtlerin kazanımlarına karşı çıkması hiç inandırıcı değildir!

AKP’NİN BÖLÜCÜ SANDIĞI

Nitekim esip gürleyenlerden Yalçın Akdoğan, ilk üç gün için aldığı gazın yeterli olduğunu düşünmüş olmalı ki, gerçek niyetini dillendirmeye başladı. Şu sözleri BOP’çulukta sınır tanımadıklarının bir kanıtıdır:

“Diyelim ki yarın Suriye’de halk toplandı referandumda üçe bölünmeyi kararlaştırdı, Türkiye ne yapacak, silah zoruyla Suriye halkını birlikte yaşamaya mı zorlayacak? Türkiye’nin bu konudaki tezi bellidir. Türkiye, farklı tüm grupların eşitlik temelinde bir arada yaşadığı bir ve bütün bir Suriye’den yanadır. Bunun için her alanda da çaba gösteriyor, katkıda bulunmaya çalışıyor. Bölgede Kürtlerin, Arapların, Sünnilerin, Türkmenlerin veya Nusayrilerin iradesine ipotek koymak hiçbir ülkenin hakkı olmadığı gibi buna güç yetirebileceği bir mesele de değildir. Kuzey Irak’taki veya Suriye’deki Türkmenlerin tutum ve davranışlarını biz belirleyebiliyor muyuz?” (Yasin Doğan, Yeni Şafak, 24 Temmuz 2013)

Neresinden tutsanız, elinizde kalacak ve Türkiye adına her yurttaşı utandıran sözler… Birkaç noktasına değinelim:

SANDIK HER ŞEY DEĞİLDİR!

1. Suriye’de sandığa itiraz eden kim? Sandıktan çıkan Esad yönetimini devirmek isteyen kim? Suriye’de sandıktan çıkmayacak bir Müslüman Kardeşler iktidarını silahtan çıkarmaya çalışan kim? ABD adına AKP!

2. Hangi ciddi ülke, parçalanmayı ve bölünmeyi referanduma götürür? Çekoslovakya demeyin, hem koşulları farklıydı hem de iki ayrı halk iki ayrı coğrafyada yaşıyordu…

3. 11 yıldır Irak’taki Türkmenlere sırt dönmeyi, hatta Türkmenleri Kürtler lehine etkisizleştirmeyi demokrasi diye yutturmaya kalkmak ancak AKP’ye yakışırdı! Kerkük’ün Kürtleştirilmesinin sorumlusu olan bir hükümetin bugün demokrasi gereği “Türkmenlerin tutum ve davranışlarını biz belirlemiyoruz” demesi utanç belgesidir!

4. Suriye’de halkın sandık sonucuyla üçe bölünmesine itiraz edemeyeceğini söyleyen AKP sözcüsü Yalçın Akdoğan, benzer bir referandumun Türkiye’de yapılmasına ne der?

Sandık her şey midir?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Temmuz 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

PKK KİMİN KARTI?

PKK’nin kimin kartı olduğunu doğru saptamak, Batı-Ortadoğu ilişkilerini doğru okuyabilmenin altın anahtarıdır. O nedenle ısrarla yazıyoruz, yazacağız…

Nitekim bu gerçeği bilen Atlantik Cephesi de ısrarla manşetlerden “PKK Esad’ın kartı” iddiasını işlemektedir ki, mesele doğru okunamasın!

Bir kuvvetin bir kuvvetin kartı olabilmesi iki temel özelliğe bağlıdır:

1. Kart, her zaman küçük kuvvettir ve iki kuvvet arasında orantısız büyüklük vardır.

2. Büyük kuvvet, kartını, gerektiğinde kartın aleyhine durumlarda da kullanabilendir.

Şimdi gelelim bu iki temel özellikten hareketle PKK’nin kimin kartı olduğunu incelemeye…

AKP BAŞARISIZLIĞINA PKK’Yİ MASKE YAPIYOR

PKK’nin Esad’ın kartı olduğunu iddia edenlerden birinci kesim AKP’dir ve bu yalana şu iki nedenle sarılmaktadır:

1. AKP bu iddiayla Suriye politikasına bir ölçüde meşruiyet arıyor, “madem PKK Esad’ın kartı, o zaman Esad Türkiye’nin düşmanıdır” algısı yaratmaya çalışıyor.

Ancak bu basit algı yönetmeye karşın, yine de “Hükümetin Öcalan’la müzakeresine rağmen, PKK nasıl oluyor da Esad’ın kartı olabiliyor” soruları yükseliyor.

2. AKP Suriye politikasının ortaya çıkan kötü sonuçlarını, bu propagandaya dayanarak gizlemeye çalışıyor. Zira PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde otorite boşluğu olması nedeniyle “özerklik” adımları attığı ve o otorite boşluğunun kaynağının AKP’nin Esad düşmanı politikaları olduğu artık daha net görülüyor.

SURİYE’Yİ BÖLEN, SURİYE’NİN KARTI OLAMAZ

PKK’ni Esad’ın kartı olduğunu iddia edenlerden ikinci kesim ise AKP dışı çevrelerdir. Bu çevrelerden bazıları PKK’nin “üçüncü yol” yalanına inandığı için, bir bölümü geçmişin Suriye-PKK ilişkilerine takılıp kaldığı için fakat bir bölümü de konjonktürü hatalı yorumladığı için PKK’nin Esad’ın kartı olduğunu düşünmektedir.

1. Üçüncü yol, bir aldatmacadır ve sonuçları itibariyle taraflardan büyüğünden yana olmak demektir. Örneğin ABD’nin Irak’ı işgali öncesinde “Ne Sam ne Saddam” diyerek üçüncü yolu izlemek, sonuçları itibariyle, Irak’ın değil, ABD’nin yanına düşmek demektir!

2. Doğru, PKK bir dönem Suriye’nin denetimindeydi. Ancak ABD’nin bölgeye gelmesi ile durum değişti ve PKK 1991-1999 yılları arasında çift denetimli bir döneme girdi. 1999’dan itibaren ise PKK artık tamamen ABD’nin denetimindedir. Bu nedenle de 20 yıldır bölgedeki tüm çelişmelerde bölgenin karşısında olmuştur!

3. Gelelim konjonktürün yanlış yorumlanmasına…

Kuşkusuz Esad, Emevi Camisi’nde namaz kılacağını söyleyerek açık açık ülkesini işgal edeceğini belirten Erdoğan’ın Şam’a gelememesi için, kuzeyde başının belada olmasını elbette ister. Erdoğan’ı oyalayacak gelişmelere zemin de sağlar.

Ancak bu gerçeklik, o zeminde rol alacak kuvveti, Esad’ın kartı yapmaz! Zira yukarıda da belirttiğimiz gibi kart, her koşulda, aleyhine durumda da büyük kuvvetin istediğini zorunlu yapandır. Oysa PKK, Atlantik Cephesi taarruzdayken Esad’a karşı konumlanıyordu.

Kaldı ki Suriye’nin bağımsızlığını değil de, Suriye’den koparılacak bir parçada egemen olmayı hedefleyen bir kuvvet, zaten pratikte de Suriye’nin kartı olamaz!

PKK-ELKAİDE SAVAŞINI ABD İSTİYOR

Öte yandan konjonktür tek boyutlu okunamayacak kadar çok bileşenlidir. Örneğin mesele PKK ile Esad karşıtı muhalefetin çatışması değil, PKK ile El Nusra’nın alan hâkimiyetidir. Şu iki bilgiyle birlikte değerlendirildiğinde anlam kazanır:

1. 18 Temmuz’da The Daily Star’a konuşan ÖSO Komutan Yardımcısı Malik El Kürdi’nin belirttiğine göre radikal gruplarla savaşmayı kabul etmezlerse Batı’dan ÖSO’ya silah gelmeyecek! (Ergin Yıldızoğlu, Cumhuriyet, 22 Temmuz 2013)

2. “ÖSO, PKK-El Kaide savaşından memnun. Silah için ABD’ye gitmeye hazırlanan ÖSO komutanı Selim İdris’in önündeki tek şart Kaidecilerin temizlenmesi. Bunu da şu an Kürtler (PYD-PKK) yapıyor.” (Fehim Taştekin, Radikal, 22 Temmuz 2013)

Tek başına bu iki bilgi bile PKK’nin Esad’ın değil, ABD’nin kartı olduğunu ve Washington’un bu kartı “çok maksatlı” kullandığını açık seçik gösteriyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Temmuz 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN İNSANSIZ MÜTTEFİKİ

Washington Post gazetesi, ABD’nin İnsansız Hava Araçları (İHA) politikasını masaya yatıran uzun bir analiz-haber yayımladı. Başlık şöyle: “ABD askeri insansız hava araçları ile keşif, ilan edilmiş savaş bölgeleri ötesindeki sıcak noktalara yayılıyor.”

Haberde Türkiye’yi ilgilendiren çok önemli bilgiler var. Özetleyelim:

1. İnsansız Hava Araçlarını AKP Hükümeti talep etti: “Türk liderleri, Amerikalıların Irak’tan ayrıldıklarında PKK’ya karşı işbirliğinin yok olacağından korkuyorlardı. Bu nedenle araçlar Türk topraklarına konuşlansın ve oradan casusluk misyonlarını sürdürsün diye davet etmişlerdi.”

2. AKP uçuşların artırılmasını talep ediyor: “Türk hükümeti, uzun bir süreden beri Obama Yönetimi’ne operasyona daha fazla uçuş saati tahsis etmesi ve Türkiye’ye silahlı bir Reaper filosunu satması için baskı yapıyor. Ama ABD yetkilileri ve Kongre üyeleri her iki talebe karşı direniyorlar.”

İHA’LAR SINIR ÖTESİ OPERASYONLARI DURDURDU

AKP’nin PKK ile mücadele etmek için ABD’den İnsansız Hava Aracı talep etmesi normal mi? AKP’nin derdi PKK ile mücadeleyse, neden fiilen müzakere halinde o zaman?

Gelin soruları artıralım.

Madem bize göre PKK ABD’nin kartı, ABD neden kartına karşı mücadele edilsin diye AKP’ye yardım ediyor? Ve madem AKP ABD’nin Ortadoğu’daki “model ortağı”, neden Washington AKP ile PKK’yi “şu aşamada” çatıştırsın?

İşte tüm bu soruların yanıtları Washington Post’un analiz-haberindeki şu bilgide var: “İnsansız Hava Araçları, Türklerin sınır ötesi operasyonlarının önlenmesinde son derece etkin oldu.

İHA’LAR PKK’Yİ DEĞİL, BÖLGEYİ HEDEF ALDI

Yani AKP, Türk Ordusu sınır ötesi operasyon düzenlemesin diye, PKK’ye karşı mücadele etmesin diye ABD’den İnsansız Hava Aracı talep etmiş!

Nitekim ABD, geçen iki yıla yakın süre içerisinde TSK’ye doğru dürüst bir istihbarat da vermedi. Hatta PKK’nin 200 kişiyle yaptığı bir büyük baskının ilerleme görüntüleri bile, o dönem Genelkurmay’ın açıklamasına göre 4,5 saat geç verilmişti!

Washington Post anlaşmaya dair şu notu da düşmüş: “Kasım 2011’den bu yana ABD Hava Kuvvetleri, uzun bir süre devam eden bölgesel bir ihtilafı bastırma amacıyla Türkiye’deki İncirlik Üssü’nde silahsız hava araçlarını uçuruyor.”

Yani ortada ne PKK’yle mücadele var, ne de başka bir şey…

Nitekim somut verilere dayanarak olmayacağını öngörmüş ve 18 Kasım 2011’de bu köşede şunları yazmışız: “İncirlik’e konuşlanacak ABD predatörleri, Türkiye’nin PKK ile mücadelesine anlık istihbarat sağlama görüntüsü altında, aslında Suriye ve İran’ı hedef alıyor. (…) Kontrolü Nevada’da olan predatörler, Türk radarları tarafından izlenemeyecek. Dolayısıyla, ABD predatörleri, Türkiye’yi gözetleyecek!”

ÇEKİÇ GÜÇ’LE KURDU, İHA’YLA KORUDU

Burada ilginç olan durum şu: ABD 2004 yılında Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’a girmemesi şartıyla AKP’yle bazı anlaşmalar yaparken ve Erdoğan hükümetine krediler açarken, 2011 yılında ne değişti de AKP Obama’nın istediği havuza kendiliğinden girdi?

Bu “başarısız tabloyu”, birincisi “bağımlılığın sürekliliği” yasasıyla, ikincisi de AKP’nin TSK karşıtlığıyla açıklayabiliyoruz!

Ama üçüncü olarak da şu gerçeğe dikkat çekiyoruz: ABD, Barzanistan’ı Çekiç Güç’le kurmuştu. İki yıldır da İHA’larla koruyor. Şimdi Suriye’nin kuzeyinde benzer bir yapı kurulmaya çalışılıyor. İkinci bir Barzanistan’ın kurulmasına karşı olanlar, artık problemi çözmeye nereden başlayacaklarını tecrübeyle biliyorlar!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Temmuz 2013

, ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın